Category Archives: Devamlı Seriler

Aynı başlık altında seri biçimde devam eden yazı topluluklarını buradan takip edebilirsiniz.

Kim Kimdir: Toros Can

Bir süre önce (başta Eskişehir yerel basını olmak üzere) basına yansıyan bir haberin kahramanıdır Doç. Dr. Toros Can.

Toros Can

Anadolu Üniversitesi, verdiği bir öğretim elemanı alım ilanında muhtemelen bir işgüzarlığa kurban gitmiş, ilanda normalde sadece kadro ve alınacak kişi sayısı verilecekken, alınacak kişinin de adı yazılmıştı. Elbette ki okulumuzun son dönem ki tüm icraatlerini, akılsız harcamalarını ve yolsuzluk iddialarını da düşününce bu haber bazı kesimlerce abartılmış, kocaman yapılmıştır.

Evet, durum yanlıştı, Yani bu ilanların ve kadroların tamamen tarafsız ve herkesin özgürce başvurabileceği şekilde verilmesi esastır. Ancak söz konusu kadrolar için atanacak isimler çoğu zamanbellidir ve yıllarca bunun için çalışmış ve haketmiş hocalardır. Her neyse, yazının konusu bu değil. Dolayısı ile uzatmayacağım.

Toros Can Etudes

Doç. Toros Can, araştırıp gördüğüm kadarıyla ülkemizin yetiştirdiği en büyük piyano sanatçılarından birisi ve Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı‘nda görevli. Kendisi ayrıca Uludağ Üniversitesi‘nde de dersler vermekteymiş. Kendisinin dinletilerini adeta bir ders niteliğinde olarak tanımlamış takipçileri. Yayımlanan ve hatta amazon.com‘da bile satışa bile sunulan CD’leri var.

Mekanik piyano (altında alan bir mekanik sistem var)

Bunlardan özellikle Macar besteci György Sándor Ligeti‘nin ETÜTLER adını verdiğini eserlerini yorumladığı CD’si bizzat Ligeti tarafından bile takdir almış. Ligeti ki çalamıyorlar diye bazı parçalarının çalınmasını bazı piyanistlere yasaklamış kadar özgüvenli ve diva bir piyano sanatçıdır. Eserleri artık kültleşmiş Kubrick filmlerinde soundtrack olarak kullanılmıştır. (Bunları ben de bilmiyordum, bu yazı için araştırma yaparken öğredim.) Bu etütleri Ligeti “mekanik piyano” için yazmış, çalınamayacak aranjmanlar oluşturmak istemiştir. Şu aşağıdaki 1.5 dakikalık meşhur Etüt 14a (Coloana Infinita) videosunu izleyin önce. Burada parça mekanik piyano ile çalınıyor.

Toros Can

Toros Hoca, bu ve buna benzeyen diğer etütleri yaklaşık bir yılda çıkarmış. Bu süreçte yüz felci bile geçirmiş! Şuraya tıkladıktan sonra parça adına tıklayıp Toros Can nasıl çalmış dinleyebilirsiniz. Sadece 14a etüdünü İdil Biret bile günde 12 saat çalışıp 1.5 ay da çıkarmış. İşte böylesine yetenekli ve farklı bir piyanist Toros Can. Eskişehir de yaşıyor ve okulumuzun bir hocası. İlk fırsatta kendisini izlemek herhalde çok büyük bir şans olsa gerek.

Toros Can, aynı zamanda fotoğrafa da meraklı. Kendisine ait bir deviantart hesabı var. Buraya tıklayıp bazı fotoğraflarını görebilirsiniz. Toros Can’ın kişisel web sitesi:

www.toroscan.com

DÇK Çevre Şenliği 2012 – 2. Kısım

 

Evet sevgili okur. İlk gün olanları şu yazımda okumuştun. Yazının bu kısmında da ertesi gün olanları anlatacağım.

Sabah erkenden uyandım Alper‘in evinde. Dün geceden hazırladığımız köfteleri kontrol ettim, bir sıkıntı yoktu. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi‘nin sağolsun tahsis ettiği otobüsler 10.00′da Açıköğretim Fakültesi önünden hareket edecekti. Dolayısı ile hemen hazırlanıp toplarlanıp çıktık.

Levent

Yoldan Volkan‘ı da alıp buluşma noktasına geldikten kısa bir süre sonra beklediğimiz otobüsler geldi. Ancak pikniğe katılacaklar hala ortalıkta yoktu. Klasik Türk mantığı ile hareket saatinden tam 45 dakika sonra kalkabildik. Bir otobüse sığabilecek kadar adam ne oldu nasıl oldu bilmiyorum, iki otobüse yayıldı ve o şekilde yola çıktık. Musaözü Göleti‘ydi piknik için seçtiğimiz yer. Ancak buranın girişi ücretliydi ve bir otobüs için de 40

Ben

lira alıyorlardı insafsız vicdansızlar. Kapıda epey bir dil döküp iki otobüse 60 lira verip içeri girdik.

Piknik alanına geldiğimizde planlanandan bir saat geç geldiğimiz için de yer bulmada epey sıkıntı yaşadık. En sonunda bir yer bulup geçtik. Hemen köfte için hazırlıklara başladık sevgili okur. İşte o anların heyecanı bir başkaydı benim için :) Her piknikte olduğu gibi bu piknikte de bazı eksiklerimiz oldu. Ekmek sayısı azdı ve ne hikmetse kimse yanına, suyu bırakın, oturacak bir parça örtü bile almamıştı. Lan insanların bu piknik anlayışına

Hazırlıklar

şaşıyorum. Neyse, mangal için ön hazırlıkları tamamladık. Kızlar da (hepsi değil birkaç tanesi, üstelik bunların için de misafir olarak gelenler de vardı) ekmekleri ve iç malzemeleri hazırlamaya başladılar.

Arkadaşlarımıza “akustik bir dinleti” yapacağımızı söylemiştik. Dolayısıyla Alper, Ahmet, Tuna, Volkan, ben ve Tuna’nın bir arkadaşından oluşan ekibimizle “popüler bir takım şarkıları” icra ettik :)

Mangal

Bu icradan hemen sonra köfte pişirme işlemine başladık sevgili okur. 260 tane köfteyi, ben ve İTÜ‘den gelen Cengiz arkadaşımızla pişirmeye başladık. Pişirdik, pişirdik, pişirdik bir de baktık ki köfte yetmedi! 48 kişiye beşer taneden 260 köfte nasıl yetmedi lan diye hesaplar yaparken kızlardan gelen bir itiraf herşeyi açıkladı: Meğer bunlar köfteleri tepsilere aktarırken 12 tanesini yere düşürmüşler, sonra da bunları delilleri yok etmek adına çöpe atmışlar!

Duvar kağıdı

Sazova Parkı’nda

Yemek yedikten sonra tabi bir gevşeme hali geldi yavaştan. Biz de kalan vakti daha iyi değerlendirebilmek adına otobüs şoförleri ile konuşup katılımcıları Sazova Parkı‘na götürelim dedik.

Sazova Park’ında çok enteresan olaylar yaşanmadı. Saat 16.45 civarında toparlanıp araçlara bindik. Şehre döndük. O gece şehirde olamayacaklarla vedalaştıktan sonra hiç vakit kaybetmeyip Alper’le

Sazova Göleti’nde

birlikte bir gün önce aldığımız mangalı götürüp teslim ettik. Oradan bize geçtik. Ben üzerimi değiştirdim. Daha sonra Alper’e gittik. Alper de bir duş aldıktan sonra Volkan’a geçip internetten Beşiktaş‘ın Fener’e nasıl yenildiğini görüp kahrolduk. Gündüzden Sercan‘ın yaptığı yemeklerden yiyip dışarı çıktık.

O akşam Eskişehir’de sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nden gelen arkadaşlarımız kalmıştı. Bizim ekipteki herkes yorgunluktan bitap düştüğü için birer ikişer kaçmıştı. Arkadaşlarımızı o gece 222‘deki bir programa (Funk Alaturka) davet edip yanlarından ayrıldık. Alper ve Volkan’la birlikte yeni açılan Peyote‘ye gittik. O an benim gözlemleyebildiğim kadarıyla “bizim gibilerin” anlayamayacağı şeyler çalıyordu mekanda. Eskişehir’deki tüm İstanbullu öğrenciler ve bir şekille İstanbulla bağlantılı herkes Peyote’deydi. Biz İstanbul’dayken de Peyote’ye takılıyorduk, demek istiyorlardı anlaşılan.

Peyote sarmayınca Alper ve ben çıktık. Biraz dolaşıp önce Volkanlar’a geri dönüp Alper’in unuttuğu telefonunu aldık. Sonra da 222′ye geçtik. Biz oradayken de misafirlerimiz aradılar. Biraz dışarı da oturup sohbet ettik. Özgür Abi‘yle falan konuştuk, gülüştük.

Ekip toplanıp tamamlanınca Funk Alaturka’yı izlemek üzere içeri girdik. Bu noktadan sonra olanları anlatamayacağım.

Sabaha karşı çok acıktığımız için Onur İşkembe‘ye gidip zerre kadar lezzetli olmayan ama fiyatı utanmaz bir şekilde 5 lira olan çorbadan içtik. Yıldız Lokantası‘nın işkembe çorbası gerçek işkembe çorbasıdır. Yemek faslından sonra Alper’in eve geçip kahve içtik ben uyurken.

Sabah saat 6′ya yaklaşırken arkadaşlarımızı  otogara bırakıp eve döndük. Yolda Alper’le epey durgun geldik, bi acayip geldik yani.

Saat 06.15′de kafamı yastığa koydum alarmı saat 13.00′e kurarak. Ve işte bu an 3. Geleneksel Çevre Şenliği‘nin resmi olarak bittiği an oldu sevgili okur.

Şenlik bittikten sonra etkilerini gözlemleme süreci başladı tabi. Herşeyden önce iyi bir dinlenip bu yazıları yazdım. Daha sonra bulabildiğim kadarıyla etkinliğin haberlerini aradım. Şu linkte bulduğum en detaylı olanı. Zaten yazan da bizim ekipten Barış.

Çalışan ve emek veren tüm dostlarıma teşekkür ederim. Son olarak etkinlikten bazı notları veriyorum ve bitiriyorum:

  • İlk şenlikteki ekipten sadece Elif ve ben vardık.
  • Cumartesi günü salon etkinliğine 60 kişi katıldı.
  • Pazar günü pikniğe 48 kişi geldi.
  • 3 kişi bir yıllık EKOIQ aboneliği kazandı.
  • 5 üniversite kulübü EKOIQ’den süresiz abonelik kazandı.
  • Katılımcılardan Prof. Dr. İrfan Erdoğan beraberinde getirdiği 10 kadar kitabı üniversitemiz kütüphanesine bağışladı.
  • İlk konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp, YTÜ’den arkadaşlarımızı uğurlaadığımız ana kadar ki süreyi resmi etkinlik süresi olarak belirlediğimizde, 3. Geleneksel Çevre Şenliği toplamda 55 saatlik bir periyotta gerçekleşti.
  • Duygu Yazıcıoğlu, kişisel blogunda şu yazı ile bizi anlattı.
  • Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızla çok fazla konuşma fırsatım olmadı koşturmaktan. Sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nden gelen 3 arkadaşımızla çok samimi olduk: Elif Irmak, Betül ve Şeyma. Samimiyetleri için bir kere daha teşekkür ederim.

 

DÇK Çevre Şenliği 2012 – 1. Kısım

Bundan 3 yıl öncesinde o zamanki dönem arkadaşlarım Murat, Oğuz, Seda, Elif ve şimdi adını hatırlayamadığım aşağı yukarı 10 kişilik bir ekiple 1. Çevre Şenliği‘ni düzenlemiştik sevgili okur. Pek bir heyecanlı, pek bir meraklıydık :) Hatta yaptığımız işin geleceğinden o kadar emindik ki etkinliğin adını “1. Geleneksel Çevre Şenliği” koymuştuk.

Bu sene o ekipten sadece Elif ve ben kalmıştık. Ancak yanımızda yepyeni bir ekip vardı. Bu ekiple yeni bir çevre şenliği düzenlemek için yaklaşık 2 ay öncesinden çalışmalara başlamıştık. 28 Nisan’ı büyük bir heyecan ve gerginlikle bekliyorduk :) Sayılı gün çabuk geldi geçti ve 27 Nisan gecesi konuklarımızdan ilki olan EKOIQ dergisi editörü Duygu Yazıcıoğlu‘nu karşılayarak resmi olarak başlamış olduk Çevşen 2012‘ye :)

Etkinlikten önceki gün ana sponsorumuzla çok ciddi bir sıkıntı yaşamıştık. Hepimizde bunun stresi vardı. Ayrıca birkaç gün önce de diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızın kalacak yerleri ile alakalı bir sıkıntı baş göstermişti. O kadar derde tasaya rağmen etkinlik günü tüm bu dertler mucizevi gelişmelerle çözülecek ve bize sıkıntı veremeyecekti artık.

27 Nisan gecesi Alper ve Levent, değerli konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp Odunpazarı‘nda Abacı Butik Otel‘e yerleştirdiler. 28 Nisan sabahı Levent ile birlikte diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızı karşıladık kampüsün önünde. Dokuz Eylül, Bahçeşehir ve Yıldız Teknik Üniversitesi‘nden üçer kişilik ekipler gelmişti. Daha sonra Levent, arkadaşlarımızı kahvaltıya götürürken ben de Alper’e geçip üstümü başımı değiştirip yine Alper’le okula, etkinliğin yapılacağı Salon 2009‘a geçtim. Salon’da gerekli hazırlıkları yaptık. Salon’a ilk gelen Elif olmuştu bu arada :) (İki tane Elif vardı ekibimizde, bu da küçük olan Elif idi.)

Salonda hazırlıkları yoluna koyup, Alper’le birlikte önce Duygu Hanım’ı kaldığı otelden aldık; oradan da otogara geçtik. Zira diğer bir konuğumuz Prof. Dr. İrfan Erdoğan gelecekti. İrfan Hoca’yı da karşıladıktan sonra hızla etkinlik alanına doğru yola çıktık. Alper İrfan Hoca ile konuştu yol boyunca. Ben de Duygu Hanım’a sorular sordum. Salona geldiğimizde tek eksiğin biz olduğunu gördük. Sağolsunlar dekanımız Prof. Dr. Tuncay Döğeroğlu ile bölüm başkanımız Prof. Dr. Erdem Albek bizleri yalnız bırakmamışlardı. Etkinliği başlatmak üzere derhal salona geçtik. Kısa bir süre sonra kulüp danışmanımız Doç. Dr. Müfide Banar da gelip bizleri mutlu etti :)

O gün kü sunucularımızı Ahmet Ali ve Şerare olarak belirlemiştik sevgili okur. Sağolsunlar, program boyunca sunuculuğu üstlendiler. Dışarıdaki kayıt masasında ise değişmeli olarak neredeyse herkes görev yaptı. Katılımcılar için epey bir malzeme hazırlamıştık. Bunları dağıttılar. Fakültemizin en alakasız ve pasif bölümü olduğumuzu bir kere daha kanıtladık, ona çok üzüldüm. Kendi bölümümüzden katılım çok azdı. Şikayet etmeyi seven ama icraatten pek hoşlanmayan arkadaşlarımız etkinliğe çok az ilgi gösterdiler. Ancak gelen arkadaşlarımızın da hakkını yemeyeyim, hepsine çok teşekkür ederim kendi adıma.

İlk önce dekanımız Tuncay Hoca konuştu. Konuşmasına bir haber ile başladı. Önümüzdeki dönemde Mühendislik Mimarlık Fakültemiz, Mimarlık Bölümü‘nün ayrılması ile sadece Mühendislik Fakültesi‘ne dönüşecekmiş! (Bununla ilgili detaylı bir araştırma yapıp bloga bir yazı yazacağım.) Tuncay Hoca ve Erdem Hoca konuşmalarını kısa tutup sözü ilk konuğumuz olan Prof. Dr. İrfan Erdoğan’a verdiler. Konuğumuzun adını duyup sunum yapmaktan çekinen birkaç bağlantımız olduğundan açıkçası merakla bekliyorduk neler olacağını. Erdoğan sunumuna başladığında ben bir sıkıntıyı çözmek üzere dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ancak kahve arasına çıkanlardan farklı ve etkileyici bir sunum yaptığını öğrendim. Konuklarımıza da sorduğumda da genelde olumlu dönüşler aldım. Bu arada son stajımı birlikte yaptığım İTÜ‘den İbrahim de süpriz yapıp gelmişti.

Kısa bir aradan sonra etkinliğimizin panel kısmı başladı. Bu sefer Duygu Yazıcıoğlu ve bizden her zaman desteğini esirgemeyen hocamız Yard. Doç. Dr. Ozan Devrim Yay panelistler olarak sahneye çıktılar. Panel yöneticisi de Ahmet Ali oldu. Gayet keyifli bir 1.5 saatten sonra öğle yemeği faslına geçtik. Biz Duygu Hanım’ı ve Prof. Dr. Erdoğan’ı Eskişehir’imizin meşhur Balaban Kebabı‘ndan yemek üzere Alper’le birlikte önceden anlaştığımız bir yere bıraktık. Sonra salona geri geldik. Arada bir iletişim kopukluğu yaşandığından ikinci yarı birazcık geç başladı.

İkinci yarının hemen başında son sözü söylemek üzere sahneye çıktım. Burada 3 arkadaşımıza “bir yıllık EKOIQ dergisi aboneliği” hediye ettik çekilişle. Ayrıca katılan tüm kulüplerimizi de EKOIQ dağıtım listesine eklettirdik. Böylece küçük de olsa bir teşekkür etme fırsatı yakaladık. Ayrıca bu fırsatı bize sunan Duygu Hanım’a da ne kadar teşekkür etsek azdır hani :)

Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımız birer temsilci seçip yine çok kısa olarak düşüncelerini paylaştılar bizlerle sağolsunlar. Daha sonra toplu fotoğraf çektirip atölye çalışmalarına başladık.

Tıklayınca devleşiyor!

Başladık dedim ama Alper, Volkan ve ben toplanma hazırlıklarını başlattık. Salonu, eşyalarımızı falan toplarladık. Böylelikle tahminimizden de yarım saat geç olacak şekilde atölyeler bitti. Akşam için misafirlerimizin kalacak yerlerini ayarlayıp organizasyonu yaptıktan sonra Duygu Hanım’ı ve İrfan Hoca’yı Alper’le yine otogara bıraktık. Burada vedalaştık. Sağolsunlar bizi hiç yormadılar ve iyi ki çağırmışız dedik :)

Levent, salondaki işleri halledip Mustafa ve Volkan ile birlikte misafirleri evlerine dağıtırken Alper ve ben de geri gelip bir gün sonraki piknik için alışveriş yaptık sevgili okur.

Volkan and Alper In Da Club!

Alışverişten sonra hemen bizim eve geldik. Volkan da arkamızdan yetişti geldi. Önce bir yemek yedik, maç izledik. Sonra ertesi gün için köfte hazırlamaya başladık. O gece tam 260 tane köfte hazırladık sevgili okur! Volkan, Alper, annem ve ben tam 260 tane köfte hazırladık! En sevdiğim eşofmanımı yırttım o esnada.

Köfte faslı bittikten sonra bir dışarı çıktık. Ama biz çıktığımızda diğer ekip yorulup evlerine dağılmıştı. Hayatımda gördüğüm en kalabalık cumartesiydi sevgili okur. O hafta sonu Eskişehir’de çok fazla etkinlik vardı. En önemlisi de ralli vardı. Otellerde yer yoktu. Barlar Sokağı taşıyordu! 222 Park’ta ayakta durmaya yer yoktu. Öyle bir gündü işte.

Saim'in Yeri

Gece geç saatte Saim kardeşimizin yanına gidip birer çay içtik. Sonra Alper’e geçip öyle bir uyumuşuz ki öyle yani!

Böylelikle etkinliğin ilk günü bitmiş oldu sevgili okur. İkinci günü piknikte olanları da bir sonraki yazıda bulacaksın.

Etkinliğin ilk günü ile ilgili Anadolu Üniversitesi e-gazete’de çıkan haber.

Proofhead: The Bıyıklı

Bıyık sahibi olmak, tüm korkularınızı yenmektir.

Bu fotoğrafı çekeli 4 ay oldu. Bugüne kadar paylaşmayı hiç düşünmedim sevgili okur. Bu gece bir arkadaşın blogunda bir tür psikolojik bunalıma ve bir takım çıkmazlara girdiğini okudum. Çok üzüldüm. O yüzden bir faydası olur belki diyerek bu fotoğrafımı “herhangi bir oynama yapmadan” yayınlamaya kadar verdim.

Proofhead” serisi olarak başlıyorum bu fotoğraflara. Hatta kategori olarak da “Devam Eden Seriler“e koyuyorum. Tüm bıyıklı kardeşlerime ve morali bozuk arkadaşlarıma gelsin. Tebriklerinizi yorumlarda bırakabilirsiniz. Bırakmasanız da niye bırakmadınız demem.

İtalya’dan Eve Dönüş

Cumartesi sabahı saat 8′de kalktım sevgili okur. Son kontrollerimi yapıp odamın son fotoğraflarını çekip aşağıya lobiye indim. Anahtarımı teslim ettim, kahvaltıya geçtim.

Kahvaltı olarak sütlü bir kahve içtim, içi kendinden çikolata kremalı bir çörek yedim. Zaten ufaktan heyecanlı olduğum için de pek bir şey yiyemedim.

Gece sabaha karşı saat 5′te Araplar tamamen gitmişlerdi. Geriye bir tek Nijeryalı, Ermenistanlı, Bosnalı kız ve ben kalmıştım. Bizim uçağımız öğlen olduğu için bizi saat 10′da otelden alacaklardı.

Yavaş yavaş hazırlanıp otelin önüne çıktığımızda beni İtalya’ya geldiğim gün hava alanından alan adam Mr. Ignazio çoktan gelmişti. Bu adam aslında çok garip bir adamdı. Süper karizma bir ses tonu vardı. Üç dört tane de dil konuşabiliyordu. Neyse, saat tam 10′da 6 gündür kaldığımız Hotel 4 Mori‘den ayrıldık. Arabada kimse konuşmuyordu. Güzel zaman geçirmiştik ne de olsa. Herkes de bir durgunluk vardı.

Hava alanı yaklaşık 10 dakika sürüyordu. 10 dakika sonra Cagliari Elmas Airport‘a ulaştık. Adam bizi kapıda indirip son sürat gazlayıp gitti. Nijeryalı ile Ermenistanlı önden gazladı girdiler binaya. Bosnalı kızla ben kaldık kapıda. Neyse içeri girdik. Gittik biletimizi yazdırdık. Sonra güvenlikten geçtik. Sonra da kapılara gittik. Uçuşun saatini öğrenip oturup beklemeye başladık. On dakika kadar geçmemişti ki ilk yazımda bahsettiğim o Türk elemanı, Kadir Abi‘yi, gördüm. Hemen gittim yanına. Konuştuk, muhabbet ettik. Bu arada Bosnalı kız da bizimle birlikteydi. Bir süre muhabbet ettikten sonra öğrendik ki uçuş 1 saat rotar yapmış. Bu durumda Bosnalı kızın işi sakata giriyordu. Çünkü diğer uçağına yetişmesi imkansız oluyordu. Hemen gitti konuştu ve aynı hava yolu firmasına ait olan diğer uçuşun da bir saat ertelendiğini söylediler, kızcağız rahatladı. Gecikmeden dolayı tüm yolculara bir kupon verdiler. Bu kuponla gittik, atıştırmalık birşeyler aldık. Yedik, doyduk. İyi de yapmışız çünkü bir sonraki yemeği taa ne zaman yiyecektik biz de bilmiyorduk. Bu arada erkekler tuvaletine gittim. Kadınlar çıktı içeriden. Anlam veremedim.

Saat geldi, uçağa geçtik. Bu sefer şansıma uçağın en arka sırasının en son koltuğunu verdiler. Cam kenarı F sırası. Böylelikle yine uçağın kalkışını görebilecektim. Gittim oturdum koltuğuma. Biraz aradan geçti ki Alitalia Hava Yolları‘nın bir hostesi, çok güzel değildi ama, gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Kadın gülümseyip hemen uyudu. Hemen uyudu ve hiç uyanmadı.

Bunca yıllık insanlık tarihinde daha önce kimsenin yaşamadığı bir deneyim yaşadım. Cagliari‘den Roma doğru hareket eden bir uçakta tam kalkış anında hani bilenler için kalkışın sizi o koltuğunuza çivilediği anda, Sabhankra‘nın Reign Of Power‘ı dinledim. Bunu bugüne kadar, Dünya’da benden başka yapan yoktur. İmza Mesut Proofhead.

Neyse, dediğim gibi sen arkada, gayet rahat bir yolculuk oldu. 1 saat 45 dakika süren bu yolculukta sadece 1 bardak su ikram ettiler. Uçak gelip de Roma Havaalanına yanaşınca hemen arka kapıdan atlayıp indim. Aşağıda o büyük Cobus otobüsler bekliyordu. Hemen atladım birine. Bakındım ama Kadir Abi’yi göremedim.

Terminal binasına gelince hemen buluştuk, ben, Bosnalı Kız ve Kadi Abi. İçeri girdik, yine bir pasaport kontrolden geçtik. Sonra yol ayrımına geldik. Bosnalı arkadaşıma burada veda edip Kadir abi ile valizlerimizi almak üzere bagaj bölümüne geçtik.

Şimdi benim valizde 2 şişe şarap bir şişe de Campari vardı. Sipariş üzerine getirmiştim. Cagliari’de bileti alıp valizi verirken hatuna kırılacak birşeyler var bir etiket falan yapıştır dedim. O da, öyle bir şansınız yok, umarım iyi sarmışsınızdır Zira kırılırsa diğer valizlere veridiğiniz zararı da siz ödersiniz, dedi. Orada bir tırstım. Ama valizi alınca gördüm ki kırılmamış. Valizin altına bir kat elbise koymuştum. Araya kot pantolona sarılmış şişeler ve üstüne de kalan elbiseleri dizince ve hatta şişeleri de poşetlere sarınca sıkıntı kalmıyor sevgili okur. Bu arada dönüşte valizimizi İstanbul‘a bağlamadılar. Roma’da o yüzden aldık.

Valizi alıp hiç vakit kaybetmeden check in‘e koşturduk. Zaten normalden bir buçuk saat daha geç geldiği için uçak Türk Hava Yolları‘nın check in’i başlamıştı. Gittik, hiç biri Türkçe bilmeyen 3 tane THY görevlisinin durduğu masalarda işimizi hallettik. Aşağı yukarı 45 dakika sürdü kuyrukta beklemek. Yine hep Japonlar vardı sevgili okur. Bu sefer Kadir Abi ile yanyana aldık biletlerimizi.

Check in’de valizi verip yine kontrole doğru yollandık. Kontrol bu sefer benim sıkıntılı oldu. Botlarımı çıkarttırdılar. Ama en nihayetinde hallettim. Sonra uçağımızın kalkacağı kapıya doğru hareket ettik. Roma havaalanında mimari ve yerleşim çok başarısız. Çok karışık bir yer. Uçağın kalkacağı kapıya gitmek için bir tür hızlı trene biniyorsunuz, sizi hangarların üzerinden geçirip kapılara ulaştırıyor. Neyse, inip normalde açıklanan uçuş süresine sadece 1 saat kaldığını gördük. Biz de Free Shop‘ları gezdik biraz.

Sonra İtalyanca ve İngilizce bir anonsla uçuş kapımızın değiştirildiğini öğrendik. Yine başka bir kapıya geçtik. Burada da uçağın hava durumundan dolayı şimdilik 45 dakikalık bir rotar yapacağını öğrendik. Bu esnada Bosnalı arkadaşım bir mesaj attı ve bağlantılı uçuşunu kaçırdığını söyledi. Başka bir çözüm yolu arıyormuş. Sonradan öğrendiğim üzere kızcağızı gece Roma’da bir otele yerleştirip ertesi gün için biletlerini ayarlamışlar.

Kapı açılıyor zannedip sıraya girdik hemen ancak sırada da 20 dakika bekleyip iyice çileden çıktık. Nihayet almaya başladılar bizi. Uçağa bu sefer otobüsle değil, terminal ile uçak arasında kurulan bir köprüden bir körükten bindik. Böyle daha iyi oldu. Uçağın girişinde hemen Radikal, Milliyet ve Hürriyet gazetelerini aldık. Üstelik tüm ekleriyle.

Geldik oturduk yine cam kenarına. Tam kanatların hizasındaydım. Bir önümüzde acil çıkış kapıları vardı.

THY ile uçmak cidden süpermiş lan. Bir izzet bir ikram öff. Yemek olarak Billur Kebabı (patlıcan içerisinde tavuk sote), Füme Balık ve diğer bir takım şeyler verdiler. Sürekli meşrubat servisi oldu. İlgiden alakadan çıldırdık. Yanımıza da Libyalı bir eleman oturdu. Lan habire birşeyler anlattı.

Yaklaşık 2 saat süren yolculuktan sonra Atatürk Havalimanı‘na indim. Kadir Abi’yle adeta koşarak pasaport kontrole geldik. İki dakikada burayı geçip kendimizi Free Shop’a attık. Ne içkiyle ne de sigara ile alakam olmadığından burası pek bir anlam ifade etmedi bana. Valizimi bekledim. Nihayet sapasağlam gelince pek bir mutlu oldum.

Kadir Abi ile vedalaştıktan sonra yavaş yavaş çıkışa doğru yürüdüm. Onlarca insan gelen yakınları için bekliyordu. Ben de aralarından gülümseyerek çıktım. Dış kapıdan da çıkınca yolculuğum başladığı yerde bitmiş oldu.

Hava biraz soğuktu. Cebimde 1 lira vardı, makineye atıp bir su aldım, içtim. 10 dakika kadar sonra eniştem uzaktan göründü. Sağolsun beni aldı ve Halkalı‘ya halamlara doğru yola çıktık.

Gece halamlarda kalıp ertesi gün öğlen 13.00 sularında yine İsmail Ayaz‘la Eskişehir’e döndüm. İndiğimde yağmur yağıyordu. Maşallah dedim, hiç değişmemişsin.

İtalyan Yemekleri Üzerine Bir Yazı – 2

İlk kısım için tıklayın.

Çarşamba akşamı McDonald’s‘ta yediğim için geçiyorum.

Perşembe öğle yemeği

Perşembe günü yediğimiz öğle yemeği tam bir çılgınlıktı! Bezelyenin üzerine oturtulmuş küçük ahtapotlar düşünün. pembe pembe olan bu yaratıklardan bir düzine kadar yedim. Bol yeşillik ve domatesle fena değildi tadı. Kuşkonmaz vardı, ondan da yedim. Makarna vardı ama yemedim. Bu ahtapotlu bezelyenin tadına bakma şansınız olursa bakın muhakkak kaçırmayın. Ispanak pişirmişlerdi bir de şimdi hatırladım. O da bildiğin ıspanak bizdeki gibi, fazlası eksiği yok.

Aynı günün akşamında yemekte pizza vardı. Çoğunluk müslüman olduğundan olacak sadece domates ve peynirli idi. Ulan hadi et koymadın bari mantar, zeytin koysaydın. Neyse, buna rağmen tadı enfesti. Mükemmeldi. Türkiye’de olsa hergün yerdim. Yemekten sonra restoranttan ayrılmayıp bir saat kadar sohbet ettik. Bu arada adını şimdi unuttuğum ama iyice kızartılıp kıtır hale getirilen bir dilim ekmeğin üzerine sürülen domates, sarımsak, maydanoz ve bir tür sostan  oluşan süper bir şey yedim.

Cuma öğle yemeği

Cuma günü kursun son günüydü. Dolayısı ile öğle yemeği için güzel bir menü hazırlamışlar. Ton balıklı zeytinli makarna, domates, yeşillik, havuç salatası, bir tür mayonezli patatesli ve bezelyeli meze, acayip lezzetli bir tür mantar (yalnız yerken dikkat edin yavaş çiğneyin), füme balık vardı. Bunları ağız tadıyla yedim sevgili okur. Yalnız balığın ilkini sade yedim. İkincisine epey bir sos falan döktüm. O şekilde daha güzel oldu.

Cuma akşamı otelde son gecemiz olduğu için açıkçası epey cafcaflı bir yemek bekliyordum ki yanıldım. Pazar gecesi yediğimiz yemek çıktı yine. Ama bu sefer daha deneyimli olduğumdan tüm ahtapotları yedim. Makarnadan çok fazla yemedim.

Gördüğün üzere İtalya’da kaldığım süre boyunca yediğim yemekler beni mutlu etti sayılır. En azından çok şaşırdım deniz ürünlerinin çeşitliliğine. Ama yemek kültürü bizimkine kıyasla çok farklı. Yani kahvaltı olayı çok önemli değil İtalya’da. Mesela çayın yanında limon verip balığın yanında çok da önemsemiyorlar. Ya da bu kahve olayları. Çok abartılı geldi bana. Belki de bundan dolayı, yani bu denli abarttıklarından dolayı kapuçinoları bu denli harika.

Bizim için ekmek neyse onlar için de makarna (pasta) o. Hani birisi yemekten bahsederken makarnadan bahsetmiyor. Yani makarna zaten var, başka ne var onu söyle diyorlar.

Muhakkak pizza yiyin. Muhakkak kalamar yiyin. Muhakkak kapuçino için. Muhakkak bulabildiğiniz her peyniri tadın. Sevgi ve afiyetle kalın.

Proofhead İtalya’da! – 5. ve 6. Gün

Sabah 8′de uyanıp bir süre tuvalette kaldım. Sonra aşağı indim. Dün Mısırlı oğlan benden Türk Lirası istemişti. Onu verdim. Canım birşey istemedi. Dolayısı ile kahvaltıyı çok az yaptım. Alper süper bir haber verdi. Ona sevindim. Ezgi‘yle konuştuk sağolsun. Merve aradı onunla konuştuk. Öner Abim de aramıştı dün. Gördüğün gibi eş dost arıyor sevgili okur.

Bugünkü derslerde yine tanıdık bir yüz, Elena Garbarino‘yu gördüm. Hiç değişmemiş. Yunanlı Profesör Geoge Anastasakis de gelmişti. Selamlaştık her ikisiyle de.

Bevilacqua‘nın sunumu çok iyiydi. Aynı benim gibi ders anlatıyor. Bu arada kendisinin 4 tane patenti varmış. Çok kıskandım adamı. Helezyonik bir su kaydırağından içerisinde ince ve kalın parçacıklar olan suyu akıtınca suyun savurma etkisiyle bunlar ayrılıyor. Suyun da bir özümleme kapasitesi var, diyor Bevilacqua. Dolayısı ile amacı ne olursa olsun devirdaim sularının muhakkak senede en az bir kere tamamen değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

Öğleden sonra gelen adam tam bir felaketti. İngilizcesi çok kötü. Yani adam İngilizce biliyor ama İngilizce’yi İtalyanca konuşuyordu. Ancak adam sonradan bir açıldı, bir süper anlatmaya başladı adama hayran kaldım. Epey anladım anlattıklarını, çevre mühendisliği konularıydı zaten.

Bir türlü anlamayamıyorum ama. Almanlar Alman’a, İngilizler İngiliz’e benziyor da bu İtalyanlar neden Türklere benziyor? Adamın adı Aldo mesela, ama adamda gayet bildiğin Ekrem tipi var. Kadının adı Irene ama Türkiye’de görsen kesin Begüm der sarılırsın.

Mısırlı kızın hayatını mahvettim. Onu Paris Hilton‘un varlığından haberdar ettim. Bilmiyormuş bu ismi hiç. Yazık oldu kıza.

Ders bitince yine otele döndük. Yemekten önce şehri biraz daha dolaştık, sahilde filan oturduk. Otele dönüp yemeği yedikten sonra da dışarı çıktım. Koleksiyona bir şeyler aldım. Dar sokaklarda dolaştım. Bir saat kadar gezip otele döndüm ve odama çıktım. Valizimi düzenledim falan. Sonra acayip uykum geldi. Uyudum.

Ertesi sabah erkenden uyandım. Mısırlı kız ve oğlan sahilde yürüyelim demişlerdi. Ben de kalktım lobiye indim. Ama uyumuş puştlar, dolayısı ile lobide bağlı ve adı Şampiyon (kampioonee) olan itle oynadım biraz. Oynadım dediysem elimi sürmedim, gözlerimle kontrol ettim. Yerden birkaç santim yükseldi ve gözlerinden ışıklar saçmaya başladı. Sonra öldü.

Yarın dönüyorum. Roma‘da yaklaşık 5.5 saatim olacak. (Bu şekilde yazmışım not defterine ama yalan oldu o hayal) Mısırlılar Vatikan‘a gitmeyi teklif ettiler. Ben de kabul ettim. Az kalsın unutuyordum. Dün Faslı dostum Raşit bana kadehten acayip sesler çıkarmayı öğretti. Türkiye’de bunu bir tek Mıstığa, Merve’ye ve Alper’e öğreteceğim.

Neden bilmiyorum ama bu cuma günü acayip canım sıkkın lan burada. Hem ağız tadı ile sövemiyorum da burada. Yani elbette sürekli sövüp durmadım ama bazen sinirlendiğim anlar oldu yolda falan. Faslı profesör Türkçe küfürleri anlıyor. Başka şeyleri değil ama küfürleri. Adam gülüyor, seni anladım Mesut, diyor. Anlaşılan ya hiç sövmemek lazım ya da yaratıcı olmak.

Cuma günü normalde akşam yine 5′e kadardı ders. Ancak artık biz isyan ettik. Yav izin verin bari bir yarım gün gezebilelim, dedik. Tamam, dediler. Test yaptılar. Testten sonra da sertifikalarımızı dağıttılar. Herkesle vedalaştık. Dostum Massimo‘ya da veda ettim. Sonra hemen otele döndük.

Forgea‘nın sekreteri Tamara ile anlaştık ben, Bosnalı kız ve Mısırlı kız. Dördümüz birlikte Cagliari’nin iç kısımlarına doğru hareket ettik. Geçen sefer gece gittiğimiz o müthiş kaleyi bu sefer gündüz gözüyle gördük. Kalenin içindeki sokaklarda dolaştık. Atmosfer inanılmazdı sevgili okur.

Kalenin eski bina yapılarını üniversiteler kullanıyor derslik olaraktan. Ayrıca burada Cagliari Katedrali yer alıyor. Hayatımda gördüğüm en mükemmel, en olağanüstü kilise idi bu. Şansımıza noel ayini provasına denk geldik. Kilisedeki orgu bir görsen sevgili okur, ah bir görebilsen. Mermerden işlenmiş Hz. Meryem, Hz. İsa ve bilimum papaların heykelleri, azizlerinin resimleri hem mozaik hem de yağlı boya olarak her biri çok güzeldi. Kiliseye girdiğinizde her iki yanınızda mozaleler var. Burada anlayabildiğim kadarı ile katedrali inşa edenlerin mezarları varmış. Katedral 1200 yılında yapılmış. Üç çok keskin ve yüksek çan sesi, sonra daha uzun ve daha az sesli çan sesleri katedralin çağrı şekli. Bu arada Hz. Meryem’e de Madonna diyormuş İtalyanlar. Bunu yeni öğrendim.

Sardunya Bölgesi Bayrağı

Katedralden sonra yine kalenin içindeki dar sokaklarda dolaştık. Nihayet şehre indik. Orada aşağıya limana kadar uzanan bir caddede sağlı sollu uzanan onlarca mağazanın ve sokak satıcılarının olduğu bir yere geldik. Kendime bir Sardenia Region bayrağı aldım. Üzerinde başında bir bez bağlı 4 zenci resmi var. Uzun yıllar önce Afrika’dan buraya başlarında bu şekilde bez bağlı olan adamlar gemilerle istilaya gelmişler. Bu bezlere “mori” diyorlar. Bayrak da onu simgeliyor. Resmi binalarda üç tane bayrak asılı. Bir tanesi Avrupa Birliği bayrağı, bir tanesi İtalya bayrağı ve bir tanesi de Sardunya Bölgesi bayrağı.

Yanımızda bulunan İtalyan Tamara ile epey sohbet ettik. Spagetti Western‘lerden bahsettik. Filmlerin İtalyanca adlarını ezberlediğimden çok iyi anlaştık. İlk önce ne dediğimi anlamadı, ancak sonradan açıldı o da. Benim ilgime çok mutlu olduğunu söyledi. Daha sonra gidip bir İtalyan Café’sinde kapuçino içtik. Hayatımda içtiğim en güzel kapuçino da bu işte. Türkiye’dekilerle arasında çok fark var. Hem lezzet hem de üslup olarak yani.

Kahveden sonra yine otele döndük. Kısa süre sonra yemeğe indik. İlk gün gelen menünün aynısı vardı.

Yemekten sonra zaten saat 23.00′e yaklaşmıştı. Gece yarısına kadar lobide oturup çektiğimiz fotoğrafları paylaştık. Birbirimize adres, telefon vs bilgilerimizi verdik. Herkesle vedalaşıp odama çıktım nihayet. Acayip yorulmuştum ve yarın sabah 10′da ayrılacaktım. Duş alıp uyudum.

 

Proofhead İtalya’da! – 4. Gün

Cagliari Limanı

Bu sabah 7.30’da lobiden aradılar yine. Mısırlı kız aradı, kahvaltıdan sonra kısa bir sahil turu yapacaklarmış, olur dedim ben de. Hazırlanıp aşağı indim. Kahvaltıyı yaptım. Sonra hemen çıktık. Limana doğru gittik. Biraz dolaşıp fotoğraf çektim. Sonra döndük hemen otele. Yine saat 9.00’da eğitimin verildiği yere geldik. Çok güzel bir konuşmacı vardı, ilgiyle izledim yani dinledim. Bu kadının da aksanını yedim lan: “yuman elta (human health), regulaşon (regulation), aktoli (actually), verşon (version)”

Burada şehir içinde en çok yolcunun olduğu hatlarda çalışan otobüsler elektrikle çalışıyor. Dolayısı ile yoğun otobüs trafiğine rağmen sıfır emisyon var. Otobüsler tıpkı tramvay gibi elektriği tepelerinden kablolarla alıyorlar. Biraz daha uzak yerlere çalışan otobüsler az sayıda olduğundan bunlar normal dizelle çalışıyorlar. Ayrıca smart car dedikleri küçücük ve sadece iki kişinin binebileceği araçları kullanan çok fazla kişi var. Bunlar lüksten vazgeçemeyip, çevresel etkinin boyutlarını azaltmayı tercih edenler işte. Trafikte öncelik yayalara ait, ışık sizin için yanmasa bile tüm arabalar durup geçmenizi bekliyor. Bu adada gördüğüm İtalyan gençlerinin tamamına yakını aşırı yakışıklı, aşırı güzel. Bağırıyor, kahkaha atıyor ve yaşlı İtalyanları rahatsız ediyorlar. Zaten fazla da genç yok. Çoğunluk orta yaş üzerinde.

Bana inanmayacaksınız ama burada da ortamın bilgisayarcı çocuğu ben oldum. Şöyle ki bir modeli oluşturmak için bir program kurmak gerekiyordu. İtalyanlar beceremedi. Ben kurdum lan! Vallaha billaha ben kurdum! Dediler ki “you know Italian”, ben de dedim ki “no, I know computer language”. Senin anlayacağın artist bile oldum burada.

Fas’ın İngilizce karşılığı Morocco, Fasça’daki yani Arapça’daki karşılığı ise Magrip. Türkçe’de de kullandığımız Magrip ve Maşruk’un hikayesini dinledim. Magrip, Kuzey Afrika’yı temsil ediyormuş, Maşruk ise Orta Doğu’yu. Güneş Maşruk’ta doğup Magrip’te batarmış, bu iki sevgili asla kavuşamazmış. Tamam, virgülden sonrasını şu anda ben uydurdum.

Dersten sonra önce alışverişe gittik. Hep Çin malı lan! Birkaç güzel İtalyan malı hediyelik aldım. Sonra kurstaki bazı İtalyanlarla buluştuk. Benim arkadaşım olan Massimo gelmemişti. Büyük bir grup olduğumuzdan zor oldu eğlenmek. Sonra zaten bir plan yapıp dağıldık. Daha sonra buluşmaya karar verdik. Otele döndüm ben de. Bir dakikalığına elektrik kesildi otelde ve internet gitti. Elektrik geldi ama internet bir daha da gelmedi. Resepsiyondaki hatuna sordum, yarın gelir dedi. Ben de çıktım yattım.

Proofhead İtalya’da! – 3. Gün

Sardinya Bölgesi'nin bayrağı

Birkaç günlük de olsa insan özlüyor lan sevdiklerini. Buraya diğer ülkelerden gelenlere bakıyorum, inceliyorum. Benim de içinde olduğum bir grup sürekli konuşma, paylaşma ve ülkesini anlatma halinde. Ama birkaç kişi de var ki bunlar hep sessiz. Fotoğraf çekmiyorlar ve samimi olmuyorlar. Ama ben bugün hepsinin maskesini indirip özlerine indim sevgili okur. Ermenistanlı ile bile arkadaş oldum, samimi oldum. Bugün Bosnalı kızın biraz Rusça bildiğini öğrendim. Ermenistanlı da biliyordu. Lan böylece ortada başkalarıyla ortak bir konuşamayan bir ben kaldım. Bildiğin başımda anten, popomda kuyruk uzaylı oldum burada. İyi ki İngilizce var. Ermeni ile konuşmayı dedim bugün. Sonra birden kaptırdık. Türkçe’deki ve Ermenice’deki benzer kelimeleri bulmaya çalıştık. Epey samimi olduk adamla. Oranın Enerji Bakanlığı’nda bir tür müdürmüş.

İtalyanlar çok konuşuyorlar. Tekerleme gibi geliyor söyledikleri. Otelde bir İtalyan teyze var. Tek kelime anlaşamıyoruz ama beni her gördüğünde gülüyor, gözlerini kırpıştırıyor. Faslılar da çok şakacı, sürekli kralları ile ilgili fıkralar anlatıyorlar.

Lavabolarda tıpa var. Halen önce lavaboyu suyla doldurup sonra elini yüzünü yıkayanlar varmış. Klozetlerde musluk yok. Ama yeteri kadar tuvalet kağıdı var. İlle de su isteyenler için klozetin yanında klozete benzer bir şey var bir tür lavabo ama klozet seviyesinde. Artık gerisi hayal gücünüze kalmış. Bizdeki gibi yuvarlak prizler yok. Bizdeki iki bacaklı düz fişlerin üç bacaklısını kullanıyorlar. Ortadaki topraklama için.

Ekspresso adındaki zehiri ve meyve suyu içerek geçiyor kahve araları. Bosnalı kızla muhabbet ediyoruz. Faslı profesörle ve İtalyan Massimo ile konuşuyorum. Dediğim gibi kahve çok acı, dolayısı ile adamı zıplatıyor, uyandırıyor. Zaten küçücük bir bardağa yarısına kadar dolduruyorlar. Bu eğitim merkezinin bahçesi cidden güzel sevgili okur. Şimdi bu bahçe bizim orada olsa mesela Volkan şu bankta oturur sigara içemez, Sercan şu kaydırağa benzeyen şeyden kaymaya çalışır, Merve oradaki çiçeklerin yanında seksek oynar, Alper’le Turgut da şu ağaca çıkmaya çalışırdı. Ben de merdivenin başında mangal yapardım.

Bugün Turgay’la Yağızkaan’ın İzmir’deki konserden fotolarını gördüm. Önder, Hail Ceylan ve Ufuk’u da katarak ve unuttuklarıma da, hepsine selam yolluyorum Cagliari’den. Özellikle Togay’ın Sabhankra tişörtü giydiği fotoğraf çok duygulandırdı.

Araplar bana sık sık Gümüş dizisini soruyorlar. Kıvanç Tatlıtuğ demeye çalışıyorlar. Aksi gibi ben de bu dizi hakkında tek kelime bilmiyorum. Araplar, Türk dizilerini kendilerine daha yakın buluyorlarmış.

Bu arada bugün Antonio Zukka’nın sunumu vardı. Süper geçti. Meğer bizim Zukka, Sardunya’da kendi alanında iyi bilinen biriymiş. Adam sınıfa gelince sınıftaki İtalyanlar bir heyecanlandılar falan. Zukka, diğerleri gibi oturmayı bırakıp ayağa kalktı ve sınıfı dolaştı. Dolayısı ile herkesi ayık tuttu.

Kahve arasında benden kahve falı bakmamı istediler. Ben de bu Türk kahvesi değil, olmaz dedim. Laf aramızda Türk kahvesi olsaydı da bakamazdım zaten.

Dersler bitince yine otele döndük. Hemen hazırlanıp dışarı çıktık. Tunuslu kadın, Mısırlı ve Bosnalı kızlar, ben, Ermenistanlı amca ve Faslı profesörden oluşan bir ekiple önce otobüse binebilmek için bilet aldık. Burada biletler saatlik. Biz iki saatlik bilet için 2 Euro ödedik. Ama gideceğimiz yer 15 dakika uzaklıktaydı. Neyse, yolda epey sıkıntı oldu. Sakat bir yere geldik. Köprü yakınlarında bir yerlerdi ve hayat kadınları bekleşiyordu. Araplar hemen çekindiler falan :) Neyse en nihayetinde gitmeye çalıştığımız süpermarkete gittik.

Sistem, tarz aynı bizim Eskişehir’deki Neo Alışveriş Merkezi. İçeride Carrefour değil ama bir İtalyan süpermarketi var. Dışarıda da mağazalar yer alıyor.

Akif Hoca’ya 2 şişe şarap bir şişe kampari aldım. Bizim çocuklara romlu çikolata aldım. Gene bir tür İtalyan çikolatası aldım. Akif Hoca’nın paradan biraz arttı. Geri vermeyeceğim :) Ona sevindim dönerken de :)

Neyse döndük, yine akşam yemeğini yedik ve doğruca odama çıktım bu yazıyı yazabilmek için. İtalyan yemekleri hakkında yazdığım yazının ilk kısmını yarın yayınlıyorum.

Hepinizi seviyorum.

Ciao.

Proofhead İtalya’da! – 2. Gün

Geçen seneki filmin aynısı oynuyor sevgili okur.

Sabah 7’de lobiden biri arayıp İtalyanca bir şeyler söyledi. Bir şey anlamayıp kapattım. Saat 7.30’da kalkıp aşağı inmek için hazırlandım. Saat 8.00 gibi aşağı indim. Hemen kahvaltıya geçtim. Dün tanıştığım Araplar çoktan yapmıştı kahvaltılarını. Ben de hemen kahvaltı dedikleri şeyi yedim. Sonra lobiye geçip internete girdim. Bugünkü tüm katılımcıları gördüm sevgili okur. Ermenistanlı bir amca ve Bosnalı bir kız haricinde herkes Arapça konuşuyor. Kendi aralarında anlaşabiliyorlar, sonra da benim anlamam için İngilizceye çeviriyor biri. Ben Fas’tan gelenlerle kanka oldum. Mısırlılarla aram iyi, Bosnalı hatunla konuşuyoruz sürekli. İyi yani iletişimim herkesle. Filistinli bir de profesör var. Çok yemek yiyor ve çok komik biri.

Saat 9.30’da Mercedes Vito marka iki araç ile bizi iki grup olarak kursun yapılacağı yere götürdüler. Yolculuk 15 dakika sürdü. Burası bizdeki Halk Eğitim Merkezi türü bir yer. Koridorları tamamen cam, böylelikle dışarıdaki güzel bahçeyi görebiliyorsunuz.

Geçen sene bizi okulda yapılan workshop’tan tanıdık yüzler gördüm. Alper hemen hatırlacaktır Bevelaqua, Zukko ve o karizmatik sesli adamı. Tarzları hep aynı sevgili okur: İnişsiz çıkışsız dümdüz ninni gibi bir ses tonu ve İtalyan aksanlı bir İngilizce. (Örnek sözcükler: in respekto, importante, stoppa, depositov, pozişon, opiynon, posible, espiloreyşın, diskripşone, formeşion, posibo, olzo.) Work-shop’un programını da verdiler. Bu programa göre her gün sabah 9.00 akşam 17.00 buradayız. Hep beraber konuşup bir öğleden sonra bize ekstra zaman vermelerini istemeye karar verdik. Kursu alan 30 kişi var. Bunların 11 tanesi yurtdışından kalanlar İtalyan. Yeri gelmişken yazayım; bir kişi Ermenistan’dan, bir kişi Filistin’den, bir kişi Bosna Hersek’ten, iki kişi Mısır’dan, bir kişi Nijerya’dan, iki kişi Tunus’tan, iki kişi Fas’tan gelmiş. Burada yaşça en küçük benim. Diğerleri hep amca, abi, teyze ve abla. Bu arada Faslılar bizim Akif Hoca’yı sordular. Unutamamışlar.

Burada hep yağdığı söylenen yağmurla bugün tanıştık. Öğle arasında çılgınlar gibi yağmur yağdı. Muhtemelen bu adadaki en iyi İngilizce konuşan adamla tanıştım bugün kursta. Adam da beni İtalyan sandı. İtalyanca bir şey sordu. Öyle başladık konuşmaya. Lan bildiğin samimi olduk, mis gibi sohbet ettik. Adı da Massimo. Bir bu adam ve lobideki hatunun söyledikleri kusursuz geliyor. Gerisi hep İtalyan aksanı. Massimo ile ülkesindeki durumu konuştuk. Çevre cezaları durumu Türkiye ile aynı. Bunların yaklaşımı da “iyi bir adam”, “çocukları var okuyor yazıktır”, “şimdi buraya ceza yazsak insanlar işsiz kalacak” şeklindeymiş. Bu sebepten dolayı olması gereken sistemin cezaların düşük ama kati suretle yazıldığı şeklinde olması gerektiğini söyledi. Bu arada bizim okula helal olsun. Bizim bölüme helal olsun. Valla çok iyi öğrenmişiz BREF, BAT, EIA gibi terimleri. İtalyanların bir kısmı ile Araplar konuya çok uzak. Adam bir ders çevresel etki değerlendirmesini anlattı.

Mısırlılar demiştim. Bir tanesiyle konuştuk epey. Adam Arapça gibi konuşuyor. Mesela “thirty”i garibim “terrdie” diye telaffuz ediyor. Dolayıs ile adama hep evet hayır soruları sordum. Bu arada Mısırlılar Fatih Sultan Mehmet’e “Muhammad Fetih” diyorlar. Filistinli bana Tayyip Erdoğan’ın ülkelerinde çok sevildiğini söylediler. “He is kind of a model” dedi. Ben de “what kind of model?” dedim.

Bu arada Ermenistanlı kimse ile konuşmuyor. Öğlen yemeği civarında hemen herkesle samimi oldum sayılır bu herif hariç. Ve şunu da fark ettim ki burada bir günlük kirli sakal çok moda.

Öğle yemeğini detaylı anlatmıyorum zira başlı başına İtalyan yemekleri ile ilgili bir yazı yazacağım.

Bevilaqua, bu kursun final sınavını İtalyan stili değil, uluslar arası stilde yapacağını söyleyince İtalyan öğrenciler çok üzüldü. İtalyan stilinde tek tip soru kağıdı oluyormuş ve kopya çekmek serbestmiş. Ama uluslar arası stilde kopya yasak ve birkaç tip soru grubu varmış. Bizdeki sistem yani.

Akşam saat 18.00 gibi dersler bitti ve bizi yine otele getirdiler. Dünden farklı olarak bu sefer organize olup yemeğe kadar olan vaktimizi gezerek geçirdik. Çok fazla yere gittik lan. Çok fotoğraf çektim. Video çektim deli gibi. Tüm pazar yerlerini gözümde işaretledim.

Bu adada çok fazla zenci var. Hepsi Afrikalı ve hiçbiri sağlam ayakkabı gibi durmuyor. Her yerde bu adamlar. Dönercideler (evet Hindistanlılar döner satıyor), pizzacıdalar, tezgahtarlar, her yerdeler.

Arkadamki kalenin giriş yapısı

Burada bir de çok iyi korunmuş bir kale yapısı var. Zenginler bunun içindeki sokaklarda yaşıyorlar. Eski bir kilisede bir de ayin gördük. Ayin mi desem, dans mı desem artık bilemedim. Epey gezdik içinde. İtalyan gençleri aynı bizim gençler. Aşırı yakışıklı ve aşırı güzel hepsi. Cep telefonundan şarkı dinliyorlar.

Otele geri dönüp akşam yemeğini yedik. Ve sonra lobide sağolsunlar beni seven eş dostla görüştüm facebook’tan. Şimdi odamdayım ve yatacağım. İkinci günüm de böylece bitti.

DÜZELTME: Dünkü yazımda unuttuğum birkaç kısım var. İlki Atatürk havaalanında son noktada iken annemle ve Merve ile görüştüm ve Sercan da aradı onunla da görüştüm. İtalya’dayken de herkesi aradım ama önce kimseye ulaşamadım. Sonra yine Merve’yi aradım ve ulaştım. Daha sonra annemleri arayabildim.

NOT: Burada internet çok yavaş olduğundan işlerimi hızlıca yapmak zorundayım. Dolayısı ile çok fotoğraf ekleyemiyorum yazılarıma. Türkiye’ye gelince hepsini yeniden düzenleyip çektiğim tüm videoları da yayınlayacağım.