Etiket Arşivi: ihsan oktay anar

Mezun Oldum!

İki günlük sevinç gösterisinden sonra nihayet yazabiliyorum. Bu başlığı atabilmeyi tam 4 senedir bekliyordum lan! Evet, 20 ocak 2012 cumartesi günü, Anadolu Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü‘nden teorik olarak mezun oldum. Diplomamı falan daha almadım ama.

1. Sınıfta ben

Bu yazı sizlere benim normalde 8 dönem yani dört sene ama benim için 9 dönem süren Çevre Mühendisliği eğitimim hakkında bilgi vermek için hazırlanmıştır. İçerisinde çeşitli bilgi ve değerlendirmeler olacaktır. İlk olarak bu 9 dönem ve 4 yaz okulu boyunca aldığım dersleri listeledim aşağıya. Dersin adının önünde yazan kredisidir. Üzeri kırmızı ile çizgiliyse o dönem o dersten kalmışım demektir. Eğer dersin adı koyu ile yazılı ise o dersi AA ya da AB ile geçmişim demektir.

2007-2008 Güz Dönemi

  • 7,5    Calculus I (Genel Matematik I): Lanet ders.
  • 3,0    Technical Eng.I (Tek.İng.I): Ozan Hoca ile bu ders sayesinde tanıştım.
  • 6,0    Fizik I: Fizikten zaten nefret ederdim, bu dersle nefretim tavan yaptı.
  • 1,5    Fizik Laboratuvarı I: Resmen bir kabustu. Asistanlar bize pislikmişiz gibi davranıyorlardı.
  • 6,0    General Chemistry I( Genel K.): Eftade Hoca ile tanışma sebebimdir. Kimyayı hep sevmişimdir.
  • 2,0    Kültürel Etkinlikler: Hayatımın en kültürel dönemidir.
  • 4,0    Türk Dili: İhsan Oktay Anar‘ı bu ders sayesinde tanıdım.
  • 2,0   Atatürk İlke. ve İnk. Tar. I: Tarihi hep severdim, yine sevdim. Şaduman Halıcı‘ya hayran oldum.

2007-2008 Bahar Dönemi

  • 3,0 Introduction To Environmental Eng.: Garip bir dersti ama sevmiştim.
  • 6,0    Fizik II: Fizikten tamamen soğumuştum. Lanet etmiştim.
  • 1,5    Fizik Laboratuvarı II: Kabus Part. II idi. Gene aynı davranışlara maruz kalıyorduk.
  • 1,5    General Chemistry Laboratory: Çok sakardım lan ben.
  • 6,0  General Chemistry II(Genel K.): Kimyayı hep sevdim. Bu biraz zordu ama.
  • 4,5  Teknik Resim: Zakir Poyraz hocamın ellerinden öperim. Gayet keyifle geçtim bu dersi.
  • 7,5    Calculus I (Genel Matematik I): Ucu ucuna kalmıştım.
  • 2,0   Atatürk İlke. ve İnk. Tar. II: Şaduman Hoca bir efsanedir. Tarih II ise daha keyiflidir.
  • 4,5    Bireylerarası İletişim: Bu dersi AA ile geçmek hiç de zor değildi. Taa ki o talihsiz ana dek.

2007-2008 Yaz Dönemi

  • 7,5    Calculus I (Genel Matematik I): Param boşa mı gitti lan diye üzülmüştüm.

2. Sınıfta Alper ben Emre

2008-2009 Güz Dönemi

  • 2,0  Türk Sanat Müziği: Danyal Mantı hocamıza buradan sevgiler. Sağolsun varolsun.
  • 7,5    Calculus I (Genel Matematik I): İllallah dedim!
  • 4,5    Fundamental of Infor.Tech: Hehe çok kolaydı lan :)
  • 2,0    Technical English II (Tek.İng.: Evet, yavaş yavaş mühendis mi olıuyorum sorusunu sormaya başlamıştım.
  • 3,0  Çevre Kimyası Laboratuvarı I: İşte. İşte benim en sevdiğim derslerden birisi. O raporlar meğer gelecek yılların habercisiymiş.
  • 4,5    Çevre Kimyası I: Çok iyi, çok sıkıntısız geçtim. Savaş Hoca‘ma saygılarımı iletiyorum.
  • 3,0  Economics (Genel İktisat): Mükemmel bir ders daha. Halen aklımdadır hocanın verdiği örnekler.
  • 3,5   Materials Science: Emrah Hoca bu okuldaki en kral hocalardan birisidir.
  • 3,0    Topluma Hizmet Uygulamaları: 100′den değil de 90′dan AA aldığıma üzüldüğüm tek derstir.

Topluma Hizmet Uygulamaları dersi için şarkı hazırlarken

2008-2009 Bahar Dönemi

  • 4,5    Çevre Mikrobiyolojisi: Mikrobiyolojiyi seviyorum.
  • 2,5  Çevre Mikrobiyolojisi Lab.: Mikrolaboratuvarını da sevdim. Yalnız bir kere hasta oldum Eşerşiya yiyerek.
  • 4,5   Environmental Chemistry II: Bu dersin kitabını çok severdim garip bir şekilde.
  • 3,0 Environ. Chemistry Lab. II: Laboratuvarları hep sevmişimdir. Bunu da sevdim.
  • 4,5    Ekoloji: Arzu Hoca ile tanışmamı sağlayan ders.
  • 4,5  Statics Strength of Materials: Turgut‘un çok büyük desteği ile geçtim. İlk vizeden sıfır alıp ikincisinden 60 alıp da geçtim.
  • 4,5 Linear Algebra and Numerical Methods: Ucu ucuna tırmalayarak, ite kaka geçtim. Ama geçtim! Erdem Hoca ile bu derste ilk defa tanıştık.

2008-2009 Yaz Dönemi

  • 6,0   Fizik II: Metin Hoca‘nın sayesinde fiziğe yeniden saygı duydum.
  • 7,5    Calculus I (Genel Matematik I): Sedat Hoca kraldır.
3. Sınıfta Murat ile girdiğimiz seçim

3. Sınıf Matra Projesi toplantısı

2009-2010 Güz Dönemi

  • 3,5   Computer Program. in Engineering: Matlab‘ı çok sevdim, çok  da rahat geçtim.
  • 6,0  Unit Operations and Proces. I: Çok zor geldi, öyle böyle zor gelmedi yani.
  • 4,0   Su ve Toprak Kirliliği: Serdar Hoca‘yı işte bu derste sevdim.
  • 3,0   Temel İşlemler ve Süreç. Lab.I: Laboratuvarları çok sevdim. Bu laboratuvar epey zorladı ama geçtim.
  • 3,0   Fotoğrafçılık: Güzel bir ders, tavsiye ederim.
  • 4,5  Hidroloji: Malesef bu derste birşey öğrenemedim. Ucu ucuna ancak geçebildim.
  • 6,0 Akışkanlar Mekaniği: Mantığını çözdüğümde final sınavı bitmişti.
  • 4,0    Almanca I: Sertan Gür‘ü bu sayede tanıdım. Ich bin Mesut.

Volkan'la birlikte aldığımız yegane ödül

2009-2010 Bahar Dönemi

  • 4,5    Su Temini ve Atıksu Uzaklaştırma: Yılmaz Muslu ve kitapları.
  • 3,0 Temel İşlem. ve Süreç. Lab. II: Efsane olup zirvede bıraktım, laboratuvar defterini kapattım.
  • 4,5 Air Pollution (Hava Kirliliği): Hava derslerini çok zor anlayabildiğimi keşfettim.
  • 4,5   Çevre Mühendis. Bilişim Tekno.: Serdar Hoca’dan tez almaya bu ders sayesinde karar verdim.
  • 4,5  Enerji Üretiminden Kaynaklanan Çevre Sorunları: Okul hayatım boyunca aldığım en iyi derslerden biriydi. Çok araştırıp çok şey öğrendim.
  • 3,0    İstatistik: Zorlanırım diye korkuyordum ama rahat geçtim.
  • 4,5   Termodinamik: Çok zor oldu ama geçebildim. Tabloların hastası oldum. Ayrıca Yunus Çengel‘in kitabına da hayran oldum.
  • 6,0    Temel İşlemler ve Süreçler II: Çok ağır geldi. Acayip geldi bu ders.

3. Sınıf Yaz Okulu Savaşalp Volkan Seval

2009-2010 Yaz Dönemi

  • 7,5    Calculus II (Genel Mat. II): Yazık oldu. Üzüldüm.

4. Sınıfın en yoğun zamanları

2010-2011 Güz Dönemi

  • 6,0  Unit Operations and Proces. I: Zorlandım ama affetmedim, çaat diye geçtim.
  • 6,0  Akışkanlar Mekaniği: Mantığını anladığımı söylemiştim. Rahat geçtim.
  • 6,0    Katı Atık Yönetimi: İşte en zorlayıcı ama bana en faydalı olan derslerden biri daha. Çok iyi bir deneyim oldu bana.
  • 4,5  Air Pollution Control: Hava derslerini anlayamadığımı keşfettim. Ama suç kitaptaydı ben de değil.
  • 4,0    Su Arıtımı Projesi: Zevkli derslerden birisiydi. Yusuf Hoca‘ya baba demeye başladık.
  • 4,5    Environmental Modelling: İlk vizeden 20 alıp ikinci vizeden 85 aldım. Öyle geçtim.
  • 3,5    Wastewater Engineering: Ben sevdim bu dersi sizi bilemem.
  • 3,0    Çevre Müh. Bitirme Projesi I: Hehe.
  • 3,0  Küçük Ölçekli Atıksu Arıtma Sistemleri: Bir diğer faydalı seçmelilerdendi bu ders de. Herkese tavsiye ederim.

Volkan ve Savaşalp

2010-2011 Bahar Dönemi

  • 4,5  Differential Equations): Tek seferde çaatt diye geçtim. Laplace ve Yılmaz Dereli sağolsun.
  • 6,0    Temel İşlemler ve Süreçler II: Affetmedim bu sefer. Çok onurlu geçtim.
  • 4,0    Atıksu Arıtımı Projesi: Bu ders de iyiydi.
  • 6,0   Çevre Yönetimi: Proje kısmı çok zorladı. Arcgis öğrendik biraz da, o açıdan iyiydi.
  • 3,5  Tehlikeli Atık Yönetimi: Fena değildi. Ama Katı Atık kadar sevemedim.
  • 3,0    Suların Yeniden Kullanımı: Kolay bir dersti. İkili dağıtım sistemi mantığını aklıma soktu.
  • 6,0    Çevre Müh. Bitirme Projesi II: Hahaha.
  • 4,5  Computer Aided Engineering Design: Kesinlikle alınması gereken bir ders. Otoket herkese lazım.
  • 4,5    Çevre Politikaları: Ethem Torunoğlu‘nu tanıma şansını elde ettim.

2010-2011 Yaz Dönemi

  • 7,5    Calculus II (Genel Mat. II): Ölüyordum az daha. havale geçirdim.

2011-2012 Güz Dönemi

  • 7,5    Calculus II (Genel Mat. II): Efsane oldum.

Buradaki tabloya baktığımda en başarılı yılımın son sınıf olduğu görülüyor. Hatta öyle ki son sınıfın ikinci dönemini 3.06 ortalama ile bitirmişim. O yaz Calculus II’den kalmasaymışım Onur Belgesi bile alabiliyormuşum. Her sene yaz okuluna gelmişim ama bir tek ikinci sınıfın yaz okulunun faydasını görmüşüm. Calculus I ve Fizik II derslerini bu yaz vermişim. Ayrıca ilk stajımı da o yaz yapmıştım. Son stajımı da 4. sınıfın yazında yapmıştım. Arkadaşlara tavsiyem stajlarını 2. ve 3. sınıfın yaz aylarında yapmalarıdır. Son senelerini mezuniyet telaşına bıraksınlar.

Bu dört yılda beni zorlayan dersler Calculus I, Calculus II, Temel İşlemler I ve Temel İşlemler II olmuştur. Bu dört ders benim dengemi o dönemlerde altüst etmiştir.

Serdar Hocamızla

Aşağı yukarı her hocamla aram çok iyidir. Her birine burada saygı ve sevgilerimi iletiyorum. Ancak danışman hocam olması sebebiyle Ülker Hoca‘nın, sonsuz yardımlarından dolayı Ozan Hoca’nın, yapı olarak çok benzediğimizi düşündüğüm için Serdar Hoca’mın yeri bende çok ayrıdır. Müfide Hoca‘nın da kimsenin açıkça dile getirmediği herşeyi üzerine basa basa söylemekten hiç çekinmediği ve mesleğimizi bu kadar savunduğu için yeri ayrıdır. Bölümümüzde

Ozan Hocamızla

istisnasız tüm hocalarımı sever, saygı duyarım. Şu dört senede en az sevdiğim dersler Fizik I, Fizik II, Calculus I, Calculus II, Hidroloji, Bireylerarası İletişim ve Hava Kirliliği Kontrolü dersleridir. Bu dersleri sevemeden geçtim. Kendimi olayın tamamen dışında hissettiğim tek ders ise Diferansiyel Denklemler dersi olmuştur. Zaman zaman Hava Kalitesi Kontrol dersinde de bu şekilde hissettiğim anlar oldu.

Bu dört yılda en keyif alarak geçtiğim dersler bitirme tezi, Katı Atık Yönetimi, Çevre Yönetimi’nin proje kısmı, Temel İşlemler Laboratuvarı II’nin projesi, Fotoğrafçılık, Almanca I, İnkilap Tarihi I ve II, Türk Dili, Teknik Resim, Temel Bilgi Teknolojileri, Türk Sanat Müziği, İktisat, Topluma Hizmet Uygulamaları, Mühendislikte Bilgisayar Uygulamaları, Bilgisayar Destekli Tasarım, Enerji Üretiminden Kaynaklanan Çevre Sorunları dersleri oldu. Unuttuğum bir iki ders olabilir.

Eğitimimi su konuları ağırlıklı olarak aldım. Tezimi de yine su ile çalışarak yaptım. Dolayısı ise sucu oldum. Sucu olmasam belki Katı Atık konularıyla çalışabilirdim.

2009 Bahar Şenliği

Okuldaki 5 senemde de Bahar Şenlikleri‘ne katıldım. Bunların son 3 senesinde çeşitli aksiyonlara girdik. Eğlendik epey. 201120102009 Son yılımızda yaptığımız tramvay halen bölümde durur :)

Beş buçuk yıllık üniversite hayatımın en süper zamanı hazırlık zamanıydı. Bir yıl boyunca hiçbir şey yapmadım. Hiçbir şey yapmadım diyorum! En zor ve

2010 Bahar şenliği: Sercan Merve ben

sıkıntılı zamanı da dördüncü sınıf zamanıydı. Çünkü zaten zor olan dördüncü sınıf derslerine ilaveten alttan Temel İşlemler ve Süreçler dersi ile Akışkanlar Mekaniği dersleri alıyordum. Yaz geldiğinde zihnen ve bedenen bitmiş tükenmiş durumdaydım.

2011 Bahar Şenliği Seda Ben Tramvay Alper Ahmet

Ben Akif Hoca Alper Volkan

Asistanlarımızın hepsi ile aram iyi olmuştur. Ancak halen daha Akif Hoca‘nın yeri bende ayrıdır. Hatta Alper’de de ayrıdır. Akif Hoca bizim Akif Abi’mizdir.

Bizim dönemin tek derli toplu fotoğrafı

Dört yıl içinde teknik gezilerimiz de oldu elbette. Bunlar içerisinde en iyileri İzaydaş Teknik Gezisi ile barajlara yaptığımız teknik gezi oldu.

Dört yılda en çok utandığım an Tehlikeli Atık vizesinden 5 aldığım zaman ile Kimya II dersinde Eftade Hoca’nın yerine o derslik Malzeme Mühendisliği’nden gelen bir hocanın bana kızması oldu. Öldüm yerin dibine geçtim.

2011 Mezuniyet Emre Turgut Ben Alper En İyi haber fotoğrafı ödülü.

En mutlu olduğum an ise Alper ve Emre ile birlikte Çevre Yönetimi dersinin sunumunda birinci olduğumuz an oldu. Emre’yi o kadar mutlu ve kontrolden çıkmış olarak görebileceğim bir başka an daha yoktur. Öğrenciliğimizin en mutlu dönemleri Alper, Selma ve Emre ve Turgut’la kantinde langırt oynadığımız zamanlardı. İş yükü olarak en yoğun olduğumuz zaman dördüncü sınıfın ikinci döneminde ilk vizelerden sonraki dönemdi. Benim moral olarak en bitik olduğum zaman dördüncü sınıfın yaz okulu zamanıdır.

2006 Yılı Hazırlık Ergin Ben Mert

Üniversite hayatımın en eski arkadaşları sırasıyla Mert, Ergin ve Volkan’dır. Birinci sınıfta da Alper’le tanıştım. İkinci sınıfta da Sercan’la ve Koray’la tanıştım. Sercan o zaman şişmandı.

Çevre Mühendisliği eğitimi öyle akılsız salakların söylediği “çevrede okusam 5 ortalama yaparım” gibi birşey değilmiş bunu gördüm sevgili okur. Zor yani hakikaten emek istiyor, hata kabul etmiyor. Sürekli çalışman lazım. Boşlasan olmuyor, bir vizeden düşük alsan sıkıntı oluyor, üstelik bizim bölümde devamsızlık da çok ciddi sorun. Adamın gözünün yaşına bakmıyor.

Mezuniyet için 240 kredi gerekiyor. Benim 255 kredim var. Bunu da ekstradan aldığım seçmelilere borçluyum. Evet, ben mezun oldum. Vatana millete hayırlı olsun.

Halkı selamlayarak bitiriyorum.

Yazdığım uzun yazılardan birisi oldu bu farkındayım. Hepsini okuyana da helal olsun :) Yorum olarak hepsini okudum yazan ilk beş kişiye Proofhead My Resort kupası vereceğim. Buraya kadar sıkılmadan okuyan eşe dosta okura sonsuz teşekkürler.

EKLEME: Facebook’tan da sevincime ortak olan herkese teşekkürler.

Herkes sağolsun varolsun

İnsan Ruhu Üzerine Tespitler

Her insanın içinde bir karanlıkla doğduğuna inanırım. Bu sıkıcı satırları okumaktan kaçıp doğrudan konunun özünü merak edenler için bu yazımda kendime itiraf edemediğim pişmanlıklarım olduğundan bahsedeceğim. Her insanın içinde bir karanlık vardır demiştim. Evet. Buna yürekten inanıyorum. Yaşadığımız her anda bu karanlığı biraz daha aydınlatmaya çalışıyoruz. Elimizdeki ışık ise gençliğimiz ve sağlığımız bence. Bunlar yavaşça tükenirken aydınlık da azalıyor etrafımızda. Biz usul usul karanlığa alışıyoruz. Ve o en zifiri anda da bitiyor her şey. Ölüyoruz. Ruhun özü de ışık yani nûrdur bence. İnandığınız değerler size neyi gösteriyor bilemem elbette.

Kendi karanlığımın giderek arttığını fark ediyorum. Bu bir bıkkınlığın, usanmışlığın sonucudur bence. Benimle birlikte dünyaya gelen bu karanlığı belki görmezden geldim. Ancak yaptığım hatayı şimdi görüyorum. Her maddeye karşılık gelen bir anti madde olduğunu biliyorum küstah entelektüelliğimle. Eğer ruhum da bir ışık yani nûr ise elbette ki bunun anti maddesi karanlık olacaktır. Bu da işte içimde, zihnimin derinliklerinde yatıyor. Bilinçaltı diyorum ben buraya.

Bilinçaltım sonsuz bir çöplük gibi. Sizinkileri bilemem. Ama benim ki tıpkı tarif ettiğim gibi. Sonsuz, uçsuz bucaksız bir çöplük… Kendimi bilmeye 92 yılından itibaren başladım. O zamanlar Tunceli’de minik bir çocuktum. Evimizin yanındaki parkta düşüp kafamı kırdığımı, serçe parmağımı evin arkasındaki harç makinesine sıkıştırdığımı hatırlıyorum. Canımı yakan her şeyi hatırlıyorum. İşte bu çöplük de o zamanlardan itibaren dolmaya başlıyor.

Rüyalarım artık beni korkutmaya, bir yandan da cezbetmeye; adeta baştan çıkarmaya başladı. Geçmişte yaptıklarımın pişmanlıkları olacak ki rüyamda yeniden yaşıyorum o anları. Verdiğim kararları tekrar sorgulatıyor beynim bana. Binlerce kıvrımı arasındaki yüz binlerce hücre ele geçiriyor tüm kontrolümü. Bana pişmanlıklarımı gösteriyor devamlı.

Uyku gerçekten ölümün kardeşiymiş. Karanlık ölümün kendisi, ruhun karşıtı demiştim. Uykuda yaptığımız şey kendimizi bu ölümün eline bırakmak anlaşılan. Uykuyu hiç bilmesek ölümden bu denli korkar mıydık? Uykuyu hiç tatmasak ölüm belki de pek çoğu için kaçış olmazdı. Burada bu tezatlığı bilerek veriyorum.

Karanlığım giderek büyüyor zihnimde. Bunun en açık ispatı rüyalarımın artık ruh halime etki edecek kadar etkili olmaya başlamasıdır. Dolayısıyla artık çok okumaya çalışıyorum. Böylelikle rüyalarımı kendi bilinçaltımdan kurtarabiliyorum. Yani geçmişteki hatalarım, zihnimin köşelerinde kalmış kırıntılar ortaya çıkmıyor. Bu açıdan en başarılı eserler İhsan Oktay Anar’ın eserleri. Ya hiç bir şey görmüyorum. Ya da yeniçerilerden kaçıyorum rüyamda. Tertemiz yani.

Ama bunun böyle sürmesine katlanamıyorum artık. Bilinçaltıma format atmanın yollarını arıyorum birkaç gündür. Yeteri kadar para ile bunu yapabilir miyim? Hayır. Seyahat mi etmeliyim? Hayır. İçinde bulunduğum durum da buna müsait değil zaten. İşte bu şekilde ne yaparım diye düşünürken sonunda cevabı buldum. Yazmak. Yazacağım sevgili okur. İçimdekileri, aklımdakileri ne kadar boşaltabilirsem o kadar rahatlarım diye düşünüyorum. İşte bu yazı da bu sebepten kaleme alındı. Gerçekten önce bu yazıyı kalemle yazdım. Sonra üşenmedim bilgisayara geçirdim. Hepinizi seviyorum. Siz de beni sevin.

Mesut Proofhead.

EDIT: Karanlık madde ile antimadde’yi aynı şey zannediyordum. Yazıda düzelttim. Uyardığı için de fasafiso ve Can’a teşekkür ederim. Uyarın beni.

İkarusun Yükselişi

Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri‘ni okurken altını çizmişim “İkarus’un Yükselişi” ifadesinin. Geçen gece onnu ve ne yapacağımı düşünürken uykum kaçtı biraz kitap okuyayım dedim. Kitaptaki ilk hikayede geçiyor İkarus’un Yükselişi. İhsan Oktay Anar‘ın Osmanlı Dönemi’nde yazmasına alıştığım için bu kitabı okurken epey şaşırmıştım. Çünkü hikayelerin hepsi Cumhuriyet Döneminde geçiyordu.

İkarus'un Yükselişi

İlk hikaye Güneşli Günler, İhsan Hoca’nın modern çağa uyarlanmış bir vampir hikayesi. İşte bu hikayenin içerisinde gördüm “İkarus’un Yükselişi”ni. Hikayedeki vampir bu isimde bir plak dinliyordu. Hikayede anlık heveslere kurban edilen güzellikler anlatılıyor.

Neyse, araştırdım ve çok da zorlanmadan buldum İkarus’un Yükselişi’ni. TRYGAIOS isimli bir blogda anlatmış yazarı. Ben de o yazarın kelimeleriyle aktarıyorum:

Daidalos, oglu İkarus ile birlikte, kendi yaptığı Labyrinthus’a hapsedilir. Oradan çıkmanın, kurtulmanın çarelerini arar. Aklına, balmumundan kanat yapıp kuşlar gibi uçarak çıkmak gelir. Düşündüğünü de uygular.

Oğlu İkarus ile birlikte kanat çırparak, gökyüzüne yükselir ve Labyrintus’tan kurtulur. Ancak İkarus heveslidir, özgürlüğün, kuş gibi hür olmanın tadına varmıştır ve daha da varmak ister. İçinde karşı konulmaz bir istek ile kanatlarını daha bir tutkulu çırpar. Kanat çırptıkça güneşe daha da yaklaştığını düşünür, tüm amacı güneşe ulaşabilmektir.

Daidalos ise oglu İkarus’un başına gelecekleri bildiğinden öğütler vermeye çalışır. Suyunca git oğlum, ne yüksel daha fazla ki güneş eritmesin balmumundan kanatlarını ne de alçal gereğinden fazla ki deniz ıslatıp ağırlaştırmasın kanatlarını der. Ama İkarus’un bunları duymaya pek niyeti yoktur. Zihninde ve yüreğindeki tek amacına bir an önce ulaşabilme hevesindedir. Çırptıkça çırpar kanatlarını, her seferinden daha çok, her seferinde daha güçlü, daha tutkulu.

Ancak ne var ki yükseldikçe, balmumundan kanatlar erimeye başlar, ta ki İkarus’u taşıyamayacak hale gelene kadar. İkarus hızla denize düşer ve boğulur.

Hikaye bu şekilde bitiyor. İhsan Hoca’nın kitapta vermek istediği temaya da uyuyor.

Bu yazıyı neden yazdığıma gelince kendimi bazen bu İkarus gibi hissediyorum sevgili okur. Kanatlarım erir de boğulursam diye korkuyorum. Bu yaz sıcağında aklım yerinde duruyor diye şükretmeliyim herhalde.

İhsan Oktay Şansı!

National Geographic Türkiye Kasım 2009

Geçen gün tamamen bilinçsizce Volkan‘dan National Geographic Türkiye dergisinin Kasım 2009 sayısını aldım. İçerisinde “Mum Gibi Yananlar” diye bir makale vardı. Epey ilgimi çekmişti. Bir kısmını okuyunca kalan kısmın okumak için dergiyi aldım Volkan’dan. Eve gelip o kısmı okuyup bir kenara koydum.

Az önce tamamen şans eseri olarak adeta taptığım yazar İhsan Oktay Anar‘ın aynı sayıda “Zeytin – Tire’de Hasat Ritüeli” isimli bir yazı yazdığını farkettim. Üstelik o sayının kapağı da bu yazı için hazırlanmış. Ne kadar sevindiğimi ve heyecanlandığımı anlatamam sevgili okur :)

Yazının tanıtımı şu linkte verilmiş. Yazı 18 sayfa olmasaydı valla üşenmez tarardım, koyardım buraya ama çok uzun işte. Sadece derginin kapağını koyuyorum. Hatta dur lan üşenmeyip birkaç sayfa daha koyayım.

İhsan Oktay Anar hayranı birisi için muhakkak kitaplığında bulunması gereken bir sayı bu. Yeri gelmişken sevgili okur, henüz yeni bir kitap haberi yok İhsan Hoca’dan. Şöyle düşünüyorum bazen, ben bu adamı tanıdığımda yani ilk kitabını okuduğumda yıl 2007 idi. Yani yazar son kitabını daha yeni çıkarmıştı. İlk kitabını da 1997 de çıkardığını düşünürsek ne kadar da geç tanımışım bu yazarı!

Yazının giriş sayfası (büyütmek için tıklayın)

Yazının bitiş sayfası (büyütmek için tıklayın)

Sahne, Beste, Eurovizyon, Finaller

Okuyucu, umarım böyle iki üç konuyu birleştirip yazdığım yazılardan sıkılmıyorsundur. Az daha dişimizi sıkalım şu finaller bir geçsin, ondan sonra yine ağzımızın tadıyla yazarız be :)

The Wolfman

Eh madem final dedik, finallerle devam edelim. Geldi dayandı yine o iki haftalık azap! Dua etmekten ki kefereyseniz öyle bir şansınız da olmuyor, ve ders çalışmaktan başka yapacak bir şeyinizin olmadığı bu zamanlar insanın hayatından teknik olarak 75 gün götürüyormuş! (kaynak: İsviçreli bilim adamları) Benim genelde sınav zamanı baş gösteren şu entellektüel yanım sayesinde cumadan beri bir kitap bitirdim ve iki film izledim. Hıyarım ben! Kitap, hepinizin bildiği gibi hayatımın yazarlarından olan İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel isimli romanıydı. Mükemmelden daha mükemmel bir eser! Okuyun, okutun. Filmlerden de ilki uzun süredir beklediğim ve nihayet bir şekilde izlediğim (ne şekilde olduğunu sormayın) “The Wolfman – Kurt Adam” filmiydi. Malum vampir – kurtadam efsanelerinin hastası olan bendeniz için harika bir film oldu. Bu filmde vampirler yok ama kurtadamlar var. Çok da kral oyuncular var. Anthony baba ve Elrond rolünde oynayan Hugo Weaving var bir kere. İzleyin kesin yani. Diğer film, aslında bu üç bölümlük bir mini dizi, Comanche Moon. Bunda da yine LOTR’dan bildiğimiz Eomer‘i oynayan Karl Urban var başrolde. Ama ben hiç sevmedim bu western’i. Hem de hiç! Ne amacı belli, ne başı belli. Bir kitaptan uyarlanmış. Demek ki kitap da işe yaramazmış.

Akif hocamız, abimiz, canımız

Kültür sanat aktivitelerim bunlar. Şimdi de müzik :) Geçen hafta sahneye çıktık uzun süre sonra. Tabi buna sahneye çıkmak denirse :) Bizim okulda uzun zamandan beri planladığımız Çevre Şenliği‘ni yaptık. Katılım görevli 30 kişi haricinde çok azdı ama olsun. En azından gelecek seneler için fikir vermiş oldu. Katılan herkese (sadece kantinin önünde otururlarken arka tarafa şemsiye taşımak için çağırdığımda ’30 kişi var görevli ödül alırken almasını biliyosunuz’ diyip yardım etmeyen ve yemek dağıtılırken gidip en önce alan o üç dört kişiyi dahil etmiyorum ki bir tanesini de epey severdim) teşekkür ederim. Doğan‘a, Levent‘e, Doğancan‘a, Melih‘e ve  Sefa‘ya ayrıca teşekkür ederim. Melih sağolsun elimizdeki amfi kısa devre yapınca hemen yenisini ayarladı. Doğancan’da sağolsun ekipmanlarıyla destek oldu. Teşekkür ederim tekrardan.

Sahne için 12 parça hazırlamıştık. Ama işte aksilikler falan olunca 5 tane çalıp indik. Bizden sonra Cadı Katı çıktı. Onları izlemeye kimse kalmadı. Gelin diye çağırılan grubu kimse dinlemedi. Biz de en son 5-6 kişi kalmıştık. O şekilde dinledik, eğlendik. Burada bir öz eleştiri. Belki de yaptığımız organizasyondaki en büyük hata: Organizasyondan arda kalanları toplamak için kimsenin ortada olmayışıydı. Ertesi gün temizlendi heralde. Ama dediğim gibi müzik sistemi hariç aksaklık olmadı. Bir sonraki sene için güzel bir tecrübe oldu. Açık havada çalmak çok zevkliymiş onu farkettim. Sonra bizim Akif Hoca‘yla Ömer Hoca‘nın gençlik yıllarında birer headbanger olduğunu keşfettik. O da güzel oldu valla.

Aha da biz

Müzikle ilgili bir küçük gelişme de İzmir’e Serkan‘a yolladığım beste oldu. Melodisini Serkan’ın yaptığı bir melodiye söz yazıp beste yapmıştım. Geçen gün istedi ve sağolsun geri aradı beğenmiş, kullanacakmış. Hadi bakalım ne çıkar ortaya. İnsan seviniyor tabi. Müzik bir ruhsa sözcükler de buna giydirilen beden oluyor. Bakalım ikimizin yaratacağı bu varlık neye benzeyecek :) (çarpılma garantili) Buradan hareketle Volkan‘la birlikte kaydettiğimiz pikipov‘a geri döndüm. Galiba bu yaz ona da birşeyler yapacağım. Hem artık Halil‘de kankamız olduğuna göre işimiz daha kolay.

Şu geçenlerde çektiğimiz daha doğrusu adam gibi çekemediğimiz kısa film bana yeni bir cesaret verdi, fikrimi Volkan’a anlatana kadar bekleyin.

Bu yaz yine arkadaşlarımın taşınma göçünme yazı olacak. Volkan, ev arkadaşları ayrıldığı için eve çıkacak galiba. Koray‘la ev arkadaşı da evi genişletecekler. Ve nihayet Sercan da eve çıkabilmek için son kozlarını oynayacak. Bu arada Sercan’a 30 lira borcum var. Bugün yarın icracılarla dayanır kapıma.

Yazın langırt masası yapıyoruz Sercan’la. Maddi manevi yardım bekleriz. Autocad bilen bir arkadaş elimdeki şu planları çizer mi? Ya da bana hızlandırılmış bir kursla Autocad öğretecek biri var mı? İhtiyacım olan şey istediğim uzunlukta bir çizgi çizebilmek, istediğim çapta bir daire çizebilmek, çizdiklerimi silebilmek, taşıyabilmek. Bu kadar işte. Lan mimarlıktan okuyan varsa bunu lütfen bana bir yardım edin.

Harbi Lena bu işte

Son olarak da bu yazıyı Eurovizyon hakkında yazarak bitireyim. Azerbaycan‘la aramızda yıllardır diğer ülkelerde görüp sövdüğümüz o puan dostluğunu görmek mutlu etti :) Almanya‘daki hatunun adının Lena olması içimde bir yerleri kıpırdaştırdı ama Almanya’nın karı meraklısı ülkelerce birinci yapıldığı da gün gibi ortada değil mi :) Yani ne bileyim İzlanda‘nın parçası iyiydi mesela. Ama yarım tonluk bir bayan söyleyince tabi aynı espirisi kalmıyor. Bizi temsil eden ve 2. olan maNga‘ya da tebrikler. Almanya’nın - kadın güzelliği – sayesinde elde ettiği yarışmanın pek çok kişiye göre birincisi oldular. Yalnız bu emo imajı ne lan? Allah aşkına o ne iş? Sevgili okur yavaş yavaş bitiyor Eurovizyon’da artık kimin kime oy vereceği belli resmen. Aklıma takılan bir nokta da, ulan bizden her sene Rusya’ya, Ermenistan’a, Yunanistan’a kim oy veriyor ya? Akrabalık falan mı var? Akrabalık varsa bize niye oy çıkmıyor? Her neyse, uzun bir yazı olmasın. Öpüyorum alayınızı :)

Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Sempozyumu – ODTÜ

Bakalım bu üç günü nasıl özetleyeceğim buraya. İstanbul‘da trende gözlerini kapatan açtığımda kendimi Ankara‘da buldum ve inmemize yaklaşık on dakika falan vardı. Evet başarmıştım ve yolu uykuya yedirmiştim. Sabah tren garına indik. ODTÜ‘den bir arkadaş bizi karşılamaya geldi. Diğer ekibimizin gelmesini beklerken garda ODTÜ’den gelen arkadaşımıza dedik ki ya biz çok yorgunuz, ölüyoruz eğer kalacağımız yer belliyse gidelim bir eşyalarımızı koyup öyle gelelim. Onlarda daha hazır değil diyince bizde yapacak birşey yok diyip bekledik. Diğer ekibimiz de gelince hep beraber ODTÜ’ye gittik. hayatımda ilk defa ODTÜ’ye gitmiştim. Ormanlık, ağaçlık bir yer :)

Mekana gittik, kaydımızı yaptırdık. Sunumların başlamasını bekledik, bekledik ama o yorgunluk bizi yendi. Biz de ne yapalım ne edelim derken kulüp başkanımız Elif, dümene geçti ve belki de hayatının sevap grafiğindeki en büyük sıçramayı yaptı. Konum itibariyle ODTÜ, Ankara’nın biraz dışında kalıyordu. Elif’in evi de Sincan‘da idi. Elif bizi aldı kendi evine götürdü. Yol, yorgunluğun etkisiyle epey acıklı ve ızdıraplı geçti. Ama eve vardığımızda arka bahçemden benzin çıkmış gibi (bakın petrol değil, direk işlenmişi benzin!) sevindim. Sırayla tuvalete ve banyoya girdik. Gerçi tuvalete sadece Oğuz‘la ben girdik. Lan nasıl mükemmel oldu varya off. Banyonun ardından yeniden espiri yapabildiğimi farkettim, ne biliyim birisi komik bir şeyler diyince gülebildiğimi falan farkettim.

Çevre Politikaları Atölyesi

Hemen ardından evden çıkıp doğru ODTÜ’ye yollandık. İlk oturumu kaçırmıştık ama ikinci ve benim de merak ettiğim Çevre ve Felsefe oturumuna yetişmiştik. Bu sunumlardan bir tek Ekofeminizm ilgimi çekti. Ancak sonradan onun da saçma bir temele oturtulduğu kanısına vardım kendimce. (Ekofeminizm, kadın ve doğa ilişkisini anlatan ve bu ikisinin çifte sömürüsünü dile getiren terim. ) Sunumlardan sonra çimlere oturduk ve Çevre Politikaları Atölyesi başladı. Güzel bir atölye, bir önce gittiğimiz Exitcom‘da çalışan bir çevre mühendisi olan Özlem’le tanıştım bu atölyede.

İlk günün akşamı kalacak yer problemi yaşandı ufak çaplı. Sonradan bazı tarafımızca ve onların tarafınca bazı gereksiz hareketler oldu. Bunlara girmeyeceğim, karşılıklı iki taraf da üzüldü. Ancak sonradan bunları hallettik. Sabahtan beri birşey yemediğimiz için artık açlığımız son haddindeydi. Saat gece 10 gibi yemeğe gidebildik. Yukarıda sözünü ettiğim arkadaş Özlem’le Hosta‘da karşılaştık. Birlikte yedik. Bu arada sevgili okur, Ankara’nın Eskişehir’e göre nasıl da pahalı olduğunu unutmuşum lan. Neyse yemekten sonra ben bizim ekibin diğer yarısına yanımdaki 1. sınıftan arkadaşları götürdüm. Sonra da Kızılay’da bir yerde bir kaç saat birlikte oturup bir durum değerlendirmesi yaptık.

Bahsetmezsem ayıp olur. Sempozyumun birinci günü Ali isiminde 10 numara bir arkadaşla tanıştık. Kendisi coğrafya bölümünde okuyormuş. Sağolsun gittiği güne kadar bizimle takıldı. O gece de yanımızdaydı. Neyse mekandan çıkıp yorgun beyinlerimizle kaldığımız yere döndük. Afyonluların Konukevi. Konum olarak da şansıma Ankara’nın tek bildiğim yerindeymiş, Özge Abla‘ların evin hemen yanında :D O gece Ali, ben ve Mustafa Kemal birlikte kaldık. Yorgunluktan hiçbir şeye dikkat etmedim valla. Yalnız klozetin sifonu çalışmıyordu. İhtiyacımı Ermanların odadan giderdim ertesi gün. (Böyle işe yaramaz bir detayı neden verdim ki?)

2. günün sabahı dinlenmiş olarak uyanıp tekrar ODTÜ’ye geldik. Sunumlar yapıldı yine. Bizim Murat’lar da sunum yaptılar. Helal olsun kendilerine. Bir de bugün yapılan bir tohum sunumu vardı. O çok kral olmuştu. Bir de Food, Inc. diye bir filmcik izledik. Hakikaten güzeldi, torrente attım hatta. Bugün de 2 farklı atölyeye katıldım. İlk atölye Organik Tarım mı? Endüstriyel Tarım mı? atölyesi oldu. Güzel şeyler öğrendim. Diğer atölye de Kentleşme ve Çevre atölyesiydi. Bu da güzel oldu kanımca. İkinci günün sonunda bu sefer organizasyona katılanlardan ayrı takılmak istemedik. Zira adımız kapris üniversitesine çıkmıştı :) Kaprisliyiz lan biz. Neyse, Telwe denen bir yere gittik. Buranın bir alt katı var. Mükemmel bir yer. Zaten girdiğimizde sahnedeki herifler Street Spirit çalıyorlardı, Oğuz’la kendimizden geçtik. Sonra gittim istedim bir de Turn The Page çaldılar. Yuh dedim kendimce.

Fırfırsız 10 El Kazanan Adam!

Sonra dabtışakıstıs başladı. O ara ben de bir langırt masası gördüm. Bizimkilerle langırta başladık. O kadar ateşle ve zevkle oynadık ki sağdan soldan oyun teklifleri aldık. Hepsini de yendik. Yetkin’e buradan selamlar. Diskodan sonra sıra bir diğer canlı gruba geldi. Bu adamlarda piyasada dönen rock ne varsa çaldılar. Zıpladık atladık bildiğin. Erzurum, Mersin, Eskişehir ve Ankara durmadık yerimizde. Bu zıplamaların acısı ertesi gün ve hatta bugün de halen devam ediyor. Diyeceğim gece epey bir eğlendik. Sonra ekibimizi toplayıp ayrıldık. Kaldığımız yere dönüp Oğuzların mükemmel oyunu Köylü-Vampir-Büyücü isimli oyunu oynadık. Saat 4 gibi bitti. Yenildik vampilere. Sonra ben bizim birinci sınıflarla birlikte kaldım. Şunu da öğrendim: Uykusuzluk öldürür!

Sunum yaparken kaptırdığım bir an

Son gün nispeten daha bir yorgun uyandım. Ancak son gün olmasının verdiği dirençle kalkıp hazırlandık. Sonra işte gittik yine ODTÜ’ye. Candan‘la birlikte sunum yapmaktan vazgeçmiştik ancak tamamen hazırlıksız olarak Serbest Kürsü‘de yapalım madem dedik. Ancak dediğim gibi bu bir sunum olmadı. Etik üzerine yaptığımız çalışmadan ve tam da o esnada dağıtılan Çevre Denetim Yönetmeliği’nden konuştuk. Güzel oldu. Hoş oldu.

Bizden sonra bir arkadaş çıkıp ordumuzun güneydoğu ve doğuda byolojik silah kullandığına dair bazı iddialar ortaya attı. Bu beni çok rahatsız etti. Son olarak da bir sonraki ÇSOY Forumu’nun nerede yapılacağına karar verip ayrıldık ODTÜ’den. Zira vaktimiz yaklaşıyordu. Kızılay’da Anadolu Üniversitesi Konukevi‘ne (çok sağolsunlar) eşyalarımızı bırakıp çok yakında bulunan Burger King‘de yemek yedik. İşte o yemekten sonra benim bacağım ağrımaya başladı. Halen de ağrıyor.

Sonra Kızılay’da gezdik. 5 tane Jules Verne kitabı aldım. Sonra İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel‘ini de aldım nihayet. 5 liraya 3 tane plak aldım ve birisinden orjinal ispanyolca Çilli Bom çıktı :) Flamenko tarzında, Ergin‘e dinleteceğim. Oğuz’a kitap alırken aşırı yakışıklı bir tiple karşılaştık. Herif, Zar Adam isimli kitabı şu cümlelerle özetledi: “Abi bi adam var. İki tene zar atıyo. Üç iki geliyo. Üçüncü binanın ikinci katına çıkıyo. Karıya tecavüz ediyo sonra öldürüyo.” Herifin aklında kalanlara bakar mısın :D

Aldık verdik, gezdik tozduk. Sonra da soluğu garda aldık. Son kontrollerimizi yaptık. Aldığımız kitapları imzaladık birbirimize. Hızlı trene bindik ve döndük evimize 6 gün sonra nihayet. Tren garında Sercan karşıladı sağolsun. Minibüse binene kadar Sercan’la bir durum değerlendirmesi yaptım. Sonra eve geldim. Uyudum. Oh mis.

Ufak Notlarım

Bu aralar birazcık da olsa seyrekleşti yazılarım. O yüzden kısa notlar halinde kendimden kesitler sunacağım.

:: Sabhankra geldi gitti: Konser yazısını okudunuz, güzel bir gündü. Hele Merve sağolsun daha da unutulmaz yaptı. Kardeşim o gün bir de DarkPhase tişörtü kazanmış. Biz konserden erken ayrıldığımız için çekilişte bize ne çıktı bilmiyorum. Murat Abi bunu okuyorsan bilet numaralarımız 57, 58, 59, 60 idi:)

:: Cep telefonumu değiştirdim: Sercan’a getirttiğim ve parasını hala ödemediğim telefonu babam alınca babamın kullandığı Samsung E250‘yi de ben aldım. Telefon cidden dandik! Ah ah, nerde benim Nokia 6600‘ım be. Şunu da farkettim sevgili okur, Samsung’un cep telefonlarının hepsi model olarak Nokia’dan arak. Her neyse, artık iki hattımda açık. Arayı beni :)

:: Annem kitap okuyor: Annem 40 yaşının üzerinde. Bu yaşına kadar doğru dürüst kitap okumuşluğu da yoktur. Ancak bu son 2 3 aydır, annem acayip bir kitap sevgisine tutuldu. Önce İhsan Oktay Anar’ın Efrasiyabın Hikayeleri isimli muhteşem eserini bitirdi. Sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban’ı okudu. Bu iki kitabı da çok beğenmiş. Şu anda Ayşe Kulin’in Köprü isimli romanını okuyor. Ancak bu yazarı beğenmemiş. Diğerleri daha iyi diyor. Bunu da bitirsin Yaprak Dökümü’nü vereceğim okuması için. Bu arada memleket temalı eserlere ihtiyacım var annem için. Tavsiye verin.

:: Sercan’ın fedakalığı: Koray yan çizip ayakta dikilmeyi tercih edince Sabhankra konserini kaydetmek de Sercan kardeşime düştü. Kendisine buradan teşekkür ediyorum. Ayrıca Volkan’a da çektiği kareler için teşekkür ederim. Yakın zamanda bizim çocuklara bir güzellik yapmayı düşünüyorum bunun için.

:: Estetik Olarak Güzellik: Kafamda bu tanımı yeniden şekillendirmeye çalışıyorum. Bununla ilgili bir de yazı yazayım diyorum.

:: Halit Gazeteye Çıktı: Malzeme Mühendisliği’nden sevgili arkadaşımız Halit, Anadolu Haber’in son sayısına çıkmış. Bütçesini nasıl ayarladığını anlatmış. Açlıkla boğuşuyormuş herif meğer. Üzüldüm, onu da burada anayım istedim.

Halit kardeşimin mutfak masrafı fazla oluyormuş

İhsan Oktay Anar – Amat

Amat

Amat

Uzun süre önce okumuştum; yazmak bugüne kısmetmiş :) Bu kitap, Suskunlar‘dan daha çok sardı beni. Daha çok sevdim bunu. Sebebi benim bu tür savaş içeren romanları ve filmleri sevmem. Yazarın ilk romanını da bu yüzden sevmiştim ya.
Neyse bu kitaba dönecek olursak, esrarengiz bir biçimde denize açılan Amat adındaki bir gemide yaşanan yine esrarengiz olayları anlatıyor. Kitabın en başından beri en gizemli karakter “Kaptan Diyavol Paşa Efendimiz“. Aynı zamanda bir de koca reis var ki akıllara zarar! Kırbaç Süleyman. Benim gördüğüm kadarıyla İhsan Anar, karakterleri mükemmel bir şekilde tasvirlemiş ve layığıyla yerine koymuş olay kurgusunda. Yani tarza yabancı olanlar, birden bire ortaya çıkıveren, sanki ağızdan kaçmışçasına cümlede bitiveren karakterleri öykü ilerledikçe birbirine bağlamaya başlayacak ve kendilerini son sayfasına kadar merak uyandıran bir romanın içinde bulacaklar.
Kitap denizcilik terimleri ile dolu. İşin süper kısmı o terimlerin taa Osmanlı zamanındaki versiyonları ile. Yani bu ilk başta rahatsız edici gibi görünse de hiç öyle değil. Belki ben hayran olduğum için bana öyle gelmiyordur. Bence bu durum okuyucu üzerindeki etkiyi arttırıyor.

Burada düşündüm de devamını yazmamaya karar verdim. Zira az önce bu kitap hakkında yazılmış bir bilimsel makale buldum. Bu da kitabın hayli baba bir kitap olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Okuyun derim kesinlikle. Teşekkürler İhsan Oktay Anar! Kitaptan okurken altını çizdiğim iki cümle ile şimdilik sonlanıyor yazı:

Kavasifü’l melanet ve’l habaset

Ruhunu Diabolus’a sat!

NOT: Okurum bu yazıya aklıma bir şeyler geldikçe ekleyeceğim.  O yüzden bilerek bitirmiyorum yazıyı.

Güzel Bir Doğum Günü Daha :)

Geçen sene yazdığım şu yazımı tekrar okudum az önce. Duygulandım :) Malumunuz 19 Temmuz günleri benim için 21 senedir doğum günü adı altında özel bir statüye sahiptir. Bu sene de güzel bir doğum günü geçirdim. Ayrıca bu seneki doğum günüm, kutlanma rekoru kırdı. Birazdan üşenmeyip herkesin adını yazacağım teşekkür etmek için. Muhtemelen çok mubarek bir kişiliğe sahibim ki doğum günüm Miraç Kandili gibi bir güne denk geldi. Ayrıca nasıl kötü bir şanstır ki her sene 19 Temmuz’u Fenerbahçeliler Günü (19 Temmuz = 19 07) olarak kutluyorlar. Bir Galatasaraylı olarak kendimden utanıyorum lan. Ayrıca 20 Temmuz 1969‘da Ay’a ilk defa ayak basıldığını düşünürsek doğum günüm böyle süper bir günün arefesi olarak daha az süper bir gün oluyor. Şaşılacak şekilde Temmuz 19, yılın tam 200. günü :) Süper bak, küsüratı sevmem zaten. Ve belki de bugünün en süper yanı bugün tüm kapalı mekânlarda sigara yasağı başladı, he he he :) Neyse sağolsun pek çok eş dost aradı. Bazı ekonomik durumu iyi olanlar ise paraya kıydı ve beni sevindirdiler. Bu hediyeler arasında, dediğime bakmayın 4 tane, iki tane CD var. Birisi Sagopa Kajmer‘in Şarkı Koleksiyoncusu toplaması. Diğeri ise gördüğümde acayip sevindiğim Barış Manço‘nun 1966′da Fransa’da çıkardığı Kızılcıklar Oldu mu? (Bien fait pour toi) plağının CD’ye basılmış hali. Tam koleksiyonluk, 4 parça içeren bir CD bu. Diğer hediyem ise son günlerde takip edenlerin hatırlayacağı üzere fanı olduğum yazar İhsan Oktay Anar‘ın Amat isimli romanı. Ve son hediyem ise bana acayip bir mutluluk yaşatan mini baterim :)

Üstten görünüş

Üstten görünüş

Önden Görünüş

Önden görünüş

Şimdi yazımı doğum günümü kutlayan herkesin adını yazarak bitireyim. Neden isim yazıyorum, zira bunu istatiksel bir olay olarak düşünün. Yazının başında verdiğim linkten de görebileceğiniz üzere, hedefim her sene doğum günümü kutlayan insan sayısını arttırmak. Hadi bakalım. Kutlayan tüm eş dost;

Merve, Cansu, Burcu, Sercan, Ayşe Mutlu, Seval, Didem, Deniz (merve), Emre, Serkan Abi, Murat Abi, Aygün, Özgür, Mert, İlker, Türker, Özgün, Volkan, Ergin (çevre), Özgür (karakedi), Onur, Ergin, Erman, Ahmet, Nuray, Ali Emre, Pelin, Alper, Tuğba, Yakup, Key B, Oğuz, Burak, Rabike, Erdal, Hasan, Özden, Deniz, Tuğçe, Sevinç, Koray, Cihan.

Renkler sadece tanışıklığımızın kaynağı ile ilgilidir. Lütfen fazla önemsemeyiniz. Bunu bilhassa ileride bu yazıyı okuduğumda işimi kolaylaştırmak için yaptım. Şunu farkettim ki liste uzadıkça keyfim yerine geliyor, neşem artıyor :) Belki unuttuğum birileri vardır. Lütfen bağışlasınlar beni. Doğum günü pastası olarak Peki‘nin hazır pastasındaki tek bir mumu üfledim. Olsun be, canım sağolsun :)

İhsan Oktay Anar – Suskunlar

İhsan Oktay Anar - Suskunlar

İhsan Oktay Anar - Suskunlar

“Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu.” diye bitiyor kitap. Kitabın sonunu söyleyerek başlayan kaç inceleme yazısı okudunuz? Gerçi bu yazı, ne derece inceleme yazısı olur orasını henüz kestiremiyorum. Ankara’dayken almıştım kitabı. Aynı günün gecesi otelde okumaya başladım. İhsan Oktay’ın son kitabı, 2007′de çıkmış. Yazarın ilk kitabı Puslu Kıtalar Atlası‘nı okuduktan sonra – aradaki diğer kitapları geçip – bu son kitabı okuyunca yazarı okuyucusuna aşık eden o tarzın nasıl geliştiğini, nasıl ustalaştığını hemen anladım. Yani bunu farkettim. Kitabın her sayfası beni fazlasıyla doyurdu. İhsan Anar’ın o komik mübalağa’ları, iddialı söylemleri, insanı adeta anlattığı mekanın içerisine sokan o tasvirleri kısacası ona has her yönü bu kitapta tavan yapmış.

Kitabın belki de en önemsiz karakteri bir bakmışsınız kitapta ipi çeken kişi oluveriyor. Bu kitapta musikiyi, müziği anlatması beni ayrıca mutlu etti.

Şu kesin ki İhsan Anar, inanılmaz bir tarih bilgisine sahip. Evet bunun üzerine iddiaya girebilirim. Ya da her bir kitabını yazmadan önce oturup çucuklar gibi ders çalıyor :) Kitapta okuyucuya verdiği şeyler, hatta sadece bu kitabı için kıyaslamıyorum, sadece anlattığı olayları bağlayan türde şeyler değil. Yani bitirdikten sonra inanılmaz tarihi gerçekler ki bunlar insanı şaşırtıyor, öğreniyorsunuz. İhsan Anar, hangi kelimeyi nerede kullanacağını iyi biliyor, okuyucuyu istediği yerde gülümsetiyor, okuyucusuna istediği yerde kahkaha attırıyor.

Suskunlar’ın sonuna geldiğimde açıkçası sonuca çok ta şaşırmadım. Bu, okuduğum romanın yapağılığından veya ucuzluğundan değildi. Bu, yazarın olay örgüsünü tıpkı bir yap bozun parçaları gibi kurmasından kaynaklanıyordu. Parçalar azalmaya başladıkça giderek hangi parçanın nereye geleceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz. Ancak asıl güzellik de burada başlıyor: Parçaların hangi sırayla geleceği. Yazarın ustalığı burada devreye giriyor.

Suskunlar romanının en güzel yanı, Puslu Kıtalar Atlası’na kıyasla çok fazla felsefeye boğulmuş olmaması bence. Aslında boğulmak burada doğru sözcük müdür tabi bilemem lakin Puslu Kıtalar’a göre daha az cümleyi üzerinde düşünerek okumak, bana bir okuma rahatlığı verdi. Aktı gitti kitap :)

Kitabın anlattığı pek çok olay var. Yani gerçekten kitap ne anlatıyor sorusuna tek bir cevap veremiyorum. Ancak şu kesin ki kitabın ana karakteri Davut isminde bir udî genç. Kitabın anlattığı onlarca şey var aslında. Mesela aklımda kalan bir tanesi bugün bile ara sıra tartışması yaşanır: Müzik, çalgı aletleri haram mıdır? Kitapta bununla ilgili atıp tutan bir hoca, bu hocaya dikkat, var. İhsan Anar, bu kısmı o kadar muhteşem ifadeler kullanarak anlatmış ki ben bile bir an “Lan acaba?” dedim, o kadar! İhsan Anar’ın adeti üzere kitapta pek çok kutsal kitap ve şahıstan alıntılar var. Örneğin Mevlana’nın bir sözü ile başlıyor kitap: “Kulak, eğer gerçeği anlarsa gözdür”. Otur da düşün şimdi :)

Kitapta alışıldığı üzere yığınla Osmanlıca sözcük var. Bir de bunların musiki terimi olduğunu düşünün! Ancak pek çok kalın kafalı okurun dediğinin aksine İhsan Anar bunu “Kitabımı sadece büyükler okusun” diye yapmıyor. Bakın şunu açıkça iddia ediyorum ve söylüyorum; İhsan Oktay Anar, çağımızın en büyük Türk romancılarındandır. Zira onun gibi yazan yok. Daha doğru onun tarzında yazabilen yok. Tarih-Felsefe- Fantastik. Daha ne olsun? Bence yeter :)

Kitapta Eflatun diye bir karakter var. Bu herif te bir nevi evliya gibi bir adam. Buna da dikkat edin okurken. Bu Eflatun’un adından olsa gerek kitabın kapağı da eflatun renginde. Hafif simli. Ve inanılmaz sade.

Kitabın iki yerinde; Davut’un ve Eflatun’un ayrı ayrı İstanbul’da yolculukları var. İhsan Hoca, resmen Osmanlı’nın Kostantiniye’sini getirip odanıza serecek. O nasıl tasvirdir, o nasıl betimlemedir öyle. Yaklaşık beş altı sayfa adeta o sokaklarda yürüyorsunuz, o kokuları içinize çekiyorsunuz, o sesleri duyuyorsunuz.

Kitapta olurda merak ediyorsanız, ki ben acayip merak ediyordum, mevleviler hakkın çok fazla şey öğrenebilirsiniz. Kitabın adı da bunlarla ilgili bir olaydan ileri geliyor.

Sonuç olarak dediğim gibi bu öyle profesyonel bir inceleme yazı olmadı. Sadece aklımda kalanlarla iyi bile yazdım. Bu yazıyı yazarken amacım siz değerli okurlarımı da bu kitabı okumaya özendirmekti. Umarım okur ve bana dua edersiniz. Ve işte kitaptan altını çizdiğim söz:

“Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi”

Bu yazıyı istediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz fakat yayınladığınız yerde bu
sayfanın linkini vermek zorundasınız. Vermemeniz durumunda ayıp edersiniz. Ayrıca
emek hırsızlığı da yapmış olursunuz değil mi? Bu kadar tantanaya gerek kalmadan
siz en iyisi kaynak olarak buraya link verin kurtulun, rahat rahat yayınlayın.
Aklınıza bir şey takılırsa buraya tıklayıp bana ulaşın.