Elektro Sazımla Tanışın: Doğuş

Bu yaz İstanbul’da gittiğimiz müsilaj denetimlerinin en büyük kazanımlarından birisi de sevgili Doğuş Abi oldu. Aynı kurumun farklı hizmet binalarında çalıştığımız için, müsilaj görevinden önce ancak birkaç defa birlikte çalışabilmiştik. Ancak İstanbul ekibimizde o da yer alınca, kaldığımız süre boyunca epey kaynaşıp samimi olduk.

Müsilaj görevleri, esasen sıkıntılı işler olsa da İstanbul trafiğine pek de alışkın olmayan bizler için her görev yolculuğu ayrı birer müzikal macera oldu. Yol boyunca yepyeni şarkılar keşfettik. İşte öyle günlerden birinde bana söz verdi Doğuş Abi: Eskişehir’e döndüğümüzde kullanmadığı eski elektro sazını bana verecekti.

Nihayet o gün geldi ve Doğuş Abi emektarını alıp çıka geldi. Bu güzelim sazı birkaç sene önce programda kullansın diye bir arkadaşına vermiş Doğuş Abi. O arkadaşı da sağ olsun, iyice bir eskitip, içinden geçip öyle geri getirmiş. Doğuş Abi sazı bana teslim ederken muhakkak bir bakım yaptırmam gerektiğini tembihledi.

Ben de hemen ertesi gün ailemizin luthieri Cihan‘a (Çalgıhane) götürüp bıraktım. Cihan, önce tüm perdeleri standart düzene getirdi. Daha sonra teknedeki tüm çatlakları onardı. Enstrümanı güzelce temizledi ve bana teslim etti. Ben de her şeyden önce güzel bir kılıf temin ettim. Bağlamanın üzerindeki pot başlarının bazıları kırıktı. Geçen hafta Ankara’ya gidince oradan yeni pot başları (knob) aldım ve nihayet ele avuca sığmaz bir yaramazım oldu. Enstrümana isim koymak gibi bir geleneğim var. Akustik gitarımın adı Yağız, davulumun adı Pera‘dır mesela. Bu bağlamanın da ismini Doğuş koydum.

Önümüzdeki dönemde bu güzel sazla çaldığımız çok daha güzel şeyleri duyacak ve izleyeceksiniz. Bu habere en çok bizim Cem sevinecek üstelik 🙂 Doğuş Abi’ye bu hediyesi ve sonsuz hatırası için ne kadar teşekkür etsem azdır. Müzikle dolu güzel günler bizlerin olsun.

Ankara, Marsilya Zaferi

Geride bıraktığımız hafta epey hareketli geçti sevgili okur. Pazartesi günü saat 06.00’da şube müdürüm Yahya Bey‘le birlikte Ankara‘ya gitmek üzere hızlı trende buluştuk. Sabahın o saatinde, henüz hava bile aydınlanmamışken başlayan yolculuğumuz boyunca uyudum. Ankara Garı‘na ulaşıp bir taksiye atladıktan kısa süre sonra Kavaklıdere’deki Ankara Plaza Hotel‘e geldik. Burada yapılacak iki günlük hava kalitesi modelleme eğitimine katılacaktık.

Eğitimin ilk günü otele giriş yaptığımız için kahvaltıdan kısa süre hemen ilk dersler başlamış oldu. Öğle arasında otele yürüme mesafesindeki Ankara Solo Music isimli dükkana gittim. Buradan geçen günlerde aldığım elektro sazımda kullanmak üzere üç tane pot başı (knob) aldım. Sonra hızlıca otele döndüm. Akşam eğitim biter bitmez de hemen otobüse atlayıp çok sevgili hocam Ahmet Öncüer‘le buluşmak üzere yola çıktım.

Ahmet Hocam, her zamanki yaşam enerjisi ve sevecenliğiyle karşıladı beni. Çok kıymetli birkaç box set DVD ile bluray film ve belgeseller getirmişti. Bunlarla birlikte evine çok yakın bir kafede oturup sohbet ettik. Daha sonra ben yine otobüsle otele döndüm. Yahya Bey dışarıda olduğu için yemeği yalnız yedikten sonra bir daha dışarı çıktım. İlkan Abi‘yle buluştuk, kahve içtik.

Ertesi sabah eğitimin uygulama kısmı başladı. Öğle arasında bu sefer de yanıma Yahya Bey’i alarak otele çok yakın bir kaç sahafa gittik. Buralardan nokta atışı birkaç kitap aldım. Elazığ’ın meşhur “Harput Köftesi” denilen sulu yemeğinden yedik birlikte. Öğleden sonraki son ders de bitince yine yola düşüp önce Ankara Garı’na, sonra da saati gelen trenimize atlayıp Eskişehir’e döndük. Bu yıl ve son birkaç yıldır gittiğim en faydalı eğitimlerden birisiydi bu.

Ankara’dayken Alper bir sürpriz yaparak aynı hafta içinde Perşembe günü oynanacak GalatasarayMarsilya maçına gidebileceğimizi söyledi. Bilet ayarlamaya çalışıyorlarmış. O böyle deyince ben de hemen en son pandemiden önce kullandığım Passo Lig kartımı yeniledim ve güzel haberi beklemeye başladım.

Beklenen haber önce sms olarak, sonra da Alper’in aramasıyla ulaştı. Marsilya maçına gidiyorduk! Perşembe günü Alper Ankara’dan trenle, Caner ise Bursa’dan otobüsle Eskişehir’e doğru yola çıkmışlardı bile. Buluşup hemen benim arabayla yola düştük. Arabayı aldığımdan beri çıkacağım en uzun rotalardan birisi olacaktı. Böylece hep birlikte Bilecik, Sakarya ve Kocaeli üzerinden İstanbul’a doğru yola çıktım. Bu illeri bilerek yazdım çünkü şu günlerde navigasyona İstanbul yazdığınızda sistem ilk tercih olarak sizi hep paralı yollardan ve pahalı köprülerden geçirmeye çalışıyor.

Yolun epey bir kısmında ben kullandım. Sonra İstanbul’a yaklaşınca Alper’e verdim direksiyonu. Daha önceki iki tecrübemizin aksine, bu sefer maça çok az bir zaman kala saat 20.00’de Ali Samiyen Nef Stadyumu’na ulaştık. Eh biraz gecikince arabayı park edecek yer de bulamadık haliyle. Biz de tutup stadyumun yanına otoyola ikinci sıra şeklinde park ettik ve dualarla kapıya yöneldik. Kapıda sevgili arkadaşımız Ceyhun’la buluştuk.

Kuyrukta başlayan herkes Fenerbahçe maçına sövüyordu. İnşallah bugün daha güzel olur her şey diyerek içeri girdik. Kapıdan girip birkaç adım attıktan sonra stadyum bir anda karşınıza çıkıyor o uğultu, o gürültü başlıyor ya o anda hissedilen heyecan bambaşka!

Devre arası

Maçı anlatmak istiyorum aslında ancak çok uzun süreceği için birkaç cümleyle bahsedeceğim. Bugüne kadar Ali Samiyen’de izlediğim en iyi, en keyifli, en coşkulu maçtı! Hem skor, hem bulunduğumuz taraftaki kalede dört farklı gol görmemiz, ofsaytlar, penaltı vs. derken olabilecek her şeyi gördük. Bir önceki maçta ve sonrasında yaşananlardan dolayı Marsilya’da top ne zaman 6 numaralı Guendouzi‘nin ayağına gelse tüm stadyum yuhladı ve ıslıkladı herifi. Maçın bitimine bir iki dakika kala Alper’le koşarak çıktık stadyumdan. Aracı park ettiğimiz yerde inşallah çekmemişlerdir diye dua ediyorduk koşarken.

Aracın başına sağ salim vardık. Araç da olduğu yerde duruyordu. Hiç vakit kaybetmeden Eskişehir’e doğru yola çıktık. Gelirken yaşadığımız trafikten eser yoktu o saatte. Neredeyse 10 dakika içerisinde köprüye ulaşmış yarım saatte ise İstanbul’u tamamen geride bırakmıştık. Sakarya ile Bilecik arasında bir mola verdik. Burada direksiyona yeniden ben geçtim. Saat 02.30’da Eskişehir’e ulaşmıştık bile. Alper’le tren garının karşısında güzel bir çorba içtik. Onu uğurladım ve eve doğru ilerledim. O anda, ertesi sabah e-posta kutuma düşecek 144.00 TL park cezasından haberim yoktu. Mutluydum. Gururluydum 🙂

Kasım Dolunayında Gelenler: The Halo Effect, Melike Şahin

Yıl artık yavaş yavaş sona yaklaşıyor. Pandeminin sosyal hayatımıza etkisi var/yok arasında. Artık daha cesuruz ya da öyle görünmeye çalışıyoruz. Biz aşıya güveniyoruz, ancak aşı olmayanlar neye güveniyor onu bilmiyorum. Üçüncü doz aşımı henüz zamanı gelmediği için olmadım. Eskişehir’de aynı izole kitle ile görüştüğüm için açıkçası biraz daha rahat hissediyorum ancak yarın iki günlüğüne Ankara’ya gideceğim. Şehir dışı seyahatleri beni hep korkutuyor.

Bu ay yine seninle dopdolu geçti. Bazen sahaflarda, bazen bir kahvenin yanık tadında, cebimdeki son 10 lirada ve bir kere de sımsıcak bir ekmeği eve götürürken seninleydim. Adın öldürüyor, diriltiyor ve yine öldürüyor. Bunca zaman, böylesi günleri yaşamamıştık. Şu son birkaç haftadır işlerim çok yoğun. İş yerindeki yoğunluğa ek olarak, evde de artık iyiden iyiye yoruluyorum. Mert‘in iyice renklenen ve hareketlenen dünyasının giderek daha da vazgeçilmez renkleri olduk. Ama görmelisin, her gün biraz daha büyüyor. Artık yüzüme bakıp “Babba” bile demeye başladı 🙂

Geride bıraktığımız haftalarda birden bire ortaya çıkarak beni şaşırtan, mutlu eden iki güzel müzik olayı var. İlk olarak İsveç‘te muhteşem bir metal grubu kuruldu: The Halo Effect. Adeta bir yaprak dökümü misali, yıllar içerisinde In Flames‘ten kopan ve her birini sanki yakın arkadaşımmış gibi sevdiğim müzisyenler birleşip yeni bir grup kurdular. In Flames’ten ayrılma sırasına göre gitarda Jesper Strömblad, davulda Daniel Svensonn, bassta Peter Iwers, gitarda Niklas Engelin‘in yer aldığı gruba vokalde ise ilk dönem In Flames’in ve şu günlerde ülkemizde konserler veren İsveç’in büyük grubu Dark Tranquillity‘nin vokali Mikael Stanne eşlik ediyor. In Flames dinlemeye başladığım dönemdeki efsane kadrodan çok ama çok sevdiğim Jesper ile Daniel’in yer alması bile başlı başına bir olay iken ekibe dahil olan diğer abiler sayesinde şu sıralar The Halo Effect, dinleme listemin en başında yer alıyor.

Grup üyeleri sosyal medya hesaplarından yeni grubun kuruluşuna ilişkin ayrı ayrı müjde verdikten kısa bir süre sonra ilk single Shadowminds klibiyle birlikte yayımlandı. Yıllar sonra bu adamları bir arada görmek o kadar müthiş bir histi ki anlatamam! Günlerdir parçayı her dinlediğimde, hissettiğim sadakat ve mutluluk daha da artıyor. Grubu Amerikalılara satan, koskoca İsveç efsanesini Amerikan müzisyenlere devşiren vokalist Anders bu gelişmeyi nasıl karşıladı bilmiyorum ama kendisi de kısa süre önce “If Anything, Suspicious” isimli bir proje yayımladı ancak elektronik müzik tabanlı bu projenin Instagram profili pek de ilgi görmüş değil. Neyse biz kaliteye, The Halo Effect’e geri dönelim.

Shadowminds, grup elemanlarının kendi aralarında “yeni bir grup kuralım” fikri gündeme geldikten sonra “bakalım neler yapabiliyoruz?” gazıyla kaydettiği ilk şarkılardan. Klip post apokaliptik bir temayla çekilmiş. Klipte Dünya’nın içerisinden geçtiği pandemi süreci anlatılıyor. Klibin zirve anı Jesper’in ve Niklas’ın omuz omuza sola attıkları o an. Ekibin bir arada ve mutlu olduklarını mili saniyelik o bakışlarında görebiliyoruz. Albüm büyük ihtimalle önümüzdeki yıl çıkacak. Eğer şu ayarda birkaç şarkıları daha olursa ben kesinlikle büyük ses getireceklerine ve önümüzdeki yılın en iyi projelerinden biri olacaklarına eminim. Şu sıralar kendilerine ilgi büyük. 9 Kasım 2021’de yayımlanan klip sadece 12 günde 600.000 izlenmeye dayanmış durumda. The Halo Effect’e albüm yayımladıklarında yeniden döneceğiz.

Bir diğer güzel müzik olayını ise ben yaklaşık 9 aylık bir gecikmeyle keşfettim. Melike Şahin‘in Uykumun Boynunu Bükme isimli şarkısı. Galiba Twitter’da rastladım. Çok ama çok iddialı bir yorumla birlikte paylaşmıştı bir kullanıcı. “Ne kadar güzel olabilir ki?” diye linke tıklayıp açınca ve ilk notaları duyunca “Ne oluyor???” dedim. Parçayı dinlemeye devam edip ortalarına doğru başlayan melodiyi duyunca, bunu kesin Sabi Saltiel yapmıştır dedim. Ancak yanıldığımı anladım. Parçanın söz ve müziği Melike Şahin’e aitmiş ancak düzenleme ve tüm enstrümanları çalarak kaydeden ismi görünce “işte şimdi oldu!” dedim: Uri Brauner Kinrot. İsrail’in dahi müzisyeni. Zaten birkaç yıldır dinlediğim, Ouzo Bazooka isimli saykodelik grubunu takip eğittim bu eğlenceli adam işte yine karşıma çıkmıştı. Uykumun Boynunun Bükme, dokunaklı sözlerinin yanı sıra bana göre kaliteli müzikal yapısıyla da bu yıl ülkemizde dinlediğim en güzel şarkılardan bir tanesi. Melike Şahin’in bundan başka hiçbir şarkısını bilmiyorum ve dinlemedim. Ancak bu ay ki dolunay yazıma son vermek için, şu sıralar “Uykumun Boynunu Bükme” den daha güzelini bulamazdım!

Sürüş Dersleri 4: Cam Filmi Çektirmek

Blogda çeşitli zamanlarda kaleme aldığım “Sürüş Dersleri” serisi epey beğenildi ve okunuyor. Dolayısıyla arabayla ilgili gelişmeleri bu seri altında yazmaya devam edeceğim.

Geçen sene aracı aldığımda Şubat ayıydı. Aradan geçen zamanda aracın camlarında film olmaması özellikle arka koltukta seyahat eden Mert‘i epey rahatsız etti. Onun oturduğu tarafa önce vantuzlu güneş perdesi aldım. Ancak çocuklara has bir merakla, birkaç gün içerisinde kurcalayıp vantuzunu kopardı, sonra da yırttı. Durum böyle olunca camlara film çektirmek fikri aklıma iyice yerleşti.

Bu durumu iş yerindeki arkadaşlarla konuşunca Yunus Emre de bana katıldı ve birlikte gidip film çektirmek üzere plan yaptık. Hemen bizim Mustafa‘yı aradım. Telefonda ben daha “cam filmi” der demez Mustafa hemen “Dur” dedi. “Sen dur, o işi bana bırak, çok iyi yapan bir tanıdığım var.

Böylece o hafta sonu Osmangazi Üniversitesi yakınlarındaki Car-Art isimli işletmeye gittik. Mustafa daha önce de çeşitli defalar buraya gelmiş film çektirmiş, lastik taktırmış, ufak tefek tamiratlar yaptırmıştı. İyi bir samimiyeti vardı. Böylece randevu saatinde arabayı alıp gittim. Yunus Emre ise benden hemen sonra gelecekti.

Cam filmi çekme işini daha önce hiç merak etmemiş, nasıl yapıldığını hiç düşünmemiştim bile. Ben bu filmlerin araçların modellerine göre özel boyutlu olarak üretildiğini sanıyordum. Ancak hiç de öyle bir iş değilmiş. Büyük bir ruloda kesilip defalarca ölçülerek, hava kabarcığı ya da kir kalmayıncaya kadar çekilen, üstelik bir de ısıl işlem uygulanan yorucu bir süreçmiş.

Film çekilmeden önce aracı yıkıyorlar. Camları ve camların çerçevelerini özellikle tertemiz yapıyorlar. Sizin seçiminize bağlı olarak hangi numaralı film çekilecekse ruloyu aracın üzerine yerleştirip başlıyorlar. Aracın ön camına film çekilmesi, ilgili mevzuata aykırı. Ön camınızın eşkalinizi açıkça belirleyebilecek şekilde açık olması gerekiyor. Ben henüz acemi olduğumdan sürüş açısından sıkıntı yaşamamak için ön sağ ve sol camlarımı 2 numara, yolcu sağ ve sol camları ile arka camı ise daha koyu olan 3 numara olarak seçtim. Yunus Emre ise tüm camları için 3 numara tercih etti.

Aracın üzerine yerleştirdiği rulodan yaklaşık kapı genişliğinde bir parça kesiliyor önce. Daha sonra filmin uygulanacağı cam yüzeyini spreyle ıslatıyor usta. Filmi yerleştirip ısı tabancasıyla şöyle kabaca bir kalıbını alıyor. Sonra filmi söküp camı yine ıslatıyor ve yine aynı süreç. Birkaç defa yapıştır sök devam ediyor. Sonra olarak kalemle işaretleyip dikkatlice kesiyor ve ıslatıp ısıl işlemle yapıştırıyor ve üzerindeki ince tabakayı söküyor. Arka camda rezistans olduğu için buraya uygulama yaparken ekstra dikkat etmek gerekiyor. Çünkü arka camdaki ısıtma düzeneğine zarar verebilirsiniz. Tüm arabanın yapılması yaklaşık 2,5 saat sürdü. Bittikten sonra da son bir yıkama yapılıp aracı teslim ettiler sağ olsunlar.

Film çekilen bir aracın camlarının en az üç gün açılmaması gerekiyormuş. Ayrıca klimanın da en sıcakta açılıp camlara verilmesi halinde yine filmler atıyormuş. Ben biraz pimpirikliyim. Dört gün bekledim. Daha sonra ise sabah 6’da gün aydınlanmamışken Ankara’ya doğru yola çıkıp filmler varken gece sürüşünü test ettim. Açıkçası korktuğum gibi olmadı. Ancak yine de iyi ki ön sağ ve solu 2 numara yaptırmışım. Çünkü 3 numara olan camlarda sadece ışıklar seçiliyor. Arkadaki aracın bütününü göremiyorsunuz.

Aradan geçen zamanda halen memnuniyetle kullanıyorum. Aslında şunu itiraf etmek lazım. Cam filmi yaptıracaksınız yazın yaptırın. Arabayı da güneşin altına bırakın. Filmler iyice otursun. Bizim filmi çektirdiğimiz gün de dahil sonraki iki üç gün neredeyse hiç güneş açmadı ve yağmur yağdı. Filmin ne kadar iyi olduğunu güneşli havalardaki performansından anlayacağız bakalım. Buradan çok sevgili Mustafa kardeşime bu işe ön ayak olduğu için teşekkür ederim.

Prof. Dr. Öncüer Arşivi ve Alper’in Yeni Dünyası

Geçen hafta sonu Ankara‘ya gittik. Aslında bloga yazacak o kadar çok şey birikti ki inan bir türlü fırsat bulup da eritemiyorum olup biteni. Ankara’ya gidip gelmem ve orada şehir içindeki trafiğe çıkmam aslında benim için başlı başına bir olay sevgili okur. Sürücülükte acemiliği ardımda bırakmaya çalışıyorum yavaş yavaş.

Kasım ayının son Pazar günü, öğlen saatlerinde Ankara’ya geldik. Eve girip karnımı doyurduktan ve bir saat kadar uyduktan sonra hemen sevgili hocam Ahmet Öncüer‘i aradım. Kendisi bana bir konum gönderdi ve buluşmak üzere sözleştik. Kendim için “büyük bir adım” atarak yalnız başıma, navigasyonu açıp trafiğe daldım. Neyse ki ciddi bir sıkıntı yaşamadan gidip Ayrancı’dan Ahmet Hocamı aldım. Birlikte meşhur Cinnah Yokuşu‘nu tırmanıp Çankaya’ya gittik. Burada önce, onun arşivinden bana ayırdığı parçaları arabaya yükledik. Daha sonra ise yakında bulunan bir mekana geçip güzel bir sohbete başladık.

Bu buluşmadan birkaç hafta önce Ahmet Hocam bana Michel Strogoff ve Robensonlar Okulu isimli romanların orijinal illüstrasyonlarını göndermişti. Ben de bu görselleri düzenleyip A4 boyutunda iki koleksiyon baskısı yaptırmıştım. Bir süre önce şu yazımda bahsettiğim Meçhul Düşman baskısıyla birlikte bu üç kitabı hediye ettim. İlerleyen günlerde bu illüstrasyonların büyük kısmını aynı şekilde bastırıp güzel bir seri elde edeceğiz.

Arşive eklenen DVD’lerin bir kısmı

Hava kararmadan vedalaştık ve ben bir kere daha (bu sefer daha büyük bir özgüvenle) Keçiören’e doğru yola çıktım. Hocanın arşivinden benim için ayırdığı müthiş Western filmler, diziler, Amerikan İç Savaşı konulu filmler, II. Dünya Savaşı konulu filmler, müzikaller ve konser DVD’lerinden oluşan bu seriyi aynı akşam tek tek gözden geçirdim.

Ertesi gün akşama kadar evdeki ufak akvaryumla uğraştım. Her seferinde daha zoru olamaz derken, bu sefer de hava karardıktan sonra ve çok sağanak yağmur altında Beştepe‘ye doğru yola çıktım. Alper ve Özge evlendiklerinden beri ilk defa evlerine gidiyorduk. Hem çok heyecanlıydık hem de ben hiç durmadan yağan yağmurdan ve Ankara’nın iş dönüşü trafiğinden dolayı epey gergindim. Neyse ki navigasyonun 40 dakika gösterdiği yolu yaklaşık 1 saatte alıp Alperler’e ulaşabildik.

Alper’in Yeni Dünyası. Gerçekten de öyle. Hayatıma girdiği 2007 senesinin sonlarından itibaren, Eskişehir’de oturduğu her evi çok iyi biliyordum. Alper’in evinin kendine has bir düzeni, bir rengi, bir ruhu, bir kokusu vardır. Hayat tek başınayken de böyledir aslında. Şimdi ise Alper’i, Özge’yle birleşen hayatında ve bu yeni dünyasında görünce içimde bir tuhaflık oldu. Duvara dayalı duran kara tekneli sazını elime aldım ve gözlerimi kapadım…

Çalamadım. Öyle bir ruh haline girince belki döktürürüm demiştim ama olmadı. Her zamanki basit şeyleri çaldık. Aksi gibi Mert‘in de huysuzlanacağı tuttu. Merve daha fazla uzatmadan oğlanı yatırmaya gitti. Biz de fırsattan istifade muhabbete daldık gittik. Ertesi sabah erkenden giderim diyordum ancak anlaşılan ne ben onu bırakabildim ne de o beni. Planladığımdan da birkaç saat sonra yola çıktığımızda uzunca bir süre konuşmadık arabada. Mert’in bebek şarkılarını dinledik. Yol uzuyordu. Bagajda efsane John Wayne‘in onlarca filmini de içeren yaklaşık 50 filmlik eşsiz bir Western koleksiyonu da bizimle birlikte rafımda yerini almak üzere geliyordu. (Diğer filmleri saymıyorum bile!)

Teşekkürler Ahmet Hocam. Enerjiniz ve samimiyetiniz için. Teşekkürler Alper ve Özge. Var olduğunuz için.

Akvaryumun Yeni Misafirleri

Epey bir süredir akvaryumla ilgili yazı yazmıyordum. İlk defa yaklaşık 6 yıl önce aldığımızdan beri evimizde akvaryumda balık olmayan hiç bir dönem olmadı. Japon balıklarıyla başlayan süreç bir yıl kadar lepistes ve zebralarla devam etti. Daha sonra ise yeniden japon balıklarına döndüm. Tüm bu süreçte akvaryumun gediklisi olarak yaşamaya devam eden balığımız ise köpek balığımız köpük oldu.

Geçtiğimiz haftalarda Sanem Abla‘nın evindeki akvaryumu tüm ekipmanları ve içerisindeki balıklar da dahil olmak üzere toplayıp aldım. Böylece akvaryumuma yeni bir dev katılmış oldu. Akvaryumla birlikte transfer ettiğim dört balıktan bir tanesi bıyıklı vatoz, üç tanesi ise japon balıklarıydı. Japonlardan birisi ise benim akvaryumcudakiler de dahil, şimdiye kadar gördüğüm en büyük japon balığıydı. Aldığım balıkların eski akvaryumlarını boşaltım yeni bir boş akvaryuma aktardım. Burada 48 saat boyunca herhangi bir hastalık vb. taşıma risklerine karşılık Sera markalı bir ilacı da eklediğim taze suyla beklettim. Daha sonra ise iki japonu ve vatozu kendi akvaryumuma naklettim. Büyük boyutlu olanı ise bir gün daha beklettim. Bu sırada hem internetten hem de akvaryumcumdan teyit ettikten sonra onu da kendi akvaryumuma taşıdım.

Japonlar inanılmaz barışçıl balıklar olduğundan ve aslında birbirlerini yutamayacak büyüklükte olduklarından aynı akvaryumda yaşayabiliyorlar. Nüfus birden bire ikiye katlandığı için diğerleri rahatsız olurlar diye tahmin ediyordum ancak böyle bir sorun da yaşamadım. Birinci haftanın sonunda sularını üçte bir oranında tazeledim.

Akvaryumculukta tüm balıkların koşullara adapte olabildikleri döngüleri yakalayabilmek çok önemli. Bunu ben kendi balıklarımda çok net bir şekilde gözlemledim. Herhangi bir etkiden (sıcaklık, suyun yapısı, su değişimi, ilacın markası, yemin kalitesi vb.) dolayı balık adapte olamıyorsa elinizdeki canlıları her geçen gün birer birer kaybediyorsunuz. Hiç bir balığın ölmediği örneğin 30 günlük bir periyot yaşamışsanız, tüm bu süreçteki rutininizi sakın bozmayın.

Akvaryumcum bana sürekli hatırlattığı için ben de size birkaç şeyi hatırlatmak istiyorum. Türü ne olursa olsun, akvaryumunuzda muhakkak bir ısıtıcı olsun. Su sıcaklığının sabit olması, dış ortamdan etkilenmemesi çok önemli. Yemi az verin. Günde birkaç defa verebilirsiniz ancak az verin. Balıklar bir defa yüzeye çıktıklarında bitirebilsinler. Dibe ne kadar az yem çökerse suyunuz o kadar geç kirlenir. Japonlar yüzeyden yemeyi seviyor. O yüzden yüzeyde bir süre kalabilecek pul yemleri tercih edin. Sürekli aynı yemi de vermeyin ama. Haftada birkaç defa farklı yemler verebilirsiniz. Bir de mevcut akvaryumunuza yeni balıklar ilave edecekseniz, tercihen aynı balıkçıdan alın. Başka akvaryumlardan, eşten dosttan balık aldıysanız muhakkak birkaç gün boş bir akvaryumda taze ve ilaçlı suda bekletin. Cilt hastalığı, mantar, virüs vb. varsa burada iyileşir. Eğer balık bu koşullarda ölürse mevcut balıklarınızı kurtardığınız için sevinin.

Bu Dolunayın Müjdesi: Yekta Doğdu!

Aylar önce yine bir dolunay zamanı müjdesini vermiştim Sercan ve Ülkü‘nün bebek beklediklerinin. İşte zaman su gibi aktı (bunu bir de Ülkü’ye sormak lazım) ve nihayet Yetka 19 Ekim 2021’de İstanbul’da dünyaya geldi! Gezegenin dört bir köşesine dağılmış olan ailemiz giderek büyüyor sevgili okur! Fotoğraftaki görseli 20 Ekim gecesi çektim ve Yekta’ya ithaf ediyorum. Arka planı 2,5 saniye pozlamayla çektim. Ay’ın kendisini ise 300 mm odak uzunluğunda, 15 fotonun stoklanmasıyla oluşturdum. Arka balkonumun en güzel manzarası!

Sercan ve Ülkü’nün sevimli yavrularının dünyaya gelişi, elbette son günlerin güzel haberiydi. Doğum anından hemen sonra Sercan’la görüştüm ve karşımda temkinli, tane tane konuşan, taze bir baba buldum. Çocuğunun dünyaya gelmesi bir baba için kesinlikle şaşkınlık verici, tedirgin edici ve sersemletici bir durum oluyor. Annenin aylar süren anatomik ve ruhsal bağının aksine babanın bebeğini gerçek anlamda ilk hissettiği an, bebeği ilk gördüğü an oluyor. Muhakkak istisnalar vardır ancak o anda hissedilen şey mutluluktan daha çok şaşkınlık oluyor. İşte Sercan’ın sesinde de bunu anladım.

Yekta henüz Dünya gezegenindeki ilk günlerini geçiredursun. Biz de hayatlarımızı yoluna koymanın yollarını arayalım. Kendimiz için ne yapabiliriz? Sevdiklerimizi nasıl daha çok sevebilir, mutluluklarımızı nasıl daim kılabiliriz? Daha çok mutlu olmak ve iyi hissetmek için okumaya, dinlemeye, izlemeye, üretmeye ve düşünmeye nasıl daha çok vakit ayırabiliriz? Uykularımız artık vakit kaybı mı?

Türümüz bilinen tarih göz önüne alındığında, yine keskin bir virajdan geçiyor. Doğamıza aykırı bir yaşam tarzına (daha kısıtlı iletişerek) uyum sağlamak zorundayız artık. Çok değil on yıl önce göbeğimizi kaşıya kaşıya anlattığımız ve haber verdiğimiz felaket senaryolarını yaşıyoruz artık: Kuraklık, su kesintileri, plansız kentleşmenin çığrından çıkardığı afetler, milyonlarca lira zarar, doğal kaynakların tüketilmesi, alternatifleri tükenen ve kimya endüstrisiyle iç içe geçmiş gıda endüstrisi, değişen iklimler… Bu dengeyi ben mi bozdum? Benim payım ne? Dünya’daki toplam insan nüfusunu düşünürsek, bu nüfusun ne kadarlık bir oranı bu değişimden doğrudan sorumlu? Örneğin küresel ısınmaya yol açtığı konusunda kreş çocuklarının bile hem fikir olduğu karbon salınımın kıta Amerikası’nda ve Çin’de önüne geçilememesinden, buralarda yaşan toplam 2,5 milyar insanı mı sorumlu tutacağız yoksa hepsi bir yuvarlak masa etrafında toplanabilecek ve sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek karar vericileri mi?

Dolunaylar benim için bir iç hesaplaşma dönemleri. Ancak şimdi bu hesapları bir kenara bırakıp yazımı bitireceğim ve Sercan’ı arayacağım görüntülü olarak. Minik yavrumuz Yekta’yı fotoğrafından sonra ilk defa göreceğim umarım. Ah sevgili Yektacık, bu hayat sana hep mutluluk ve sağlık getirsin be oğlum. Annenle babanla, sevdiklerinle ve bizimle huzurlu bir ömür yaşa.

Jules Verne – Meçhul Düşman, Ülkemizdeki Jules Verne Hayranları

Aylar önce Ankara’da yüz yüze tanışma fırsatı bulabildiğim, ülkemizin önemli Jules Verne hayranlarından Ahmet Öncüer hocamın, sohbetimiz esnasında okuyup okumadığımı sorduğu bir Jules Verne kitabı vardı: Meçhul Düşman. Orijinal isminden bire bir çevirisiyle “Barsac Keşif Heyeti’nin Olağanüstü Macerası” olarak ismini çevirebileceğimiz eser, Türkçe’ye ilk defa Cemil Cahit CEM tarafından çevrilerek Arif Bolat Kitabevi tarafından iki cilt halinde yayımlandı. Kitabın ismi her ne kadar “Meçhul Düşman” olarak yer alsa da aynı eserin iç kısmında alt başlık olarak ilk cildine “Barsak Keşif Heyetinin Harikulade Sergüzeşti” ve ikinci cildine “Gizli Şehir” isimleri verilmiştir.

Her ne kadar bu eseri ilk defa ve iki cilt halinde Arif Bolat Kitabevi yayımlamışsa da, Elma Yayınevi‘nden 2015 yılında Sevgi ŞEN çevirisiyle yayımlanan “Öyküler 3 – Türkçe’de Yayımlanmamış Eserleri” isimli kitapta “Sahra’daki Gizli Şehir” ismiyle kendine yer bulmuştur.

Eserin en dikkat çekici özelliği Verne’in ölümünden sonra oğlu Michel tarafından eksik kısımlarının yazılarak ve düzenlenerek yayımlanmasıdır. Dolayısıyla Dünya’da çeşitli zamanlarda ve çeşitli dillerde yayımlanan eserde farklılıklar görülmekteymiş. Vikipedi’de eserin orijinal halinin 1971’de Lozan kentinde şans eseri bulunduğu ve Jules Verne Müzesi’ne teslim edildiği yazılmış ancak herhangi bir kaynak yok. Ben de araştırdım ancak anahtar kelimelerden bir şey çıkmadı. Belki Murat Haser üstat konuya ilişkin fikir sahibidir.

Kitabın çok kötü kondüsyondaki baskıları nadirkitap.com‘da satışta vardı. Ancak biraz Ahmet Öncüer’in yardımıyla, biraz da Google araştırmasıyla Türkçe’ye çevrilmiş olan iki cildin taramalarını bulabildim. Çözünürlükleri çok kötü olduğu için her bir sayfaya tek tek foto geliştirme işlemi uygulamam gerekti. Daha sonra ise bunları tek bir cilt haline getirip birleştirdim ve bastırdım. Üç adet bastırdığım kitabın bir kopyasını kendime ayırdım. Diğer iki kopyasını ise iki kıymetli büyüğüme hediye edeceğim sürpriz olarak. Halen devam eden Alfa Serisi‘nden belki bu kitap da çıkarsa, modern Türkçe’ye çevrilmiş halini tüm Verne hayranları okuma fırsatı bulur. Çünkü bu eser Verne’nin sadece ülkemizde değil, Dünya’da da az bilinen eserlerinden.

Facebook’ta “Jules Verne İstanbul” isminde bir grubumuz var. Son birkaç aydır, ülkedeki pek çok önemli Verne Koleksiyoneri de gruba postlarıyla katkılar sağlıyorlar. Aşağıda, ilk defa bu grup sayesinde tanıştığım yazar/araştırmacı/arşivci/koleksiyoner üyelerimizin koleksiyonlarını ve çalışmalarını içeren bazı internet sitelerinin bağlantılarını vereceğim.

  • Özcan BAL: https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Jules_Verne_bibliyografyas%C4%B1 : Evet, Türkçe Vikipedi’ndeki Jules Verne Bibliyografyası maddesi Özcan Bey’in uzun çalışmaları sonucunda, bizzat kendisi tarafından kaleme alınmıştır. An itibariyle Türkçe olarak yazılmış en derli toplu listedir diyebilirim. Ben, değiştirilme ihtimaline karşı sayfayı kaydedip çıktı olarak aldım.
  • Talat ÖNCÜ: https://oncu.com/julesverne/ : Ülkemizdeki en büyük bireysel kütüphanelerden birisine sahip olma hedefiyle Talat Bey’in yıllardır topladığı on binlerce kitap ve diğer basılı içerikler arasında Jules Verne’ye ait kitaplar da önemli bir yere sahip. Kişisel internet sitesinde Jules Verne için ayrı bir sayfa ayıran Talat Hoca’nın yarım kalmış gibi görünen Kapak Resimli Bibliyografi çalışması eğer üzerinde durulup tamamlanırsa Türkiye’deki en iyi bibliyografi olmaya aday.
  • Yılmaz TEKİN: https://yilmaztekin.pro/category/jules-verne-kulup/ : Yılmaz TEKİN, 7-8 yıl önce ilk defa “MİT’çi mi Simitçi mi” isimli hatırat romanını okuyarak tanıdığım bir yazar. Kendisi emekli bir istihbarat mensubu. Ancak çok sıkı da bir Jules Verne hayranı. Kişisel sitesinde kendi çevirisini yaptığı Verne eserlerine bölüm bölüm olarak yer veriyor. Şu sıralar Yüzen Şehir‘i tefrika ediyor. Siteyi inceleyince tanıdık bir isimle daha karşılaşıyoruz: Sevgi ŞEN. Bu ismi az önce yukarıda Elma Yayınları’ndan çıkan Hikayeler isimli derleme serisinin çevirmeni olarak görmüştük. Yılmaz TEKİN’in istihbarat yıllarına ait kitapları çok keyifli bir üslupla yer yer güldüren, yer yer de şaşırtan bir tarzda yazılmış. Özellikle benim de okuduğum MİT’çi mi Smitçi mi isimli kitabını muhakkak okuyunuz.

Son olarak yine Özcan Bey’in sayesinde keşfettiğim interaktif bir site var: https://verne.tass.ru/desktop.html Verne’in en önemli bazı eserlerini Dünya haritası üzerinde görselleştirip kitaplarla ilgili belli objelerle simgeleştirmişler. Hatta arama bölümünden olayların geçtiği coğrafya ya da ortama göre sınıflandırabiliyorsunuz. Buradaki arka planı uzun uğraşlar sonucunda bulup orijinal çözünürlüğünde (2700×1700 px) indirebildim. İsteyen olursa yorum bırakabilir 🙂

Masumiyet Müzesi Projesi Üzerine

Bu yıl hayatıma en çok yer tutan roman şüphesiz Masumiyet Müzesi oldu. Üç dört yıl önce Erdoğan Dayımın hediye ettiği ilk baskı Masumiyet Müzesi’ni biraz da “klasik bir aşk romanı” okuduğumu sanarak okumuştum. Orhan Pamuk’un artık kült sayılabilecek bu eseri klasik bir aşk romanı olmanın çok ötesinde döneminin toplumsal hayatını, sosyal yaşantıları, ülkedeki düşünce trendlerini ortaya koyan bir kitaptı. Büyük ihtimalle Türk edebiyatında ilk defa bir romanın ete ve kemiğe büründüğü, Orhan Pamuk’un zihninde on yıllar boyunca tasarlanıp hayata geçirilen bir projeydi. Orhan Pamuk öyle bir çalışma yapmış ki ortaya çıkan müze, film ve tüm diğer materyalleri görünce eksik kalan tek şey romanın gerçek karakterleri olmuş.

Bu yaz müthiş bir ekiple İstanbul’a görev için gittiğimizde Halil Abi’nin o günlerde okuduğu kitabın Masumiyet Müzesi olduğunu öğrendim. İstanbul’da geçirdiğimiz keyifli günlerden birisi de Gürkan ve Halil abilerle Çukurcuma’daki Dalgıç Sokak ile Çukurcuma Caddesi’nin kesişiminde yer alan Masumiyet Müzesi’ne gittiğimiz o gündü. Ne yazık ki pandemi nedeniyle müze kapalıydı.

Eskişehir’e dönünce Masumiyet Müzesi’ni yeniden gündemime aldım. Birazcık araştırmaya başlayınca Orhan Pamuk’un aslında “Masumiyet Müzesi Projesi”nin sadece 600 kitaplık bir romandan ibaret olmadığını gördüm. Bu proje en nihayetinde; gerçek bir müze, yüzlerce obje, onlarca replika, bir reklam filmi, yine edebiyatımızda belki de bir örneği daha olmayan bir “müze kataloğu – Şeylerin Masumiyeti”, bir belgesel film – Innocence Of Memories (Hatıraların Masumiyeti) ve bu filmi anlatan aynı isimli daha küçük bir anlatı/kitaptan oluşuyor. Bu ekstraları keşfetmemi sağlayan Halil Abi’ye yazının başında değil ama şimdi teşekkür ediyorum. (Belgeselin orijinal DVD’sini bulamadım.)

Kitabı okudum (1,5 kere), yan kitapları (Şeylerin Masumiyeti ve Hatırların Masumiyeti) okudum, belgesel filmi izledim. Ancak müzeyi ziyaret edemedim. Gittim ama kapalıydı. Dolayısıyla şimdi tüm bu etkileşim sürecinde derlediğim notları biraz daha düzenleyerek sunuyorum. Çok büyük oranda Şeylerin Masumiyeti ve Hatıraların Masumiyeti kitaplarını referans aldım. Çünkü bu iki kitap projenin detaylarını barındırıyor. Roman ise projenin kendisi zaten. Yazıda yer alan müze görseller ise tam da bu yazıyı kaleme aldığım günlerde İstanbul’da olan Alper’in, ricamı kırmayarak gittiği müzede kendi objektifinden bloğa özel olarak çekilen karelerden oluşuyor.

En başta şunu söylemek lazım. Orhan Pamuk bu romanında “kendisini de konuya dahil ederek” gerçekliği zirveye çıkarmış. Tüm olayların kurgu olduğunu bilsem de yazarın röportajlarını okuyunca, özellikle de belgesel filmi izlerken “lan acaba gerçek mi?” diye sorup durdum kendime. Öylesine gerçekçi ve asla kurgu olduğunu bozuntuya vermeyen bir tutumla yürütmüşler tüm projeyi. Müzeyi oluştururken bile kahramanlarımız Kemal’in ve Füsun’un dokunuşlarını (!) yansıtmışlar eserlere. Adeta fotoğraflarını görmeyi arzular hale geldim ben.

Romana dair ilk fikir kırıntısı, yazarın 70’li yıllarda Osmanlı’nın son şehzadesi Ali Vasıb Efendi’yle tanışmasında aklına düşmüş. Ali Vasıb Efendi, bir Osmanlı prensi olarak Ihlamur Kasrı’nda büyümüş. Daha sonra yurtdışına sürülen hanedan ailesiyle birlikte İskenderiye’de, İtalya’da ve çeşitli Avrupa şehirlerinde yaşamış. Servetini tüketmiş. Ülkeye döndüğünde yokluk çekiyormuş. Pamuk’un da bulunduğu dost ortamında biraz da şakayla karışık “rehberlik” yapabileceğini söylemişler. Büyüdüğü Ihlamur Kasrı o günlerde müzeymiş. “Kendi büyüdüğüm evde rehberlik yaparım, kendi eşyalarımı ziyaretçilere anlatırım” gibi bir şeyler söylemiş. Orhan Pamuk’a bu fikir çok etkileyici gelmiş: Kendinin de parçası olduğun bir müze kurmak.

Projenin anlatısı, kendini ifade edişi, insanlara göstermeye çalıştığı bir üslup var: Hüzün felsefesi olarak ifade ediyor bunu yazar.

Kitapların satır aralarında yazarın kendisine dair verdiği bilgiler de yer alıyor. Örneğin Pamuk, 70’li yıllarda resme meraklıymış ve resim yapıyormuş. Ayrıca mimarlık bölümünde de bir dönem eğitim görmüş.

Orhan Pamuk, tıpkı romandaki kahramanı Kemal gibi, müze projesini iyice benimseyerek 1996-2001 yılları arasında Avrupa’daki müzeleri geziyor. Gezdiği büyük ve isimli müzelerin yanı sıra “arka sokaklarda” yer alan butik müzelere de uğruyor ve onu en çok etkileyen de bu küçük müzeler oluyor.

Müzenin bulunduğu ev 1897 yılında yapılmış. Yaptıranın kim olduğu bilinmiyor ancak Ermeni ustalar tarafından yapıldığı biliniyor. Orhan Pamuk, evi satın aldığında o civarda çalışan bir müteahhittin depo ve bekar evi olarak kullandığı bir yermiş. İnşaatlarda çalışan işçiler yatıp kalkıyor, burada konaklıyorlarmış. Evin arka bahçesi içeriye yığılmış malzemelerde dolayı girilmez durumdaymış. Pamuk evi satın alıp restore edip arka bahçeyi temizlediğinde bu bahçeye kaçıp sahipleri tarafından geri alınamamış tam 18 tane patlak top bulmuşlar. Detaya bak!

Evin satın alındığı tarihle ilgili büyük bir çelişki yaşıyor Orhan Pamuk. Anlaşılan tam tarihi kendisi de unutmuş. Çünkü aynı kitabın farklı bölümlerinde verdiği tarihler bile birbiriyle uyuşmuyor.

  • Şeylerin Masumiyeti katalog kitabın 9. sayfasında 1998’de satın aldığını,
  • Aynı kitabın 59. sayfasında 1999’un sonunda, depremden dört ay sonra (17 Ağustos Depremini kast ederek) yani aslında Aralık 1999’da satın aldığını,
  • Hatıraların Masumiyeti anlatı kitabın 30. sayfasında 1999 depreminden altı ay sonra yani Şubat 2000’de satın aldığını belirtiyor.
  • Yine Şeylerin Masumiyeti’nin 254. sayfasında “satın aldıktan 1 yıl sonra 2001’de” şeklinde bir ifade yer alıyor. Bu durumda evin 2000 yılında, Şubat ayı içerisinde alınmış olduğu kanaati güç kazanıyor.

Şeylerin Masumiyeti, klasik bir müze kataloğundan ziyade “Masumiyet Müzesi Projesi”nin rehberi niteliğinde. Çünkü burada hem romandan kesitler hem müzeden görüntüler hem de yazarın projenin tüm aşamalarında yaşadıkları anlatılıyor. Yaratım sürecinin aşamalarını açıkça görmemize izin veriyor yazar. Bana göre bu kitabın en önemli bölümlerinden birisi ise Orhan Pamuk’un 11 maddelik Müze Manifestosu. Bu manifesto butik müzeler ve ıssız koleksiyoncular için ilham verici şekilde yazılmış. Tüm maddeleri değil ama dikkat çeken bazı noktaları şu şekilde:

  • Devletin hikayesi yerine tek tek bireylerin hikayeleri, insanlığımızı bütün derinliğiyle ortaya koymak için daha uygundur.
  • Saraylar milli müzelerin; destanlar ise romanların kökleridir. Bu dönüşüme bakarsak sarayların hikayelerini destanların anlatması ve onlara benzemesi uygun olabiliyor. Ancak Milli müzeler, romanlara benzemiyor ne yazık ki.
  • Bir topluluk, cemaat ya da cinsin hikayesini anlatan müzelerden bıktık (Orhan Pamuk’un ifadesiyle). Sıradan hikayeler saha insani ve mutluluk vericiler.
  • Sorun ülkelerin kültürlerinin ne kadar zengin olduğunu değil, bur ülkelerde yaşayanların hikayesini aynı zenginlikle anlatabilmektedir.
  • Müzeler küçük, bireysel ve ucuz olmalıdır.
  • İnsanlar, hikayelerini müzeleştirmeye teşvik edilmelidir.
  • Eşyalar “yaşadıkları” doğal çevrelerinden koparılmamalıdır. (Örneğin bir masa, süslü, ışıklandırılmış bir vitrin yerine, yıllarca kullanıldığı yerde, aynı odada daha çok şey anlatabilir.)
  • Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir.

Romanın geçtiği yıllarda gazetelerde yer alan kadınların ancak ya şiddet gördüğü ya da cinayete kurban gittiği için haber oldukları ve bu halde bile gözlerinin bantlı olduğunu belirtmiş. Gözleri bantlı olmayan kadınların ise “yollu” olduğu düşünülürmüş.

Kitapta da pek çok kere adı geçen Meltem Gazozu isimli içecek için müzede gösterilmek üzere 2010 yılında bir reklam filmi çekmişler. Bu reklam filmini Sinan Çetin çekmiş. Senaryosunu ise ülkenin önemli reklamcılarından Serdar Erener (Sertap Erener’in kardeşi) yazmış. Ben müzeyi ziyaret edemediğim için bu filmi izleyemedim ancak reklam için Nil Karaibrahimgil de bir şarkı yapmış. Görüleceği üzere, böylesi bir kurmaca ürün için TV’de gösterilmeyecek ve bir müze materyali olarak kalacak basit bir reklam filmini bile şampiyonlar ligi kadrosuyla çektirmiş Orhan Pamuk. Bu arada tıpkı kitapta anlatıldığı gibi İstanbul’da yaşayan bir Alman manken oynamış bu reklamda.

Müzede yer alan yiyecekler poliol isimli maddeden üretilmişler.

Kitapta yer alan birkaç kırılma noktasına ev sahipliği yapan Hilton Oteli için Orhan Pamuk, “Avrupa’nın Türkiye’ye attığı ilk adım” olarak bahsediyor.

Orhan Pamuk, “Aşk acısının anatomik yerleşimi” isimli bir tespit yapmış. Kitabın ve kataloğun 26. bölümünde bunu görselleştirmişler. Ayrıca burada da kullanılan “kırık kalp” Özlem Şahin ARAPOĞLU tarafından yapılmış.

Kitabın kapağında yer alan görsel aslında Boğaz’da değil, bir piknikte Ahmet IŞIKÇI tarafından çekilmiş. Hatta katalogda aynı piknikte çekilmiş başka bir fotoğraf daha var.

Kitabı okurken hayal etmeye çalıştığım şeylerden birisi de Kemal’in 31. bölümde kendine çizdiği harita oldu. Kemal, bazı sokaklara girmeyi kendine yasaklamıştı o bölümde. İşte katalogda bu haritanın gerçek halini görmek çok keyif verici oldu. Kafamdaki hayalin görsel hale gelmesi beni mutlu ediyor.

Şeylerin Masumiyeti’nin 162. sayfasında yazarın amcası Aydın Pamuk’un kamerasından ellili yıllarda çekilmiş görüntülerden kareler yer alıyor. Yazar, bu kurgu projenin bir çok noktasında kendi gerçek kişiliğini öyküye katmaktan hiç çekinmemiş. Örneğin 83. bölümde bunu biraz önce çıkarmış. Orhan Pamuk’un Kemal’i tam yedi yıl boyunca dinlediği o odanın bir canlandırmasını yapmışlar. Aslında yedi yıl süren böyle bir sohbet olmadığını biliyoruz ancak canlandırmayı görüp, detayları okuyunca “Acaba?” diye sormaktan alamıyorum kendimi.

Yine aynı kitabın 52. bölümünde meşhur Yeşilçam filmlerinden en romantik sahnelerin kareleri yer alıyor. Bu filmlerin bilgilerine kitabın en son kısmında yer verilmiş.

Kitabın bir kısmında Kemal’in İstanbul’da tanıştığı koleksiyonculara ilişkin tespitleri yer alıyor. Aslında bu tespitler Orhan Pamuk’un bizzat kendi gözlemleri. Burada en çok dikkatimi çeken koleksiyoncular “gemi fotoğrafı toplayıcıları” oldu. Bunları iki sınıf ayrılmışlar. İlk grup olan “Sistemciler” arabalı vapurlar, şehir hatları gibi filolarda yer alan gemilerin fotoğraflarını topluyorlar. Salt olarak bu gemilerin fotoğrafının yanı sıra arka planda bu gemilerden birinin olduğu, geçtiği fotoğrafları da topluyorlarmış. Diğer grup olan “Romantikler” ise Boğaz’dan geçen her geminin fotoğrafını topluyorlarmış. Hatta bu yüzden artık Antikacılardaki arşivlerde, içerisinde gemi bulunan fotoğraflar daha değerli olmaya başlamış.

Orhan Pamuk’un, yukarıda da kısmen bahsettiğim üzere, bakış açısı “Roman ve Müze aynı şeydir” fikri üzerinde yoğunlaşmış. Masumiyet Müzesi’yle açıkça ortaya koyduğu fikir de bu.

Şeylerin Masumiyeti’nde 217. sayfada İstanbul’un sokak köpekleriyle ilgili çok iyi bir bölüm var. Osmanlı’da Abdülaziz Dönemi’nde yapılan zalimlikleri anlatmış yazar. Aslında bu olay tarihimizde hayvanlar yönelik yapılan en büyük zulümlerden birisi. O dönem İstanbul’da bulunan köpekler padişahın talimatıyla toplanarak Marmara’daki ıssız adalardan birinde, yemeksiz ve susuz ölüme terkediliyor. Günlerce bu hayvanların çaresizlik içerisinde havlamaları, inlemeleri duyuluyor kıyılardan. Aynı bölümde Edmonde de Amicis’in Müslümanların sokak hayvanlarına olan davranışlarını öven yorumlarına yer veriliyor.

Müzede Füsun’un içtiği ve Kemal tarafından (ç)alınan tam 4213 tane izmarit ve bu izmaritlerin hikayelerinin sergilendiği bir bölüm var. İnsan bir izmariti niye sergiler? Bu soruya cevap verebilenler Orhan Pamuk’un düşünce yapısını anlayabilirler. Orhan Pamuk’u övmek niyetinde değilim ama hayatımın çeşitli dönemlerinde benim de izmarit olmasa da farklı objeleri benzer şekillerde biriktirdiğim oldu.

Evet, yazı biraz oldu ve artık sona eriyor. Böyle kapsamlı bir araştırmayı ikiye bölmek istemedim. Umarım bu konuda araştırma yapan birileri için faydalı olur. Belki en kapsamlısı değil ama bu yazıyı yazmak için şöyle bir araştırdığımda, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi Projesi hakkında Türkçe olarak yazılmış en kapsamlı yazılardan bir tanesini okudunuz sevgili okur. Alper’e fotoğrafları için ve size de ilginiz için teşekkür ederim.

Kingdom Of 3D ile Scooter Aparat Tasarımları

Xiaomi Mijia M365 model bir scooter‘ımız var. Acayip memnununuz. Eşim her gün işe gidip gelmek için kullanıyor. Ben de canım isterse işe gidiyorum bazen de marketten çabucak alınıp gelecek şeyler olunca hemen atlayıp alıp geliyorum. İşte bu alışveriş işleri için scooter’ın gidonuna bir şeyler asmak çok iyi bir yöntem değil. Çünkü asılan poşetin ağırlığına göre sağa ya da sola dönüşlerde savrulmalar yaşayabiliyor, hızlanınca poşetin vücudunuza çarpması halinde tedirgin olabiliyorsunuz.

Ben bu basit sorunu çözmek için interneti biraz araştırdım. Ancak gördüm ki yaklaşık 6-7 cm uzunluğunda en fazla 10 gr. ağırlığında bir askı parçası için absürt paralar isteniyor. Üstelik parçanın montajını yapmak için scooter’ın gövdesindeki iki vidayı söküp sonra tekrardan daha gevşek olarak takmayı göze almak gerekiyor.

Göze alamadım ve Kingdom Of 3D‘den dostum Süha‘ya mevzuyu açtım. Süha, dakikalar içerisinde scooter’da herhangi bir kalıcı değişiklik yapmayı gerektirmeyen, vida söktürmeyen, delik açtırmayan müthiş bir tasarımla geri döndü 🙂

Xiaomi marka scooterlar için tasarlanan bu aparat, tak çıkar mantığıyla tasarlanıp üretildiği için evden çıkarken örneğin bir alışverişe gidecek ya da elinizde çantanız vs. olacaksa kolaylıkla monte edilip yola devam edebilirsiniz. İhtiyacınız olmadığında ise yine kolaylıkla çıkarabilirsiniz. Aparat scooter’ın üst kısmında yer alan kumanda panosunu kavrıyor ve ön kısımdan da sarıyor. Çirkin bir görüntü oluşturmuyor.

Parçayı 3D yazıcıdan en kaliteli filamentle ürettikleri için dayanıklılığı gerçekten kayda değer. Üstelik tasarımı gereği birden fazla destek noktası da olduğu için kolaylıkla kırılacak bir ürün değil. İlk etapta beyaz renkte üretmişlerdi ancak ben scooter’ım siyah renk olduğu için sprey boyayla basitçe siyaha boyadım ve gerçekten çok hoş oldu.

Evet, scooterınız için böyle faydalı bir aparata ihtiyacınız varsa alışveriş sitelerinde satılan birbirinin aynı, işlevsiz parçalara boşuna bakmayın. Proofhead My Resort‘ün bir selamıyla Kingdom of 3D’den sipariş verirseniz kalite kapınıza kadar gelecektir. Süha’ya ve ekibine teşekkür ederim.

Sipariş ve diğer tüm detaylar için Kingdom Of 3D: https://www.instagram.com/kingdomof3d/