İhsan Oktay Anar – OT Dergi Yazıları

Türkiye’nin İhsan Oktay Anar hakkında en çok yazan bloguna yeniden hoş geldiniz. Yıllar sonra geri dönen İhsan Oktay’ın yeni kitabı Tiamat‘ın lezzeti halen damağımızdayken bu yazıyı kaleme almak istedim. Aslında bu bir inceleme yazısından ziyade, derleme yazısı olacak. Bu arada, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı‘mız kutlu olsun. 103 yıl önce nasıl bir rota çizmişse Atamız, bugün hala yolumuzu şaşırınca dönüp o yıllara, o izlere ve o yollara bakmak gerekiyor.

İhsan Oktay, kitap yazmadığı dönemde de kalemini bırakmadı. Çeşitli dergilerde, süreli yayınlarda zaman zaman yazmaya devam etti. Hatta öyle ki “kendisi yazmadığı haldebir derginin kapağındaki yazar listesinde ismi verildi. Hevesle dergiyi alınca gördük ki eski yazılarından, çizimlerinden bir sayfalık bir kolaj yapmışlar.

İhsan Oktay Anar, –tamamı olmasa da– güzel yazılarını yazmaya OT Dergi‘de devam etti. Ben Nisan 2017’den Temmuz 2020’ye kadar üstadın yazdığı her sayıyı aldım. Dediğim gibi, bazıları gerçekten onun yazıp yazmadığını sorgulamama neden olacak kadar vasatken (kötü değil), bazıları ise “ahh be şunu devam ettirip yeni bir öykü yazsa ya” dedirtecek kadar güzeldi. Son olarak Tiamat’ın yayımlandığı 2022 yılı Mart ayında OT Dergi yine kapakta İhsan Oktay Anar’ın ismiyle çıktı ancak dergiyi alınca gördük ki yayımlanan kitaptan küçük bir bölümü paylaşmışlar sadece. Bunun yerine belki üstatla bir röportaj ya da kendi kaleminden yazım sürecine ilişkin birkaç küçük detay okuyabilsek çok daha kaliteli bir içerik olurdu.

Bugüne kadarki tüm sayılarda, eğer o sayıda yazmışsa İhsan Oktay’ın ismi hep ilk sırada verildi. Ancak hiçbir zaman kapak resminde yer almadı. Belki de bu son kitabının yayımlanması bu açıdan güzel bir fırsat olabilirdi.

Bu yazıda elimdeki dergilerden derlediğim yazıların tarihlerini ve başlıklarını yazacağım. Telif hakları nedeniyle yazıların tamamını paylaşamıyorum elbette, ancak kısaltılmış içeriklerine yer verdim. Böylece İhsan Oktay Anar hayranı olan okurlar, eğer ellerinde eksik ya da fazla bir yazı varsa benimle iletişme geçip elde edebilecek ya da benim arşivime katılmasını sağlayabilecekler.

Mart 2022 sayısı

Derginin Yayımlanma Tarihi – Derginin O Ay ki Mottosu – İhsan Oktay’ın Yazısının Başlığı

  • Mayıs 2018 – Aşk Örgütlenmektir – Gençlere Kariyer Fırsatları
  • Haziran 2018 – Umut Domino Taşı Gibidir – Bana Ne Yediğini Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim
  • Ocak 2018 – Gördüklerinizin Yarısına İnanın Duyduklarının Hiçbirine – Önce Puntolar Büyüdü
  • Nisan 2018 – Aldırma Gönül Aldırma – Nadir ve Tehlikeli Bir Hastalık Beyinde Aritmi
  • Mart 2018 – Ne Zaman Bir Kadın Kendisi İçin Ayağa Kalksa Aslında Tüm Kadınlar İçin Ayağa Kalkar – Taş, Kahkaha ve Gemi Körlüğü
  • Şubat 2018 – Ayırmasın Mevlam Bizi Ömür Boyunca – Deveye Sormuşlar
  • Aralık 2018 – Onların İstediği Gibi Yaşam İstemiyorum – Barlar ve Barbarlar
  • Kasım 2017 – Ben Eğitimciyim Tüccar Değil Çocuklarımı Ezdirmem – Kendin Düşün Kendin Yap
  • Ekim 2017 – Bir Bozuk Saattir Yüreğim Hep Sende Durur – Muntazam İnsanlar
  • Eylül 2017 – Yaşamak Zor İş Bol Şans – Sürmenaj
  • Nisan 2017 – Geç Bunları Anam Babam Bilim Ben Yaptığımı – Nörd
  • Temmuz 2020 – Seviyorum Bilmem Anlatabiliyor muyum? – Kedilerin Altın Çağı
  • Ağustos 2020 – Bir Yağmur Yağsa Beraber Islansak – Ebucimcim Efendi Fetvaları
  • Mart 2022 – Zihnimin Özgürlüğüne Vurabileceğiniz Ne Bir Kilit Var Ne De Bir Sürgü… – Siyah Kuğular

Önümüzdeki günlerde İhsan Oktay’ın ilk dönem öyküleriyle alakalı müthiş bir tesadüfü de içeren harika bir keşif yazısı yazacağım. İhsan Oktay Anar takipçilerine duyurulur 🙂

Yoğun ve Yorgun: Dolunay, He-Man, Düğün ve Vefat

Yorgun ve yoğunum. Üstelik laf olsun diye değil, gerçekten yorgunluğumun altında ezilerek yazıyorum bu satırları. Bütün ay boyunca, dolunayda yazacak ne kadar çok gelişme yaşandı diye düşünüp durdum. Şimdi tüm bu onları bir kalemde yazıp bitirebilmek de çok mümkün olmayacak gibi görünüyor. Geride kalan haftalar adeta birbirini kovalar gibi geçtiler. Birkaç kötü haber aldım. Birkaç güzel olay oldu. Bu yazıda bu olaylara değinmek istiyorum. İşte bir dolunay yazısı daha başlıyor. Kendimle hesaplaşmama hoş geldiniz.

Bayramın ilk gününe büyük bir neşeyle uyanmıştım. Ankara’dan misafirlerimiz vardı. Bayramı Eskişehir’de geçirecektik. Ancak henüz vakit öğlen bile olmamışken Bilecik‘ten arkadaşım Nurcan‘ın bir paylaşımını görüp olduğum yere çivilendim. Benim mesleğe ilk başladığım günden onun emekli olduğu güne kadar bana çok kıymet veren, üzerimde de emeği olan eski şube müdürüm Metin Özkan, vefat etmiş. Böyle bir haber alınca aklıma ilk olarak orada geçirdiğim ilk sene beni evine davet ettiği günler geldi. Yemek sonrasında çıkıp uzun sohbetler ederdik. Ben askerden döndüğümde artık şube müdürüm değildi Metin Bey, ben de artık Bilecik’te kalmıyordum. Ancak sonrasında da karşılıklı sevgi ve saygımız hiç eksilmedi. Mekanı cennet olsun.

Birkaç gün önce de çocukluk arkadaşım Sedat‘ın babası Beşir Amcamızı kaybettik. Sedat’la neredeyse 15 sene sonra ilk defa görüşüp haberleşmiştik birkaç hafta önce. Böyle bir haberini almak şok etti bizim evi. Çünkü Sedat ve ailesi, uzun yıllar Sivrihisar’da aile dostumuzdu. Ölümler böyle aniden, beklemeden gelince yüreğimiz daha bir sızlıyor. Hayal meyal hatıralarım… Sedat’a ve tüm ailesine baş sağlığı ve sabırlar diliyorum.

Bayramda misafirlerimizin olması ve hemen hemen tüm arkadaşlarımızın da Eskişehir’de olmasını fırsat bilerek Mert Ekin‘in ikinci yaş gününü kutladık. Bu yaş gününde Mert, He-Man cosplayi yaptı 🙂 Önce saçlarını He-Man (ya da Umut Sarıkaya‘nın meşhur zengin çocuğu saçı tiplemesi) gibi kesti Murat. Sonra da kıyafetlerini dikmek için gerekli kumaş ve aksesuarları yaptık annemle. Merve de He-Man ve Gölgeler Şatosu figürlerini içeren pastayı geçen sene olduğu gibi, bu sene de kendisi yaptı.

Eh, kendi adıma ben Mert’ten daha çok heyecanlanıyorum bu kostüm işlerinde. Ancak karşınızdaki iki yaşında bir çocuk olunca her şey planladığını gibi olmuyor. Kostüme dair her detayı düşündüm ancak bir şeyi unuttum. Mert Bey’in keyfini. Mert kostümü giydiği andan itibaren suratını astı. Nadiren gülümsediği tek fotoğraf ise işte buradaki.

Tarihin gördüğü en büyük trol ve arşivci ve ben

Aynı haftanın devamında, pazar günü ise Black Omen grubundan Serkan Abi‘nin nikah töreni vardı. O gün bizim evde de kadınlar arasında bir etkinlik olduğundan evden kaçar gibi çıkarak Tepebaşı Belediyesi Nikah Salonu’ndaki etkinliğe gittim. Mekana yaklaştıkça sağımda solumda artan siyahlıların, deri ceketlilerin sayesinde nikahın yapılacağı salona geldim. Burada Eskişehir’deki en sevdiğim metalci tayfanın büyük kısmı vardı. İstanbul’dan gelen Murat Abi başta olmak üzere tüm arkadaşlarla tek tek görüştüm. Sonra Serkan ve Deniz çifti evlenmek üzere nikah masasına oturdular. Nikah bitince bir hatıra fotoğrafı çektirip ve Murat Abi’yle de vedalaşıp neredeyse koşarak eve döndüm. Nikahtan fotoğraf yok, çünkü henüz çiftin kendileri de paylaşmadılar. Ama Murat Abi’yle yıllar sonra gelen tek kare fotoğrafımız var. Daha önce planlamamış olmamıza rağmen epey bir arkadaşımızla bizim evde toplandık. Güzel bir akşam oldu.

Bir diğer güzel haber ise Doğan ve Sinem‘den geldi. Eskişehir’deki kuzenimiz Doğan nişanlandı. Bu sayede Doğan ve kardeşi Okan olmak üzere, şehir dışından epey bir eş dost ve arkadaşımızla buluşma fırsatı yakaladık. Artvin halk danslarının hızına yetişemediğimiz bir gece oldu. Sonbaharda olacak düğünlerini de ayrıca yazacağım için şimdilik bir nokta koyayım.

İşyeri… İşyeri çok yoğun. Bir işin tam ortasında bambaşka bir iş karşımıza çıkıyor. Hesapta olmayan gelişmeler yaşanıyor. Önümüzdeki günlerde yine kapsamlı bir etkinlik hazırlığına giriştik. Bakalım neler olacak.

Madeni Para Koleksiyonum: 1 TL ve Yıl Serileri

Geçtiğimiz gün tamamen şans eseri olarak, müthiş bir koleksiyon ürünü gördüm. Bildiğiniz üzere Darphane, zaman zaman çeşitli özel gün ve etkinlikleri kutlamak amacıyla hatıra amacıyla 1 TL‘lik madeni paralar bastı. Bu paraların tura kısmında, söz konusu özel gün ya da etkinliğe ait bir görsel ya da sembol yer alırken, arka yüzünde paranın tedavül değeri olan 1 TL ibaresi yer alıyor. En bilinen örneği, muhakkak bir defa da olsa elinize geçmiş olan 15 Temmuz Hatıra Parası‘dır.

Bu paralar ilk defa basıldığında elini çabuk tutan fırsatçılar, Merkez Bankası‘ndan çil olarak satın alıp tedavül değerinin yüzlerce katına satmaya çalışırlar. Para yeni basıldığı için ülkenin çoğu şehrinde günler ve haftalar sonra ancak dolaşıma girer. Bu süreçte de bu fırsatçılar satabildikleri kadarını satıp kısa günün karını kapmaya çalışırlar. Bu fırsatçılardan özel basım parayı satın alan vatandaş, belki birkaç hafta beklese, köşedeki marketten para üstü alırken eline gelebilecektir bu özel para.

Ancak Türkiye’de olduğu gibi, bir dönem basılan para yıllar sonra piyasadan toplatılmaya kalktığında ise bu sefer o paraların değeri, tedavül değerinin çok çok üzerine çıkar. Bunun en güzel örneği FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları için 2012’de basılan hatıra paralarıydı. Şu anda yüzlerce liraya koleksiyoncular tarafından satılıyor ve alınıyorlar.

Ülkemizde bu şekilde, hatıra olarak basılan 1 TL’lerin şöyle bir listesini yaptım:

  • Türkçe Olimpiyatları’nın 10. Yılı – 2012
  • Sayıştay’ın 150. Yılı – 2012
  • 15 Temmuz Şehitleri ve Gazileri Anısına – 2016
  • Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı Göreve Başlama Töreni – 2018
  • Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi – 2020
  • TBMM’nin Açılışının 100. Yılı – 2020
  • Antep’e Gazilik Unvanı Verilişinin 100. Yılı – 2021
  • 1915 Çanakkale Köprüsü – 2022

Şimdi bu hatıra paralarının ve bu paralara özel olarak üretilen kapamaların fotoğrafları aşağıda yer alıyor. Yukarıda saydıklarımdan koleksiyonumda eksik olanlar Türkçe Olimpiyatları’nın 10. Yılı ile Cumhurbaşkanı Göreve Başlama Töreni‘ne ait hatıra paraları. Diğer tüm kapamalardan elimde fazla fazla var. Bir tane 15 Temmuz Parası’nı, kapamasıyla birlikte Erdem Abi‘ye hediye edeceğim. Kendisi koleksiyonlarıma en çok katkıyı yapan arkadaşlarımın başında geliyor sağ olsun. Diğer fazlalıkları ise elimdeki eksik paralara karşılık hediye ya da takas olarak kullanacağım.

Bu yıl basılan 1915 Çanakkale Köprüsü hatıra parası için henüz bir kapama tasarımı yok, ben bulamadım. Darphane ya da özel koleksiyonerler bu tasarımı da yayımladığı zaman hemen bu parayı da özel kapaması içerisine alacağım. Burada en alt sırada yer alan soldan sağa ilk üç kapamayı hazır aldım. Diğerlerini internetten bulduğum tasarımları düzenleyerek kendim yaptım. O yüzden istediğim kadar bastırıp kullanabilirim.

Bozuk paralarla ilgili olarak bir diğer güzel koleksiyonum ise YTL’den sonra piyasaya ilk defa 2009 yılında sürülen TL’lerle ilgili. 2009 yılından itibaren her yıl tedavüle sürülen madeni paralarımızı yıllara göre ikişer takım halinde topluyorum. Darphane hali hazırda her yıl tedavül para setlerini koleksiyonerlere satıyor. Ben ise kendim şöyle bir çizelge hazırlayıp topluyorum. İlerleyen yıllarda bunları da özel bir çerçeve ve altlıkla hazırlayıp kıymetli bir koleksiyon ürününe dönüştüreceğim. Bu paraları bulup toparlamak, diğer özel basım 1 TL’lere göre daha kolay. Ancak buradaki zorluk 1 kuruş bulmak ve özellikle 2015 öncesi basımları çil ya da çil altı dediğimiz o ışıl ışıl halleriyle bulmak. Elimdekinden daha temiz ve iyi bir para bulursam koleksiyondaki parayı güncelliyorum. Dolayısıyla bu koleksiyon hiç bitmeyecek bir uğraşa dönüşüyor. Bu seri tamamlama işinde de şu sıralar vaziyet şu şekilde:

Bu fotoğrafı birkaç gün önce çekip birkaç arkadaşıma atmıştım. Sağ olsunlar burada eksik diye yazdığım çoğu parayı çabucak ceplerini karıştırıp bulup getirdiler. Ancak yine de özellikle içerisinde bulunduğumuz 2022 yılının paralarında eksiklerim çok. Bakalım zaman neleri gösterecek. Çünkü daha bugün madeni 2 TL basılacağı şekilde bir haber okudum. Eh böyle bir gelişme, bu listede fazladan bir sütun açılması ve listenin geometrisinin bozulması anlamına geliyor.

Kısa Bir Aranın Ardından: Bayram, Yakamoz, YDS

Blogda yaklaşık iki hafta süren bir ara oldu fark ettiyseniz. Bu arayı vermemdeki en büyük pay iş yerindeki yoğunluk ve sadece beş gün içerisinde planlayıp gerçekleştirdiğimiz, halka açık bir etkinlikten dolayı yaşadığım koşuşturmaca oldu. Bu süreçte neredeyse hiçbir şey yapamadım evde de. Neyse ki bu sabah, bayramın ilk günü, şöyle birkaç saatlik bir boşluk buldum ve bilgisayara oturdum. Bilemiyorum, belki birazdan Mert çıkıp yanıma gelirse bu da yarım kalabilir.

Birkaç gün sonra Mert Ekin, iki yaşına giriyor. Bu doğum gününü çok uzun süredir planladığım üzere He-Man cosplayi yaparak kutlayacağız. “Bu çocuk iyi oldu sana, kendi yapmak istediklerini onun sayesinde yapabiliyorsun” demişti bir arkadaşım. Aslında ne yalan söyleyeyim doğru bir ifade bu. Oturup kesip biçip, tasarlayıp çıktı alıp Mert’i bu popüler kahramanların kılıklarına sokunca bu yaşına rağmen durumu anlayıp gözlerinin içinin gülmesi apayrı bir mutluluk benim için.

Bayram tatilinin nispeten kısa olması, bu yıl planlarımızda ciddi kısıtlamalara yok açtı. İlk defa bu bayram Ankara‘ya gitmedik. Evde olmak bir süredir masanın üzerinde biriken irili ufaklı işleri de tamamlama fırsatı verdi bana.

Orhan Pamuk‘un Sessiz Ev romanını okumaya başladım. Kıymetli arkadaşım Selim tavsiye etmişti. Diğer bir yandan Netflix’teki Türk yapımlarını izledik. Yakamoz S-245 özellikle bir denizaltıda geçiyor olması nedeniyle ilgili fazlasıyla çekti. Ancak diziyi izlemeye başlayınca özellikle askerlik, denizcilik ve denizaltıcılıkla ilgili detayların çoğunun gerçeklerden uzak, göz tırmaladığını ve açıkça “olmadığını” gördüm. Denizaltılar, ordunun en az sayıdaki savaş araçları olup bu gemilerde görev alan personeller en seçme ve en elit kesim askerler oluyorlar. Bu dizi gerek seçilen askerlerin öyküye ve kurguya hiçbir faydası olmadığı halde oldukça kontrolsüz, amatör, askerlikten ve insanlıktan uzak tavırları, gerekse geminin içerisinde zoraki de olsa yürüyen emir-komuta zinciri bakımından kesinlikle sınıfta kalıyor. Savaş gemileri ve denizaltılarla ilgili birazcık ilgilisi ve bilgisi olan herkesin de benimle benzer şekilde düşüneceğini tahmin ediyorum. Bunun dışında dizinin konusu güzel, bölümler birer saat olmasına rağmen akıyor. En iyi performans yine Kıvanç Tatlıtuğ‘un. Bu adam, sadece yakışıklı olmaktan ibaret olmadığını bence hemen her işinde ispatlıyor.

YDS açıklandı. 5 Mayıs deniliyordu ancak ÖSYM bir sürpriz yaparak geçen hafta içerisinde açıkladı sonuçları. Çok yıllar önce kendime “YDS’den 70 üzeri not almak” şeklinde bir hedef koymuştum. Sonra YÖKDİL’den 80 alınca bu hedefimi yerine getirdim saymıştım. Bu sene, yıllar sonra yeniden YDS’ye girmeye karar verince uzun süredir elimde biriken çalışma materyallerini derleyip toparladım. Bir de kendime şu kitabı aldım. Aradan geçen zaman boyunca ne yazık ki açıp doğru dürüst çalışamasam da özellikle sınavdan önceki son üç gün epey bir yoğunlaşıp denemelerde en çok yanlış yaptığım konuları gözden geçirdim. Bu noktada Serkan‘ın benimle paylaştığı bir kaynak da çok yardımcı oldu. Sonuç olarak 70 puanı hedefleyerek girdiğim sınavdan 80 üzerinde bir puan aldım. Mutluyum.

Şimdilik bu kadar olsun. Arayı soğutmayalım. Bir sonraki yazımda Jules Verne‘yle ilgili bir durum değerlendirmesi yapacağız. Bir de tabi ki Mert’in doğum günü kutlamasını paylaşacağım. Herkese iyi bayramlar.

Dolunay: Bir Kadın Var – Bahara Hazırlık

Bir kadın var Sevda” dedim. Ne diyeceğini bilemedi. Böyle bir cümleyi beklemiyordu benden. Şaşkınlık, kızgınlık ve bu beklenmedik itiraf üzerine farkında bile olmadan dört açılmış gözleriyle birkaç saniye suspus bekledi. “Anlayamadım yani ne alakası var?” diyebildi.

Bir kadın var. Bana tanıdığım bir yüzü hatırlatıyordu ama tüm tanıdıklarımdan farklı bir bakışı da vardı. Bir ay kadar önce her zaman bindiğim vapuru kaçırınca mecburen bir sonrakine bindim. O gün fark ettim. Şu lanet maskeler yüzünden yalnızca gözlerini görebildim gerçi. O an olduğum yere çivilendim. İşe biraz geciktim ilk defa o gün. Kimsenin dikkatini çekmedim. Böyle olunca, bu sefer ertesi gün bilerek bir sonraki vapuru bekledim. İşte yine orada, önceki gün oturduğu taraftaydı. Maskesi vardı ve ben yine yüzünün ancak yarısını görebildim.

Sevda kuşkuyla baktı bana. “Sen Beşiktaş’tan biniyorsun değil mi? Bu anlattığına inanmamı bekleme lütfen. Bu kesinlikle bir bahane olamaz. Sen tam iki haftadır her gün giderek artan sürelerde işe geç kalıyorsun. Elbetteki tolerans gösterebildiğim kadar idare ettim. Ancak bu sorun artık tahammül edemeyeceğim bir duruma dönüştü.

“Bu sabah buraya gelirken öyle bir şey oldu ki artık bu işin böyle devam etmeyecek. Söz veririm. Lütfen anlatmama izin ver ve benim için son bir kere daha yönetime karşı sorumluluk al.

Bu sabah öyle mi? Ne yapabilirim bilmiyorum ama seni de tanıyorum. N’oldu anlat lütfen.” Meraklanmış ve şaşkınlığı iyice artmıştı.

Tamam. İkinci gün bu kadını yine görünce, tahmin edebileceğin gibi üçüncü gün de aynı saatteki vapura işe geç kalmayı göze alarak bindim ve artık emindim. Bu kadın her gün bu saatlerde bu vapurla işe gidiyor. Ya da her nereye gidiyorsa. Böylece iki haftadır her sabah kadını izledim, vapurdan birlikte indik. O indiğimiz yerden taksiye bindi. Ben ise hüzünle uzaklaşmasını izledim. Bu sabah artık dayanamayıp bir sonraki taksiye atladım ve onu takip ettim. Taksiden kalabalık bir yerde indi. Birkaç kere seninle de birlikte gittiğimiz o kalabalık kafeteryanın önünden geçtik hatta. Sonra bir ara sokağa girdik. Dikkat çekmemeye çalışarak izledim onu. Yürüyüşü, endamı, saçlarının kesimi… Hepsi bana tanıdığım bir yüzü hatırlatıyordu ama biliyordum, o değildi. Sokağın köşesini döndü, izini kaybetmemek için hızlanıp köşeyi döndüğüm anda karnıma müthiş bir tekme yedim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Sokak bomboştu. Cebinden bir kimlik çıkarıp suratıma doğru uzattı. ‘Bir daha bana baktığını görürsem seni mahvederim’ dedi. Kadın polismiş Sevda.

Sevda kahkahayı patlattı: “Sana inanamıyorum yahu! Bu şehirde, bu koskoca şehirde denk geldiniz hem de öyle mi?” diyebildi zorlukla ve kahkahasını bastıramadan. “Bak artık bu kadar yeter. Şöyle kendine bir çeki düzen ver. Lütfen şu iş yerine doğru düzgün gelip gitmeye devam et. Yarın akşam da kimseye söz verme. O kalabalık kafeteryaya gideceğiz. Bir misafirimle seni tanıştıracağım, belki de senden özür bile diler. O polis kızın adı Gülşen.”

————————–(..”..”..)————————–

Bu hikayenin ilk taslağı, Sevda iş yerindeki ofiste beni ziyarete geldiği anda kafamda belirdi. Sevda’nın bir şey demesine fırsat bırakmadan girişteki cümleyi söyleyiverdim. Birkaç cümle daha söyleyip tepkisini bekledim. Bu minik öykü onun sayesinde vücut bulabildi. Yepyeni bir dolunayda buluşmanın da anahtarı oldu böylece.

Çalıştığımız kurumun önümüzdeki aylarda epey yoğun bir etkinlik programı olacak gibi görünüyor. Hiç hesapta yokken ortaya çıkan “23 Nisan Çevre ve Çocuk Şenliği” ile artık kadim bir gelenek halini alan “5 Haziran Dünya Çevre Günü” etkinliklerini heyecanla ve biraz da tedirginlikle bekliyorum.

Bir önceki hafta sonu YDS sınavına girdim. Umarım sonucu fena olmaz. YDS’den sonraki hafta pek bir şey yapmadım. Şu yukarıdaki mini öykü hariç pek bir kalem de oynatmadım. Üstelik iş yerindeki bilgisayarım da bozuldu. Teknik aksiliklerden bunaldım biraz. Neyse ki müzik var. Bu ay iki müthiş parça yayımlandı. Yayımlandıkları günden beri kulaklarımdalar. Mabel Matiz‘in Yeni Türkü’den coverladığı Nerelere Gideyim ilk duyduğum andan beri çok ama çok sevdiğim bir parça oldu. Parçanın düzenlemesini yapan büyük davulcu Can Güngör‘e ayrıca bir teşekkür etmek gerekiyor. Yani utanmasam orijinalinden daha güzel olmuş diyeceğim. Bu şarkıyı dinlemeye başladıktan birkaç hafta sonra Mabel yeni bir şarkı daha -kendi bestesini- yayımladı ancak o şarkı bunun önüne geçemedi.

İsveçli yeni grup The Halo Effect, henüz dört gün önce yeni bir şarkı daha yayımladı. Bana çok fena halde In Flames‘in Reroute The Remain dönemini anımsatan parçayı dinlemeye başlayınca da hayatımın o dönemleri (dolmuşla okula gittiğim yıllar) aklıma geldi durmadan. Her sabah tramvay rutinimin parçası oldu bu sayede de. Ağustos’ta çıkaracakları söylenen albümleri bu yılın en ses getiren albümü olabilir.

Son olarak, bu ay yine Instagram’a yaptığımız cover parçalara hız verdik. Bu hafta sonuna yetişmedi ancak ilk defa Metallica çalacağız. Elimde biriken ve bitmeyi bekleyen çok iş var. Okunacak kitaplar var. Kitaplar demişken, İş Bankası Modern Klasikler serisinden yeni bir Jules Verne kitabı daha çıktı: Wilhelm Storitz’in Sırrı. Alfa‘dan çıkmaya devam eden Olağanüstü Yolculuklar Serisi‘ni de toparlıyorum bu yıl. Birkaç ay önce nihayet son kitabını bulup tamamladığım İthaki Jules Verne Kitaplığı‘ndan daha kolay oluyor bu seriyi tamamlamak. Böyle giderse yıl sonuna kadar tamamlanmış olacak.

Bu aylık bu kadar. Yeni yazılarda görüşmek dileğiyle.

İhsan Oktay Anar Romanlarında Mekan

Türkiye’nin en çok İhsan Oktay Anar yazan blogundan bir kere daha merhaba. Üstadın eserleriyle ilgili olarak, aralıklarla literatürü tarıyorum. Bazen çok başarılı tezler/makaleler bulup okuyorum ve hatta bunlara blogumda da yer veriyorum. Bu sefer okuyup paylaşacağım çalışmanın ismi “İhsan Oktay Anar’ın Romanlarında Mekân Unsuru”. Söz konusu tez, Beykent Üniversitesi’nde Elif BULUT tarafından 2015 tarihinde kalem alınmış. İhsan Oktay’ın bu yıl içerisinde yayımlanan son romanı Tiamat ve 2012 yılında yayımlanan Yedinci Gün haricindeki tüm diğer romanları inceliyor olması bakımından kıymetli bir çalışma olmuş. Her ne kadar yer yer tez yazım kullarına aykırı olabilecek ifadelere yer vermiş olsa da, özellikle romanlarda geçen mekânlara ve kurgunun gözden kaçan detaylarına yer verdiği için alanında yazılmış başarılı çalışmalardan birisi olduğunu söyleyebilirim.

İlk bölümde, genel olarak yazarın hayatına dair bazı kesitlere yer verilmiş. Bu tespitler ise yine blogda bir süre önce yayımladığım şu yazıda bahsettiğim tez kaynak gösterilerek yapılmış. Bu noktadan sonra maddeler halinde okuyacağınız tespit ve derlemeler, doğrudan Elif BULUT’un tezinden aldığım ifadelerdir.

  • İhsan Oktay, yeni tarihselcilik anlayışıyla yazan postmodern bir yazardır. Postmodern tarih romanları, bir tarihsellik yansıtıyor olsalar bile kesinlikle tarih olamazlar. Tarihi gerçeklik olarak kabul edilemezler. Yazarın gerçeğe, gerçekliğe olan saygısının sınırı nerede başlar ve nerede biter, bu tam olarak kestirilemeyen bir sorundur.
  • Modern edebiyat “nasıl”a önem veriyorken, postmodern edebiyat “ne”ye önem veriyor. Modernizmde anlatım teknikleri, anlatım incelikleri ön plandayken, postmodernizmde konu ve içerik ön plana çıkmaktadır.
  • Türk edebiyatındaki postmodern romancılar Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş ve Metin Kaçan, Latife Tekin, Duygu Asena, Nazlı Eray, Mustafa Kutlu ve Afet Ilgaz gibi isimlerdir.
  • Çalışmanın içerisinde İhsan Oktay’ın kişisel hayatıyla ilgili elde edilen bilgiler, yine şu bahsettiğim tez sayesinde, 11.08.2008’de üstadın İzmir’deki evinde yapılan yüz yüze görüşme sayesinde elde edilmiştir. Bu çalışmanın önemi, yazarın sadece kendisinin değil, eşi Özlem Hanım’ında bu sohbete katılmış olmasıdır.
  • Yazarın soyadını “ANAR” olarak almasının hikâyesi ilginç. Amcası, bir Rum kadına âşık oluyor ve kavuşamıyor. “Seni hiç unutmayacağım, hep anacağım” diyor. Bu Anar soyadının da oradan geldiğini ifade ediyor yazar. Ancak, yazarın küçük amcası bu duruma içerliyor ve imzasını hep “ONAR” olarak atıyor. Bu amca, bir denizaltı askeri ve hayattayken bir falcının tahmin ettiği üzere 72 yaşında ölüyor. Ailesinin hikâyesine bakınca, İhsan Oktay’ın aslında tesadüfen “yazar” olmadığını görüyoruz.
  • Yazar, liseyi İzmir’de okumuş ancak okuldan atılmış. Bunun üzerine akşam lisesine kaydolup diplomayı oradan almış. Okulda olduğu zamanlarda sık sık kaçarak Milli Kütüphane’ye gidiyormuş.
  • İhsan Oktay, akademisyen olarak çalıştığı Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden yardımcı doçent doktor olarak emekli olmuş. Şu an böyle bir akademik unvan yok. Hocamız muhtemelen öğretim görevlisi kadrosundaydı emekli olduğunda. Doçentlik için uğraşmadığını da anlıyoruz böylece. Tezin yazarı Elif Hanım, bir hata yaparak ardışık iki sayfada yazarın önce emekli olduğunu, sonraki sayfada ise halen çalıştığını yazmış.
  • Yazar askerlik görevini tankçı olarak 1995’de Güneydoğu’da tim komutanı olarak yapmış. Bir tim ve bir tankla belirli bir bölgenin güvenliğini sağlıyormuş. Bu sürede, geceler boyunca walkman’iyle Bach’ın Macneficat isimli eserini dinleyip durmuş. Çok büyük Bach hayranıymış.
  • İhsan Oktay’ın özel zevkleri arasında keman çalmak vardır. Eşi Özlem Hanım, yazarın iyi keman çalamadığı için Amat’taki Diyavol Paşa’ya çok iyi keman çaldırdığını söylemiş.
  • Puslu Kıtalar Atlası, Ferda Fidan tarafından Fransızca’ya çevrilip Atlas des Continents Brumeux adıyla yayımlanmıştır. Eserin ayrıca sinemaya uyarlanması da teklif edilse de yazar kabul etmemiştir.
  • Efrasiyab’ın Hikayeleri, Zeynep Avcı tarafından tiyatroya uyarlanıp 18 Kasım 2001’de Işıl Kasapoğlu yönetiminde İstanbul Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş. Yine bu kitaptan bir öykünün de sinemaya uyarlanması teklif edilmiş, yazar yine reddetmiş.

Tez çalışmasının dip notları da gerçekten kıymetli detayları barındırıyor. Devam eden bölümde özellikle dip notlardan derlediğim bilgilere de yer vereceğim.

  • Puslu Kıtalar Atlası’nda, “kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra” denilip net bir tarih veriliyor gibi görünse de üstadın mizahi yönünü de vurgularcasına, “erbab-ı livata rivayetlerinden derlenen” hikayeler anlatılmaktadır.
  • Puslu Kıtalar Atlası’nda, Rendekar isimli yazara ait “Zagon Üzerine Öttürme” ismiyle bahsedilen kitap, aslında Rene Descartes’ın “Yöntem Üzerine Konuşma” isimli meşhur eseridir.
  • Puslu Kıtalar Atlası’nda kötülüğün sembolü olarak karşımıza çıkan “Büyük Efendi Ebrehe” ile Amat’taki şeytan figürü olan Diyavol, dış görünüşleri aynı şekilde betimlenmiştir. Sarıkları, kızıl cübbeleri, köse sakalları ve beyaz uzun parmaklı elleri birbirinin aynısıdır. Yalnız burada tezin yazarı Elif BULUT, Ebrehe’nin romanın sonunda erkek olmadığının anlaşıldığından bahsetmemiş. Bu durum özellikle İlban Ertem’in resimli romanında çok açıkça verilmiştir.
  • Diyavol Paşa’nın kamarası tasvir edilirken, yorganında ve kiliminde bulunan tavuskuşu işlemesi, Yezidilik inancındaki Melek Tavus’u dolayısıyla da şeytanı anımsatan bir başka detay olarak kaleme alınmış.
  • Yazar, romanlarında kahraman yaratmaktan ziyade kendi mütevazı dünyalarında yaşayıp giden insanların öykülerini anlatır. Ben bu yönüyle Orhan Pamuk romanlarına benzetiyorum.
  • Yine güzel bir dipnot geliyor. McGuffin: Alfred Hitchcock tarafından sinema terminolojisine kazandırılan ve yazılı eserlere sirayet eden, izleyicinin/okuyucunun dikkatini çeken ya da hikayeyi sürükleyen bir araç ya da hikaye bileşenidir. Bütün öykünün kendi etrafından örtüldüğü fakat buna rağmen gerçekle bir ilgisi olmayan nesnedir. Kitabü’l Hiyel’de mcguffin niteliğinde kullanılan İskender’in iktidar taşı, yıldızsız geceler kadar kara, ancak nasıl oluyorsa billurlar kadar saydam bir nesne olarak ifade ediliyor.
  • Tezin yazarı Elif BULUT, Efrasiyab’ın Hikâyeleri romanındaki mekânlardan bahsederken, aslında benim taa şu yazımda yer verdiğim, güzel bir detay olan Hinnom Vadisini gözden kaçırmış. Olayın geçtiği bir mekân olarak olmasa da kitapta bahsedilen bir yer ismi olarak değinilebilirdi.

“Belki de iyi ve kötü edebiyat arasındaki fark, Olimpos’un zirvesindeki on iki neşeli ilah ve ilahenin kusursuz güzellikteki heykelleri ile Kudüs’ün Hinnom Vadisi’nin derinindeki zavallı ve me’yûs cesetler arasındaki farktı.”

  • Amat’ta kahramanlardan birinin gemi içerisinde çıktığı yolculuk, burada isimlendirilmiş hücrelerde cezalandırılan mahkûmlar, müthiş bir cehennem tasviridir. Bir benzeri de Dante’nin çok meşhur İlahi Komedya isimli eserinin Inferno isimli cildinde yer almaktadır. Tüm bu yolculuklar aslında İncil’de Hz. İsa’nın cehenneme yaptığı yolculuğun anlatıldığı bölüme bir atıftır.
  • İslam inancında Hristiyanların azap çektiği cehennem katı olan Sair’de İhsan Oktay, günahkârlık kavramını müslim-gayri müslim olmak üzerinden tanımlamamıştır. Gemide bulunan bu hücrede ceza çekenler, dini inanışlarına göre değil, başka suçları yüzünden ceza çekmektedirler.
  • İhsan Oktay’ın üslubunun belirgin bir işareti olarak tüm romanlarında hekimlerin ameliyat yaptıkları muayenehaneleri oldukça pis ve tiksinç mekânlar olarak betimlenmektedir. Üstat bu betimlemeleri biraz da mizah unsuru katarak ifade etmektedir.
  • Tezin bazı bölümlerinde, tez yazarımız “kanaatindeyim, belirttiğim gibi” şeklinde birinci tekil ifadeler kullanıyor ki bu bence tez yazım yönergesine aykırı bir durum.
  • Suskunlar romanı, İhsan Oktay’ın en fazla betimlemeye sahip romanı olup pek çok açıdan İhsan Oktay’ın sanatının doruğunda olduğu bir romandır. “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür” ifadesi, arkası onlarca sayfayla doldurulabilecek kadar müthiş bir tespittir.
  • Suskunlar’ın bir bölümünde kahramanımız Eflatun, İstanbul’da müthiş bir yolculuğa çıkar ve bu yolculuk romanın da önemli bir bölümünü kapsar. Eflatun, yaklaşık kırk sayfa boyunca Galata’nın bir ucundan eski İstanbul’u gezerek yine Galata’ya gelir.  Bu esnada önünden geçtiği “Tatlıcı Bekir Ağa”nın dükkanı, Karaköy’de halen faal olan meşhur şekerlemeci Hacı Bekir Şekerlemecisi’dir. 
  • Suskunlar’da bahsedilen Muhteşem Batın Hazretleri tanrı; onun oğlu Zahir ise Hz. İsa olarak sembolize edilmiştir. Zahir’in İstanbul sokaklarında yaşadığı olaylar, aslında Hz. İsa’nın mucizelerinin birer parodisidir. Anar’ın romanlarında çok fazla Hz. İsa göndermesi vardır. Mucizeleri de göz önüne alındığında, bu peygamberin yazarın anlatımına büyük desteği olduğunu görebiliyoruz.
  • Galiz Kahraman bana göre İhsan Oktay’ın en komik kitabıdır. İçerisinde oldukça dramatik hikayeler barındırsa da kitapta yer verilen bazı kelimeler kahkaha atmanızı sağlıyor.
  • Tıpkı muayenehane örneklerinde olduğu gibi, Galiz Kahraman’da da pisliğiyle ön plana çıkan mekan İdris Amil’in seyyar köftecisi olmuştur.

Muhakkak ki bir süre sonra, bu yıl yayımlanan Tiamat isimli romanla da ilgili olarak incelemeler ve makaleler yayımlanacaktır. Bir bütün olarak ele alındığında yazarın üslubunda bazı ögelerin hiç değişmediğini açıkça görüyoruz. Ayrıca her okumada farklı bir detay keşfetmenin verdi hazzı çok az başka yazarda alabiliyorum. Umarım uzun yıllar o yazmaya, biz okumaya devam ederiz. Elif BULUT’a da bir kere daha bu güzel çalışması için teşekkür eder ve çalışmalarında başarılar dilerim.

Fotoğrafçılık Üzerine Harika Kitaplar

Geçtiğimiz günlerde Serkan‘la birlikte bir sahaf ziyareti yaptık. Burada sokak fotoğrafçılığı üzerine çok iyi bir kitap buldum. Bu kitabı elime alır almaz, birkaç yıl önce İlker Şimşekcan sayesinde edindiğim bir diğer kitap aklıma geldi. Böyle durup düşününce aslında elimde bundan da fazla fotoğrafçılık kitabı olduğunu fark ettim. Bunun üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim. Burada yer verdiğim kitapları seçme nedenim, fotoğrafçılık tekniğine ve fotoğraf estetiğine ilişkin bilgiler içermelerinin yanı sıra bu işin hissiyatına da yer vermeleridir.

Elimdeki muhtemelen en değerli fotoğraf kitaplarından birisi, ülkemizin en önde gelen fotoğraf sanatçılarından Prof. Dr. Levend Kılıç‘ın “Fotoğrafa Başlarken” isimli kitabıdır. Bu kitap, amatör bir fotoğrafçının, makineyi ilk defa eline alan bir fotoğraf meraklısının muhakkak kütüphanesinde olması gereken bir eserdir. Fotoğrafın tarihinden başlayarak fotoğrafla ilgili hemen her konuya değinen muazzam bir başucu kaynağıdır. Kitapta ışık, pozlama, objektif, siyah-beyaz, renkli, sayısal, karanlık oda, estetik gibi çok ama çok önemli ana başlıkların altında muhakkak bilinmesi gereken püf noktaları anlatılıyor. Bende bulunan ve Dost Kitabevi Yayınları‘ndan çıkan 4. baskı çok kaliteli, kuşe kağıda ve artık neredeyse bulmanın imkansız hale geldiği çok kapsamlı bir fotoğraf filmleri ekiyle bu alanda yazılmış en kapsamlı eserlerden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu kitabı benim için değerli yapan bir diğer önemli detay ise bizzat üstadın kendisinden alıp imzalatmış olmam!

Fotoğrafın bir diğer efsanesi, uluslararası üne sahip John Hedgecoe‘nin Siyah-Beyaz Fotoğraf Sanatı isimli kitabı, ilk bakışta isminden dolayı sadece siyah beyaz fotoğrafçılığı konu edinen bir esermiş gibi algılansa da aslında fotoğraf estetiğine ilişkin içerdiği önemli ipuçları sayesinde fotoğrafı sanat boyutuna taşıyabilecek bir görüşe sahip olmanızı sağlıyor. Siyah beyaz fotoğraf halen gücünü koruyan bir akım. Sadece analogda değil, dijitalde de çok fazla siyah beyaz fotoğraf çekiliyor. En popüler sosyal medya platformu olan Instagram’da en çok kullanılan filtreler arasında siyah beyaz filtre daima yerini korumaya devam ediyor. Bu kitap karanlık oda çalışmalarıyla ilgili çok detaylı bilgiler içeriyor. Hatta işi biraz daha ileri götürüp doğrudan sanatçıların işine yarayacak analog manipülasyon dediğimiz elle rötuşlama yöntemlerine de yer veriyor ki sırf bu bölümü bile artık sadece belirli yaşın üzerindeki ustalar tarafından bilinen uygulamalar içeriyor. Levend Hoca’nın kitabından farklı olarak bu kitap fotoğrafı sıfırdan öğretmiyor, ancak asgari düzeyde fotoğraf bilgisine sahip olmanızı gerektiriyor.

Özer Kanburoğlu tarafından yazılan Mimari Fotoğraf isimli kitabı tamamen şans eseri olarak bir tezgahta görüp ederinin çok altında bir fiyata aldım. İnkilap Yayınları‘nın çok kaliteli olarak kuşe kağıda bastığı eserde beni cezbeden taraf, fotoğraf çekimlerinde görsel estetik kaygısının ön planda olması ve bu amaçla kullanılabilecek filtre, objektif ve tekniklere çok detaylı olarak yer vermesi oldu. Hatta öyle ki kitabın sonunda Dünya’da üretilmiş objektiflerin odak uzaklığı ve net görüntü dairesi değerlerini veren bir liste yer alıyor.

“Ulan ekleye ekleye Açıköğretim Kitabı mı ekledin?” diyebilirsiniz. Aman ha! Bunlar çok kıymetli! İki yıllık bölümü okurken toplamda aldığım 26 ders içerisinden fotoğrafçılığın temellerini atan bu üç ders en önemli olanlardı bana göre. Bu üç ders sayesinde, ışık-görüntü-düzlem mantığını anlayabiliyorsunuz. Burada Fotoğraf Tarihi, bir bakıma Dünya’nın görsel hafızasının tarihi. Görsel estetik ise bugüne dek çekilen milyarlarca fotoğraf içerisinden neden sadece birkaç bin tanesinin Dünya tarihinde kendisine yer bulabildiğini anlatıyor. Temel Fotoğrafçılık ise ilk bahsettiğim Fotoğrafa Başlarken isimli kitapla aynı. Çünkü her ikisini de Prof. Dr. Levend Kılıç yazmış! Yani ilk kitabı bulamayanlar, Açıköğretim Yayınları‘nda hala basılmaya devam eden Temel Fotoğrafçılık isimli bu kitabı edinebilirler.

Bu son üçlü ise diğerlerinden biraz daha farklı ve artık ortalamanın üzerinde bir fotoğraf bilgisine sahip okuyucular/fotoğrafçılar için tavsiye edebileceğim kitaplardır. Henri Cartier-Bresson‘un çok ünlü Karar Anı isimli kitabı İlker Şimşekcan sayesinde elime geçen bir kitaptı. Burada yazar, kendi hikayesi, yolculukları üzerinden sokak fotoğrafının ve fotoğraf sanatının sınırlarını çiziyor. Kitapta Dünya’daki diğer fotoğraf sanatçılarından bahsettiği bölümde büyük usta Ara Güler‘in de ismi geçiyor. İlker Maga tarafından hazırlanıp bir de Son Söz yazılan kitapta, sanatçının bazı eserlerine ve kronolojisine yer veriliyor. Eser bir bütün olarak, “fotoğrafçı olmayı ve kendi has bir üslup yaratmayı” anlatıyor.

Son dönemlerde ismini sıkça duyduğumuz yönetmen İlker Canikligil tarafından çevrilen ve Dünya’nın en önemli kurgucu ve ses tasarımcılarından birisi olan Walter Murch‘un kaleme aldığı Göz Kırparken, aslında film kurgusu üzerine yazılmış, Murch’un hayat ve sinema üzerine teorilerini içeren, anılarıyla harmanladığı teknik ve biraz da biyografik bir kitap. Fotoğraf kitapları başlığı altında, video kurgusuyla alakalı bir kitaba yer vermemin nedeni aslında kitabın içerdiği tutkuyu gösterebilmek için. Dünyanın en saygı duyulan kurgucusu ve ses editörünün anlattığı sayfalar dolusu şeyi okuyunca aklımda kalan en önemli şey, sahnedeki ışığın ve görüntünün estetik bir değer olarak izleyiciye aktarılma çabası ve üstadın bu amaçla yaptıkları oldu. Estetik kardeşim, ışık, renk ve dikkat çekici bir bütünlük. İşte, bir karede bunu yakalayabiliyorsak o zaman sanat yapmış oluyoruz.

Mustafa Seven‘in kaleme aldığı sokak fotoğrafçılığı ise yine İnkilap Yayınları’ndan çıkan oldukça kaliteli ve kuşe kağıda basılmış bir kitap. 2014 yılında basılan bendeki baskı, gerek sayfa tasarımı, gerekse de seçtiği alt başlıklar bakımından çok başarılı bir görsel bütünlük sağlıyor. Ancak bazı konulara sadece birkaç cümleyle ve detaya girmeden yüzeysel olarak değindiği için içerik anlamında birazcık zayıf. Kitabın en iyi özelliklerinden birisi aynı zamanda bir foto muhabir olan sanatçının çektiği seçme fotoğrafların özniteliklerine de yer vermiş olması. Çekim ayarları fotoğrafların altına eklenmiş. Ve yine bir fotoğraf kitabında “Etik ve Yasal Konular Üzerine” isminde bir bölüm olması gayet iyi düşünülmüş.

Bu kitaplardan biri veya birkaçı kütüphanenizde varsa bu yazıyı okuduktan sonra şöyle bir göz atabilirsiniz. Özellikle son üç kitap, kendine has bir üslup geliştirmeye çalışan fotoğrafçılara tavsiyemdir. İlk üçlünün ise fotoğrafa meraklı okuyucuların kütüphanesinde bulunmasında fayda olacağı düşünüyorum. Fotoğraf çekmek, bu üstatlar gibi bakınca ve deklanşöre basılınca insana haz veriyor. Bunun dışında çekilen kareler, her geçen gün miktarları artan dijital yüklerden başka bir anlam taşımıyor.

Marteniçka

Ayın 25’iydi. “Ulan dileğim gerçek olsun be” dedim ve yatağımdan kalktım. Geride kalan 30 günde neredeyse her gün kolumdaki bilekliğe bakıp aynı şeyi diledim. Nihayet gün biterken, hep üzerimde hissettiğim imkansızlığın o taviz vermeyen bakışlarını yine hissettiğimde, “Olsun be, 5 gün daha var” deyip uyudum.

İnsanı kendine aşık eden güzel gözleriyle, renkleri ve sımsıcak türküleriyle Balkan halklarının, en güzel geleneklerinden birisidir marteniçka. Onlarca yıldır kuşaktan kuşağa aktardıkları bu gelenek, Dünya’nın en mütevazi aksesuarı ve bu kültür hazinesinin kırmızı-beyaz sembolleri olarak bilekleri süslemeye devam ediyor.

Geçen ayın son günlerinde İnanç bizler için marteniçkalar yapmış sağ olsun. Kadınlara kırmızı-beyaz, erkeklere ise kırmızı-beyaz-mavi renklerde. Baharın gelişini sembolize eden bu bileklikleri takarken bir dilek diliyor ve koskoca bir ay boyunca hiç bileğinizden çıkarmıyorsunuz. Olur da o ay içerisinde leylekleri havada görebilirseniz dileğinizin kabul olması için marteniçkayı çiçek açan bir dala bağlıyorsunuz. Yok eğer ay bitmiş, leylekleri görememiş, dileğiniz de yerine gelmemişse o zaman bilekliği akan bir suya bırakıyorsunuz. Marteniçkanın muhakkak el yapımı olması ve hediye edilmesi/alınması gerekli. Satın alınamayacağı ya da satılamayacağı yönünde birkaç yorum okudum.

Elbette sözlü ve sembolik bir kültür ögesi olduğu için bu ritüeller değişiklik gösteriyor. Marteniçkaya yeşil renk ekleyenler de varmış örneğin. Ya da tüm dilek dileme mevzusunu leyleklerden bağımsız olarak düşünenler de. Ancak şöyle bir düşününce şu an bileğimde duran objenin tam bir ay kesintisiz olarak benimle yaşaması fikri ilginç bir şekilde bana keyif verdi. Şu bir ayda benimle birlikte bu marteniçkanın başına neler geldi neler!

Görev icabı denetimde, zehirli olduğu düşünülen bir gaza maruz kaldı, bir denetimde denetlediğimiz firma yetkilisince fark edilip hikayesi soruldu, dört defa halı sahaya, 14 defa Adam Spor Merkezi‘ne antrenmana geldi, 20 gün mesaiye gitti, 12 ya da 13 defa duşa girdi, otuz sabah boyunca elimi yüzümü yıkarken bileğimde ıslandı, bir kere kapı koluna takıldı, iki defa hastaneye gitti, bir kere Orhan Abi‘nin yanına, bir kere Batıkent’e, bir kere de Sivrihisar’a gitti. Bir defa da Alper‘le görüştü.

Mart ayı bitiyor. Ortada ne leylek var ne de gerçek olan bir dilek. Umarım sizde işler yolundadır. Artık umudumu Nisan ayına taşıyorum. Nisan ayında en azından fikren biraz daha rahatlamış olabilmeyi diliyorum.

Dolunay: Sevinçli Haberler, Hayal Kırıklıkları

Baharın ilk dolunayı, baharı anımsatmaktan çok öte, buz gibi, kışa yakın bir gecenin karanlığına yükseldi. Bugün 18 Mart. Dünya savaş doktrinin belki de en kayda değer beş savaşından bir tanesinin, Çanakkale Deniz Savaşının yıl dönümü. Gelibolu‘da askerlik yapmak, hayatımın geri kalan döneminde bu tarihi benim için çok daha anlamlı ve unutulmaz kılıyor. Bugün öğlen Umur‘la görüştük yine. “24 Nisan’da da arayacağım, kara savaşları anma gününde” dedi. Çanakkale Savaşı, yalnızca savaş esnasında gösterilen kahramanlık, üstün askeri deha, girişilen mücadele, vahşet, dehşet ve bu savaşa atfedilen manevi değerlerinin ötesinde, birkaç yıl sonra temeli atılacak olan cumhuriyet rejiminin şekillenmesinde de önemi olan bir savaş. Elbette bu genç cumhuriyete kim bilir ne büyük katkılar yapabilecek olan beyin takımının, yetişmiş insan kitlesinin de kaybedildiği bir savaş. Tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

Golü bulduğumuz an

Önceki gün Galatasaray‘ın Barcelona karşısında verdiği savaşı ve onurlu mücadeleyi de bir cümle olarak anmak istiyorum. Cimbomlu olmaktan gurur duyduğum akşamlardan bir tanesiydi. Bir önceki gün yaşadığım ardışık aksiliklerin, nihayet son bulacağını umut ederek izledim maçı, ancak olmadı. Eğer güne aksilikle başlamışsam, o gün bitene kadar benzer aksiliklerin de ardı arkası kesilmiyor. Telefonumu unutup kapıyı açamamam, kargoya bin bir zahmetle gidip içeri girecekken telefonumun şarjının bitmesi ve elimde koskoca poşetle öylece kala kalmam, akşam oynayacağımız maça erken gitmem, maçta yenilmemiz, maçtan eve dönerken neredeyse kaza yapıyor olmam… “Uyu” dedim, “Uyu bir an önce…

Biliyorum ki her ay yazdığım bu dolunay yazılarımı eşim dostum özellikle takip edip okuyor. Çünkü geride kalan ay neler yaptığımdan kısaca bahsediyorum. Bu ayın en güzel gelişmesi tam da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘nde, Mert Ekin‘i kadın bir çocuk cerrahının hem ameliyat hem de sünnet etmesi oldu. Dilinin altındaki küçük bir bağı kesti doktorumuz. Böylece artık “Korece” de olsa konuşmaya başlayan Mert, nihayet daha doğru konuşmayı deneyebilir. Üstelik tıpkı Cem Yılmaz gibi sünnet konusunda anlatacak bir esprisi (!) oldu.

Çok uzun süredir sadece tek bir kitap eksik olduğu için tamamlanamayan İthaki Jules Verne Kitaplığı serisini nihayet son eksik kitap olan 46 numaralı “On Beş Yaşında Bir Kaptan – 2. Cilt“yi bulup alarak tamamladım. Çok ama çok mutluyum. Bu son kitabı piyasada ve hatta sahaflarda bulmak imkansızdı. Geçenlerde Nadirsahaf‘ta denk gelince fiyatı üzerinde biraz düşündüm. Ancak bir daha bulmam yıllar sürebilir diyerek aldım.

Bu ay All About History ve History Of War dergilerinin güzel bir tesadüf sonucunda yayın periyotları çakıştı ve aynı ay iki dergi de yayımlandı. Şu yazımda tanıttığım History Of War’ın ikinci sayısı yayımlandı. Derginin ilk sayısının çok ilgi gördüğünü, ikinci baskı yaptığını öğrenmiştim. Bu yeni sayısı da müthiş bir sayı olmuş! Çok büyük ihtimalle, Stalingard Savaşı’yla ilgili Türkçe olarak yayımlanan en kapsamlı makaleye yer vermişler. Üstelik bu sayıda söz konusu makalenin yalnızca yarısı yer alıyor. Üç ay sonra yayımlanacak yeni sayıdaki devam bölümü, fotoğraflar ve savaşın haritasını da işin içerisine katınca, başlı başına bir dergi olabilecek kadar zengin bir çalışma olmuş. Yazanın, çizenin ve Türkçe’ye çevirenin ellerine sağlık. Dergide bu ay dikkat çeken bir diğer unsur editörünün değişmiş olması. All About History’nin de editörü olan Gökhan Sungurtekin’in bu ay editör olarak yer aldığını görünce sevindim. Bu sayıda yine çok detaylı bir II. Dünya Savaşı posteri hediye olarak verilmiş. Üstelik bu posterde yer alan tüm görsellerin açıklamaları da bağlantı olarak yer alıyor. Benim gibi II. Dünya Savaşı meraklıları için muhakkak alınması gereken bir sayı olmuş. All About History’nin yeni sayısında ise özellikle şu sıralar Crash Landing On You isimli Kore dizisini izlemekteyken, Kuzey Kore’yle ilgili yer alan “Kim Hanedanı” isimli yazıya bayıldım.

Önümüzdeki ay YDS‘ye gireceğim. Henüz pek bir hazırlığım olduğunu söyleyemem. Bunun dışında bir de beklediğimden daha yavaş ilerleyen bir başka işim daha var. Nasıl olacak, ne şekilde sonuçlanacak pek bilemiyorum.

Geçen ay iki güzel şarkı keşfettim. Nova Norda‘nın Beni Biraz isimli parçasını Mustafa sayesinde ilk defa dinledim. Sonra büyük bir tesadüf eseri, yeni izlemeye başladığım bir dizinin ilk bölümünde de çaldı. Geçenlerde aldığım orgda parçanın girişinde kullanılan tonun neredeyse aynısı var. Böyle olunca, galiba çalmaya çalıştıkça parça daha çok sardı beni. Bir diğer parça ise Oscar and the Wolf‘un Joaquim isimli parçası. Normalde bu gruptan bihaberdim. Caner‘in bana birkaç yıl önce “Belçika’nın Mabel Matiz’i” dediğini hatırlıyorum. Ben ise henüz bir iki gün önce rastladım. Joaquim, özellikle giriş kısmıyla beni alt üst etti.

Yazının girişinde yer alan görsel OT‘un Sevgililer Özel Sayısı‘nın kapağında yer alıyor. Hüseyin Sönmezay çizmiş. Ben ise kendi çektiğim Mart dolunayının fotoğrafıyla birleştirdim ve biraz karamsar hale geldi. Bugün “Dert Babası” serisinin ikinci mektubunu yazdım. Bu mektuplar ileride bir edebi projeye dönüşür mü bilmiyorum. Edebi değeri olmaktan çok uzaklar bana göre. Ancak yine de elinizde benim yazdığım bir mektup varsa lütfen bir gün, bir şekilde benimle paylaşın. Yazdıklarım artık sizin olduğu için bu mektupların ve küçük notların hiçbirinin bende kaydı, fotokopisi, kopyası yok. Bu halde benden kilometrelerce uzaktalar. “Mesafe vardı, sesimi duyuramadım” dediler. “İşte son yıllarımın özeti” dedim ben de. Güzel bir ay olsun.

Define İşaret ve Sembolleri

Geçtiğimiz günlerde nereden bulduğum önemli değil, elime çok ilginç bir kitap geçti sevgili okur: Define İşaret ve Sembolleri El Kitabı. Aslında kitabın içeriğinden önce, merakımı cezbeden şey üzerindeki “Türkiye’de ilk ve tek manevi zırh hediyeli” ibaresi oldu. Bu haliyle sanki birileri oturmuş bir mizah kitabı yazmış gibi görünüyordu. Kitabı birkaç sayfa okuyunca anladım ki durum hiç de öyle değil.

Kümbet Yayınları isimli yayınevinden çıkan bu kitap, define meraklıları için arazide gerekli olabilecek her türlü ön bilgiyi içeren bir kılavuz niteliğinde. Yer yer dil bilime, yer yer arkeolojiye ve hatta yazar/ların ve diğer definecilerin tecrübelerine de vurgu yapılıyor. Öyle ki arka kapağında şöyle bir ibare yer alıyor: “Elinizdeki eser, ailesinin rızkını define arayarak kazı yapanların hüsrana uğramaları sonucunda kaleme alınmıştır.” Ben böyle bir sunuş görmedim!

Kitapta Mısır, Girit, Yunan, Roma, Arap ve Ermeni alfabelerinde yer alan ve bu kültürlere özgü işaret ve semboller yer alıyor. Öyle ki tüm bu sayılan dillerin alfabeleri tablolar halinde yer alıyor. Özel bir bölüm ebced hesabına ayrılmış. Ebced, Arap alfabesini kullanan özel bir sayma sistemidir. Örneğin bu hesaba göre, Allah ve hilal kelimelerinin ebced değerleri 66’ya eşittir. Yazar buradan hareketle, Türk Bayrağı’ndaki hilalin de aslında Allah’ı sembolize ettiğini öne sürüyor. Yine kitapta ebced hesabı için kullanılabilecek bir de tablo yer alıyor.

Kitabın dili sizli-bizli, samimi ve mizahi bir üslupla kurgulanmış. Çok ilginç bir detay olarak kitapta herhangi bir yazar adı geçmiyor.

Yazar/lar, kitapta sık sık doğada bulunan işaretlerin tahrip edilmemesini söylüyor. Hatta şu şekilde bir ifade var ki hiç tasvip etmedim. Hayatımda bu kadar ırkçı, bu kadar demagojik ve manipülatif bir yazıyı daha çok az kere okumuşumdur. Bu paragraf, kitabı kaleme alan yazar/ların aslında kitap boyunca sık sık tekrarladığı meslek (!) etiği ve profesyonellikle hiç ama hiç bağdaşmıyor.

Kitapta yazar/lar, sürekli olarak diğer definecilere ve define kitaplarına sallıyorlar. Şöyle bir ifade yer alıyor: “Define uzmanı (!) denilen kişiler, işin ilim tarafıyla değil, film tarafıyla uğraşmaktadırlar.”

Kitabın en iddialı kısmı olarak, 158 tanesi çizim ve geri kalanları fotoğraf olmak üzere tam 197 tane işarete yer veren Semboller bölümü yer alıyor. Yazar/lar bu sembollerin fotoğraflarını eklemişler. Bir özel bölüm olarak da Haçlar isimli bir liste yer alıyor. Burada da Anadolu’da ve çeşitli medeniyetlerde yer alan birbirinden farklı onlarca haç sembolü anlamlarıyla birlikte yer alıyor.

İşaretler arasında benim de çocukken bir defa gördüğüm bir koltuk taşı yer alıyor. Bu taşın doğrudan bir gömüye işaret etmesi zormuş. Çünkü bu taşlar taa Frigler zamanında, Tanrıça Kybele’nin kayalık ve dağlarda gezerken oturabilmesi için o zamanki inananlar tarafından yapılmışlar. Bilgiye bak!

Yazar/lar, doğada görülen her işaret ve sembolün bir defineye işaret etmediğini vurguluyorlar. Hatta yine burada biraz da mizahi bir dille “Şayet Anadolu’da her rakam ve yazı, bir defineyi işaret etse idi Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün fertlerine hiç çalışmadan ve yattığı yerde Avrupa’daki bir insanın aylık kazancının birkaç katını günlük yevmiye olarak ödeyebilirdi. Ama yok böyle bir şey…” Hayaller, inanışlar, diller ve insanlar…

Okuyup incelediğim en ilginç kitaplardan birisi olan bu rehberde yer alan birkaç işaretin anlamını da paylaşıp yazıma son vereceğim. Sık sık doğa yürüyüşlerine çıkan arkadaşlarım, bir sonraki seferinizde gözlerinizi dört açın. Olur ya bir yerlerde bir işarete denk gelirseniz bana haber verin, birlikte güzel bir maceraya çıkalım 🙂