Category Archives: Bakış Açılarım

Yaşanan olaylara, durumlara benim nasıl baktığımı anlatan yazılarımı bu kategoride yayınlıyorum.

Anadolu Habere Tavsiyeler

Anadolu Üniversitesi‘nde öğretime başladığım 2006 yılı Eylül ayından beri okulun gazetesi Anadolu Haber‘i takip eder, biriktiririm. Blogda da bu gazete ile onlarca yazı yazmışlığım vardır. Şu linktenAnadolu Haber” ile ilişkili yazılara hızlıca göz atabilirsiniz.

377. Sayı

Bana göre Anadolu Haber, Anadolu Üniversitesi gibi medya yönü güçlü bir üniversiteye yakışmayan bir okul gazetesidir. Haftalık olarak ve bazı dönemlerde de 15 günde bir olarak yayımlanan gazetede sadece ön ve arka sayfa renkli olarak yayımlanıyor. Bazı özel sayılarda gazetenin sayfa sayısı artsada genel olarak 8 sayfa ve siyah beyaz basılıyor. Bugüne kadar verilen özel sayılar Anadolu Haber 2 ve Mezuniyet Özel sayıları oldu.

Bu yazımda okulumuzun gazetesinde gördüğüm eksikliklerden bahsedeceğim ve gazete için bir takım önerilerde bulunacağım. Bunu belki de bu gazeteyi okulda en ciddiye alan kişi olarak yapacağım kendi çapımda.

629. Sayı

1. Sayfa Sayısı: Bugün süpermarketler bile 16 sayfalık kitapçıklar dağıtabiliyorsalar, üstelik bunların tamamı renkli olabiliyorsa pekala Anadolu Haber de bunu yapabilir. Anadolu Üniversitesi gibi her yıl etkinlik rekorlarının kırıldığı, aynı il içerisinde altı yedi tane farklı kampüs, tesis ve benzeri sosyal ve kültürel alanlara sahip bir üniversite herhalde yazacak haber bulma sıkıntısı yaşamaz. 8 sayfalık bir gazetede insan okulla ilgili bir gazete okuyormuş hissine kapılmıyor. Dolayısı ile Anadolu Haber’in sayfa sayısı arttırılmalıdır.

2. Renkli Baskı: Gazetenin sadece ilk ve son sayfası renkli olarak basılıyor. Diğer sayfalar tamamen siyah beyaz. Renkli baskının maliyeti arttırdığının bir gerçek olduğu ortada. Ancak en azından iç sayfalardan iki tanesi daha renkli olsa ve bu sayfalara da ilk sayfada manşet ya da sürmanşet olarak verilen haberlerle ilgili daha detaylı ve renkli görseller yer alsa çok daha başarılı olur.

3. Manşet Haberleri: Gazetenin ilk sayfasında yer alan manşet haberleri “devamı şu sayfada” diye bitiriliyor. İlgili sayfaya gittiğinizde de saçma sapan bir ya da iki sütunsuz resimsiz siyah beyaz bir haber buluyorsunuz, bu muydu manşet diyorsunuz. Manşette verilen haberler iç sayfalarda daha detaylı anlatılmalı, görsellerle desteklenmelidir.

Gazeteye çıktığım 489. Sayı

4. İç Sayfa Haberleri: İç sayfa haberlerinin çoğu insanın okumak için ilgisini çekmeyecek konum ve dizilimdeler. Halbuki insanların iç sayfa haberlerini de okumaları, pas geçmemeleri esastır. Bununla alakalı olarak Anadolu Haber, iç sayfalarda yer alan haberleri görsellerle desteklemelidir.

5. Öğrencilere Sorduk Kısmı: Gazetenin artık geleneksel hale gelmiş bir kısmı bu. Son sayfada renkli olarak yayımlanıyor. Her hafta farklı bir konuda öğrencilerin görüşleri alınıyor. Bence gazeteyle özdeşleştiği için bu kısım aynen kalmalı ve belki içeriği bir nebze olsun genişletilmelidir.

6. Bahar Şenliği Sayısı: Bahar Şenliği gibi mükemmel bir dönemde Anadolu Haber Bahar Şenliği’ne özel, tamamı renkli bir sayı çıkarmalıdır. Ayrıca her bahar şenliğinde sanki bahar şenliğini sadece Güzel Sanatlar Fakültesi kutluyormuş gibi davranıp sadece orada okuyan öğrencilerin fotoğraflarını yayımlamamalıdır.

475. Sayı – Tanıtım Özel Sayısı

7. Yılın İlk Sayısı: Bu sayı da yine cıvıl cıvıl koleksiyon değeri olan bir sayı olarak hazırlanmalıdır. Okula yeni gelen öğrenci eline aldığında “vay be ne okula gelmişim” demelidir.

8. Daha Fazla Öğrenci Katılımı: Öğrenciler gazete için makale, araştırma ve inceleme içerikleri hazırlayabilirler. Bunları Anadolu Haber editörlerine yollayarak yayımlanmasını sağlayabilirler. Bunlar, hem gazete için çok geniş bir içerik arşivi oluşturur hem de çok farklı konularda olacakları için gazetenin kültürel değeri artar.

9. Röportajlar: Ben öğrenci olarak diğer öğrenci arkadaşlarımın yaşamlarını merak ederim. Eskiden Anadolu Haber’de okulumuzda eğitime devam eden ve çeşitlli yönleriyle ön plana çıkan öğrenci arkadaşlarımızla yapılmış röportajlar olurdu. Bence bu çok başarılı bir uygulamaydı. Yeniden yapılmalıdır. Ben öğrencilerin ünlü simalardan çok, kendileriyle aynı şartlarda yaşayan, eğitim gören arkadaşlarını daha fazla ilham kaynağı olarak göreceklerinden eminim.

2008 Yılı Mezuniyet Özel Sayısı

10. Dağıtım: Anadolu Haber’in belki de en çok üzerinde durması gereken konu gazetenin dağıtımı olmalı sevgili okur. Gazete ne kadar iyi olursa olsun, eğer okuyucu ona ulaşamıyorsa ya da o okuyucuya ulaşamıyorsa hiçbir anlamı kalmıyor. Okulda Anadolu Haber için şimdiye kadar uygulanandan farklı dağıtım yöntemleri uygulanmalıdır. Kantinlere, fakültelerde koridorlara vs. mutlaka düzenli olarak koyulmalı, takibi iyi yapılmalıdır.

Okul gazetesi ilk bakışta çok küçümsense bile bence okul içerisindeki kitlenin iletişimi için en güçlü araçtır. Gazete sadece bir tabakanın diğerlerine bilgi verdiği bir iletişim aracı olmamalı, kitleleler arasında, aynı tabakalar, farklı tabakalar arasında da bir iletişim, organizasyon aracı olarak kullanılmalıdır.

Nacizane olarak yukarıya yazdığım 10 maddeye dikkat edilir ve uygulanırsa inanıyorum ki Anadolu Haber daha güzel bir gazete olacaktır.

Türkiye Eurovision’dan Çekilmelidir

Dün gece Bakü‘de düzenlenen 57. Eurovision Şarkı Yarışması‘ni izledik sevgili okur. Saat 01.00 sularında da sinir olup televizyonu kapattık. Her sene giderek siyasileşen ve adeta coğrafya dersine dönüşen bir Eurovision‘u daha geride bırakmış olduk böylece.

Birinci olan İsveç de dahil, nacizane müzik zevkime hitap eden tek bir şarkı bile yoktu lan. Yani ne bileyim, cidden çok kötüydü şarkılar. Sahne şovu yapacağım diye maymunlaşan tipler, ah ah ah diye birinci olan şarkı, bol bol iç çamaşırı gösteren bir Yunanistan… Müzikalitenin çok gerisinde, tamamen görselliğe (ki görsellik bile berbattı) ve dış politika oylamasına dayalı bir yarışmaydı, her sene olduğu gibi.

İsveç

Ben bunu yaklaşık 4 yıldır söylüyorum ve yine söyleyeceğim: Türkiye, Eurovision’dan çekilmelidir sevgili okur. Eurovision, yapıldığı ilk yıldan beri bir kuruntu, kasıntı mücadelesidir bana göre. İlk yarışmayı organize eden “abi ülkelerin” diğer ülkelere kendilerince fark attıkları başka bir alan oluşturma mücadelesidir. İlerleyen yıllarda ise sürecin giderek ekonomik ve siyasi anlamda değeri olan bir sürece dönüştüğünü gördüklerinde, kendi kurdukları bu sistemi ve sahneyi “daha küçük kardeşlere” bırakmışlardır. Her yıl yarışmaya doğrudan katılma hakları vardır zira. Eurovision pazarında her daim var olup, istisnalar hariç hemen her yarışmaya gayet sıradan parçalar yollamışlardır.

… Buradaki “5 büyük” ülke (İtalya, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İspanya) yarışma için 5 büyük ekonomik katkı kaynağı sağlamaktadır ve finalde otomatik olarak ödüllendirilmektedirler… Kuralların tamamı.

Bizim gibi başka alanlarda bu abi ülkelerle rekabet edemeyen ülkeler de Eurovision’u milli dava haline dönüştürmüş, siyasi anlamda bir değer kazanmasına yol açmışlardır. Komşuların komşularına göz kırptığı bir coğrafya da yakın zamanda Azerbaycan katılana kadar bizim ülkemizin tek bir dostu olmadığını görüyorduk. Gerçi çok da önemli değildi böyle bir dostluk ama televizyon başında her sene Kıbrıs‘a 12 veren Yunan’ı, Yunan’a 12 veren Kıbrıs’ı izlemek canımızı sıkıyordu. Ya da bizim 10 puan verdiğimiz Ermenistan‘ın bize nah çekmesini kabullenemiyorduk. Almanya’dan az oy çıkınca Almancılara sövüyorduk, aynı Almancılar 12 puan verince gururlanıyor, sahip çıkıyorduk. Bosna-Hersek bize, bu yarışmada olduğu gibi, çok puan vermeyince “vayy ulan sizi bir kurtarmadık mı Sırplar’dan” diye hayıflanıyorduk. Hakkaten lan dün gece Bosna-Hersek’in şarkısı fena değildi bak, kadın Tuzlalı’ymış. Tuzlalı bir arkadaş vardı zamanında.

Bülend Özveren

Bu açıdan belki de el altından kendimize bir kültür bile oluşturmuş olduk. TRT‘de her yıl yarışmayı Bülend Özveren sunar mesela. Adam çok deneyimli bir televizyoncu olmasına rağmen sadece Eurovision zamanı sesini duyarız. O da sesini duyarız, yüzünü görmeyiz. Bülend Özveren, ülkeleri iyi bilir, kim nereye ne kadar verir, sonuçlar açıklanmadan önce tahmin eder ve söyler. Genelde de haklı çıkar. Coğrafya bilgilerimiz açısından faydalı ancak herşey önceden tahmin edilebildiği için müziğe verilen önemi göstermek adına saçma bir yarışmadır yani.

Eurovision’daki bana göre bir diğer saçmalık ise Avrupa’dan bahsedip İsrail‘i, Ermenistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı Avrupa kıtasına dahil etmektir. Bu bile yarışmanın nasıl bir siyasi zemine oturduğunu göstermeye yeterdir.

İşte tüm bu mantıksızlıklar silsilesine bir tepki olarak bence Türkiye artık Eurovision’dan çekilmelidir. Bu yarışma için harcanan her kuruşa yazıktır. Yok reklammış, yok tanıtımmış, inanın kimsenin de umrumda değil bence. Sertap Erener‘in kazandığı sene ne oldu, ne değişti? Ondan sonraki senelerde katılan çok daha güzel şarkılarımızı politik oylamalara heba ettiler. Bu durum çok kaliteli müzik adamlarımıza ne derece yansıdı? Çekilmek ayıp değildir. Bu sene Polonya, Avrupa Futbol Şampiyonası’nı yapacağız diye çekilmiş. Ermenistan da Dağlık  Karabağ Bölgesi‘ni halen işgal altında bulundurduğu ve Azerbaycan’la diplomatik kriz içerisinde olduğu için yarışmaya katılmadı.

Bu arada Karabağ demişken, belki de dün gece sevindiğim ve savunabileceğim tek şey oldu sevgili okur. O da Azerilerin aralarda sürekli olarak Karabağ’la ilgili vtrler gösterip dünyaya bu yönde bir tanıtım yapmalarıdır. Politik ama bence yerinde bir politik hamle oldu bu. Aynı Azerbaycan’da muhaliflerin de sokaklarda olduğunu ve yine bu yarışmayı kullanarak seslerini duyurmaya çalıştıklarını da hatırlatayım hemen. Sadece bu iki örnek bile artık müzik adına pek bir olayın kalmadığını gösterir bize.

Can Bonomono

Bu arada bizim Şaban’ın şarkısı iyiydi. Ama bu sahne olayı çok kötüydü. Yani ben beğenmedim. Şarkıyı kendisi yaptığı için vicdanı rahat olsun, kareograf düşünsün gerisini. Aferim oğlum.

Şu linkten ülkemizin Eurovision’daki tüm durumunu detaylı olarak görebilirsiniz.

Dijital Yaşam Maymunluğu

Geçen gün okulda bir seminere katıldım sevgili okur. Artık dijital yaşamın hayatımızın nasıl bir vazgeçilemez parçası olduğu konusunda sunumlar dinledik. Dijital yaşam sayesinde yapabileceğimiz “mucizevi” işleri gördük. Bunları bize bir “Dijital Yaşam Koçu” aktardı.

IPad'deki Slide hareketi

Bu seminerde eğitim sisteminin nasıl dijitalleştirileceği anlatılıyordu. Bundan kaçmak imkansızdı. Dijital yaşam işimizi o kadar kolaylaştırıyordu ki çıkardığım sonuca göre yakında öğretmen yetiştirmeye dahi gerek kalmayacaktı! “Dijital yaşam koçumuz” bize hayatımızın özüne işlemiş bu “dijitalliği” şu örneği ile çarpıcı bir şekilde açıkladı: “Artık yeni doğan bebekler hayata şu hareketle başlıyor“, dedi ve parmağını yana doğru salladı. Bu hareket I-Pad‘deki kaydırma hareketiydi. İşte herkesin evinde zaten hali hazırda bir I-Pad’i olduğu için bebeklerimizi bu hareketi yapmaktan korumak konusunda ne kadar çaresizdik biz…

Blogumun adresinin QR Code ile temsili

Çok basit bir teknoloji: QR Code. Çok basitçe olarak içine yerleştirdiğiniz bir metini, bir adresi çeşitli özel cihazlarla okuyup doğrudan o adrese ya da bilgiye erişmenizi sağlıyor. Bu teknolojinin sunum ile “DYK” tarafından anlatılmasını bir duysaydınız sanırsınız atomu parçalamışlar! Yarabbim!

Bu hafta Bilim Etiği dersinde de bu konuya değindim sevgili okur. İyi denk geldi ben de düşündüklerimi söyledim. Yaptığımız şey, o seminerde bize anlatılan şey bence bir “Dijital Yaşam Maymunluğu“ndan başka bir şey değildi. Sosyal platform destekli bir yaşam sürdüğümü inkar etmiyorum. Ancak bu kafama dank etitğinde kendimi bir elinde tablet sallayan diğer eliyle ağaca tutunan bir maymun olarak gördüm. Yazıyorum, iyi kötü çiziyorum ve bunları paylaşıyorum. Bu maymunluğun bir parçası oluyorum.

Eğitimin dijitalleşmesi korku verici bence. Kardeşimin her ödevini bilgisayardan çıktı alıp götürmesini, verilen bir araştırma konusunu doğrudan vikipedi‘nden kopyalayıp yapıştırdıktan sonra ödev hazırladım diye öğretmenine sunması ve o öğretmenin de bunu kabul etmesi korkularımı destekliyor. Bu neslin çocukları yazı yazamıyor sevgili okur. Ansiklopedi kullanmasını bilmiyor, interneti Google; Facebook‘u Google’ın kardeşi zannediyor. On iki yaşındaki bir veledi cebine I-Phone koyup okula yollayan gerizekalı annesi babası, çocuğunun okulda hafiyeliğe soyunup her şeyi kamera çekmesini kabul edebiliyor, tenefüslerde internete girip arkadaşlarına üstünlük kurduğunu düşünmesini sağladığı için de mutlu oluyorlar. En basit bir ihtimalle cebindeki bu bin beşyüz liralık telefonun çocuklarının önünü kesen bir zibidi tarafından alınmak isteyeceğini, belki de çocuklarının bu yüzden zarar görebileceğini düşünmüyorlar. Elinde internet erişimi olan ve mobil internet erişimi sayesinde çocuklarının porno’ya çok küçük yaşta aşina olmaya başlayacağını kestiremiyorlar.

Dersteki konuşmalardan ortaya çıkan bir diğer sonuç da teknolojinin bizi nasıl esir ettiğiydi. Arkadaşlarımızdan birisi bu durumu şu şekilde özetliyordu: “İzin günümde olmama rağmen sürekli iş yerinden arıyorlar.

Bence insanlığa artık teknolojik yaşam koçları değil, insan gibi yaşama koçları lazım sevgili okur. Teknolojinin kölesi olmak insana zevk verip, saç tellerini dikleştiriyor olsa bile en azından korunmalıyız. Bunu yapabilmeliyiz.

EKLEME: Seminerde tuttuğum notları buldum. İçeriside bir takım istatistiki bilgiler ve tahminler yer aldığı için sizlerle paylaşıyorum.

  • Yapılan sunumun başlıkları şu şekildeydi: Eğitimde Gelecek, Sosyal Medya, Dijital Yaşam Ne Durumda, Dijital Eğitim Seferberliği
  • Facebook’un 847 milyon aktif üyesi varmış. Ortalama arkadaş sayısı 130 kişiymiş. Ayda ortalama 40 dakika geçiriliyormuş Facebook’ta.
  • Linked.In’in 2 milyon şirket üyesi varmış.
  • Google +’ın 90 milyon kullanıcısı varmış.
  • Pinterest’in 21 milyon kullanıcısı varmış.
  • Amerikalılar’ın sosyal medyayı ne amaçla kullandıklarına dair ilginç yüzdeler verdi sunumu yapanlar:
    :: Arkadaşlarla iletişim: %67
    :: Aile bireyleriyle iletişim %64
    :: Eski arkadaşlarla iletişim %50
    :: Yeni arkadaş bulma %9
  • Geleceğin en gözde meslekleri; internet pazarlama uzmanı, yönetici menajerliği, ntwork-web uzmanlığı, sürdürülebilir iş modeli uzmanlığı, biyoloji ve gen uzmanlığı, her alanda kişisel içerik yaratıcılar, simülasyonculuk, senaryo tasarımcılığı, holografikerlik
  • Gelecekte olması muhtemel durumlar: Üniversitede çift anadal zorunlu hale gelecek, psikoloji ve hukuk bilmek her meslek için gereklilik olacak, kişisel girişimcilik artacak.

Fetih 1453

Fetih

Salı akşamı Eskişehir Özdilek AVM‘de bulunan Cinetime sinemasında yeni vizyona giren ve “En pahalı Türk yapımı” olarak tanıtılan Fetih 1453 filmini izledim sevgili okur. Bu yazımda filmle ilgili görüşlerimi anlatacağım.

Filme fragmanını izleyip gittim. Biletlerimizi aldıktan sonra salona yerleştik ve kısa süre sonra da film başladı. Şahin ile öykünün bağlanması hoşuma gitti en başta.

Filmi çok beğenmedim. Filmi izledikten sonra sadece ben mi böyle düşünüyorum diye biraz da internet araştırması yaptım. Benim eksik olarak gördüğüm yönleri başkaları da dile getirmişler. Tabi çok acımasız eleştiren de olmuş, yapıcı davranan da olmuş. Ben bu yazımda okuyacaklarınızı böyle bir çerçeve içerisinde anlatacağım.

Film devam ettikçe dijital olarak kurgulanıp montajlanan sahnelerin çokluğu beni çok rahatsız etti. Yani Türkiye’nin en pahalı yapımı, anlaşılan parayı dijital montaja harcamış. Film neredeyse yarı yarıya perde önünde çekilmiş. Üstelik bazı yerlerde o kadar kötüydü ki montaj, haftalık çekilen sitcom’lardaki araba sahnelerindeki gibiydi arka planlar. O açıdan hayal kırıklığına uğradım. Yeniçeri Ulubatlı Hasan‘ın bayrağı burca dikmeye çalışırken epey zorlandığı sahnede bu kısım bari montaj olmasın bari dedim ama yok, burası da dijitaldi.

Ulubatlı Hasan demişken, İstanbul’u fetheden sanki Ulubatlı Hasan’mış gibi anlatmış yönetmen. Ne alakası var yahu? Filmde Fatih‘in o yıllardır anlatılan dehasından çok birşey göremedim ben. Savaş sanki tamamen Ulubatlı Hasan’ın cesareti ve naraları ile örülmüş. Fatih sadece emir veren bir tip olarak anlatılmış. Bu anlatımı hiç beğenmedim.

Çok iddialı bir yapım çeksem herhalde en ufak ayrıntısına kadar düşünürdüm. Tarihi gerçeklerden şaşmazdım, konuşmasından kıyafetine ince eler, sık dokurdum. Bu filmde öyle olmamış. Adamlar İstanbul Türkçesi konuşuyor. Araya bir iki tane Osmanlıca ünlem katıp -bre- durumu kotarmaya çalışıyorlar. Yani filmin bu yönü sanki bir dizi aceleciliği ile hazırlanmış. Ya da Osmanlı Ordusu, hiç o bildiğimiz, düşündüğümüz şekilde değil. Hele bir Mora Savaşı sahnesi var. Siz ne olduğunu anlamadan başlıyor, kim Osmanlı, kim düşman, kim kazanıyor, kim kaybediyor belli değil. Yeniçerilerin birkaç yerde keçe başlıkları görülüyor. Osmanlı askerlerini canladıran figüranlar olmamış. Ne kıyafet olarak ne de dövüşme şekilleriyle Osmanlı’nın o efsane ordusu değiller. Bir kere mehter takımı yok! Lan yeniçeri demek mehter demek! Doğru dürüst yeniçeriler de olmadığından mehtere de gerek duymamış yönetmen. Bir de lağımcı ocağı var. Lağımcıların bu fetihteki rolünü ben bilmiyordum açıkçası, ama komik olmuşlar filmde. Yağlı vücutlar falan. Bununla da epey dalga geçilmiş ortamlarda.

Dediğim gibi daha yazılabilecek çok fazla şey vardır. Ancak ben yazmıyorum. Spoiler de ver vemek istemiyorum. Filmde olmuş dediğim olay müzikleridir. Müzikler de yer yer sürekli gaz modunda gidiyor, tempoyu bu şekilde yüksek tutmaya çalışmışlar, bir yerden sonra bayıyor. Bir de bağırış çağırış çok filmde. O da sıkıyor insanın canını.Bu filmin müziklerini iyi ki Fazıl Say yapmamış. Herife felaket gıcığım. Gerçi Fazıl Say da anladığım kadarıyla birazdan bahsedeceğim şeyden dolayı vazgeçmiş yapmaktan.

Filmde Papa, Bizans, dinsiz Türkler temaları yine olmazsa olmazlar arasında. Bizans’ın yıkılmadan önceki gün bile karılarla kızlarla alem yapılan bir yer olduğunun altı çiziliyor.

Malum Ulubatlı Hasan’ın var olup olmadığı bilinmiyor. Ama olsa bile bu yeniçerinin filmde anlatılışı çok uç olmuş. Bir kere yeniçeri olduğu halde Conan modunda geziyor yarı çıplak. Fatihle kankalar. Yani bir yeniçerinin padişahla bu kadar içli dışlı olması mümkün değildir değil mi? Ama filmde kanka bu ikisi. Ayrıca Ulubatlı, gayet diğer yeniçerilerin aksine, metalci görünen, sürmeli, uzun saçlı, gerektiğinde sevişen, nara atan acayip bir tipleme olmuş. Bizans’a yardıma gelen Latinlerin kumandanı rolündeki herife de acayip benziyor tip ve tarz olarak. Yani kim Türk ve müslüman, kim “gavur” anlayamıyorız dövüşürken.

Bir de hatun var. Absürd mavi renkte gözleri var, bir de derin göğüs dekoltesi var (Dilek Serbest‘miş adı). Topçu usta Urban‘ın üvey kızı rolünde. Bu kızı da ilk gördüğümüzde “gavur” sanıyoruz ama sonradan bunun da müslüman olduğu ortaya çıkıyor. Babası yaralanınca koskoca şahi topu bu kadın onarıyor. Burası senaryo gereği oluşturulmuş, tarihi bir dayanağı yok, dolayısı ile söyleyecek bir söz de yok. Ama orta okuldaki tarih öğretmenimizden beri istisnasız duyup öğrendiğimiz topları Fatih’in kendisi planlıyor, hatta etrafındakiler bu topları dökmek imkansızdır diyor falan. Şahi top denen bu devasalar, bir tane de değil üstelik, çok sayıda dökülüyor. Hatırlayın orta okul, lise tarih derslerinden İstanbul’un Fethi’ni kolaylaştıran sebepleri. Filmde bir tane top gösteriliyor. Bu da bir kere ateşleniyor doğru dürüst. Bu fetih tamamen Fatih’in yaratıcı zekası ve planlarıyla gerçekleştirilmiş. Filmde de keşke bu çok açık anlatılsaydı. Top konusunda tüm olay ustanın ve kızının marifeti ile yapılıyor filmde. Fatih sadece emrediyor.

Akşemsettin‘in filme çok geç girip neredeyse etkisiz eleman olduğunu gördüm. Filmde bu şekilde birkaç etkisiz eleman var sevgili okur. Biri de Fatih’in rüyasında gördüğü Osman Bey karakteri. Ne oluyor, ne olmuyor, demekten kendimi alamadım ben. Sonrasında çekilen sahne ise doğrudan Yüzüklerin Efendisi olmuş.

Fatih’le babası arasındaki tahta çıkıp geri inme, sonra tekrar çıkma hikayesi taht kavgası gibi gösterilmiş. Halbuki tahta yeniden geçmesini Fatih’in kendisi bizzat babasına emretmiştir. “Padişah sensen çık tahta ordunu yönet, padişah bensem emrediyorum, tahta çık” gibisinden birşeyler diyordu Fatih tarihte. Ama filmde bu yok.

Filmde pek çok sahne size tanıdık gelecek. Filmi izlediğinizde bunu çok rahat görebileceksiniz. Minastrit önündeki savaş sahneleri, kulelerin yakılıp devrilmesi, bir anda kapanan kalkanlar… Ben detay vermiyorum. Yılmaz Özdil toplayıp toplarlamış ve yazmış. Bu linke tıklayıp okuyabilirsiniz.

Osmanlıcı bir film olmuş. Osmanlı’ya övgü ve özlem duyanların muhakkak izlemesi gereken bir film olmuş. Gençlik kollarının muhakkak gitmesi gereken bir film olmuş. Destek verenlerle destek vermeyenler arasında çok keskin bir ayrım var bu filmde. Ben destek vermeyenler arasındayım. Türkiye’nin en pahalı yapımında filmin de yarısını dijital kurgu ile çektikten sonra parayı nereye harcamışlar merak ettim.

Film bu haliyle, Türkiye’nin en çok izlenen ve sadece iki kamera ve birkaç kıro ile çekilen Recep İvedik II‘yi neredeyse geçmek üzereymiş. İnşallah geçer de. Dünya’da da bu filme karşı gösterdiğimiz ilgi haber konusu olmuş. Verdiğim linkteki yazıyı okuyun. Benim bakış açım da bu şekildedir.

Sonuç olarak size filmi izlemeyin demiyorum. Bilakis izleyin. Sizlerin de yorumlarını bekliyorum.

Nacizane Proofhead Öğretileri

Uzun süredir yazmıyorum bu öğretileri sevgili okur. Bu seferki temamız düşene tavsiyeler olsun bakalım.

  • Eksikliğine tahammül edemediğin şeylere bağımlı olma. Mesela annen gibi.
  • Nefesi kokmuyorsa umut etmeye devam edebilirsiniz, ruhu çürümemiştir.
  • Kendi kendine yetebiliyorsan hiç durmadan bir ıssız adaya taşın. Clipperton Adası işini görecektir.
  • Kadın isen her sabah dişlerini fırçala. Erkek isen her sabah dişlerini fırçala. Terkedilmiş isen dişlerini yaptır ve beyazlat.
  • Ayrılıklarda kendine bitap bir hava vermek yerine yeni ayakkabılar alıp hayata hazırla kendini.
  • Ayrıldığın kişinin seni ne kadar sevdiğini ölçecek şeyler yapma. Sakın.
  • Sessizliği ağlayarak, hıçkırarak değil, haykırarak, küfrederek boz.

Bunları hayatınızda deneyin sevgili okur. Mutlu ve başarılı olacaksınız.

Bu Bir Facebook Eylemidir!

Facebook‘ta gerçekte olmadıkları, olamayacakları kişiliklerini birkaç fotoğraf hilesi ile değiştirip, bunu profil resmi olarak kullananlar var sevgili okur.

Bu bir facebok eylemidir

Yüzünün sol tarafını beğenmeyip hep sağdan fotoğraf çektiren, fotoğrafları karartan, götünü başını düzelten, photoshopla kendine grup tişörtü yapan, gitmediği konserin fotoğrafına kalabalığa kendini etiketleyen falan bir sürü adam var böyle. Bana ne? Yani evet, bana ne diyorum bende kendime. Ama bir noktada da bu durumun sinir bozuculuğunun önüne geçemiyorum.

Bu sikindirik bir facebook marjinalliğinden başka bir şey değildir. Aynadan kendi fotoğrafını çekmektir, tren yolu çekmektir, Adalar’da dilenci çekmektir, en sevdiği kitaplara Tolkien‘ı koymak, en sevdiği filmlere Star Wars‘ı, A Clockwork Orange‘ı eklemektir mesela. Ha, bunların aynısı benim ya da senin profilinde yok mu? Var. Bunları sevmek ya da sevmemek, yapmak ya da yapmamak değil beni sinir eden durum. Bunları neden yaptığını bilmemekten bahsediyorum ben.

Geçenlerde facebook’ta photoshop yapılarak Eskişehir’de güneşi neredeyse tam aksi yönden batıran bir fotoğraf makinesi sahibi arkadaşın fotoğraflarına ayıldı bayıldı herkes. Burada suçlu fotoğraf sanatının içine sıçan fotoğraf makinesi sahibi arkadaş mı, aradaki yapaylığı anlayamadan her gördüğümüzü paylaşan bizler miyiz bilemedim.

Bir süre önce birileri öldüğünde sırf marjinallik ve elit bir duruş katıyor diye profil fotoğrafını değiştirenlerden de bahsetmiştim. Bu yapmacıklığın sadece beni değil, pek çok kişiyi rahatsız ettiğini gelen tepkilerden anlamıştım.

Şu an facebook profilimde duran fotoğraf, benim küçük çaresiz facebook eylemimi simgeliyor sevgili okur. Siyah beyaz bir fotoğrafa turuncu bir saç ekleyip kendini elit sananların aslında böyle bir elitliğe sahip olduğunu gösteriyorum kendimce. Kolumda özellikle photoshop olduğu belli olsun diye az blur verdiğim proofhead dövmesini görüyorsunuz. Ama elbette normalde böyle bir dövmem yok kolumda. Ama yaptıracağım da demiyorum. Şu an için yaptırmayı da düşünmüyorum üstelik. Zira bunun kısa vadede bana problem yaratacağı görüşündeyim. Bu dövme de hayatta kendine katamadıklarını photoshop’la katmayanlara bir mesaj olarak eklendi yine kendimce.

Eylemime katılanlara, beğenenlere, ortadaki fikri açıklayan Kadir’e, yorum yapanlara teşekkür ederim :)

Hayvan Beslemek Nedir?

Sevimli köpek

Hayvan beslemek,

O canlının boynuna tasma geçirip kızlar yanından geçerken ipini hafifçe bırakıp sonra aniden çekiştirip hayvanı incitmek değildir,

Sokakta gördüğü hayvanın boyununa tasma takıp Adalar’da gezdirmeye çıkarmak değildir,

Özellikle köpeğini dışarı çıkarıp evinden uzak bir parkta çocukların oynadığı, bebeklerin yürüdüğü yeşilliklere sıçtırmak, işetmek; sonra da arkanı dönüp s.kt.rolmak değildir,

Hayvanını yanında gezdirirken gurur duyup pisliğini temizlemekten utanmak değildir,

Hayvanının pisliğinin, sıçtığı yerden buharlaşacak olmasını düşünmek değildir,

Hayvanın ulu orta pisledikten sonra tepki gösterenlere tepeden bakmak değildir,

Baktığın hayvanın kendinde bir kültür, görgü ve kalite artışını sağlamasını ummak değildir,

Modern olmak değildir,

Marjinal olmak değildir,

Hayvanının tüy dökme döneminde parklarda gezdirip, yine kendi evinden uzak yeşil alanlarda o tüyleri döktürüp oralarda oynayan çocukların ciğerlerine tecavüz etme hakkına sahip olmak değildir,

Hayvanın çıkardığı gürültüden rahatsız olan komşuna aynı o hayvan gibi bir tepki göstermek değildir,

Diğer hayvan beslemeyen insanları hayvan düşmanı olarak görmek; o insanların belki de o canlılara alerjisi olabileceği gerçeğini göz ardı etmek değildir,

Kısacası hayvan beslemek insan işidir. İster kedi, ister köpek, ister ne olursa olsun, önce siz kendiniz adam olun insan olun, ondan sonra hayvan beslemeyi düşünebilirsiniz.

Aynı Şarkıya İki Farklı Klip Çekmek

Salakçadır bence. Yani bir şarkı yapmışsın. Güzel de bir şarkı olmuş. Tutup buna bir de klip çekmişsin. İyi hoş. Aradan zaman geçince sen neden yeni bir şarkı yapmak yerine aynı şarkıya yeni bir klip çekersin? Acizliktir resmen.

Lordi

Lordi

Aslında bu olaya bu kadar kızmamın sebebi, Lordi daha Eurovizyon’da ünlü olmamışken tamamen şans eseri olarak bunların Would You Love A Monsterman isimli şarkılarının klibi keşfetmiş olmam ve o günden beri bu gruba bi sempati duymamdı. Ama benim ilk dinlediğim versiyondan farklı bir versiyonu daha varmış klibin ve sonraki bir tarihte çekilmiş. Tabi bu farklı versiyonu görünce neden bilmiyorum bir anda soğudum lan şarkıdan.

Burada şarkının ilk ve daha süper klibi:

Bu da aynı şarkının daha piyasa klibi:

The Rasmus

Aynı aciz durum In The Shadows ve belki Sail Away‘den başka hiç bir şarkısı bilinmeyen The Rasmus grubu içinde geçerlidir. Abiler In The Shadows’a tam üç farklı versiyon klip çektiler. Bak tam üç farklı versiyon diyorum. Neden? Nedeni basit, çünkü adamlarda başka bir malzeme yok! Şimdi bana inanmıyorsun sevgili okur. Ama işte ispatları:

Bu şekilde iki klipli bir şarkı daha vardı ama bulamadım onu. Ekleyemedim. Ama bu durum bence piyasayı sıcak tutmak için kurnazca bir hamle olsa da şarkının değerini düşüren bir olay. Şimdi geriye dönüp efsane şarkılara bakıyorum, klibi olanların hepsi tek klipli. Dahası adamlara helal olsun, hiç biri böyle çakallıkla makallıkla uğraşmamış, yok US versiyon yok Europe versiyon uğraşmamışlar.

Müzik endüstrisi çok adi lan, bunu bugün bir kez daha anladım. Bir dinleyici olarak kınıyorum prodüktörleri, grupların popüler olma zihniyetine kapılıp kaliteli iş yapmayı unutmalarını.

Sıçrama Yapmak

Biz metalcilerin acayip tripleri var sevgili okur. Mesela en başta “biz metalciler” tribi var. Yani biz metalci miyiz? Ne kadar metalciyiz? Metalci olmak ne demek ayrıca? O sebepten ben mümkün olduğunca metalci değil de metal müziksever demeyi seviyorum.

Bir diğer komik bulduğum numara da sosyal paylaşım sitesinden “abi … konserine gelemiyorum/gelmiyorum, n’olur artık sormayın” numarası. Hani milyonlar sözde bu metalciyi takip ediyor, insanlar sırf bu da geliyor diye bir konsere gidiyor ya, ablamız ya da abimiz bu isyankar mesajını yolluyor. Aklıma gelmişken en garip bulduğum olaylardan biri de, ki bunu bazen ben de yapıyorum, Google‘ın dodle‘ından günün anlam ve önemini görüp öğrenerek hemen olayla ya da kişiyle alakalı videolar paylaşma mevzusudur. Bunun en süper örneğini Amy Winehouse öldüğünde meğer ne kadar çok R&B, soul ve jazz dinleyen varmış lan diye beni şaşırtan kitle gösterdi (Bu arada Amy Winehouse’un ne tarz yaptığına şimdi vikipedi’den baktım, aynı sırayla yazdım) gün boyu yaptığı paylaşımlarla.

Sosyal sıçrama

Bu tip hareketleri ben hep sıçrama yapmak olarak adlandırıyorum. Aslında sosyal paylaşımlarımızın gerçek kişiliğimizden çok göstermek istediğimiz ama gerçekte zayıf olduğumuz yönlerimizi içeridiğini farkettim. Benim için de böyle bu senin için de sevgili okur. Bu konuda en iyi sıçramayı din diyanet konularında yapıyor insanlar. Gülerek bakıyorum, mesela 3 tane bandrollü albüm kaydetmiş black metalciler ağızlarını açıp din konusunda tek kelime etmiyorlar (yanlış anlaşılmasın böyle bir standart var ya sözde). Zira mantık belli herkesin inanışı, vicdanı kendisine. İşte bu hareket saygıyı hakediyor gözümde. Olay çok inançlı olup olmamak değil, olay tamamen kendini vicdanen özgür hissedip; eğer varsa bu inanç sistemine karşı bir tavrın bunu da yaptığın işle ortaya koymaktan ibaret. Bir de diğer tarafta durup “ben allaaa inanmıyom la, aha bak sövdüm hani çarpmıyo” heyecanıyla “fikir paylaşanlar” var. İşte bu olay bir sıçrama ama sıçıp sıçrama. İnanmayışınla toplumda kendine bir yer edinmeye çalışıyorsan, zaten inanç sistemlerine karşı çıkanların reddettiği ve ayıpladığı şeyi yapmış olmuyor musun lan?

Hayatta çok güzel şeylerin olduğunu tekrar tekrar teyit ediyorum. Korkusuz olmak çok güzel bir şey. Konuşurken karşımdaki o mükemmel yeşillikteki gözlerden bir saniye kopmadan kalmak çok güzel bir şey. Minibüse her bindiğimde tam da istediğim koltuğa oturabilmek çok güzel bir şey. Sosyal paylaşımlarımı açtığımda sevdiğim insanların sevdiğim şeyler paylaştığını görmek de çok güzel.

Şimdi bu yazıyı yazdıysam bunun bir sebebi kendi sıçramalarıma da kızmamdır sevgili okur. Bundan böyle facebook’ta falan gereksiz sıçramalar yapmaktan kaçınmaya çalışacağım. Buradan tüm sevgili dostlarıma selamlar yolluyorum. Bir de ihmal ettiklerim var ki onlardan da özür diliyorum. Sevgiler :)

Anadolu Haber’in Geleneksel Ayrımcılığı!

Okulumuzun haftalık gazetesi Anadolu Haber, artık iyiden iyiye düşürdüğü kalitesiyle bu aralar çok dikkatimi seçiyor. Bundan önce birkaç defa yazmıştım bu gazetenin bazı hatalarını. Haberleri veriş şeklini eleştirmiştim şu yazımda. Ve bundan tam bir sene önce şu yazımda bahar şenliklerinde yaptığı ayrımcılıktan bahsetmiştim.

Aradan bir yıl geçti ve bizim Anadolu Haber cephesinde herşey yine aynı sevgili okur. Artık nasıl bir düşünce ve nasıl bir görüşle hazırlanıyorsa bu gazete, bu sene de Güzel Sanatlar Fakültesi‘nin dışında hiçbir fakültenin ne adı ne resmi var gzete sayfalarında. Okulun belki de en büyük etkinliği olan Geleneksel Bahar Yürüyüşü için özel bir sayı çıkartılmalı ve bu gazetenin tamamı yürüyüşe katılan öğrencilere yani bizlere ayrılmalıdır. Ama bizim aşırı kaliteli yayıncılık anlayışına sahip Anadolu Haber ilk sayfada birkaç tane renkli GSF’li öğrenci fotoğrafı ve iç sayfalarda birkaç tane siyah beyaz GSF’li öğrenci fotoğrafı koyarak bu “büyük” olayı kutluyor kendince.

Bu sene de geleneklerini bozmadılar ve GSF haricindeki tüm fakülteleri, yürüyüşe katılan öğrencileri yok saydılar sağolsunlar.

Tıklayınca büyüyor

Tıklayınca büyüyor

Bu da iç kısımdaki fotoğraflar:

Tıklayınca büyüyor