Category Archives: Edebik Fantastik Sanatsal

Sanatsal olaylara, edebi eserlere bakış açım, kendi yazdıklarım bu kategoridedir.

Tübitak Jules Verne Koleksiyonum Tamamlandı

 

Jules Verne Serisi

Bugün liseden arkadaşım Mehmet Ayrancı‘ya gittim biraz vakit bulup sevgili okur.

Tübitak Popüler Bilim Kitapları arasından çıkan ve Jules Verne‘nin ölümünden sonra yayınlanan dört kitabın elimdeki son eksik parçası olan “Güzel Sarı Tuna“yı Mehmet’ten anlaşmalı olarak temin ettim. Dolayısı ile bu dört kitaplık seti tamamlamış oldum.

Jules Verne öldükten sonra yayınlayamadığı dört romanı, yayıncısının isteği ile oğlu tarafından yeniden değişiklikler yapılarak yazıldı. Ancak elbette bu aşırı Jules Verne fanatikleri tarafından hemen anlaşıldı. Zira romanlardaki olay akışları, romanların savunduğu düşüncüler, satıraralarından akan o mizah Jules Verne’den çok uzaktı.

Bu sebepten sonra yaklaşık bir elli yıl sonra Jules Verne Society, bu romanların orjinal hallerini yayıncının elinden temin eder. Daha sonra bunları Jules Verne’nin bıraktığı şekilde yayınlarlar. Dolayısı ile bu dört romanın farklı versiyonları vardır. Bir versiyonunu Jules Verne’nin oğlu yazmıştır. Diğeri ise Jules Verne’nin kendi yazıp bitirdiği ve yer yer eksiklikler, düzeltmeler olan, olmayan romandır. Elbette biz Jules Verne tutkunları için bu ikinci versiyonlar çok daha kıymetlidir.

Tübitak Popüler Bilim Kitapları Serisi’nden şu aşağıdaki dört romanı çıkmıştır: Yirminci Yüzyılda Paris, Macellanya, Meteor Avı,  Güzel Sarı Tuna. Bunlardan ilk ikisini Ankara’da bir sahafta bulup almıştım. Meteor Avı’nı geçenlerde Bilim Etiği dersi için bir kitaba bakarken bulup almıştım. Son kitap Güzel Sarı  Tuna’yı da bugün Mehmet’ten anlaşmalı olarak temin edip seriyi tamamlamanın haklı gururunu yaşıyorum şu anda.

 

Çok Uzaklara Elveda

Bir mesajla biter bazen mutluluk.

Dün yine aynı rüyayı gördüm. Aynı adam öldü yine rüyamda. Sabah kalkıp hazırlandım ve deneme sınavına gittim. Sürekli değil ama arada sırada aklıma takıldı o surat. Hüzünlü müydü yoksa mutlu mu? Ölmek mutluluk mu veriyordu insana yoksa? Soramadım. Bilemedim de.

Sınav bitince müthiş bahar güneşi yıkadı yüzümüzü. Bunu fırsat bilenler uzak şehirlere gittiler günü birliğine. Paramız yoktu bizim de. Yürüdük. İnsan seline karışmayı denedik. Başaramadık. Yine ufak tefek işlerlin erbabı olduk. Kabuğumuza çekilelim dedik ve arabaya atlayıp eve geldik.

Bahar evin içerisine öyle bir sızmıştı ki zorlandık odaklanırken işimize. Ah, aklımı bir senden alabilseydim belki daha da güzel olurdu bahar. Büyük teknoloji uzandı önümüze, tuşlara dokunduk, tıkladık yüzlerce kere. Her iş gibi bu da bitti.

Belki yanına geldim iyi ettim. Mutlu oldum. Ama gelmedim ki. O özlediğim yanına bir gelemedim ki. Çok uzaklarda mı kaldın?

Bilim Etiği Kitaplarım

 

Bugün 8 Mart sevgili okur. Yazıya başlamadan önce tüm kadınlarımızın bu temsili gününü kutlarım. En azından 8 Mart günü kadınların şiddet görmediği bir dünyayı da çok samimi olarak arzu ediyorum. Hayvanlığı bırakın lan dünya insanları, kadına ve çocuklara şiddet uygulamaktan vazgeçin.

Bilim Etiği ve Jules Verne

Neyse, geleyim yazının asıl konusuna. Bu sene yüksek lisansın zorunlu derslerinden olan ve her dönem açıldığı için mezun olmadan önce zaman kısıtlaması olmadan almak zorunda olduğumuz bir ders olan Bilim Etiği dersini aldım sevgili okur. Bu dersin bir geçme harf notu vs. olmasına rağmen, not olarak ortamalaya katılmıyor, bu yönüyle de garip bir ders.

Neyse, geçen hafta derse gittiğimi şu yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Geçen haftadan hocamızın okunacak kitaplar listesinde belirttiği kitapları tedarik etmekle geçti bu haftam.

Bu hafta başında önceliği olan tüm kitapları da temin ettim. Önce Adalar‘daki İnsancıl Kitabevi‘ne gittim. Orada hocanın listeye yazdığı hiç bir kitabı bulamadım. Ancak Jules Verne‘nin Meteor Avı‘nı görünce dayanamayıp aldım. Dediğim gibi bu kitabın dersle bir alakası yok. Bu kitabı taaa yıllar önce yazdığım şu yazımda belirttiğim Jules Verne hayranlığımdan dolayı aldım. (Bu arada o yazı da bloga yazdığım ilk yazılardandır.)

Adalar’da avcumu yaladıktan sonra Reşadiye Camii karşısındaki ucuz dönercilerin tam arasındaki küçük bir dükkan olan Bilim Teknik Kitabevi‘ne gittim. Burada George Basalla‘nın “Teknolojinin Evrimi” isimli kitabını buldum ve aldım.

Ertesi gün geçen dönem bu dersi alan Alper ve Merve‘den de yine ders kapsamında ilerleyen haftalarda kullanacağımız David Resnik‘in “Bilim Etiği” kitabını aldım. Bu kitabın asıl sahibi Nesimi Hocama da sevgiler.

Son olarak Carl Sagan‘ın “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” isimli kitabını Ankara’dan Emre Abi yolladı. Kendisi de bizim bölümden mezundur ve benimle birlikte aynı dersi alıyor. Zaten sınıfta üç çevre mühendisi varız: ben, Emre Abi ve Gonca.

Şimdi bu kitaplardan Carl Sagan’ın kitabı biraz öyküleştirilerek yazılmış. Dolayısı ile okunması rahat oluyor. Kitabın yazarı, Önsöz ve Sunuş’ta belirtildiğine göre dünyada bu konudaki en değerli bilim insanlarından birisiymiş. 450 sayfalık bu tuğlayı kaç günde okurum bilmiyorum. Ama şu an için fena gitmiyor :) Yazar size sorular soruyor, örnekler veriyor, sizi de yanına alıp yanlışı göstermeye ya da sizin aklınızda yanlış olanın ne olduğunu sordurmaya çalışıyor. Başarılı.

Teknolojinin Evrimi ise daha çok bir makale tadında kaleme alınmış. Altbaşlıklar yine kendi içerisinde başlıklara ayrılmış ve diğer kitaptan farklı olarak yer yer görsellerle desteklenmiş. Hızlıca göz attığım bu kitapda yazar anladığım kadarıyla durumu anlatıp yorumu okuyucuya bırakmış. Kitap 300 sayfa.

Bu kitaplardan David Resnik’in Bilim Etiği kitabı hariç hepsi Tübitak Popüler Bilim Kitapları serisinden çıkmış kitaplar. Dolayısı ile fiyatları da uçuk değil. Bakalım bu dönem bu dersin sonunda bu kitaplar bana ne katacak sevgili okur. Merakla bekliyorum.

 

Uzaktaki Ben

 

Eski aşklar her zaman ağlatmaz insanı.

Uzaktan görünenleri yavaş yavaş seçebiliyordum. Gördüklerim netleştikçe kalbimdeki o sıkışma hissi de giderek şiddetleniyordu. Artık kalp çarpıntım göğüs kafesimi zorlamaya başlayınca perdeyi hışımla kapattım. Bir iki adım geriye yürüyüp koltuğa bıraktım kendimi.

Saç tellerimden, ayak parmaklarıma kadar öfke doluydum. Öyle ki çaresizliğim solduğum hava ile girip verdiğim hava ile çıkıyor; beni yaşatıyor ancak kıpırdamama izin vermiyordu. Üstelik çok da incinmiştim. Sevgim ihanete uğramış, belki de alaya alınmıştı.

Bedenen yorulmak bazen ruhunuz tükenmişse bir anlam ifade etmemeye başlıyor. Kendimden bile sakladığım onca şeyi, onca hüznü, daha fazla gizleyemiyordum. Soğuyup taş kesiliyorum bazen bunu unutmak için. Bazen de tutuşup alev alıyorum, eriyip aksın diye içimden. Ama olmuyor bir türlü, hissettiklerimi hissetmekten vazgeçemiyorum. Ve bunu artık ustalıkla saklayabiliyorum.

Uzaktaki ben, bugün yine seni gördüm. Tüm bunları gerçekten hissederek yazdım. Ucunu bucağını unuttuğun, o engin dünyanda üzerine bastığın bir gül oldum ben. Hep böyle olmayı tercih ettim. Dikenlerim acıtmasın diye seni, ben kendimi yerlere bıraktım. Oysa gökler benimdi. Gözlerin daha yakındı orada.

Ben de bir can idim, ama sen bunu hissetmeden ezdin beni. Damarlarım sıkıştı, kanlara bulandım ama sen habersizdin. Bugün sana hak verdim. Sen masumdun aslında. Belki de ben yanlış bahçelerde aradım aşkı. Belki de bendim sen olan, senin gibi olan. Görmeyen, duymayan ve hissedemeyen.

Üç defa düşünüp, bir defa yazdım. Umarım sen de bunu anlarsın.

 

Gecenin Konukları

Deviantart'ı seviyorum

Deviantart'ı seviyorum

Çok olağanüstü şeyler değil ama her birinin güzel bir anısı olduğu için kayda geçireyim dedim. Bunların hepsini yarı uykudayken yazdım. Buna cep telefonu yaratıcılığı diyorum sevgili okur. Bana böyle güzel, en azından kendimin beğendiği notlar yazdırıyor.

Alevler ateşler sardıkça bedenini, kavrulur tüm hasretin beyninde, nihayet tükendiğinde arzun, tutunursun düşmemek için boşluğa ve mutlu olursun…

Uyku siyahları giymektir, gün ışığıyla kirlenmiş yüzünü yıkamandır, bir kurtuluş, bir özgürlüktür. Teninin kaçta kaçı değiyor çarşafa? Yoksa bedenin değil de ruhun mu seni aldatan, tenini geriye bırakıp kaçıveren düşler alemine?

Bu yazının adı peki neden Gecenin Konukları oldu? Gecenin Konukları, bir süre önce vizyona giren “Ben Efsaneyim” filminin esinlenildiği kitabın ta kendisi. Yazıyı yazarken tam da karşımda duruyordu. Bu yazdıklarım, kitapta okuduklarımı anımsattı bana. Ben de bir anda yazıya başlık olarak seçiverdim.

Rüyaların gücüne inanırım sevgili okur. Yani biliçaltının o sonsuz karanlığı ve el değmemişliği hakikaten takdire layıktır. Hangisiydi hatırlayamadım da bir şarkı vardı bir filmden alınmış replikler içeriyordu ve aynen bu dediğim cümleleri söylüyordu. Sagopa Kajmer’in idi galiba. Elbet bulurum bir gün ve güncellerim bu yazıyı.

Doğru Limana Sığınmak

Sığınma ihtiyacı sanırım bu olayların en büyük sorumlusu. Yani insan yalnız kalmak istemiyor, üşümek istemiyor ya da boşluktan korkuyor. Dolduramamaktan korkuyor tüm o boşluğu tek başına. Sarıp sarmaladığın onca hisle, duyguyla ve hayatının da bir kısmını alarak demirliyorsun bir limana ve mutlu olmak istiyorsun.

Bu mutluluğun bazen seni terlerken buluyor, bazen içtiğin bir kahvenin acılığında ya da bazen soğuk bir havada, tek lambalı otobüs duraklarında. Korkum şu ki bir süre sonra bu mutluluğun esiri oluyorum. Sende oluyorsun, karşımızdaki her kimse belki o da oluyor. Uyuşturucu değil bu. Alkol de değil. Uyanık bir zihinle yaşıyorsun çünkü güzelliğini. Öncesindekiler kirletiyor bu güzelliği. Sabah uyandığında ya pişman oluyor ağlıyorsun ya da başın ağrıyor.

Bir limanın iki gemiye dar geldiği bir evren burası. Ojeli tırnakların uzamış sakalları taradığı, topuklu ayakkabının dudaklara değdiği garip bir boyut. Işıklarla süslüdür her liman. Karanlığa alışmamızı engeller. Bu da bir gün uyanıp denize açılmaktan alıkoyar, korkutur bizi. Dalgaların boyları büyür, deniz fenerleri söner çok uzaklarda. Gözümüz buna alışır.

Ardında herşeyi bırakıp gelmek kolaydır. Pişman olmaktan korkmamak her kapıyı açacak anahtarmış gibi gelir insana. Gittiğim yerde bazen açacak kapı bulamıyorum. Pişman olup geriye dönüyorum. Yıkıp döktüğüm herşeyi toplamaya çalışıyorum ve suratıma çarpıyor kırılmış kalpler, üzülmüş ruhlar. Sen de aynı şeyleri yaşıyorsun. Yüzünü silme. Bırak tüm o izler kalsın. Baktıkça yüzüne aynı hatalar senden kaçacaktır.

Sen bensin ve ben de sen. Gökyüzü aynamız. Denizler aynamız. Toprağımız aynı ve kokumuz aynı. Üzülmüyorum hiç kaybettiğine. Ağlamalarına dayanamıyorum sadece. Esir almıyorsun beni. Düşüncelerini döküyorsun beynime. Sen gibi düşünüp sen oluyorum elimden geldiğince. Lütfen üzülmeyi bırak. Fark et, karamsar bir yazı değil bu, umudu anlatıyor.

Kaybettiğimiz bir şey yok. Gemimiz hala sağlam.

Üstelik sen karanlıktan korkmuyorsun.

Ve Nihayet Buldum Seni

(Alıntıdır. ‘M.C. 24 yılda Devr-i Alem’)

Halen şoktayım. Mutluyum ama şoktayım inan. O kadar kısa bir süre görüp de seni, nasıl aşık olduğumu mu anlatsam yoksa tüm o insancıkları mı toplasam anlatmaları için. Mutluyum inan.

Meğer hep gözümün önünde yaşıyormuşsun. Bir kere geciksem işe, bir durak erken insem belki göz göze gelecektik. Çok ani olacaktı herşey ve ben konuşmaya aç bir halde saçmalayacaktım. Belki gülümserdin, belki de korkardın bu delirmiş halimden. Ama ben o anda dahi aşık olurdum sana. O masumluğuna…

Hayallerimin yüz bulmuş hali, arsız bir bedende gizlenmiş güzellik, sana aşığım. Sana karşı düşünebildiğinden çok daha fazlasını hissediyorum. Sana şimdilik o şarkının o dizelerini armağan edebiliyorum. Çok daha fazlasını seni daha çok tanıdığımda armağan edeceğim. Söz veriyorum.

O şarkı:

O dizeler:

Hey you! out there beyond the wall
Breaking bottles in the hall, can you help me
Hey you! don’t tell me there’s no hope at all
Together we stand, divided we fall

NOT: S.S.A.U. sevgilerle. 1-0.

Kurtadam Saldırısına Uğradım

Dün gece saati tam hatırlamıyorum ama Seda ile konuştuktan sonra bi bunaldım dışarı çıktım.

Ortalık normalde sokak lambalarının etkisiyle aydınlık falan olurdu. Ancak ne hikmetse sokak lambaları yanmıyordu. Dolayısı ile yalnızca ay ışığı aydınlatıyordu asfaltlanmış caddeyi.

İçimde acayip bir sıkıntı vardı ama adını koyamıyordum. Normalde olsa korkardım ama o gece karanlığın içine gittikçe gitmek istiyordum. Biraz daha ilerleyip yandaki parkın çalılıklarının hizasına kadar gelmiştim. Bu saatte elbetteki kimseler yoktu parkta. Ama sırf o takip edilme hissine kapıldığım için arkama hiç bakmadım. Çalıları geçerek iyice kuytu olan bir ağacın önüne geldim. Buraya belediye yaşlı teyzeler spor yaptıktan sonra gölgede otursun diye bir de bank koymuştu.

Banka yaklaştım. Artık arkamda bıraktığım çalılarda birşey olduğuna emindim. Merakımı yenemeyip arkamı dönmeye karar verdim. Arkamı döndüğüm anda çok güçlü bir şekilde banka doğru çarptım. Görüntü önce bulanık geldi gözüme daha sonra netleşmeye başladıkça bir kurtadamın bana baktığını farkettim.

Filmlerde gördüğüm kurtadamın aynısıydı lan işte. Üzerinde halen daha parçaları sallanan elbiseleri duruyordu. Gömleğinden kalan son parçanın üzerinde yazan ÜLKER yazısından bunun bizim bakkal Fahri Abi olabileceğini düşündüm. Neyse bu kurtadam hiç durup öyle bakmadı bana, doğrudan saldırdı. Üzerimde gümüş bir şey yoktu tabi doğal olarak.Yapmam gereken şey kaçmaktı. Ben de kaçtım.

Lanet hayvan kaçarken arkamdan bir pençe savurdu. O an birşey hissetmedim. Eve girip kapıyı kapatınca acısını hissettim sırtımda. Galiba en uzun parmağı sadece dokunabilmişti bana ve sırtımda aşağıda gördüğünüz izi bırakmıştı.

Sizlere tavsiyem geceleri dışarı çıkmayın, yoksa kurtadamlar sizin de sırtınızı çizebilirler.

Kurtadam saldırısından zor kurtuldum

Hayatımın Yolu

En temiz havanın bile henüz ciğerlere çekilmesinden saatler önce çıkmaya başladım bu tepeye. Kim bilir kaç bin yıldır gururla yükselen bu garip kaya parçasının kendinden aşağıda uzanan ovaya bu denli kibirle bakmasını doğal karşıladım. Ancak şimdi de izin vermiyordu bana geçmem için. Bunu doğal karşılayamazdım.

Düşündüm. Yolculuğumun adı “Hayat” olacaksa işte bu kibirli kaya parçası da hayatta karşıma çıkan ilk zorluk olmalıydı. Düşündüm. Hayatta karşıma çıkan ilk zorluk Muhsin’di. Eski evimizde üst katımızda otururdu Muhsin ve ailesi. Hayatımın altı ayı bu çocuğun bana yaptığı kalleşliklere katlanmakla geçmişti. Altı yaşında bir insan yavrusu olarak işte nefreti ilk bu çocuğa karşı hissetmiştim. Kayaya baktım. Muhsin’in hayali sanki kayayla bütünleşmiş ve yine o kibirli duruşu sergiliyordu. Çocukken yaptığım şeyi yaptım. Arkamı kayaya dönüp 20 adım daha fazla yürüdüm ve hemen çaprazımda bulunan daha düz bir kayanın üzerinden geçtim. Muhsin arkamda onu umursamayıp yoluma devam ettiğimi görünce belki de yüzlerce metre yerin altındaki kökleri çatırdadı öfkeden. Ancak yine de dönüp tek kelime etmedim.

Cinebonus'un yolladığı doğum günü görseli

Güneşin yakıcı ışınları henüz beni kavurmaya başlamadan önce sabahın o serin havası çarptı yüzüme. Bu serinliği az çok bilirsiniz. Üşümezsiniz ama biraz sonra daha çok üşüyecekmişsiniz gibi titrersiniz. Bunun verdiği heyecan bambaşkadır. Tepenin halen gölgede kalmış yerleri bir anda karanlık gelmeye başladı gözlerime. Bu anı biliyordum. Bu anı daha önce yaşamıştım. Şimdi hissettiğim şey belki biraz yorgunluktu ancak bir önceki tecrübem de hissettiğim şey aşktı. Tüm bedenim tepeden tırnağa aşkla doluydu. Bu hikâye de hayatımın ilk aşkıyla ilgiliydi. Güneş o kente tırmandığım tepenin ardından doğuyordu. Kendimce bir plan yapmıştım. Güneş doğarken tam o tepenin zirvesinde olacaktım. Böylelikle o güneşi ben doğurmuş olacaktım. Aynı günün akşamında da güneş batarken benimle olmasını isteyecektim. Bu fikir o zaman bana teoride de pratikte de mükemmel gibi gözükmüştü. Dediğimi yaptım. Güneşin doğuşuna yetiştim. Güneşi o gün ben yükselttim sevdiğimin üzerine. Ama o akşam kimse gelmedi. Benimle doğan güneş öksüz battı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi yorgunluktan kayanın birisinin üzerinde sızmıştım. Bu sızmanın bedelini tam 2 sene bel ağrısı çekerek ödedim geceleri. Bu hikâyemden de yeteri kadar sevmek gerektiğini çıkarmıştım. Aklımda bunlarla yürümeye devam ettim.

Güneş seyirlik bir konuma gelmişti. Daha öğlene çok vardı. Acıktığımı anladım. Karnım bunu bana işaret ediyordu. Saatlerdir hareketime güç veren bacaklarım artık sızlamaya başlamıştı. Ancak bu yolculuğun adını hayat koyunca yanıma alacağım birkaç lokma yiyeceğe ne ad vereceğimi bilemedim. Ya da dinlenerek harcadığım dakikaları hayatımın hangi anıyla karşılayacaktım? O yüzden yanıma yiyecek almadım. Dinlemek için mola vermeyeceğime dair söz verdim.  Bunca yıldır yanımda yürüyen dostlarımla da vedalaşmadan ayrıldım. Tıpkı ani bir ölümün kolumdan tutup çekiştirmesini taklit eder gibi apar topar çıktım.

Bir süredir omzumda benimle seyahat eden, olan bitenden habersiz bir arıyı fark ettim. Bu yorgunlukla bir de canımın yanması fikri önce epey canımı sıktı. Sonra düşündüm. Hayat’ta farkında olarak ya da farkında olmadan ilk arkadaşım bu arıydı. Belki buradan kilometrelerce uzakta yaşıyordu. Ama şimdi benim yanımdaydı. Biraz da işimi sansa bırakıp arıyı kovmadım. Arı bir müddet benimle geldi. Sonra uçup gitti. Ben yine insan olmanın verdiği o tiksinti ile elimle omzumu silktim birkaç defa. Arı, tıpkı hayatımdaki ilk arkadaşım Ersin gibiydi. Şans eseri karşılaştırmıştı hayat bizi. Etrafımızda bizim yaşlarımızda onlarca çocuk vardı. Ama biz birbirimizi seçmiştik arkadaş olmak için. Kendimizi bilmeden birkaç sene kardeş gibi büyüdük. Sonra Ersin başka ben ise başka bir yere gittim. Şimdi düşündüğümde o günler hayal gibi, gördüğüm bir rüya gibi geliyor bana. Zihnimin en kuytu yerlerinde üzerini kaplayan tozdan okunmuyorlar bile. Ersin’i özlüyorum aradan geçen bunca yıla rağmen. Benim hatırlamayıp da onun hatırladığı neler vardır diye merak ediyorum.

Güneş tepede yakmaya başlayacaktı birazdan beni. Önümdeki yola baktım. Geride bıraktığım yola baktım. Bu yolculuk bitmeyecekti. Yaşadıklarım işte buraya kadar gelmeme izin veriyordu. Biraz daha ileri gitmeme ne bacaklarım ne de zihnim izin veriyordu. Bir an düşündüm. Hayatımın geldiğim yere kadar olan kısmını izlemiştim. Şimdi ileriye gitmeye çalışmak filmin sonunu görmek olurdu. Öyleyse bu yolculuğa neden çıkmıştım? Bu hikâyeleri neden anlattım?

Durdum. Durdum ve geriye döndüm. Zamanın akışına paralel yürümeye başladım. Anlattığım hikayeleri ve anlatamadığım nicelerini yeniden yaşadım. Aylar boyunca geceleri ağrılar çektim. Muhsin’in kibirli bakışlarına katlandım. Onu bir daha sevdim. Ve yeniden doğdum.

Yeniden doğmanın dayanılmaz hafifliği ile anneme biraz daha sarıldım. Ve bu yazıyı yayınlamak için tam 24 sene bekledim. 24 sene önce bu gece dünyaya gelmiştim çünkü.

Doğum günüm kutlu olsun.

Yardım Et Bana

Yalnızlık beni acıktırıyor,
Gerçek bir açlıktan bahsediyorum.
Midemin kazınmasından mesela,
Ya da odaklanamamaktan hiçbir şeye.
Bu ufku nasıl genişletebilirim,
Nasıl daha ileriyi görebilirim?
Ne yapabilirim?
Umutsuzca bu cevabı arıyorum.

Yine seni düşündüm,
Düşünmek sözcüğünü düşündüm sonra,
Seni düşünmek seni yaşamaksa,
Seni düşünmek seni anlamaya çalışmaksa,
Ve seni düşünmek hep seni görmekse,
Ben galiba seni düşünmüyorum.
Sen olmaya çalışıyorum.
İşte bunu farketmek korkutuyor sürekli…

Seni görmek tek dileğim,
Gözlerim açık,
Mecburum zihnimide açmaya.
Yanımda olabilmen için ne yapmalıyım?
Çekip çıkarsam seni dünyandan, kurur ölürsün,
Ben insem yanına dokunabileyim diye sana
Belki gelmez süründürürsün beni,
Bu ‘mavi’likte ne yaparım bilmiyorum.