Bahar Geçti Birden

fullmoon

Bir şey söyleyecektim, yarım kaldı.

Sana aşık olduğum yaştayım işte. Ben kışı düşünürken, bahar geçti birden. Anlayamadım. Bir dolunay daha geldiğinde, elimde kamera, gözüm ekranda, seni izliyorum. Konuşmak istiyorum seninle. Ağzımı açıp “Sen” deyince, başlıyorsun bağırmaya. Sonra, yutkunuyorum. Bir şey söyleyecektim, yarım kalıyor cümlelerim… Haydi başlayalım.

19mayis2019Alper geçen mesaj atmıştı. O geliyor aklıma. Annesiyle konuşurken annesi söylemiş: Mesut bence dolunaydan anlıyor. Elleri öpülesi 🙂 İşte o dolunay bu ay müthiş bir tarihe denk geldi: 19 Mayıs! Evet, bizi birleştiren birkaç şey vardı zaten. Aşkımızı bir kenara bırakırsak, ülkemize olan sevdamız ve Galatasarayımız 🙂 19 Mayıs, üstelik bu yıl Milli Mücadele‘nin başlangıcının tam 100. yılı. Dolunayım, bir asır önce, yapayalnız bir adam çıktı. Çok konuştu, çok anlattı. Anlattıklarının çoğunu kimse anlamadı. Ama inandılar ona. Okuduğu binlerce kitaptan süzdüğü satırların, kelimelerin ve harflerin aydınlığıyla, kim bilir kaç yıldır kurduğu hayalin gerçek olması için ilk adımı attı. Ah Paşam! Ah Mustafa Kemal’im! Çağının ötesindesin… Yokluğu gördün, savaşın ortasında kaldın, ölümü gördün, hasreti yaşadın, belki imrendin, belki kahroldun ama bu milletten umudunu hiç kesmedin. 

samspiyongalatasaray.jpgBugün Galatasaray, Başakşehir‘le yaptığı maçı inanılmaz bir şekilde, üç atıp bir sayarak kazandı. Ve ligdeki 22. şampiyonluğumuza ulaştık. Bu bloga futbolla ilgili çok az şey yazdım bugüne kadar. Ancak bu şampiyonluk çok önemli. Bu yalnızca Galatasaray’ın 22. şampiyonluğu değil; bu ülkede “taraftar futbolunun” galibiyeti, futboldan çok anlamayan benim bile, sarı kırmızı bir çift rengin ardından gitmeme neden olan o “aidiyet duygusunun” şampiyonluğudur. Bu şampiyonluğa Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler, Tranzonsporlular, Malatyasporlular, Sivassporlular ve ligdeki tüm diğer Anadolu takımlarımız sevinmelidir. Çünkü “PROJE FUTBOLU” yenilmiştir. Hakem hataları, penaltılar, sahaya giren ikinci toplar, VAR’lar yoklar falan filan… Bunlar aşılır. Bunlar çözülür. Ancak eğer iş duygusallıktan kopup mekanikleşirse, işte buna bir çözüm yok. O yüzden bu şampiyonluğumuz çok önemlidir.

İşte o geceki dolunay, öylesine güzel bir tarihe denk geldi. Yeri gelmişken, aynı gün biriciğimiz Volkan‘ın da doğum günüydü. Tekrardan kutlu olsun. Bu arada, yolumuza artık Canon EOS 550D ile devam ediyoruz. Bu, belki de bu yıl içerisinde attığım en büyük adımlardan bir tanesi oldu. O açıdan epey heyecanlıyım. Bahsettiğim bu makine olayı, apayrı bir yazının konusu olacak elbette. Bu hafta sonu Açık Öğretim Fakültesi sınavları var. Hemen ardından da doktora için bazı çalışmalar yapmak gerekecek. Beni unutma.

Eskişehir Teknik Üniv. Mühendislik Fak. Proje Yarışması

19fuar01Geride bıraktığımız hafta salı günü çok özel ve çok güzel bir gündü benim için. 2006 yılından beri öğrencisi olmaktan gurur duyduğum okulumun ve fakültemin, 2019 yılı Mezuniyet Proje Fuarı ve Yarışması‘nda Çevre Mühendisliği Bölümü Jüri Üyesi oldum. Özlem Hoca‘mın davetiyle katıldığım etkinlikte uzun süredir görmediğim pek çok dostumla  ve hocamla muhabbet etme şansım oldu.

19fuar05.jpgSaat 10.00 civarı Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Eskişehir Sanayi Odası’na ait fuar alanına geldik. Yıllar önce, bizim mezuniyetimizde de benzer bir poster sunumu ve yarışması olmuştu. Bir günü kendi fakültemizde, diğer gün ise yine aynı adreste, Sanayi Odası’nda yapmıştık. Gerçekten dolu dolu geçmişti. Fakültede mezun olan tüm arkadaşımlarım ve tüm hocalarımız oradaydı. Erdem Hoca‘mın bana ve Alper‘e takılmasını bile hala anlatırız. Ahh ahh, ne güzel zamanlardı be.

Fuar alanına geldikten sonra bir süre rektör hocamızın gelmesini bekledik. Bu esnada fakülteden eski dostlarımla, hocalarımla ve Mukadder annemizle biraz sohbet ettim. Daha sonra dekanımız ve rektör hocamızın konuşmalarıyla Proje Fuarı’nın açılışı yapıldı.

19fuar04

Rektörümüz Prof. Dr. Tuncay DÖĞEROĞLU

Jüri üyesi olarak görevim çok basitti: Bölümümüzden bu yıl mezun olacak arkadaşlarımızın posterlerini inceleyip bitirme projelerini dinlemek ve bazı kriterlere göre bu çalışmalara puan vermek. Diğer jüri üyesi olarak yakın arkadaşım Ongun‘u davet etmişlerdi. Bir diğer akademisyen jüri üyemizi ise hiç tanımıyordum. Yaklaşık iki saatte toplam 10 farklı projeyi ve posteri değerlendirdim. Yeni mezun olacak arkadaşlarımızla tanıştım. Yalnız, bizim dönemimizde en az 20-25 poster vardı. Bu sene bu kadar az poster olması beni epey hayal kırıklığına uğrattı.

Ongun’la beraber değerlendirmelerimizi yapıp puanlarımızı verdik. Sonra Ongun’un iş ortağı, benim de arkadaşım Tacettin ve kısa süre önce bölüm başkanı yardımcısı olan arkadaşımız Alp‘le birlikte epey bir muhabbet ettik. Tüm bölümlerde puanlamalar bittikten sonra, Eskişehir Valisi de etkinliğin yapıldığı alana geldi. Vali de gelince tüm öğrenciler ve hocalarla birlikte üst kattaki toplantı salonuna geçtik. Burada projeleri dereceye giren öğrencilere birer hediyeleri verilecekti.

19fuar02

Okulumuzun büyük bir incelikle, eserleri değerlendiren jüriler için de birer teşekkür belgesi vereceğini duyunca pek bir mutlu olduk. Alfabetik avantajımızı kullanarak, Bilgisayar Mühendisliği’nden sonra kürsüye biz çıktık. Diğer jüri üyesi ortalıkta olmadığından, Ongun’la birlikte çıktık sahneye. Tıpkı Alp gibi, kısa süre önce yeni bölüm başkanımız olan Eftade Hoca‘mız verdi teşekkür belgelerimizi sağ olsun. Daha sonra ilk üçe giren projelerin sahiplerini ve birinci olan projenin danışmanı olan Serdar Hoca‘mı 19fuar03davet ettiler sahneye. Serdar Hoca’mın öğrencisi, yaptığı projeyle bu yılın birincisi oldu. Gezerken çalışma yöntemini çok beğendiğim “Bor Giderimi Projesi” de üçüncü oldu yanlış hatırlamıyorsam.

Birinci öğrencilere verilen döküm tavalardan çok Serdar Hoca’ma verdikleri porselen megafon ilgimi çekti 🙂 Sonrasında biraz konuştuk ki Serdar Hoca’mın da “dikkatini” çekmiş.

Sizi bilmiyorum ama ben seviyorum sevgili okur. Okulumu seviyorum. Bazıları gülüyor, bazıları deli diyor, bazıları ise sinir oluyor. Buna rağmen ben seviyorum. Hep seveceğim. Çok yaşa sen!

Fuji Film Etkinlikleri: Haluk Çobanoğlu

halukcoban01

Haluk Çobanoğlu – Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz?

Eskişehir’deki Fuji Film Mağazası’nın iç kısmında bir eğitim sınıfı var sevgili okur. Sosyal medyadan takip ettiğim için, sıklıkla burada yapılan ücretsiz eğitimleri görüyordum. Ancak bir türlü denk getirip de kayıt yaptıramıyordum. Geçtiğimiz günlerde Haluk Çobanoğlu’nun “Bu Fotoğrafları neden çekiyoruz?” isimli bir etkinliğine denk gelince hemen giriş yaptım ve şansıma kayıt yaptırabildim. Fotoğrafçının aynı isimli bir de kitabı vardı. Etkinlik günü büyük bir heyecanla mağazaya gittim. İçeride, okuduğum Fotoğrafçılık bölümünden de birkaç tanıdık yüz gördüm. Etkinlik tam da belirtilen saatte başladı ve yaşayan efsanelerden Haluk Çobanoğlu sunumuna, daha doğrusu sohbetine başladı.

 

Haluk Çobanoğlu, ülkemizde fotoğraf alanında efsaneler arasına girmiş, büyük bir usta. National Geographic Türkiye’nin foto editörlüğünü yapmış. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de öğretim üyesi. Yurt dışında sayısız çalışmalar yapmış. 1999 yılındaki deprem felaketinde yabancı ekiplere de rehberlik yapmış. O dönem gördüğü manzaralardan o kadar etkilenmiş ki iki halukcoban03yıl hiç fotoğraf çekememiş. Anlattığı şeyler öylesine ufuk açan bilgilerdi ki, şimdi notlarımı temize çekerken bile yeni şeyler öğrendim. Umarım birilerine faydalı olur bu bilgiler.

  • 200 yıllık (optikle ve fotoğraf makineleriyle ilgili çalışmaların başlamasından itibaren) fotoğraf tarihinin aslında sadece 100 yılı aktiftir. Bu dönem de “baskının” bulunmasıyla başlamış.
  • Ofset baskının gelişmesiyle de fotoğraf yayılmış ve yaygınlaşmış.
  • Fotoğraf, 2. Dünya Savaşı esnasında büyük ölçüde “propaganda” amacıyla kullanılmış.
  • Haber/belgesel fotoğrafçıları (fotojurnalistler), “Bizim, Dünya’nın gidişiyle ilgili dertlerimiz var ve bizler birer hikaye anlatıyoruz.” görüşüne sahiptirler.
  • Her fotoğraf aslında bir belgedir. Bu konuda Haluk Hoca’nın Ara Güler’le bir anısı var. Bir gün, Ara Güler bir çay bardağının fotoğrafını çekmiş. Haluk Hoca da fotoğrafı görünce sormuş: “Yahu, çay bardağını niye çektin?” Ara Güler cevaplamış: “İyi de o bardak artık yok ki…
  • Haluk Hoca’nın bir sorusunu not almışım: Günümüzde, artık her yerde kameralar var. Böyle bir ortamda “belgesel fotoğrafçılığa gerek var mı?” Bu soru, belki de tüm seminerde anlattıklarının çıkış noktasıydı. Bu soruya verilecek cevaplar, seminerde paylaştığı şeylerdi.
  • Ünlü kültür tarihçisi Peter Burke’ün dikkat çektiği bir nokta var. Tarihçiler hep metinlerle çalışıyorlar, ancak nedense görselleri hep unutuyorlar. Arşivlerde herkes metinlerin peşinde. Oysa kimse özellikle fotoğrafın icadından sonraki dönemler için, fotoğrafları kurcalamıyor.
  • sonkuslar.jpgSait Faik’in Son Kuşlar isimli bir kitabında yer alan bir öyküden bahsetti. (Bu öykünün adı Harita’da Bir Nokta) Bu öyküde kahraman bir gün “yazmaktan” vazgeçiyor. Çok detaylı anlatmaya gerek yok, önce bohem Paris’e, sonra Beyoğlu’na yerleşiyor. Sonra Burgaz Ada’da balıkçı olmaya karar veriyor. Ancak yaşadığı çevre ona öylesine malzemeler veriyor, öylesine insan manzaraları sunuyor ki kendine verdiği yazmama sözünü bozuyor ve kaleme kâğıda sarılıyor. Öykünün son cümleleri şöyle bitiyor: “… cebimde taşıdığım küçük çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” İşte insandaki yaratıcılık ve üretkenlik bu “delirme” hissiyatından ileri geliyor belki de.
  • Belgesel fotoğrafçılığın tarihinde “itiraz kültürüne” çokça rastlıyoruz.
  • migrantmother01Amerika’da ekonomik buhran başlıyor 1920’lerin sonunda. Toplumsal yapıda ve yaşantıda inanılmaz değişiklikler yaşanıyor. Mevsimsel göçler başlıyor kıtada. Hatta John Steinbeck’in de romanlarında konu edindiği dönem bu dönemdir. Gazap Üzümleri romanı bu konuda tam bir başyapıt! İşte tam da bu bunalımın ortasında “Bu dönemi fotoğraflamalıyız” fikri ortaya çıkıyor. Yarısı kadınlardan oluşan otuz farklı fotoğrafçı, o dönem ülkenin her yerinde fotoğraflar çekiyor. Üstelik o dönemde, projenin başında da siyahi bir fotoğrafçı var. Proje o dönemin Tarım Bakanlığınca “Farm Project” adıyla başlatılmış. Hatta çok sık gördüğümüz şu fotoğraf da bu proje kapsamında çekilmiş. (Dorothea Lange – Migrant Mother 1936) Bu “Göçmen Anne” fotoğrafını bir de geniş açılı olarak görmek gerek dedi. Ben de aşağıya ekliyorum.
  • migrantmother02
  • Haluk Hoca’nın üstüne basarak söylediği bir husus var: Fotoğrafı çekmek kadar seçmek de önemlidir. Yanlış seçilen fotoğraflar yüzünden, pek çok iyi fotoğrafçının kariyeri sona ermiş.
  • American Gothic by Grant Wood, 1930.1942’de Gordon Parks isimli Amerikalı bir fotoğrafçının çektiği “American Gothic” isimli fotoğraf, aslında meşhur bir tablonun yeniden yorumlanmasıymış. Fotoğrafçı eleştiri dilini öylesine ustalıkla kullanmış ki fotoğraf, sanat tarihinde kendisine yer bulmuş. Orijinal Amerikan Gotiği tablosu, Grant Wood isimli ressam tarafından 1930 yılında yapılmış. Parks ise bu meşhur tabloyu, siyah beyaz eşitsizliğini yorumlamak adına çekmiş.
  • Çok önemli bir fotoğrafçı var: Eugene Smith. Bu adamın babası iflas ediyor ve ardından da intihar ediyor. Bu şokun ardından Eugene de üniversiteyi bırakıyor ve fotoğrafçılığa başlıyor. 1950-1970 yılları arasında Dünya’daki fotoğraf akımını bu adam domine etmiş. Öylesine başarılı oluyor yani. O dönemin meşhur dergisi Life için fotoğraflar çekmiş. Özellikle televizyon öncesi dönemde, Dünya’da Life dergisi çok önemli bir yer tutuyor.
  • Dünyadaki savaş muhabirlerinin çoğu, “Sınır Tanımayan Doktorlar” isimli örgütle birlikte çalışıyorlar.
  • Alber Swaizer: Nobel barış ödülü alan Alman bir doktor. Zaten iki doktorası olmasına rağmen, 30 yaşından sonra tıp okuyor ve Tıp doktoru da oluyor. Bunu da sırf Afrika’da insanlara yardım edebilmek için yapıyor. Afrika’da, Gabon’da bir koloni kuruyor ve orada “Yaşama Saygı” felsefesini geliştiriyor.
  • Irk, din, dil ve cins konuları Dünya’da hiçbir zaman eskimeyen konulardır.
  • ispanyol.jpg

    İspanyol Köyü

    ünya Savaşı’nın esas olarak İspanya’da, iç savaşla başladığı kabul ediliyor. Bu dönemde Eugene Smith, İspanyol Köyü isimli bir çalışma yapıyor. Tıpkı orta çağdaymış izlenimi uyandıran kareler çekiyor. “İspanya’ya, Franco’nun getirdiği yoksulluk ve korku üzerine bir iş yapmaya gidiyorum. Ümit ediyorum ki bu benim en güçlü hikayem olacak!” diyor.

  • Daha sonra II. Dünya Savaşı’nda, Pasifik cephesinde yaralanıyor. Zaman geçiyor. 1970 yılında Japonya’ya gidiyor. O dönemde burada, Minimata denilen bölgede çocuklar sakat doğmaya başlıyorlar. Sonradan bu durumun, körfezde biriken ağır metallerden, özellikle de cıvadan kaynaklandığı anlaşılıyor. Orada faaliyet gösteren bir sanayi tesisinin atıksuları nedeniyle deniz kirlenmiş. Bu yönüyle de Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden biri olarak kabul ediliyor. Eugene Smith, bu sakat doğan çocukların ve diğer yerel halkın fotoğraflarını çekiyor. Bu fotoğraflar yurt dışında da yayımlanmaya başlayınca bir dalga oluşmaya başlıyor. Tepkiler çığ gibi büyüyor. Sorumlu şirket köşeye sıkışıyor. Smith, büyük bir kitlesel hareketi başlatmış oluyor.
  • Tabi sonuç? Felakete sebep olan firma Eugene Smith’i dövdürüyor. Ama çok kötü dövüyorlar adamı. Hatta adamcağızın bir gözü kör oluyor. Yıllardır yaşadığı Japonya’dan ABD’ye dönüyor. Bir yıl sonra da ölüyor. Bir dönem dünya fotoğrafını domine eden, Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden birini görüntüleyip tüm Dünya’da bir hareket başlatan o duayen fotoğrafçı öldüğünde hesabında yalnızca 28 dolar olduğu biliniyor.
  • Smith’in Dünya’da başlattığı bu dalga elbette bitmiyor. Avrupa’da ilk çevre hareketleri başlıyor. Hatta Yeşiller grubu da bu dönemde kuruluyor.
  • 025841Toprağın Tuzu, 2014 Fransa-Brezilya ortak yapımı belgesel film. Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado tarafından yönetilen film, Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado‘nun meslek yaşamındaki önemli çalışmalarını ve hayatını anlatır. Bu filmi epey övdü hoca. Muhakkak izlemek gerek.
  • Etkinliğin sonraki bölümünde ise hocanın kendi çalışmalarını görme şansımız oldu. Bunlar New York Subway (New York Metrosu) ve Arabesk isimli çalışmalar.
  • Haluk Hoca, 90’lı yıllarda ABD’ye New York’a taşınıyor. New York beş bölgeden oluşuyor. Hocanın da yaşadığı Manhattan bölgesinde o dönem (ve belki şu anda da) nüfusun 150 de 1’i evsizlerden oluşuyor.
  • halukcoban02Neden metro? Çünkü burası 100 küsür yaşında, 1000 km uzunluğunda bir yer. Yaşayan bir yer. Buradaki çalışmayı 97-98 yılları arasında çekmiş.
  • O dönemde, Green Kart’la Amerika’ya gidip orada çok kötü hayat koşullarında yaşayanlarla, kötü durumlara düşenlerle röportajlar yapmış.
  • 1998’den sonra da Türkiye’ye geri dönmüş. O dönem Amerika’da bir eğitim kanalında izlediği bir şey dikkatini çekiyor. Amerika kıtasının güney bölgelerindeki Blues, buradan kuzeye göç eden siyahilerle Jazz olarak evriliyor. Buradan da müziğin evrimine giriş yaptı. Belki evrilir, belki değişir ancak iki şey sansürlenemez: Müzik ve mimari. Bu iki sanat, ne yaparsan yap, o toplum hakkında fikir verir.
  • Almanya’ya ilk giden işçilerimiz Zonguldak’tan giden nitelikli kömür işçilerimizdir.
  • Osmanlı’dan beri modernleşmenin adresi hep batı olmuş.
  • Ben bilmiyordum ancak TRT’de üç yıl süreyle Türk Sanat Müziği çalınmadığı bir dönem olmuş. Duyunca çok şaşırdım. Çünkü günümüzde Türk Sanat Müziği dinlemek için tek şansınız TRT’dir.
  • Ülkemizde müziğin tarihi, aslında ülkemizin de tarihinin bir göstergesidir. Çünkü toplumun müziği, aslında toplumun çatışmalarını anlatmaktadır. Bu sözü de ünlü filozof Thedor Adorno söylemiş.
  • halukcoban04Arabesk müzik, özellikle en güçlü olduğu yıllarda tüm diğer müzik türlerini de etkilemiştir. Haluk Hoca da bu sebepten, Arabesk Projesi’ni hayata geçirmiş. Arabesk Projesi, yaklaşık 10 yıl sürmüş.
  • Etkinliğin bu kısmında yaklaşık 12 dakika süren bir sesli gösterim yaptı üstat. Proje kapsamında çektiği fotoğraflara baktık.

Böylece etkinlik sona erdi. Etkinlik süresince tuttuğum notlar bu şekildeydi. Muhakkak ki daha da fazlası anlatılmıştır o gün. Etkinliğin üzerinden epey zaman geçti ama olsun. Bu bilgiler eskimiyor. Fuji Film’in etkinlikleri de devam ediyor bu arada. Bu hafta bir başka ilgi çekici seminere daha katılacağım. O semineri de umarım en kısa sürede yine burada okuyabileceksin sevgili okur. Görüşmek üzere.

Antalya – Bilecik – Özgür’ün Düğünü

Geçen hafta, belki de çok uzun süredir peş peşe gelen bir yoğunluğun ardından, küçük bir mola verebilmek için elime geçen en iyi fırsattı sevgili okur. Hizmet içi eğitimlerin değişmez adresinde, Antalya‘daydım. Hafta bitene kadar da orada kaldım.

Atıksu arıtma tesislerinin nihai çıkış noktaları olan, arıtılmış atıksuların deşarj noktalarına SAİS adı verilen, sürekli izleme sistemleri kurulması gerekiyor. Bununla ilgili bir mevzuat, bu süreçle ilgili bilinmesi gereken bazı teknik meseleler var. Yapılan eğitim bunlara yönelikti. 22 Nisan’ı 23 Nisan’a bağlayan gece yola çıktım. Antalya’ya gece gitmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle yola çıkacağım gün, akşam üzeri ayranları içmeye başlıyorum. Böylece gece yarısı bindiğim otobüste koltuğa oturunca uykuya dalabiliyorum. O gece de öyle oldu. Gece 00.30’da bindim otobüse. Sabah 07.00 civarı gözümü Antalya Otogarı‘nda açtım. Hemen karşıdaki Kamil Koç şehir içi servisine bindim. Lara‘ya giden servisin son durağı olan Güzeloba‘da inip taksiye bindim. Böylece saat 08.30 civarı kalacağımız otele geldim.

antalya0419

Bu otele yıllar önce, başka bir eğitim kapsamında da gelmiştim. Aradan geçen yıllarda otel fiziksel olarak epey yıpranmış, eskimişti. Ben sabah erken saatte otele geldiğimde, çalıştığım kurumdan henüz kimse gelmemişti. Sağ olsunlar, resepsiyondan bana odamı verdiler hemen. Eşyalarımı bırakıp kahvaltıya geçtim. Öğleden sonra da Bilecik‘ten oda arkadaşım Olgun geldi. Olgun’la beraber yıllardır hiç yapmadığım bir şey yaptım  ve denize gittim! Bizi görmeliydin 🙂 Koşarak denize girdik, sonra hiç bozuntuya vermeyip koşarak denizden çıktık. Buz gibiydi su! Dayanamadık yüzmeye. Günün geri kalan kısmı, nispeten boş olan otelin havuzunda geçti. Eğitim ertesi gün başlayacağı için asıl yoğunluk akşam saatlerinde oluyordu. İnsanlar o saatlerde geliyorlardı.

Eğitimin ilk günü sabah 08.00’de kalktık. Eğitim, sonra yemek ve sonra tekrar eğitimden oluşan bir programdan sonra ilk gün bitti. Biz de vaktimizi yine otelin imkanlarından ki bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde, faydalanarak geçirdik. Eskişehir’den birlikte geldiğimiz Hülya Hanım‘la birlikte vakit geçirdik. Sonra Olgun bizi otelin etkinliğine çağırdı. Etkinlikten sonra da gün bitti zaten.

İkinci gün bir teknik gezi vardı. Sabahtan Hülya Hanım, öğleden sonra da Olgun ve ben katıldık bu geziye. Akşam hiçbir şey yapmadan, Galatasaray maçını izledik. Sonra da uyudum. Cuma günü eğitimin son günüydü, sınav vardı. Sınavdan sonra otogar için transferi bekledik. Transfer hareket saatine bir saat kalaydı. Başta bir tereddüt ettik acaba yetişecek miyiz diye. Ancak çok rahat bir şekilde yetiştik. Bu arada haberiniz olsun, Antalya’da otellerden kalkan transfer araçları Otogarın içine giremiyor. Yasak.

pacificrimSaat 13.00’te yine Kamil Koç’un Bursa otobüsüne bindik. Gündüz yapılan uzun yolculuklar inanılmaz sıkıcı oluyor malum. Harry Potter ve Melez Prens ile Pacific Rim isimli filmleri izledim. Bu arada, otobüsün lastiklerine bir şeyler oldu. Bir yarım saat tamiratla gitti. Bir de kırk beş dakikalık mola verdik. Yetmedi bir de Seyitgazi ilçesinin Kırka Mahallesi’nde 15 dakikalık bir ihtiyaç molası verdik. Böyle dura dura saat 20.00 civarında Eskişehir’e ulaştık. Dönüş yolunu saymazsak, otelde geçirdiğim zamana göre galiba hayatımın en keyifli Antalya iki Antalya eğitiminden birisiydi. (Diğeri çok daha unutulmazdı.)

O akşam evde, yorgunluktan bayılmış bir halde geçti. Öylece oturduk. Ertesi sabah yine erkenden, bu sefer de Bilecik’e gitmek için yola çıktım. Çünkü canımız İsmail Abimizin  biricik oğlu, Özgür kardeşimizin düğünü vardı! Ve bu, neredeyse bir buçuk yıldır görmediğim Bilecikli dostları görmek için harika bir fırsattı. Eskişehir Otogar’da, Bilecik’e ekspres olarak giden minibüsler var. Saat 09.00’da hareket edecek olan araca, Bahri ve kendim için bilet aldım. Bilecik’e birlikte gitme planını haftalar öncesinden Bahri’yle yapmıştık. Planımız tıkır tıkır işledi ve saat 10.15 civarında, Bilecik’te can dostum Şemre bizi karşıladı. Herifi aylardır görmemenin verdiği özlemle epey bir kucaklaştık. Sonra kahvaltıya gittik.

bilecik0419

Bilecik nasıl? Bilecik aynı. Ufak tefek değişen yerler var. Ama aynı. Zaten bir buçuk yılda ne kadar değişebilir? Kahvaltıdan sonra lojmana gittik. Kurumun bahçesindeydi lojmanlar. Orada Yasin, Hamdullah Abi ve Ramazan‘la karşılaştık. Yakın arkadaşların zillerine bastım. Şanssızlığıma evde yoktular. Evde olan Talat Bey‘le görüştük.

Sonra düğüne geçtik. Düğünde birkaç kişi hariç, dairedeki tüm arkadaşlar katılmışlardı. Gerçekten, herkesi bir arada iş stresinden uzakta görmenin en iyi yolu buydu sanırım: Düğünler. Bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım İl Müdürüyle de tanıştım. Yeşim Hanım tanıştırdı bizi. Sonrasında Özgür’le ve gelin hanımla selamlaştık takı merasiminde 🙂

ozgurdugun

Şansımıza Muhsin de aynı gün Eskişehir’e dönecekmiş. Düğünde biraz daha vakit geçirdik. Çıkmadan önce Özgür ve Sinem‘in yanına gidip biraz sohbet ettim. Fotoğraf çekindik. Mehmet de oradaydı. Onunla da konuştuk. Daha sonra mutluluklar dileyip Muhsin, Bahri ve ben birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Sağ olsun Muhsin bizi çabucak getirdi. İtiraf ediyorum, Bilecik’te geçirdiğim birkaç saat yetmedi bana. Galiba ben de özlemişim şehri biraz. Aylardır bir türlü görüşemediğim Emre kardeşimle yine doyamadık sohbetlere…

Bilecik’teki dostlara buradan selamlar, değerli kardeşim Özgür’e de ömür boyu mutluluklar dilerim.

Gözlerinle Gördüğün Şey Ben Değilim

nis19dolun01

Ucu ucuna yetiştim o gün. Yani birkaç dakika daha geç kalsam seni göremeyecektim. Hızlı adımlarla yürürken ve hatta yer yer, kimsenin görmediğinden de emin olunca, koşarken aklımda hep seni görmek vardı. Sen çıkmadan, bir anlığına da olsa seni görmek istedim. Az biraz yakınına sokulup, belki küçük bir tebessümüne eşlik etmek istedim.

Tam çıkarken yakaladım o tebessümünü. Biraz ileride duran araca binmek üzereydi. Hızla yanından geçtim. Beklediğim belki birkaç saniye daha fazlasıydı. Hayal kırıklığına uğradım birazcık ama hiç görememek gibi bir ihtimal de vardı.

Arkamı dönüp içeri girecekken ne oldu, nasıl oldu anlayamadım. “Gelmiyor musun?” diye seslendi. Çivilendim olduğum yere. Dönecektim yüzümü, evet. Ama ne cevap verecektim? Bu beklediğim bir şey değildi. Hem de hiç! Şu koskoca binada dört binin üzerinde yıldız vardı. Bir tek ayışığı sendin ve sen de şimdi soruyordun: “Gelmiyor musun?”

Buna cevap veremedim. Evet? Yani, gelmiyor musun? Hayır. Gelmiyorsun yani? Cevap vermedim. Belki biraz da salakça bir “tebessırıtışla” yanına seğirttim. Aceleci davranmamaya çalışsam da elimde değildi. Aracın bana göre en uzakta kalan kapısına yöneldim. Tam o anda ufak bir kahkaha koyuverdi. Bana neden böyle yapıyorsun ki?

nis19dolun02

Bak o anki hislerim şuydu: Bedenim 39,5 derece ateşler içerisindeydi. Düşünceler aklımdan o kadar hızlı geçiyordu ki söylenecek binlerce kelime, izlenecek yüzlerce film, okunacak onlarca kitap geliyordu gözlerimin önüne. O an, koltuğun sağ tarafında tüm gençliğim, toyluğum, heyecanlarım, itiraflarım, sırlarım, yaralarım, aşklarım, hırslarım oturuyordu. Sol tarafta ise geriye kalanlardan ibaret bir ben. Sen tam karşımda oturuyordun. Ah bir konuşabilsem sana söyleyecektim. Aslında gözlerinle gördüğün şey ben değilim. Dolunayım, biriciğim; gözlerinin gördükleri bir küçük parça benden.

Neler yaptık, nerelere gittik… Uzun upuzun bir hikaye olacak gerisi. Bir yolculuk böyle başlayınca, zavallı ben için elimde kalan tek şey yazmak oluyor. Bitene, varana, unutana kadar yazmak… Oysa hiç bitmiyor, varılmıyor ve unutulmuyor. Dolunay hep orada, parlıyor.

AÖF Kariyerim – Sakin Okul Derneği Çalıştayı

Merhaba sevgili okur. Bu ara biraz aksattım yazmayı. Ama hayatımda aksayan tek şey keşke şu blog yazılarım olsaydı. Neyse. Geride bıraktığımız hafta sonu Açıköğretim Fakültesi‘nin ara sınavları vardı. Okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü bitirmeme şurada birkaç ay kaldı sadece. Ara sınavların sonuçları açıklanmadı henüz. Ancak büyük ihtimalle ortalamanın üzerinde notlar alacağım. Umarım ters köşe olmam.

Başlığa “kariyer” yazdım dikkatini çeksin diye. Ama benimki pek öyle bir şey değil. Yalnızca bu dönem, geride kalan üç döneme göre sistemin içerisine daha çok girdiğim bir dönem oldu benim için. Yani “ancak son dönemimde” Açıköğretim Sistemi’nin gerçek bir parçası olabildim.

Bloga yazmadım, ama Ocak ayının sonunda, Yunus Emre Kampüsü‘nde bulunan Açıköğretim Fakültesi binasına, bunca yıldır ilk defa gittim. Bak taa 2006 Eylül’den beri Anadolu Üniversitesi’nin öğrencisiyim (gerçi son bir yıldır ESTÜ’nün öğrencisi oldum, o da ayrı bir yaradır), o büyük mavi camlı binaya ilk defa gittim. Neden peki? Eskişehir ilindeki “başarılı öğrenciler” buluşması için. Her bölümden not ortalaması yüksek olan öğrencileri, sistemle ilgili konuşmak için davet ettiler. Böylece ilk defa sistemin asıl mimarlarıyla tanışma fırsatım oldu. Bu toplantı benim için çok ama çok önemliydi. Benim sisteme olan bakışımı tamamen olgunlaştırdı, pekiştirdi.

Bu toplantıdan kısa bir süre sonra da “Kalite Elçisi” olmak için başvurdum. Burada bazı kriterleri de sağlamış olacağım ki, üniversitesinin “Kalite Elçileri” arasına girdim. Bu ayın ilk hafta sonu, yine bunca yıldan sonra, kampüste ilk defa kapısından girdiğim bir başka yere gittim. Akademik Kulüpte düzenlenen kahvaltı etkinliğine katıldım. Katılımcı listesine bakma şansım oldu. Kendi bölümümden o gün etkiliğe gelen bir tek ben vardım. Diğer bölümlerden de pek çok farklı insanlar gelmişlerdi. Daha kahvaltı masasındayken, pek çok yeni arkadaşla tanışmış oldum. Hem okulda Açıköğretim Fakültesi bünyesinde çalışan hocalarla, hem de benim gibi ikinci üniversite ya da doğrudan okuyan öğrencilerle.

O gün kalite elçilerinin hepsi söz aldı ve sisteme dair eleştirilerini, beklentilerini, tespit ettikleri hataları ve destekledikleri iyileştirmeleri anlattılar. Herkes, dili döndüğünce ağırlıklı olarak memnuniyetini ve yer yer de memnuniyetsizliklerini belirtti. Benim okuduğum bölüm kapsamında içerik ve sistem bazında çok bir sıkıntım yoktu. Ben, daha çok Açıköğretim Fakültesi’nin alt sistemlerine yönelik fikirler vermeyi tercih ettim. Daha önce sıkıntılar yaşadığım kitap satış sistemini anlattım mesela.

Etkinliğin sonunda dekan hocamız bizlere teşekkür etti ve salondaki herkesin günün geri kalanının da güzel geçmesini sağladı 🙂 Yakın zamanda sınav sonuçları açıklanacak. Büyük ihtimalle Açıköğretim’le ilgili bir sonraki yazım mezuniyet yazısı olacak. Umarım zaman çabucak geçer de o yazıyı da büyük bir coşkuyla yazarım.

Etkinlikten çıkınca koşar adım, Haller Gençlik Merkezi‘ne gittim. Çünkü orada, bir  başka etkinlikte Halil Abi beni bekliyordu. Bir okul düşünün. Tüm müfredatı alıştığımız, klasik sistemin yerine, tamamen “ekoloji” ve “doğayla birlikte yaşam” temaları üzerine şekillenmiş ve bu okulun öğrencileri ellerini kirletmekten hiç çekinmiyorlar! İşte bireysel olarak katılım sağladığımız etkinlik de buydu sevgili okur. “Ekolojik temelli bir müfredat nasıl olmalı?” sorunun cevabını aradık. Katılımcılar, ilgilendikleri ve çalıştıkları konulara göre “Su, Toprak, İklim, Bitki” gibi alt gruplara (atölyeler) ayrıldı. Her masada, öğretmenler, teknik uzmanlar, oyun tasarımcıları ve öğrenciler vardı. Herkes, konusuna ilişkin olarak fikrini belirtti. Pazar günü de devam eden çalışmanın sonunda artık elimizde, örneğim bizim atölyemiz olan Toprak atölyesinde, çocuklara toprağı nasıl anlatabileceğimize dair müthiş bir içerik vardı. Bu arada, yıllardır kitaplarını sağda solda gördükçe toparladığım Dr. Nejat ÇELİK de bizim masamızdaydı. Bu sayede tanıştık. Son gün Cengiz TÜRE hocam da etkinliği ziyaret etti. Onun küçük bir eleştirisi bazı masalarda konuşula hususların fazlasıyla teknik olmasıydı. Ancak ben kendi adıma, bizim masamızda, toprak konusunda belirlediğimiz alt başlıkların ve içeriklerin çocuklar için uygun ve yerinde olacağını düşünüyorum.

Böyle ciddi göründüğümüze bakmayın, gayet keyifli bir ortamdı.

Oluşturduğumuz bu “Toprak Grubu“, bir sürede daha çevrim içi olarak çalışmalarına devam edecek. Umarım ki bu işin sonunda ortaya çıkacak olan okulda, en azından çevre konusunda farkındalık seviyesi çok daha yüksek çocuklar yetişirler. Umarım.

Genç arkadaşlarımızın fikirleri çok önemliydi.

Bir Seçim Macerası

secim03

Seçimlerde görev almayı yıllardır isterim sevgili okur. Hem ortalıklarda dolaşan iddiaların, söylentilerin, efsanelerin doğru olup olmadığını görmek, hem de müthiş bir sosyal deneyin bir parçası olmak için seçimlerde görev almanın müthiş bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Bilecik‘te çalışırken ikametim orada olmadığı için görev almıyordum. Geçen sene Eskişehir‘e gelince de görev istedim ancak çıkmadı. Son yıllarda ülkede her sene bir seçim olduğundan fırsat da çoktu hani. Neyse ki bu sene şans yüzüme güldü ve Odunpazarı bölgesinde sandık üyesi olarak görevlendirildim.

Seçimden birkaç gün önce Kerem Bey, İpek Hanım, Murat Abi ve ben, birlikte İlçe Seçim Kurulu‘nun eğitimine gittik. O ana kadar, olayın boyutları hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Eğitimde gördüm ki, üye olmak neyse de, “Başkan” olmak başlı başına bir bela imiş. O kadar fazla prosedür, yetki ve sorumluluk var ki, şaka yapıyor olmalılar dedim.

Seçimden bir gün önce sandık başkanımız sağ olsun aradı. Tanıştık. Ertesi günü beklemeye başladım. Seçimin olduğu sabah, saat 05.30’da evden çıktım ve saat 05.50 civarında taksiyle görevli olduğum okula geldim. Polisler gelmişti. Bir siyasi partinin müşahitleri ve sandık üyeleri de oradaydı. Ben de görevli olduğum sandığın bulunduğu kata çıktım ve başkanı beklemeye başladım. Kısa süre sonra başkan geldi. Bina sorumlusunun hala gelmemesi nedeniyle seçimle ilgili her şeyin bulunduğu çuvalı teslim alamadığını söyledi. Saat 06.30’u  geçiyordu. Beklemeye başladık.

secim01.jpgSaat 07.00 civarı sandıkta görevli olan diğer üyeler de geldiler. Bu arada başkan, herkes geldikten sonra bize bir yemin ettirdi ve çuvalı açtık. Başkan, siyasi parti temsilcisi olan üyelere görevlerini verdikten sonra imza kontrolü işini de bana verdi. Sonra hemen pusulaları saymaya başladık. Ancak pusulaların hiç biri deste üzerindeki koçanda yazdığı kadar değil, üç beş adet fazlalardı. Her bir pusula türünü ve zarfları en az üç kere sayıp adetlerini belirledik. Daha sonra üzerinde sandık numarasının yazılı olduğu mühürle her birini bir diğerine bulaşmayacak şekilde dikkatli bir şekilde mühürlemeye başladık. Başkanımız çok tecrübeliydi. Bu tecrübesinin faydalarını da gün boyu görecektik. Sonrasında mahalle muhtarı adayları kendi bastırdıkları pusulaları getirip  kabinlere bıraktılar. Başkan bizi uyardı. Şöyle bir sıkıntı varmış: Rakip muhtarlar, kabinlerden kendileri ya da yandaşları aracılığıyla birbirlerinin pusulalarını çalıyorlarmış. Böylece oy vermek isteyen seçmen oy vereceği muhtarın pusulasını bulamıyormuş içeride. Okumaya devam et

Okuyucu Geri Dönüşü: Merve ve Tolkien Mirası

Geçtiğimiz günlerde blogda yazdığım şu yazımın altına Merve ismindeki bir okuyucumdan yorum geldi:

merveyardim.JPG

Aynı okuyucu, blog üzerindeki bağlantıyı kullanarak Instagram profilime de ulaşıp oradan da yardım istedi. Ben de kendisine yardım edeceğimi söyledim ve daha önceki çalışmada hazırladığım görseli gönderdim. Nasıl bastıracaklarını da tarif eden bir e-postanın ekinde gönderdim. Merve’den, işin sonunda yaptıkları kutunun fotoğraflarını benimle de paylaşmalarını istedim.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o da kendi kitapları için bu kutudan yapmış ve benimle de paylaştı 🙂 İşte, değerli takipçim Merve’nin yaptığı Tolkien Mirası kutusu!

Daha önce de yazmıştım. Bu blogta yer alan her başlık için, her proje için çekinmeden yardım isteyebilirsiniz. Yazıların altına bırakılan yorumlardan anında haberim oluyor. Ayrıca, sosyal medya profillerim üzerinden ulaşabilir, sadece projeler için değil, yazıların içeriği hakkında fikilerinizi iletebilirsiniz.

İlgin için teşekkür ederim Merve 🙂

Levent Yüksel Konseri – 20 Mart IF Eskişehir

blx-get_fileMüthiş bir dolunay gecesinde, harika bir konser izledik sevgili okur. Yıllar önce verdiğim sözü nihayet tutabilmenin verdiği mutluluk, dostlarla birlikte olmanın huzuru ve siyatik ağrısının sızısıyla birlikte unutulmaz bir gece oldu gerçekten 🙂

Eskişehir‘de yeni açılan IF Performance Hall, çok kısa sürede bir biri ardında bombaları patlattı sevgili okur. Aldığımız haberlere göre, her biri tıka basa dolu bir sürü konser gerçekleştirdiler. Özellikle Mart ayına neredeyse boş gün kalmayacak şekilde doldurmuşlar ki bu konserlerin en dikkat çekici olanlarından birisiydi Levent Yüksel. Şubat ayının ilk haftalarında bileti aldım. Odaya bir köşeye koydum ve sessiz sedasız konser gününü beklemeye başladık.

Konser günü iş yerinden heyecanla çıkıp eve geldim. Ufak bir antrenmandan sonra, hemen üzerimi değiştirip fırsat olursa imzalatırım diye Levent Yüksel’in Med Cezir albümünü aldım. İmza için kalem bile aldım. Sonra da Utku ve Hazal‘la buluştum. Doğruca gidip Merve‘yi de aldık. Oradan da sözleştiğimiz mekana geçtik. Konserin kapı açılışı 21.00 idi. Bir şeyler yedikten sonra saat 20.00 civarında IF Performance Hall’e gidecektik. Bir saat önceden evet, çünkü önceki konserlerden tecrübeli olanlar kapıda inanılmaz kuyruk olduğunu, arkalarda kalanların konseri de arkalarda izlemeye çalıştığından bahsetmişti.

Yemek yiyeceğimiz mekana birkaç metre kala Hazal, Utku’ya internetten aldıkları biletin çıktısını alıp almadığını sordu. O anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ve bir çığlık attım: Biletleri evde unutmuştum ! Hemen yemek yiyeceğimiz mekana girdik. Caner bizi bekliyordu içeride. Ekip yemeği sipariş ederken biz Caner’le arabaya atlayıp gerisin geri eve geldik bileti almak için. Sonra alıp hızlıca mekana geri döndük. Biz masaya oturduğumuz anda da yemekler geldi 🙂 O esnada Alper de işten dönmüştü. Koray ve Özlem de uğrayıp kalkmışlardı.

levyuk04

Neyse, yemekten sonra hep birlikte konserin yapılacağı mekana gittik. Üçüncü kattaki mekanın önündeki kuyruk katları aşıp merdivenlerden inip zemine ulaşmıştı bile. Üstelik daha saat 20.00 idi. O sırada IF’nin Instagram hesabında konserin 23.00’te başlayacağı şeklinde bir post gördük. Dedik olamaz. Neyse bekledik. Biraz önümüzde duran Burak‘la konuştuk, lafladık. Taa yukarılardan Mehmet koptu geldi yanımıza. Onunla sohbet ettik biraz da. Saat 21’de kapı açıldı. Kısım kısım içeri alındık. İçerisi küçüktü. İşin kötüsü bir de ortadan bölüp ön kısma loca ayırmışlardı. Böylece 20 kişi için 3 metrelik bir mesafe ayrılmışken, 400 kişi için de aynı 3 metrelik bir mesafe bırakılmış. Haliyle sıkışık bir halde beklemeye başladık. Saat nihayet 22.00 olduğunda, inşallah daha önce yazdıkları gibi saat 22.00’de başlar konser, son dakikada dedikleri çok mantıksız, diyerek beklemeye başladık. Öyle ya, kapıyı açıp fon müziğiyle sıkış tepiş tam iki saat bekletmek müthiş saçma ve fiyasko bir hareket olurdu değil mi? Ama oldu sevgili okur… Okumaya devam et

Dolunay – Ekinoks – Ay Takvimi

Şöyle bir düşünüyorum da epey zaman geçti üzerinden. Bir efsaneye, unutulmaz anılara ve yepyeni keşiflere dönüştün içimde. Benimle evrildin, geliştin ve güzelleştin. Baharın gelişi, ekinoks ise senin yanında olmak, seninle karşılamak istediğim o en güzel ve sıcak zamanlardan bir tanesi. Gecenin gündüze, kötünün iyiye, nefretin aşka eşit olması demek, canlının cansıza ve yaşamın da ölüme eşit olması demek. Yaşadığımız her duyguda ve hissettiklerimizde dengeyi yakalamak demek. En güzel isimlere layık olan senin için, nihayet sislerden, karanlıklardan kurtulup berrak bir gökte parlamak demek. Yeniden hoş geldin.

Kış bitti. Ağrılarım, sızılarım bir yana, bu kış epey yoruldum dolunay. Seni görememek, seni görmek için hamle yapamamak da üzdü üstelik. Ama nihayet geride kaldı. Şimdi önümüzde aylar var. Açık bir gökyüzünde bembeyaz bir Tanrıça duruyor. Gözler hep dikilmiş yukarı seni arıyor. Belki bir işaret, belki kayan bir yıldız, belki bir parça toz, belki mavi renkli dört harf ayaklarımın üzerinde…

Bu ay Sercan‘ın müthiş farkındalığı güzel bir iş yapmamı sağladı. Onun sayesinde, aslında “benim aklıma da gelen” bir ay takvimi yaptım. Bu takvim, NASA‘nın sitesinde yayımlanan ve onlar tarafından tasarlanan bir “Ay’ın Evreleri Takvimi“. Yıl boyunca istediğiniz tarihe getirip o gün saat saat ayın konumunu ve şeklini öğrenebiliyorsunuz. Ayın hangi formda olduğunu görebiliyorsunuz. Şimdi bu yazıda, ilginizi çekerse diye gerekli olan materyallerin de linkini vereceğim.

aytakvimi01

Öncelikli olarak şu adresi bir inceliyoruz sevgili okur. Burada nasıl yapılacağı anlatılıyor. Ben de basitçe özetleyeyim. Buraya tıklayarak indireceğin PDF dosyasının sadece 1 , 3 ve 5. sayfalarını, A3 boyutunda en az 250 gr. kalınlığında bir kağıda bastır. Birinci sayfasını hiç elleme, sakın kesme. Ya da benim gibi takvimini bir panoya vb. sabitleyeceksen kesebilirsin. Daha sonra diğer sayfalardaki parçaları işaretli yerlerinden kes. Eh biraz elinden iş geliyorsa, en alttan en üste 1-3-5. sayfalar olacak şekilde tam ortadan sabitle. Ta daa! Hazır bile 🙂 Sonuçta elde edeceğin takvim şu şekilde çalışıyor olmalı:

aytakvimi03

aytakvimi00

Bu da benim yaptığım takvim

Dün, Levent Yüksel konserine gittik. Yıllar önce verdiğim bir sözü tutmanın mutluluğu yeterdi eğer dayanılmaz bel ve bacak ağrılarım olmasaydı. Ama biliyorsun, konserler başlı başına ayrı birer yazı ve kategori konuları oluyorlar. Görüşmek üzere. Umarım en kısa sürede.