Evet sevgili okur. İlk gün olanları şu yazımda okumuştun. Yazının bu kısmında da ertesi gün olanları anlatacağım.
Sabah erkenden uyandım Alper‘in evinde. Dün geceden hazırladığımız köfteleri kontrol ettim, bir sıkıntı yoktu. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi‘nin sağolsun tahsis ettiği otobüsler 10.00′da Açıköğretim Fakültesi önünden hareket edecekti. Dolayısı ile hemen hazırlanıp toplarlanıp çıktık.

Levent
Yoldan Volkan‘ı da alıp buluşma noktasına geldikten kısa bir süre sonra beklediğimiz otobüsler geldi. Ancak pikniğe katılacaklar hala ortalıkta yoktu. Klasik Türk mantığı ile hareket saatinden tam 45 dakika sonra kalkabildik. Bir otobüse sığabilecek kadar adam ne oldu nasıl oldu bilmiyorum, iki otobüse yayıldı ve o şekilde yola çıktık. Musaözü Göleti‘ydi piknik için seçtiğimiz yer. Ancak buranın girişi ücretliydi ve bir otobüs için de 40

Ben
lira alıyorlardı insafsız vicdansızlar. Kapıda epey bir dil döküp iki otobüse 60 lira verip içeri girdik.
Piknik alanına geldiğimizde planlanandan bir saat geç geldiğimiz için de yer bulmada epey sıkıntı yaşadık. En sonunda bir yer bulup geçtik. Hemen köfte için hazırlıklara başladık sevgili okur. İşte o anların heyecanı bir başkaydı benim için
Her piknikte olduğu gibi bu piknikte de bazı eksiklerimiz oldu. Ekmek sayısı azdı ve ne hikmetse kimse yanına, suyu bırakın, oturacak bir parça örtü bile almamıştı. Lan insanların bu piknik anlayışına

Hazırlıklar
şaşıyorum. Neyse, mangal için ön hazırlıkları tamamladık. Kızlar da (hepsi değil birkaç tanesi, üstelik bunların için de misafir olarak gelenler de vardı) ekmekleri ve iç malzemeleri hazırlamaya başladılar.
Arkadaşlarımıza “akustik bir dinleti” yapacağımızı söylemiştik. Dolayısıyla Alper, Ahmet, Tuna, Volkan, ben ve Tuna’nın bir arkadaşından oluşan ekibimizle “popüler bir takım şarkıları” icra ettik

Mangal
Bu icradan hemen sonra köfte pişirme işlemine başladık sevgili okur. 260 tane köfteyi, ben ve İTÜ‘den gelen Cengiz arkadaşımızla pişirmeye başladık. Pişirdik, pişirdik, pişirdik bir de baktık ki köfte yetmedi! 48 kişiye beşer taneden 260 köfte nasıl yetmedi lan diye hesaplar yaparken kızlardan gelen bir itiraf herşeyi açıkladı: Meğer bunlar köfteleri tepsilere aktarırken 12 tanesini yere düşürmüşler, sonra da bunları delilleri yok etmek adına çöpe atmışlar!

Duvar kağıdı

Sazova Parkı’nda
Yemek yedikten sonra tabi bir gevşeme hali geldi yavaştan. Biz de kalan vakti daha iyi değerlendirebilmek adına otobüs şoförleri ile konuşup katılımcıları Sazova Parkı‘na götürelim dedik.
Sazova Park’ında çok enteresan olaylar yaşanmadı. Saat 16.45 civarında toparlanıp araçlara bindik. Şehre döndük. O gece şehirde olamayacaklarla vedalaştıktan sonra hiç vakit kaybetmeyip Alper’le

Sazova Göleti’nde
birlikte bir gün önce aldığımız mangalı götürüp teslim ettik. Oradan bize geçtik. Ben üzerimi değiştirdim. Daha sonra Alper’e gittik. Alper de bir duş aldıktan sonra Volkan’a geçip internetten Beşiktaş‘ın Fener’e nasıl yenildiğini görüp kahrolduk. Gündüzden Sercan‘ın yaptığı yemeklerden yiyip dışarı çıktık.
O akşam Eskişehir’de sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nden gelen arkadaşlarımız kalmıştı. Bizim ekipteki herkes yorgunluktan bitap düştüğü için birer ikişer kaçmıştı. Arkadaşlarımızı o gece 222‘deki bir programa (Funk Alaturka) davet edip yanlarından ayrıldık. Alper ve Volkan’la birlikte yeni açılan Peyote‘ye gittik. O an benim gözlemleyebildiğim kadarıyla “bizim gibilerin” anlayamayacağı şeyler çalıyordu mekanda. Eskişehir’deki tüm İstanbullu öğrenciler ve bir şekille İstanbulla bağlantılı herkes Peyote’deydi. Biz İstanbul’dayken de Peyote’ye takılıyorduk, demek istiyorlardı anlaşılan.
Peyote sarmayınca Alper ve ben çıktık. Biraz dolaşıp önce Volkanlar’a geri dönüp Alper’in unuttuğu telefonunu aldık. Sonra da 222′ye geçtik. Biz oradayken de misafirlerimiz aradılar. Biraz dışarı da oturup sohbet ettik. Özgür Abi‘yle falan konuştuk, gülüştük.
Ekip toplanıp tamamlanınca Funk Alaturka’yı izlemek üzere içeri girdik. Bu noktadan sonra olanları anlatamayacağım.
Sabaha karşı çok acıktığımız için Onur İşkembe‘ye gidip zerre kadar lezzetli olmayan ama fiyatı utanmaz bir şekilde 5 lira olan çorbadan içtik. Yıldız Lokantası‘nın işkembe çorbası gerçek işkembe çorbasıdır. Yemek faslından sonra Alper’in eve geçip kahve içtik ben uyurken.
Sabah saat 6′ya yaklaşırken arkadaşlarımızı otogara bırakıp eve döndük. Yolda Alper’le epey durgun geldik, bi acayip geldik yani.
Saat 06.15′de kafamı yastığa koydum alarmı saat 13.00′e kurarak. Ve işte bu an 3. Geleneksel Çevre Şenliği‘nin resmi olarak bittiği an oldu sevgili okur.
Şenlik bittikten sonra etkilerini gözlemleme süreci başladı tabi. Herşeyden önce iyi bir dinlenip bu yazıları yazdım. Daha sonra bulabildiğim kadarıyla etkinliğin haberlerini aradım. Şu linkte bulduğum en detaylı olanı. Zaten yazan da bizim ekipten Barış.
Çalışan ve emek veren tüm dostlarıma teşekkür ederim. Son olarak etkinlikten bazı notları veriyorum ve bitiriyorum:
- İlk şenlikteki ekipten sadece Elif ve ben vardık.
- Cumartesi günü salon etkinliğine 60 kişi katıldı.
- Pazar günü pikniğe 48 kişi geldi.
- 3 kişi bir yıllık EKOIQ aboneliği kazandı.
- 5 üniversite kulübü EKOIQ’den süresiz abonelik kazandı.
- Katılımcılardan Prof. Dr. İrfan Erdoğan beraberinde getirdiği 10 kadar kitabı üniversitemiz kütüphanesine bağışladı.
- İlk konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp, YTÜ’den arkadaşlarımızı uğurlaadığımız ana kadar ki süreyi resmi etkinlik süresi olarak belirlediğimizde, 3. Geleneksel Çevre Şenliği toplamda 55 saatlik bir periyotta gerçekleşti.
- Duygu Yazıcıoğlu, kişisel blogunda şu yazı ile bizi anlattı.
- Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızla çok fazla konuşma fırsatım olmadı koşturmaktan. Sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nden gelen 3 arkadaşımızla çok samimi olduk: Elif Irmak, Betül ve Şeyma. Samimiyetleri için bir kere daha teşekkür ederim.

İlk önce dekanımız Tuncay Hoca konuştu. Konuşmasına bir haber ile başladı. Önümüzdeki dönemde Mühendislik Mimarlık Fakültemiz, Mimarlık Bölümü‘nün ayrılması ile sadece Mühendislik Fakültesi‘ne dönüşecekmiş! (Bununla ilgili detaylı bir araştırma yapıp bloga bir yazı yazacağım.) Tuncay Hoca ve Erdem Hoca konuşmalarını kısa tutup sözü ilk konuğumuz olan Prof. Dr. İrfan Erdoğan’a verdiler. Konuğumuzun adını duyup sunum yapmaktan çekinen birkaç bağlantımız olduğundan açıkçası merakla bekliyorduk neler olacağını. Erdoğan sunumuna başladığında ben bir sıkıntıyı çözmek üzere dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ancak kahve arasına çıkanlardan farklı ve etkileyici bir sunum yaptığını öğrendim. Konuklarımıza da sorduğumda da genelde olumlu dönüşler aldım. Bu arada son stajımı birlikte yaptığım İTÜ‘den İbrahim de süpriz yapıp gelmişti.
Kısa bir aradan sonra etkinliğimizin panel kısmı başladı. Bu sefer Duygu Yazıcıoğlu ve bizden her zaman desteğini esirgemeyen hocamız Yard. Doç. Dr. Ozan Devrim Yay panelistler olarak sahneye çıktılar. Panel yöneticisi de Ahmet Ali oldu. Gayet keyifli bir 1.5 saatten sonra öğle yemeği faslına geçtik. Biz Duygu Hanım’ı ve Prof. Dr. Erdoğan’ı Eskişehir’imizin meşhur Balaban Kebabı‘ndan yemek üzere Alper’le birlikte önceden anlaştığımız bir yere bıraktık. Sonra salona geri geldik. Arada bir iletişim kopukluğu yaşandığından ikinci yarı birazcık geç başladı.

Köfte faslı bittikten sonra bir dışarı çıktık. Ama biz çıktığımızda diğer ekip yorulup evlerine dağılmıştı. Hayatımda gördüğüm en kalabalık cumartesiydi sevgili okur. O hafta sonu Eskişehir’de çok fazla etkinlik vardı. En önemlisi de ralli vardı. Otellerde yer yoktu. Barlar Sokağı taşıyordu! 222 Park’ta ayakta durmaya yer yoktu. Öyle bir gündü işte.




Neyse, yazının ilk bölümünde programın formatından bahsetmiştim zaten Program başladı ve “hayır” cı grup savunmasını yaptı. Bana göre çok daha etkileyici bir giriş yapabilirlerdi. Konuyu düşünüp kafamda cevabın hayır olduğuna karar verdim. Ancak çoğunluğun evet diyeceğine adım gibi emindim. Bu hal, insanların kendilerini olumsuz bir durumdan ayırıp bir kenara koymak istediklerinde verdikleri tepkinin aynısı idi. Kafam da birazdan yapacağım yorumun taslaklarını oluşturdum. Bu esnada “evet” çi grup başladı konuşmaya. Bunların tezleri diğer gruba göre daha sağlamdı ancak bence ilk etapta anlattıkları ile ana konuyu biraz ıskaladılar.
Mikrofonu elime alınca aklıma hemen Sivrihisar Endüstri Meslek Lisesi‘nin müsamere salonu geldi. Orada da çok mikrofonu almışlığım vardır elime. Neyse, heyecanımı bastırabilmek adına yavaş konuşmayı tercih ettim. Önce kendimi tanıttım. Hayırcı tarafta olduğumu söyledim. Evet diyen grubun savunmasını yanlış yaptığını söyledim. Modern yaşam tarzlarının kültür üzerine olan etkisinin modernizmin ve gelişmenin suçu olmadığını, eğer kültür üzerinde olumsuz bir etki oluşuyorsa bunun tamamen insanların eğitimsizliğinden bu eğitimsizliğin de kültürünü nasıl koruyacağını bilmemek olduğunu söyledim. Bakınız Japonya‘ya dediğim anda sunucu hemen “Ben de tam Japonya diyecektim, tebrik ederim” dedi. Meğer Sunay Akın da Japonya da çeşitli araştırmalar yapıyormuş sevgili okur. Ben Japonya diyince bir anda ortam tam istediğim ayara geldi. Ben de aklımda kalanlarla söylediklerimi destekledim. Japonların hem modern hem de kültürlerine sıkı sıkıya bağlı bir toplum olduklarını, çünkü kültürel değerlerine nasıl sahip çıkmaları gerektiğini bildiklerinden bahsettim. Bana göre güzel bir sonla da bağladım. Sunucu tebrik etti. Sunay Akın tebrik etti. Alper ön taraftan fısıltıyla “Seninle gurur duyuyorum goçum” dedi. Merve göz kırpıştırdı. Böylelikle artık programın sonuna kadar rahatlamış oldum. O rahatlıkla şakalar yaptım. Espirilerime beğenen insanlar güldü. Bi acayip oldum.
İlk molayı yine sabah verdiğimiz yerde, İstanbul’un hemen çıkışında verdik. Ondan sonrası da zaten bende yok. Uyumuşum. Gözümü açtım kampüsteyiz. Sabah saat 05.00 olmuş. 2 saat uyku uyuyup okula geldim. O günden beri de bir türlü erken yatıp telafi edemedim o yorgunluğu sevgili okur.










Okul gazetesi Anadolu Haber‘in son sayısı da inan güzel olmuş sevgili okur. Mezuniyet özel sayısı gibi olmuş. Alper’e yaparsak kesin gazeteye çıkarız dediğim herşeyi yapmışlar ve gazeteye çıkmışlar lan! İlk fikrim TRT ile ilgili bir pankarttı. Uyanığın biri yapmış “Tören TRT‘de izlenir” yazmış, gazeteye çıkmış. Diğer fikrim de Anadolu
Haber’le ilgili bir pankart hazırlamaktı. Bunu da yapmış bir diğer uyanık grubu. Anadolu Haber’in büyük boyunu yapmışlar ve gazeteye çıkmışlar. Bir başka kızcağız “Anne ben burdayım!” yazmış ve çıkmış yine gazeteye. Bunlar başarılı girişimler tabi.







Bu sene programın sunuculuğunu TRT’de Stadyum programını sunan Erdoğan Arıkan ve Fulin Arıkan yaptılar. Tören boyunca epey bir atraksiyona girdik sevgili okur. Ama en güzeli bayrak faslıydı. Stadın sağında ve solunda iki küme halinde bekliyorduk. Kapalı tiribüne yüzünüzü döndüğünüzde biz sol tarafta ve ortada kalıyorduk. Bizim tarafın en başından Anadolu Üniversitesi bayrağı, diğer taraftan ise Türk Bayrağı açıldı ve yavaş yavaş herkesin üzerini kapladı harika bir andı. Bir diğer atraksiyonumuz da okulumuzdan 16 sene önce mezun olan ve şu anda ATV Ana Haber Bülteni‘ni sunan Cem Öğretir‘in geleneksel “Merhaba çağrısı” oldu. Bu da iyi bir andı. Cem Öğretir’in konuşmasının tamamı için 
















