Etiket Arşivi: seval

Vega Konseri

Vega

Çarşamba gecesi 222 Park‘ta çok ilginç bir organizasyon vardı sevgili okur. Biz de bu organizasyonda Özgür Abimize destek olmak için mekanda bulunduk. Ben, Merve, Alper, Sercan, Volkan, Togay, Seval, Yağız, Ender, Halil ve Hande‘den oluşan kalabalık bir ekiptik.

Vega, benim Türk Rock grupları içerisinde dinlediğim ve müzikal duruşlarına saygı duyduğum bir gruptur sevgili okur. Karı koca çizgilerini hiç bozmamışlar maşallah üç albümdür. Tamamı olmasa da sevdiğim üç beş şarkıları da mevcuttur.

Dün saat 17.00 civarında 222 Park’a Görkem‘in yanına gittik Volkan’la. İyi ki gitmişiz, hem grubu soundcheck esnasında gördük, hem de konserin detayını öğrendik. Meğer konser internetten de fizy.com‘dan canlı yayınlanacakmış! Başlama saati de bizim bildiğimizden tam 1.5 saat önceymiş! Dolayısı ile kursa gitme işi yalan oldu benim.

Akşam saat 19.50 civarında mekana geldiğimizde grup sahneye çıkmış başlıyordu performansına. Konser kameralarla çekildiği için sahne önüne kimse gidemedi. Grup 1 saatlik bir performans sergiledi. Bütün hit parçalarını çaldı. Daha sonra kameralara el sallayıp sahneden indiler ve 15 dakikalık bir ara verdiklerini söylediler. O esnada mekanda çok az kişi vardı.

15 dakika oldu 1 saat! Tam bir saat sonra sahneye çıktılar. Gecikmeden dolayı özür dilediler. Bu sefer sahne önü doldu. Mekan da kalabalıklaşmaya başladı. Grup bu sefer yine sil baştan çalmaya başladı parçalarını. Performans olarak ilk kısım çok iyiydi. Ancak ikinci kısımda galiba Deniz sarhoştu. Şarkıları yer yer unuttu, söylemedi. Gerçi grup yine kütür kütür çaldı. Samplelar falan harikulade idi. Ama vokalin sesini duyamadık parçalarda. Üzüldük.

Konsere geç çıktıkları için zamanımız daralmıştı dolayısı ile mekandan grup sahneden inmeden ayrıldık. Zaten bizden sonra da 3 şarkı çalıp onlar da inmişler. Sonuç olarak sevdiğim Vega şarkılarını canlı olarak dinleme fırsatı bulduğum için mutluyum sevgili okur. Güzel bir akşamdı.

Baileys vs Çikomiks

Sercan‘ın bir keşfi var sevgili okur.

Pınar Kido Çikomiks

Dün yılbaşı etkinliklerinde bulunmak üzere evden çıkarken Alper arayıp benden geçen seneki yıl başında aldıkları ve içtikten sonra da benim sakladığım o Baileys şişesi duruyor mu diye sordu. Ne oldu diye sordum ancak cevap da vermedi. Sonradan Alper, Sercan’ın yine dahiyane bir buluşla Baileys’in tadının Pınar Kido‘nun Çikomiks sütüne benzediğini keşfettiğini söyledi.

Akşam oldu, ışıklar yandı, aradan zaman geçti. Sevallere gittik. İşte burada bende nihayet deneme fırsatı buldum. Bildiğin üzere ben alkol kullanmıyorum sevgili okur. Alkolle olan deneyimlerim sadece tadımlık boyutlarda. Her neyse, Alper’in uzattığı şişeden tadınca

Baileys

önce beni kandırdıklarını, sütün içine biraz da olsa alkol karıştırdıklarını düşündüm. Çünkü normal çikolatalı süt tadının yanında farklı bir tad vardı içecekte. Sonradan ben de teyit etmiş oldum ki evet, Baileys’in tadı Çikomiks’e benziyor. Normalde süt ile alkolü karıştırmak da pek mümkün değil. Alkol üste çıkıyor. Dolayısı ile Baileys’i taklit etmek epey zor. Ama tad olarak Çikomiks çok başarılı.

Haa, n’oldu? Tüm gece süt içtim. Fındık fıstık yedim. Arada Alper’in kolayla Sercan’ın meyve suyundan içtim. Doksanlar pop dinledik deli gibi. Alper iyice uçtu. Sercan mayıştı. Sonra Togay‘ı aradım iki defa 01.12 ve 01.20′de. Ama telefonu kapalıydı. Volkan‘ın da o gece yeminini bozacağını öğrendikten sonra geri dönememe korkusuyla öyle kalakaldık.

Alper’in Yeni Evi

Dönem başından beri orada burada, kuytularda, köşelerde barınan, yatıp kalkan dostum; güzel insan Alper‘e nihayet bir ev bulduk. Pazar günü de onun taşınması işiyle meşgul olduk. Aslında ev taşıma işleri artık hayatımızın sıradan bir parçası olduğundan dolayı bunu yazmasam da olurdu ancak bu sefer anlatılmaya değer olay ev taşıma değil, bunun sadece küçük bir kısmında yaşadığımız komik olaylardı.

Sercan‘ın sınıf arkadaşı Bilge‘nin bir akrabasının eviymiş Alper’in tuttuğu ev. Ev sahibinden, depozito zart zurt yok. Kirası da 400 lira. Yeni bina olduğundan biraz ısınma sorunu olacak gibi duruyor ama bakalım. Sağolsun Bilge sadece eve aracı olmakla kalmamış, kendi evindeki kullanmadığı birkaç parça eşyayı da vermeyi teklif etmiş.

Buna benzer bir kamyonetti

Pazar günü saat 12.00′de evin önünde buluştuk Sercan, Alper ve ben. Alper’in ev arkadaşı Salih de ailesi ile kısa bir süre sonra geldi. Salihlerin kamyondan yatak, çamaşır makinesi, fırın ve birkaç parça koliyi yukarı çıkardık. Herşey sorunsuz, sıkıntısız halloldu.

Bir sonraki aşamada ise daha önce hiç gitmediğimiz bir yer olan Karabayır Bağları‘na gidip, Bilgeler’in evi bulup Alper’e vereceği çekyat yatak benzeri eşyaları alacaktık. Üç kişilik bu kamyonete dört kişi nasıl sığacağımızı düşündük önce. Salih şofördü. Yanındaki 2 kişilik koltuğa önce ben oturdum Salih’in yanına. Sonra Alper oturdu. En son da Sercan, Alper’in dizlerine oturdu ama nefes alamamaya başladı. Bir süre sonra biz de alamamaya başladık. Bu halde yola çıktık.

Hyundai marka kamyonete binip Kütahya Yolu‘na doğru hareket ettik. Öncesinde Alper arayıp bir yol tarifi almıştı. Buna güvenip devam ettik. Osmangazi Üniversitesi yol ayrımından Sazova‘ya doğru döndük önce. Sonra yanlış döndüğümüzü anladık. Yola devam edip bir U dönüşü yaptık. Geri dönüp bu sefer köprünün üzerinden Osmangazi Üniversitesi’ne doğru yol almaya başladık. Bu esnada Sercan’ın telefondaki GPS‘ten yardım aldık sözde. Ekranda görülen yolun sonuna bakmadan yine gittik Osmangazi Üniversitesi’nin oralarda bir yerlerde U dönüşü yaptık yine. Gerisin geri gelip bu sefer şehre doğru sürmeye başladık.

Bir süre gidince bu yolunda yanlış olduğunu anladık. Ancak çoktan İl Tarım, Gıda ve Hayvancılık Müdürlüğü‘nün önünde gelmiştik. Alper arabadan inip oradaki görevliye sordu aradığımız adresi. O adam da sağolsun bize tarif etti.

Meğer az önce üzerinden geçip gittiğimiz köprünün altından geçip hemen sağa dönmemiz gerekiyormuş. Zaten köprünün altından geçince aradığımız yerin gösteren bir tabela gördük. Tarımsal Araştırma Enstitüsü 6 KM diyordu levhada. Tam 6 kilometre yol yaptık. Sağlı sollu villalar gördük. Köpekler kediler gördük. Süper tepelerden geçtik. Buraları bana hep Sivrihisar‘ı anımsattı sevgili okur. Şaka maka çocukluğumu özlemişim ben.

Gittiğimiz rota. (tıklayınca büyür)

Epey bir yol gidip artık buradan ileride de ev mev olmaz diye düşünmeye başladıktan sonra gördük enstitüy: Eskişehir Geçit Kuşağı Tarımsal Araştırma Enstitüsü. Burada hemen Bilge’yi arayıp evlerinin yerini öğrendik ve evi nihayet bulabildik. Burası mükemmel bir doğanın ortasında sessiz, sedasız, tepelerde çevrili acayip otantik bir yerdi. Tam bir piknik mabediydi burası. Gerçi bakış açısına göre de değişirdi.

Bizi Bilge’nin annesi, muhtemelen ablası (Bilge’den büyük görünüyordu) ve Bilge karşıladı. Hemen eşyaları arabaya yükledik. Salih güzelce sardı. Sonra dönüş yolculuğu başladı. Gelirken çektiğimiz sıkıntıdan bahsetmiştim. Bundan dolayı uyanık davranan Alper ve Sercan benden önce hareket edip kamyona oturdular. Bu ayazda kasaya oturamayacağıma göre bir tanesinin dizlerine oturmak icap ediyordu. Önce üzerlerine zıplamayı denedim, izin vermedi hırtlar. Neyse, bende çıktım üzerlerinden kayıp tam ortalarına oturdum. Neden bilmiyorum Alper epey saydı sövdü bana, ulan az önce ben böyle mi oturdum, diye. Her neyse gayet rahattım sonuç olarak. Sercan cam açmaya kalktı, soğuk geliyor diye açtırmadım. Alper yine sövdü. Bu esnada yine yanlış yola girdik. Alper iyice çıldırdı bana vurmaya başladı. Kafamı kamyonun tavanına çarptım. Sercan’ın suratı da cama yapıştı. Daha sonra gülme krizine girdik. Sercan yine nefes alamadı, ölüyordu.

Eski Doğum Hastanesi’nin önünden Kızılcıklı Caddesi‘ne girişi kaçırınca Salih bu sefer yine yok yere şehir içi trafiğine daldık. Çok rahatmışız gibi neredeyse 15 dakika daha ekstradan bu eziyete katlandık. Birkaç defa trafik polisinin önünden geçtik. En nihayetinde Sakarya Meydanı‘na çıkabildik. Oradan Seval‘e geçip Alper’e vereceği yatağı aldık.

O kadar yorulmuştum ki anlatamam. O noktada Alperler’den ayrıldım. Benden sonra neler oldu bilmiyorum.Ama şunu öğrendim, eğer Alper rahat olmayı umarken siz bir şekilde ondan daha rahat olursanız Alper sizi dövüyor.

Alper’in yeni evi hayırlı olsun. Bilge’ye ve Seval’e de yardımlarından dolayı ayrıca teşekkür ederiz.

Proofhead FM, Ejderhalar, İtalya Filmi

İtalya dönüşü epey bir sıkıştı yine iş güç sevgili okur. Yapılması gereken çok fazla iş, çekilmesi gereken çok fazla dert var yine. Ama bu sıkışıklıkta dahi yine de kendime vakit ayırmaya önem veriyorum.

İtalya’dan geldiğim gün 1 TB‘lık harddiskimin çöktüğünü gördüm. İçerisindeki yüzlerce albüm gitmiş, binlerce klibim yalan olmuştu. Aşağı yukarı beş gündür parça parça da olsa bu albüm ve klipleri toparlamaya çalıştım yedeklerden. Ancak henüz yedeklemediğim bir klasörüm vardı. İçerisinde de yaptığımız işlerin tasarım dosyaları vs duruyordu. O klasörün gitmesi beni mahvetti. Neyse, yavaş yavaş da olsa telafi ediyorum.

FlatCast

Bir süredir 20 kadar arkadaşımla oluşturduğum bir sms listesinden şarkı isimleri paylaşıyorum. Bunu da bir radyo formatında yapıyorum. Komik oluyor bazen, bazen can sıkıcı oluyor, bazen listedekilerin de istek parça istediği falan oluyor. Listedekiler demişken kim bunlar hemen hatırlayalım: Alper, Ender, Erol, Sercan, İlker, Koray, Levent, Murat, Mustafa, Savaşalp, Ahmet, Merve, Aslan, Cihan, Ezgi, Halil, Orcan, Özge, Seval, Anıl ve Togay kardeşim. Uzun ama epey uzun süredir aklımda olan hatta bir ara Eskirock için denediğimiz ama sora bıraktığımız şu radyo yayını olayına girebilir miyim diye bir araştırma yaptım. Çok kısa sürede ücretsiz yayın yapmanıza izin veren bir siteye kayıt olup, yapmak istediğim şeyi yapabildiğimi gördüm. Yani bilgisayarımdan yaptığım yayını diğer bilgisayarımdan dinleyebildim :) Güzel oldu.

Ancak bazı sorunlarım var. Birincisi dinleyiciler bir eklenti kurmak zorundalar. İkincisi ise yayın kalitesi birazcık düşük. Her neyse, şimdi bir kamuoyu yoklaması yapıp belki de haftanın bir günü birkaç saatlik radyo programları yapabilirim. Eğlenceli olur. Çok fazla kişinin dinlemesine de gerek yok üstelik. SMS radyomdan takip eden kişiler ve belki birkaç kişi daha fazlası yeter de artar bile :)

Ejderhalar dedim. Dünya üzerinde bir ejderhanın yaşabilmiş olma ihtimali var mıdır acaba? Olsa süper olurmuş. Neyse, blogun üzerindeki reklam banner’ına güzel bir ejderha koyayım diyorum. Aslında kararsızım. Belki de kolaj yapmalıyım çeşitli fotoğraf ve çizimlerden. Bu konuda yardım bekliyorum. Bana 990×180 piksel genişliğinde bir görsel lazım.

Hayır, İtalya'da Pisa Kulesi'ni görmedim.

Ve İtalya filmi demişim. İtalya’da elbette videolar da çektim. Bunların çoğunun arka planında ben konuşuyorum. Ama kendi sesim bana çok komik geliyor sevgili okur. Bu video blog olayını da o yüzden bir türlü cesaret edip koyamıyorum. Neyse, bu İtalya’da çektiğim videolardan kısım kısım alıp Hope To Find‘ın bir şarkısının altına ekleyeyim diyorum. Ne yaparım, nasıl yaparım bilmiyorum. Deneyeceğim bakalım.

Bankalar Bedevisi

Ziraat Bankası

Son iki gündür bankalarda talihsizlikler yaşıyorum sevgili okur. İlk talihisizliğimi Western Union‘la para gönderen Seval‘in parasını çekerken yaşadım. Ziraat Bankası‘na gittim. Güvenlikteki genç arkadaşa “Western Union ödemesi yapıyor musunuz?” diye soramadan, “Westen Union” sözcüğümle birlikte sıramatiğin en üst butonuna basması bir oldu güveniğin. Neyse, sıra numarasını alıp beklemeye başladım. Lan tam 25 dakika bekledikten sonra bir baktım ki numaratörlerde hep 200, 600 ve 800′lü sayılar var. Bendeki numara 700 küsür. Allahalla, dedim bir sıkıntı var. Daha sonra o anda boş kalan bir vezneye yanaşıp sordum “Yav bana hiç sıra gelmeyecek mi?” diye. O anda bayan “Aaaa pardon, ben alacaktım, unutmuşum basmayı” dedi. Kimlik fotokopimi istedi. Yok dedim fotokopi. Baya bi öfkelendim, bayan “hemen dışarıdan çektirin” dedi. Neyse çıktım. Söve söve gittim çektirdim. İçeri girdim. Allahtan kimse girmemişti sırama. Hemen gittim. Ben sırada beklerken işlem yaptıran insanları görüp sinirleniyordum ne kadar uzun sürüyor diye. İşte bu sebepten dolayı kronometreyi çalıştırdım telefondan. Tam 9 dakikada paramı alıp teşekkür edip ayrıldım.

Vakıfbank

Bir diğer bahtsızlığımı da önceki gün Vakıfbank‘ta yaşadım. Malum harç dönemi, herkes akın ediyor Vakıfbank’ın ATM’lerine. Yaklaşık 15 dakika sıra bekledim. Sıra bana geldi. Dedim önce Seval’in harcını yatırayım. Hemen tık tık girdim okul kodunu, tc numarasını falan. Parayı verdim ATM’ye geri verdi önce. Sonra tekrar soktum ve bu sefer kabul etti, 8 lira para üstü dedi ve zırt diye kesildi. Sonra bir hata mesajı çıktı. ATM yalan oldu, bilmem nereyi arayın ne yapın diye. Lan para üstünü alamamışım, makbuzu alamamışım. Sinir oldum. Neyse, içeriden görevli geldi. Bankamatiği açtı. Bankamatiğin içini görmeyenler için, içeride bir bilgisayar var. Ona bağlı bir sürü kablo falan. Bir de süper bi soğutma sistemi var. Neyse adam son işlemlere baktı ve “burada en son parayı iade ettiği gözüküyor” dedi. Haydii! Allahtan ben bişey demeden arkadaki elemalar “parayı aldı, paraüstü vermedi” dediler. Görevli bankanın içine çağırdı beni. 10 dakika sabırla veznede bekledim. Hemen bir dilekçe doldurup önce makbuzumu adım, sonra da para üstünü. Görevli sağolsun epey ilgilendi. Bir daha da lanet ettim harç ödemeye.

Zamanı Hızlı Yaşamak

Bir haftadır keşfettiğim bir şey var sevgili okur. Eğer zamanı hızlı yaşamak istiyorsanız hayatınızı monotonlaştırın! Peki bu ne demek ve ben bunu nasıl keşfettim? Hemen anlatayım.

Geçen hafta ara sınavdan düşük aldığımı öğrendiğimden beri hayatım zehir oldu bana. Artık okulda durmak moralimi bozduğu için bir an önce üç saatlik dersi bitirip eve gitmeyi diliyorum. Bu yüzden geceleri 04.00′de yatıp öğlen 13.00′de kalkıyorum. Yarım saat içerisinde hazırlanıp minibüse biniyorum. Minibüsle yolculuğum 20 dakika sürüyor. Son bir haftadır bu yolculuklarda da Demonaz‘ın March Of The Norse albümünü dinliyorum. Minibüsten inince sadece MP3 çalar için Duracell pil aldığım bakkala selam verip İşçi Bulma Kurumu‘nun önündeki durağa gidiyorum. Bu gidiş aşağı yukarı 7-8 dakika sürüyor. Durakta şanslıysam hemen otobüse biniyorum ama şanssızsam da 15 dakika bekliyorum. Oradan okula gitmek de 20 dakika falan sürüyor. Demonaz’ın albüm bitmiş oluyor. Ardından Deftones başlıyor. Kapatıyorum zaten okula geldiğim için. Bazen de kantine gidene kadar My Own Summer‘ı dinliyorum.

Neyse, kantine geliyorum. Kantinde her zaman oturduğum tarafa geçiyorum. Burada beni büyük olasılıkla Ersil karşılıyor. Ders başlayana kadar konuşuyoruz, ders çalışıyoruz falan. Sonra derse gidiyorum saat 15.05′de. Kimse yerime oturmasın diye sınıfta hemen çantamı atıyorum kapıdan tarafta olan sıralardan önden ikinci sıranın en soluna. Burada 45 dakika hiç ses çıkarmadan, konuşmadan salakça bir tebessümle tahtadakileri yazıyorum. Sonra teneffüs oluyor. 15 dakikalık bu arada hemen sınıfın yanındaki geniş camlı yere gidiyor ve oradaki bankta oturuyorum. Seval, Levent ve Orcan da eşlik ediyor bana. Bugün Can da geldi hatta. Sonraki iki dersi de aynı şekilde bitirip Seval’le çıkışta buluşup hmen otobüse biniyoruz. Bazen Yıldız Durağı‘nda, bazen de Espark’ın aşağısında inip doğruca minibüs durağına gidip 23 numaralı minibüse biniyorum. Sabah oturduğum gibi akşam da en arka köşeye oturuyorum. Minibüsün eve gelmesi 40 dakikadan bazen az sürüyor. Bu dönüş vakitlerinde de Sabhankra ya da In Flames dinliyorum.

İşte böylelikle bir gün geçmiş oluyor. Son bir haftadır bunu harfiyen yaptığım için zaman çok çabuk geçiyor. Zamanın bu kadar çabuk geçmesini istemiyorum ama geçiyor. Olsun.

Doğum Günü Süprizleri

Bu doğum günüm diğer doğum günlerime göre güzel geçti sevgili okur. Sağolsun tüm eş dost doğum günümü kutladı. Hepsine teker teker teşekkür ettim.

Doğum günümden bir gün önce Özgün‘le yaptığımız çalışmadan bir video veriyorum öncelikle. Bu henüz deneme aşamasında bir iş olduğu için çok iyi olmadığının farkındayım. Bize biraz zaman verin :) Özgün’e buradan çok teşekkür ederim. Bu çalışmamızda Ağlatan Kafe üzerinde durduk biraz. Akordeonda Özgün, vurmalıda ben ve kamerada Aslan Abi, buyrun:

Bu güzel günümde Seval‘in beni çılgına çeviren armağanı In Flames‘in Come Clarity albümünün Limited Edition‘ı oldu. Zira bu albüm aynı zamanda bir bonus DVD hediyeli ve o DVD’de de grup tüm albümü baştan çalıyor. Mükemmel!

Come Clarity

Şüphesiz doğum günümün en inanılmazı da Akif Hoca‘mın değerli katkılarıyla edindiğim Pink Floyd – Dark Side Of The Moon 30th Year Anniversary Edition Vinyl‘i oldu. Pink Floyd’un en iyi albümünün plak olarak elimde olmasına halen inanamıyorum. İnanılmaz mutluyum sevgili okur. Üstelik özel bir basım olduğu için içerisinde bonus materyalleri de var. Aşağıda eklediğim fotoğrafın üzerine tıklayıp doya dya bakabilirsiniz kocaman haline :)

Dark Side Of The Moon Plak

Ve bugünün en güzel kısmı da Seval, Hatice, Özge, Ersil ve Aslan Abi’nin yaptığı süpriz doğum günü pastası oldu. Ulan acayip mutlu oldum sevgili okur. Bu kadar mutlu olacağımı ben hayatta düşünmezdim. Ama o kadar mutlu oldum yani. Sevallerde yedikten sonra şekerlemelerimizi, Aslan ve Ersil’le ayrıldık. Sonra gece oğlanlar laf maf atarlar diye durağa kadar bıraktılar sağolsunlar.

Bu doğum günüm de böylece bitti. Pink Floyd çok çok iyi oldu. Pink Floyd’a olan bu ilgimi hayatta iki kişiye borçluyum: Volkan Vardar ve Furkan Aktakka. Var olsun ikisi de. In Flames için de Serkan Afşar‘a selamlarımı iletiyorum. O anlar beni :)

Bundan önceki son 3 doğum günüm için yazdığım yazılar:
1. 2010 yılı yazısı
2. 2009 yılı yazısı
3. 2008 yılı yazısı (yayın tarihine bakmayın. Diğer blogdan aktardığım için öyle görünüyor)

Bugün

Bugün çok yorucu değildi esasen. Ama epey moralim bozuktu. Dünkü 13 şehit haberlerinden sonra epey canım sıkıldı.

Okula da biraz erken gittim. Can sıkıntısı ve meraktan birkaç kişiye mesaj attım. Geri dönüp cevap veren olmadı. Sevgili okur böyle anlarda boğulur gibi oluyorum.

Bomboş oturdum. Yaklaşan vizenin tedirginliği sardı birden. Sonra derse girdim. Allahtan ders çabuk geçti. Sonra babam aradı eve birlikte dönmek için. Seval’le olan buluşmamı ertelemek zorunda kaldım. Babamla eve döndüm.

İnternete girdim. Bazı şeyler gördüm. Yine canım sıkıldı daha beter sıkıldı.

Ama yarın süper bir gün olsun diye artık hayatımın akışına elle müdahale etmek zorunda kaldım. Dolayısı ile yarın nispeten daha güzel bir gün olacak. Hatta bazılarınız beni kıskanabilir

Yarın bir de uzun bir aradan sonra stüdyoya gireceğiz. Yağız ile Togay’ın şimdilik hobi olarak başladıkları bir olayları var. In Flames çalacağız birlikte. Bol bol In Flames dinliyorum.

Bugün böyle bir gündü işte. Yorucu değil ama üzücü. Lan dur yazıyı bitirmeden bir şey daha yazayım. İki haftadır yemekhanede yalnız yiyorum. Acayip koyuyor bana. Sanki köşeden her an Turgut çıkacakmış gibi geliyor. Sanki Emre “Az bak hele” diye lafa girecekmiş gibi geliyor. Sanki Alper yanımda oturuyor da köftelerden birini her an yemeye hazır bakıyor gibi geliyor. Yemekhanede çalışan bir kız var. Adını bilmiyorum. Bu kızın da bana gıcığı var onu keşfettim bugün. Benim oturduğum masaları temizlemiyor. Herkesin masasına gidip poşet moşet ne varsa topluyor bana gelmiyor.

Şu an evdeyim sevgili okur. Bu yazıyı yayınladıktan sonra biraz bendir çalacağım. Sonra da yarın ki olaya hazırlanacağım.

MMF Mezuniyet Balosu 2011

Bu yazıyı yazmayı hiç istemiyordum aslında sevgili okur. Çok güzel bir geceydi ve bunu sadece orada olanlarla paylaşmak, hafızamda bırakmak istiyordum. Ancak sizi de seviyorum. O sebepten dolayı sadece satırbaşlarından bahsedeceğim. Bir sonraki sene bu yazıyı eğer bir Yıl Kom üyesi okursa belki faydalanabilir diye yazacağım.

Bu sene (2011) Anadolu Üniversitesi MMF, geleneksel mezuniyet balosunu Anemon Hotel‘de yaptı. Zira buradan çok iyi fiyat aldık. 55 liraya sınırsız yerli içkili bir organizasyon yaptık. Sınırsız yerli içki olunca sonlara doğru insanlar salonu emekleyerek dolaşmaya başladılar. Allahtan kimse salona kusmadı.

Saat 7′de kapılar açıldı ve insanlar gelmeye başladılar. Hocalarımız, arkadaşlarımız birer ikişer gelmeye başladı. Anemon’da Eskişehir Salonu’nda yaptık bu baloyu. Anemon’la çalışırken çok dikkatli olun, çünkü sizin verdiğiniz kişi sayısı üzerinden servis çıkarıyorlarmış. Yani oradaki görevliy sorduğumda fazladan tek bir dolma bile olmadığını söyledi. İşte o sebepten dolayı müzisyen ekibini sayıya dahil etmediğimizden sıkıntı yaşadık. Biz de dışarıdan birşeyler yaptırıp ekibe bunun parasını ödedik. İçecekleri de mekandan sağladık. Bunda da problem çıkarır gibi olsalar da hallettik.

Yemek yenirken çello çalan bir arkadaşımız da yemek müziği çaldı. Yemek müziği dediysem bildiğin klasik müzik işte. Zaten o anda çelloyla ya da kemanla ne çalsan giderdi. Bu arkadaş da aralarda Nothing Else Matters ve One‘ın başlarındaki Intro’ları çalarak fazlasıyla mutlu etti bizi.

Balo için SET grubunu ayarladık. Başlangıçtaki iki şarkıda sesin çok fazla olduğundan falan şikayet edildi. Birkaç kişi de beğenmediğini, böyle bir balo için uygun olmadığını falan söyledi. Ancak grup 3. şarkıda “Ya Mustafa” diye başlayınca birde herkes piste döküldü, böylece hocaların hemen önünde pisste onlarca kişi olduğu için bir duvar oluştu ve hocalar da sesten fazla rahatsız olmadılar. Grup bu şarkıdan hemen sonra bir mastika patlatınca zaten olay koptu gitti. Buradan SET grubuna ve Özgür Abi‘ye çok teşekkür ediyorum. Bu arada SET’in kendi programlarından farklı olarak son şarkıda Murat Abi gitara geçti, o da solakmış, Özcan Abi’de bir şarkı söyledi.

SET’ten sonra bizim Vecihi‘nin ayarladığı klarnet dabruka ekibi çıktı sahneye. Bu saatlerde millet iyice astronot olduğu için herkes birbiriyle oynuyordu. Bu arada sonlara doğru şefleri gittiğinden herhalde garson elemanlar millete içecek falan vermemeye başladılar. Bahşiş istiyorlardı herhalde. Bunlara şefinizle görüşeyim diyince bertaraf oluyorlar. Aklınızda olsun.

Ben hariç tüm YılKom ekibi

Alper acayip sarhoş oldu. Öyle böyle olmadı. Bir noktadan sonra ben daha fazla olamaz dedim. Daha çok oldu. Emre ve Turgut ama çakı gibi dimdik durdular. Gece bizim masada Dilek, erkek arkadaşı, Turgut, Emre, Merve, Selma, Alper ve tabiki ben vardım. Aslında Selma’nın masası arkadaydı ama o bizimle oturmayı tercih etti. Böyle son bir defa (Seval olmadan) tüm ekip bir arada oturmuş olduk. 4 seneyi birlikte geçirip birlikte noktalamış olduk. Gece kimseye belli etmesem de en eski arkadaşlarımdan hiç biri yoktu. Sadece Ergin ve Aygün vardı. Bu ikisiyle bol bol sarıldık, güldük, eğlendik. Ancak gözlerim hep Volkan‘ı, Savaşalp‘i ve Mert‘i aradı. Aynı masada oturacaktık gelselerdi Savaşalp ve Volkan. Ama olmadı.

Gece partinin devamında 222‘ye ücretisiz servis ayarladık. Ancak Alper iyice uçuşa geçtiğinden biz partiye gidemeden taksiye binip evlere döndük. Ancak Turgut, son bir bira içmek için 222′ye gitti. Helal olsun bu çocuğa :)

Yıllıklar için Burak Dijital‘le anlaştığımız için Özgür Dijital, baloya fotoğraf makinesi sokturmadı. Sokanlarınkini de içeride avladı. Ancak yine de sağolsunlar sürekli fotoğraf çekip çektiklerini de 3 liradan sattılar. O sebepten mekanda hiç fotoğraf çekemedik. İki tane fotoğraf aldım.

Aralarda güzel şeyler oldu, aklıma gelenler gelmeyenler var bir sürü. Çok şaaşaalı giyinip bence hiç güzel olmayanlar olduğu gibi, gayet sade giyinip gecenin en güzel kızlarından olanlarda vardı. Bizim Erman papyon takmış, süper de olmuştu.

O gece pek çok yüzü orada son kez gördüm. İşte bu şekilde düşününce biraz hüzünlü oluyor be sevgili okur.

Bu arada gecey katılarak bizi yalnız bırakmayan tüm hocalarıma da teşekkür ediyorum. Özellikle pistte de bizi yanlız bırakmayan Serdar Hoca‘mıza, Özlem, Hicran ve Burcu Hocalarımıza acayip teşekkür ediyorum.

Harddisk’im Yandı!

80 GB’lık Seagate marka ve yaklaşık 7-8 yıllık olan harddiskim dün gece saat 23:35′de yandı sevgili okur. Ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Gece ikiye kadar düzeltmeye çalıştım ama nafile.

Harddiskin içerisinde bugüne kadar topladığım müzik arşivimin en çok kulladığım kısmı duruyordu. Aşağı yukarı 400 tane düzenlenmiş, ip gibi dümdüz ve kusursuz albümden bahsediyorum. Hepsi tek tek klasörlenmiş, albüm kapakları eklenmiş, yılları yazılmış, parça isimleri “no – Parça İsmi” şeklinde düzenlenmiş ve mp3 bilgileri tam ve eksiksiz olarak girilmiş dosyalardı. Ancak hepsi gitti. Bunun yanında internetten yeni indirip henüz dvd’ye yedeklemediğim pek çok albüm, terekeme arşivim, makine ile çekip yedeklemediğim 100′e  fotoğraf, uzun süredir üzerinde uğraştığım beste çalışması da gitti. Aklıma gelmeyen pek çok dökümanım vardı harddiskimde ve hepsi buhar oldu.

Harddisk tıkırdıyor çalışırken. Yani kafası ölmüş anladığım kadarıyla. İşin güzel ama zahmetli yanı bu arşivin yaklaşık %80′ini dvd’lere çekmiş olmam. Ancak tabiki bunlar bilgisayardakiler kadar düzenli değil. O yüzden yine acayip bir yükün altına girdim sevgili okur. Şimdi kendime artık satalı 1 tb’lık bir dahili harddisk alayım diyorum. Yine Seagate alacağım. Çünkü resmen üzerinde zıplamama rağmen emektar harddiskim beni tam 7 sene idare etti. Sağolsun toprağı bol olsun. İnternetten bu harddisk kurtaran firmalara baktım da 100 dolar yazmışlar fiyat olarak. Çok korktum lan :(

Şimdi benim biraz para bulup kendime bir harddisk almam lazım sevgili okur. Harddiskin yanması çok kötü lan aslında. Yani bildiğin patlıyor harddisk. Artık hiçbir işe de yaramıyor. Ancak işte içindekiler yok mu o içindekiler, asıl onlar mahvediyor sizi.

Sabahtan Alper, Selma, Funda ve Seval geldiler Çevre Yönetimi dersi için hazırladığımız ara rapor için. Baya iyi oldu. Çalıştık, yemek yedik falan. Onlar gittiğinden beri dvdlerden mp3lerimi yüklüyorum bakalım. Epey sıkıntılı oluyor bu iş tabiki. Özellikle bazı dvdler okunmuyor ya deli oluyorum. Ama sabrımı korumam lazım değil mi :(

NOT: Bu yazıyı yazarken hüznüme tezat bir biçimde Ergin‘in yolladığı şu acayip şarkıyı dinleyip durdum sevgili okur.