Bırak Güneş Gülsün

14/11/2009 at 18:43 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , )

Dungeon Master's Guide II - The Saltmarsh Barracks does double duty as a jail

Güneş gülerdi gözlerimize,

Ellerimizden tutardı rüzgârlar

Kötülüğü kovardık şehrimizden,

Saygı görürdü değerli olanlar

Yağmur gibi aniden geldiniz,

Yarattıklarımızı silip süpürdünüz,

Acımadan, sızlanmadan marifetinizle

Sizler güneşi söndürdünüz.

Ateşleriniz yakarken yüreğimizi,

Kül etti içimizdeki sevgiyi,

Merhameti alıp götürmeye

Yemin ettik,

Güneşi yeniden güldürmeye…

Korkuyu unutmuş gözlerimizde gördünüz;

Kendi sonunuzu, siz korktunuz!

Kendi ülkeniz çok büyüktü

Kontrol edemiyordunuz.

Şimşekler gibi çaktık üzerinize,

Kabus olduk sizler gibi,

Karanlığı delip geldik almaya,

Kaybettiğimiz o güneşi.

NOT: Okuyacağını biliyorum. İşte işaret bu.

Kalıcı Bağlantı 4 Yorum

Borcu Kalmayan Adam

20/10/2009 at 19:21 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, )

Sonunda dayanamayıp arkasını dönerek seslendi:

- Özür dilerim. Gerçekten.

Ve o an bir şey oldu. Yüzünün alevlerle yanacağını düşünürken kendini anlam veremediği bir serinlikte buldu çocuk. Bitmişti işte. Özürü kabul edilmişti. Yüreğinden kopanların gerçekten kalbine ait olduğu, yapmacık olmadığı anlaşılmıştı. Üzülmeyi haketmeyenler de, üzüntüye sebep olan da mutluydu sonunda.

Ve çocuk borcunu ödemiş olarak döndü yüzünü tekrar. Artık kendine borcu kalmamıştı. Artık kimseye borcu kalmamıştı. Artık ardında öfke ve nefret yoktu.

Düşündü, iyi biri olduğuna göre artık rahatlıkla ölebilirdi.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Sevgiler Tükeneli Çok mu Oluyor?

28/09/2009 at 21:32 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, )

Karmaşık başlamalı herşey içimde,

Karanlığı ışığın altında görebilmeliyim,

Sakinliği kargaşada bulabilmeliyim;

Seni hissedebilmeliyim.

Aslına astarına bakmadan sevmek için,

Bir gözü kör olmalı insanın,

Nefes almadan da yaşayabilmeli,

Belki gururunu da hiçe sayabilmeli.

Aşkın gerçek olanı sevgilinin damarlarında akandır,

Kanın tadına bakar gibi bakabilmeli gerçeği arayan,

Kanın tadına bakabilmeli.

Ölmeyi marifet sanan sen bilmez misin,

İlan ediyorsun bana zayıflığını alenen,

Korkum yapamayacak olmak değil;

Ne kadar uzun süreceğini bilmemem.

Gerçeği sen biliyorsun,

Çözümün içinde olduğunu da kuşkusuz;

Çöz o zaman bağlarını savrul kalıbından,

Bırak kendini rüzgara,

Titreyerek, sarsılarak, uyuşarak yaşa mutluluğu;

Hiç ümitsiz kalmadım ya; kalırım,

Sen bir sevsen beni, sevebilsen.

Kalıcı Bağlantı 3 Yorum

Bozgun Dağları Söylencesi

20/09/2009 at 22:40 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , )

Dungeons and Dragons Races Of Stonedan aldım.

Dungeons and Dragons Races Of Stone'dan aldım.

İlmir sıkışıp kaldığında yardımına ilk koşan dostu Mesufinnen’in çarpışmadan hemen önce Dihman’dan yetişen birliklere sarf ettiği sözlerdir.

Mesut olun askerlerim, mutluluktan gözleriniz kamaşşsın,

Zira artık ölmenin vakti gelmiştir,

Uğruna dövüşeceğimiz şey, hep gördüğümüz rüyadır,

Bu cihanı temizlemenin vakti nihayet yakındır!

Öldürün yaşatmak için ardınızı, ne yazık!

Ekinler sarardığında toprağın kokusunu almak için,

Körpe fidanlara yeniden can suyu verebilmek için.

Ama asla savaşı âlâ bilip, barışı kaybedenler olmayın.

Dihman evladı,

Toprağı sev, al kanlara bulandığında,

Düşeceğin yer orasıdır elbet.

Bir zamanlar pınarlarından su içerdin,

Ozanlardan duyardın ölümü hiç korkusuz,

Şimdilerde mertlikten eser kalmayan şu topraklar,

Yansın öfkenizle, yansın cenkinizle!

Rüzgarın sesinde duyduğunuzda ölümün kokusunu,

Silme vakti gelmiştir kılıçlarınızı…

İnandığınız ne varsa ortak edin gücünüze,

Size sesleniyorum!

Ey gündüzün güneşi, gecenin kor ayı,

Tut elimizden, yere ser, canlar al,

Tunçtan zırhlarla geliyoruz yanınıza,

Onurumuzu kurtarmaya,

Özlemimiz olanı almaya geliyoruz.

Topraklarımızdan kül değil; burcu yükselsin diye,

Ellerimiz burçaklara değsin yeniden başaklarla,

Ölümü tadan ilk er bilsin ki ardından gelenler tereddüt etmeyecek,

Denizlerin ardına varanlar; zaferle donatsın burcumuzu!

Akın edin aslanlar gibi, zayıflığınız cesaretiniz olsun.

Ağardığında tan, erlerim biliniz muradımıza erdik,

Duyacaklarınız huzurun sedasıdır, derinden işler yüreğimize;

Hicranın sonunda saygınlığını yitirmeden,

Volkanlar gibi içten içe öfkeli,

Ancak suskun bir er olarak dönmek,

Alacağınız en büyük mükafat bu olacak!

Alp erlerim! Kardeşlerim, korkmayın ve atağa kalkın!

Korkmayın!

Korkmayın!

NOT: Hepinizi çok seviyorum.

Kalıcı Bağlantı 3 Yorum

Dertname

07/09/2009 at 22:51 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , )

Karanlık

Karanlık

Not: Bu şiir 85 kilonun üzerindeki bir dostun hüznünü paylaşmak adına yazılmıştır. Bazı yerlerde anlam karışıklığı yaşanabilir. Üşenmeyip merak edenler özelden ulaşabilir.

Yeryüzünden silsem de adını,
Rüyalarımda alıyorum tadını,
Değişmiyor kokun sırlarını görüyorum,
Korkularım kaplıyor yarını.

Görmüyorum  seni; unutttum ismini,
Ah keşke, keşke saklasaydım resmini,
İhanet eder miydim  sana, sadakat!
Eğer alsaydım  dersimi?

Gururu bırakıp sevseydim,
Umudu kesip vazgeçer miydin?
Düşünür müydün aşksızlığı kendinde,
Gerçek bu kadar çıplakken zihninde?

Dokunmadın bana nasıl bilirsin,
Umrunda mı içim yanıp erisin,
Rüyalarım bitsin; ızdırap gibisin,
Dalgalanmıyor saçların, sen kimsin?

Rüzgarlarda tanırdım seni üzerime esen,
Yolumu kesen bir sen olurdun, yalnız sen,
Sana bakardım nefes almayı bilmesem,
Sen de bu kadar sever miyin gerçekten?

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

İhsan Oktay Anar – Amat

24/08/2009 at 23:12 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , , )

Amat

Amat

Uzun süre önce okumuştum; yazmak bugüne kısmetmiş :) Bu kitap, Suskunlar‘dan daha çok sardı beni. Daha çok sevdim bunu. Sebebi benim bu tür savaş içeren romanları ve filmleri sevmem. Yazarın ilk romanını da bu yüzden sevmiştim ya.
Neyse bu kitaba dönecek olursak, esrarengiz bir biçimde denize açılan Amat adındaki bir gemide yaşanan yine esrarengiz olayları anlatıyor. Kitabın en başından beri en gizemli karakter “Kaptan Diyavol Paşa Efendimiz“. Aynı zamanda bir de koca reis var ki akıllara zarar! Kırbaç Süleyman. Benim gördüğüm kadarıyla İhsan Anar, karakterleri mükemmel bir şekilde tasvirlemiş ve layığıyla yerine koymuş olay kurgusunda. Yani tarza yabancı olanlar, birden bire ortaya çıkıveren, sanki ağızdan kaçmışçasına cümlede bitiveren karakterleri öykü ilerledikçe birbirine bağlamaya başlayacak ve kendilerini son sayfasına kadar merak uyandıran bir romanın içinde bulacaklar.
Kitap denizcilik terimleri ile dolu. İşin süper kısmı o terimlerin taa Osmanlı zamanındaki versiyonları ile. Yani bu ilk başta rahatsız edici gibi görünse de hiç öyle değil. Belki ben hayran olduğum için bana öyle gelmiyordur. Bence bu durum okuyucu üzerindeki etkiyi arttırıyor.

Burada düşündüm de devamını yazmamaya karar verdim. Zira az önce bu kitap hakkında yazılmış bir bilimsel makale buldum. Bu da kitabın hayli baba bir kitap olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Okuyun derim kesinlikle. Teşekkürler İhsan Oktay Anar! Kitaptan okurken altını çizdiğim iki cümle ile şimdilik sonlanıyor yazı:

Kavasifü’l melanet ve’l habaset

Ruhunu Diabolus’a sat!

NOT: Okurum bu yazıya aklıma bir şeyler geldikçe ekleyeceğim.  O yüzden bilerek bitirmiyorum yazıyı.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

İhsan Oktay Anar – Suskunlar

17/07/2009 at 20:01 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , , )

İhsan Oktay Anar - Suskunlar

İhsan Oktay Anar - Suskunlar

“Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu.” diye bitiyor kitap. Kitabın sonunu söyleyerek başlayan kaç inceleme yazısı okudunuz? Gerçi bu yazı, ne derece inceleme yazısı olur orasını henüz kestiremiyorum. Ankara’dayken almıştım kitabı. Aynı günün gecesi otelde okumaya başladım. İhsan Oktay’ın son kitabı, 2007′de çıkmış. Yazarın ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası‘nı okuduktan sonra – aradaki diğer kitapları geçip – bu son kitabı okuyunca yazarı okuyucusuna aşık eden o tarzın nasıl geliştiğini, nasıl ustalaştığını hemen anladım. Yani bunu farkettim. Kitabın her sayfası beni fazlasıyla doyurdu. İhsan Anar’ın o komik mübalağa’ları, iddialı söylemleri, insanı adeta anlattığı mekanın içerisine sokan o tasvirleri kısacası ona has her yönü bu kitapta tavan yapmış.

Kitabın belki de en önemsiz karakteri bir bakmışsınız kitapta ipi çeken kişi oluveriyor. Bu kitapta musikiyi, müziği anlatması beni ayrıca mutlu etti.

Şu kesin ki İhsan Anar, inanılmaz bir tarih bilgisine sahip. Evet bunun üzerine iddiaya girebilirim. Ya da her bir kitabını yazmadan önce oturup çucuklar gibi ders çalıyor :) Kitapta okuyucuya verdiği şeyler, hatta sadece bu kitabı için kıyaslamıyorum, sadece anlattığı olayları bağlayan türde şeyler değil. Yani bitirdikten sonra inanılmaz tarihi gerçekler ki bunlar insanı şaşırtıyor, öğreniyorsunuz. İhsan Anar, hangi kelimeyi nerede kullanacağını iyi biliyor, okuyucuyu istediği yerde gülümsetiyor, okuyucusuna istediği yerde kahkaha attırıyor.

Suskunlar’ın sonuna geldiğimde açıkçası sonuca çok ta şaşırmadım. Bu, okuduğum romanın yapağılığından veya ucuzluğundan değildi. Bu, yazarın olay örgüsünü tıpkı bir yap bozun parçaları gibi kurmasından kaynaklanıyordu. Parçalar azalmaya başladıkça giderek hangi parçanın nereye geleceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz. Ancak asıl güzellik de burada başlıyor: Parçaların hangi sırayla geleceği. Yazarın ustalığı burada devreye giriyor.

Suskunlar romanının en güzel yanı, Puslu Kıtalar Atlası’na kıyasla çok fazla felsefeye boğulmuş olmaması bence. Aslında boğulmak burada doğru sözcük müdür tabi bilemem lakin Puslu Kıtalar’a göre daha az cümleyi üzerinde düşünerek okumak, bana bir okuma rahatlığı verdi. Aktı gitti kitap :)

Kitabın anlattığı pek çok olay var. Yani gerçekten kitap ne anlatıyor sorusuna tek bir cevap veremiyorum. Ancak şu kesin ki kitabın ana karakteri Davut isminde bir udî genç. Kitabın anlattığı onlarca şey var aslında. Mesela aklımda kalan bir tanesi bugün bile ara sıra tartışması yaşanır: Müzik, çalgı aletleri haram mıdır? Kitapta bununla ilgili atıp tutan bir hoca, bu hocaya dikkat, var. İhsan Anar, bu kısmı o kadar muhteşem ifadeler kullanarak anlatmış ki ben bile bir an “Lan acaba?” dedim, o kadar! İhsan Anar’ın adeti üzere kitapta pek çok kutsal kitap ve şahıstan alıntılar var. Örneğin Mevlana’nın bir sözü ile başlıyor kitap: “Kulak, eğer gerçeği anlarsa gözdür”. Otur da düşün şimdi :)

Kitapta alışıldığı üzere yığınla Osmanlıca sözcük var. Bir de bunların musiki terimi olduğunu düşünün! Ancak pek çok kalın kafalı okurun dediğinin aksine İhsan Anar bunu “Kitabımı sadece büyükler okusun” diye yapmıyor. Bakın şunu açıkça iddia ediyorum ve söylüyorum; İhsan Oktay Anar, çağımızın en büyük Türk romancılarındandır. Zira onun gibi yazan yok. Daha doğru onun tarzında yazabilen yok. Tarih-Felsefe- Fantastik. Daha ne olsun? Bence yeter :)

Kitapta Eflatun diye bir karakter var. Bu herif te bir nevi evliya gibi bir adam. Buna da dikkat edin okurken. Bu Eflatun’un adından olsa gerek kitabın kapağı da eflatun renginde. Hafif simli. Ve inanılmaz sade.

Kitabın iki yerinde; Davut’un ve Eflatun’un ayrı ayrı İstanbul’da yolculukları var. İhsan Hoca, resmen Osmanlı’nın Kostantiniye’sini getirip odanıza serecek. O nasıl tasvirdir, o nasıl betimlemedir öyle. Yaklaşık beş altı sayfa adeta o sokaklarda yürüyorsunuz, o kokuları içinize çekiyorsunuz, o sesleri duyuyorsunuz.

Kitapta olurda merak ediyorsanız, ki ben acayip merak ediyordum, mevleviler hakkın çok fazla şey öğrenebilirsiniz. Kitabın adı da bunlarla ilgili bir olaydan ileri geliyor.

Sonuç olarak dediğim gibi bu öyle profesyonel bir inceleme yazı olmadı. Sadece aklımda kalanlarla iyi bile yazdım. Bu yazıyı yazarken amacım siz değerli okurlarımı da bu kitabı okumaya özendirmekti. Umarım okur ve bana dua edersiniz. Ve işte kitaptan altını çizdiğim söz:

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi”

Bu yazıyı istediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz fakat yayınladığınız yerde bu
sayfanın linkini vermek zorundasınız. Vermemeniz durumunda ayıp edersiniz. Ayrıca
emek hırsızlığı da yapmış olursunuz değil mi? Bu kadar tantanaya gerek kalmadan
siz en iyisi kaynak olarak buraya link verin kurtulun, rahat rahat yayınlayın.
Aklınıza bir şey takılırsa buraya tıklayıp bana ulaşın.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Yağmura Gönül Verdim

03/05/2009 at 20:49 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , , , )

“Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur…”

Tenime dokunan damlacıklara aldırmadan yürümüştüm dakikalarca. Saçlarımdan gözlerime süzülüyordu sular. Kaçışan insanları farkedince gülümsedim içimden. Su, yalnızca su. Neden kaçıyorsunuz? İçimdeki kötülüğü yıkayacağını umdum o an yağmurun. Ellerimi havaya kaldırdım ve öylece bekledim. Yanımdan geçen kadının yüzündeki ifadeye takıldığımı hatırlıyorum. Uzakta, senin  hep beklediğin o durak, ne kadar da kalabalıklaşmıştı. Her sabah yüzünü görmek umuduyla geldiğim, dakikalarca yalnız başıma beklediğim o durak, yağmurdan kaçan insanlarla doluydu. Kaderi mi böyleydi bu yerin, hep sığınanlara ev sahipliği yapıyordu. Herkesten, her şeyden kaçıp sana gelirdim, görebileyim diye. Oysa sen hiç gelmedin oraya. Belki bu şehri çoktan terketmiştin. Bana ise geride sadece umut bırakmıştın. Başka bir yaşamda belki, dediğini unutamıyorum. Vicdanımı söküp benden alan o bakışlarını özlüyorum şimdi. Beni bu denli acımasız yapan o bakışlarını.

Düşen her damlanın, içimdeki ateşe değip çıkardığı sesi yalnızca ben duyabiliyordum içimde. Aynı şey hep oluyordu, şehrin o kısmına geldiğimde yine sen geliyordun gözlerimin önüne. Yağmur aralıksız yağıyor. Hayatımdaki en değerli Savaş’ın bana miras bıraktığı o söz geliyor şimdi de aklıma. Değer verdiğinin o kadar da değerli olmadığını anladığın dakika, hayatının en değersiz dakikasıdır. İşte benim Savaş’ımın bittiği dakika. Kıymeti olan her şey bana değersiz gelmişti de neden küçücük bir umudun peşine düşmüştüm? Küçük, zayıf bir umudun…

Yağmur üstüme döküldükçe siliyordu seni aklımdan. Evet, içimdeki sana ait son zerreleride alıp götürüyordu. Ruhuma dolan kötülük sanki ayaklarımın altından süzülerek kayboluyordu. Sanki bulutlar aralanıyordu gökyüzünde.

Şimdi düşünüyorum da, hayır. Ateş sönmüyor içimdeki, yalnızca hafifliyor biraz daha. İçimdeki şeytan, senin adını verdim ona, bana tüm dostlarına ihanet et diyor. Sanki bu aldatmaca seni bana daha da yakınlaştıracak. Onlar bilmese de bazen şeytanıma, yani sana o kadar yakın oluyorum ki, kendimden korkuyorum. Yapabileceklerim beni ürkütüyor. Bu durumlarda şanslı da oluyorum biliyor musun? Bir zamanlar etrafında olan herkes listemde. Ne yaparım bilmiyorum ama tıpkı kiralık katiller gibi cebimde geziyor adları.

Gündüzleri sensizlik iyi de, geceleri rüyalarıma engel olamıyorum. Ellerini tutuyorum boşlukta, saçların yüzüme çarpıyor esen rüzgarlarla, belli ki kendi nefesim boğuyor beni. Yağmurlar hiç dinmiyor düşlerimde. Vücudunun ıslaklığı değiyor benim tenime de. Ve dayanamıyorum senin ihtişamına. Ben, sana yağan bir yağmur da aşık olmuştum. O gün sana aşık olmuşum sanıyordum. Meğer ben yağmura gönül vermişim. Anladım artık çünkü sabahlarım büyük bir yıkımla başlıyor. Senin olmadığın ve olmayacağın gerçeği ile. Artık çık hayatımdan! En azından rüyalarımı terket. Karşısında çaresiz olduğum tek kişi, n’olur duy beni.

Bu yazıyı istediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz fakat yayınladığınız yerde bu
sayfanın linkini vermek zorundasınız. Vermemeniz durumunda ayıp edersiniz. Ayrıca
emek hırsızlığı da yapmış olursunuz değil mi? Bu kadar tantanaya gerek kalmadan
siz en iyisi kaynak olarak buraya link verin kurtulun, rahat rahat yayınlayın.
Aklınıza bir şey takılırsa buraya tıklayıp bana ulaşın. 

Kalıcı Bağlantı 6 Yorum

Durum Hikayesi Denemesi: Işıklar Parlıyor

30/03/2009 at 19:43 (Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , , , , , )

Gözlerim kamaşıyor! Seçemiyorum da ne olduğu. Birden parlamaya başlayan bir kıvılcım görüyorum. Sonra herşey yavaş yavaş aydınlanıyor. Yalnız başıma olduğum bu daracık oda genişlemeye başlıyor, önce ayağa kalkıyorum yavaşça. Her tarafım uyuşmuş. Bir el uzanıyor kaldırmak için beni. Ve bir başkası daha.  Sonra o gözlerimi kamaştıran ışık hareket ediyor, önüme gelip duruyor. Gülümsemeye başlıyorum. Dost yüzler beliriyor dört bir tarafımda. Onlar biraz kızgın ama kurtulduğum için içten içe sevinen gözlerle bakıyorlar bana. Birisi önce gözlerini çeviyor bana, sonra boynuma sarılıyor. Bir diğeri gördüğü rüyayı anlatıyor bana. Rüyalara inanma diyorum ona da. Işık yeniden hareket etmeye başlıyor. Bir parlıyor, bir sönüyor. Sonra rüzgar çıkıyor. Bu sefer sonsuz çölün ortasında buluyorum kendimi. Işık çok uzaklarda beni gözlüyor. Rüzgar aman vermiyor ama yürüyorum ışığıma. Zor olacak diyorum, ama olacağını da biliyorum içimden. Aradan yıllar geçiyor, ben o ışığın altında otururken aklıma geliveriyor bu günler. Gülümsüyorum sadece. Işığımda parlıyor biraz daha. Çok uzaklarda tarlalarda ekinler baş sallıyor, katılıyorlar sevincime.  Uzakta deniz katılıyor kahkalarıma dalgalarıyla. Işığım ve ben yükseliyoruz. Aşağıda parlıyor diğer ışıklar sevecenlikle :)

Kalıcı Bağlantı 3 Yorum

Durum Hikayesi Denemesi – Acele Etme Geç te Kalma

08/03/2009 at 21:07 (Devamlı Seriler, Edebik Fantastik Sanatsal) (, , , , , )

Ben çıkıyorum, dedi titreyen gözlerle. Oysa onun katılığından geçiş yoktu. Git, dedi sessizce. Caddeden gelen seslerin ona verdiği ızdırabı farketti. Elini çantasına atıp bilinçsizce düğmelere bastı. Kulakları notlarla doluyordu ama o bunları düşünmüyordu bile. Midesindeki o yanma hissi yeniden başlamıştı. Düşündü, konuşmak; saatlerce konuşmak istiyordu. Ondan anlatmasını isteyecekti. Herşeyi! Müziği, okulu, Ankara’yı, Eskişehir’i, Bursa’yı, Antalya’yı ve hatta İzmir’i! Düşündü, birkaç gün oluyordu daha. Ezberlemişti ilk merhabasını. Önünden bir çift geçti. El ele tutuşmuşlardı. Çocuğun kıza bakışlarını gördü, aşk doluydu. Çocuk arada siyah saçlarını geriye atıyor; gülerek biraz da bağırarak kıza bir şeyler anlatıyordu.  Kızın yüzündeki masum ifade, bukle bukle saçları, bir an kulaklarında duyduğu müziği daha iyi anlamasını sağladı. Köşeyi döndü. Biraz ilerdeki bankamatikten para çekti. Arkasını dönüp giderken bir el omuzuna dokunup unuttuğu banka kartını uzattı ona.

Geriye dönmek istedi. “Git” diye tekrarladı aklında. Git, durma. Kulaklarına değen rüzgardan başka bir his yoktu içinde. Gülümsemek istedi ama midesini yakan o acıyla tanıştı yeniden. Artık iki şey hissediyordu. Yaşadığı hayatı düşündü bir yandan. Mutluluklarını, hayal kırıklıklarını düşündü. Bir şeyler yemem gerek dedi. Ama parası yoktu. Olduğu yerde beklemeye başladı. Birden para çektiğini hatırladı. Olmuyordu işte. Neden “evet” dememişti? Veda etmek bu kadar zor muydu ki? Oysa o ne hayaller kurmuştu. Tüm hayalleri o katılığa çarpıp parça parça olmuştu. Baktığı masumiyetin ardındaki o kesinlik, o çizgilerle belirlenmiş ruh onun cehennem azabı olmuştu. Dersini almıştı evet. Cesaretini yitirmişti.

Bir sokağa girdi. Yazıları, evleri çıkaramıyordu. Kafasını kaldırıp göğe baktı. Güneş batıyordu. Karanlığın birazdan bu sokağa da hakim olacağını düşündü. Vakti azdı. Etrafından geçen yüzlerin ona pek te dost olmadığı aşikardı. Karanlıktan ilk defa korktu. Karanlıkta olmaktan. Aydınlık ileride bir yerdeydi evet. Aceleyle yürüdü. Boğazındaki düğüm de yavaş yavaş çözülmeye başlıyordu. Korku. Ne zaman yarar sağlamıştı ki? “Acele ediyorum, neden?” diye sordu. Gideceğim yeri biliyor muyum ki? Bu esnada ne olduğunu bilemedi, gözü karardı. Rüzgarın değdiği kulakları ve yanan midesinden sonra şimdi yeni bir his daha vardı bedeninde; karnını delen bir metal. Ceplerinin yoklandığını hissetti. Hareketsiz kaldı. Zaten birşeyi yoktu. Bir kaç tekmeden sonra sesler kesildi. Ayağa kalktı hızla yürümeye başladı. Ama acısı izin vermiyordu. Etrafında kimseler yoktu ve o sesler yeniden başladı. Acelen mi, var diyordu birisi tükürükler saçarak suratına. Cevap veremeden karardı gözleri. Şunu duydu, “Acele etme çocuk, ama geç te kalma.”

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Next page »