Etiket Arşivi: aşk

Ve Nihayet Buldum Seni

(Alıntıdır. ‘M.C. 24 yılda Devr-i Alem’)

Halen şoktayım. Mutluyum ama şoktayım inan. O kadar kısa bir süre görüp de seni, nasıl aşık olduğumu mu anlatsam yoksa tüm o insancıkları mı toplasam anlatmaları için. Mutluyum inan.

Meğer hep gözümün önünde yaşıyormuşsun. Bir kere geciksem işe, bir durak erken insem belki göz göze gelecektik. Çok ani olacaktı herşey ve ben konuşmaya aç bir halde saçmalayacaktım. Belki gülümserdin, belki de korkardın bu delirmiş halimden. Ama ben o anda dahi aşık olurdum sana. O masumluğuna…

Hayallerimin yüz bulmuş hali, arsız bir bedende gizlenmiş güzellik, sana aşığım. Sana karşı düşünebildiğinden çok daha fazlasını hissediyorum. Sana şimdilik o şarkının o dizelerini armağan edebiliyorum. Çok daha fazlasını seni daha çok tanıdığımda armağan edeceğim. Söz veriyorum.

O şarkı:

O dizeler:

Hey you! out there beyond the wall
Breaking bottles in the hall, can you help me
Hey you! don’t tell me there’s no hope at all
Together we stand, divided we fall

NOT: S.S.A.U. sevgilerle. 1-0.

Saplantım

Küçük bir kızın bakışlarında gizliydi belki de bana olan aşkın. Onca masumluğunla ve beni tanımadan… Yalanlarımdan hiç tatmamış ve ihanetimden hiç yaralanmamış  olarak…

Tüm bedenin sana yapacaklarımın izlerini taşıyor olacak. Kalbin kırılmış, duyguların incinmiş, düşüncelerin bitap düşmüş olacak. Ama yine de beni seveceksin.

Çünkü beni sevmeye mecbur olacaksın. Aldığın nefesten vazgeçemeyeceksin çünkü. Kalbin beni püskürtmeye çalıştıkça damarlarındaki şeytan olacağım. Yine gülüp  sana “küçük bir kızın bakışlarında gizliydi belki de bana olan aşkın” diyeceğim.

Beni yaratmış olmanın verdiği hazla kıvranacaksın sonsuzluğunda. Ve biliyorum ki sonunda tüm bunları duyacağım senin ağzından.

Luna

Cerenname – Bunu Herkes Okusun!

Diye yazmışım tam 4 sene önce 19 Ağustos 2006′da. O zamanlar sevdiğim Ceren diye bir kız vardı. Sözde çıkıyorduk ama gerçekte tek taraflı bir ilişki idi :)   Sık sık benden ayrılır; sonra geri barışırdı falan. Pek çoğumuzun böyle bir ilişkisi olmuştur değil mi? Neyse, dün notları falan düzenlerken onun beni son terkettiğinde yazdığım iki yazımı buldum. Okudum ve gülmekten yarıldım :) Demek ne kadar canım acımışsa neler neler yazmışım. O zamandan bu zamana olaylara bakışı nasıl da değişiyormuş insanın. Şimdi sizde okuyun isterseniz, gülün biraz.

Şu an öylesine nefretle doluyum ki anlatamam. Benim yaptığım tek şey seni sevmek. Eğer bu kötülükse ben kötüyüm. Hem de çok kötü. Adi herifin tekiyim. Çünkü seni seviyorum. Sen hiç bir zaman benim ne hissettiğimi düşünmedin, benim hangi şartlar altında olduğumu umursamadın.

Buna bir son veremiyorum. Biliyorum, ne kadar senden nefret ettiğimi söylesem de hala seni deliler gibi seviyorum. Bana koyan şey senin de bunu biliyor olman.

Sen ne biçim bir şeysin anlamadım ki! Benimki de laf işte. Burada oturmuş sana salak salak yazılar yazıyorum. Tüm bunları bağıra bağıra yüzüne okusam suratındaki ifade bile değişmez. Elbet birileri bu satırları önüne getirir. Eğer bunları okuduktan sonra en ufak bir düşünce bile oluşursa kafanda seni tanıyamadığımı anlarım. Şu talihe bak, bana hayatımın en güzel bir kaç saatini yaşatan sen, hayatımda en nefret ettiklerimden biri oldun çıktın.

Ne hissediyorum biliyor musun? Seni ölesiye seviyorum ve senden ölesiye nefret ediyorum. Tüm dengelerimi nasıl da altüst ettin hala şaşırıyorum. Hem de defalarca.

Güzel, sen bana oraya gelmedim diye kızıyorsun. Peki ben sana niye hiçbir zaman aradığımda benimle konuşmuyorsun diye kızmıyorum? Neden biliyor musun, çünkü ben salağım. Sana değer veriyorum.

Eski sana ne oldu diye soracağım, “öldü” diyeceksin. İyi, gebersin o zaman. Ben bundan sonra sensiz yaşayacağım tabi becerebilirsem…

:) Son paragrafa dikkat. Bir de üç nokta ile bitirmişim lan. Nasıl fantastik bir yazı olmuş be :) Bu yazıyı yazdığımda üniversite sonuçları açıklanmamıştı henüz.  Aynı gecenin devamında yazdığım diğer yazı. Hatırlıyorum lan bu yazıyı yazarken harbi gözlerim dolmuştu. Ama ağlamamıştım. Öfkem nasılda kağıda dökülmüş be. Buyrun;

Bu satırları nasıl yazdığımı bile bilmiyorum. Bugün 19 Ağustos Cumartesi. Saat sabahın 3 buçuğu. Ceren’den gece yarısını 7 dakika geçe aldığım mesajdan beri inan yaşamak artık dayanılmaz geliyor. Onun tarafından üçüncü defa terkedildim. Bundan öncekilerde  hep “acaba bir daha barışır mıyız?” diye düşünürdüm. Ama bu sefer farklı. Üç sefer, tam üç sefer terkedildim! Ve benimde bir gururum olduğu aklıma geldi. meğer ben aylardır gururumu ayaklar altına alıyormuşum. Ama bitti. Bu sözcüğü daha önce de defalarca yazdım, ama bitti. İçimde sadece nefret ve öfke var. İnanabiliyor musun, o kadar temiz ve saf bir aşk nasıl da böyle bir nefrete dönüştü ve şimdi satırlarıma akıyor.

Asla yaptıklarımı sorgulamıyorum ve pişmanlık duymayacağım. Benim istediğim yalnızca SADAKAT ve zorluklara dayanma gücüydü. Ama yokmuş. Ben onun için kendi geleceğimden, çevremden, ailemden kısacası herşeyden vazgeçebilecekken o bunu yapmadı. Söylediği saçma sözlerle defalarca kalbimi kırdı. Bak, şu an tek arkadaşım kalem ve kağıt. Ben bunu haketmedim. Bu kadar fedakarlıktan, bu kadar sevgiden sonra bunu haketmedim. Yazmak istiyorum, saatlerce yazmak, sayfalarca yazmak. Ama olmayacak.

Bir dostum şöyle dedi: “Sen onu kaybedersen, yalnızca onu kaybetmiş olursun. Ama sen kendini kaybedersen, hem hayatını, hem aileni hem de biz seni kaybetmiş oluruz.” Söz, kendimi kaybetmeyeceğim.

Ailemden vazgeçecek bir durum yoktu neden öyle yazmışım bilmiyorum. Bir de bu son paragrafta ki sözü söyleyen adamın adı Selçuk’tu. Çok sevdiğim birisiydi. Ancak sonradan değmeyecek bir adam için beni sattı. Görüşmüyoruz artık. Ama cidden iyi söylemiş lan. Bu yazıdan herhalde bir hafta falan sonra Anadolu Üniversitesi’ne yerleştirilmiştim. Ondan sonra da hayatım çok açıdan değişti.

Geçmişte yazdığım şu iki yazıyı aslında yayınlamamın bir diğer sebebi de gerçekten okuyucuya gerçek hislerimi göstermek. Yani sırf etkileyici olsun diye abidik gubidik süslemeler yapmamışım bu yazılarda. Herkes görsün istedim, yılların insanda neleri değiştirebileceğini.

Dertname

Karanlık

Karanlık

Not: Bu şiir 85 kilonun üzerindeki bir dostun hüznünü paylaşmak adına yazılmıştır. Bazı yerlerde anlam karışıklığı yaşanabilir. Üşenmeyip merak edenler özelden ulaşabilir.

Yeryüzünden silsem de adını,
Rüyalarımda alıyorum tadını,
Değişmiyor kokun sırlarını görüyorum,
Korkularım kaplıyor yarını.

Görmüyorum  seni; unutttum ismini,
Ah keşke, keşke saklasaydım resmini,
İhanet eder miydim  sana, sadakat!
Eğer alsaydım  dersimi?

Gururu bırakıp sevseydim,
Umudu kesip vazgeçer miydin?
Düşünür müydün aşksızlığı kendinde,
Gerçek bu kadar çıplakken zihninde?

Dokunmadın bana nasıl bilirsin,
Umrunda mı içim yanıp erisin,
Rüyalarım bitsin; ızdırap gibisin,
Dalgalanmıyor saçların, sen kimsin?

Rüzgarlarda tanırdım seni üzerime esen,
Yolumu kesen bir sen olurdun, yalnız sen,
Sana bakardım nefes almayı bilmesem,
Sen de bu kadar sever miyin gerçekten?

Yağmura Gönül Verdim

“Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur…”

Tenime dokunan damlacıklara aldırmadan yürümüştüm dakikalarca. Saçlarımdan gözlerime süzülüyordu sular. Kaçışan insanları farkedince gülümsedim içimden. Su, yalnızca su. Neden kaçıyorsunuz? İçimdeki kötülüğü yıkayacağını umdum o an yağmurun. Ellerimi havaya kaldırdım ve öylece bekledim. Yanımdan geçen kadının yüzündeki ifadeye takıldığımı hatırlıyorum. Uzakta, senin  hep beklediğin o durak, ne kadar da kalabalıklaşmıştı. Her sabah yüzünü görmek umuduyla geldiğim, dakikalarca yalnız başıma beklediğim o durak, yağmurdan kaçan insanlarla doluydu. Kaderi mi böyleydi bu yerin, hep sığınanlara ev sahipliği yapıyordu. Herkesten, her şeyden kaçıp sana gelirdim, görebileyim diye. Oysa sen hiç gelmedin oraya. Belki bu şehri çoktan terketmiştin. Bana ise geride sadece umut bırakmıştın. Başka bir yaşamda belki, dediğini unutamıyorum. Vicdanımı söküp benden alan o bakışlarını özlüyorum şimdi. Beni bu denli acımasız yapan o bakışlarını.

Düşen her damlanın, içimdeki ateşe değip çıkardığı sesi yalnızca ben duyabiliyordum içimde. Aynı şey hep oluyordu, şehrin o kısmına geldiğimde yine sen geliyordun gözlerimin önüne. Yağmur aralıksız yağıyor. Hayatımdaki en değerli Savaş’ın bana miras bıraktığı o söz geliyor şimdi de aklıma. Değer verdiğinin o kadar da değerli olmadığını anladığın dakika, hayatının en değersiz dakikasıdır. İşte benim Savaş’ımın bittiği dakika. Kıymeti olan her şey bana değersiz gelmişti de neden küçücük bir umudun peşine düşmüştüm? Küçük, zayıf bir umudun…

Yağmur üstüme döküldükçe siliyordu seni aklımdan. Evet, içimdeki sana ait son zerreleride alıp götürüyordu. Ruhuma dolan kötülük sanki ayaklarımın altından süzülerek kayboluyordu. Sanki bulutlar aralanıyordu gökyüzünde.

Şimdi düşünüyorum da, hayır. Ateş sönmüyor içimdeki, yalnızca hafifliyor biraz daha. İçimdeki şeytan, senin adını verdim ona, bana tüm dostlarına ihanet et diyor. Sanki bu aldatmaca seni bana daha da yakınlaştıracak. Onlar bilmese de bazen şeytanıma, yani sana o kadar yakın oluyorum ki, kendimden korkuyorum. Yapabileceklerim beni ürkütüyor. Bu durumlarda şanslı da oluyorum biliyor musun? Bir zamanlar etrafında olan herkes listemde. Ne yaparım bilmiyorum ama tıpkı kiralık katiller gibi cebimde geziyor adları.

Gündüzleri sensizlik iyi de, geceleri rüyalarıma engel olamıyorum. Ellerini tutuyorum boşlukta, saçların yüzüme çarpıyor esen rüzgarlarla, belli ki kendi nefesim boğuyor beni. Yağmurlar hiç dinmiyor düşlerimde. Vücudunun ıslaklığı değiyor benim tenime de. Ve dayanamıyorum senin ihtişamına. Ben, sana yağan bir yağmur da aşık olmuştum. O gün sana aşık olmuşum sanıyordum. Meğer ben yağmura gönül vermişim. Anladım artık çünkü sabahlarım büyük bir yıkımla başlıyor. Senin olmadığın ve olmayacağın gerçeği ile. Artık çık hayatımdan! En azından rüyalarımı terket. Karşısında çaresiz olduğum tek kişi, n’olur duy beni.

Bu yazıyı istediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz fakat yayınladığınız yerde bu
sayfanın linkini vermek zorundasınız. Vermemeniz durumunda ayıp edersiniz. Ayrıca
emek hırsızlığı da yapmış olursunuz değil mi? Bu kadar tantanaya gerek kalmadan
siz en iyisi kaynak olarak buraya link verin kurtulun, rahat rahat yayınlayın.
Aklınıza bir şey takılırsa buraya tıklayıp bana ulaşın. 

Durum Hikayesi Denemesi: Işıklar Parlıyor

Gözlerim kamaşıyor! Seçemiyorum da ne olduğu. Birden parlamaya başlayan bir kıvılcım görüyorum. Sonra herşey yavaş yavaş aydınlanıyor. Yalnız başıma olduğum bu daracık oda genişlemeye başlıyor, önce ayağa kalkıyorum yavaşça. Her tarafım uyuşmuş. Bir el uzanıyor kaldırmak için beni. Ve bir başkası daha.  Sonra o gözlerimi kamaştıran ışık hareket ediyor, önüme gelip duruyor. Gülümsemeye başlıyorum. Dost yüzler beliriyor dört bir tarafımda. Onlar biraz kızgın ama kurtulduğum için içten içe sevinen gözlerle bakıyorlar bana. Birisi önce gözlerini çeviyor bana, sonra boynuma sarılıyor. Bir diğeri gördüğü rüyayı anlatıyor bana. Rüyalara inanma diyorum ona da. Işık yeniden hareket etmeye başlıyor. Bir parlıyor, bir sönüyor. Sonra rüzgar çıkıyor. Bu sefer sonsuz çölün ortasında buluyorum kendimi. Işık çok uzaklarda beni gözlüyor. Rüzgar aman vermiyor ama yürüyorum ışığıma. Zor olacak diyorum, ama olacağını da biliyorum içimden. Aradan yıllar geçiyor, ben o ışığın altında otururken aklıma geliveriyor bu günler. Gülümsüyorum sadece. Işığımda parlıyor biraz daha. Çok uzaklarda tarlalarda ekinler baş sallıyor, katılıyorlar sevincime.  Uzakta deniz katılıyor kahkalarıma dalgalarıyla. Işığım ve ben yükseliyoruz. Aşağıda parlıyor diğer ışıklar sevecenlikle :)

Bir Dokunuşundu

Alper’in ısrarı üzerine.

Bir dokunuşundu beni sana bağlayan;
Gözlerindeki derinlerden hiç çıkmak istemezdim,
Orada mutluluk vardı.
Birbirimize dokunuşlarımız da anlamlı olurdu,
Senden boşalan sandalyeye ben oturur,
Düşmemek için tuttuğun yeri tutar,
Kullanıp yere attığın biletleri toplardım.
Dokunuşlarımız birbirinden habersiz,
Ama hep birbirinin ardına.
Sen gelirdin karşıdan ve trafik durmuş olurdu;
Ben ölümden dönerdim acı bir fren sesiyle,
Beynimden geçip gitmiş olurdun sen oysa.
Benden kaçırdığın gözlerinle gördüklerine bakardım,
Farklıydı ne de olsa,
Uzun bir pişmanlık yaşamak, tarif gerekirse,
Yazacağın harfi; basacağın tuşu getirememek,
Yeniden bir dokunuşun ardına gizlemek tüm gerçeği.
Kendi gerçeğimi bilmeden yaşıyorum,
Rüzgar esiyor,
Sen sallanıyorsun gözlerimin de ötesinde,
Ve ben mutlu oluyorum anlamsızca;
Yüzümde gülücüklerle uyuyorum,
Soranlara seni nasıl anlatırım?
Rüzgarı bekleyerek,
Soğuğu içime çekerek,
Masumluğunun yarınım olmasını dileyerek,
Soranlara seni nasıl anlatırım?
Hergün yeniden iç çekerek,
Kapılmışçasına sürüklenerek,
Gülümseyerek, gülerek…

Aşk Hikayeleri Serisi – 2 Aylık İlişki

Bu öykücüğü de uzun geçen gecelerin, günlerin hatta ayların ardından aklımda kalan ilk satırlarla yazıyorum. Tatlı bir hatıra olarak.

- Bunu bulmak bana çok şey maloldu:)

- Neden yaptın ki böyle bir şeyi?

- Bilmem :) Bu arada bugün seni gördüm koridorda; selam veremedim. Kusura bakma olur mu? Seni görünce dilim böyle tutuluveriyor.

- …

- Artık dayanamıyorum soracağım. Yoksa uyutmuyor bu düşünce. Bu yazdıklarım seni rahatsız ediyor mu? Eğer böyleyse bunu yapmaya hemen bir son verebilirim.

- Bak, aslında bende bunu nasıl söylesem diye düşünüyordum. Seni kırmaktan korktum. Benim iki aylık bir ilişkim var ve bu yazışmaların doğru olacağını düşünmüyorum. Lütfen kırılmanı istemiyorum.

- Anladım. Kendine iyi bak olur mu?

- Teşekkür ederim. Sende.

Sonra çocuk düşündü içinde. İşin içinden çıkmadı. Pilli Bebek‘in Açılsın Gözlerin‘i çalmaya başladı o esnada.  Dünya’da ki tüm güzellikleri çağırdı içinde. “Senin olsun tüm güzellikler ve tüm iyilikler sana gelsin, dedi. 2 ay. İki yılın ardından, gelen o iki ayın acısıyla. Yüreği hala yanıyor bir yerlerde.

Kalbim Kırık :(

Uzun süre sonra nihyet k.çımın üzerine oturabiliyorum. Böyle bir yazı ile sizlere merhaba demek istemezdim. Neyse, olan oldu. Ondan bugün, kimden diyenler profil kısmından kimden bahsettiğimi anlayabilirler, şu sözü duydum: “Senin yüzünden hasta oldum.” Evet, cidden söyledi bunu. Doğru onu ben hasta ettim. Artık sinir hastası, panik atak, kalbi sıkışıyor, nefes darlığı var; ağladığında nefes alamıyor. Bunların hepsine sebep olan bnim şüphesiz. Bu aslında benim kendim itiraf edemediğim bir şeydi. Aslında size neden söylüyorum bunu da bilmiyorum. Belki vicdanımı rahatlatmaya çalışıyorum. Lan yok be, böyle vicdan da rahatlamıyor. Zaten alt tafarımda ufak bir sızı da var. Ne var aslında biliyor musunuz, ben bunları hakediyorum galiba? Valla bak, cidden düşünüyorum bunu. Neyse yav, sizinde canınızı sıkmak istemiyorum. Siz keyfinize bakın. Hayat üzülmek için çok abidik gubidik bir yer unutmayın…
NOT: Bu yazıyı yazarken Nickelback – Someday çalıyordu.

Neden Hep Aynı Masal Anlatılır?

Seversin, deliler gibi. Geceni gündüzüne katarak seversin. Sonra o kalkar, senin güneşini çalar; ışığını söndürür. Bir başkası çıkar; o ateşini, yanmaz artık dediğin ateşi öyle bir yakar ki, sen bile inanamazsın. Artık o ateşe tapmaya başlarsın. Sonra ne olur? “Yeter artık bu kadar ısındığın” der ve kendi yaktığı ateşi söndürmeye çalışır. Şaşırırsın, bocalarsın, saçmalamaya başlarsın. Yüzüne sahte ışık vurur. Yada sen hep o sahte ışıkların altında gezersin, belki yolum aydınlanır diye. Çünkü ne sende artık yakacak odun kalmıştır; ne de o ateşi yakacak bir el. Bomboşsundur lan. Dönüp arkana bakarsın, onu görürsün. Yoluna devam edersin; onun saçları dalgalanır dört bir yanında; onun adımları gezer kaldırımlarda. En çok ta o zamanlar inkar edersin kaderi; yaradanı. Yok, dersin. Olsa, yarattığına bunları yaşatır mı, dersin. Bunlar birkaç gün sonra hatırladığında canını sıkacak şeyler olur. Telefonunu hiç elinden düşürmezsin ama çaldığında korkarsın. Etrafındakilere anlatırsın; onlar seni anlamaz, sana o kadar uzak şeylerden örnekler verirler ki sen de o anda o uzaklıkta kaybolmak istersin. Hiç kimse senin masalını yaşamamıştır. Yaşayamaz. Ama herkesin anlattığı prenses ve prens aynıdır. Size çok benziyordur. Aslında sende biliyorsun, hepsi aynı masallar. Onları aynı yapan şey sonları imiş. Ben de bunu şimdi anlayan bir öküz olarak napıyorum? Lan aslında hiç birşey yapmıyorum. Kalbim kırık sadece. Sakın yorum yapmayın olur mu? Allah göstermesin beni mutlu falan edersiniz sonra. Aman ha…