Etiket Arşivi: sabhankra

Başucu Albümlerim – Part 1

Öncelikle “başucu albümü” kavramını açıklamama izin ver sevgili okur. İTÜ Sözlükte tam da benim yazacağım açıklamayı verdikleri için aynen alıyorum: “Dinlemekten bıkılmayan, birey için asla eskimeyen, kabak tadı vermeyen ve çok özel olan albümlerdir.” Dolayısı ile burada bireyselliğin ön plana çıktığı görülmektedir. Yani tüm otoritelerce kabul edilmesine gerek yoktur, toplu bir beğeni kazanmasına gerek yoktur. Bir albümün başucu albümünüz olabilmesi için o albümde, o şarkılarda size dair ne bulduğunuz önemlidir. Dolayısı ile hiç kimseye neden bir Tarkan albümünü ya da Immortal albümünü başucu albümü yaptın diye eleştiremeyiz.

Benim başucu albümlerim listem de biraz karmaşık bu yüzden. Farklı tarzlardan albümler yer alıyor. Üstelik bu albümlerin birkaç tanesi başarılı bir albüm bile sayılmaz. Ancak kimisi ilk dinlediğim metal albümü olması dolayısı ile kimisi çok sevidiğim bir filmi hatırlaması dolayısı ile ve çeşitli diğer sebeplerden benim için kıymetlidir.

Sabhankra - Powercraft

1. Sabhankra – Powercraft (2006): Hayatımın albümüdür. Sabhankra’yı tanımama vesile olan şaheserdir. İçerdiği ruh ile bende pek çok şeyin başlangıcıdır. City Of Tulips isimli mükemmel parçayı içermektedir. İstisnasız her parçası güzeldir, kusursuzdur. Geçmiş ve gelecek Sabhankra’ya dair ipuçları içermektedir. Türk metal tarihinde tarzında yapılmış en başarılı albümdür kanımca, Atlantis Müzik‘ten çıkmıştır. Galaksideki en büyük Sabhankra fanı olarak bu albümü bu listeye almaktan gurur ve onur duyuyorum. Aslında Sabhankra’nın tüm diskografisini de alabilirdim. Ancak bir nebze daha seçici olmak gerekli böyle bir başlık için.

Sabhankra - Swords Of The Night

2. Sabhankra – Swords Of The Night (2011): İçerdiği dört parçanın tamamı olağanüstü güzellikte olup, Sabhankra tarafından yayınlanan son EP’dir. EP’nin ilk parçası en uzun süreli Sabhankra parçasıdır. Albümün son şarkısı da aynı şekilde uzun süreli olup iki parçanın bileşiminden oluşmaktadır. Bunlardan Moonlight, Sabhankra konserlerinin kapanış parçasıdır. Eskişehir’de organize ettiğimiz konserde de bu şekilde olmuştu. Konserde tüm salon gruba eşlik etmişti. Albüm sertlik ve melodiklik bakımından tipik bir Sabhankra albümüdür. Self-release‘dir, internet ortamında dağıtımı serbesttir.

In Flames - Whoracle

3. In Flames – Whoracle (1997): Melodik death metal‘in ders kitabı albümlerinden birisidir. İsveç Death Metali‘nin en zirve dört albümünden birisidir. Parçalarda yok yoktur. Jotun, Gyroscope, Episode 666, Dialogue With the Stars ilk etapta aklıma gelen parçalardır. Albüm, In Flames’in tarzındaki keskin değişimden önceki son albümdür. O yüzden çok değerlidir. Şu an ki gitarist Bjorn kardeşimizin son kez davulları çaldığı albümdür. Bu albümden sonra davulcu değişmiş, tarz değişmiştir. Melodik death metal dinliyorum diyen müzikseverlerin dinlemenin de ötesinde arşivinde bulundurması gereken bir albümdür.

In Flames - The Jester Race

4. In Flames – The Jester Race (1996): Her sene bir albüm çıkaran ilk dönem In Flames ekolünün baş yapıtlarından birisidir. İsveç Death Metali’nin en önemli dört albümünden birisidir bu albüm de. Bir yıl sonra çıkacak Whoracle’den bir derece alt kalitededir. Boş parça yoktur albümde. Moonshield, The Jester’s Race, Artifacts Of The Black Rain, Lord Hypnos, Dead Eternity, December Flower hiç aklımdan çıkmayan parçalarıdır. Dediğim gibi albümde boş, hit olmamış parça yoktur. Çok değerli bir albümdür. İlk dönem In Flames logosunun son kez kullandığı ve Jester‘ın bize gülümsediği bir kapağı da vardır.

In Flames - Come Clarity

5. In Flames – Come Clarity (2006): Yeni dönem In Flames’in bana göre oturduğu albümdür. Albümdeki 13 parçanın tamamı aynı sertlik ve güzelliktedir. Dolayısı ile albümü çalmaya başladığınızda akıp gidiyor. Albümde bana göre en başarılı parçalar Crawl Through Knives, Come Clarity ve Take This Life. Ancak dediğim gibi diğer parçalar da çok başarılı. Vokal olarak nispeten daha kirli bir vokal, davul olarak da en zor albüm bu albümdür bence. Albüme iki tane de klip çektiler. Albümün Amerika’da yayınlanan versiyonunda son parça 5 dakika 25 saniye. Diğer international versiyonlarda 3 dakika civarında. Ayrıca albümle bereber bir de bonus dvd var ki içerisinde albümün tamamının stüdyoda grup tarafından çalınışının görüntüleri var.

Pentagram - Unspokoen

6. Pentagram – Unspoken (2000): Herhalde sadece benim için değil, Alper için de bir başucu albümüdür bu. Bu albümdeki This Too Will Pass şarkısı çaldığım ilk metal parçasıdır. Alper’le birlikte çalmıştık. Lions In A Cage olsun, Pain olsun, F.T.W.D.A olsun, albüm baştan sona aynı ruhun etkisindedir. Doldurma bir albüm değil, devam eden bir albümdür. Türk metaline katkılar yapmış, elle tutulan işler ortaya koymuş bir grup olarak Pentagram’ın da en iyi albümüdür bence. Pentagram hayranı olmamakla birlikte bu albümünün hayranıyım sevgili okur.

Suicide - One Of Your Neighbours

7. Suicide – One Of Your Neighbours (2004): En başarılı Türk Death Metal albümüdür. Death metalin ülkemizdeki en başarılı temsilcisi Suicide’ın tek albümüdür. Her parçası hittir, takdire şâyan’dır. (Melodik death metal albümü değildir bu albüm. Bu grup da bir melodik death metal grubu değildir. Death metal ile melodik death metal aynı şey değildir.) Albümdeki en başarılı parça Crimson River‘dır. Çıkarıldığı dönemi düşünerek rahatlıkla söylenebilir ki yol gösteren bir albümdür. İçerisinde yılların emeği ve birikimi vardır.

Immortal - Sons Of Northern Darkness

8. Immortal – Sons Of Northern Darkness (2002): Immortal fanı değilim. Ancak bu albümüne bayılırım. 8 parçada Norveç Black Metali antolojisidir bana göre. Peşinen söyleyim, “black metalci” değilim. Benim için Immortal, Dimmu Borgir gibi tanınan gruplar vardır. Birkaç tane de irili ufaklı grup. Her neyse, Immortal’ın bu albümü de otoritelerce başarılı bulunuyormuş. Antartica, Tyrants, One By One şimdi aklıma gelen parçalar. Bu albümün yayınlanmasından bir yıl sonra Immortal dağıldığını açıkladı. (Sonra yeniden toplandılar tabi.)

Immemorial - Split Demo

9. Immemorial – Split Demo (1997): Wintersun vokalisti Jari Mäenpää’nın 1997 yılında yaptığı 5 parçalık bir şaheserdir sevgili okur. Davulları yazma davuldur. Ancak gitarları ve vokaller, efsanedir. Çok büyük kitlelerce sevilen bir demodur. Ses kalitesi demo olmasından kelli düşüktür. Başucu albümüdür, neden? Çünkü bu demodaki melodik altyapı ve gitarlardaki üstünlük pek çok albümde dahi yoktur. Saygı duyulması gerek bence.

Dark Tranquillity - Fiction

10. Dark Tranquillity – Fiction (2007): Konu DT’den açılınca herkes The Gallery der. Ancak bence Fiction’dır albüm. Üçüncü parça Terminus’tan itibaren akıp giden bir albümdür. Grubun In Flames‘in aksine yıllardır bozmamaya dikkat ettiği çizgisini koruduğu ve her albümde biraz daha yerleştiği o Melodik Death Metal koltuğunu bence sağlamlaştırdığı, Gotenburg‘un muhtarı olduğu albümdür. Albüm tek kelime ile akışkandır. Nasıl yani? Şöyle, play tuşuna basıp hiçbir parçayı atlamadan, değiştirmeye gerek duymadan albümü bitirirsiniz. Çok sevidğim bir albümdir, başucu albümlerimden birisidir.

NOT: Bu yazının bir PART 2 kısmı olacaktır. O kısmı da merakla bekleyin. O kısımda da yine harika albümlerde bahsedeceğim. Üstelik bunların hepsi metal albümleri de değil. İkinci kısımda görüşürüz.

Nihayet Calculus II’yi Geçtim!

Aslında mezun da oldum. Ama şu an şu durumda Calculus II‘yi geçmek benim için çok daha onurlu ve gurur duyulacak bir durum oldu. Ben bir tabuyu yıktım. Evet, Calculus II’den geçilebiliyormuş.

Adam's Calculus

Hazırlıktayken bir gün Mertler’e gitmiştik. O zaman birinci sınıfta olan Mert’in ev arkadaşı ve kuzeni Alper‘in Calculus kitabını görerek hayatıma Calculus olgusunu sokmuş oldum. Nereden bilebilirdim ki bu ders benim tüm üniversite hayatım boyunca başımın belası olacaktı…

Birinci sınıfın ilk döneminde Calculus I dersini ilk defa aldım. Dersin ilk haftasında hayatım boyunca öğrendiğim matematiği özet geçtik. Dersin İngilizce olması, sanal sınıf denilen bence o saçma sistem falan derken dersten inanılmaz soğudum ve korktum. Dersin sıkıcılığı yetmezmiş gibi bir de cumartesi günleriydi. Dolayısı ile iyice işkenceydi bizim için. O dönemin sonunda tüm arkadaşlarım gibi ben de bu dersten kaldım.

Birinci sınıfın ikinci dönemi dersi bu sefer başka bir hoca, Ömer Hoca verdi. Bu sefer de dersleri akşam 5-7 arası koymuşlardı. Akşamın bir köründe dersten çıkıyorduk. Bu dönemde de hiç beklemediğim bir şekilde bir vizeden sıfır almıştım. Bu dönemin sonunda ben bu Calculus I dersinden yine kaldım.

O sene yaz okulu ilk yaz okulum olacaktı. Sadece Calculus I aldım. her gün okula geldik gittik o yaz. Dersi Ömer Hoca açmıştı o zaman, ama ilk vizeden sonra hoca değişince ben yine afalladım ve o yaz da kaldım. O yaza dair unutamadığım bir şey, hocanın final günü koridorun bir ucuna geçip oturması ve sınavdan çıkanlara bakmasıydı. Rezil olmuştum yine.

İkinci sınıf başlamıştı tabi dolayısıyla. İkinci sınıfın ilk dönemi yine şans eseri hiçbir dersimle çakışmadığı için Calculus I’yi yine aldım. Ama bu dönem ne oldu ne bitti hiç hatırlamıyorum, kaldım yine.

O günden sonra bir daha dönem içerisinde Calculus almamaya yemin ettim. Bu esnada Lineer Cebir ve Sayısal Yöntemler dersini geçmiştim. İkinci sınıfın yaz okulunda bu sefer yine Calculus I dersi aldım. Bu yaz okulunda Calculus I’yi Sedat Hoca verdi. Hayatımda ilk defa Calculus dersi beni bu kadar sıkmadı, boğmadı ve ben Sedat Hoca’nın tüm sınıfa hediye ettiği o üç puanın sayesinde dersi nihayet DD ile geçtim. O zaman ki mutluluğumu şu yazımda yazmıştım. Dersi nihayet 5. alışımda geçebilmiştim.

O yazdan sonra akıllanıp artık sadece yaz okullarında Calculus almaya karar verdim. Üçüncü sınıfın yaz okulunda Calculus II’yi ilk defa aldım. İlk vizeye kadar dersi bambaşka bir hoca veriyordu, Nuray Hoca. İlk vizeden nasıl oldu naptım ne ettim bilmiyorum sıfır aldığımı görünce benim moralim, adaptasyonum faan kayboldu gitti. Vizeden sonra dersi yine  benim efsane hocam Sedat Hoca vermeye başladı. Her ne kadar kurtarmaya çalışsam da olmadı. Kaldım dersten sevgili okur. Şu yazımda da o zaman kaldığımda hissettiklerimi yazmışım.

Bir sonraki yaz, yani geçen yaz, yine yaz okulunda yine Calculus II alıyordum. Bu yaz okulunda dersi Nuray Hoca veriyordu. Yaz okuluna çok umutlu başlamıştım. Ara sınavdan düşük alınca epey bir depresyona girdim. Çünkü okul uzayacaktı böyle giderse. O dönem yaşadıklarımı şu yazımda ve şu yazımda anlatmışım. Sonuç malesef hüsran olmuştu ve ben yine Calculus II’den kalmıştım. Bu lanet ders hayatımı mahvediyordu, üstelik okulumu da uzatıyordu.

Bu sene ilk dönem mezun olabilmek için geriye tek dersim kaldığından sadece Calculus II dersi aldım. Ayrıca özel öğrenci olarak yüksek lisansa da yavaştan başlayabilmek adına iki ders de yüksek lisanstan almıştım. Neyse dönem başladı. Dersleri çok büyük titizlikle dikkat ediyor ve çalışıyordum. Dersi de en çok çekindiğim hoca veriyordu. Ne olduysa olmuştu ve yine ben bu dersin ilk vizesinden 13 almıştım. Bu kötü haberden kısa bir süre sonra da almayı beklediğim onur belgesini Calculus II yüzünden alamadığımı öğrenince ben yine bir depresyona girdim.

Ama bu iş artık çığrından çıkmıştı ve kontrol altına almam gerekiyordu. İkinci vizelere giremeyince rapor alıp telafi sınavına girdim. Telafi sınavı normal sınavdan farklı olarak yazılı oluyordu. Bu sınava çalıştım epey. Ama bu sefer çok kontrollü çalıştım. Sağolsun dersin asistanı Mehmet Hoca da beni epey cesaretlendirdi. Çok büyük bir heyecanla telafi sınavına girdim. Bu sınavdan 41 almıştım ve özgüvenim tavan yapmıştı. Artık yavaş yavaş bu dersi geçebileceğime inanıyordum ama hala geçen yazdan dolayı tedirgindim. Bu arada dönem içerisinde olduğumuz kısa sınavlar da fena değildi. İlk iki kısa sınavdan da 42 almıştım. Son kısa sınava ikinci vizeden aldığım notun gazıyla girdim ve tam 85 aldım! Bugüne kadar Calculus’a dair hiçbir şeyden bırak 85′i, 45′ten yukarı not alamamıştım. Bu şekilde hesaplayınca tam 20 puanım oluyordu. Hocanın geçme notu olan DD’yi de ortalama 30 civarına vereceğini hesaplıyordum. Zira sınıfın da ortalaması çok kötü idi. Bu durumda geçebilmek için  %45 etkili final sınavından 25 alsam ucu ucuna yetiyordu. Korkarak ve büyük bir tedirginlikle ders çalışmaya başlamıştım. Daraldığım zamanlarda dört yıl boyunca geçtiğim zor dersleri, Diferansiyel Denklemler dersini tek seferde geçtiğimi falan düşünüyordum. Gitar çalıyor, Sabhankra dinliyordum. Sınav gecesi uyuyamadım.

Sınav sabahı titreyerek yerime oturdum. Mert‘le gözgöze geldik. Deniz‘le helalleştik ve sınav başladı. Kağıda baktım ve önce biraz afalladım. Sonra yavaş yavaş açıldım lan. 20 soru vardı. İçimden “6 tanesini çöz, mezunsun olum” diyordum. Yaklaşık bir saat bu gazla yola devam ettim. 11 soru çözmüştüm ama korkuyordum lan yanlış manlış olmasın diye. İşte o noktada da imdadıma sınava asistan olarak giren iki hocam koştu. Çok gerginleşip artık ağlamaklı olduğumu görmelerinden midir nedir, Esra Hoca önce geldi sakin ol dedi. Sonra sınav bitti artık diyerek çıkmaya yeltenince Zerrin Hoca gözleri ile oturmamı ve devam etmemi işaret etti. İyi ki de etmiş! Oturunca çözemediğim bir soruyu başka bir yöntemle çözmeyi denedim ve oldu! Ve başka bir soru daha çözdüm formülü hatırlayıp. Dolayısı ile Zerrin Hoca’nın o hareketi bana iki soru daha kazandırdı. Artık sınavın sonuna doğru kağıdımda 13 soru işaretli olarak teslim ettim. Herkesle helalleşip çıktım.

Üstte duran iki kitap benim geçen yaz ve bu dönem tuttuğum ders notlarımdan, çözdüğüm açıklamalı sorulardan, uygulama sorularından, çözümlü quiz sorularından ve notlardan çıkardığım kısa notlardan oluşmaktadır. Alttaki kitap ise dersin kendi kitabıdır.

Tam bir hafta süründüm sevgili okur. Aklımda o sınav ızdırabıyla takılmaya çalıştım. Sonra cuma günü öğlen okulda durakta beklerken Yalçın‘ın telefonundan Mert aradı ve müjdeyi verdi: Sınavda 13 sorumdan 3 tanesi yanlış olmuş, bende 50 almışım ve harf notum da CC düşmüş. Yani bir Calculus vizesinden aldığım en yüksek notu alarak Calculus II’yi geçmişim. Hem de CC ile! Bu haberi de bana üniversitedeki ilk arkadaşım, Calculus illetiyle ilk defa beni tanıştıran insan, Mert vermiş oldu. Mert’in kendisi de benimle birlikte geçmiş ve bu defteri kapatmış oldu.

Şimdi durup düşünüyorum ve bu dersleri geçme sürecinde bana en büyük yardımı dokunan arkadaşım Levent‘e; Sedat Hoca’ya (verdiği güvenden ötürü), Nuray Hoca’ya (geçen seneki yardımlarından dolayı) ve Mehmet Hoca’ya (cesaretlendirdiği için) teşekkür ederim. Ben Calculus II’yi geçtim sevgili okur.

Proofhead FM’de Hayri İle Gürültü!

Hayri ile GÜRÜLTÜ!

Dün gece ilk programımı yaptım!

Evet sevgili okuyucu, bir süredir hazırlıklarını sürdürdüğüm haftada bir gün birkaç saat sürecek o radyo yayınının ilkini dün gece toplam 7 dinleyi ile gerçekleştirdim. Dinleyen herkese çok teşekkür ederim.

Programın adı “Hayri İle Gürültü“. Bir sefer öyle ağzımdan çıkınca ben de değiştirme gereği duymadım Hayri’yi. Proofhead Fm‘in ilk programı oldu bu program. Programım da Türk Metal gruplarımızın en güzel parçalarını çalmayı planlıyorum. Her programım Sabhankra Moonlight ile bitecek ama. Deneme yayınında yabancı gruplardan da çaldım. Ama program iyice oturduktan sonra sadece Türk Metal gruplarından çalacağım.

Program süresi olarak 1 saat yeterli olur diye düşünüyorum. Deneme yayınında pek konuşmadım ama bu sürenin aşağı yukarı 10 dakikası muhabbet, 50 dakikası müzik olur diye düşünüyorum. Arada programıma konuklar da alacağım.

İlk olarak yapacağım iş radyonun dinlenebildiği sayfayı düzenlemek olacak. Sıkıntı şu ki dinleyebilmek için bir eklenti yükleyip tarayıcınızı yeniden başlatmanız gerekiyor. İşte tüm bu açıklamaları da sayfaya yazacağım ki ilk defa gelen birisi çalışmıyor diye kapatıp gitmesin.

Hayri ile Gürültü, ülkesindeki metal gruplarının konserlerine gitmeyip, dinleyemeyip, sırf yabancı diye saçma sapan grupları dinleyen, onlar gibi olmaya çalışan kitleye bir protesto olarak ortaya çıkan bir projedir. Umuyorum ki belli bir sayıdaki kitle ile yoluna devam edecektir.

Programı aksilik olmazsa cuma günleri saat 22.00-23.00 arasında yapacağım. Değişiklikleri de muhakkak bildireceğim. Radyoya daha kolay ulaşabilmeniz için blogun da yan tarafına bir görsel koyacağım. Takipte kalın :)

İtalya’dan Eve Dönüş

Cumartesi sabahı saat 8′de kalktım sevgili okur. Son kontrollerimi yapıp odamın son fotoğraflarını çekip aşağıya lobiye indim. Anahtarımı teslim ettim, kahvaltıya geçtim.

Kahvaltı olarak sütlü bir kahve içtim, içi kendinden çikolata kremalı bir çörek yedim. Zaten ufaktan heyecanlı olduğum için de pek bir şey yiyemedim.

Gece sabaha karşı saat 5′te Araplar tamamen gitmişlerdi. Geriye bir tek Nijeryalı, Ermenistanlı, Bosnalı kız ve ben kalmıştım. Bizim uçağımız öğlen olduğu için bizi saat 10′da otelden alacaklardı.

Yavaş yavaş hazırlanıp otelin önüne çıktığımızda beni İtalya’ya geldiğim gün hava alanından alan adam Mr. Ignazio çoktan gelmişti. Bu adam aslında çok garip bir adamdı. Süper karizma bir ses tonu vardı. Üç dört tane de dil konuşabiliyordu. Neyse, saat tam 10′da 6 gündür kaldığımız Hotel 4 Mori‘den ayrıldık. Arabada kimse konuşmuyordu. Güzel zaman geçirmiştik ne de olsa. Herkes de bir durgunluk vardı.

Hava alanı yaklaşık 10 dakika sürüyordu. 10 dakika sonra Cagliari Elmas Airport‘a ulaştık. Adam bizi kapıda indirip son sürat gazlayıp gitti. Nijeryalı ile Ermenistanlı önden gazladı girdiler binaya. Bosnalı kızla ben kaldık kapıda. Neyse içeri girdik. Gittik biletimizi yazdırdık. Sonra güvenlikten geçtik. Sonra da kapılara gittik. Uçuşun saatini öğrenip oturup beklemeye başladık. On dakika kadar geçmemişti ki ilk yazımda bahsettiğim o Türk elemanı, Kadir Abi‘yi, gördüm. Hemen gittim yanına. Konuştuk, muhabbet ettik. Bu arada Bosnalı kız da bizimle birlikteydi. Bir süre muhabbet ettikten sonra öğrendik ki uçuş 1 saat rotar yapmış. Bu durumda Bosnalı kızın işi sakata giriyordu. Çünkü diğer uçağına yetişmesi imkansız oluyordu. Hemen gitti konuştu ve aynı hava yolu firmasına ait olan diğer uçuşun da bir saat ertelendiğini söylediler, kızcağız rahatladı. Gecikmeden dolayı tüm yolculara bir kupon verdiler. Bu kuponla gittik, atıştırmalık birşeyler aldık. Yedik, doyduk. İyi de yapmışız çünkü bir sonraki yemeği taa ne zaman yiyecektik biz de bilmiyorduk. Bu arada erkekler tuvaletine gittim. Kadınlar çıktı içeriden. Anlam veremedim.

Saat geldi, uçağa geçtik. Bu sefer şansıma uçağın en arka sırasının en son koltuğunu verdiler. Cam kenarı F sırası. Böylelikle yine uçağın kalkışını görebilecektim. Gittim oturdum koltuğuma. Biraz aradan geçti ki Alitalia Hava Yolları‘nın bir hostesi, çok güzel değildi ama, gelip yanımdaki koltuğa oturdu. Kadın gülümseyip hemen uyudu. Hemen uyudu ve hiç uyanmadı.

Bunca yıllık insanlık tarihinde daha önce kimsenin yaşamadığı bir deneyim yaşadım. Cagliari‘den Roma doğru hareket eden bir uçakta tam kalkış anında hani bilenler için kalkışın sizi o koltuğunuza çivilediği anda, Sabhankra‘nın Reign Of Power‘ı dinledim. Bunu bugüne kadar, Dünya’da benden başka yapan yoktur. İmza Mesut Proofhead.

Neyse, dediğim gibi sen arkada, gayet rahat bir yolculuk oldu. 1 saat 45 dakika süren bu yolculukta sadece 1 bardak su ikram ettiler. Uçak gelip de Roma Havaalanına yanaşınca hemen arka kapıdan atlayıp indim. Aşağıda o büyük Cobus otobüsler bekliyordu. Hemen atladım birine. Bakındım ama Kadir Abi’yi göremedim.

Terminal binasına gelince hemen buluştuk, ben, Bosnalı Kız ve Kadi Abi. İçeri girdik, yine bir pasaport kontrolden geçtik. Sonra yol ayrımına geldik. Bosnalı arkadaşıma burada veda edip Kadir abi ile valizlerimizi almak üzere bagaj bölümüne geçtik.

Şimdi benim valizde 2 şişe şarap bir şişe de Campari vardı. Sipariş üzerine getirmiştim. Cagliari’de bileti alıp valizi verirken hatuna kırılacak birşeyler var bir etiket falan yapıştır dedim. O da, öyle bir şansınız yok, umarım iyi sarmışsınızdır Zira kırılırsa diğer valizlere veridiğiniz zararı da siz ödersiniz, dedi. Orada bir tırstım. Ama valizi alınca gördüm ki kırılmamış. Valizin altına bir kat elbise koymuştum. Araya kot pantolona sarılmış şişeler ve üstüne de kalan elbiseleri dizince ve hatta şişeleri de poşetlere sarınca sıkıntı kalmıyor sevgili okur. Bu arada dönüşte valizimizi İstanbul‘a bağlamadılar. Roma’da o yüzden aldık.

Valizi alıp hiç vakit kaybetmeden check in‘e koşturduk. Zaten normalden bir buçuk saat daha geç geldiği için uçak Türk Hava Yolları‘nın check in’i başlamıştı. Gittik, hiç biri Türkçe bilmeyen 3 tane THY görevlisinin durduğu masalarda işimizi hallettik. Aşağı yukarı 45 dakika sürdü kuyrukta beklemek. Yine hep Japonlar vardı sevgili okur. Bu sefer Kadir Abi ile yanyana aldık biletlerimizi.

Check in’de valizi verip yine kontrole doğru yollandık. Kontrol bu sefer benim sıkıntılı oldu. Botlarımı çıkarttırdılar. Ama en nihayetinde hallettim. Sonra uçağımızın kalkacağı kapıya doğru hareket ettik. Roma havaalanında mimari ve yerleşim çok başarısız. Çok karışık bir yer. Uçağın kalkacağı kapıya gitmek için bir tür hızlı trene biniyorsunuz, sizi hangarların üzerinden geçirip kapılara ulaştırıyor. Neyse, inip normalde açıklanan uçuş süresine sadece 1 saat kaldığını gördük. Biz de Free Shop‘ları gezdik biraz.

Sonra İtalyanca ve İngilizce bir anonsla uçuş kapımızın değiştirildiğini öğrendik. Yine başka bir kapıya geçtik. Burada da uçağın hava durumundan dolayı şimdilik 45 dakikalık bir rotar yapacağını öğrendik. Bu esnada Bosnalı arkadaşım bir mesaj attı ve bağlantılı uçuşunu kaçırdığını söyledi. Başka bir çözüm yolu arıyormuş. Sonradan öğrendiğim üzere kızcağızı gece Roma’da bir otele yerleştirip ertesi gün için biletlerini ayarlamışlar.

Kapı açılıyor zannedip sıraya girdik hemen ancak sırada da 20 dakika bekleyip iyice çileden çıktık. Nihayet almaya başladılar bizi. Uçağa bu sefer otobüsle değil, terminal ile uçak arasında kurulan bir köprüden bir körükten bindik. Böyle daha iyi oldu. Uçağın girişinde hemen Radikal, Milliyet ve Hürriyet gazetelerini aldık. Üstelik tüm ekleriyle.

Geldik oturduk yine cam kenarına. Tam kanatların hizasındaydım. Bir önümüzde acil çıkış kapıları vardı.

THY ile uçmak cidden süpermiş lan. Bir izzet bir ikram öff. Yemek olarak Billur Kebabı (patlıcan içerisinde tavuk sote), Füme Balık ve diğer bir takım şeyler verdiler. Sürekli meşrubat servisi oldu. İlgiden alakadan çıldırdık. Yanımıza da Libyalı bir eleman oturdu. Lan habire birşeyler anlattı.

Yaklaşık 2 saat süren yolculuktan sonra Atatürk Havalimanı‘na indim. Kadir Abi’yle adeta koşarak pasaport kontrole geldik. İki dakikada burayı geçip kendimizi Free Shop’a attık. Ne içkiyle ne de sigara ile alakam olmadığından burası pek bir anlam ifade etmedi bana. Valizimi bekledim. Nihayet sapasağlam gelince pek bir mutlu oldum.

Kadir Abi ile vedalaştıktan sonra yavaş yavaş çıkışa doğru yürüdüm. Onlarca insan gelen yakınları için bekliyordu. Ben de aralarından gülümseyerek çıktım. Dış kapıdan da çıkınca yolculuğum başladığı yerde bitmiş oldu.

Hava biraz soğuktu. Cebimde 1 lira vardı, makineye atıp bir su aldım, içtim. 10 dakika kadar sonra eniştem uzaktan göründü. Sağolsun beni aldı ve Halkalı‘ya halamlara doğru yola çıktık.

Gece halamlarda kalıp ertesi gün öğlen 13.00 sularında yine İsmail Ayaz‘la Eskişehir’e döndüm. İndiğimde yağmur yağıyordu. Maşallah dedim, hiç değişmemişsin.

Proofhead İtalya’da! – 1. Gün

İtalya yolculuğumun ilk kısmı Türkiye’den evimden ayrılıp Roma’ya kadar geçen kısımdan oluşuyor.

Geçtiğimiz cuma günü saat sabah 11.00’de İsmail Ayaz ile yola çıktım. Sözde VIP koltuk olduğu için 38 liralık evlat acısı bir bilet parası ödedim. Yolda can sıkıntısı ve tam beş buçuk saat süren yolculuktan dolayı 4 film izledim. Kimisinin ortasında kapandı, kimisini dönüşümlü izledim falan. Ama Oxford Murders ve Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı filmi çok iyiydi.

Otobüste başıma bir de ilginç bir olay geldi. İzmit’ten otobüse orta yaşlı bir adam bindi. Adam bana o kadar tanıdık geldi ki ama bir türlü çıkaramadım kim olduğunu. Sonradan aklıma biri geldi ama emin olamadım. Otobüsten inince dayanamadım sordum ve haklı çıktım. Adam yani Ertunç dayı, aslında annemin öz dayısı çıktı :)

Esenler’de bir süre bekledim ve halamın eşi Nurettin Amcam beni almaya geldi. Halamlara geçtik. Burada o gece ve cumartesi gecesi kalıp dinledim. Pazar sabahı saat 06.30’da evden çıktık. Saat 07.00 gibi havaalanına geldik. Burada havaalanında çalışan bir akrabamız ile içeri girdim. Ne yapacağımı bilmiyordum açıkçası. Önce sorup soruşturup THY’de check-in denen işlemi yaptım. Burada valizimi verdim ve Cagliari’ye bağlantılı uçuşum işlendi valizin üzerine. Adam bana artık valizle uğraşmama gerek kalmadığını söyledi.

Bu işlemde internet biletimi yazdırdım. Daha sonra yurtdışına çıkarken ödenen 15 liralık harç parasını ödedim. Daha sonra artık kapılara giden gidişe yaklaşırken birden müthiş bir şey fark ettim! Biletin üzerinde kalkış saati olarak 07.20 yazıyordu ama saat 07.40 civarındaydı. O an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü uçağı kaçırdım diye. Sonra orada gişedeki memura sorunca “Hayır, o saat gittiğiniz yerin saatine göre, bu uçak 08.20’de kalkacak” dedi. Lan nasıl rahatladım anlatamam. Neyse epey bir yürüyüp çıkış yapacağım kapının önüne gelince acayip bir kuyruk gördüm. Neyse üstümüzü başımızı çıkardık, aradılar falan. Daha sonra dış kapıya geldim. Tam bileti verdim dışarı çıkacakken bizi uçağa götürecek olan otobüs dolduğu için ikinci otobüsü beklemem gerektiğini söyledi görevli. Neyse bir süre sonra otobüs geldi bindim ve uçağın yanına gittik. Uçağa bindim. Bir de baktım ki tüm uçak Japon! Lan nasıl iş anlamadım. Koltuğum koridor tarafındaydı.

En nihayetinde uçak süper bir kalkış yaparak havalandı sevgili okur. Yolculuğum çok sessiz geçti. Kimse ile konuşmadım. Hostesle biraz konuştuk sadece. Bu arada buradan tüm THY aşçılarına özellikle de arkadaşım Sevinç’e bir selam yollayayım, uçakta kahvaltı olarak verdikleri menü süper sevgili okur. Lan habire yedim içtim. Bir mantarlı yumurta vardı öff süperdi :)

Uçak artık Roma’ya geldiğinde kemerimizi falan bağladık inişe başladık. İndik indik indik en son yere konduk. Sonra en az (bak yemin ediyorum en az) 10 dakika pilot uçağı yerde sürdü. Gittik gittik gittik ve nihayet durduk bir yerde.

Hemen atladım doğru pasaport geçişine gittim. Adam yeşil pasaportumu aldı, suratıma baktı. Mührü bastı geçti. Daha sonra sıra biletimi almaya gelmişti. Alitalia isimli hava yolu şirketinin yeşil amblemini nerede görsem gittim yardım istedim lan. Ama kimse doğru dürüst İngilizce bilmiyor. En son bir kız buldum hem çok güzel hem de çok iyi İngilizce konuşuyor. Onun yardımıyla gittim Terminal 1’i ve gişeyi buldum, yazdırdım bileti. Burada bana sordu memur “cam mı koridor mu abi” diye. Dedim “Cam ver güzelim.

O güzel kız da sağolsun cam kenarı verdi. Daha sonra hızla kontrolden geçip uçağın kalkacağı kapıya gidip yine 2 saat bekledim. Bu esnada tanıdık gelen tek şey bir büfede çalan Sad But True oldu. İki saat sonra kapıyı açtılar ve yavaş yavaş almaya başladılar bizi. Lan şansıma yine tam bana geldi kadın “prego, mrego, osso, üsso” bişeyler dedi. Ben de “English please” dedim. O da “Please wait” dedi. Yani yine beklemeye başladım. Bir 10 dakika kadar bekledim ve otobüs yine geldi. Bu anda bendeki “küçük kızların bana kitlenerek bakması” özelliğimin uluslar arası olduğunu gördüm. Üzüldüm kendime.

Bu arada Roma’da cep telefonumu açınca Turkcell’den mesaj geldi. Ücretsiz arayın açalım yurtdışı aramalara diye. Aradım ben de. Açtırdım. Tarife çok basit. Eğer Türkiye’yi ararsan dakikası 1 lira. Seni Türkiye’den ararsalar arayana dakikası 1 lira yazıyor, sana da arama başına 1 lira yazıyor. Ama olsun, annemi aradım. Dayım da beni aradı. Görüştüm süper oldu.

İtalya’da Roma’dan kalkıp Cagliari’ye gelen uçakta yerim arkalardaydı sevgili okur. Cam kenarı olması süper oldu. Tam kalkış anında video çektim. Süper fotoğraflar çektim.

Bu uçakta inerken basınç kötü etkiledi ve sol kulağım ağrıdı. Halen ufak ufak ağrıyor. Bu arada iki uçak yolculuğum boyunca da aralıksız Sabhankra dinledim.

Uçak nihayet Cagliari’ye indi. Ama uçağın kapısını açmadılar. Bir süre bekledik. Önce İtalyanca sonra da İngilizce olduğunu iddia ettikleri bir dilde bir şeyler dediler. Lan İngilizceyi çok hızlı ve çok bozuk konuşuyorlar, bir halt anlamadım. Tam o anda arkamdan “hay ulan lan hadi be” diye bir ses duyunca hemen döndüm. Baktım adama, Abi Türk müsün, diye sordum. Evet kardeşim, dedi. Sonra uçağın kapısı açılana kadar konuştuk. Bunlar iki arkadaş, başka bir için gelmişler. Neyse vedalaştık. Havaalanına girdim. Baktım valizler geliyor. Bekledim, bekledim benim ki gelmedi. Sonradan dank etti, o iki Türk’ten biri dedi, senin uçuşun uluslar arası olduğu için git o bölümden bak diye. Neyse o bölüme gittim. Oradaki yine İngilizce bilmeyen adam İstanbul dedim. Haa, Stanbule, Stanbule dedi ve bir düğmeye bastı. Benim valiz çıktı geldi önüme.

Hemen aldım valizi, doğru dışarı çıktım. Orada elinde “Forgea International” yazan bir adam, Mr. Cario, beni bekliyordu. Kısaca selamlaştık. Hemen arabaya gittik. Bindim arabaya. Hareket ettik. Yolda çok az konuştuk. Otelin önüne geldik, hemen ayrıldı.

Otel burası

Otele girdim, resepsiyona yaklaştım. Dedim ben misafiriyim Forgea’nın. Orada duran sarışın mükemmel hatun, güldü falan sonra çıkardı 210 numaralı odayı verdi.

Odaya çıktım, oda sade ama güzel döşenmiş. Tek kişi kalacağım odada çift kişilik bir yatak, kitaplık, çalışma masası, uydu alıcı, dolap, bol bol çekmece falan var. Fena değil yani.

Oda da biraz durduktan sonra Luisa ki kendisi bu sistemin organizatörüdür, o aradı aşağı lobiden. İndim aşağı. Tuncay Hoca’mın hediyesini ilettim. Aldı, açtı baktı. İtalyanca bir şeyler konuştular resepsiyondaki hatunla. Beğendi galiba. Sonra facebook’a girip Alperler’le konuştum. Özledim hepsini.

Daha sonra dışarı çıktım. Cagliari’yi hızlıca üstünkörü olarak dolaştım ve buranın Akif Hoca’nın ben giderken tarif ettiği yer olmadığını gördüm. Her şey çok pahalıydı lan.

Yani şaraplar falan pahalı, market göremedim hiç. Pizzacıları gözüm kesmedi ilk etapta ben de kalktım Mc Donald’s’a gideyim dedim bari ilk günlük. Lan McKing menü aldım 7 Euro!

Bu arada burada çok fazla zenci var. Yani her yerde var. Garip.

Bu faslı da halledip az önce otele döndüm. Oturup bu yazıyı yazdım. Şu an lobideyim. Mümkün olduğunca her günü bu şekilde anlatacağım. Çektiğim fotoları da yazıya eklemek sıkıntı olabileceğinden şimdilik facebook hesabıma yükleyeceğim. Eve dönünce sadece video ve fotoğraftan oluşan bir post daha hazırlayacağım.

Hepinizi seviyorum. Bu arada poofhead.net yazınca İtalya’da açılıyor lan :)

Dert Tasa Sıkıntı Var

Bunların hepsi var şu ara. Calculus II vizesinden gene 40 45 beklerken 13 alarak hayata küstüm sevgili okur. Umudum da hevesim de iyice kırıldı lan. Kantine gitmek istemiyorum. Kantine gidince de hemen işimi halledip kaçıyorum laboratuvara geri. Eskiden olsa öyle mi olurdu lan, fakültenin güzel kızlarına bakardım, Erol‘la muhabbet ederdim, milletin masada bıraktığı gazeteleri dergileri okurdum. Hem kişisel gelişimime katkıda bulunur hem de o anda açık Kral TV’den piyasada dönmekte olan şarkıların kliplerini göz ucuyla izlerdim. Lan artık kimse kalmayınca kantinin mantinin de tadı olmuyor. Herkes mutlu lan, bakıyorum herkes geçmiş Calculus’u, öff başka hiçbir dertleri yok. Krallar gibiler. Bir de bana bak lan.

Red Riding Hood

Geçen gün Red Riding Hood diye bir film izledim. Kırmızı Şapkalı kız masalına epey bir boyut kazandırmışlar, cidden beğendim. Çok iyi hedef şaşırtıyorlar. Bir de dürüst olarak söylemek gerekirse filmin başından beri erkek seyircilerin %90′ının istediği şeyin filmin sonunda olması ayrı bir kayda değer noktaydı. Amanda Seyfried‘ı buradan öpüyorum lan. Çok samimiyetle öpüyorum kendisini.

Tekirdağ Köfte

Dün Sercan‘ın Tekirdağ‘ın en iyi köftecisinden getirdiği Tekirdağ köfteleri ıslattık Volkanlar’da. Volkan yoktu, daha gelmedi, onun anısına da ben gece boyunca hep matkapla oynayıp durdum. Hırvastistan maçını izledik. Kalecimizi alnından öptük. Alper de öptü. Bu arada Sabhankra‘nın Moonlight‘ı klavye ve gitar olarak çıkardık sayılır sevgili okur. Çok yakında yeni süprizlere hazır ol. Acayip olacak.

Dün Sercan’ın interneti hızlı diye biriktirdiğim dizi bölümlerini indirdim onlarda. Lan hepsini benim taşınabilir harddiske attım. Eve geldim, harddiski bilgisayara taktım ve geri zekalı “BİÇİMLENDİRMENİZ GEREKİYOR ABİ AÇMAK İÇİN” hatası verdi. Yani ayıp lan. Deli oldum. Şu anda da halen File Scavenger programı ile harddiski tarıyorum. Bakalım kurtaracam lan umarım formata gerek kalmadan.

Dediğim gibi sıkıntı çok. Ama iyi şeyler de olmuyor değil. Mesela bakalım yakın zamanda ilk ödemeyi alacağız projeden. Borcumu harcımı düzeltip rahata ereceğim. Bir de Sercan’la Merve‘ye bir sözüm var bakalım onu yapacağım. Ha bir de Alf Kırtasiye‘den bir süredir biriktirdiğim DVD kapaklarını bastıracağım.

Sivrihisar’dan tanıdığım bir arkadaşım var, Sevinç. Kendisi THY‘de aşçı olarak çalışıyor. Biniyor uçağa, Dünya’nın dört bir yanına uçuyor. Önceki akşam konuştuk biraz, nasıl mutlu oldum anlatamam. Japonya’daymış şu an. Dedim ki hemen benim koleksiyonuma bir tane Japon günlük gazetesi getir. O da sağolsun çok daha fazlasını getirmiş bugün mesaj attı. Bu beni mutlu eden bir diğer olaydı.

Geçen gün tarayıcının driver’ını bulamadığımdan bahsediyordum ya buldum onu kurdum. Şu an sistem maşallah çok kararlı sevgili okur. Bu arada şu yazımda aldığımı söylediğim mouse bozuldu. Kendi kendine kapanıyor. Gittim bugün Teknosa‘ya garantiye yolladım, bakalım neler olacak.

Çok uzun süre önce sözünü verdiğim video blog olayına başlıyorum artık. Yarın ilk videoyu Alper’le çekeceğim. Kısacık videolarla haftada bir ya da iki defa sizlere cam açacağım.

Volkan’ı, İlker‘i ve Savaşalp‘i çok özledim. Epeydir bir araya gelemiyorum bu adamlarla. Hepsine sevgiler.

Bu arada Doğa ve Çevre Kulübü olarak salı günü gittik Levent‘le dilekçeleri teslim edip resmen göreve başladık. Haydi bakalım.

Godspel – The Dream Of Independence Single Hakkında

Godspel - The Dream Of Independence Single

Bir süredir üzerinde çalıştığımız ve 10 Kasım’a yetiştirdiğimiz The Dream Of Independence isimli single’ımız yayında. Bu parça aramızdan ayrılışının 73. yıl dönümü anısına Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk‘e adanmıştır. Parçanın hayat bulması sürecinde destek veren herkese teşekkür ederiz.

Bu Single, Eskişehir Rock Topluluğu tarafından sınırlı sayıda digipack formatında basılmıştır. Edinmek isteyenler bana ulaşabilirler.

Şarkının kayıtları, miksaj ve masteringi Hope To Find grubundan Zafer Yüksel tarafından yapılmıştır. Vokal kayıtları Karakedi Stüdyosu‘nda Savaş Okan Okşit tarafından alınmıştır. Davullar Onur Çetinkaya ve Godspel tarafından hazırlanıp düzenlemeleri Sabhankra‘dan Savaş Sungur tarafından yapılmıştır.  Beste ve sözler Godspel’e aittir. Vokaller Efkan Kişi tarafından yapılmıştır. İngilizce çeviride Bilge Tunaboyu‘nun değerli katkıları için teşekür ederiz.

The Dream Of Independence

The gleam of hopes has been dimming
The sun seems to never rise
Our world is being dragged to the doom
God remains its silence and just watches

They take my soul, withstand
They consume my mind, rebel it
They don’t let me dissent my voices, never yield
Revolution

Every time i look behind me, a silhouette
And every time i look at the way, the same scene
That is not the first, but
We first keep silent and ain’t revolt

My eyes witness that bleak
And my helpless screams
Never forgive me and the world that causes this
For sovereignty of our freedom

it’s time to enlight, bring to light the reality
The world purifies from its mess
It’s the end of catastrophe
The sun’s rising over again
It’s the end of the nightmare
The griefs disappeared in eternity
Defeated the death

We have an ideal we can die for this sake
There is no power that can retain us

Beat the world and beat the death
Follow him to end of path
Dawn of blackened destiny
Just the kind of reality
Subdue the fear don’t hesitate
Gain the flawless victory
Justice is what he got
He is the man of dreams
Man of dreams…

Tüm sosyal ağlarda Godspel:

http://www.facebook.com/godspelband

http://www.facebook.com/godspelpage.offical

http://www.facebook.com/groups/Godspel/

http://www.lastfm.com.tr/music/Godspel

http://signmeto.roadrunnerrecords.com/artists/godspel

http://www.myspace.com/godspelband

http://www.reverbnation.com/godspeltr

Eskirock Metal Fest Vol. III – Kısım 2

Önceki gün ilk kısmını yayınladığım konser yazısının bugün de ikinci ve son kısmını yazıyorum.

24 Ekim günü öncesinde bir sürü atraksiyon yaşamamıza rağmen nihayet konserin başlama saati gelmişti ve Çanakkaleli dostlarımız BLACKMAIL sahneye çıkmıştı. Grubu daha önce dinlememiştim ama Cihan Abi‘yi tanıyorduk hepimiz. Sahne şovu olarak epey bir hazırlık yapmışlardı. Performanstan hemen önce logolarını ateşe verip önünde fotoğraf çektirdiler fanları ile. Kendim de nacizane davulla uğraştığımdan konser boyunca özellikle izlediğim adamlar davulculardır. Bu grubun davulcusu sahneye koluna bağladığı yeşil lazerlerle çıktı. Çalarken acayip ışık oyunları oluşturdu. Cihan Abi’yi tanıyorduk dediğim gibi ve önceden Akademik Uyarı ile olan performanslarını biliyorduk. Dolayısı ile grubunun da nasıl olacağını kestirebiliyorduk. Yanıltmadılar da sağolsunlar. Tarz olarak hardrock yapan grup yanılmıyorsam bir iki parça da Pantera‘dan, Motörhead’den çalıp insanları iyice coşturdu. Cihan Abi’nin gitar vokal yaptığı Blackmail ilk sahne alan grup olarak çok beğeni topladı.

Black Mail – Cowboys from Hell (Pantera Cover live @ 222 ) izlemek için tıklayın.

Baht

Blackmail sahneden inince sahne sırası bir önceki yazımda da belirttiğim üzere bizzat davet ettiğim İstanbullu dostlarımız Baht‘a geldi. Grubun davulcusu gruptan ayrı olarak gün içinde otobüsle İzmir’den gelmişti. Sahne almadan önce Baht’ın parçalarının davul trafiğinin olağanüstü yoğunluğundan ve karmaşıklığından kendisine başarılar dileyip üzerime düşeni yaptım. Az sonra bu arkadaş bizi kitleyecekti zira. Performanstan önce davulla ilgili küçük bir sıkıntı yaşasak da sağolsun Sabhankra‘dan kardeşimiz Mehmet‘in sayesinde bu sıkıntıyı giderdik ve Baht nihayet performansına çok hızlı bir girişle, The Trauma ile başladı. Baht’ın bu davetkar parçası ile yavaş yavaş kitle karışmaya başladı. Trauma’dan hemen sonra bizim de Eskirock Metal Fest Vol. III Compilation Album‘e koyduğumuz ve en sevdiğimiz Baht parçası olan Sacred Enigmageldi. Sacred Enigma ile kendimi kaybettim sevgili okur. Çok iyiydi. Bu parçadan sonra yan tarafa geçmem gerekti. Bir parça

Baht

kaçırdım bu esnada. Hürriyet Eskişehir‘den geldiler yardım organizasyonumuz hakkında bilgi almak için. Bu işi halledip hemen Baht’a döndüm. Alper, Sercan ve ben kitlenmiş vaziyette grubun davulcusunu izledik. Süper teknik çalıyordu hayran bıraktı. Zaten bu adam sahneden indikten sonra hatıra olarak bir bagetini alıp bir bira ısmarladım. Grup yeni bestelerini de çaldı. Yalnız sahnede çok hareket etmediler. Gitaristlerin bu kadar gaz parçalar çalıp nasıl hareketsiz kalabildiklerine şaşırdım :) Bu videoda sözünü ettiğim efsane parça Sacred Enigma var.

Savaş - Sabhankra

Baht’tan sonra Sabhankra’ya sıra geldi. Galaksideki en hasta Sabhankra fanı olduğum, Sabhankra Eskişehir Yetkili Bayiolduğum için bu konserin diğer iki konserimize göre değeri çok daha fazladır gözümde. Bu konser için Sabhankra’yı biraz da şansın yardımıyla çıkarabilmiştik sahneye. Sağolsun yine ekip arkadaşlarım benim ısrarlarım üzerine desteklemişlerdi beni. Bu konser için 6 grupla yola çıkıp 4 grupla yolun sonuna geldiğimizden bu kararımız bizi inanılmaz sevindirmişti. Bir fan olarak sevdiğim grubun tüm albümlerini alıp, dinleyip, ezberleyip, unutmaya çalışıp tekrar ezbeleyerek yapmam gereken herşeyi yaptığıma inanıyorum. Yapabileceğim son bir şey kalmıştı. O da bu gruba, Türkiye’nin en iyi belki de 5 metal grubundan biri olan Sabhankra’ya bir sahne organize etmekti. Eskirock Metal Fest. III’de işte Sabhankra sahnedeydi. Sahnelerinden hemen önce Halil sahneye çıkıp birkaç cümle ile bitirmesini tembihlediğimiz

Seyirci

açıklamayı uzun bir paragrafa tamamlayıp, paragrafa hangi cümle ile başlamak doğrudur sorusunu sordu :) Halil’den hemen sonra Powercraft ile macera başladı. Ortam karıştı bir anda. Bir anda yanımda 10 kişi buldum. Powercraft bitince Our Kingdom Shall Risebaşladı gazıyla. Hey, hey, hey diye bağıra bağıra eşlik ettik. OKSR ile ortam iyice ısındı, önceki gruplarda kenarlarda kalmayı tercih edenler birer ikişer kapılmaya başladılar. Parçanın sonunda ortalık karıştı. Atmosfer tam

Sabhankra

ayarına geldi. Bir sonraki parça biz daha dinlenemeden You Will Die olarak geldi. Burada sakatlandım, omzum düştü. Bir sonraki parça The Hunt oldu ve bu parçaya Savaş abi mükemmel bir çığlıkla girdi. Şimdi Sabhankra sahnedeyken tüylerimi diken diken eden üç an oldu. Bu anlatacağım ilki. Parçanın solosu tüm ekip olarak ezberimizde olduğundan oooo’larla eşlik ettik. Lan çok efsane oldu sevgili okur. Bu parçaya en son EP’den It’s All A Lie isimli parçayı bağlayıp çaldılar. Bu parçanın normal trafiğinde giderken birden gaza basılan bir yeri var. Orada işte çok yorulduğumu hissedip durdum biraz. Bu parçadan hemen sonra Farewell‘i çalmaya başladılar. Ancak burada ses sisteminin azizliğine uğradılar ve gitarlar duyulmadı hiç. Ben parçayı ezbere bildiğimden anladım durumu.

Mert - Sabhankra

Sabhankra sahnedeyken gerçekleşen ikinci tüylerimi diken diken olay da Sorrowland‘i çalmaları oldu. Mehmet bir de parçanın davullarını girişte biraz değiştirip çaldı, daha bir hoş oldu. Az önce kafa sallayan bizler omuz omuza sallanmaya başladık. Savaş Abi’nin screamlerden sonra brutalde de tokatladığı parça bu oldu, çok açık. Soloyu biraz değiştirip çalsa da bence tüm seyirci bu parçadan çok etkilendi. Parça bitince zaten alkış tufanı koptu. Buried In Dust başladığında yine tüm ekip kopmuş bir şekilde sallanmaya başladık. Şarkı sözlere başladığında bende artık bağırmaktan kısılmış sesimle çok daha iyi çığlık atabildiğimi farkettim. Yağızhan‘ın yüzüme bakıp “Bire bir söylüyorsun hacım” dediğini gördüm :) Heralde lan. Bu arada Mehmet’le kesiştik bi ara. Parçanın sonunu Savaş Abi yine puşt gülüşü ile biz de ooooo’lar ile bitirdik. Çok efsane oldu. Biraz zorlasam belki bu da tüylerimi diken diken eden son an olabilirdi. Alkış kıyamet koptu.

Savaş - Sabhankra

Sabhankra son olarak Tomorrow Never Comes‘ı çalmaya başladı. Bu da Yağız ve Ufuk‘un beklediği parça idi. Gene ortalık karıştı. Bi acayip olduk. Artık erkek kadın demeden herkes ortadaydı lan. Çok iyiydi. Parçanın sonunda yine durmayıp çok kısa bir elveda ile son EP’nin efsane parçası The Moonlight başlayınca Alper ve ben ağlamaya başladık mutluluktan. Bir konser bundan güzel bitemezdi. İşte bu da tüylerimi diken diken eden son an oldu. O an hepimiz o ana kadar çektiğimiz derdi sıkıntıyı unutup sallanmaya başladık. Bir metal grubu bestesini çalıyor, seyirciler hep bir ağızdan melodisine eşlik ediyor, tüyleriniz dikiliyor, bu organizasyonu siz ve dostlarınız yapıyor, herkes çok mutlu memnun. Sabhankra işte bu ruh hali içinde bırakıp beni indi sahneden.

Garmadh

Sabhankra’dan sonra ise kapanışı çok yakın dostlarımız olan Garmadh grubu yapacaktı. Serkan bu konser için çok emek vermişti sağolsun. Garmadh yine o sıradışı makyajı ile çıktı sahneye. Bu sefer Onur da makyajlıydı üstelik. Onur bu konserin en iyi davulcusu oldu zira hihat kullanmadan bitirdi konseri. Ağzımızı açık bırakmadı çünkü Onur’un kalitesini biliyorduk zaten :) Garmadh efsane kadrosundan bir eksikle, Jinn olmadan çıktı sahneye, ama Jinn’in yerine çalan arkadaş da sağolsun iyi çaldı. Intro olarak yine Katastrophe‘un başındaki top tüfek sesleri ile titretip three two one ile girdiler

Garmadh

olaya. Sabhankra’nın basçısı Mert o anda yanımdaydı ve çok beğendi grubu. Garmadh çalarken sahnenin önü çok iyiydi. Sonlara doğru mekanı terkeden seyirci yok gibiydi etkinlik bitince herkes toptan ayrıldı mekandan. Garmadh hem yeni besteleri hem de yayınladığı parçaları çaldı. Bu esnada organizasyonla ilgili bir takım durumlarla ilgilenmek zorunda kaldığım için tamamını izleyemedim. Performansları bittiğinde gidip tebrik ettim, hakediyorlardı bence.

Serkan - Garmadh

Konserde Sabhankra sahnedeyken Volkan rahatsızlanıp hastaneye gitmişti. Dün ortaya çıktı ki kardeşimizin apantisti patlamış, çok ciddi bir tehlike atlatmış. Bugün gittim gördüm, soranlara selamı var. Tedavisi devam ediyor.

Konserden sonra Volkan’ın hastaneye yattığını yanına da Sercan’ın gittiğini ama bir refakatçiden başka kimseyi almadıklarını öğrendik.

Konser gece yarısına doğru bitti. Tüm gruplar çok memnun kaldıklarını söyledikler. Blackmail grubunu daha önceden uğurlamıştık. Garmadh’la da vedalaşamadan ayrılmışlar. İstanbullu gruplarımızı alıp Togay, Yağız ve Ufuk‘la birlikte tren garı yakınındaki Maçka Çorbacısı‘na gittik. Çorba içtik. Öff, nefisti bence. Sonra biraz oturup gara geçtik. Garda kimimiz uyukladı, kimimiz muhabbet etti. Kimimiz Türkiye’nin her yerinde metal konserlerinin nasıl yapıldığını tartıştı. Baht’tan Bilgehan‘la otururken önümüzdeki sırada oturan sektöre uzak ama ilgi duyduğu belli olan bir arkadaşın sorularını yanıtladık. Oturduk, oturduk ve nihayet tren saati geldi.

Baht sağolsun sahneden çok memnun kaldığını belirtti. Biz de kendilerine zorluk çıkarmadıkları için ve çok iyi performansları için teşekkür ettik. Savaş Abi trene binmeden önce bir grubun bir fana verebileceğini en iyi hediyeyi verdi bana, çok gizli. Ayrıca Sabhankra’nın tişörtlerden aldık. Patch bıraktı bizlere. Grup ile vedalaşmamız da çok duygusal oldu. Savaş abi gözyaşlarını gizlemeye çalışırken Elif ve Mert ağladıkları belli olmasın diye çoktan trene binmişlerdi. Süha üşüdüğü için tepki veremedi. Mehmet daha sonra İstanbul’a döneceği için çok önceden ayrılmıştı.

Tren hareket edince etkinlik de resmi olarak, pazar günü saat 14.45te başladığı yerde, tren garında bitmiş oldu.

Yanımıza Gürkan kardeşimizi alarak Togaylar’a geçtik. Uyuduk. Ertesi sabah da Gürkan’ı yolcu ettim Uşak’a birliğine teslim olması için. Bu konserin ardından hepimizin söylediği tek şey “çok iyi” oldu.

Herkesin merak ettiği sorunun yanıtını vermeyeceğim. Depremzedeler için beklediğimizin çok üstünde bir yardım topladık. Bunu da ihtiyaç malzemesi olarak yolladık. Bu konuda art niyetli düşünen hıyarlar da dikkat etsinler bir taraflarını kesmesinler.

Bu arada konserden bir gün sonra akşam Tuna Abi’ler albümlerini yayınladılar. Bir de bağış hareketi başlattılar. Grubun facebook sayfasından detayları görebilirsiniz.

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde etkinliğimizin haberi çıktı. Haberde birkaç yazım hatası vardı onları düzelttim yanlış bilgi vermemek için. Onu da aşağıda görebilirsiniz.

Konser boyunca yanımızda olan yazının içerisinde adı geçen ya da geçmeyen tüm kardeşlerimiz, Murat, Savaşalp, Alper, Sercan ve şu an adlarını unuttuğum o üç kardeşimize çok teşekkür ederiz. Ayrıca Mehmet‘e zil sehpaları, Yağız ve Ufuk’a da jackları için teşekkür ederiz. Konser boyunca fotoğraf çeken Doğukan, fotoğraflarını yükledikçe ben de bu yazıyı güncelleyeceğim. Ayrıca Sercan‘a hem fotoğraf hem de Sabhankra videoları için teşekkürü bir borç bilirim.

Haddinden fazla uzun oldu. Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim. Bu yazı ile bir yorum rekoru kırmak istiyorum destek verirseniz minnettar kalırım.

Konser Fotoğrafları:




Eskirock Metal Fest Vol. III – Kısım 1

Uzun bir yazı olacağından iki kısım halinde yayınlayacağım.

Pazar günü saat 14.50′de tren garından Elif‘siz Sabhankra‘yı almamla başladı herşey. Ertesi günün gecesinde yine aynı mekanda süper bir şekilde bitecekti.

Ankaralı misafirlerimizin sahne alamaması sebebiyle konser afişimizin de son hali bu oldu

Konserden bir gün önce Savaş Abi, Süha, Mehmet, Doğukan ve Mert olarak geldi Sabhankra. Birkaç gün önce de Çanakkaleli misafirlerimiz Blackmail gelmişti zaten. Savaş Abi’leri gardan alıp önce Barlar Sokağı‘nda Tugies‘e götürdüm. Burada daha kapının önündeyken Mert’in Estonya’dan mı nerden bir yerden getirdiği katalizör kod adlı icatla tanıştım. Bu icat size yemek borunuzun nereden geçtiğini gösteriyor. Çok acayip bir şey. Neyse, Tugies’den sonra Hera Cafe‘ye geçmek için hareket ettik ki günün süprizini yaptım gruba. Şu an askerde olan kardeşimiz Sabhankra basçısı Gürkan izin alıp gelmişti Uşak’tan. Grup ufak çaplı bir şok yaşadı :) Gürkan’ı da yanımıza aldık Hera’ya geçip grubun enstrümanlarını bıraktık. Daha sonra acıkan ekibi müdavimi olduğumuz Yıldız Lokantası‘na götürdüm. Burayı “başarılı” bulduklarını söylediler :) Yemekten sonra Hera’ya geri döndük. Hera’dayken Togay, Halil, Yunus, Volkan, Ender, Ufuk geldiler. Yağız da gelmiş yanlarında Sabhankra’yla bir alakası olmadığı halde anlayamadım. Allahalla?

Hera’da otururken gidip Süha’ya boğazı için bir pastil aldık. Bu esnada Mehmet çok yorgun olduğu için bizden ayrılıp akrabasının evine gitti. Hera’da tatlı tatlı vakit geçirirken Ankara’dan bir telefon geldi. Tuna Abi, Van Depremi‘nden ve şehitlerimizden dolayı sahneye çıkamayacaklarını ve albümlerini yayınlamayı da daha ileri bir tarihe ertelediklerini söyledi. Ancak bizim konseri erteleyebilmemiz mümkün değildi. Zira grupların yarısı zaten Eskişehir’deydi. Biz de şu şekilde düşündük, konseri ertelemek ya da iptal etmek yerine daha yararlı bir hale getirelim dedik. Böylece 222 Park ile de konuşup konserden elde edeceğimiz tüm geliri Van’daki depremzedelere bağışlamaya karar verdik. Ayrıca gruplarla da görüşüp merchandise standında satılan ürünlerin de gelirlerini bağışlamak konusunda anlaştık. Son olarak da yardım etmek isteyen herkese ulaşması için bir bağış kutusu oluşturmaya karar verdik.

Ankaralı misafirlerimiz sahneye çıkamayacağından geriye 4 grubumuz kalmıştı: Sabhankra, Baht, Garmadh ve Blackmail. Biz acilen 222 Park’a gittik Volkan, Togay ve Halil’le. Sabhankra’yı ve Hera’da kalan diğer dostlarımızı Barlar Sokağı’na çağırdık. Yine Tugies’te toplandık. Konserin yapılacağını garantiye aldıktan sonra sözleşmemizdeki ilgili maddeleri de düzeltip işin yardım konseri olduğunu da belgeye dökmüş olduk. Bu duyuruyu önce Tuna Abi sağolsun kendi profillerinden yaptı. Sonra biz de etkinlik sayfasından ve Eskirock profilinden duyurduk. Tuna Abi’ler sahneye çıkmayacağı için biletlerini iptal ettiğini söyleyen bir kaç kişi dışında Ankaralı 2 grubumuz da dahil herkes verdiğimiz kararı mantıklı buldu ve sağolsunlar bizi desteklediler. Aşağıda yaptığımız açıklama yer alıyor:

Ulkemizde son zamanlarda yasanan uzucu olaylar, tum milletimizi uzdugu gibi bizi de uzmus, moralimizi bozmustur.

Yarin yapilacak olan EskiRock Metal Fest. Vol.3. Etkinliginin gelirinin tamamini, merchandise standinda satilacak urunlerin gelirlerinin de tamamini depremzede vatandaslarimiza gonderme karari aldik. Ayni gece yardim etmek isteyen arkadaslarimiz icin de bir yardim kutusu olusturulacaktir. Bu sayede sizlerin de yapacagi yardimlar depremzedelerimize ulasacaktir.

EskiRock olarak bu konseri iptal etmek yerine bu sekilde bir yardim kampanyasina donusturmesi mantikli bulduk.

Konser kadrosunda ve siralamasinda bu sebepten dolayi olusabilecek degisiklikler daha sonra aciklanacaktir.

Tum milletimizin basi sagolsun.

Tugies’ten bir ara ayrılıp Sabhankra’yı hastası oldukları Donas‘ı yemeye götürdüm. Yine bunu da tekrardan “çok başarılı” buldular. O gece özel bir işim olduğu için saat 21.00 civarında Tugies’ten ayrıldım. Sabhankra da Togaylar’a geçti. İşimi halledip gece yarısına yakın bir saatte Togaylar’a geçtim bende. Tüm gece gülmekten karnımız ağrıdı. Gitarda perdenin ortasına nasıl basınca ne gibi sesler çıkar bunu denedik ağızla. Yağız gene şakalar yaptı. Türkiye’nin her yerinde metal konserleri nasıl yapılıyormuş bunu tartıştık. Süha gitar çaldı. Savaş abi şakalar yaptı. Gürkan kızdı :)

Gece Ufuklar’a geçtik Yağız ve Ender’le. Orada uyumuşum. Sabah erkenden kalkıp ayrıldım evden zira dersim vardı. Okula geldim. Okuldaki işleri yoluna koyup saat 13.00 gibi çarşıya indik Alper’le. Vakit geldiğinde ses sistemini Karakedi‘den alıp hep çalıştığımız nakliyeci abinin kamyona yükleyip 222′ye getirdik. Ben hemen kamyondan inip tren garına geldim. Zira dün Savaş abilerin geldiği trenle bugün de Elif ve Baht grubu gelecekti. Önce Elif’i gördüm. Sonra da Baht grubunu buldum. Grup halinde 222′ye doğru hareket etmeye başladık.

Baht grubunu bizzat ben davet etmiştim konsere. Bizimkiler de sağolsunlar beni kırmamışlardı. Müzikal anlamda cidden çok başarılı buluyorum kendilerini bilesiniz. Neyse, 222′ye geldiğimizde Togay’ın Sabhankra’yı getirmiş olduğunu gördüm. Böylece grubu tamamlamış olduk klavyeci de gelince. Baht bir süre sonra ayrıldı yanımızdan ve şehre geçtiler. Biz de soundcheck, sahne kurulumu falan bir sürü ıvır zıvır işle uğraşmaya başladık. Bu esnada bir takım sıkıntılar oldu. Jack eksikliği, zil sehpası eksikliği gibi. Sağolsun bizim Mehmet Akçay kendi sehpalarını getirince sıkıntı çözüldü. Blackmail grubu soundcheck almak için içeri  girince iyice acıkmış olduğumdan Sabhankra’yı da alıp yine Donas’a gittim. Karnımızı doyurup mekana döndük.

Mekan yavaş yavaş dolmaya başlıyordu. Bu esnada birkaç kişi biletini iptal ettirmek için geldi. İade ettik paralarını. Saat gelip en nihayet kapıları açtığımızda artık performansları beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.

(devamı 2. kısımda olacaktır.)

Eskirock Metal Fest. Vol III Teaser

Fazla bir şey yazmama gerek yok. Sesi açıp izleyin :)