Dolunay: Mustafa’nın Burun Ameliyatı, Moonlight

Cuma gecesi, 2022 yılının son yaz dolunayıydı. Ülkemizdeki pek çok gözlem evinde ve amatör gözlem gruplarında etkinlikler düzenlendi. Dünya’mızın o biricik uydusunun binlerce kare fotoğrafı çekildi yine. İnsanoğlu olarak en çok kayıt altına alınan gök cismi olan Ay‘ın, bu en sevilen dolunay fazında, yine geride bıraktığımız dönemi şöyle bir konuşalım.

betul_turksoy’un istiflenmiş 100 kareden oluşan Ağustos 2022 dolunayı

Temmuz-Ağustos aylarının bir kısmı tatilde ve yollarda geçti. Ama şunu bir kere daha anladım ki evde olmak mutlulukların en büyüğü. Geride bıraktığımız haftayı da evde yalnız geçirdim. Mert ve annesi şehir dışındaydılar. Birkaç hesapta olmayan gelişme dışında, genel olarak planladığım gibi bir hafta geçirdim. Odamdaki epey bir kitabı ve materyali derleyip topladım. Ancak mevcut durumda yine bir depolama alanı ihtiyacım oluştu. Bunu çözmek için akıllıca bir fikir arıyorum.

Bu ayın en tedirgin bekleyişi aslında kardeşimin yıllardır girmesini beklediğimiz ameliyatı oldu. Cumartesi sabahı Eskişehir’deki Acıbadem Hastanesi‘nde küçük kardeşim Mustafa tam 7 saat süren bir ameliyata girdi. Op. Dr. Melih Demirbüken tarafından yürütülen bu ameliyat hem hocanın kendisi hem de dışarıda bekleyen bizler için epey zor geçti. Tahmini bitiş saatinden yaklaşık 2 saat daha fazla süren operasyonda, hocanın ifadesiyle “geniş ve travma nedeniyle tamamen desteğini yitirmiş olan burnu“, artık nefes alamaz hale gelmiş kardeşimin daha sağlıklı nefes alabilmesi için epey bir düzeltti. Yıllar önce geçirdiği bir kaza sonucunda ortaya çıkan bozuk formu da mükemmel bir şekilde onardı. Ben de 2006 yılında talihsiz bir şekilde burnumu kırmıştım. Ancak kardeşimden farklı olarak, lokal anesteziyle yapılan bir operasyonla burnumdaki kırığı tedavi etmişlerdi. Sonrasında yaşadığım 15 gün ise hayatımın en zahmetli zamanları arasındaydı. Çünkü tamponla tamamen tıkanmış haldeki bir burunla yaşamak ızdırap gibiydi. Ancak kardeşimin ameliyattan sonraki durumu benden daha kötüydü.

Anestezinin etkisinden kurtulmasının akabinde, şiddetli baş ağrıları yaşadı. Bu boyuttaki bir ameliyattan sonra bu etkiler normal kabul ediliyor. Hastanede geçirdiğimiz gece oldukça sorunsuz geçti ve ertesi gün, henüz 24 saat bile olmamışken, taburcu edildik. Biz yıllardır bu ameliyatı yaptıracak cerrah bulmaya çalışıyorduk. Kaza sonucunda, aradan geçen yıllarda özellikle burnun kıkırdak yapısı neredeyse tamamen yok olduğu için devlette ve özelde gittiğimiz cerrahların hepsi bu ameliyatı zorluğundan dolayı yapmayı reddettiler. İki yıl önce bulduğumuz bir cerrah ise araya pandeminin girmesiyle yine ameliyatı yapmaktan vazgeçti. Giriştiği bu işin zorluğunu samimi olarak itiraf eden sevgili Melih Demirbüken hocamıza teşekkür ederiz. Canım kardeşime de geçmiş olsun dileklerimi bir kere daha iletiyorum. Umarım çabucak iyileşir, yeni burnunla ortamların gözdesi olmaya devam edersin 🙂

Sabhankra

Birkaç aydır cover yapamıyorduk. Ancak tembelliği bırakıp uzun süredir yapmak istediğimiz bir cover’ı da nihayet bitirdik sevgili okur. Sabhankra‘nın baş yapıt parçası, ilk defa duyduğum 2011 yılından beri belki binlerce kere dinlediğim o mükemmel şarkısı Moonlight‘ı Alper‘le birlikte coverladık. Gitarları Alper kaydetti. Davullar ile klavyeyi ben çaldım. Parçanın mixini ve videonun kurgusunu ise yine Alper bitirdi sağ olsun.

Çok seviyoruz. Yıllardır Sabhankra’nın müziğinin hayranı ve çok büyük destekçisiyiz. Bu açıdan bakıldığında Moonlight, hiç eskimeyen, melodisini her dinlediğimde aklımın her kıvrımında bambaşka şeyler düşündüren; anılara, hiç unutulmayan anlara götüren bir parça. Böylesine tutkuyla bağlı olduğum çok az şarkı var. Böylesine tutkuyla hayatıma giren çok az şey var.

Bu cover’ı, kardeşim Mustafa’ya, düşüncesizlik edip kalbini kırdığım Cihan‘a, tüm Sabhankra ekibine ve o yıllarda bizimle Sabhankra dinleyen Sercan‘a ithaf ediyorum. Tüm yaşanmışlıklar aşkına!

Umut Sarıkaya Külliyatı

Ülkenin en iyi karikatüristlerinden ve çok uzun süredir dört gözle beklenen Naber Dergisi‘nin çizeri sevgili Umut Sarıkaya‘nın Komik Şeyler Yayıncılık‘tan çıkan tüm kitaplarına birer baskı daha geldi.

Yayınevi, Sarıkaya’nın “Benim De Söyleyeceklerim Var” serisinin üç kitabına ilave olarak, çizerin en iyi işlerinden ve her biri 126 sayfadan oluşan iki albümlük “İşimdeyim Gücümdeyim” serisini de bastı. Yani toplamda üç deneme ve iki albümden oluşan beş adet kitap set olarak ön siparişe sunuldu. Diğer baskılardan farklı olarak bu sefer, bu baskıları ön sipariş edenlere “sürpriz hediyeler” olacağı duyuruldu. Ben de çok uzun süredir parça parça toplamaya çalıştığım için bir defada hepsini almak fırsatını kaçırmadım.

Geçen hafta paketim geldi ve sürpriz hediyelerin üç adet poster olduğunu gördüm. Bu posterlerden özellikle bir tanesi Sarıkaya’nın baş yapıtlardan birisi kabul ettiğim ve doksanlı yıllardaki orta direk bir ailenin evini betimlediği karikatürü. Bu öylesine müthiş bir iş ki çizer, tek kelime konuşma balonu yazmadan espriyi detaylara bezemiş.

Külliyata eriştik ancak birkaç yıl önce süreli yayımlanan Naber Dergisi’nden hala haber yok. Sessiz sedasız yayın hayatı biten derginin yeni sayısını yıllardır bekliyoruz. Umut Sarıkaya ise derginin akıbetine ilişkin herhangi bir açıklama yapmış değil. Arada sırada yeni çalışmalarını sosyal medyadan yayımlamakla yetiniyor.

An itibariyle www.komikseyler.com.tr adresinden halen Benim de Söyleyeceklerim Var üçlemesine ulaşılabiliyor ancak külliyat tükenmiş. Takip etmekte fayda var zira stokları yenileyebilirler.

Denizli, Datça, Marmaris: Maykıl Ceksın Kulübü

Biraz uzun, ancak nerede ne yapılır ne yapılmaz tarzında, faydalı bir gezi yazısı olacak.

Kökenleri neredeyse 15 seneyi bulan dostluğumuz boyunca, “maykıl ceksın” kulübü olarak pek az kere bir yerlere gezmeye gidebildik ve tatil yapabildik. Bu yıl “onuncu yıl dönümünü” kutlayacağımız Road Trip planımızı saymazsak, ailelerimizin de içerisinde olduğu bir buluşmayı henüz yapamadık.

Durum böyle olunca, bu yaz tatilimizi hep birlikte planlamaya karar verdik. Ancak kısa süre sonra bu sefer de Volkan’ın katılamayacağı kesinleşti. Böylece Alper ve Sercan’la birlikte rezervasyonumuzu yaptırım sessizce beklemeye başladık. Rotamız Alper ve Özge’nin uğrak mekanı olan Datça olacaktı.

16 Temmuz’u 17 Temmuz’a bağlayan gece saat 05.00’te yola çıktık. Planımız bir gece Denizli’de kalıp ertesi gün Alperler ve Sercanlarla buluşarak yola devam etmekti. Denizli yolculuğumuz Mert’in epey bir süre uyuması sayesinde, neredeyse hiç sıkıntısız tamamlandı. Ancak yolculuk esnasında, yaklaşık 1 saat süren bir köy yolu maceramız oldu ki burada navigasyon kurbanı olduk. Sorunsuz bir şekilde, saat 10.00 civarında bir önceki yıl da kaldığım Denizli Polisevi’ne ulaştık. Yıllardır görüşemediğim sınıf arkadaşım Turgut’u aradım. Sağ olsun kısa süre sonra ailesiyle birlikte yanımıza geldi ve birlikte Pamukkale’ye gittik. Burada korkunç bir sıcak vardı, ancak buna rağmen yılmadan travertenleri gezdik ve geçen sene Togay’la gittiğimizde hayran olduğum o antik tiyatroyu bir kere daha görme fırsatım oldu.

Burada epey bir gezdikten sonra birlikte yine Denizli’ye döndük ve Polisevi’nde birlikte vakit geçirdik. Turgut’a ve sevgili eşi İlkay’a misafirperverlikleri için bir kere daha teşekkür ederiz.

Ertesi gün sabah saat 06.00’da bu sefer Alperler ve Sercanlar’la buluşmak üzere Denizli’den hareket ettik. Buluşacağımız yer Muğla’nın biraz dışındaki bir akaryakıt istasyonuydu. Buraya kadar yine sorunsuz geldik. Buluşma noktamıza önce Alper ve Özge gelmişti. Daha sonra biz ulaştık. Bizden çok kısa süre sonra ise Sercan ve Ülkü geldiler. Altı yetişkin ve iki bebekten oluşan kafilemiz böylece ilk kez bir araya gelmiş olduk. Çok kısa bir araç yıkama faslından sonra konvoy olarak Datça’ya yolculuğa başladık. Daha önce böylesine virajlı ve rampalı yollarda araç kullanmamıştım. Geliş ve gidişimizde beni zorlayan tek şey de bu yollar oldu.

Yolda tostu çok meşhur olan “Meşhur Akçapınar Tostçusu” isimli mekanda kahvaltı için mola verdik. Çok meşhur olan ama çok da güzel olmayan tostu ve kahvaltısı sayesinde, biraz dinlendik ve yolun asıl zorlu olan kısmına çıktık.

Yolların kötü olmasının galiba, Datça’ya olan turist akınını kısıtlayabilmek gibi bir özelliği var. Zira buradaki doğanın, denizin ve diğer güzelliklerin bu denli korunarak kalabilmiş olmasının sebebi, ulaşımın nispeten zor olması gibi geliyor bana. Otele vardığımız anda otelin duvarlarında asılı birkaç gazete haberinde “Datça’yı Yazmayın” şeklinde başlıklar gördüm. Haberi hazırlayan gazeteci, yerel halkın kendisine sık sık bunu tembihlediğini, Datça’nın güzelliklerinin sürdürülebilir kalması için burayı daha az insanın keşfetmesini istediklerini aktarmış.

Uslu Hotel Royal Yachting isimli otelimize vardık. Butik denilebilecek boyutlarda, sevimli bir yerdi. Güler yüzle ve profesyonel bir samimiyetle karşılandık. Otelin sahibi Yiğit Bey, bize Datça ve otel hakkında kısa bir bilgilendirme yaptı.

İlk gün biraz da yol yorgunluğuyla günü otelde geçirip akşamüzeri yemek için yürüyüş mesafesindeki Sevinç’in Lezzet Sofrası isimli lokantaya gittik. Yemekleri çok lezzetli ancak bazı ürünlerin fiyatları anlamsız şekilde pahalı. Sipariş etmeden önce muhakkak sormak lazım. Burada içtiğim paça çorbasının bir benzerini daha içmedim. Müthişti.

Okumaya devam et

Şerit Rozetler ve Bröveler Koleksiyonu

Keyifli bir koleksiyonumla daha sizlerleyim. Kısa dönem askerlik yaptığım 2014 yılının ilk yarısında, özellikle görev yaptığım Gelibolu garnizonunda 2. Kolordu Komutanlığı‘nın merkezi bulunduğu için üst subay sınıfıyla ve seçme astsubaylarımızla ilişki kurmak durumunda kalıyorduk. Elbette bir er olarak orduda değerimiz pek önemsizdi. Ancak benim gibi idari bürolarda görev yapan askerlerin, “askerlik mesleğini” daha da yakından gözlemleme fırsatı oluyordu.

Sağ olsun Mevlüt başçavuşum sayesinde ve görev yaptığım döneme denk gelen Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları törenleri sayesinde, alanda çok fazla gözlem yapıp ofiste de çok fazla askeri kitaba eriştim. Askerlik mesleğine ve resmi düzenlemelerine dair çok ciddi bilgi birikimim oldu. Yapacak işim olmadığında açıp askeri mevzuatı okudum. Özellikle tören alanları askerlerin en şıkır şıkır oldukları yerler olduklarından işin görsel boyutunu fazlasıyla tecrübe ettim. Hoşuma giden ve ilgimi çeken şeylerin başında şerit rozet ve bröveler geliyordu. 1 no.lu harici elbiseyle birlikte kullanılan bu işaretler, askerin göğsünde gerek renkleri gerek şekilleri itibariyle şüphesiz en dikkat çeken işaretler oluyor.

Bunlar bir generale ait. Sağda olanlar bröve ve şerit rozetleri. Sol tarafta olanlar ise TSK ve yabancı misyonlar tarafından verilen nişanlar

Askerlik görevimi yaparken boşta kalan vakitlerimde, civardaki komutanların brövelerini not etmeye başlamıştım. Başlarda isimlerini bilmediğim bu brövelerini adlarını da tamamen şans eseri bulduğum bir kitapçık sayesinde öğrenmiştim. Bu alanda rekor bölük astsubayımıza aitti. Kamuflajında tam altı bröve vardı ve koskoca kolorduda gördüklerim arasında ona sayı olarak da yaklaşan yoktu. Diğer pek çok subay, astsubay ve uzmanlar en çok iki bröve takıyorlardı. Bu iş giderek eğlenceli bir merak ve hatta oyuna dönüşmeye başladı bende.

Terhis olduktan sonra, bir süre bu merakımı unuttum. Ancak neden sonra yine aklıma gelince bu merakı bir koleksiyona ve hobiye dönüştürmeye karar verdim.

Önce silahlı kuvvetlerimizde kullanılan şerit rozet ve brövelerin eksiksiz bir listesine şu site sayesinde ulaştım. Daha sonra buradan bazı şerit rozetler ve bröveler sipariş edip Kara Kuvvetleri mensubu fantezi bir Türk subayının kariyerini çizdim 🙂 Bu subayımız, üniversite kaynaklı bir subaydı. Yüksek lisans ve doktorası vardı. Eser yazmış, yeni icat yapmış, keskin nişancı ve sporcuydu. Yurt dışında çeşitli görevler yapmış ancak kıt’ada pek çalışmamış bir askerdi. Nasıl yapmışsa yapmış bir de balık adam brövesi kazanmıştı. Bu subayımızın kariyerini şöyle bir çerçeveye de sığdırdım. İlerleyen günlerde bunun aynısını hava ve deniz kuvvetleri için de yapacağım.

Örneğin, sahip olunan ilk rozete göre askerin nasıl subay ya da astsubay olduğunu anlayabiliyoruz. Şu aşağıdaki görselde yer alan altı şerit rozet subayların eğitim/nasıp durumunu gösteriyor. Göğüse dizilirken ilk sırada mezuniyet şerit rozeti takılıyor. Yukarıda yer alan görselde dikkat ederseniz paşamızın göğsünde yer alan şerit rozetlerden en alt sırada en başta kara harp okulu şerit rozetini görebilirsiniz.

Şerit rozetler, 1 no.lu harici elbiseye takılırlar, kamuflajlara takılmazlar. Bunlara bakarak, bir askerle ilgili dört ana başlıkta bilgileri anlayabiliriz: Başarıları, komutanlık durumu, övünçleri ve hizmet durumu. Yani bir askerin fotoğrafına bakarak kariyeri hakkında hızlıca fikir sahibi olabiliriz. Muhtemelen ordunun bu sistemi geliştirme amacı da budur. Sağ olsun seritrozet.com‘un sayesinde şöyle güzel bir afişim oldu. Bu sayede onlarca farklı şekil hakkında bilgim oldu. Ayrıca bu koleksiyonumun devamını da büyük oranda bu sitenin sayesinde getirebileceğim. Türkiye’de bu iş için tercih edilebilecek en iyi site burası. Çünkü yıllardır başka sitelerde farklı farklı ürünler gördüm. Ancak hiç biri buradan gelen siparişim kadar kaliteli olmadı.

Bir diğer ufak, ancak gelişmekte olan koleksiyonum ise askeri başlıklarla ilgili. Burada tüm kuvvet komutanlıklarına ait kep, kayık kep ve bereleri topluyorum. Özellikle ordu dikimevine ait ürünler elbette çok daha kıymetli oluyor. Yoksa bu ürünlerin hepsini en yakın askeri marketten gidip alabilirim. Hedefim özellikle görevde kullanılan parçaları toplayabilmek. Bu başlıkların bazılarını temin etmemde bana yardımcı olan Ümit, Efkan ve Adnan Amca‘ya çok teşekkür ederim. Kısa bir aranın ardında yine görüşeceğiz. Hoşçakalın.

Temmuz Dolunayı: Webb Teleskobu, Yolculuk

Ne muhteşem bir dolunay var gökyüzünde! Yılın en sevdiğim ayı olan Temmuz ayından selamlar. Az önce eve döndük ve dolunayı tabak gibi karşımızda görünce, hemen kameramı alıp balkona koştum. Şu yukarıda gördüğünüz dolunay fotoğrafı, yirmi adet fotoğrafın stoklanmasıyla oluşturuldu. Sana armağan ediyorum. Pek çok alışkanlığımı bıraktım ama dolunay beni bir türlü bırakmadı. Bir türlü kaçamadım. İşte diyorum bizim evin orası, sanki bir durak sonrası sensin. Ah be dolunay! Böyle de parlak olunmaz ki gecelerde!

Bu hafta, sosyal medyadaki ve internet ortamındaki başta astronomi platformları olmak üzere, hemen hemen tüm bilimsel platformlarda James Webb Uzay Teleskobu‘ndan bahsedildi. İnsanoğlunun uzaya gönderdiği en güçlü teleskop! NASA, bu kızılötesi teleskobun kaydettiği olağanüstü kaliteli ve detaylı görüntüleri tüm Dünya’yla paylaştı. Daha önce emektar Hubble tarafından çekilenlere göre kat be kat detaylı olan bu yeni görüntülerde önceki fotoğraflarda fark edilmeyen pek çok yeni detay yer alıyor. Bu açıdan bakıldığında, Webb Teleskobu, astro-gözlemcilik alanında yeni bir çağı başlatmış oldu.

Geçen yıl Aralık ayında yörüngeye fırlatılan teleskop, yaklaşık 30 yıllık bir çalışmanın ve kamuoyuna 10 milyar dolar olarak açıklanan maliyetinin bir karşılığı olarak, bugün Dünya’nın hizmetine girebilmiş durumda. 30 yıldır aralıklarla ertelenen fırlatılışı ve dönem dönem başarısızlıklarla sonuçlanan testleriyle NASA’yı da zor durumda bırakan bir teleskop olmanın yanı sıra, emektar Hubble’ı artık kızağa çekecek heyecanlı bir “göz” olarak işini yapmaya hazır.

Daha önce Hubble tarafından çekilen fotoğraflar ile Webb tarafından çekilen fotoğraflar karşılaştırıldığında astronomiyle uzaktan yakından alakası olmayan kişiler bile bu ikinci teleskobun çektiklerini rahatlıkla ayırt edebilir.

Üst Hubble, Alt Webb

Artık gökyüzünde bir toplu iğne başı kadar gözlemlediğimiz alanda bile milyonlarca yıldız olduğunu biliyoruz. Belki milyonlarca yeni sistem ve yeni Dünyalar… Yıllar önce Carl Sagan‘ın “Soluk Mavi Nokta“sını ilk defa görüp okuduğumda yaşadığım o hissiyatı yine yaşadım. Sagan’ın “Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun içinde bulunuyor… Her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, her umut dolu çocuk, her mucit, her kâşif, her ahlak hocası, yozlaşmış her politikacı, her şöhret yıldızı, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr işte orada yaşadı; bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinin içinde.” cümlelerini okuduğumda kendimi koskoca evrende bir toz zerresi olarak hissetmiştim. İşte Webb Teleskobuyla görüntülediğimiz bu yeni sınırlara sahip evren de bana bu hissi yaşattı. İçerisinde milyarlarca yıldız olan şu bulutsunun fotoğrafına baktım yeniden. Dünya’mız şuradaki en parlak yıldız bile olamayacak kadar küçüktü. Kendini evrenin merkezine koyan öğretinin aksine, evrenin önemsiz ve rastgele bir parçası olduğunu idrak etmek insanın (üstelik gezegende dolaşan en gelişmiş yaratık olarak) canını acıtıyor.

Bir dönem masaüstü görselim de olan kozmik uçurumun fotoğrafının bizzat Webb tarafından çekilen çok yüksek çözünürlükte indirmek isterseniz Evrim Ağacı sitesinden aldığım şu bağlantıya tıklayın. Dosya çok ama çok yüksek ççözünürlükte (124 MB boyutunda ve 14500×8400 piksel). Yıllar sonra bu bağlantı çalışmazsa bana şuradan mesaj atın. Dosyayı size ileteyim. Son olarak, ailemizin astrofizikçisi Ömer Abi‘yle bu gelişmeyi konuşmak üzere buluşacağım. O görüşmemizden de güzel bilgiler derleyeceğimden eminim.

Haftaya uzun bir yolculuğa çıkacağız. Sürücülük kariyerimin en uzun mesafesi olacak. Yıllar sonra ilk defa Alper ve Sercan‘la ortak bir plan yapabildik. O yüzden biraz heyecanlıyım. Bu yolculuğa cumartesi gecesi çıkacağız. Bu hafta bitene kadar bloga bir yazı daha yazmayı planlıyorum. Daha sonra ise ufak bir kesinti olacak. Ancak dönüşte her şey planladığım gibi olursa güzel bir “Gezdim Gördüm” yazısı da sizlerle buluşacak. Görüşmek dileğiyle!

ESTÜ’de Doktora Mezuniyet Sevincimiz

Geçen yılın pandemi mezunlarıydık. Eskişehir Teknik Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü‘nün Çevre Mühendisliği ABD Doktora Programı’ndan mezun olmuş ancak pandemi nedeniyle mezuniyet töreni ancak temsili olarak çevrim içi düzenlenebilmişti. İşte bu yıl, nihayet mezuniyet sevincimizi doya doya yaşayabilme fırsatı bulduk Alper‘le. Hem de büyük bir sürprizi yaşayarak!

Alper’le 11 sene önce, Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun olduğumuzda geleceğimize dair çok az şey kafamızda şekillenmişti. O yılın devamında yüksek lisansa başlamış, yine yan yana okumuş ve projelerde çalışmıştık. Ardından sırayla şimdiki işlerimize atanmıştık. İnsan o dönem ki adıyla Anadolu Üniversitesi, yeni ismiyle Eskişehir Teknik Üniversitesi’nde bir kere okumaya başladı mı okuldan kopamıyor bir türlü. Yüksek lisanslar bitince bu sefer de birlikte doktoraya başladık Alper’le. Ben ilk göz ağrım çevre mühendisliğine devam ederken, o da Coğrafi Bilgi Sistemlerini tercih etti. Ve işte 11 yıl sonra yine yan yana mezun olma gururunu ve sevincini yaşadık.

Mezuniyet töreni 26 Haziran Pazar günü yapılacaktı. Alper, Özge ve Caner‘le birlikte 25 Haziran sabahı toplu bir kahvaltı yaptıktan sonra 2 Eylül Kampüsü‘ne gittik. Burada önce enstitüden kep, kep püskülü ve cübbelerimizi aldık. Cübbeler müthiş görünüyordu. Lisans ve yüksek lisanstan farklı olarak doktora öğrencilerinin kol kısımlarında üçer şerit bulunuyor. Yaldızlı işlemeleri ve renk detaylarıyla cidden insan giymeye doyamıyor 🙂 Cübbelerimizi aldıktan sonra törenin yapılacağı kapalı spor salonuna prova töreni için gittik.

Okumaya devam et

Atlas Dergisinin Ekleri – 3D Baskı Transformers Anahtar

Yıllardır ufak ufak biriktirdiğim, çok şık kitaplardan oluşan bir koleksiyonum var. Atlas Dergisi, 2008-2011 yılları arasında okuyucularına hediye olarak 16×16 cm ebatlarında, kuşe kağıda ve ciltli olarak basılmış Özel Koleksiyon Serisi kitapları hediye etti. Bu hediye kitapların her biri ayrı bir konuyla ilgili adeta referans alınabilecek zenginlikle kaynaklardı.

O dönem çok geç farkına varıp birkaç tane alabilsem de geçen yıllar boyunca sahaflarda denk geldikçe farklı basımlarını topladım bu kitapların. Geçtiğimiz günlerde de Fahrenheit 451 Sahaf‘ta büyük bir miktarı elime geçti Devran sayesinde. Ben de nihayet koleksiyonu şöyle bir toparlayıp görücüye çıkarmanın zamanı geldi diye düşündüm 🙂

Şu anda toplam 25 farklı konseptte basılmış, benzer olanlarla birlikte yaklaşık 30 tane bu şekilde atlas kitabım var. Ancak biliyorum ki o dönemde Atlas Dergisi tarafından basılıp hediye olarak dağıtılan kitapların sayısı çok daha fazla. O yüzden toplama devam ediyorum. Eğer kitaplığınızın bir köşesinde -yukarıdakilerin aynısı olsa bile- yüzüne bakmadığınız, çok da işinize yaramayan bir Atlas Özel Koleksiyon Kitabı varsa talibim.

Taa şu yazımda Ömer Abi‘yle buluştuğumuzdan bahsetmiştim. O buluşmada, Ömer Abi’nin motosikletinin anahtarı epey dikkatimi çekti. Çünkü kontak anahtarının üst kısmı bir Transformers – Autobot figürüydü. Bayıldım! 3D yazıcıların marifetleri, böyle zekice tasarımları hayata geçirebilme yetenekleri insana yepyeni ufuklar açıyor sevgili okur. Bir gün elbet sahip olacağım bir 3D yazıcıya. Ancak şimdilik Ömer Abi gibi dostlarım sayesinde böyle güzel tasarımları bastırabiliyorum.

Bu ürün, bir anahtar başlığı. Anahtara herhangi bir zarar vermeden, formunu bozmadan kolayca yapıştırıp kullanabileceğiniz keyifli bir aparat. Ev anahtarımın üst bölümünün ölçülerini kumpasla alıp Ömer Abi’ye ilettikten sonra o da üç boyutlu çizimde anahtarın geldiği boşluğu açtı. Bu hafta sağ olsun beni ziyaret edip bastığı parçaları teslim etti. Ben de epoksi yapıştırıcıyla metal anahtar ve alt-üst baskı parçalarını yapıştırdım.

Güzel bir tasarım, insana keyif verir. Estetik bakışını güçlendirir. Hayatındaki olaylara, cisimlere, insanlara dört köşe bakmasını engeller, yepyeni ve renkli bir Dünya’yı yaratır yavaş yavaş. Böylesi güçlü bir etkiyi ancak güzel bir şiir yaratır insanın benliğinde.

Babalar Günü Özel Konseri – Film Müzikleri

Geçen hafta Cuma günü, Eskişehir Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi’nde, Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın “Film Müzikleri – Babalar Günü Özel Konseri”ne gittik sevgili okur. Bu konser için, sürpriz olarak bana bilet temin eden İnanç’a yazının başında teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Haftalar önce, şu yazımda bahsettiğim “İtalyan Film Müzikleri” temalı bir başka senfoni konserine daha katılmıştım. O konserle ilgili birkaç küçük eleştirim olmuştu. Program “film müziği” temalı olduğu için, dinleyici olarak görsel içeriğin de tatmin edici olmasını beklemiştim. Ancak konserin görsel kısmı biraz baştan savmaydı. Ancak bu konserde her şey yerli yerinde planlanmıştı.

Cuma günü, Mert’i babaannesine bırakıp konserin yapılacağı mekâna Seçil, Betül, Mustafa ve Merve’yle geçtik. Saat 20.30’da konser başladı. Tüm ekip yan yana ve hatta arka sıramızda da Eftade Hocalarla konser izlemeye başladık. İnanç sağ olsun önlerden ve sahneyi oldukça iyi gören bir konumdan almış biletleri.

Konserin çalma listesi hemen herkesin aşina olduğu, popüler filmlere ait müziklerden oluşuyordu. İstisnasız her parça için bir video/kolaj hazırlanmıştı. Her bir parça, ilgili filmin afişiyle başlayıp filmdeki unutulmaz sahnelerin kolajlarıyla devam etti. Yalnızca bir filmde, “Cennet Sineması”nda, filmin 4K restorasyon fragmanını verdiler. Bunun dışındaki tüm videolar gayet güzeldiler.

Şef Işın Metin yönetimindeki orkestrada ilk defa timpani de dahil tam 6 perküsyoncu saydım. Brass grubu başta olmak üzere orkestranın hemen her grubu gerçekten alkışı fazlasıyla hak ettiler. Şef de sadece solo icralarını değil, her grubu ayrı ayrı takdim ederek alkışlatmasını bildi.

Film müzikleri, müzikal zevklerim içerisinde apayrı ve oldukça da geniş bir hacme sahiptir. Yıllarca peşinden koştuğum bir sürü soundtrack ve motion picture sound albüm vardır örneğin. Koleksiyonumda da Türkiye örneği olmayan ya da ancak birkaç tane olan bazı çok değerli soundtrack albümler vardır. Dolayısıyla “film müziği” başlığıyla düzenlenen konserlere ve benzer etkinliklere ayrı bir heyecanla giderim. Televizyonda yayımlanan senfoni orkestralarının film müziği konserlerini kaydedip saklarım. Bu konserlerin DVD’lerini ya da farklı formatlardaki medyalarını toplarım.

Neyse biz konsere dönelim. Salon neredeyse tamamen doluydu. Henüz ilk parça başladığında nefesimi tuttum. The Raiders March (Indiana Jones) gerçekten çok ama çok başarılı bir açılış parçası oldu. Şef her parçadan önce, parçalar hakkında ufak ufak bilgiler verdi. Konseptli gösterimlerde bu küçük izahatlar bence oldukça faydalı oluyor. Tüm çalma listesini yazmak yerine aldığım notlardan bazı önemli anları bahsetmek istiyorum. İkinci sırada Titanic filminin motion picture soundlarından bir düzenleme çaldılar. Çok meşhur My Hearth Will Go On, şüphesiz en öne çıkan bölüm oldu. Bu kısımda özellikle pikolo flüt çok başarılıydı. Sanatçıyı hayran bakışlarla izledik. Harry Potter ve Kadın Kokusu filmi için hazırlanan video sunumlar çok başarılıydı. Harry Potter’da Hedwig’s Flight isimli parçayı çalarken misafir piyanist Özgecan Üçkaya farklı bir keyboard kullandı. Kadın Kokusu filminin Por Una Cabeza isimli soundtrack müziği ise çok meşhur tango sahnesi eşliğinde verildi.

Yıldız Savaşları (Suite, Main Title ve The Imperial March) konserin ilk zirve anlarından bir tanesiydi. Burada Şef, orijinal üçlemede ilk filmin “Bölüm 4” ismiyle vizyona girdiğinden bahsetti ancak bu bilgi kısmet hatalı bir bilgiydi. Kendi adıma özellikle The Imperial March, konserin en iyi üç eserinden bir tanesiydi. Brass grubu bir kere daha efsaneleşti.

Schindler’in Listesi’nden “Theme” başlıklı eserde solo kemanı Canan Dalgaç çaldı. Bu eser aslında obuanın da çok parladığı bir eserdir. Şef de parçanın sonunda hem keman hem de obua sanatçısını seyirciye takdim ederek alkışlattı.

Konserin finali ise muhtemelen herkesin heyecanla beklediği The Pirates Of Caribbean oldu. Medley denilen, Türkçe’ye de potpori olarak çevirdiğimiz bir düzenlemeyle, konserin son parçası başladı. Parçanın son kısmı “esas müzik” diyebileceğimiz, Klaus Badelt‘in çok meşhur eseri “He’s a Pirate” oldu. Aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Konserde yer verilen toplam 11 eserin tam 5 tanesi John Williams‘a ait. Bunun dışında bir parça yaşayan efsane Hans Zimmer‘e, bir parça maestro Ennio Morricone‘ye aitti. Sırf bu üç saydığım ismin yaptığı film müzikleri bile birer kere dinleyebilirseniz hatırı sayılır bir film müziği ufkunuz olacaktır.

Bu zamana kadar izlediğim en iyi üç konser arasına girebilecek kadar beğendiğim konserde, şef biss yaparak He’s A Pirate’ı bir kere daha çaldı. Saat 22.00 civarı konser bitti ve biz de son sürat Mert’i almaya gittik. Kulaklarımızda hala Karayip Korsanları çalıyordu. Umarım yakın zamanda, şehrimize gelmesini çok beklediğimiz Yüzüklerin Efendisi müziklerini de çalarlar. Haydi Büyükşehir Senfoni, takipteyiz!

Bu Yıl Türkiye Çevre Haftası

Önceki gece dolunay vardı. Merve, Mert‘i uyutmaya götürünce çok sevdiğim eski bir şarkının klibi açıp defalarca izledim. İnsan müzikten sıkılmıyor. Böyle böyle dakikaları geride bıraktım. Annesinin de Mert’le birlikte uykuya daldığından emin olunca canım bir şeyler yazmak istedi. Sonra geride bıraktığım şu koskoca ayın nasıl da hareketli ve hararetli geçtiğini hatırladım. Geçen günlerde Hande Hanım bana mesajla dönüp çevre haftasında yaptıklarımızla ilgili yazımı beklediğini yazmıştı. Böyle olunca haydi dedim, başla artık yazmaya.

Mesleğe başladığım 2013 yılından itibaren, askerde olduğum 2014 yılını saymazsak, her yıl 5 Haziran’da kutlanan Dünya Çevre Günü etkinliklerine katıldım, organizasyon ekibinde yer aldım, grafiklerini tasarladım, etkinliklerde görev almanın yanı sıra bizzat katılımcı/yarışmacı olarak da bulundum. Üstelik bu etkinlikler öyle sadece bir gün kutlama yapmak ya da çelenk koymak olarak da gelişmedi. Ortası 5 Haziran’a denk gelecek şekilde, tüm bir haftada farklı etkinlikler yaptık her yıl. Bu sebeple her yıl Haziran ayının ilk haftası benim için koşuşturmacayla eş anlamlı oldu.

Bu yıl ülkemizde, 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkinlikleri bambaşka bir boyuta taşındı. Çünkü bu yıl Türkiye Çevre Haftası Genelgesi yayımlandı ve bu genelgeyle ülkemizde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı koordinasyonuyla tüm illerde eş zamanlı etkinlikler planlandı. Bugüne kadar blogda, iş yerinde yaptığımız etkinliklere çok az yer verdim. Yaptığımız etkinliklerden yüzeysel olarak bahsettim. Müsaadenizle bu yazımda birazcık bu seneki çalışmamızdan bahsedeyim.

Aslında biz planlama yapmaya taa Nisan ayının ortalarında başlamıştık. Ancak son dakika gelişen bir üst kararla Türkiye’de ilk defa kutlanacak 23 Nisan Çocuk ve Çevre Şenliği hazırlıklarına başladık, üstelik yalnızca bir haftamız vardı.

Hazırlıkları en hızlı şekilde tamamladık ve günü geldiğinde etkinliği Eskişehir’de Millet Bahçesi‘nde yaptık. Bu alan, konum olarak Eskişehir’deki en avantajlı yerlerden birisi olmasına rağmen teknik açıdan birkaç önemli eksikliği vardı. Neyse ki bu eksiklikleri ekibimizin öngörüleri sayesinde aştık ve sorunsuz bir 23 Nisan Şenliği oldu. Artık önümüzde bir aydan daha fazla bir süre vardı Dünya Çevre Günü için.

Biz Mayıs ayının başlarında aşağı yukarı çerçevemizi belirlemişken etkinliğe kısa bir süre kala Merkezden gelen bir talimatla programımıza bazı ilaveler yapmak, bazı şeyleri de iptal etmek zorunda kaldık. Tüm bu süreçte ön hazırlıkları bu haftaya özel olarak oluşturulan bir komisyonla yaptık. Komisyonumuzda müdür yardımcımız ve şube müdürlerinin yanı sıra, sevgili arkadaşlarım Sevda, Kübra, Serkan ve Yunus Emre yer aldılar. Özellikle etkinliklerin başlamasından önceki hafta ve etkinlikler boyunca ciddi efor sarf ettik. Bu süreçte iş yerindeki diğer çalışma arkadaşlarımızdan destek olanlara da sonsuz sevgiler 🙂

Dediğim gibi tüm hafta, 1-7 Haziran tarihlerinin tamamında etkinlikler vardı. Bu süreçte iş yerinde bir voleybol turnuvası düzenledik. Toplamda 6 farklı takım çıkardık. Bizim takımımız Kübra, Halil Abi, Erdem Abi, Rıdvan Abi, Serkan, Numan ve benden oluşuyordu. Bu takımla ilk maçımızı ciddi bir averajla kazandık ancak sonradan kurallar değişince iki maç daha oynayıp kaybettik. Turnuvayı Milli Emlak Müdürlüğümüz kazandı. Bu turnuvayı kendi adıma çok önemsemiştim. Önümüzdeki yıl özellikle kadın sporcuların daha fazla olacağına inanıyorum.

Çevre Haftasının en güzel yanlarından bir tanesi de birbirinden farklı üç spor/hareketlilik organizasyonu içermesiydi: voleybol turnuvası, bisiklet turu ve yürüyüş. Voleybol turnuvasından sonra 3 Haziran tarihinde (ki o gün Dünya Bisiklet Günü) “Çevre Dostu Bir Yaşam İçin Bisiklet” mottosuyla bir bisiklet turu düzenledik. Kendi adıma en mutlu olduğum etkinliklerden bir tanesi de bu oldu. Çünkü bisiklet kullanmayı seviyorum. Eskişehir’de çalışmaya başladığım 2018 yılından beri, her yılın en az yarısında işe bisikletle gidip geldim. Araba aldıktan sonra bile bisikletle gidip gelmekten hiç vazgeçmedim. Bisiklet ve işin, böyle buluştuğu bir etkinliğe de pekala büyük keyifle katıldım. Yukarıda da yazdığım gibi, organize ettiğimiz etkinliklere de bizzat katılmaktan büyük aldım. Yalnızca ben değil; Sevda, Numan, Serkan, Yunus Emre ve Kerem Bey‘le birlikte binamızı temsil ettik etkinlikte.

5 Haziran günü ise bu yılki kutlamaların zirvesiydi. O gün öğlen saatlerinde bir protokol geleneği olarak Valilik Binası önünde bulunan Atatürk Anıtı’na kurum çelengini bıraktık. Sunuculuğunu yaptığım bu kısa etkinlikten sonra kortej halinde yaklaşık 3 km.lik bir yürüyüşle Millet Bahçesi’ne ulaşıldı. İşte Millet Bahçesi’nde “Türkiye Çevre Haftası” etkinliğimiz başlıyordu. Bugüne kadar çeşitli etkinliklerde ufak tefek sunuculuklar yapmıştım ancak ilk ciddi sunuculuk girişimim başlamak üzereydi. Saat 15.30’da Sevda ile birlikte sahnedeki yerimizi aldık, müzik başladı ve kayıt!

23 Nisan’da yaptığımız etkinlikte anlamıştık ki böylesine geniş olan bir alanda bu tarzda bir etkinlik yapılacak ise sahne kurulması muhakkaktı. Diğer tüm etkinliklerin, sahneyle bir şekilde kesiştirilip planlanması gerekiyordu çünkü. Sevda’yla birlikte tüm bir programı kısım kısım, ufak aralar vererek sunduk. Yorucu fakat müthiş keyifli bir tecrübe oldu ikimiz için de. Sahnede ani gelişen durumlara karşı hazırlıklı olmak gerekiyordu. Örneğin teknik aksaklıklar. İki defa, tam iki defa elektrik kesildi örneğin. Neyse ki törende bir aksama olmadan kısa sürede yayın geri geldi.

Sahneyle gündemimize giren bir diğer yenilik ise yayın akışının planlanması oldu. Çünkü sahnenin arkası led ekranla çevriliydi. Buradaki görselin, müziğin ve sunumun eş güdümlü ve uyumlu olarak ilerlemesi gerekliydi. Her ne kadar akışı ezberlesek de kumanda da oturan tonmaistera da destek verilmesi gerekliydi. Bu nokta da sağ olsun Erdem Abi yardımımıza koştu.

Özellikle son birkaç gece başımızı yastığa koyduğumuzda aklımıza gelen aksaklıkların hiç biri yaşanmadan ve hatta kısa süreli elektrik kesintileri bile çok da moralimizi bozmadan, kazasız belasız tamamladık etkinliği. Sahnenin şüphesiz en güzel anları, küçük öğrencilerin atık malzemeleri kullanarak tasarladıkları kıyafetleriyle gerçekleştirdikleri “Atıktan Modaya” isimli defile boyunca yaşandı. Genç tasarımcılarımız cıvıl cıvıldılar.

Etkinlikten sonra koşar adımlarla iş yerine döndük ve etkinlik materyallerini buluta yüklemeye başladık. Çünkü yapılan tüm etkinlikler Türkiye’de eş zamanlı olarak yapıldığından, Ankara’da bir ekip de bunları derleyip sosyal medyada yayımlıyordu. Saat 20.00’de iş yerinden çıktığımızda yorgunluktan ağzımızı bıçak açmıyordu. O günkü tüm etkinliklerde emeği geçen arkadaşlarımıza teşekkürler. Bir teşekkürü de sahnede sunuculuk yaptığımız için yanına gidemediğim OEDAŞ’tan sevgili meslektaşımız Merve Hanım‘a iletmek isterim. İlgisi ve özverisi sayesinde açtıkları stand ve bize verdikleri destek gerçekten çok özeldi.

O gün o kadar yorulmuştuk ki akşam normalden iki saat daha önce uyudum. Ertesi gün, 6 Haziran Pazartesi ise rotamız Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi oldu. Burada OSB Müdürlüğüne ait toplantı salonunda tecrübeli meslektaşımız Suzan Hanım‘ın ev sahipliğinde “Sıfır Atık: Bugün ve Gelecek” ve “İklim Değişikliği: Yerel ve Küresel Etkiler” başlıklı sunumları yaptık. Burada sektörden arkadaşlarımızla bir araya gelmiş olduk.

Yazı çok uzadı biliyorum. Ancak inanın buraya yazamadığım daha bir sürü etkinlikler, yarışmalar, onlarca toplantı, fazla mesailer, hafta sonları, yüzlerce soru, gigabyte’larca veri, binlerce fotoğraf, saatlerce görüntü, Photoshop başında geçen saatler, en az 40-45 farklı tasarım ve görsel materyal, metrelerce baskı, Cetemenler’de sevgili Cüneyt Abi‘yle geçirdiğimiz zaman ve verilen emek var ki bu işin içime sinmesinde en büyük paya sahipler. Bu coşkuyu paylaşan herkese teşekkürler.

Jules Verne Koleksiyonumda Son Durum: Alfa, Ötüken, Modern Klasikler

Bu yıl koleksiyon için güzel bir yıl oluyor sevgili okur. İthaki serisini tamamladıktan sonra rotayı Alfa Yayınları‘na çevirmişim bu yıl. Yayınevinden de güzel bir haber geldi ve Olağanüstü Yolculuklar Serisi‘nin 2023 yılında tamamlanacağı duyuruldu. Bu sayede Alfa Yayınları’ndan çıkan kitaplarda artık önümüzü görebildik. Sayfa sayısı fazla olan kitaplara öncelik vererek seriyi tamamlıyorum.

Facebook’taki grubumuzda Murat Abi paylaşmasa hayatta haberim olmazdı. Ötüken Neşriyat, sınırlı sayıda baskıyla Denizler Altında 20.000 Fersah‘ı bastı. “Ciltli” kitap basıyorum diyen diğer yayınevleri alsın da görsünler nasıl ciltli kitap basılırmış! Tek kelimeyle mükemmel. Bir okuyucu ve Jules Verne hayranı olarak bu eserin hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim. Sıvama cilt, kullanılan yaldızlı özel tasarım kapağıyla tıpkı yurt dışındaki baskılara benziyor ve an itibariyle kitaplıktaki en şık Jules Verne kitabı oldu bile. Böylesine kaliteli bir kitabı olabilecek en uygun fiyata da satın alınca “demek ki olabiliyormuş” dedim. Ahmet İhsan Tokgöz tarafından döneminde yapılan çeviriyi esas almışlar. Haliyle dili de biraz eski Türkçe. Tokgöz üstadın o dönem yazdığı önsöze de yer vermişler üstelik. Tokgöz, o dönem orijinal eserden formalar halinde çevirmiş ve toplam 16 formadan oluşan kitabın her bir formasının “40 paraya” satılacağını da not düşmüş. Kitap orijinal eserde yer alan gravürleri de içeriyor. Toplam 400 sayfalık romanda yer yer kendi yazdığı dip notları da görüyoruz. Umarım Ötüken, yine Tokgöz tarafından çevrilen bizim Esrarlı Ada olarak bildiğimiz, onun ise Gizli Ada olarak yayımladığı eseri de düzenleyip aynı kalitede yayımlar.

Kitabın dili çevrildiği dönemdeki Türkçe’ye uygun olarak biraz ağdalı
Sırt cildinin güzelliğine bakar mısınız!

İş Bankası Modern Klasikler Serisi, aynı kitabı hem ciltli hem de karton kapaklı olarak basıp epey sinir bozucu olsa da, seriden yeni Jules Verne eserleri gelmeye devam ediyor ve edecek gibi de görünüyor. Wilhem Storitz’in Sırrı son olarak bu seriden yayımlandı. Bu seriyi yayımlandıkça almaya devam edeceğim.

Üst sıra ciltli, alt sıra karton kapak

Geçen gün çok sevdiğim Ömer Abimle yıllar sonra nihayet bir araya geldik. Üstelik Murat ve Utku da bizimleydi. Bu üçlüyle ayrı ayrı çeşitli zamanlarda bir araya gelmiştik fakat bir arada ilk defa oturduk 🙂 Bu buluşmanın en güzel sürprizi Nar Genç Yayınları‘ndan çıkan Ay’a Yolculuk kitabı oldu. Sağ olsun Ömer Abi hediye etti. Kitap Hetzel koleksiyonundaki orijinal illüstrasyonları içeriyor ve eksiksiz metinden Muhammed Şamil Karahisar tarafından çevrilmiş.

Son olarak geçen hafta Donkişot Sahaf‘tan, yayım tarihi belirsiz ancak Milliyet Gazetesi’nin bir dönem hediye olarak verdiği 2 Yıl Okul Tatili çizgi romanını aldım. Mevcut halde yalnızca iç formalardan ibaret olan bu çizgi romana kendim bir kapak tasarladım. Bunun yanı sıra, halen toplamaya devam ettiğim İnkılap Aka Yayınları‘nın Ferid Namık Hansoy çevirilerine yeri kitaplar eklenmeye devam ediyor. Elimdeki Jules Verne koleksiyonunun güncel durrumu aşağıdaki ve Jules Verne sayfasında paylaştığım şekilde devam ediyor. Hep söyleyip yazıyorum. Kitaplığınızda yer kapladığını düşündüğünüz tüm Jules Verne kitaplarına talibim. Atmayın, satmayın, bana verin 🙂

İthaki Jules Verne Kitaplığı – Eksiksiz Tam Seri
Altın Kitaplar ilk üç sıra ciltli, diğerleri karton kapak
İnkılap ve Aka Yayınevi
Tübitak YayınlarıSadece dört eser hem ciltli hem de karton kapak basıldı
Macellanya kitabının ciltli, Meteor Avı kitabının ise karton kapaklı baskısı eksik
Çeşitli Yayınevleri