TEDx Odunpazarı Böyle Geçti

Aniden ortaya çıkan ve beni yatağa mahkum eden bir hastalık dönemini de atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz. Geciken, ama gecikse de o ilk günkü heyecanından bir şey kaybetmeyen blog My Resort’ta, 8 Eylül günü Eskişehir’de ilk defa yapılan TEDx Odunpazarı isimli etkinlik hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

_program

8 Eylül günü, ne yalan söyleyeyim, biraz da heyecanlı olarak etkinlik saatinden neredeyse bir saat önce mekana gittim. Etkinliğin yapılacağı opera binasına geldiğimde ne göreyim! Mekan şimdiden dolmuştu bile. İnsanlar fuaye alanında kurulu olan stantları geziyor, sohbet ediyordu. “Para babalarını değil, fikir babalarını” izlemeye gelen herkes, biraz da ortamın atmosferine kapılıp nasıl derin konularda sohbetler ediyordu görmeniz lazımdı.

Fuaye alanı. Tıklayın dev gibi olsun.

Etkinlikte numaralı bilet ve protokol olmadığından, insanlar salonda gözlerine kestirdikleri yerleri doldurmaya başlamışlardı bile. Ben de Şevkiye ve Betül‘le buluşacağımdan, bu işi biraz ağırdan aldım. Ancak salon dolmaya başlayınca nihayet kendime bir yer buldum. Kızlar da az sonra geldiler zaten.

Katılımcılara, etkinlik anında da orada bulunan bir 3D yazıcı tarafından üretilmiş kırmızı renkli bir X rozeti hediye ediliyordu. Rozeti cebime koyup konuşmacıların adlarını ve branşlarını bir kere daha kontrol ettim. Etkinliğe katılacağımı duyan Halil abimin tavsiyesiyle Doç. Dr. Oytun Erbaş başta olmak üzere tüm konuşmacıları beklemeye başladım. Okumaya devam et

Mükemmel Müşteri Memnuniyet Politikası: SAMET AŞ

Hayır, bu yazı bir reklam falan değil. Reklam yapmıyorum sevgili okur. Sadece başıma gelen bir olayı paylaşıyorum ki gün gelip işin düşerse bir faydam dokunabilsin.

Bu bloga her ne kadar başıma gelen talihsiz olayları, müşterisini önemsemeyen, kandıran ve hatta açıkça dolandıran firmaları yazıyor olsam da müşteri memnuniyetine önem veren bir firmayla karşılaşınca yaşadıklarımı da anlatıyorum.

2014 yılında aldığımız yatak odası takımında bir birinden farklı tam beş tane çekmece var sevgili okur. Mobilyayı bize satan firma, özellikle çekmecelerin kulpsuz olması üzerinde fazlaca durmuş, ne yalan söyleyelim biz de beğenmiştik.

Resimde gördüğünüz çekmecelere herhangi bir kulp yok. Doğrudan ittirdiğiniz zaman küçük bir yaylanma yaparak kapanıyor. Kapatmak istediğiniz zaman ise sonuna kadar bastırmanız yeterli oluyor. Kapalı kalıyor. En azından kalıyordu. 2018’in ilk ayında bir tanesi, bayramdan önceki hafta da diğer bir tanesi bozuldu bunların. Çekmeceler kapanmamaya başladı. Sürekli açık kalıyordu. Üçüncü bir tanesinin de ufaktan teklemeye başladığını görünce, mobilyaları ürettiğimiz firmayı aradım.

sametlogoFirma, “Garanti süresinin dolduğunu” belirterek yeni modellerden bahsetti. Bu arızaya yol açan şey ise 10 cm x 2.5 cm ebatlarında gri-turuncu bir parçaydı. Yani bu parça değişse bir sıkıntı kalmayacaktı. Bunu da bu şekilde ifade edince ellerinde olmadığını söylediler. Ben de biraz araştırma yapıp o mekanizmayı üreten SAMET AŞ firmasının Eskişehir bayisini buldum. Gittim. Durumu anlattım. Yetkili bayi bana “Abi o mekanizmalar başa bela, birkaç sene önce bir furya idi, artık yok” dedi. Getirtebilir miyiz diye sorunca da “Abi getirip başıma bela alamam” dedi. Ben de şaşırdım, “Yahu nasıl bir işe düştüm, resmen yeni çekmece alacağız gibi görünüyor” diye içimden geçirdim.

samet01

Eve gelince hayal kırıklı ve onca yolu yürümenin verdiği yorgunlukla bu SAMET AŞ firmasının Facebook sayfasını buldum ve ihtiyacım olan parçanın fotoğrafını da atarak bana yardımcı olmalarını istedim. Firmanın internet sitesinde yer alan iletişim formlarının yanı sıra, hemen hemen tüm sosyal ağlarda da doğrudan iletişim kurabileceğiniz sayfaları yer alıyor.

Ertesi gün SAMET AŞ’den aradılar! Şaşırdım önce, anlayamadım. Sonradan Nuh Bey sağ olsun durumu izah etti ve sorunun ne olduğunu anlatmamı istedi. Ben de iki çekmecem için sağ ve sol olmak üzere iki çift bu parçaya ihtiyacım olduğunu söyledim. Nuh Bey, evde bu çekmeceden kaç tane olduğunu ve açık adresimi sordu. İlgileneceğini söyledi.

samet02

Ertesi gün, Nuh Bey’den bir mesaj geldi: İki değil, tam beş takım mekanizma kargoya verilmişti bile! Şaşırdım, çok sevindim valla. Mobilyayı satan adamların vermesi gereken desteği, mobilyanın mekanizmasını üreten firma veriyor, hem de ücretsiz hem de büyük bir ilgiyle.

Böylece bir iki gün içerisinde sorunum tamamen çözüldü. Gelen parçaları kendim monte ettim. Bozuk çekmeceler sorunsuz olarak çalışmaya başladı. Üstelik yedek parçaları da vardı artık. İşin en güzel kısmı ise tüm bu süreçte Nuh Bey’in ve firmanın sürekli olarak iletişim halinde kalması, hatta kargonun takip numarasını bile bana iletmesiydi.

samet03

Bu olay yaklaşık bir ay önce oldu. Peki bugün yazıyı yazmaya neden karar verdim? Firmadan başka bir yetkili aradı bugün. “Sorunun çözülüp çözülmediğini teyit etmek istiyorum” dedi. Gerçekten helal olsun. Bravo. Kurumsallığın hakkını veriyorlar.

Özet olarak, İnegöllü mobilyacıların attıkları kazıkları, verdikleri sahte garantileri, showroom’da gösterdiğinden farklı, kalitesiz malzemelerle üretilmiş mobilyaları bir yana bırak sevgili okur. Böyle kurumsal firmalarla çalış. En azından bir sorun yaşadığında muhatabın belli olur. İlgi ve saygı görürsün. Teşekkürler SAMET AŞ!

Yeşim ve Ahmet’in Düğünü!

ahmet5

31 Ağustos Cuma günü, yani bu yaz mevsiminin son gününde, mesaiden çıkıp koşarak eve geldik. Hemen üstümüzü değiştirip Semih’le buluşmak için yola çıktık. Sivrihisar’a gidiyorduk. Çünkü Ahmet evleniyordu! Bu akşam da kına gecesi olacaktı. Semih’le buluşup, yoldan da Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışan Hakan’ı alıp devam ettik. Sivrihisar’a girdiğimizde saat 19.00’u biraz geçmişti. Hızlıca karnımızı doyurup son hazırlıklarını yapan Ahmet ve Yeşim’in yanına çıktık. Okumaya devam et

Proofhead Balkanlar’da 4 – Karadağ, Arnavutluk, Kosova

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)
(
3- Novi Sad, Saraybosna, Mostar)

Bosna Hersek ile Karadağ arasındaki Hum Sınır Köprüsü denilen bu köprüye aracı yaklaştırdık. Yavaş yavaş geçmeye başladık. O an ki psikolojiyle sanki bütün köprü gıcırdıyor gibi hissettik. Köprüyü geçince birden her şey değişti. Yerdeki asfalt kaymak gibi, şeritlere ayrılmış, levhaları olan bir hale dönüştü. Karadağ’daydık.

Yol muhteşemdi. Ancak epey yükseklerde, dağların koynundan kıvrıla kıvrıla, virajlara gire çıka, bazı noktalarda kazma kürekle açılıp tahkimatı bile yapılmamış tünellerden geçe geçe yola devam ettik. Hayatımda gördüğüm gövde yapısı en yüksek barajı gördüm burada. Piva Gölü’nün kıyısından, olağanüstü bir manzara eşliğinde Karadağ’ın iç kısımlarına doğru devam ettik.

Nihayet saat 22.00’de, Yugoslavya dönemindeki adı Titograd olan Podgorica şehrine ulaştık. Buraya gelmeye aynı günün sabahında karar verdiğimiz için kalacağımız yeri de gün içerisinde ayarlamıştık. Çok bir beklentimiz yoktu. Ancak gittiğimiz zaman şimdiye kadar kaldığımız en kötü otelle karşı karşıya kaldık. Odanın ışığını açınca duvardan inen kertenkeleyi görmesem belki hayat çok daha güzel olurdu.

Otelde fazla durmadık. Dışarı çıktık. Küçücük ve bomboş olan şehri dolaşmaya başladık. Küçük müçük ama felaket pahalı bir yer. Dilim pizza 2 Euro, Milka tablet çikolata 1.5 Euro. Zorlama bir Avrupa havası var. İnsanlar çok rahatlar. Gecenin geç saatlerinde dahi sokaklarda rahatlıkla dolaşıyorlar. Dolaşıp bir de gazete aldıktan sonra otele geri döndük. Saat 01.30’da uyuduk. Sabah 9’da herkes aracın yanında gitmeye hazırdı. Şehri bir de gündüz gözüyle görelim istedik. Şehrin içinden geçen Moraca Nehri üzerine inşa edilmiş Milenyum Köprüsü’nü geçtik. Burada da kahvaltı olarak börek yedik. Ama hiçbir yerde Mostar’daki tadı bulamadım. Saat 11.00’de tekrar yola çıktık. Çok sürmedi saat 11.30’da Karadağ sınırından geçip Arnavutluk sınırına geldik. Burada Bülent Abi’nin gümrük memuru olan ablayla olan sohbeti bizi gülmekten kırdı geçirdi. Saat 12.00’de burayı da geçtik. Bir saat sonra İşkodra şehrindeydik. Yollar yapılmıştı ancak trafik keşmekeşti. Bir yerde Filiz Hoca, Bülent Abi’den bir sokağa özellikle girmesini istedi. Ben de merak edip sordum: Hocam o sokakta ne var? Filiz Hoca döndü: B.k var yavrucum, dedi. Girmeden yola devam ettik. Meğerse o sokak şehrin tarımsal gübre depolama alanıymış. Filiz Hoca böyle şakaları hep yapar.

Şimdi planımız Kosova’da ikinci büyük şehir olan Prizren’e gitmekti. Ancak arada yol olmadığı için şu aşağıda gördüğünüz dönüşü yapmak zorundasınız. Ve kadere bakın ki o en alttaki viraja kadar, trafik çok berbattı. Ancak oradan dönüp Kosova’ya yönelince yol da güzelleşti. Duble yollar başladı. Saat 15.40’da Kosova sınırına geldik.

balk100

Bundan bir hafta önce çıkış yaptığımız ülkeye geri dönmüştük. Sınırı geçtikten kısa süre sonra saat 16.00’da Prizren’deydik işte. Çok güzel bir şehir. Ciddi anlamda kendimizi evde hissettik burada. Çok acıkmıştık ve yolculuğumuzun son kallavi yemeğini yiyecektik. Burada Besimi Beska Restoran’a gittik. Türkçe karşılandık. Herkes Türkçe

balk89

Pleskavicya

konuşuyordu. Garson bizi bir Türk garsonundan farksız olarak karşıladı ve bizimle ilgilendi. Önden geleneksel bir tür peynir ve sıcak ekmek ikram ettiler. Bilenler bilir, peynire bayılırım. Bu da cidden olağanüstü aromalı bir peynirdi. Yıllar önce anneannem Kars’tan gönderirdi bize. O peyniri hatırlattı bana. Burada garsonun da tavsiyesiyle her şeyden azar azar yaptırmaya karar verdik. Bülent Abi ben söyleyeceğim dedi ve kendi miksini söylemek için dizginleri aldı: İki parça özel sucuk (bizdeki sucukla lezzet olarak alakası yok çok farklı), çok büyük bir köfte olan pleskavicya, ikişer parça da diğer et ürünlerinden. Bir de meşhur bir peynirli salataları var. Ondan aldık. Dediğim gibi tüm bu siparişi Türkçe verebilirsiniz. Çünkü adamlar baya baya Türkçe konuşuyor. Evdesiniz. Hesap, her şey dahil, 28 Euro geldi iki kişi için. Şimdi bu noktada insan kahroluyor. Bunların para birimi zaten Euro olduğu için fiyatlar hep aynı. Buraya şubatta gelseydik örneğin Euro 4,66 liradan, bizim toplam hesap 130 lira olacaktı. Ve cidden yediğimize göre çok çok uygun bir hesap olacaktı. Ancak güncel kurdan düşününce Türkiye’de böyle bir yemeğe verilecek parayla kafa kafaya geliyor. Neyse ki bul yolculuk için Mart ayında Euro alıp bir kenara ayırmıştım. Çok zararım olmadı. Ama bu artan kur farkını düşündükçe insan üzülüyor.

balk90

balk87

Prizren

balk88

balk92

Her neyse, yemekten sonra çok yakında bir noktada şehir turu için kişi başı 1.5 Euro alan bir tren görünümlü araç var. Ona bindik ve Prizren’i dolaştık. Prizren dağı, nehri, farklı dinleri, dilleri olan bir şehir. Dağın zirvesinde bir kale, kalenin de eteklerinde bir şapel ve bir kilise bulunuyor. Dağlar şehri kuşatmış, nehir ise tıpkı bizim Eskişehir’de Porsuk gibi kenarında, üzerindeki köprülerde insanların vakit geçirdiği sakin, huzurlu bir havası var. Tüm çeşmelerin suyu içilebiliyor. Burada Bülent Abi’nin tavsiyesiyle, daha önceden alışveriş yaptığı bir kasaptan kuru et aldık. Burada kasapla da sohbet ettik. Bize, Priştine’de bir şey yok, Prizren de daha güzel vakit geçirirsiniz, dedi. Şehirde Maraş bölgesi denilen bir kısım var. Türkçe konuşulan, Türkçe konuştuğunuzu duyunca insanların dönüp selam verdiği, hatta bir de Beşiktaşlılar Derneği’nin bulunduğu bir mahalle burası. O gün şanslarına Beşiktaş’ın da maçı olunca Sertan ve Mustafa maçı izlemeye gittiler.
balk91

Akşam 21.30’da nehrin kıyısında oturup kahve içtik. Bülent Abi burası için “Türkiye dışında Türk kahvesini, bizden daha iyi yapan tek yer” yorumunu yaptı. O böyle yorumları çok sever sağ olsun. Bu güzel şehirden saat 23.00’te ayrıldık. Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısını biraz geçe Priştine’ye geldik. Yol üzerinde bir otel olmasına rağmen, şimdiye kadar kaldığımız en temiz ve en klas otele gelmiştik: Hotel Rio. Saat 01.30’a kadar dönüş yolculuğu için valizlerimizi hazırlayıp uyuduk. Ertesi gün eve dönüyorduk.

Otel cidden çok iyiydi. Tertemizdi. Geç yatmamıza rağmen, herhalde temizliğin verdiği o mutlulukla çok güzel uyuyup sabah 08.30’da uyandık. Hemen kahvaltıya indik ve yine şansımıza son günümüzde, en iyi kahvaltımızla karşı karşıya kaldık. Açık büfede epey bir çeşit vardı. Şimdi bu detayı yazıyorum evet, beni yanlış anlamayın. Çünkü kendi adıma ben bir seyahat yazısı okuyorsam bu detayları istiyorum. Yapacağım yolculuklarda fikir vermesi için.

balk96

Saat 11.00’de otelden çıktık. Priştine’yi dolaşmaya başladık. Eski bir kapalı spor salonundan dönüştürülmüş olan bir otoparka aracımızı bıraktık. Saat 12.30’da Kosova Ulusal Müzesi’ne geldik. Üç katlı bir müze burası. Alt katta tarihin ilk çağlarından itibaren Kosova topraklarında yaşamış medeniyetlere ait buluntular vardı. İlginçtir, bu tarihler 15. Yüzyılda bitiyordu. Sonra 20. Yüzyıl başlıyordu. Yani müzede Osmanlı’nın bölgedeki dört asırlık egemenliğine ilişkin tek bir fotoğraf, tek bir eser, lan tek bir düğme balk95bile yoktu. Adeta Osmanlı hiç bu topraklarda var olmamış gibi. İlginç. Kosova’nın tarihteki adı Dardania imiş bu arada. Üst kata çıkarken Dünya’nın tel zımbayla yapılmış en büyük resmini görüyorsunuz. Üst katta ise bizim yıllarca metal grubu olarak dinlediğimiz UÇK’nın aslında Kosova’nın kurtuluş ordusu olduğunu ve açılımının da “Ushtria Çlirimtare e Kosovës” olduğunu öğrendim. Bu müzeye giriş ücretsiz.

balk94

Bu İskender. Ama o İskender değil.

Bir ucu buraya açılan Rahibe Terasa Caddesi’nde bir kafede oturduk. Buradakileri görünce Türkiye’deki dilenciler gözüme klas göründü. Buradakiler çekinmeden ve ısrarla gelip sizi dürtüyor, dokunuyor ve taciz ediyorlar. Masanızın başına gelip dikiliyor, elinizdeki, cebinizdeki paraya bakıyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Saat 14.30’da Kosova Ulusal Kütüphanesi’ne geldik. Burası özellikle dış cephesiyle ilginç bir bina. Dış cephe tasarımı, Kosovalı’ların meşhur bir başlığından esinlenilerek Japon mimarisine göre yapılmış. Çelik örgüler kullanılmış. Hayatımda ilk defa bir kilise inşaatı gördüm, hemen bu kütüphanenin yanında.

balk97

Ulusal Kütüphane

balk98

Kütüphanede de kısa bir tur atıp 15.20 civarında aracımızı teslim edeceğimiz adamla buluşmak üzere havaalanı yakınlarındaki AVM’ye gittik. Burada biraz oyalandık. Yemek yedik. Bir de baktık ki saat 16.20. Her birimizi korkunç bir tedirginlik kapladı. Yol kısaydı ama trafik çok yoğundu. Akmıyordu. Check-in’den en az bir saat önce havaalanında olmamız gerekiyordu. Ama şu durumda imkansız görünüyordu. Arabayı teslim alan dayı da inadına yavaş yavaş gidiyordu. Dualar okundu, salavatlar getirildi, adaklar adandı. Neyse ki saat 16.50’de havaalanına yetiştik. Check-in’lerin kapanmış olması gerekiyordu normalde. Büyük ihtimalle binemeyecektik. Havaalanına girip de kuyruğu görünce rahat bir nefes aldık. Yetişmiştik sevgili okur. Ama o korkuyla Bülent Abi hariç, hepimizin hayatından en az bir yıl gitmiştir.

balk93

Kosova’nın kuruluşunun 10. yılı anıtı

Check-in sırasında işlemler biraz uzun sürdü. Valizleri teslim edip hiç durmadan pasaport kontrolü geçtik ve saat 17.35’te uçağa binebildik. Tam zamanında kalktı uçak ve planlanan saatte de indi. Merve, Betül, Filiz Hoca ve Bülent Abi arabayla döndüler. Sertan ve Ayşe’de Kocaeli’ye geçtiler. Mustafa’yla ben de gece 1’e kadar bekleyip nihayet otobüse bindik ve sabaha karşı 05.30’da Eskişehir’e ulaştık. Yol boyunca hiç uyumadım.

balk99

Havaalanında bu haldeydik

Bu yolculuk boyunca yaptığım en önemli keşif galiba Schweppes Bitter Lemon oldu. Ha bir de yol boyunca dinlediğimiz ve muhabbetini yaptığımız Roxanne şarkısı oldu. Bir daha böyle uzun bir seyahate ne zaman ve nasıl çıkarız bilemiyorum. Ama her şeyiyle keyifli, unutulmaz bir tecrübe oldu bizler için. Bülent Abi’ye katlandığı yüzlerce kilometre için; Filiz Hoca’ya da konaklamalar ve planlamaya verdiği emek için teşekkür ederim, ederiz, ederler.

Şunlar da yolculuğumuz boyunca, tüm ülkelerden topladığımız magnet ve kar küreleri:

magnet.jpg

Proofhead Balkanlar’da 3 – Novi Sad, Saraybosna, Mostar

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)

67Dördüncü günün sabahında, saat 09:15’te uyandık. Saat 10.00’da da düştük yollara. Kahvaltımızı yine yolda, saat 11.00’de yaptıktan sonra Belgrad’a yaklaşık 80 km mesafedeki Novi Sad şehrine doğru yola çıktık. Yolda yine ücretli geçişler vardı. 210 dinar geçiş ücreti verdik. Seksen kilometrelik yolu tam iki buçuk saatte alarak saat 12.30’da şehre vardık. Bu şehir, Belgrad’tan sonra görülmesi tavsiye edilen diğer bir şehirdi.

69

Aracı park ettiğimiz yerde, önce büyük hayal kırıklığına uğradık. Boğucu bir hava, bomboş sokaklar ve estetikten yoksun sıra sıra evler gördük. Ama halt etmişiz. Biraz yürüyüp dükkanın köşesini dönünce bamm! Tam karşıda gotik mimari üslubuyla yapılmış bir kilise, bir katedral duruyordu: Meryem Ana Katolik Katedrali. Özellikle rengarenk çatı kaplaması görülmeye değerdi. Çok büyük bir meydanın bir köşesine bu katedral, çevresinde ise farklı bir mimariyle inşa edilmiş gösterişli binalar mevcuttu.

68

Svetozar Miletiç

Ortada ise Svetozar Miletiç isimli Sırp şairin bir heykeli bulunuyor. Katedralin karşısında, heykelin de arkasında kalan yer muhtemelen bu ilin idare binası. Meydanın bir tarafında büyük bir banka diğer tarafta ise Hotel Voyvodina yer alıyor. O sıcak havaya rağmen, dakikalarca meydanın ortasında durup etrafı seyrettim. Panoramik fotoğraf çekmek için en harika yer de burasıydı. Daha sonra girişin açık olduğu katedrali ziyaret ettik. İçeride ufak çaplı bir tadilat devam ediyordu. İnanılmaz vitraylar gördüm. Dışarıdan çok heybetli görünen bina içeriye girince pek küçük göründü gözüme. Okumaya devam et

TEDx Odunpazarı’nda Buluşalım!

40488520_277137809772935_8574055780079108096_oEvet sevgili okur, TEDx ilk defa Eskişehir’de, TEDx Odunpazarı organizasyonuyla gerçekleştiriliyor, paylaşmaya değer fikirler bir kere daha meraklılarla buluşuyor.

Bundan dört ya da beş sene önce TED konferanslarıyla tanıştım. Tabi o zamanlar, Türkçe olmadığı için İngilizce sunumları Türkçe alt yazıyla Youtube ya da benzeri sitelerden izleyebiliyorduk. “Technology-Entertainment-Design” yani Teknoloji Eğlence Tasarım olarak belirlenen bir çatı altında, ünlü ya da ünsüz ama muhakkak alanında etkili olan isimler, bir konferans ortamında katılımcılarla buluşuyor. Bunlar kar amacı gütmeyen organizasyonlar. Birleşik Devletler’de çok popüler olmaya başlayınca, organizasyon isminin sonuna bir “x” ekleyerek TEDx konferanslarının da önünü açtı. Yani artık Dünya’da gönüllü olan her şehirde bu konferanslar yapılabiliyor. Elbette bazı şartlara uyulması gerekiyor:

  • Etkinlik organizatörleri konuşmacı olamaz
  • TEDx etkinlikleri asla konuşmacılara ödeme yapmaz. Programa dahil olmak için kimse ödeme yapamaz.
  • Etkinlikteki konuşmacılar, etkinliğin herhangi bir parçasını ayni veya başka türlü sponsor olamaz.
  • Sponsporlar konuşmacı olamaz ve sahnede sunum yapamaz.
  • Konuşmacı kitapları, bir TEDx etkinlik kitabevindeki seçimin parçası olabilir, ancak kitap veya başka bir ögeyi tek tek satamazlar.
  • TEDx etkinliklerinde konuşmacılar, kitaplarını ancak daha büyük bir kitap satışı ve kitabevi varlığının parçası olarak imzalayabilirler.

Türkiye’de yapılmaya başlanan ilk etkinlikleri Youtube’da izledikten sonra açıkçası birkaç “büyük ilde yapılır, çok da tutulmaz” diye tahmin etmiştim. Öyle ya düşünmeye, fikir üretmeye bir lüzum yok şu zamanlarda. Neyse ki Seda beni yanılttı. Ve Eskişehir’in ilk TEDx organizasyonunu sessiz sedasız hazırlamaya başladılar: TEDx Odunpazarı.

Etkinlik, “Keşfedilmemiş Topraklar” mottosuyla yapılacak. Yani yeni bir keşif, gidilmemiş bir gezegen, o ana kadar akla gelmeyen bir fikir, yepyeni bir yol bulma arayışı… İşte 8 Eylül 2018 Cumartesi günü, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı‘nda (Opera Binası) bu etkinlik vücut bulacak.

Heyecanlıyız, çünkü ilk defa bir TEDx etkinliğine katılacağız. Elimizi ayağımızı nereye koyacağımızı bilmiyoruz desek yeridir. Organizasyon ekibinde sınıf arkadaşım Seda ATAK ve eşi Tarık ATAK‘la birlikte, Sermihan TÜRKER ve Hakan ÖZKARA yer alıyor. Şimdiden verdikleri emek için teşekkür ediyorum. Umarım etkinlik sonrasında yazacağım yazıda da bu fikirlerim katlanarak artmış olacak.

Etkinliğin konuşmacı listesi epey uzun, aşağıya yazıyorum. Koyu renkli olanlar da özellikle takip edeceğim isimler:

  • Moderatör: Sedef Kabaş (İletişim Koçu ve Gazeteci)
  • Serkant Ali Çetin (Fizik Profesörü)
  • Ersin Antep (Uzman Müzikolog)
  • Başka Bir Okul Mümkün Özel Yaşam Köyü İlk Okulu Uçan Bisiklet
  • Doç. Dr. Şadi Evren Şeker (Bilgisayar Mühendisi)
  • Doç. Dr. Oytun Erbaş (Fizyoloji)
  • Tansel Kaya (Şifreleme Diplomasi ve Sihir)
  • Gülçin Söğüt (Gezgin)
  • Hakan Köstepen (İnovasyon ve İş Geliştirme)
  • Pınar Akalın (Moleküler Biyolog)
  • Ne Münasebet (Müzik Grubu)

Etkinliğin yapılmasına artık sayılı günler kaldı. Üç oturumda gerçekleştirilecek etkinliğin programı da açıklandı. Artık bizlere sadece biletleri almak kaldı. Unutmayın, biletler yalnızca internet üzerinden satılıyor.  Biletler tam (50 TL) ve öğrenci (40 TL) olmak üzere iki grupta satılıyor. Satış linkleri de aşağıda yer alıyor. Kapıda bilet satışı olmayacak.

_program

Etkinlik adresi: https://www.facebook.com/TEDxOdunpazari-206802756806441/

Organizasyonun internet sayfası: http://www.tedxodunpazari.com/

TAM BİLET SATIŞI – ÖĞRENCİ BİLETİ SATIŞI

Örnek bir TEDx konuşması:

Proofhead Balkanlar’da 2 – Belgrad

İlk bölümü okumak için tıklayın. Yazının ilk bölümü şimdiden birilerinin işine yaramaya başlamış bile. Balca’dan çok güzel bir geri dönüş aldım. Teşekkür ederim. Bu kısım biraz uzun oldu ama gezinin de en keyifli kısmıydı.

Çılgın bir açlıkla şehre ayak bastık. Kalacak yeri önceden rezerve ettiğimiz için aklımızda ilk olarak yemek vardı. Tüm o saatler süren yolculuk bizi acıktırmıştı. Şansımıza çok merkezi bir yerde boşluk bulup aracımızı park ettik. Yürüme mesafesindeki Republic Square (Cumhuriyet Meydanı) ulaştık. Burada Sırpların meşhur Prensleri Mihailo’nun  (Miloş) heykeli var. Heykelin bulunduğu alan şehrin buluşma noktası olmuş. Hemen yakında Knez Mhailova Caddesi var ki burada o Avrupa şehri havasını hemen hissedebiliyorsunuz. Biz bu şekilde açlıktan kırılarak ama tüm detayları da atlamadan dolaşa dolaşa Restoran Prolece’ye geldik. Sokağa yayılmış, sevimli, geleneksel yemeklerin de bulunduğu bir mekan burası.

balk44

Republic Square

balk40

Knez Mihailova

balk41

Tıkla büyüsün

İşletmeci sekiz kişilik kafilemizi görünce koşarak geldi yanımıza, şaka yok. Okumaya devam et

Yazın Son Parlak Gecesi

roadmoonBayram tatilinin son günü Ankara’da Gölbaşı’ndaydık Alper ve Koray’la. Bir kere daha hatırlattı kendini ölüm bir bayramın ardına. Arkadaşımız Özgür, elim bir trafik kazasında babasını kaybetti. Babasının cenaze töreni için düştük yollara. Özgür’e bir nebze olsun destek olabilmek için. Mekânı cennet olsun Sadık Amca’nın.

Dönüş yolu sessiz oldu. Geride kalan günlerin yorgunluğuydu belki de bilmiyorum. Hava iyice kararmıştı. Karşı şerit ışıl ışıldı. İlginçtir, biz kendi yolumuzda o aydınlığı göremiyorduk. Herkes dönüyordu. Ancak, sanki bir tek biz ayrılıyorduk. Gökyüzünde altuni bir dolunay vardı. Ardımızda kalıyordu, görebilmek için aynaya bakıyordum sürekli. Koray’ın gözü yolda, Alper ise kim bilir kaçıncı uykusunda…

Gölbaşı Mezarlığı, beni çok etkiledi. Sarstı hatta. Bembeyaz bir anıt gördük. Mezar ama sanki bir anıt gibi inşa edilmişti. Gencecik göçmüş bir doktora ait mezarda yazıyordu: “Her sabah ‘Gün Doğudan’ doğacak… Yeniden uyanmak ve mahşer budur işte”. Uzun bir şiirin en yaralayan dizeleri. Senin varlığını da en çok ölümle hatırlıyorum artık. Kendimi bu karşı konulmaz fanteziye kaptırdım. Bazen tek bir gece, bazen bütün bir ay düşünüyorum. Kavuşmak bazen sadece “bu yolla” olabiliyor.

Yaz bitti. Yüreğimde senin tohumlarının yeşerdiği o sıcak, bunaltıcı günler geride kalacak artık. Ve artık, tohumların kök salacağı, yüreğime dolanacağı aylar başlıyor. Sonbahar geliyor. Ah râz, bilmiyorsun ben ne haldeyim.

Bu Dolunay hüzünlüyüm. Şu son gördüklerim beni derinden sarstı. Derinden gelen darbenin sarsıntısı yüzeye nasıl vurur bilirsin. Geç gelir belki ama kıyametler kopar. Bir zamanlar, o yönüne nasıl da hayrandım. Sessizce ağlardın. Gökyüzünde. Yalnız başına, gök yatağına uzanıp ağlardın. Yüreğim yanardı. İzlemekten başka ne yapabilir ki insanoğlu? Yirmi on üçte başladı her şey ve artık şunu biliyorum, bir dolunayda öleceğim. Sen nereye gidersen git.

“Yokluğun cehennemin öbür adıdır, Üşüyorum, kapama gözlerini.”

Proofhead Balkanlar’da 1 – Kosova, Makedonya

Ağustos’un 3’ünde başlayıp 10’unda biten, sekiz günlük bir Balkan turu yaptık sevgili okur. Toplamda 6 ülkede 8 şehri gezdik ve harika vakit geçirdik. Blogdaki en uzun gezi yazılarından bir tanesi olacak bu. O yüzden, üç bölüm halinde yayımlayacağım. Daha önce giden arkadaşların kendi tecrübeleriyle karşılaştırabileceği, gitmeyen ancak gitmeyi düşünenler için de faydalı önerilerle dolu bir yazı olacak. Nihayet bayramdan, seyrandan, işten, güçten vakit bulup yazmaya başlıyorum. Hadi bakalım.

Mart ayında yolculuğa karar verip Bülent Abi ve Filiz Hoca‘nın fikirleriyle şekillenmeye başlayan yolculuğumuz için bütçe hazırlıklarına başladık. Bülent Abi ve Filiz Hoca, çıkacağımız yolculuğun bir benzerini daha önce yaptıkları için rotayı ve buna bağlı olan konaklamaları ayarlama işini sahiplendiler. Bülent Abi’nin özellikle Balkanlar tecrübesi çok fazla olduğu için, açıkçası yolculuğa ona güvenerek çıkacaktık. Yolculuğumuzun ilk durağı Kosova olacaktı. Kosova’da başkent Priştine‘ye indikten sonra bir araç kiralayıp kiraladığımız araçla Makedonya‘ya Üsküp‘e geçecektik. Daha sonra da asıl hedefimiz olan Sırbistan‘ın başkenti Belgrad‘a geçecektik. Doğrudan Priştine’den geçemiyorduk. Neden? Okumaya devam et

Temmuz Dolunayı: Bir Ay Tutulması

tutulma2Yalnızdım o gece. Bu nasıl bir tesadüftür bilmiyorum. Ama yalnızdım. Tüm Dünya, yüz elli yılda bir görülen, nadir, apaçık ve büyüleyici bir doğa olayını gözlemlemek için gökyüzünü tarıyordu. Gözler göğe çevrilmişti. Bilim insanları, uyanık vatandaşlar, romantikler, duygusallar, karizmalar, sarhoşlar, hiç bir iddiası olmayanlar… Tüm bu alem, kendilerinden binlerce kilometre uzakta arz eden bu olaya şahit olmakla kalmıyor, elindeki, cebindeki, boynundaki ya da aklındaki kamerayla ölümsüzlüğe ortak olmaya çalışıyordu.

tutulma3Ay tutulması, kanlı dolunay, dip diri bir Mars ve yılın en güzel ayı Temmuz. Dünya’da böyle bir gece çok az oluyor. Bazı televizyon kanalları, o akşam büyük skandallara imza atarak astronomlar ile astrologları birlikte çıkardılar canlı yayınlarına. Bir tarafta bilim insanı anlatıyor, bu dizilimin nasıl meydana geldiğini, ortaya çıkan görüntünün neden kırmızı renkte göründüğü, gözle bu kadar net görülebilmesinin gerekçesini, ay tutulmasının ilkel toplumlarda nasıl değerlendirildiğini, eski çağlarda bu tür doğa olaylarını doğru hesaplayabilen kimselerin toplumlarda nasıl saygı gördüğünü, büyücü olarak adlandırıldığını… Diğer tarafta ise astrolog çıkıyor, efenim Yengeç burçları bu ay paraya sıkışacak diyor. Lan? Paraya sıkışmadığımız ay mı var? Ben bir bilim insanının yanına çıkıp da bu lafları etmeye utanırım yahu.

tutulma1Arka balkonumda, o çok özel geceye şahit oldum. Burası, sana en yakın olduğum yerdir her zaman. Bir süre önce aldığım monoküler dürbünümü kurdum üç ayağa. Yapılacak tek şey oturmak ve izlemekti artık. Bir yandan tabletimden Instagram’ı ve Facebook’u takip ediyordum. Şansıma tutulmanın ilk dakikalarında Ay buluta girdi. Uzunca bir süre gökyüzünde hiçbir şey göremedim. İşte o anlar düşüncelerde boğulduğum anlardı. Alper aradı hiç ummadığım bir anda. Ve hemen peşi sıra tüm dostlarım yazmaya başladılar. Sonra bulutlar dağıldı ve tutulma tutulma4açıkça görülmeye başladı. Ulan ne güzel dakikalardı be. Seni gördüğüm normal bir dolunay gecesi bile aklımı başımdan alıyorken, böylesi bir gecede bana neler olabileceğini hayal et. Vakit geçti, tutulma başlayıp şölene dönüşünce işler çığırından çıktı ve bir ayine dönüştü. İşte o gece, o vakitte yazdığım her şey:

Merhaba. Ara vermeksizin Ay tutulmasını gözlemliyorum. Bu , tıpkı seninle baş başa kalmak gibi bir şey. Gözlerimi gökyüzüne dikmiş, aklımda senin olduğun hayaller, çok uzakta giderek kıpkırmızı bir hale dönen Dolunay… Biriciğim çok özlüyorum. Evrenin farklı köşelerinde olsak da, ben seni çok özlüyorum.

Yüz elli yılda bir meydana gelen muazzam bir olay bu. Düşünsenize, milyarlarca insan böylesi bir güzellikten mahrum kalarak yaşadı ve öldü. Şu anda bir gözüm sende, bir gözüm ise giderek kaybolmaya başlayan dolunayda. İlk defa bir ay tutulmasını bu kadar net ve sorunsuz gözlemleyebiliyorum. Google’ın sesli yazma sistemi sayesinde gözleme ara vermeden anlık olarak yazı yazmaya devam edebiliyorum. Bir gök cismini gözlemlemek gerçekten çok zor. Bunun sebebi, Dünya’nın ve gözlemlediğimiz nesnenin eş zamanlı olarak dönmeye devam etmeleri. Gözünüzü bir an olsun dürbününüzden ya da teleskobunuzdan ayırıp dakikalar sonra yeniden baktığınızda, büyük ihtimalle bakmakta olduğunuz nesnenin orada olmadığını fark edeceksiniz. İşte bu ince ayarları gelişmiş teleskoplarda yapmak çok daha kolay. Ancak benim gibi, bir binanın yedinci katında, arka balkonunda monoküler dürbün kullanarak üç ayak yardımıyla gözlem yapıyorsanız, sürekli olarak Ay’ın konumunu takip etmek durumundasınız. Bu çok sabır isteyen bir iş. Binlerce yıl boyunca Dolunay, sayısız kurguya, fanteziye, sanata edebiyata ve hatta dine konu olmuş önemli bir sembol ve kültür ögesi olarak değerlendirilmiştir. Yalan yok, ben gerçek Dolunay’ı ilk defa yalnız başıma kaldığımda fark ettim. Gündüzün parlak güneşi yerine gecenin asil Dolunay’ını, onu da ayda yalnızca birkaç gece görmek pahasına tercih ettim.

Bitmiyor, bitmeyecek. Bir süre buralarda olmayacağım. Bir sonraki yazıyı kim bilir nereden yazarım. Beklemede kal ve göze alabiliyorsan şunu dinle.

NOT: Dolunay görselleri, o gece çekilen gördüğüm en iyi fotoğraflar olduğu için Rızvan teyzeme ait. Emeğine sağlık.