Etiket Arşivi: alper

Durum Değerlendirmesi

 

Hastaydım iki gündür, bugün daha iyiyim. Hatta artık iyileştim denebilir. Önceki hafta yaşadığımız şok ve ardından Kars‘a gidip gelmem, üzerine yaşadığım bahar alerjisi derken bir şekilde hastalanacağım kesindi. Hastalık geldi annemin evde olmadığı zamanı seçip kondu yastığıma. Neyse, dediğim gibi iyileştim artık. Ancak muhtemelen uzun bir süre maske ve ilaç kullanmaya devam edeceğim.

Süpersonik Efe

Annem ve babam hafta sonu Bursa‘ya gitmişlerdi. Benim annem babam uzağa gidince bu sefer de arkadaşlarımın aileleri Eskişehir‘e geldiler :) Rastlantı tabiki. Her neyse, Merve‘nin annesi, ablası, çocukluk arkadaşı ve süpersonik yeğeni Efe gelmişlerdi. Bugün gittim yanlarına. İki günden sonra dışarı çıktım. Volkan Paşa’nın 19 Mayıs günü doğum günüydü. Hasta olduğumdan doğru dürüst bir şey yapamadım. Bugün Sercan‘dan öğrendim ki onun da annesi

Süpersonik Volkan

babası gelmiş. Bugün de gitmişler. Yanlarına giderdim eğer bugün gitmemiş olsalardı. Bugün ayrıca Alper de KPDS‘ye girdi. Detaylı öğrenemedim ne yaptığını ama yarın laboratuvarda zaten o anlatır.

İki gün hasta yattım diye her şeyin dışında kaldım sevgili okur. Bugün dışarı çıkınca bir durum güncellemesi yaptım kendime. Son detayları öğrendim falan. Bizim çocukları da bir özlemişim ki sorma gitsin. Dün gece Bayern Munih ile Chelsea Şampiyonlar Ligi Finalini izledim. Lan maçın başında Almanları tutuyorken maçın sonunda Chelsea’nın şampiyonluğuna sevinirken buldum kendimi. Maçın ilk 80 dakikası golsüz geçince pek bir canım sıkılmış, ulan hiç final maçı olmadı be, son dakika golleri falan olsa da penaltılara uzasa, demiştim. Keşke öyle demeseymişim de ulan şimdi 15 tane çift katman dvd olsa deseymişim. Kabul olurmuş. Her neyse, güzel bir finaldi. Şıvanşıtayger‘in kaçırdığı penaltıdan sonra formayı kafaya geçirip ağlaması pek bir etkiledi beni. Kaleci Neuer‘i de pek bir sevmiş ama yazık oldu.

Bütün hafta sonu hasta yatınca dedim bari ders mers çalışıyım. Nah çalıştım! Başım ağrıdı lan ne zaman kağıdı kalemi elime alsam. Ben de oturdum birikmiş dizilerimi sezon finali yaptım. How I Met Your Mother‘ı yine Allah belanızı versin lan, diyip uğurladım. Big Bang Theory bu sezon bence iyiydi, aynı güzellikle de sezon finali yaptı. Supernatural ise ortalama bir şekilde bitti. Yani çok merak içinde kalmadım. Şimdi epey birikmiş Game Of Thrones var. Onları da aradan çıkarmak için uygun zamanı bekliyorum. Malum abiler ablalar cüceler beline kuvvet, ortalık yerde izlenmiyor meret.

Son olarak, aralık ayında kısa dönem olarak askere giden arkadaşlarım (343. dönem) nihayet askerliklerini tamamlayıp döndüler. Hakkari‘den dönen Emre ile perşembe günü buluştuk sağolsun. Aynı akşam hastalandığım için bir daha göremedim, çok da mahcubum, gönlünü almak lazım. Diğer bir yandan Savaş Abi ile Oğuz var. Onlarla da konuşabildim. İyiler hepsi. Sevindim ne yalan söyleyeyim.

Yarın okul var malum. Birazdan devrilir yatarım sevgili okur. Ellerinden öperim.

 

Da Vinci’nin Fayansları!

Allah diyen Blanka‘dan sonra muhtemelen en dehşet verici keşfi daha geçen gün yaptım sevgili okur! Üstelik bire bir şahidim de var: Alper.

Alper

Geçen gün Alper’in arabaya LPG almak için bizim kampüsün yakınlarındaki Milangaz Otogaz‘a gittik. Burada LPG çok ucuz (Opet‘te 2.48 olan LPG burada 2.25). Alper gaz aldıktan sonra çok kirli olan arabayı bir de yıkamak istedi. Dolayısı ile arabayı yıkamak üzere kompesörlü yıkama tabancasının olduğu yere sürdük. İçeriye alıp Alper arabayı yıkarken ben de fayans kaplı duvarlarda çok “esrarengiz” bir şey farkettim! Kırık fayanslar

Muhtemelen basınçlı suyun etkisiyle fayansların büyük kısmı hasar görmüş, üzerleri deforme olmuştu. Ancak 4 tane fayansta çok anlamlı simgeler belirmişti.

Her rengin anlamı aşağıda yazıyor

Kırmızı ile işaretleidğim fayansta bir adam başının altına bir yastık ve üzerine bir yorgan almış yatıyor.

Mavi ile işaretli fayansta bir adam ayaklarını uzatmış, sırtını da yaslamış oturuyor.

Mor ile işaretli fayansta bir yetişkin ile bir çocuk karşılıklı oturmuşlar.

Turkuaz renkli fayansta ise karşılıklı iki kişi yere bakıyor, yerde ise ellerini üzerinde kavuşturmuş birisi yatıyor.

Böyle bir rastlantı olamaz sevgili okur! Sizleri de bu mucizeyi yerinde görmek üzere İki Eylül Kampüsü Batçıkı‘nın hemen yanındaki Milangaz Otogaz’a davet ediyorum.

Konversiyon Bozukluğu

Annemin yakın zamanda geçirdiği rahatsızlığın adı buymuş sevgili okur. Bundan bir iki hafta önce annem aniden fenalaştı, komşular sağolsun hemen ambulans çağırdılar hastaneye yetiştirdiler. Biz de Alper‘le hemen okuldan çıkıp annemin yanına gittik. Tüm süreci gözlemleme fırsatı buldum.

Hastanede yapılan analizlerden sonra doktor anneme bir de psikiyatri kliniğine gitmesini söylemiş. Annem de gitti bir süre önce.

Doktor anneme “Konversiyon Bozukluğu” teşhisi koymuş ve hastalığa dair bir bilgilendirme formu verdi. Ben de belki sevgili okurda da vardır bu tip şikayetleri olan diye tamamen sevabına yazayım dedim bloga.

Konversiyon Bozukluğu bir tür Somatoform Bozukluk olarak karşımıza çıkıyor. Konversiyonun kelime anlamı döndürme ya da dönüştürmedir. ve bu genellikle bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar. Konversiyon bozukluğu, kişide altta yatan herhangi bir fiziksel sorun olmaksızın bayılma, duyu kaybı ya da felç gibi nörolojik belirtilerin ortaya çıkmasıdır. Bedenin belirli kısımlarında his kaybı, epilepsi benzeri nöbet geçirme, bayılma, hareket etmede güçlük, körlük, çift görme, felç, bedenin herhangi bir bölümünde titreme, ses yitimi vb olabilir. Bu belirtiler kişinin kontrolü dışında ortaya çıkar. bu belirtilere psikolojik etkenler eşlik eder. Bunun öncesinde çatışmalar ya da stres yaratıcı bir etken vardır. Bu belirtiler amaçlı olarak ortaya çıkmaz, yani kişi rol yapmaz.

Şimdi bu tanıma, tarife uyan bir rahatsızlık yaşadıysanız siz de konversiyon bozukluğu yaşadınız sevgili okur. Bir psikologa gidin ve rahatlayın. Herşeyi de içinize atmayın, metal müzik dinleyin.

DÇK Çevre Şenliği 2012 – 2. Kısım

 

Evet sevgili okur. İlk gün olanları şu yazımda okumuştun. Yazının bu kısmında da ertesi gün olanları anlatacağım.

Sabah erkenden uyandım Alper‘in evinde. Dün geceden hazırladığımız köfteleri kontrol ettim, bir sıkıntı yoktu. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi‘nin sağolsun tahsis ettiği otobüsler 10.00′da Açıköğretim Fakültesi önünden hareket edecekti. Dolayısı ile hemen hazırlanıp toplarlanıp çıktık.

Levent

Yoldan Volkan‘ı da alıp buluşma noktasına geldikten kısa bir süre sonra beklediğimiz otobüsler geldi. Ancak pikniğe katılacaklar hala ortalıkta yoktu. Klasik Türk mantığı ile hareket saatinden tam 45 dakika sonra kalkabildik. Bir otobüse sığabilecek kadar adam ne oldu nasıl oldu bilmiyorum, iki otobüse yayıldı ve o şekilde yola çıktık. Musaözü Göleti‘ydi piknik için seçtiğimiz yer. Ancak buranın girişi ücretliydi ve bir otobüs için de 40

Ben

lira alıyorlardı insafsız vicdansızlar. Kapıda epey bir dil döküp iki otobüse 60 lira verip içeri girdik.

Piknik alanına geldiğimizde planlanandan bir saat geç geldiğimiz için de yer bulmada epey sıkıntı yaşadık. En sonunda bir yer bulup geçtik. Hemen köfte için hazırlıklara başladık sevgili okur. İşte o anların heyecanı bir başkaydı benim için :) Her piknikte olduğu gibi bu piknikte de bazı eksiklerimiz oldu. Ekmek sayısı azdı ve ne hikmetse kimse yanına, suyu bırakın, oturacak bir parça örtü bile almamıştı. Lan insanların bu piknik anlayışına

Hazırlıklar

şaşıyorum. Neyse, mangal için ön hazırlıkları tamamladık. Kızlar da (hepsi değil birkaç tanesi, üstelik bunların için de misafir olarak gelenler de vardı) ekmekleri ve iç malzemeleri hazırlamaya başladılar.

Arkadaşlarımıza “akustik bir dinleti” yapacağımızı söylemiştik. Dolayısıyla Alper, Ahmet, Tuna, Volkan, ben ve Tuna’nın bir arkadaşından oluşan ekibimizle “popüler bir takım şarkıları” icra ettik :)

Mangal

Bu icradan hemen sonra köfte pişirme işlemine başladık sevgili okur. 260 tane köfteyi, ben ve İTÜ‘den gelen Cengiz arkadaşımızla pişirmeye başladık. Pişirdik, pişirdik, pişirdik bir de baktık ki köfte yetmedi! 48 kişiye beşer taneden 260 köfte nasıl yetmedi lan diye hesaplar yaparken kızlardan gelen bir itiraf herşeyi açıkladı: Meğer bunlar köfteleri tepsilere aktarırken 12 tanesini yere düşürmüşler, sonra da bunları delilleri yok etmek adına çöpe atmışlar!

Duvar kağıdı

Sazova Parkı’nda

Yemek yedikten sonra tabi bir gevşeme hali geldi yavaştan. Biz de kalan vakti daha iyi değerlendirebilmek adına otobüs şoförleri ile konuşup katılımcıları Sazova Parkı‘na götürelim dedik.

Sazova Park’ında çok enteresan olaylar yaşanmadı. Saat 16.45 civarında toparlanıp araçlara bindik. Şehre döndük. O gece şehirde olamayacaklarla vedalaştıktan sonra hiç vakit kaybetmeyip Alper’le

Sazova Göleti’nde

birlikte bir gün önce aldığımız mangalı götürüp teslim ettik. Oradan bize geçtik. Ben üzerimi değiştirdim. Daha sonra Alper’e gittik. Alper de bir duş aldıktan sonra Volkan’a geçip internetten Beşiktaş‘ın Fener’e nasıl yenildiğini görüp kahrolduk. Gündüzden Sercan‘ın yaptığı yemeklerden yiyip dışarı çıktık.

O akşam Eskişehir’de sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nden gelen arkadaşlarımız kalmıştı. Bizim ekipteki herkes yorgunluktan bitap düştüğü için birer ikişer kaçmıştı. Arkadaşlarımızı o gece 222‘deki bir programa (Funk Alaturka) davet edip yanlarından ayrıldık. Alper ve Volkan’la birlikte yeni açılan Peyote‘ye gittik. O an benim gözlemleyebildiğim kadarıyla “bizim gibilerin” anlayamayacağı şeyler çalıyordu mekanda. Eskişehir’deki tüm İstanbullu öğrenciler ve bir şekille İstanbulla bağlantılı herkes Peyote’deydi. Biz İstanbul’dayken de Peyote’ye takılıyorduk, demek istiyorlardı anlaşılan.

Peyote sarmayınca Alper ve ben çıktık. Biraz dolaşıp önce Volkanlar’a geri dönüp Alper’in unuttuğu telefonunu aldık. Sonra da 222′ye geçtik. Biz oradayken de misafirlerimiz aradılar. Biraz dışarı da oturup sohbet ettik. Özgür Abi‘yle falan konuştuk, gülüştük.

Ekip toplanıp tamamlanınca Funk Alaturka’yı izlemek üzere içeri girdik. Bu noktadan sonra olanları anlatamayacağım.

Sabaha karşı çok acıktığımız için Onur İşkembe‘ye gidip zerre kadar lezzetli olmayan ama fiyatı utanmaz bir şekilde 5 lira olan çorbadan içtik. Yıldız Lokantası‘nın işkembe çorbası gerçek işkembe çorbasıdır. Yemek faslından sonra Alper’in eve geçip kahve içtik ben uyurken.

Sabah saat 6′ya yaklaşırken arkadaşlarımızı  otogara bırakıp eve döndük. Yolda Alper’le epey durgun geldik, bi acayip geldik yani.

Saat 06.15′de kafamı yastığa koydum alarmı saat 13.00′e kurarak. Ve işte bu an 3. Geleneksel Çevre Şenliği‘nin resmi olarak bittiği an oldu sevgili okur.

Şenlik bittikten sonra etkilerini gözlemleme süreci başladı tabi. Herşeyden önce iyi bir dinlenip bu yazıları yazdım. Daha sonra bulabildiğim kadarıyla etkinliğin haberlerini aradım. Şu linkte bulduğum en detaylı olanı. Zaten yazan da bizim ekipten Barış.

Çalışan ve emek veren tüm dostlarıma teşekkür ederim. Son olarak etkinlikten bazı notları veriyorum ve bitiriyorum:

  • İlk şenlikteki ekipten sadece Elif ve ben vardık.
  • Cumartesi günü salon etkinliğine 60 kişi katıldı.
  • Pazar günü pikniğe 48 kişi geldi.
  • 3 kişi bir yıllık EKOIQ aboneliği kazandı.
  • 5 üniversite kulübü EKOIQ’den süresiz abonelik kazandı.
  • Katılımcılardan Prof. Dr. İrfan Erdoğan beraberinde getirdiği 10 kadar kitabı üniversitemiz kütüphanesine bağışladı.
  • İlk konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp, YTÜ’den arkadaşlarımızı uğurlaadığımız ana kadar ki süreyi resmi etkinlik süresi olarak belirlediğimizde, 3. Geleneksel Çevre Şenliği toplamda 55 saatlik bir periyotta gerçekleşti.
  • Duygu Yazıcıoğlu, kişisel blogunda şu yazı ile bizi anlattı.
  • Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızla çok fazla konuşma fırsatım olmadı koşturmaktan. Sadece Yıldız Teknik Üniversitesi’nden gelen 3 arkadaşımızla çok samimi olduk: Elif Irmak, Betül ve Şeyma. Samimiyetleri için bir kere daha teşekkür ederim.

 

DÇK Çevre Şenliği 2012 – 1. Kısım

Bundan 3 yıl öncesinde o zamanki dönem arkadaşlarım Murat, Oğuz, Seda, Elif ve şimdi adını hatırlayamadığım aşağı yukarı 10 kişilik bir ekiple 1. Çevre Şenliği‘ni düzenlemiştik sevgili okur. Pek bir heyecanlı, pek bir meraklıydık :) Hatta yaptığımız işin geleceğinden o kadar emindik ki etkinliğin adını “1. Geleneksel Çevre Şenliği” koymuştuk.

Bu sene o ekipten sadece Elif ve ben kalmıştık. Ancak yanımızda yepyeni bir ekip vardı. Bu ekiple yeni bir çevre şenliği düzenlemek için yaklaşık 2 ay öncesinden çalışmalara başlamıştık. 28 Nisan’ı büyük bir heyecan ve gerginlikle bekliyorduk :) Sayılı gün çabuk geldi geçti ve 27 Nisan gecesi konuklarımızdan ilki olan EKOIQ dergisi editörü Duygu Yazıcıoğlu‘nu karşılayarak resmi olarak başlamış olduk Çevşen 2012‘ye :)

Etkinlikten önceki gün ana sponsorumuzla çok ciddi bir sıkıntı yaşamıştık. Hepimizde bunun stresi vardı. Ayrıca birkaç gün önce de diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızın kalacak yerleri ile alakalı bir sıkıntı baş göstermişti. O kadar derde tasaya rağmen etkinlik günü tüm bu dertler mucizevi gelişmelerle çözülecek ve bize sıkıntı veremeyecekti artık.

27 Nisan gecesi Alper ve Levent, değerli konuğumuz Duygu Yazıcıoğlu’nu karşılayıp Odunpazarı‘nda Abacı Butik Otel‘e yerleştirdiler. 28 Nisan sabahı Levent ile birlikte diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımızı karşıladık kampüsün önünde. Dokuz Eylül, Bahçeşehir ve Yıldız Teknik Üniversitesi‘nden üçer kişilik ekipler gelmişti. Daha sonra Levent, arkadaşlarımızı kahvaltıya götürürken ben de Alper’e geçip üstümü başımı değiştirip yine Alper’le okula, etkinliğin yapılacağı Salon 2009‘a geçtim. Salon’da gerekli hazırlıkları yaptık. Salon’a ilk gelen Elif olmuştu bu arada :) (İki tane Elif vardı ekibimizde, bu da küçük olan Elif idi.)

Salonda hazırlıkları yoluna koyup, Alper’le birlikte önce Duygu Hanım’ı kaldığı otelden aldık; oradan da otogara geçtik. Zira diğer bir konuğumuz Prof. Dr. İrfan Erdoğan gelecekti. İrfan Hoca’yı da karşıladıktan sonra hızla etkinlik alanına doğru yola çıktık. Alper İrfan Hoca ile konuştu yol boyunca. Ben de Duygu Hanım’a sorular sordum. Salona geldiğimizde tek eksiğin biz olduğunu gördük. Sağolsunlar dekanımız Prof. Dr. Tuncay Döğeroğlu ile bölüm başkanımız Prof. Dr. Erdem Albek bizleri yalnız bırakmamışlardı. Etkinliği başlatmak üzere derhal salona geçtik. Kısa bir süre sonra kulüp danışmanımız Doç. Dr. Müfide Banar da gelip bizleri mutlu etti :)

O gün kü sunucularımızı Ahmet Ali ve Şerare olarak belirlemiştik sevgili okur. Sağolsunlar, program boyunca sunuculuğu üstlendiler. Dışarıdaki kayıt masasında ise değişmeli olarak neredeyse herkes görev yaptı. Katılımcılar için epey bir malzeme hazırlamıştık. Bunları dağıttılar. Fakültemizin en alakasız ve pasif bölümü olduğumuzu bir kere daha kanıtladık, ona çok üzüldüm. Kendi bölümümüzden katılım çok azdı. Şikayet etmeyi seven ama icraatten pek hoşlanmayan arkadaşlarımız etkinliğe çok az ilgi gösterdiler. Ancak gelen arkadaşlarımızın da hakkını yemeyeyim, hepsine çok teşekkür ederim kendi adıma.

İlk önce dekanımız Tuncay Hoca konuştu. Konuşmasına bir haber ile başladı. Önümüzdeki dönemde Mühendislik Mimarlık Fakültemiz, Mimarlık Bölümü‘nün ayrılması ile sadece Mühendislik Fakültesi‘ne dönüşecekmiş! (Bununla ilgili detaylı bir araştırma yapıp bloga bir yazı yazacağım.) Tuncay Hoca ve Erdem Hoca konuşmalarını kısa tutup sözü ilk konuğumuz olan Prof. Dr. İrfan Erdoğan’a verdiler. Konuğumuzun adını duyup sunum yapmaktan çekinen birkaç bağlantımız olduğundan açıkçası merakla bekliyorduk neler olacağını. Erdoğan sunumuna başladığında ben bir sıkıntıyı çözmek üzere dışarı çıkmak zorunda kaldım. Ancak kahve arasına çıkanlardan farklı ve etkileyici bir sunum yaptığını öğrendim. Konuklarımıza da sorduğumda da genelde olumlu dönüşler aldım. Bu arada son stajımı birlikte yaptığım İTÜ‘den İbrahim de süpriz yapıp gelmişti.

Kısa bir aradan sonra etkinliğimizin panel kısmı başladı. Bu sefer Duygu Yazıcıoğlu ve bizden her zaman desteğini esirgemeyen hocamız Yard. Doç. Dr. Ozan Devrim Yay panelistler olarak sahneye çıktılar. Panel yöneticisi de Ahmet Ali oldu. Gayet keyifli bir 1.5 saatten sonra öğle yemeği faslına geçtik. Biz Duygu Hanım’ı ve Prof. Dr. Erdoğan’ı Eskişehir’imizin meşhur Balaban Kebabı‘ndan yemek üzere Alper’le birlikte önceden anlaştığımız bir yere bıraktık. Sonra salona geri geldik. Arada bir iletişim kopukluğu yaşandığından ikinci yarı birazcık geç başladı.

İkinci yarının hemen başında son sözü söylemek üzere sahneye çıktım. Burada 3 arkadaşımıza “bir yıllık EKOIQ dergisi aboneliği” hediye ettik çekilişle. Ayrıca katılan tüm kulüplerimizi de EKOIQ dağıtım listesine eklettirdik. Böylece küçük de olsa bir teşekkür etme fırsatı yakaladık. Ayrıca bu fırsatı bize sunan Duygu Hanım’a da ne kadar teşekkür etsek azdır hani :)

Diğer üniversitelerden gelen arkadaşlarımız birer temsilci seçip yine çok kısa olarak düşüncelerini paylaştılar bizlerle sağolsunlar. Daha sonra toplu fotoğraf çektirip atölye çalışmalarına başladık.

Tıklayınca devleşiyor!

Başladık dedim ama Alper, Volkan ve ben toplanma hazırlıklarını başlattık. Salonu, eşyalarımızı falan toplarladık. Böylelikle tahminimizden de yarım saat geç olacak şekilde atölyeler bitti. Akşam için misafirlerimizin kalacak yerlerini ayarlayıp organizasyonu yaptıktan sonra Duygu Hanım’ı ve İrfan Hoca’yı Alper’le yine otogara bıraktık. Burada vedalaştık. Sağolsunlar bizi hiç yormadılar ve iyi ki çağırmışız dedik :)

Levent, salondaki işleri halledip Mustafa ve Volkan ile birlikte misafirleri evlerine dağıtırken Alper ve ben de geri gelip bir gün sonraki piknik için alışveriş yaptık sevgili okur.

Volkan and Alper In Da Club!

Alışverişten sonra hemen bizim eve geldik. Volkan da arkamızdan yetişti geldi. Önce bir yemek yedik, maç izledik. Sonra ertesi gün için köfte hazırlamaya başladık. O gece tam 260 tane köfte hazırladık sevgili okur! Volkan, Alper, annem ve ben tam 260 tane köfte hazırladık! En sevdiğim eşofmanımı yırttım o esnada.

Köfte faslı bittikten sonra bir dışarı çıktık. Ama biz çıktığımızda diğer ekip yorulup evlerine dağılmıştı. Hayatımda gördüğüm en kalabalık cumartesiydi sevgili okur. O hafta sonu Eskişehir’de çok fazla etkinlik vardı. En önemlisi de ralli vardı. Otellerde yer yoktu. Barlar Sokağı taşıyordu! 222 Park’ta ayakta durmaya yer yoktu. Öyle bir gündü işte.

Saim'in Yeri

Gece geç saatte Saim kardeşimizin yanına gidip birer çay içtik. Sonra Alper’e geçip öyle bir uyumuşuz ki öyle yani!

Böylelikle etkinliğin ilk günü bitmiş oldu sevgili okur. İkinci günü piknikte olanları da bir sonraki yazıda bulacaksın.

Etkinliğin ilk günü ile ilgili Anadolu Üniversitesi e-gazete’de çıkan haber.

Tecahül-i Arif

 

Lise 1. sınıfta Edebi Sanatları görüyorduk Türkçe dersinde sevgili okur. O zamanlar saçma sapan geliyordu tüm bu edebi sanat olayları falan. Teşbih-i beliğ, kinaye, istiare, müsn-i ta’lil, mübalağa, tevriye, telmih, tekrir, tenasüp, leff üneşr, istifham, tedric, cinas, aliterasyon, seci açık kapalı istiare falan acayip acayip şeylerdi.

Arif

Ama bunlar arasında bir tane vardı ki nedendir nasıldır bilmiyorum aklıma öyle bir kazındı ki yıllardır “ulan bu benim nerede işime yarayacak” diye düşünüp dururdum: Tecahül-i Arif!

Dün kursta Türkçe dersinin son saatinde Göknur hoca bir dize yazıp, hani edebiyatta bilip de bilmemezden gelme diye bir sanat vardı, neydi o, diye sorunca yıllardır beklediğim o “fırsat“ın geldiğini görüp haykırdım: Tecahül-i arif! Hocamız sağolsun alkışladı beni, ancak Betül ve Alper dehşetle baktılar yüzüme.

Tecahül-i arif, vikipedi‘nde yazan tanımı ile edebiyatta sanat türlerenden biridir. Bildiğini veya bilineni bilmezlikten gelerek nükte yapmaktır.

Mesela şu dizelerde bir bakalım:

Yılın ilk karı yağdı,
İyice kısaldı günler,
Ölülerimiz üşür mü ki?

Son dizede şair ölülerin üşümediklerini bildikleri halde,sorudan yaralanarak bu durumu bilmezlikten geliyor. Birilerine herhangi bir şekilde yardımcı olur umarım bu bilgi sevgili okur.

 

Tas Kebabı Kola

 

İnternet bağlantımda bu akşam bir sorun var sevgili okur. Kopmalar yaşıyorum. Neden oluyor anlayabilmiş değilim. Turkcell Superonline ne yapıyorsun, bana da bilgi ver.

Sıkıntılıyım sevgili okur. Kafamda onlarca şeyi tartıp, kurutuyorum. Ölçüp biçiyorum ama yine de bu sıkıntılarım bitmiyor. Bu yazımda biraz da bu sıkıntıları unutabilmek adına bir takım sözcükleri yanyana getirmeyi deneyeceğim.

Biliyorsun KPSS‘ye hazırlanıyorum. Artık buna ne kadar hazırlanmak denirse… Deneme sınavları oluyor, yaprak testler oluyor. Tüm bunlar beni tedirgin ediyor. Mesela cumartesi günü yine bir deneme olduk. Neden bilmiyorum, korkuyorum lan artık. Cevaplarımı kontrol edeyim dedim az önce. Türkçe’yi kontrol ettim 3 yanlış çıktı. Sonra matematiğe bakamadm. Kitapçık şurada duruyor, belki birazdan içimden gelir de bakarım diye umutla bekliyor zavallıcık.

Çalıştığım ortamda şimdi yeni bir döneme girdik. Ben bu döneme “hesap kitap abonman” dönemi demeye karar verdim. Yapılacak bir sürü iş baş gösterdi yine. Bunlar ne zamana bitecek, ne zamana kafam rahat olacak kestiremiyorum. Sadece yapmak gerek anlaşılan. Mantığını aramadan yapmak. Ama bunu da benim vicdanım kaldırmıyor. Dolayısı ile kendi içimde büyük bir vicdan muhasebesi yaşıyorum.

Bu ara yine çerkez müziklerine sardırdım. Çalışırken açıyorum bir yandan ufak ufak çalıyor. Hepsi dans müziği olduğu için melodikliği had safhada. Hayatın anlamı bana göre melodilerdedir sevgili okur. Düşün bakalım sence de öyle değil mi?

Normal işimin yanında bir de Doğa ve Çevre Kulübü ile yapacağımız bir etkinliğin organizasyon sıkıntıları var. Levent‘le birlikte bugün yine koşuşturduk. Alper eğer araç desteği sağlamasaydı mahvolmuştuk sevgili okur.

Mesela bak sana sevgili okur diyorum. Sana karşı doğrudan ve samimi bir hitap kullanıyorum. Çünkü ben bunun çok daha güçlü olduğuna inanıyorum. Şuraya kadar yazdığım 250 sözcükten belki bir tanesini bile okumayacak sevgili okurlarım da olacak. Ama sevgili okur sen, bu kardeşinin yine bunaldığı, canının sıkkın olduğu bir anda onu dinlediğin için benden taraf artı puan kazanacaksın.

Bugün mesela Togay ve Yağız‘la buluştum. Mervik, Togay ve Yağız’la Hera’da birkaç saat öldürdüm. Ama güzel bir “birkaç saat” oldu. Dolayısı ile faydalı bir iş için ölmüş oldu.

Tas kebabı

Dolmuşta gelirken daha geçen Yağız’a anlattığım “dolmuşta o kadar boş yer varken bu kız niye benim yanıma oturdu tribi“ni bir kez daha yaşadım. Eve geldim sonra. Ayıptır söylemesi annem tas kebabı ile patates püresi yapmıştı. Ufak kardeşimi gidip kola almaya ikna edemedim. Hava karardı diye evden çıkmadı lan çocuk. Kolasız, ayransız yedim yemeğimi. İçeri geçerken kaktüsümün rahatsızlandığını gördüm. Hayvancağız saksısında boynunu bükmüş, birkaç yaprağı da sararmıştı. Yarın bir bakım yapayım diye aklımın bir ucuna not ettim.

Kafamı yeterince dağıtabildiğime göre herkese iyi geceler diliyorum, sevgili okur.

 

Bugün Dersimiz Gasp Edildi

Bugün akşam çok garip bir durum yaşadık sevgili okur. Alperle birlikte aldığımız bir ders var. Geçtiğimiz iki hafta boyunca hocanın başka işleri olduğu için derse gidememiştik. Bu hafta da bu gecikmeyi kapatabilmek için hoca ve bizler son sürat başladık derse. İki ders gayet keyifli eğlenceli geçti gitti.

Son derse girdiğimizde bizi bir süpriz bekliyordu. Bir ziyaretçi arkadan hocamıza yaklaşıp konuşmaya başladı. (Bu arada dersi aldığımız yerde sınıf yok sevgili okur, koridorda ders görüyoruz, hem marjinal oluyor.) Neyse adam birden derse dahil oldu. Kendisi eski bir ordu mensubu olduğunu belirtti. Dönemini birincilikle bitirmiş falan onu anlattı. O kadar çok şey anlattı ki artık bir noktadan sonra dinlemeyi de bıraktım. Hocamız da ayıp olmasın diye ses çıkarmadı ve bu adamı dinledik. Hukuk alanında da doktora yapmış. Aslen elektronik mühendisiymiş, pilotmuş falan epey bir methiye dinledik. Doktora sınavını 3 gün çalışıp birincilikle kazanmış falan. Amerika’ya gitmiş. Orada bunu geri yollamamak istemişler. Olay bir noktadan sonra koptu gitti herkeste. Bu davetsiz misafir, evet görmüş geçirmiş tecrübeli bir askerdi, nihayet iyi dersler deyip uzaklaştı. Bu olay bize tam 20 dakikaya mâl oldu. Hocamızın da canı bu duruma sıkıldıysa belli etmedi kanımca.

Doğal olarak yetiştiremedik yine, konu eksik kaldı. Bu dersi bu kadar sevdiğim için böyle bir yazı yazdım sevgili okur. Matematik, İstatistik falan olsa inan umrumda bile değil. Her neyse, dersimizin bu şekilde gasp edilmesinden kısa bir süre sonra sınıfta durumu anlamaya yönelik konuşmalar yaptık. Bir arkadaşımız “amerikan futbolundaki oyun kurucu” örneğini verdi. Fıkrasına gülünmeyen adam durumu yaşandı, dam üstünde saksağan oldu. İşte o biraz kayda değer bir durumdu.

Vega Konseri

Vega

Çarşamba gecesi 222 Park‘ta çok ilginç bir organizasyon vardı sevgili okur. Biz de bu organizasyonda Özgür Abimize destek olmak için mekanda bulunduk. Ben, Merve, Alper, Sercan, Volkan, Togay, Seval, Yağız, Ender, Halil ve Hande‘den oluşan kalabalık bir ekiptik.

Vega, benim Türk Rock grupları içerisinde dinlediğim ve müzikal duruşlarına saygı duyduğum bir gruptur sevgili okur. Karı koca çizgilerini hiç bozmamışlar maşallah üç albümdür. Tamamı olmasa da sevdiğim üç beş şarkıları da mevcuttur.

Dün saat 17.00 civarında 222 Park’a Görkem‘in yanına gittik Volkan’la. İyi ki gitmişiz, hem grubu soundcheck esnasında gördük, hem de konserin detayını öğrendik. Meğer konser internetten de fizy.com‘dan canlı yayınlanacakmış! Başlama saati de bizim bildiğimizden tam 1.5 saat önceymiş! Dolayısı ile kursa gitme işi yalan oldu benim.

Akşam saat 19.50 civarında mekana geldiğimizde grup sahneye çıkmış başlıyordu performansına. Konser kameralarla çekildiği için sahne önüne kimse gidemedi. Grup 1 saatlik bir performans sergiledi. Bütün hit parçalarını çaldı. Daha sonra kameralara el sallayıp sahneden indiler ve 15 dakikalık bir ara verdiklerini söylediler. O esnada mekanda çok az kişi vardı.

15 dakika oldu 1 saat! Tam bir saat sonra sahneye çıktılar. Gecikmeden dolayı özür dilediler. Bu sefer sahne önü doldu. Mekan da kalabalıklaşmaya başladı. Grup bu sefer yine sil baştan çalmaya başladı parçalarını. Performans olarak ilk kısım çok iyiydi. Ancak ikinci kısımda galiba Deniz sarhoştu. Şarkıları yer yer unuttu, söylemedi. Gerçi grup yine kütür kütür çaldı. Samplelar falan harikulade idi. Ama vokalin sesini duyamadık parçalarda. Üzüldük.

Konsere geç çıktıkları için zamanımız daralmıştı dolayısı ile mekandan grup sahneden inmeden ayrıldık. Zaten bizden sonra da 3 şarkı çalıp onlar da inmişler. Sonuç olarak sevdiğim Vega şarkılarını canlı olarak dinleme fırsatı bulduğum için mutluyum sevgili okur. Güzel bir akşamdı.

Uygulamalı Matematik Sınavından Çuvallayan Adam

Ben. Bugün yüksek lisans programımın zorunlu derslerinden olan Uygulamalı Matematik dersinden ara sınav vardı sevgili okur. Aşağı yukarı elli küsür kişi sınava girdik. Sınav, dersin ilk kısmı olan Lineer Cebir konularını içeriyordu. Belki bilirsin hani matris, determinant, Gauss yöntemi falan.

Açıkçası sınavın çok zor olacaını düşünmedik. Derste gayet detaylı ancak basit şekilde işliyorduk konuları. Açıkçası sınavın bizi zorlayacağını düşünmüyorduk. (Biz = Alper, ben, Esra, Emre, Gonca falan) Neyse, saati geldi. Sınıfa girdik. Koskoca amfiye yerleştik. Hoca, araları açın, dedi. Böylelikle yandaki kağıda bakma şansım da (!) ortadan kalktı. Neyse, kağıt önüme bir geldi ki ne geldi!

Kağıtta 6 soru, her soruda da en az 2 şık vardı. Toplamda 15 tane sorucuk vardı yani. Apıştım, tıkandım kaldım lan. Yapabildiğim o kadar az şey vardı ki kağıtta … Bir utandım, bir sıkıldı ki anlatamam. Etrafımda insanlar ikinci, üçüncü hatta dördüncü kağıdı istiyordu ancak ben halen ilk kağıdın ön yüzünde saçmalıyordum. Böyle bir zekasızlık olamaz lan.

Sınavda artık iyice çuvalladıktan sonra kalktım bir hamle ile kağıdı verip çıktım. Hemen ardımdan Alper çıktı. Dışarı çıkıp okula doğru yönelirken Esra’yı gördük. Emre de çıktı geldi. Hepimiz toptan batırmışız.

Belli etmesem de bu durum canımı sıktı sevgili okur. Lisanstayken Calculus‘tan çektiğim yetmiyormuş gibi şimdi bir de başıma bu Uygulamalı Matematik olayı çıktı. Bugün olduğumuz vize %40 etkili idi. Dersin bir de %60 etkili final sınavı var. Umuyorum ki bu final sınavı, bizim için hayırlı olur.

Bu arada birkaç gündür yazamadım. Sebebi bu sınav, harici işler falandı.