Hayal Kırıklıkları: In Flames – I The Mask, Mikado Ses Sistemi

In Flames – I, The Mask

in-flames-i-the-mask.jpg

Zamanında her yeni In Flames albümü öncesinde, çıktığı günde ve sonrasında defalarca yazan bir blogun, My Resort’un geldi hale bak sevgili okur. Hayır ama, bu durum blogun değil, In Flames’in suçu. Dünya müzik literatürüne “Çok bozdular abi” sözcüğünü kazandırmakla kalmayıp iki de bir bunu pekiştiren bir şeye, In Flames diye tanıdığımız şeyden bambaşka bir şeye dönüştüler. Melodik death metalle başladıkları kariyerlerine rock grubu olarak devam ediyorlar. Bu nedir?

Kim, hangi otorite, hangi müzik sitesi bunlara “Abi başarınız giderek artıyor, kalite yükseliyor” diyor da, bu abiler her defasında bir öncekini bile aratan işler yapıyorlar? Pasifagresif‘te bu albümle ilgili inanılmaz güzel, her kelimesine katıldığım bir inceleme yayımlandı. Benim gibi, eski bir In Flames hayranı olan yazar belki de her birimizin içini acıtan şu haklı tespiti yapmış: “Eskiden şarkı sözlerine, kelimelerine, parça numaralarına kadar ezbere bildiğimiz grubun şu anda davulcusu ve bassçısı kim bilmiyoruz“. Lan bu kadar doğru bir tespit olamaz. İşte, In Flames bize bunu yaptı: Bizi kendisinden soğuttu. Üzdü. Kimiz oğlum biz? Aklı başında son albüm Come Clarity‘den, yani 2006’dan beri bekleyen, aradaki albümlerde tek tük çıkan güzel parçalarla avunan bir nesiliz lan. Umudu kesmedik. Bu sene de olmadı, belki bir sonrakine olur diyenleriz.

In-Flames-Band

Bence son on yıldır ve 2019’da, In Flames’in sıkıntısı şu: İsveç’ten vazgeçtiler. Amerikalı oldular. Grubun DNA’sı Avrupa’ya, İskandinavya’ya kodlanmışken, Amerika’dan adam almak, yılın yarısını oralarda turnede, bilmem nerelerde geçirmek neden? Gruptan giden adamlar bir araya gelseler, Öz Hakiki In Flames diye grup kursalar, şu anda içinde benim de olduğum milyonlarca fanları hazır, stok şeklinde bekliyor. Anders, artık scream vokal yapamıyor. Anders’in işine artık clean vokal yapmak geliyor. Grup korkuyor, lan sert bişey çıkmasın sakın, diyor. Sert oldu galiba, daya hemen çocuk korosunu, diyor. Metal müzik yapmak istemiyorlar. İmaj yumuşuyor, çocuklar görüyor her yerde.

Bak, yazmaya başladığımdan beri yeni albüm I, The Mask’ı dinliyorum. Bir tane de yeniden açtığım parça yok. Yok yani. Olmadı. Olmadı In Flames.

Düzeltme: Bir şarkısının sözünü yazmıştım. Tolga düzeltti sağ olsun. Sildim.

Mikado 2+1 Ses Sistemi

mikado

Aman diyeyim, sakın diyeyim sevgili okur. Alma. Aldırma. Mikado‘nun MD-2200 modelli 2+1 ses sisteminden bahsediyorum. Önceki hafta, durup dururken 4+1 ses sistemim arızalandı. Sol kanalı komple kaybettim. Kabloları falan kurcaladım belki düzelir diye. Ancak nafile. Düzelmedi. El mahkum girdim internete, kendime yeni bir 2+1 ses sistemi araştırmaya başladım. Kendim sonradan ilave aparatla birer çıkış daha çoğaltırım diye düşündüm. Araştırırken hepsiburada.com‘da satılan Mikado MD-2200 2+1 ses sistemini gördüm. Sözüm ona bilmem kaç liradan 150 liraya düşmüştü. Yorumlarına baktım. “Tam bir fiyat performans canavarı” diyen mi, “Çok başarılı, basslar çok iyi” diyen mi, hatta “cızırtı yapıyor” diyenlere “cızırtı falan yapmıyor, kabloları değiştirin” diye karşı çıkanlar mı ararsın… Ben de “Eh, deneyeyim bari” dedim.

Hemen, ertesi gün kargolandı ve kısa sürede elime ulaştı. Şu anda kullandığım ses sisteminin sadece subwoofer’ı büyüklüğünde bir kutu geldi. Gerçekten küçük bir sistemdi. Hoparlörlerin her biri en fazla 200 gr ağırlığında, inanılmaz tırt bir malzemeden imal edilmişti. Benzer şekilde subwoofer da. Bu kadar paraya bu kadar malzeme kalitesi Mesut’cum, dedim. (Ben kendime Mesut’cum derim.) Takayım da fişe, göreyim şu fiyat performans canavarını, dedim ve fişe taktım. Aletten ses çıkmadı. Ses kablosunu biraz eğip bükünce bir ses geldi ama sesten çok, dip sesti bu ve o anda fark ettim: Alet boştayken dahi dip ses ve cızırtı veriyordu! Aman yarabbim!

Hiç üstelemeden, bir kere daha denemeden, kutusuna koyup naylonlara sarıp, güzelce ambalajını geri paketledim ve iade ettim. İade süreci “Sürat Kargo” ile olduğundan, bunun da çok az şubesi bulunduğundan biraz sancılı oldu ama sonunda paramı geri aldım. Mikado’ya, takadoya falan bulaşma sevgili okur. Logitech ve Creative’in ölüsünde bile bir fiyaka var. İşin en güzel tarafı şu oldu. Aynı akşam bozuk sistemi açıp bir kontrol ettim. Birkaç vidayı sıktım, gevşettim ve yeniden çalışmaya başladı 🙂

Arşiv Tamam: Black Omen – Darkness Is My Essence

blackomen04Black Omen adını ilk defa duyduğum 2004 yılının üzerinden 15 sene geçmiş. Geçen bu sürede grup, bir demo ve dört albüm yayımlayarak ülkemizin diskografisi en kalabalık black metal gruplarından birisi haline geldi. Grup üyeleri ülkenin dört bir yanında (Eskişehir, Ankara, Trabzon, İstanbul) yaşıyor olsa da Black Omen halen Eskişehirli bir grup! Son çalışmaları Darkness Is My Essence ise, hem o derin mavi rengiyle hem ilk defa kaset olarak da basılmasıyla hem de yıllar sonra gelmesine rağmen hayal kırıklığı yaratmayan kalitesiyle başımızın tacı oldu.

Albümü geçen gün hem kaset hem de CD formatında Eskişehir’de tek satış noktası olan Adımlar Kitabevi‘nden aldım. Bu aşamada Serkan abiyi ve Ali‘yi epey darladım, bana kızmasınlar 🙂 Özellikle kaset çok sınırlı sayıda (50 adet) üretildi. Tükendi mi bir daha bulmak imkansız. Kasetler, Khufu Records tarafından basıldı. Adını çok duyuyoruz bu aralar. Okumaya devam et

Freestyler – 20 Yıl Sonra Yeniden

freestyler006

2001 ya da 2002 yıllarında ilk defa adını duymuştum Bomfunk MC’s grubunun. NOKIA‘dan sonra Finlandiya‘dan çıkan en ünlü şey oluvermişlerdi bir anda. Türkiye’de bile o dönemlerde bizim gibi ergen olanlar ve daha büyük abilerimiz Freestyler dinlerdi. Şimdi nerelerdedir bilmiyorum, Onur isminde bir arkadaşım vardı. O öğretmişti bana. Bomfunk MC’s grubunu ilk defa ondan duymuştum. Freestyler’ı dinler dinlemez de vurulmuştum. Hayatımda bu kadar yüksek enerjili bir parça daha dinlememiştim. Nereden nasıl riplenmişti bilmiyorum, bilgisayarımdaki 1999 tarihli In Stereo albümünde parçaların isimleri hep “Track 1, Track 2” şeklindeydi. O zamanlar albüm ripleyenler sırf gıcıklığına parça isimlerini yazmazlardı. Okumaya devam et

Kafa Dergisi’ni Bıraktım – Walkman Tamiri

Kafa Dergisi’ni Bıraktım

Yıllardır satın almaya ve okumaya devam ettiğim dergiden, KAFA‘dan epey soğudum sevgili okur. Hatırlarsın anket falan yapmıştım bir zamanlar. Hangi aylık edebiyat dergisini takip etmeye devam edeyim diye sormuştum. Anketin sonuçlarında KAFA çıkmıştı. Ben de OT Dergisi‘ni bırakıp KAFA’ya devam etmiştim. Birkaç yıldır da düzenli alıyordum. Ancak bir süredir canım sıkılıyordu, dergi artık o kadar da ilgimi çekmiyordu. Bir açığını arıyordum. İçerikler giderek tekdüzeleşmeye başlamıştı. “Aylık Edebiyat Dergisi” konseptinin çok ötesindeydi artık dergi. Dergiye yazmaya başlayan isimler de epey gözümü tırmalıyordu. Bir dizide ya da filmde, birkaç akılda kalıcı repliği olan herkes (üstelik senaryoyu kendisi bile yazmamışken) pekala bir “Edebiyat” dergisinde yazı yazabiliyordu. Üç dört ayda bir, birer lira zamlanıyordu dergi. Eyvallah, dedim. Her şey zamlanıyor, adamlar ne yapsınlar, dedim. Ama olmadı. Şubat ayında hazırladıkları “AŞK” konseptli dergiyi görünce Tamam, dedim. Buraya kadarmış. 18 lira verip dergiyi aldım ve içerisinde Deniz Seki‘yi gördüm. Waov !?! Koskoca bir özel sayının içerisi bomboştu. Ünlüler ve onların “ünlü” anıları, “büyük” laflarıyla dopdolu bir aşk sayısıydı. Bir edebiyat dergisi ne kadar “sosyetik” olamazsa o kadar sosyetik bir dergi, bir edebiyat dergisi ne kadar “tüketim” nesnesi olamazsa o kadar tüketim nesnesine dönüşmüş bir dergi ve bir edebiyat dergisi ne kadar “reklam” kokamazsa o kadar reklam kokan bir dergi idi elimde tuttuğum.

KAFAkış copy.jpg

KAFA almıyorum artık. Bu ayın sayısını almadım yıllar sonra ilk defa. Biraz tuhaf hissettim, ama almadım. Bakalım, belki ilerleyen günlerde biraz çeki düzen verirler. Ya da belki İhsan Oktay Anar yazmaya başlar. O güne dek, elveda sevgilim.

Walkman Tamiri

walkman03Üretmek, onarmak, yeniden yapmak… Bunlar çok müthiş şeyler sevgili okur. Hayatımın son 10 yılında da ciddi ciddi bu işlere ilgili duymamdan dolayı, evimde pek çok tamir aletim var. Elektrik elektronik işlerinden, mobilya metal işlerine kadar çok farklı alanlarda restorasyonlar yapmaya bayılıyorum.

Geçen aylarda bit pazarına yaptığımız bir ziyarette 5 liraya SONY marka bir walkman almıştım. Eve getirdiğimde walkman’in çalışmadığını gördüm. Marka ve modelini Google’dan aratınca kullanma kılavuzu çıktı pdf olarak. İndirdim hemen. Lan adamlar kılavuzun içerisinde aletin devre şemasını bile çizmişler helal olsun. Bu sayede, aletin arka kısmını nasıl açacağımı öğrendim. Açınca bir de gördüm ki makaralar arasında hareketi aktarmaya yarayan lastik kopmuş.

walkman02

Biraz araştırdım soruşturdum. Bursa’da bizim Rüstem Abi var. Bu işleri en iyi bilenlerdendir. Sağ olsun o da ilgilendi. Ancak bu lastikleri bulmak artık imkansız hale gelmişti. Çünkü ülkede plağa doğru bir ilgi artışı vardı evet, ama kaset hala bizim gibi koleksiyoncular dışında kimsenin ilgisini çekmiyordu.

walkman01

Aliexpress

Bir çözüm olarak paket lastiği taktım ve çalıştı evet 🙂 Aradan bir ay geçtikten sonra yine çalışmamaya başladı walkman. Özellikle aktarımdan kaynaklı devir kaybı kasetten gelen sesin normalden daha yavaş olmasına neden oluyordu. Ben de Aliexpress‘te uygun anahtar sözcüklerle bir arama yaptım ve bingo! Uygun lastiği buldum. Ancak toptan satıldığı için 100’lü paketle almak gerekiyordu. Hiç üstelemeden 2 dolara aldım.

 

Geçenlerde lastikler geldi. Hemen bir müdaheleyle yerleştim walkman’e. Sabhankra‘nın son kasetini de taktım ve heyecanla beklemeye başladım. Sonuç: Muazzam! Savaş Sungur, tam da olması gerektiği gibi net duyulabiliyordu. Bu kaliteli walkman böylece bana 15 liraya mal olmuştu. Teşekkürler bit pazarı.

walkman00.gif

Sabhankra The Dream Is Dead Kaseti

dreamiskaset

Bu ayın ilk günleriydi yazdığımda. Sabhankra‘nın son EP’si The Dream Is Dead, CD formatında değil ama kaset formatında yayımlandı nihayet. EP ile ilgili çok kapsamlı bir yazısı şurada yazdığımdan bu yazıda sadece kasete dair bilgiler vereceğim.

Geçenlerde denk getirip bit pazarından aldığım walkman ile dinledim EP’yi. Lisedeyken defalarca dinlediğim Awake albümünden yıllar sonra baştan sona walkmanla dinlediğim ilk kasetten albüm bu oldu. Diğer Sabhankra kasetlerini hep deck ile dinlemiştim.

Albümü son günlerde ismi giderek duyulmaya, popülerleşmeye başlayan Khufu Records bastı. Sabhankra’dan başka, Yaşru ve Black Omen gibi başarılı ve benim de çok çok sevdiğim grupların işlerini basıyor olmaları nedeniyle Khufu Records’a olan sempatim her geçen gün artıyor. Ülkemiz metal müzik piyasasında ve underground distrolarda bu şekilde, kasete doğru bir ilgi artışı var. Bu beni çok memnun ediyor. Ancak piyasasının artık bitmiş olması nedeniyle de boş kaset bulmak da epey zor bir iş.

The Dream Is Dead, yalnızca 100 kopya olarak basıldı. Bir daha basılmayacak. Bende elle numaralandırılmış 011 ve 017 no.lu kopyalar var. 011 no.lu kopyada tüm grup üyelerinin imzaları yer alıyor. Bunun için başta Savaş Sungur olmak üzere (küçük hediyesi için ayrıca teşekkür ederim) tüm gruba teşekkürler ve selamlar. Sağ olsunlar.

Albümün kapak resmini Martha Sokolowska çizmiş. Kasedin iç kısmında da aynı görselin büyük hali yer alıyor. Üç parçanın tamamının sözleri yer alıyor inlay’de. Grup üyelerinin fotoğrafları Levan Uzbay gardaşıma ait. Albümün teşekkür listesinde başta Ahmet Saraçoğlu ve pasifagresif olmak üzere ülkedeki belli başlı metalci abiler yer alıyor. Kartonetin baskısı gayet başarılı. Siyah beyaz baskıyla birlikte gerçekten dört dörtlük bir izlenim uyandırıyor.

Parçalar? Parçaları zaten anlatmıştık şurada. Aşağıya da bıraktım listeyi. Artık yazı bitiyor. Son bir not, aman diyeyim sevgili okur, tükenmeden muhakkak al arşivine koy bu albümü. Sonra bulamazsın. Sağdan soldan araştırır, hatta bendeki yedek kopyaya bile göz dikebilirsin 🙂

Eskişehir’de Olta Balıkçılığı ve Doğa Konferansı

biyoces01Bilimin en büyük destekçisi olan blog My Resort’te yine, müthiş faydalı bir yazıyla karşındayım sevgili okur. Geçtiğimiz hafta sonu, Eskişehir’deki aktif iki balıkçılık derneği olan ETSOBDER ve ESBALDER‘in organize ettiği “Eskişehir’de Olta Balıkçılığı ve Doğa” konferansına katıldık. Burada birbirinden değerli hocalarımız kendi alanlarında yıllardır yaptıkları çalışmaların özetleri niteliğinde çok faydalı bilgileri paylaştılar. Esasen balıkçılara hitap eden etkinliğe pek çok farklı meslekten, meraklı kişiler de (bizim gibi) katıldı. Etkinlikte sunum yapan hocaların anlattıklarımdan derlediğim bilgileri ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Haydi başlayalım.

İlk olarak Prof. Dr. Naime ARSLAN hocamız sahneye çıktı. Kendisi, omurgasızlar ve mikroorganizmalar konusunda uzun yıllardır Eskişehir’de çalışmalar yapıyor. Sadece kendisini değil, kendinden sonra sahneye çıkacak olan Prof. Dr. Atilla OCAK (bitkiler konusunda uzman) ve Prof. Dr. Özgür EMİROĞLU‘nu (balıklar konusunda uzman) izleyenlere takdim etti.

  • Ülkemizde 5500 endemik hayvan türü vardır.
  • hotspotDünyada biyoçeşitlilik bakımından 35 tane sıcak nokta/bölge vardır ve ülkemiz aynı anda üç bölgeyi içeren Dünya’daki tek ülkedir.
  • Mercimek, nohut ve mısır gibi bitkilerin ilk olarak ortaya çıktıkları bölge Anadolu’dur.
  • Eskişehir’deki sucul ekosistemler; Beşikderesi, Gürleyik, Porsuk Baraj Göleti, Musaözü ve Göksu’dur.
  • Yine ilimizdeki en önemli karasal ekosistemler; Alpu Ovası, Türkmendağı, Sündiken Dağları, Çatacık Ormanları ve Günyüzü bölgesidir.
  • Tür çeşitliliği bakımından en yüksek (zengin) gruplar omurgasızlardır.
  • Bir canlının bir ortamda, bir çevrede yaşamasının/yaşayabilmesinin sebepleri vardır. Bu sebepler o ortamla ilgili çok fazla fikir verebilir, ipucu olabilir ve pek çok şey anlatırlar.
  • Örneğin halkalı solucan, indikatör bir canlıdır. Suda çok fazla varsa organik kirlenmenin çok olduğunu ve çözünmüş oksijenin az olduğunu anlayabiliriz.
  • Ya da örneğin bir suda çok fazla midye yaşıyorsa, o suda çok fazla kalsiyum olduğu söylenebilir.
  • Sekonder (ikincil) denilen türler, karada yaşayan ancak suya da bağımlı olan türlerdir.
  • Planktonlar, sudaki çözünmüş oksijenin %60’ını üreten canlılardır. Besin zincirinin en önemli ve temel halkasıdır.
  • Su yılanları (Matrix tessellata) zehirsiz, tehlikesiz, risksiz canlılardır. Dahil olduğu ekosistemler için de çok faydalıdır. Dolayısıyla bunların kesinlikle öldürülmemesi gerekir.
  • Theodoxus gloeri: Eskişehir’de, Balıkdamı’na has endemik bir salyangoz türüdür.
  • Koruma faaliyetlerinde bir hususa dikkat etmek gerekiyor. Öncelikle canlının doğal yaşam alanının korunması gerekiyor. Daha sonra bireylerin korunması sağlanmalıdır.

Okumaya devam et

Dolunay’da Okunacak Masallar – Grimm Kardeşler

Pırıl pırıldı gözlerim, yüreğim kan ağlıyordu.
Açlıkla yokluğun arasında gidip geliyordum her gün. Gökte hiç bulut yoktu
Ve en güzel dolunay hep bir sonraki oluyordu,
Sana olan doyumsuzluğum bir sigara gibi, Tükendikçe her nefeste tazeleniyordu.
Ne biçim bir akşam oluyordu böyle?
Bu nasıl bir dolunay akşamıydı?
Uzakta, uzaklarda birileri Sabahattin Ali’den şiirler okuyordu “Eskisi Gibi”…
“Gönlüm seninkine yardı, ayaklarımız uyardı…”

Merhaba,

Gözlerinden uzakta, büyük bunalımlar yaşıyorum şu sıralar. Tanıdığım herkes, tanımadığım kimselere dönüşmüş durumda. Sözler duyuyorum, hareketler görüyorum. Şoka giriyorum! Anlayamıyorum, şaşkınlıkla bakıyorum. Artık işler çığırından çıkmaya başladı.

Bu ay yoğun bir ay oluyor. Özellikle şu son hafta, bir türlü yapamadığımız laboratuvar işleriyle dopdolu. Umarım Şubat ayı içerisinde tüm bu ekstralar bitecek ve nihayet Mart ayında masamın başına oturabileceğim. Elimde epey bir materyal birikti yine. Bunları düzenlemek gerekiyor. Bir de geçen hafta odamı düzenledim epey. Birkaç kitap, kaset ve CD çıktı. Bunlar için ufak tamiratlar gerekecek. Yapmaktan keyif aldığım mevzular olduğundan ötelemiyorum bu işleri.

rumpel02Şiirleri bir kenara bırakırsak, masalları oldum olası çok sevdim. Yıllar önce şu yazımda yazdığım “Rumpelstiltskin” ise favorimdir. Kapağını açan son el yüreğime dokundu çünkü. 2014’te yazdığım yazının son cümlesi “Umarım bir gün bir sahafta bir köşede bulurum temiz bir kopyasını.” şeklindeymiş. Evet, o dilek gerçek oldu ve sadece Rumpelstiltskin masalını değil, çocukken sahip olduğum ilk kitaplar olan Grimm Kardeşlerin Masal Sandığı serisinin tamamına sahip oldum tam 23 yıl sonra. 1995 yılında babamın aldığı üç kitapla sahip olmuştum serinin bir kısmına. Ancak diğer iki kitabını yıllardır bulamamıştım. Geçen zaman içerisinde elimdeki kopyalar da epey yıprandı. Parçalandı hatta. Nihayet yıllar sonra, yedekleriyle bulup tamamladım seriyi. Özellikle Zapp tarafından resimlendirilmesi sebebiyle bu baskılar birer efsaneye dönüşmüş durumdalar.

rumpel01

rumpel03

Mutlu son yoktur

Okunacak bir masal var elimde. Yalan ve aç gözlülükle başlıyor, kurnazlık ve acımasızlıkla devam ediyor. Felaketler başlıyor ve hiç umulmadık bir anda karanlık bir çukur çözüveriyor her şeyi. Tüm yaşananlar geride kalıyor. Bir küçük çocuk cıvıldıyor kucağında. Mutlulukla bakıyorsun. Geç oluyor belki ama sonsuza kadar sürüyor.

familyportrait

Klarnet Aldık – Laboratuvar Temizliği

Klarnet Aldık

labklar03Murat ne zamandır klarnet çalmayı öğrenmek istiyor. Nereden nasıl bulmuşsa bir sibemol klarnet bulmuş kendine. Ancak bu düzendeki bir klarnetle bizim piyasadaki parçaları çalabilmek çok zor. Zira bizdeki klarnetler çok büyük oranda ve hatta klasik müzik hariç, tamemen “sol klarnet“lerden ibaret.

Yıllardır alışveriş yaptığım bir dükkan var. Öyle çok süslü, abartılı bir yer değil. Ama ihtiyacınız olabilecek her şey var burada. Ayrıca kendi imal ettikleri enstrümanları da satıyorlar. Bu şekilde pek çok arkadaşıma ve kendime, onlarca farklı malzeme ve enstrüman aldım buradan. Yine buraya yolum düştü geçenlerde. Biraz konuştuk. Elinde labklar02çok temiz bir ikinci el sol klarnet olduğunu öğrendim. Öylesine bir de fiyat aldım.

Daha sonra Murat’la buluşup aylardır ilmek ilmek işlediği klarnet planıyla ilgili son durumu kontrol ettik. Bir pazar günü buluşup birlikte gittik. Murat geçen zamanda biraz biraz öğrenmiş klarnet çalmayı ama ben hiç bilmiyordum. Hiç bir fikrim de yok. Ulan nasıl yaparız deneriz, derken, dükkana bir klarnet hocası girmesin mi? Satıcı dayı da şaşırdı, Amma şanslıymışsın, dedi Murat’a. Daha sonra pazarlığa giriştik. Satıcı ilk etapta bir yüz lira düştü. Bu da elimizdeki paradan 200 lira daha yüksek bir fiyattı. Tam bu anda üzerindeki pelerinini savurarak Merve girdi içeri ve “100 lira da benden” dedi. Merve’nin bu çıkışı, satıcı dayıyı epey duygulandırdı. Yav, yenge 100 lira veriyorsa ben de bir 50 lira düşüyorum, dedi. Artık son vuruşu yapmanın zamanı gelmişti. Çıkardım bir 50 lira da ben koydum ve klarneti aldık!

O anda orada bulunan klarnet hocası üstat bizi çok teşvik etti. Aldığımız klarneti uzun yıllar değiştirmeye gerek kalmadan kullanabileceğimizi söyledi. Bakalım göreceğiz.

Laboratuvar Temizliği

Birkaç ay önce şu yazımda, doktora çalışmalarına başladığımı, bu sebeple de laboratuvar çalışmalarımın olacağından bahsetmiştim. Hatta sağ olsun, bir arkadaşım da bunu duyunca küçük bir hediyeyle beni şımartmıştı.

Şimdi, arazi  ve laboratuvar çalışmaları periyodik olarak yürüyecek. Ancak geçen seferki çalışmada fark ettiğimiz bir durum vardı. Laboratuvar epey dağınıktı. Eski dönemlerini bildiğimiz için bu dağınıklıkta bizi fazlasıyla üzmüş ve yormuştu. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Arzu Hoca‘yla da konuştuktan sonra Merve‘yle birlikte bir temizlik planladık.

labklar05

Ekip buydu işte.

Geçen cumartesi günü, Merve ve eşi Ahmet, ben ve dört yüksek lisans öğrencisi arkadaşla (Ümit, Ulvi, İlkin ve Samir) birlikte sabah saat 10’da laboratuvara geldik. Ahmet ve Merve, yıllardır kullanılan test kitlerine daldılar. Onları düzenleyip her bir dolap için etiketleme yaptılar. Ben de diğerleriyle gereksiz yer kaplayan her şeyi atmaya başladım. Atma işi bitince bulaşığa giriştik. Daha sonra, bir sonraki arazi çalışması için hazırlık yaptık. O da bitince herkes gitti. Bu arada Tarık Abi, kendi arazi çalışmasında topladığı 10 istasyona ait su numuneleriyle çıktı geldi. Saat 18.00 civarıydı. O gelince hemen numunelerinin analizlerine başladım. Sağ olsun bir kısmında yardımcı oldu. Sonra tekrar Ankara’ya döneceği için gitti.

labklar04

Saat tam 21.00

Saat 21.00’i biraz geçe tüm analizleri bitirdim. Laboratuvarın tertemiz, derli toplu olması bana inanılmaz keyif veriyordu. Ancak yorgunluğun da etkisiyle iyice tükenmiş vaziyetteydim. O saatte, kampüs ve civarında herhangi bir toplu taşıma aracı kalmadığından Alper‘i aradım. Alper’i aradıktan sonra kampüsün dışına yürümeye başladım. Lan uzaktan uzaktan çığlık sesleri geliyor. Tövbe tövbe, gece gece kimin sesi bu, dedim. Yürüdükçe çığlıklar yerlerini toplu haykırmalara bıraktı ve giderek anlaşılabilir hale gelen tezahüratlara dönüştü. Kampüsün tam çıkışındaki sahada bir Amerikan Futbolu maçı devam ediyordu. Anadolu Üniversitesi takımı Anadolu Rangers ile başka bir takımın maçı vardı. Hayatımda ilk defa canlı olarak bir Amerikan Futbolu maçı izledim. Bir süre sonra Alper çıktı geldi sağ olsun. Durdu o  da izlemeye başladı. Sonra yola devam ettik.

Evet sevgili okur, bu sene laboratuvar çalışmaları olacak hayatımda. “Renk katacağından” eminim. Ayrıca yine eminim ki oralardan da epey olaylar, komik anılar çıkacaktık. Okumak için takipte ol. Sevgilerle.

labklar01

Bitti, gidiyorum.

Adam Spor Merkezi Bench Press Challenge

adamsporbenchMerhaba sevgili okur,

Eğer Eskişehir’de yaşıyorsan ve spor yapıyorsan sana bir haberim var. Adam Spor Merkezi’nde bir bench press turnuvası başladı. Spor yapmıyor ve spora başlamak istiyorsan da sana mevcut durumunla ilgili fikir verebilecek bir olay bu. Antrenörümüz Erhan Abi ve Ali Abi‘yle birlikte, bizzat salondaki üyelerin teklifi üzerine böyle bir etkinlik oluşturduk. Uzunca bir süre devam edecek ve dönemlik olarak birinciler ödüllendirilecek.

benchpress.gifOlay basit: Bench Press, dediğimiz şu yandaki hareketi, toplam vücut ağırlığının %70’iyle kaç kere yapabilirsin? Zayıf olan daha avantajlıdır diye düşünme, çünkü vücuttaki kas kütlesi daha fazla olanların (yağ tulumları hariç) genellikle daha güçlü oldukları gibi bir durum da var.

Bu noktada yapman gerekenler şunlar: Adam Spor Merkezi’ne geliyorsun ve ücretsiz olarak bench press’i denemek istediğini söylüyorsun. Salonu bilmeyenler için birkaç detay vereyim. Oldschool bir yer, erkeklere özel, spor yapmak dışında dikkatini dağıtacak herhangi başka bir unsur yok. Elbette tüm spor salonlarında geçerli olan asgari kurallar burada da geçerli. Yani üzerinde eşofman, ayağında salon için getirdiğin temiz bir spor ayakkabı ve havlun olmak zorunda. Yapılacak skor için daha iyi anlayabilmek adına bir de örnek vermek gerekirse:

80 kiloluk bir kişi toplamda 56 kilogram kaldırmak durumunda. Ağırlıkların takıldığı barın ağırlığı olan 20 kilogramı düşünce, her iki tarafa 18 + 18 kg ağırlıklar takılacak. Bu ağırlıkla ara vermeksizin kaç tekrar yapabilirse skoru da o olacak.

adamsporbench2

Valla yaptım lan, niye inanmıyorsunuz?

Bu yazıyı okuyacak arkadaşlarım arasında da başka salonlarda düzenli olarak spora devam edenler olduğunu biliyorum. Bu etkinliğin amacı, salonda çalışan ve çalışmayı düşünenler için bir motivasyon olması, teşvik etmesidir. Bir güç gösterisi değildir. Zaten düzenli spor yapan kişiler için, takacakları ağırlıklar antrenman ağırlıklarından hafif olacaktır. Yeni başlayanlar için ise gerçek kapasitelerinin farkına varmalarını sağlayacaktır.

Spor ve hareket dolu, sağlıklı günler dilerim.

Sabhankra – The Dream Is Dead (2019)

sabhankradream.jpg

Yeni bir yıl başladığında yerli metal müzik piyasasındaki kemik kitle, o yıl dinlenecek yeni albümlerin arayışlarına giriyor. Son iki yıldır da Sabhankra, daha yılın ilk günlerinde bombayı bırakıyor ortalığa. Son yıllarda sertlikten taviz vermek şöyle dursun, bilakis daha karanlık ve hızlı parçalarıyla Sabhankra artık piyasanın amiral gruplarından birisi olduğunu iyice ortaya koyuyor. İşte The Dream Is Dead, bu yükselişin zirve noktasında yepyeni üç parçadan oluşuyor. Takvimler, 2019 Şubat ayını gösteriyor ve Sabhankra yine yayında. Sen de Sabhankra’yı en Türkçe olarak en kapsamlı yazan yerdesin.

Geçen senin sonbahar aylarında yeni bir çalışmanın müjdesini vermişti Sabhankra. Zaten 2018 yılı da konserler ve yeni materyallerle (CD, kaset, tişört) dopdolu geçmişti. Bu noktada da, çok büyük ihtimalle Sabhankra şu anda diskografisi en kalabalık Türk Metal gruplarından biridir ve hatta en kalabalık olanıdır diyebiliyorum. Şu anda metal-archives’te Sabhankra adına 13 farklı çalışması (1 demo, 4 albüm, 4 EP, 2 live, 2 DVD) ve eski adları olan Constantinopolis adına da 2 farklı çalışması (1 demo, 1 albüm) kayıtlı. Tüm bu çalışmaları derlediğinizde karşınıza 70’ten fazla kaydedilmiş farklı şarkı çıkıyor. Aşağı yukarı 16 senelik bir kariyerde ortaya çıkan işler bunlar. Üretiyor adamlar. Durmuyorlar, rölantiye almıyorlar, cepten yemiyorlar, eski materyallerle yetinmiyorlar, yeni yeni yeni sunuyorlar sürekli olarak. O da yetmiyor videolar, dvdler, klipler yayımlıyorlar.

Yavaş yavaş The Dream Is Dead’i konuşmaya başlayalım. Her şey Savaş Sungur’un grubun daha önceki Seers Memoir ve Revenge çalışmalarının albüm kapaklarını da çizen Martha Sokolowska’dan yeni bir albüm kapağı çizmesini istemesiyle başlıyor. Gelen görselden o kadar memnun kalıyor ki ellerinde biriken materyallerden sonuca en yakın olanları hemen derleyip toparlayıp üç parçayı oluşturuyorlar. Şunu hemen en başında belirteyim, bir bütün olarak en sert Sabhankra albümüyle karşı karşıyayız. Grup giderek melodik black metale evrimleşiyor. Bu dönüşümün zirve noktası.

Albüm yine home studio productions tarafından kaydedilmiş. Mastering ve miksaj işlerini ise önceki albümlerden tanıdığımız Ali Sak yapmış. Şu anda yalnızca dijital platformlarda yayımlandı albüm. Ancak kısa bir süre sonra Khufu Records tarafından kaset olarak basılacak. Uzun vadede ise CD olarak basılması pek mümkün değil. Ancak belki ileride birkaç EP birleştirilip split bir iş olarak CD formatında da basılması mümkün olabilir (bu benim temennim).

savasridvanAlbüme adını veren parça, The Dream Is Dead ile başlıyor EP. Altı dakikalık bir kaos başlıyor. Parçanın başından sonuna kadar kesilmeyen blastlar üzerinde melodik rifflerle ilerliyor parça. Burada vokal de olabildiğince agresif. Zaten bu üç parça Savaş Sungur’un öfkesinin de en yoğun halini temsil ediyor. Bir müzisyen olarak ruh halini bundan daha iyi nasıl yansıtabilirdi bilemiyorum. Biz kendisini tanıdığımız için bu çıkarımı rahatlıkla yapabiliyoruz. Parçanın dördüncü dakikası içerisinde ortalama bir solo başlıyor. Bunun çok çok daha iyilerini önceki albümlerde duyduğumuz için buna ortalama diyorum. Albüm bu parçadan son parçaya kadar çok hızlı bir albüm. Bunun da sebebi davulcu Rıdvan Başoğlu. Sonunda söyleneceği başında söyleyeyim, bu albüm performans açısından Rıdvan Başoğlu’nun albümü olmuş. Yani albümü kim dinlerse dinlesin, dikkatleri ilk çeken şey davullar! Diskografinin en hızlı, en teknik parçaları bunlar. Grup üyeleriyle konuşunca da her biri “Rıdvan hız istiyor” diyorlar.

Immortal’ı andıran bir girişle, ikinci parça Blood For Blood başlıyor. Ben bu girişi ilk duyduğumda aklıma hemen Süha Kozbey geldi. Kendisinin Immortal’ı sevdiğini biliyorum. Ancak şaşırtıcı bir şekilde bu parçanın değil de üçüncü parçanın Süha Kozbey tarafından yazıldığını öğrendim. Dönelim parçaya. Bir öncekine göre daha da karanlık bir parça bu. Grubun yakın zamanda Bursa’da olacak konserinde de ilk defa sahnede çalmayı planladığı parça buymuş. Neredeyse yedi dakikalık süresiyle de en uzun parça. Yıllar önce şu yazımda yazdığım kural gereğince, tüm sert Sabhankra parçalarında olduğu gibi bu parçanın da girişinde vokal öncesinde bir scream giriş var.  Tüm bu ana kadar, yazabileceğim en büyük eksiklik klavyelerin eksikliği olabilirdi. Ancak parçanın başında başlayarak sonuna kadar eşlik eden ve son kısımda nihayet trafiği kontrol eden klavye melodisini es geçmiyorum. Bu albüm bir gitar albümü. Ne yazık ki klavyeler çok baskın değil bu sefer. Sadece klavye melodisinin alıp götürdüğü parçalar yok. Elbette ki böyle sert bir albüm albüm kaydetmek niyetindeyseniz klavyelerden fedakarlık etmek durumunda kalıyorsunuz.

Yukarıda “bu albüm bir gitar” albümü diye bir cümle kullandım. Son parça, Fight Back The Piercing Light başladığında bu durum biraz değişiyor. Rıdvan Başoğlu, girişten bitişe kadar “ben varım” diyor. Parça benzer bir trafikle başlıyor ve devam ediyor. Melodik bir solosu yok. Bunun yerine, aralarda blastlarla tırmanan ve twin pedal/melodik rifflerle taşınan bir gövde ritmi var.  Bu şarkı diğer bir yandan, Güneş’e, günışığına savaş açan Savaş Sungur’un bir manifestosu da olmuş durumda. Diyor ki:

“Come together, stand against the piercing light!
Stand strong, fight back the piercing light!

(Bir araya gelin, delip geçen ışığa karşı durun!
Güçlü durun, delip geçen ışığa karşı koyun!)”.

grupsabhankra.jpgUnutmadan, albümün ve grubun 2019 yılı güncel ve uzun yıllar böyle kalmasını dilediğimiz kadrosu:

Savaş Sungur – Gitar, vokal
Süha Kozbey – Gitar
Gürkan Yücel – Bass
Rıdvan Başoğlu – Davul

Genel olarak değerlendirildiğinde, melodiklik olarak öncekilere göre zayıf, ancak hız ve agresiflik olarak zirvede bir EP’den bahsediyoruz. Gruba Rıdvan Başoğlu’nun etkisini artık çok net görebiliyoruz. Her biri çok sevdiğim insanlar, arkadaşlarım olan Gürkan Yücel, Süha Kozbey ve Savaş Sungur’un da bu evrime en başarılı şekilde uyum sağladığına hiç şüphe yok. Black Metal’in melodik sularında yüzüyoruz artık dostlar. Geçen yılın buzulları, dağları (From The Frozen Mountains) artık geride kaldı. Artık öfkemizin doruklarındayız.

EKLEME: Kaset çıktı. İmzalı kopyamı da aldım 🙂 25.02.2019

dreamiskaset