Artık Demokrasiye İnanmıyorum – Yeni Rektörümüz Atandı
Artık demokrasiye inanmıyorum. En azından bu memlekette inanmıyorum. İsimleri ve siyasi görüşleri bir kenara bırakalım şimdi. Bilmeyenler için bu sene Anadolu Üniversitesi‘nde rektörlük seçimleri yapıldı. Bu seçimlerde üniversitemiz akademisyenleri yani bizim hocalarımız oy kullandılar. Bu seçimlerin sonucunda da yeniden aday olan eski rektörümüz en yüksek oyu (334 oy) aldı. İkinci adayımız 295 ve üçüncü aday da 95 oy aldı. Üniversitemiz alınan bu oy miktarını göz önünde tutarak bu skandalın mimarı Y.Ö.K. e bir liste sundu.
Eski Rektörümüz Prof. Dr. Fevzi SÜRMELİ
Şimdi normal ülkelerde yani hukukun ve demokrasinin, adaletin işlediği ülkelerde şöyle oluyormuş: Y.Ö.K üniversiteden gelen oy miktarlarına bakarak üniversitede hangi adayın istendiğine bakıyormuş. Bu durumda eski rektörümüzün aldığı oy sayısından %50′ye yakın olduğu görülüyor. Daha sonra Y.Ö.K., adayların akademik kariyerine bakıyormuş. Eski rektörümüzün akademik kariyerine baktığımızda Fransa’dan Şövalyelik Ünvanı aldığını bile görürüz
Bu incelemenin sonunda Y.Ö.K., Cumhurbaşkanımıza sunmak üzere bir liste hazırlar. Bu listede ilk sırayı elbetteki en çok istenen ve en başarılı aday alır. Ama işte bu noktada ülkemizde şöyle oluyor. En düşük oyu alan aday ilk sıraya yazılıyor. Evet.
Şimdi de isim vererek devam ediyorum. Eski rektörümüz Fevzi Sürmeli Hoca’mızın başarıları yukarıda da dediğim üzere belirlidir ve üniversite seçimlerinde en çok oyu almıştır. İkinci sırada oy alan Hasan Mandal Hoca‘mız da şu an Avrupa Seramik Derneği Başkanı‘dır ve dünyanın en başarılı bilim adamları arasındadır. Akademik kariyerini merak edenler de yazının sonunda ilgili linki bulabilir. Üçüncü sırada çıkan Davut Aydın Hoca’mızın adını açıkçası bugün bu saçma atama yapılana kadar duymadık. Zaten aldığı oy mikarından da fazla iddialı biraday olmadığını görmekteyiz.

Yeni Rektör Prof. Dr. Davut AYDIN
Peki tüm oklar Fevzi Hocamızı gösterirken neden Cumhurbaşkanı en az oyu alan adayı seçiyor? Bunun anlamı üniversite seçimlerinde oy veren hocalarımıza “Siz ne biliyosunuz lan kendi üniversitenizi? Kimin daha iyi rektör olacağını ben bilirim.” demek değil midir? Öyledir evet. Madem seçim yapmanın hiçbir anlamı yok, yeni rektör Y.Ö.K.’ün insafına ve lütfuna göre seçiliyor, aday bile olmasın kimse. O sene Y.Ö.K. gelsin, rektörü seçsin gitsin.
Demokrasiye inanmıyorum artık. Önceki yazılarımda hep diyordum bu sene okulun da Eskişehir’in de tadı kalmadı artık diye. Bu seçimler de tuz biber oldu buna. Cumhurbaşkanı, Osmangazi Üniversitesi ve pek çok üniversite için de aynısını yapmıştı. Buradan da üniversitelerimizin yavaş yavaş tek çatı altında toplanıldığını görmekteyiz. Çatının adını vermiyorum.
Bu yönetimle ve anlayışla evet, gelecek çok hızlı gelecek ve büyük ihtimalle bize bir şey getirmeyecek. Yazık, çok yazık. Dediğim gibi bu olaya ben isimler açısından bakmıyorum. Belki yeni rektörümüz çok daha kral olur. Ama demokratik yollarla mı gelmiş olacak yönetime? Sanmıyorum.
- Prof. Dr. Fevzi Sürmeli akademik kariyer
- Prof. Dr. Hasan Mandal akademik kariyer
- Prof. Dr. Davut Aydın akademik kariyer
Bu konu ile yazılmış haber başlıkları:
- Köşk ataması Anadolu’yu karıştırdı
- Üniversitemize ve demokrasiye haksızlıktır
- Prof. İnsel: Atama aşağılayıcı, boykot edilmeli
EKLEME: Bu yazıyı yazıp yayınladıktan sonra şu kaynaktan aldığım diğer bir habere göre de okulumuzun 250 Milyon Lirası’na (eski parayla 250 trilyon) el koymuşlar. Bu para hazineye aktarılacakmış. Amaç açıkça belli oluyor tabiki.
Anadolu Üniversitesi Porsiyonları Büyütsün!

Tabldot
Cuma günü yemekhaneye erkenden gittik. Baktık ki orada çalışan işçiler almışlar yemeklerini yiyorlar. Biz de yemek saatinin gelmesini beklemeye başladık. Bu arada menüde salçalı köfte, pilav, roka salatası ve kadayıf vardı. Şunu farkettik, orada yemek yiyen personelin, işçilerin tabağında üçer dörder köfte, tepeleme pilav ve salata, gayet iri dilim kadayıf vardı. Biz de sevindik, ulan dedik bugün baya bol koyuyorlar helal olsun valla. Zira bu senenin başından beri yemek porsiyonlarında gözle görülür bir azalma vardı. Biz bunu öğrenci sayısının çokluğuna bağlıyorduk. Gerçi alakası yok. Sonuçta eğer fazla öğrenci varsa da ona göre para veriliyor. Sonuçta bu bir bahane olmazdı.
Neyse işte sıra bize geldi. Yemeği aldığımızda şok olduk! Nerede bize koydukları yemek, nerede personele verdikleri yemek? Bize koyulan porsiyon 2 köfte + yarım kepçe pilav + az salata + ve yemin ediyorum azcık tatlı.(Lan böyle yazınca insanın canı da çekiyor yav)
Normalde olsa bu koymazdı bize. Sonuçta sene başından beri böyle koklaya koklaya yiyoruz. Ama bizden önce işçilere koyulanla bize koydukları porsiyonlar arasındaki bu bariz fark bizi çileden çıkardı.
Yemekten sonra Dekan Yardımcımız çok sevgili Tuncay Hoca‘mıza durumu ilettik Alper’le birlikte. O da sağolsun fakülte sekreteri aracılığıyla ilgili yerlere ulaştı. Bunun garantisini aldık.
Bakalım pazartesi nasıl olacak porsiyonlar? Haksızlık sürecek mi? Şimdi bu noktada sevgili okur bizi rahatsız eden iki nokta var. Birincisi neden önceki senelere göre az az veriliyor bu yemek? İkincisi de hadi az veriyorsunuz, neden çalışan personele kıyak geçiyorsunuz?
Burada kesinlikle çalışanları suçlamıyorum. Zira bizim de pek çok arkadaşımız var yemekhanede çalışan. Ama samimi olarak söylüyorum aradaki o farkı görseniz siz de isyan ederdiniz.
Bu sene sabah 9 akşam 5 okulda olduğumuzdan mı daha çok acıkıyoruz anlamadım ki! Hazırlıkta, birinci ve ikinci sınıfta ne güzeldi lan. Zaten bu sene cidden ne okulun ne de Eskişehir’in tadı kalmadı sevgili okur. Bizim okul ve Eskişehir öyle Es Es dizisinde gösterdikleri gibi değil. Trafik yalan oldu, kampüs yalan oldu her tarafı çamur, hastalık mastalık yayıldı. İyice berbat oldu lan.
Harbi ya bak şimdi düşünüyorum da n’oluyo yav bu Eskişehir’e?
Süper Banka Promosyonu

Kredi Kartı Alırsanız Bunlardan Birisi Sizin Olabilir
Ulan bu memlekette üniversite öğrencilerini becermeye çalışmayan bir Allahın kulu da yok mu be?
Bugün Yunus Emre Kampüsü’nde bir banka stand kurmuş kredi kartı dağıtıyor. Yav o kadar komik ki! Kendin başvurunca T-Box‘un sıkıştırılmış tişörtünü veriyor, eğer sen başvurduktan sonra bir arkadaşını daha getirip başvurdurursan da bu sefer termos bardak veriyorlar.
Lan bu resmen göz boyamadır! Üç kuruşluk oyuncaklarla belki de yüzlerce liralık borçların altına girmeye bir davettir. Hiç bir ekonomik güvencesi olmayan öğrencileri resmen tuzağa düşürüyorlar.
Biz de el ele verip onları tuzağa düşürdük. Nokta.
En Büyük Bayram 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun

Mustafa Kemal Atatürk
Başlığı Mert’in iletisinde gördüm ve çok hoşuma gitti:)
Cumhuriyete çok daha sıkı bağlanmamız gereken bu tarihi günlerde, tüm bu rezilliklerin malesef yaşandığı ve büyük bir talihsizlik eseri tam da bizim jenerasyonumuza, bizim gençliğimize denk gelmesinin üzüntüsü ayrı bir koyarken benim tahminim bu seneki Cumhuriyet Bayramı‘nın coşkuyla kutlacağı yönündeydi. Ama bu nereden çıktığı belli olmayan domuz gribi muhabbeti ayağına okullarda bile doğru dürüst kutlanamadı. Öncesinde verilen (tamam işime geliyor ama bunun sebebini halen anlayamadım) 1 günlük 28 Ekim tatiliyle millet birleştirip 5 gün tatil yapmış oldu.
Şunu farkettim, giderek yatmaya alışmaya başladık. Yani şu son 4 – 5 senedir dini bayramların yanında artık resmi bayramlarımız da giderek önemsizleşmeye, protokol bayramı olmaya başladı. Lan acaba eskiden çocuktuk da o yüzden mi her 29 Ekimi, 23 Nisanı, 19 Mayısı iple çeker, gider stadyumda izlerdik? Ne bileyim mahalli kurtuluş günlerini bile coşkuyla kutlardık. Ve o günler okul tatil olmazdı lan. Gayet de törenden sonra ders işlerdik.
Bu bilinçli bir politika mı? Millet olarak değişiyor muyuz yoksa değiştiriliyor muyuz?
Bugün çarşıda bir yürüyüş vardı. İnsanlar Türk bayrakları almışlar yürüyorlardı, arada anlayamadıklarım da olsa sloganlar atıyorlardı. Önce katılayım bende dedim. Sonra tedirgin oldum birden. Daha sonra dikkatli bakınca yürüyüşün ilgililerce kameraya alındığını gördüm. Anlayanlar anladı. Biraz daha dikkat edince bazı yüzleri bu olayla tamamen farklı başka olaylarda da gördüğümü hatırladım. Kafamda bazı sorular belirdi, bu yürüyüşlere katılanların kaçı ne için yürüdüğünü biliyor? Yürüyenlerin kaçı gerçekten bağırıp çağırdığı şeyler için yürüyor? Böyle yürüyüşleri organize etmek, bu yürüyüşlere katılmak için illaki bir gruba mı üye olmak gerek?
Neyse o ana kadar içimdeki herşeyi kenara bırakıp bende gruba dahil oldum. Biraz yürüdüm alkışladım. Sonra koptum gruptan. Belki de gerçekten herkesin niyeti iyiydi.
Yozlaşma diyor herkes. Ama kimse kendi yozluğundan yakınmıyor. Turkcell bayisine girdim kontor almak için. Adamlar kendi aralarında dert yanıyorlardı. İşte memleket şöyle elden gidiyor, başbakan şöyle kötü böyle iyi, PKK’nın Allah belasını versin falan. Dikkat ettim, bu adamlar çarşının göbeğinde esnaflar ve cidden Türkiye’nin de iyi bir markası sonuçta. Ulan dükkanda bir tane bayrak asılı değil. Sadece onlar mı? Nereyse esnafın, mağazaların çoğu sallamış Cumhuriyet Bayramı’nı. Haa, “Bayrama özel indirim” yazılarını unutmamışlar bak haklarını yemeyeyim şimdi. Neden acaba bu markalar Ramazanlarda müslüman olur, ramazan indirimi yapar? 23 Nisanda çocuk olur çocuk indirimi yapar? 19 Mayısta genç olur? Ne bileyim kabotaj bayramında denizci olur? Anneler gününde anne olurlar?
Sizi bilmem ama bana inandırıcı, samimi gelmiyor bunlar.
Bazen diyorum ne zamana kadar böyle sürecek. Hatta bazen abartıp diyorum ki ulan biri çıksa vursa yumruğu masaya. Atatürk gibi bu gidişe bir dur dese be. Olur mu lan? Olur evet, akıl, mantık ve halkın gücü ile yapılırsa olur.
Levent Kırca’nın bu arada dağdan inenlerle ilgili yaptığı başından sonu belli olan ama yine de güzel bir skeci var izleyin.
Yaa böyle işte. Cumhuriyet’in 86. yılı da böylece kutlanıp gitti. Şimdi bir hesap yaptım, 36 yaşına geldiğimde Cumhuriyet’in 100. yılını kutlayacağız. Eğer o zamana kadar ölmezsem ve küçükken bir tarafıma top falan da çarpmadıysa çocuğum olacak muhakkak. Ona bu yazıyı okutacağım lan. Evet. Ve yazıyı başlığı ile bitiriyorum. En Büyük Bayram 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!
Nüfus Cüzdanlarındaki Din Bölümü
Bu yazıyı yazmak aslında çok zor olacak. Çünkü bu konudaki zıt görüşlerin arasında büyük uçurumlar var. Yani olmasını isteyen çok istiyor; istemeyen de hiç istemiyor. Bu konuda da uzun süredir insanlarla ters düşüyorum. Yani çoğu insan böyle bir konuyu konuşmak bile istemiyor. Bu haneye yapılacak bir yanlışı kendine yapılmış sayıyor. Şimdi bu durumda bu yazıyı yazmak beni iki gruptan da afaroz edebilir.
Efendim malum, çoğunluğu müslüman bir ülkede yaşıyoruz. (Haa, baştan şu uyarıyı yapayım. Allaha inanıyorum. Gerekliliklerini pek yerine getirmesem de kendimi müslüman olarak görmekteyim. Tabi gerçekten öyle midir bilemem.) Şimdi ülkemizde yeni doğan bir bebek ailesi hangi dine mensup ise o dine mensup olarak kabul ediliyor; nüfus cüzdanına da öyle yazılıyor. Olayı hep bize dokunan kısmı ile değil de, başka bir açıdan anlatmak gerekirse; Türkiye’de yeni doğmuş bir bebek, anne ve babası hristiyan ise hristiyan kabul ediliyor. Ve bebek kendini bulma aşamasında yani büyürken de bir gruba dahil olma psikolojisi ile hristiyan olarak yetişiyor. Yani belki bu bebek normal, etkilenmemiş, baskılanmamış mantığıyla İslamı tanısa onu kabul edecek. Ya da yine o saf, etkilenmemiş mantığı ile düşünse dine bile ihtiyaç duymayacak. Ama, ailesinden gelen bir saltanatvari yaklaşımla hristiyan oluyor.
Şimdi bir süredir nüfus cüzdanlarındaki din ibaresinin kaldırılması konusu tartışılıyor. Bir kesim, “biz müslüman bir ülkeyiz, kalmalıdır” diyor. Bu durumda ülkemizde yaşayan diğer dinlere mensup vatandaşlarımızda bu tanımlamaya karşı çıkıyor, kendilerinin hiç sayılmamasını istiyor. Yine bir kesim insanlar bu uygulamaya insanlar arasında ayrımcılık yaratacağı için karşı çıkarken; bir kısım kesimler de sanki her bireyin bir dine mensup olması gerekiyormuş da din hanesi koyulmuş diye karşı çıkıyor. Bence en geçerli sebep ise geçenlerde rastladığım bir grupta açıklanan sebep.
“Türkiye Cumhuriyeti Laik bir devlettir.Din,kişiye özgü uhrevi bir olgudur.Laik Cumhuriyetler bireye tam manası ile dini özgürlükler sağlayamadığı takdirde amacına ulaşamazlar.
Bizler,birer Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak,kendi öz irademiz dışında bize dayatılan,bize sorulmadan din hanemize yazılanlara karşıyız.Ve kimliğimizde hiçbir ehemmiyeti bulunmayan bu din bölümünün kaldırılmasına taraftarız.
Kişi istediği dine inanabilir,istediğini yazdırabilir.Fakat bunlardan hiçbirine inanmama hakkına da sahiptir.
Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Ve bu kutsal değerler insanların kimliklerinde değil,yüreklerinde kalmalıdır.”
Din hanesi bence de olmamalı. Yani eğer bir insan kendisini müslüman ya da herhangi bir dine mensup sayıyorsa bu o insanın nüfus kağıdında yazılanlarla değil, karakteri ve yaptıkları ile değerlendirilmelidir. Ve bir insan bence herşeyi aklı ve mantığının gösterdikleri ile bulmalıdır. Hristiyanlığa çok mu güveniyorsunuz? Dünya’yı kurtaracağına mı inanıyorsunuz? O zaman bırakın yeni doğan çocuklar bunun cidden kurtarıcı bir din olduğunu kendileri keşfetsinler. Bu sayede inançları daha sağlam olur. Bir dine zoraki inanmak zorunda kalmazlar. En doğru din islamiyet mi? O zaman tıpkı islamında emrettiği gibi bırakalım da insanlar bunu kendi mantıklarıyla bulsunlar ve “Evet, islam en dorğu dindir” diyebilsinler.
Kimse inanmak zorunda değildir. Hatta kimse inanmaya muhtaç değildir. Gerçi din kültürü derslerinde din öğretisinin insanın ihtiyacı olduğunu, vicdanının bir ürünü olduğunu öğrendik. Fakat belki ben buna ihtiyaç duyuyorum, ama senin aklına bile gelmiyordur.
Sonuç olarak diyeceğim, din hanesi kaldırılır mı kaldırılmaz mı bilemem. Ama önemli olan, yukarıda da anlattığı gibi, bu işi kağıt üzerinde değil, kalpte yaşamaktır. Bu noktada inanmayan birisi benim neden inandığımı sorgulayamaz ve ben de ona pis ateist, pis satanist diyemem:) Mutlu mutlu yaşayıp gidelim işte ya, antin kuntin ayrımlara gerek yok.
NOT: Yazının tamamını okumadan, sadece bir kısmını okuyup yorum yazmayın.
Nacizane Proofhead Öğretileri

Proofhead Budası
Öğretilerim devam ediyor. Bu sefer okuyacaklarınız inanç üzerine nacizene düşündüklerimdir. Değerli okuyucularımın yorumlarını bekliyorum. Ve seninde.
:: Bir şeyin çoğuna sahip olmak iki şeyin göstergesidir: Ya o şeyin tadına doyamıyorsunuz ya da gerçekten tadını hiç bilmiyorsunuz.
:: Bazı anlarda vicdanın sızlıyorsa inanıyorsun demektir.
:: Gerçekten pişman olmadığın şeyler hatırlamadıklarındır.
NOT: Bu geceye ayrıca ardarda 5. yazımı yayınlayarak kanımca rekor kırdım.
Üniversite Okuyup Öküz Olmak
” Mektep cehaleti alır,
Merkeplik baki kalır.”
Bu yazıyı yazmayı aklıma ilk koyduğum anda iyiki yazmamışım. Zira tüm yazı boyunca küfür edip dururdum herhalde. Önce yazıyı yazmama sebep olan şeyi anlatayım. Bugün sabah okula gittim Calculus dersi için. Özellikle şu son bir haftadır, sınıfta arka sıralarda oturan bir grup belirmeye başladı. Artık kendilerini nasıl bir gruba, nasıl bir mevkiye tabi tutuyorlarsa, adamların sınıftaki davranışlarındaki rahatlık artık diğer insanları rahatsız etmeye başladı. Sınıfta ders esnasında zaten zor anlaşılan dersi dinleyen insanların varlığını hiçe sayıp gayet bağırıp çağırarak, sadece kendilerinin güldüğü şakalar yaparak konuşuyorlar. Sınıftaki gözetmenin varlığı bile onların umurunda olmuyor ki bazen bu hocayı da dahil ediyorlar muhabbetlerine. Biz de iyi kötü aynı dersi defalarca aldığımız için bu tiplere alışığız. Bugün ikinci dersin ortalarına doğru bu herifler işi iyice abarttılar. Arkada iyice oluşmaya başlayan kıraathane havasına bir de cep telefonundan açtıkları bir şarkıyı dahil ettiler. O esnada devam eden dersi hiçe sayarak!
Bu durum dakikalarca sürdü. Ve adamların bu durumdan hoşnut oldukları o kadar belliydi ki. Adamlar müzik dinledikleri için değil, diğer insanların rahatsız olmasından dolayı bir memnuniyet duyuyorlardı. Yani tüm olay rahatsız edebilmek!
Bakın dersi dinleyip dinlememek herkesin kendi tercihidir. Bizim de dinlemediğimiz zamanlar oldu. Fakat biz, ya da kendi adıma konuşayım, ben asla diğer insanları rahatsız etme gibi bir çaba içerisine girmedim. Ya kitabımı okurum, ya başımı koyar uyurum ya da takar kulaklığımı müzik dinlerim sesi dışarıdan duyulmayacak şekilde. Açık sözlü olayım, bu saydıklarım elbette ki erdemli davranışlar değil. En nihayetinde orada bulunmanın sorumluluğunu yerine getirmediğimden dolayı vicdanen bir rahatsızlık duyarım. Ama bunu yerine getirmezken en azından başkalarını da rahatsız etmediğim için de içim rahat olur. Benim yaptığım bir kendini bilmezlik asla başkalarını etkilemedi bugüne kadar.
Şimdi bu tamamı aynı bölümde okuyan grup yarın mezun olup mühendis olacaklar. Bölümleri de yaptıkları iş dolayısı ile insana değer vermelerini gerektiren bir bölüm. Aynı bölümde okuyan pek çok arkadaşım çok şükür ki bunlardan farklılar. Şimdi bu kendi sınıf arkadaşlarına saygı duymayan insanlar zannetmiyorum ki yarın mezun olduklarında tanımadıkları insanlara saygı duyup onları dinlesinler. Anlayabilmiş değilim bu heriflerdeki bu rahatlığın sebebini. Acaba birşeyler biliyor olmanın rahatlığı mı bu? Zannetmiyorum öyle olsa ilk dönem dersini gelip yaz okulunda almazlar. Hepsinin birden yükseltmek için aldıklarını da sanmam.
Bugün sınıfta olan bu cep telefonundan müzik açma olayı, bundan aylar önce otobüste başıma geldi. Belki buraya da yazmışımdır da hatırlamıyorum. Oturduğumuz semtte herkesin serseri olarak tanımladığı birisi (ben şahsen tanımıyorum) otobüse binip arka koltuğa oturduktan sonra (bende hep arka tarafta otururum) cep telefonundan Çarşı’dan Batıkent’e kadar tüm otobüse şarkı dinletmiş. “miş” diyorum ben kulağımda kulaklık olduğu için duymadım. Herif otobüsten indikten sonra tüm otobüs söylenmeye başlayınca ben öğrendim olayı. Komik olan, otobüsteki kimsenin olay esnasında çocuğa müdahele etmemesi ve katlanmasıydı. İşte bu serserinin yaptığını, bugün soranlara mühendislik okuyoruz diye kendilerini tanıtan herifler yaptı. Burada bir öz eleştiri yapmak gerekiyor. Ben çok pişman oldum neden bu heriflere müdahele etmedim, en azından uyarmadım diye.
Şimdi gelelim bu yazıyı neden yazdığım konusuna. Benim çevremdeki insanlar (özellikle yaşça benden büyük olanlar), komşularımız bana ve aynı apartmanda oturan arkadaşım Murat‘a büyük saygı duyarlar ve bunu da her fırsatta dile getirirler. Murat’da ben de üniversite okuduğumuz için bu insanlara söylediklerimiz, anlattıklarımız daha mantıklı geliyor, can kulağıyla dinleniyor. Aynı şekilde bizden daha olgun hareketlerde bulunmamızı bekliyorlar. Bu zaten pek çoğumuzun yaşadığı bir olay. “Sen okumuş adamsın bir bakıver” olayı yani. Bu cümlemi tekrar okudum da üniversite okumayan okuyucularımın alınacağını düşündüm. Lütfen alınmayın küsmeyin olur mu, şu yazımı okuyun ikna olacaksınız. Tutupta yorumlara üniversite okumayan daha kötüdür diyormuşum gibilerinden şeyler yazmayın üzülürüm. Her neyse, fazla uzatmayayım bakalım yarın napacak bu herifler
Toplum Tepkisi Budur İşte!

Bilboard Afişi
Malum 19 Temmuz’dan beri memleketimizde kapalı alanlarda sigara içilmesi kesin olarak yasaklandı. Süper de oldu diyebilirim. İşte çıkarılan bu yasayı halka benimsetmek adına aşağı yukarı tüm bilboardlarda yandaki afiş var şu aralar: “Onlar %100 Dumansız Hava Sahasına %100 Destek Veriyorlar“. Bu sabah farkettim ki evden çıkıp okula gidene kadar gördüğüm tüm afişlerde afişte soldan dördüncü sırada duran Ahmet Türk‘ün yüzü karalanmış, kesilip çıkarılmış. Afişlerin o kısımları parçalanmış, özellikle fotoğrafı çeken kişiye yönelik “Seni oraya çekip koyanın” tarzı yazılarla benzenmiş. Bilmeyenler için Ahmet Türk, bebek katili PKK‘ya yakınlığıyla bilinen, hatta kimse artistlik yapmasın, PKK’nın neredeyse siyasi kolu diyebileceğimiz DTP‘nin genel başkanı. Şimdi burada benim gördüğüm şu: Şehirdeki tüm afişler tek bir kişi tarafından kesilmiş, hırpalanmış, özellikle tüm siyasiler dururken sadece Ahmet Türk çıkarılmış olamaz. Bu, birbirinden farklı semtlerde yaşayan insanların gösterdikleri tepkinin bir noktada buluşmasıdır. Şimdi sakın şunu anlamayın, ben burada o adamın suratını bilboardta karalamak, kesip çıkarmak iyi midir değil midir tartışması yapmıyorum. O tartışma ayrıyeten yapılabilir, olmalı mı olmamalı mı diye. Benim altını çizmek istediği nokta ortada toplumun verdiği ortak bir reaksiyon var. Örneğin Tayyip Erdoğan‘ın da çok sevildiğini kimse söyleyemez. Ancak benim gördüğüm tüm bilboardlarda Ahmet Türk’ün suratı kesip çıkarılmış. Kapılar ardında neler dönüyor bilmeyiz, belki de bu, halkın tepkisini ölçmek için bilinçli yapılan bir işti.
Ne olursa olsun bence bu kayda değer, özellikle devletin dikkate alması gereken bir tepkidir. Diğer illerde durum nasıldır bilmiyorum. Ama gördüğüm kadarıyla Eskişehir halkının tepkisi ortada:) Minibüsle bilboardların yanından geçerken o tarafa bakan herkesin suratına yayılan o gülümsemeyi farkediyorsunuz.
Yalnız benim aklıma takılan bir nokta da yok değil. Şimdi bu afişin amacı, bu yasaya her görüşten, her kesimden insanın sahip çıkmasını sağlamak. E o zaman afişte neden Deniz Baykal yok? Belki bununda mantıklı bir sebebi vardır. Baykal’ın yine muhalefet edeceği tutmuştur. Ya da afiştekş bazı isimlerle yanyana bulunmayı reddetmiştir. Dur bakalım, bu afişten çok iş çıkacağa benziyor
Buradan afişin yüksek çözünürlüklü haline ulaşabilir, çok beğendiyseniz bastırıp odanıza asabilirsiniz
Nacizane Proofhead Öğretileri
Bundan sonra araklıklarla siz değerli okurlarımla, yazdığım yazılarda kullandığım ya da günün herhangi bir anında aklıma geliveren, bazen de yaşadığım bir olaydan çıkardığım dersle ağzımdan dökülen sözcüklerden ibaret bazı öğretilerimi paylaşacağım. Öğreti falan dedik, konuyla alakalı olsun diye bir de Proofhead Budası yaptım kaşla göz arasında. Rengi kırmızı zira bana göre kırmızı renk felsefenin rengi, neden bilmiyorum. Ayrıca kırmızı hem kan rengi olmasından dolayı insanı temsil ediyor hem de yine kandan hareketle ölümü hatırlatıyor. Ölüm falan dedim diye hemen ürpermeyin, bu öyle derin bir giriş olmayacak
Her neyse şimdi aklıma gelen dört öğreti ile başlıyorum. Bunlardan birisi bana başka biri tarafından öğretildi, ama hangisi olduğunu söylemiyorum.
1. Değer verdiğin kişinin aslında o kadar da değerli olmadığını anladığın an, hayatının en değersiz anıdır.
2. Birlikte olduğundan daha uzun süre ayrı kaldığın birisi ile asla tekrar birlikte olmayı deneme.
3. Acele etme ama geç de kalma.
4. Gözlerinin içine bakan birisinin düşmanın olması ihtimali, eğer çok güzel ya da yakışıklı değilsen, daha fazladır.








