Bu Yılın İlk Sürüş Dersi

2010 yılında ehliyeti alıp cüzdanın içine tıkıştırdığım an “benim için araba kullanma olayı bitti” demiştim. Aradan geçen 11 yılda da gerçekten araç kullanmaya neredeyse hiç ihtiyaç duymadım. Şans eseri(!) yanımda hep bir araç kullanan arkadaşım ve kardeşim oldu. Özellikle Mert olduktan sonra hiç hakkını yiyemem tüm arkadaşlarım istisnasız araba konusunda yardımcı oldular, getir götür olaylarında. Ancak 32 yaşına gelip halen araba sürmemek de bir süre sonra hayatımın en ciddi sorunlarından birisi olarak karşıma çıkmaya başladı.

Bu sorunu yenmek için önce bir araba almak gerekiyordu elbette. Ancak tam da benim araba almaya karar verdiğim gün ikinci el otolarda Cumhuriyet tarihinin en yüksek fiyat artışları yaşanmaya başladı. Akıl almaz fiyatlara alıcı bekleyen arabalar gördükçe canım sıkıldı, moralim bozuldu. Böyle böyle bir seneden uzun süre bakındım durdum. Nihayet geçtiğimiz hafta Serdar Abi aylardır aradığımız arabanın ilanını, “o ilanı” attı. Eskişehir’den bir Opel Corsa.

Gittik bakmaya. Havanın ayazından ellerimizi cepten çıkaramadık. Tertemiz bir Corsa. Tıpkı 2013 yılında Bilecik‘te bir arkadaşımda olanın aynısı. Aynı kasa. İç aksam falan hep aynı. Biraz sabırsızlıktan biraz da araya araya sıkılmış olmanın verdiği hisle hemen ertesi gün ekspertiz yaptırdık ve arabayı aldım.

Aldım ama bir sorun vardı: Araba kullanmayı unutmuştum. Neyse ki “otomatik vites” denilen şu muazzam sistem var 🙂 Bugün Serdar Abi’yle ilk dersimizi yaptık. Ders dediysem öyle sürüş dersi gibi değil. Sohbet muhabbet eşliğinde bir Eskişehir turu. Öğretmenimin dediğine göre aynalara ve şerit olaylarına biraz daha hakim olmalıymışım. İlk gün 1.5 saat gezdik ve arabadan indiğimde kasılmaktan bacaklarım ağrıyordu 🙂 Bu hissi belki yıllar önce ilk defa direksiyona geçtiğinde sen de yaşamıştın.

Bu yılın en büyük ticari girişimi bu oldu sevgili okur. Heyecanlıyım. Kazasız belasız bir yıl olur umarım.

Davul Setime Yeni Zil Ekledim: Roland Cy-8

Bir kaç yıldır yılın özeti yazılarıma bir hedef koyuyordum: Roland marka elektronik davul setim için ilave bir crash zili daha almak. Aslında zor bir hedef olmasa da nedense bir türlü gerçekleştirememiştim. Üstelik davul setini aldığım ilk günden beri yakındığım bir eksiklik olmasına rağmen.

Sağdaki maviyle işaretli zil sehpası akustik davullar içindir. Solda beyazla işaretli olan ise yeni zilim

Konuya uzak olanlar için bazı bilgileri çok kısa vermek gerekiyor belki de. Davul çalma işinde bazı stiller var sevgili okur. Bazı ekoller, rol modeller, tarzlar var. Davul çalmayı öğrendiğin kişiye, anatomik yapına, çalmayı tercih ettiğin tarza göre bunlar hep değişiyor. Benim gibi davul çalmayı kendi kendine ve ne yazık ki hiçbir kılavuz doküman vs. olmadan öğrenenlerin karşılaştığı en büyük sorun da özellikle davulun aksamlarının yerleşiminin bazen standart kurulumdan farklı ayarlarda olması gerektiğidir. Örneğin benim durumumda, sağ elimi baskın kullanmama rağmen davulu solaklar gibi çalıyorum. Ancak hi-hat denilen zil setini sağ tarafıma almam gerekirken solumda tutuyor ve “open hand” yani açık el denilen pozisyonda çalıyorum. Bu durum zaten çok iyi davulcuların -solak ya da sağlak fark etmeksizin- yapabildikleri bir teknik. Bazı parçaların çalımında kolaylık sağlasa da genel olarak işleri daha da zorlaştıran bir durum.

Davulu bu şekilde çalınca, set üzerinde kullandığım zillerin en yoğun olduğu bölge de haliyle sol tarafım oluyor. Yine hiç bilmeyenler için, ride denilen davul setindeki en büyük zili ben davulun soluna almak zorunda kalıyorum ve böylece setin sağ kısmında hiç zil donanımı kalmıyor. Rock ve metal tarzlarını çalarken, özellikle davul ataklarına eşlik eden zillerin davul setinin sağında ve solunda olması, ergonomik açıdan büyük avantaj sağlıyor. Dolayısıyla yıllardır ikinci bir zil (buna da crash zili deniliyor) almak hedefim vardı.

Birkaç hafta önce nihayet hiç ummadığım bir anda, aradığım zil olan Roland Cy-8 karşıma çıktı ve hemen aldım. Aldım ancak şöyle bir sorun vardı: Bu yeni zili, evimdeki davul setine nasıl ekleyecektim? Çünkü yeni zilin kutusundan yalnızca bağlantı kablosu, alt-üst keçe ve vidası çıkıyor. Sehpa dediğimiz bağlantı aparatları yok. Elektronik davul setlerinde tüm bağlantı elemanları özel ve pahalı aparatlardan oluşuyor. Parayı verip almak istesem dahi an itibariyle Türkiye’de bu bağlantı ekipmanının stokta olduğu bir mağaza bulamadım. Ben de elimdeki akustik davul ekipmanlarına yöneldim. Elektronik zili, akustik zil sehpası üzerinde kurarak sete bağladım.

Yıllar içerisinde eskiyen ride ziline ait pad’i ikinci crash zili olarak bağladım. Davulda en çok kullandığım zil olan ride zili için de yeni aldığım pad’i bağladım. Böylece eskiye nazaran daha da verimli bir set oluşturmuş oldum. Bu tip elektronik davullarda kullanılan ziller, padler ve pedallar kullanıma ve malzemenin ekonomik ömrüne bağlı olarak yıpranıyor, bu kaçınılmaz bir durum. Mesela geçtiğimiz yıl içerisinde de hi-hat zillerini kontrol etmeye yarayan pedalın içerisindeki kauçuk bağlantı parçasını yenilemiştim. Pedal sıfır gibi olmuştu böylece.

Bu davulla çaldığımız ve kaydettiğimiz videoları zaten biliyorsun. Özellikle 2020’nin ilk aylarında çok aktiftik. Yeni bir şarkı şu an için kaydetmedim ama yakın zamanda güzel şeyler gelmeye devam edecek.

Asia Minor – Points Of Libration (2020) Plağım

Tam 41 yıl sonra gelen üçüncü stüdyo albümüyle Asia Minor, bu yılın ilk plağını almamı sağladı. Points Of Libration, bir haftadır aralıksız dinlediğim bu geri dönüş albümü, kesinlikle böylesine güzel bir plağı hak ediyor.

Son 5-6 yıldır ülkemizde bana göre plak basımı işini en kaliteli şekilde yapan Rainbow45 Records tarafından yüksek ses kalitesi, gatefold kapaklı ve yüksek baskı kalitesiyle basılan bu plağı derhal sipariş ettim. Hayatımda ilk defa bir albümü ilk defa tamamen plaktan dinledim. Çünkü albüm plak formatında yayımlandığında henüz Spotify ya da Youtube’a yüklenmemiş, Türkiye’de CD formatında bile yayımlanmamıştı. O yüzden plak gelip dönmeye başlayınca büyük bir heyecan hissettim. Ancak yazının başında belirtmem gereken bir husus var. Albümün adı müzik sitelerinde yanlış yazılmış! Muhtemelen dağıtıcı firmanın hatası. Rainbow45’in kendi sitesinde doğru yazıyor ancak ülkenin bütün önemli müzik marketlerine ait sitelerde albümün adı hatalı bir şekilde “Points of Liberation” şeklinde yer alıyor.

Yıllar önce sevgili Savaş Sungur sayesinde keşfedip dinlemeye başladığım Asia Minor’ın taa 1981’de, ben hayatta bile değilken, yayımlanan ikinci albümleri Between Flesh and Divine, benim için bir başucu albümüne dönüşmüştü. İçerdiği o altı parça, hayatıma ne kadar dokunabilirse o kadar dokunmuştu. O yüzden grubun geri dönüşüne sevinmiş hatta bu dönüşü bir de albümle taçlandıracaklarını öğrenince sevinmiştim. Satın almadığım albüme yorum yazısı yazmadığım (gerçi bu albümü zaten yazamazdım çünkü dinleme imkanı yoktu) için birkaç gün de albümün gelmesini bekledim. İşte nihayet bugün o albümü, Points Of Libration’ı yazıyorum.

Points Of Libration, sekiz parçadan oluşuyor. Bu albümde grubun orijinal kadrosundan iki Türk, Setrak Bakırel (gitar ve vokal) ile Eril Tekeli (flüt ve gitar) yer alıyor. Grubun orijinal davulcusu Lionel Beltrami ne yazık ki sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmıştı. Albümde bazı şarkılarda ismini görüyoruz. Demek ki grup tüm o zamanlarında ellerinde epey materyal biriktirmiş. Bu albümde grubun beyni diyebileceğimiz ikilinin yanı sıra prodüktör olarak da ismi geçen Julien Tekeyan ismi ön plana çıkıyor ki kendisi aynı zamanda grubun yeni davulcusu. Bunun yanı sıra bass gitarda Evelyne Kandel, elektro gitar ve klavye de ise Micha Rousseau yer alıyor. Albümün kapak tasarımı ve görselleri Setrak Bakırel’in kızları tarafından yapılmış ve çizilmiş. Kapakta yer alan sekiz farklı çizimin her biri bir şarkıyı temsil ediyor.

İlk parça, aynı zamanda albümde en sevdiğim, Deadline Of A Lifetime. Bir dakikalık bir intro’dan sonra Asia Minor’ın alamet-i farikası olan flüt sesleri duymaya başlıyoruz. Yaklaşık ikinci dakika civarında parça başlıyor ve anlıyoruz ki sound olarak bir önceki albüm Between Flesh and Divine’a (BFAD) yakın durmuş grup. Yıllar sonra dönüp uçuk kaçık bir kurguyla hayal kırıklığı yaratabilirdi. Bunu iyi ki yapmamışlar. Setrak Bakırel’in nerede duysam tanıyacak kadar çok dinlediğim o İngilizce aksanıyla sözler başlıyor derken üçüncü dakikanın sonlarına doğru öyle bir kırılma geliyor ki bir anda hüzün çöküveriyor. İşte bunu not edin. Çünkü bu albüm, bir önceki albüme göre çok daha hüzünlü ve karanlık bir albüm olmuş. Ancak şarkının adı gibi, karanlığa düşmenin ardından aklımıza güzel hatıralar gelir gibi oluyor. Aydınlanıyor şarkı. Bu albümde alışık olmadığım ve şaşırtan bir yön de kadın back vokaller. Kötü değil, ancak dediğim gibi ilk duyduğumda şaşırttı beni.

In The Mist, özellikle flüt partisyonlarıyla çok sevdiğim bir parça oldu. Parçanın genel yürüyüşünün flüt ve klavye melodileriyle desteklenmesi çok ama çok hoşuma gidiyor Asia Minor’da. Bu açıdan bu parçayı bu haliyle alıp bir önceki albüme koysanız inanın hiç sırıtmazdı. Nihayet davulun da bu parçada parlamaya başladığını görüyoruz.

Üçüncü parça Crossing In Between bir saygı duruşu ve ağıt parçası. Asia Minor’ı müzikal olarak var eden tüm elementleri, özellikle de baskın flüt melodilerini içeriyor. Ancak bu parçada dikkati sözler çekiyor. Sözlerin arasına 1979 tarihli ilk albümleri Crossing The Line‘dan ve ikinci albümleri Between Flesh and Divine’dan şarkı isimleri serpiştirilmiş. Bu albümle ilgili inceleme yazan bir sürü Türkçe ve İngilizce sayfa okudum. Bir tanesinde de bu tespiti görmedim. Görselde kırmızıyla işaretli olanlar ilk albümden, mor renkli olanlar ise ikinci albümden.

Oriental Game, dokuz buçuk dakikalık süresiyle albümün en uzun parçası. Müthiş bir progressive şarkı. Az önce de bahsettiğim back vokallerin en etkili olduğu parça bu olmuş. Parça süresince trafik sürekli değişiyor. Özellikle bass gitara şapka çıkarmak lazım. Flütle birlikte parçayı onlar sırtlamış gibiler.

Beşinci parça The Twister bir eylem ya da gösteride kaydedilmiş kalabalığın sesiyle açılıyor. Hemen ardından vokalin radyo efekti verilmiş girişi bana belki de albümün açılış parçası bu olmalıydı diye düşündürdü. Bununla birlikte yine hüzünlü bir parça olmuş. Aslında biraz şaşırıyorum. Evet, 41 sene önceki albümde de hüzün vardı ama hareket ve agresiflik de vardı. Parçalarda akılları baştan alan dur kalklar, geçişler vardı. Gerçi aradan geçen onlarca yıl var. Şüphesiz müzisyenlerin hayatlarında neler oldu bitti. Albüm boyunca duyduğum en leziz gitar solosu bu parçada üçüncü dakikanın ortalarında başlıyor. Bu arada albümde gitarın ve özellikle soloların en yoğun olduğu parça da budur.

Melancholias Kingdom, tıpkı ikinci şarkı In The Mist gibi tınılıyor. “Silent is not a crime” sözünü ise yıllar önce bana “Konuşmuyorsun demek ki suçlusun” diyen sana gönderiyorum. Hemen ardından başlayan Urban Silk ise çok özel bir şarkı. Çünkü parçanın ikinci dakikasında başlayan bir “daraarad daaraa” bölümü var ki deyim yerindeyse ölünü toprağını alıp atıyor. Dinleyici bir anda aydınlanıyor olduğu yerde 🙂 Akıllıca düşünülmüş. Yine naçizane bir öneri olarak, ben olsaydım bu parçayı bitiş parçası yapardım. Müthiş!

Son şarkı Radyo Hatırası. Evet, albüm de bir de Türkçe şarkı var. Ancak Bakırel’in Türkçesinin geçen yıllar içerisinde zayıflamaya başladığını tebessümle fark ediyoruz. Albümdeki en uzun lirikler bu şarkıya ait ve Selen Tekeli tarafından yazılmış.Parçanın ilk yarısı akustik olarak devam ederken tam ortasından itibaren müthiş bir giriş yapıyor davul ve belki de albüm boyunca olmadığımız kadar hareketleniyoruz ve böylece albümün sonuna geliyoruz.

Henüz yılın başındayız. Konuşmak için çok erken olabilir ancak şüphesiz bu yıl yayımlanan en değerli albümlerden birisi bu albüm oldu sevgili okur. Asia Minor’ın birleşmesi bile büyük olayken bir de albüm çıkarmaları… Grubun bu yeni kadrosuyla Türkiye’ye konser için gelmesi belki mümkün olabilir. Ancak elbette devam eden pandemi döneminde bu biraz zor görünüyor. Bu arada albüm Spotify’da yayımlandı. Muhtemelen Youtube’a da yüklenir. Yazıma son verirken “Radyo Hatırası”ndan bir sözle veda ediyorum:

Bir ömür boyu sessizlik için, gerçek sonsuzluğu aradım içimde... Umarım Asia Minor’ın sessizliği bir daha bu kadar uzun sürmez.

DÜZELTME & EKLEME: Yazıyı yazdıktan sonra sevgili Eril Tekeli ve Setrak Bakırel beğenilerini ilettiler. Çok vahim bir hata yaparak Lionel Beltrami’nin vefat ettiğini yazmıştım ancak kendisi ciddi sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmış. Bunu düzelttim ve kendisine acil şifalar diliyorum. Ayrıca Crossing In Between parçasında grubun ilk albümünde yer alan bazı şarkılarının isimleri geçiyormuş, bunu gözden kaçırmışım. Setrak Bakırel hatırlattı sağ olsunlar. Bir güzel yorum da aşağıda, Rainbow45‘ten Salih Karagöz’den geldi. Her birine ilgileri için teşekkür ederim.

Yılın İlk Dolunayı: My Resort Instagram’da!

28 Ocak günü, Kuzey yarım kürede 2021 yılının ilk dolunayı gözlemlendi sevgili okur. Birkaç gün gecikmeyle de olsa bu ayın dolunayında da anlatacak çok şey birikti elbette.

Yıllardır blogun yazılarını Facebook ve biraz daha az yıldır da Twitter‘da paylaşıyorum. Özellikle Facebook, halen daha en sevdiğim sosyal medya platformu olmasına rağmen, çevremdeki çoğu arkadaşımın benimle aynı fikirde olmadığını da gördüm. Üstelik kardeşimin bile “Abi hala Facebook’ta takılan bir sen kaldın” demesi de cabası! Zira onlar Instagram’cılar. Gerçi bu bakışı şu açıdan seviyorum. Facebook’ta aktif görüştüğüm kişilerin de aşağı yukarı akranlarım olması iyi. O anlamda Facebook’ta doğal bir yaş bariyeri oluşmuş gibi duruyor. Her neyse uzatmadan sadede geleyim: Evet, My Resort artık Instagram‘da!

Instagram’da olmak, Facebook ya da Twitter’ın aksine daha zor bir seçim aslında. Çünkü kullanıcının yazdığınız içeriğe doğrudan erişebilme şansı daha zor. Çünkü doğrulanmış bir hesaba ve 10.000’in üzerinde takipçiye ulaşma şartı var. Dolayısıyla Instagram’da bir yazıyla tanıtıcı bir görsel paylaştığım zaman ilgili kullanıcının önce profilime girmesi, oradan izin verilen tek bir bağlantıya tıklaması ve ancak açılacak sayfadan erişebilmesi gerekiyor. Bu bir dezavantaj. Ancak diğer yandan “böyle bir blog” olduğunu insanlara gösterebilmenin de en pratik yolu. Bu yazıyla birlikte, blogun sayfasından ilk Instagram postunu da paylamış olacağım. Takip etmek isteyenler için bağlantı aşağıda:

https://www.instagram.com/myresortblog/

Yılın ilk ayı cidden çok yoğun ve dolu dolu geçti. Doktora teziyle ilgili olarak varmak istediğim noktanın birazcık gerisinde kaldım ancak bu gecikme olaya biraz da yeni içeriklerin dahil olması sebebiyle oldu. Doktora tezinin dışında bir de Mert faktörü var 🙂 Artık iyiden iyiye hareketlendi ve zapt edilmesi gerekiyor. Eh bir de sen varsın tabi ki. Gerçi tam da o gece gökyüzü bulutlarla kaplanmış haldeydi. Birkaç gün aralıklarla kar yağdı. Geceleri yüzünü görmek, fotoğrafını çekebilmek çok zor.

Asia Minor yeni bir albüm yayımladı. Plağını da aldım üstelik. Bu sıralar onu dinliyorum. Gerçi bunu ayrı bir yazıda yazacağım ama bir önceki albümde olduğu gibi, bu albümde de yine seni buldum satır aralarında. Sebepsiz bir melodi, ustalıkla yazılmış birkaç kelime derken ince ince işlenmiş gibisin.

Önümüzdeki günlerde yine bir birinden ilginç başlıklar olacak blogda. Şubat ayını blog açısından daha renkli geçirmek niyetindeyim. Pek de layıkıyla yaşamayadığımız kışın son ayı başlıyor. Bir sonraki dolunay Şubat’ın son haftası olacak yine. Bakalım bahara girerken bizi neler bekliyor olacak…

Eski Bilgisayarlar için Ekran Kartı Yükseltme: MSI GT710

Geçen yıl tam da bu sıralarda kendime bir masaüstü sistemi toplamıştım. Şu yazımda bahsettiğim sistemde de ekran kartı olarak Zotac marka DDR2 1 GB 128 bit (VGA + DVI) bir ekran kartı kullanıyordum. Bu kart, fena sayılmazdı ancak son günlerde bilgisayar zaman zaman durduk yerde kitlenmeye, ekranda çizgiler çıkmaya ve donmaya başlamıştı.

Şimdi böyle eski bir sistemle çalışınca elbette yapacağınız yatırıma da ona göre karar vermek gerekiyor. Söz konusu ekran kartları olunca bizi çıkmaza sürükleyen şey güç kaynağı oluyor. Yeni nesil bir ekran kartı (256 bit mesela) seçtiğinizde en aşağı 400-450 watt bir güç kaynağınız olması gerekiyor. Şu an kullandığım makinede 350 wattlık (peak 400 watt) Asus marka bir güç kaynağı mevcut örneğin. Şimdi benim şu durumda orta segment ve üst segment bir kart seçmem halinde kartla birlikte bir de güç kaynağı almam gerekiyordu.

Şu durumda eski nesil, DDR2 256 bit bir ekran kartı bulmak imkansız. En azından sıfır olarak. Nispeten yeni üretim bir DDR3 128 bit kart ise gerçekten mevcut sistemime göre alınmayacak kadar pahalı. (Üst segment DDR5 kartlardan bahsetmiyorum bile…) Ben de bu noktada kararımı verdim ve DDR3 64 bit ve 2 GB bir ekran kartı aldım: MSI GeForce GT710. Özellikle benimki gibi eski sistemlerde, kart için 300 wattlık bir güç kaynağının yeterli olması bakımından tavsiye ediliyor bu kart. 64 bit olması ilk başta bir dezavantaj gibi olsa da DDR2 bir karta göre DDR3 olması ve 2 GB olması bir artı. Ayrıca eski kartta VGA ve DVI çıkış varken bu yeni kartta ilave olarak bir de HDMi çıkışı var ki bu da uzun süredir aklımda olan bir proje için bana ilham veriyor. Kartın üzerinde soğutucu fan yok. Yalnızca soğutucu bloklar var. Ancak internette bu blokların üzerine de soğutucu fan takarak modifiye eden kişileri gördüm.

Pazar akşamı Amazon.com.tr‘den en ucuz fiyata bulup aldım. İlk defa Amazon Prime‘ın da deneme üyeliğini başlattım, kargo bedava oldu. Taksitte de vade farkı almadılar. Paket teslim edilene kadar da sürekli hem mesajla hem de telefonla bilgilendirdiler. Bu anlamda Amazon’un Prime hizmetini çok beğendim. Az önce kargo geldi ve heyecanla açıp kurmaya başladım.

Montajı yapıp bilgisayarı çalıştırınca kartı tanımadı. Şoka girdim! Görüntü temel çözünürlükte geldi. Kartın modelini girip kendi sitesinden sürücüsünü indirdim ancak kurulum yapılamadı. Tam umudu kesmişken bambaşka bir siteye doğrudan Google üzerinden ulaşıp “398.36-desktop-win8-win7-64bit-international-whql” yazan sürücüyü indirdim. Sorunsuz kuruldu. Şu anda da sorunsuz kullanıyorum. Umarım ilerleyen süreçte bir sıkıntı yaşamam.

Ekran kartı üzerinde soğutucu fan olmamasına rağmen, üzerinde fan olan eski ekran kartımla aynı sıcaklık seviyelerindeyim. Ben bilgisayarda oyun oynamadığım için bu kartın birkaç yıl bana yeterli olacağını düşünüyorum.

İşletim sistemi olarak Windows 7 kullandığımdan performanstaki rakamsal artışı kıyaslama imkanım da oldu. Eski Zotac DDR2 128 bit 1 GB ekran kartı takılıyken performans puanı 4,9 idi.

Eski Zotac 1 GB 128 bit DDR2

Şimdi yeni MSI GeForce GT710 DDR3 64 bit 2 GB ekran kartı takılıyken performans puanı 5,2’ye yükseldi. Oyun grafikleri de 5,9’dan 6,6’ya çıktı.

Yeni MSI 2 GB 64 bit DDR3

Bu bilgisayarla ilgili yazdığım her yazıda olduğu gibi, bu yazıda da Kerem Bey‘e ve Lütfi Abi‘ye sonsuz teşekkür ediyorum. Onların sayesinde bu makineye hayat vermeye devam ediyorum.

All About History Dergisi

Uzun süre sonra ilk defa bir dergiyi çok beğendim sevgili okur. 2021 yılında 2. sayısını alarak keşfettiğim, çok beğenince de hemen ilk sayısını da bulduğum All About History dergisi, iki ayda bir yayımlanıyor ve henüz yayımlanmış iki sayısı bile takdiri hak ediyor.

DoğanBurda grubu tarafından yayımlanan bu çeviri derginin bana göre en farklı yanı sayfa tasarımı. Ele aldıkları dosyalar için ürettikleri infografikler, özel tasarım görseller, dipnotlar ve anlatım tarzı olarak çok başarılılar. Derginin editörlüğünü Gökhun Sungurtekin yapıyor. İlk sayısının kapağında Hitler, ikinci sayısında ise Büyük İskender var. İngilizce yayımlanan orijinal dergiden çeviri yapıldığı için içeriklerdeki çeşitlilik çok fazla. Aynı sayı içerisinde İskender’i, samurayları, Sherlock Holmes’u ve Kral Arthur’u birlikte okuyabiliyoruz.

En sevdiğim bölümler, “Büyük İskender Dosyası”, “Geçtiğimiz 2000 Yılın Keşifleri”, “Atatürk’ün Mekanları” “Zaman Yolcusunun El Kitabı” ve “Hollywoo’a Karşı Tarih” bölümleri oldu. Ayrıca ilk sayısındaki “Keşifler” sayfası poster yapılıp duvara asılacak kadar iyi olmuş. İkinci sayıda verdikleri takvim, bugüne kadar bir dergiden aldığım en dopdolu takvim. Yılın her gününde bir tarihi olaya yer verilmiş. Yine ilk sayıda verilen “Dünyayı Değiştiren 55 Olay” kitapçığı, kronolojik sıra gözetmeksizin dünyaya yön veren tarihi olaylara yer veren güzel bir genel kültür eseri olmuş.

All About History’de görüp “Antik Uygarlıklar” isimli özel basımlı dergiyi de aldım. Ancak DoğanBurda’dan çıkan Özel Sayı dergiler ayrı bir yazının konusu olabilecek kadar kaliteli oldukları için bunu ilerleyen günlere saklıyorum. Şimdilik All About History’nin Mart ayında çıkacak yeni sayıyı heyecanla bekliyorum.

Black Omen – Demo (Kaset)

Geçen yılın yetişmeyen yazılarından sonuncusu da bu yazı olacak. Geçtiğimiz yıl, çok sevdiğim Black Omen grubunun ilk olarak 2003 yılında yalnızca CD olarak yayımlanan tek demosunu, Vaykorus Tapes kaset formatında ve yine çok az sayıda bastı. Ben bu albümün basılacağını duyduğum günden itibaren hemen her gün takipte olmama rağmen Aralık ayında basılacağı duyurulan kasetler Kasım ayında basıldı ve anında tükendi.

O an yaşadığım hayal kırıklığını tarif edebilmem imkansız. Çünkü 2004 yılında henüz Lise 2’deyken hayatımda dinlediğim ilk black metal demosu Black Omen’ın bu albümüydü. İnanılmaz bir şekilde, yıllar sonra bu adamların hepsi arkadaşım oldu ve sağ olsunlar yıllardır da karşılıklı büyük sevgi ve saygı besliyoruz birbirimize.

Ben söylenenden daha erken basılıp neredeyse duymaya fırsat kalmadan tükenen bu kaseti edinebilmek için son bir çırpınışla grup üyeleriyle irtibata geçtim ve sağ olsunlar bana kendileri için ayırdıkları çok az sayıdaki kopyadan birini ulaştırdılar. Tolga ve Serkan Abi sayesinde toplam 66 adet kopya basılan kasetin 61 no.lu kopyasına sahip oldum.

Kasetin kartonet tasarımı ve diğer grafik işlerini sevgili kardeşimiz Onat yapmış. Hem deck’te hem de walkman de dinledim. Ses kalitesi de şaşırtıcı derecede iyi. Kartonetin iç kısmında tüm şarkı sözleri ve grubun demo CD’de yer alan kadrosunun fotoğrafları yer alıyor. Bu fotoğrafta yer alan dörtlüden günümüzde yalnızca Serkan Abi halen aktif olarak grupta. Gerçi Baran Abi de aktif olarak grupta çalmasa da üretim sürecine halen destek veriyor.

Sahip olduğu amatör ruh, çiğ soundu, insanüstü vokalleri, sözleri ve melodikliğiyle bu albüm, hayatıma yön veren ve müzikal zevkime katkı sağlayan albümler arasında yıllardır yer alıyor. Yıllardır sormayı unuttuğum bir soru var. Orijinal tasarımda kapaktaki kişi kim? Gerçek biri mi? Kim bilir, belki de bir süre sonra plağı da çıkar ve cevabı orada buluruz. Sizce de harika olmaz mı?

Jules Verne Koleksiyonumda 2021’e Merhaba

Geride bıraktığımız yılın özellikle son aylarında Jules Verne koleksiyonum için çok verimli bir arşiv dönemi geçirdim. Biraz da şansımın yardımıyla biraz da Murat Haser üstatla tanışmam sayesinde koleksiyonumda bu zamana kadar görülmemiş bir gelişme yaşandı.

İthaki‘nin yayımladığı Jules Verne Kitaplığı serisinde, yalnızca tek bir eksiğim, 46 numaralı On Beş Yaşında Bir Kaptan – 2. Cilt eksik kaldı. Elinde, rafında olan varsa insaniyet namına bana hediye etmesini ya da uygun bir fiyata satmasını istiyorum. Eğer bana bu konuda yardımcı olan olursa da blogun Jules Verne sayfasında en başa ismiyle ve isterse fotoğrafıyla birlikte desteğini ölümsüzleştireceğim.

İthaki’den yayımlanan en önemli Jules Verne eserlerinden bir diğer ise Murat Haser’in koleksiyonunda görüp aldığım Volker Dehs‘in Jules Verne – Eleştirel Bir Biyografi isimli eseri. Piyasaya ciltli ve karton kapaklı olarak sürülen bu eserin karton kapaklı baskını bulabildim. Aşağıdaki fotoğrafta geri planda görülen resim ise aslında bir pul. Murat Haser’in koleksiyonundan görüp paylaşmasını istediğim, Verne’nin en meşhur eserlerine dair çizimleri içeren bir hatıra pulu. Fildişi Sahili menşeli bu pul şimdiye kadar gördüğüm en iyi hatıra pullarından birisi olabilir. Boyutlarını biraz büyütüp çerçeveleterek odama astım hemen.

İthaki serisinden sonra aslında birkaç yıldır başlamaya cesaret edemediğim bir seriyi, ALFA Yayınları‘nın Olağanüstü Yolculuklar serisini toplamaya başladım. O da şöyle oldu. Bir gün Migros’tan alışveriş yaparken fırsat sepetinde bu seriden tam 6 tane kitap gördüm. Ben daha önce serinin 20 no.lu kitabı Bütün Öyküler‘i almıştım. Bu şekilde her biri birkaç liraya satılan 6 kitabı görünce aldım ve seriyi biriktirmeye başlamış oldum.

Sahip olduğum ve tamamlaması neredeyse imkansız olan bir başka seri ise İnkılap ve Aka Yayınevi‘nden çıkan ve Ferid Namık Hansoy çevirisi olan kitaplar. Aşağıdaki fotoğraflarda altta yer alan “Beş Yüz Milyonluk Miras” ve “Cenup Yıldızı” isimli iki eser, bu seriye eklenen kitaplar oldu. Dolayısıyla bu seride toplam 21 kitabım oldu. Dilek Yayınevi‘nden çıkan Michel Strogof ile İnatçı ise özellikle eksiksiz çevirileriyle arşivde yer almayı hak ediyorlar. Bu arada bu kitapların en genci 40 yaşında 🙂 Yani basılış tarihleri 80, 70, 60 ve hatta 50’lere kadar gidiyor.

Karbon Kitaplar, cep kitabı formatında birkaç Jules Verne eseri bastı geçen yıl. Bunların ilki iki cilt halinde basılan Seksen Günde Devri Alem. Bu ikiliden bir tane de Koray‘a hediye ettim. Diğerleri ise Aya Yolculuk ile Dünyanın Merkezine Seyahat‘in kısaltılmış versiyonu.

Elma Yayınevi, Jules Verne takipçileri için geçen yıl müthiş bir iş çıkardı. Daha önce “Türkçede Hiç Yayımlanmamış Öyküleri“, üç cilt halinde bastı. Ben bu ciltlerden ne yazık ki 2 ve 3. ciltlere sahibim. Ancak yıl sonunda Öyküler adında ciltli 620 sayfalık özel basım bir kitap yayımlandı ve daha önce yayımlanan tüm hikayeler tek bir ciltte toplandı. Koleksiyon açısından yılın en önemli eseri buydu bence.

Benim daha önce tamamlandığını sandığım bir diğer seri ise İş Çocuk Klasikleri‘nden çıkan Jules Verne romanlarıydı. Ancak Murat Haser sayesinde bu seriden de bir eksiğim olduğunu fark ettim. Serinin eksik kitabı olan “Bir Gazetecinin Yolculuk Notları“nı hemen Nadir Kitap‘tan bulup aldım. Böylece altı kitaplık bu seriyi bu sefer gerçekten tamamlamış oldum.

Bu yıl ilk önceliğim İthaki’den ve Elma Yayınları’ndan eksik kalan tek kitapları bulup tamamlamak. Daha sonra ise ALFA’nın Olağanüstü Yolculuklar serisine hız verebilirim. Murat Haser üstada yaptığı ve yapacağı yardımlar için şimdiden teşekkür ederim. Facebook ve Instagram’da çok keyifli birer Jules Verne sayfası var. Hatta o sayfalardan birinde bir diğer okuyucumla tanıştım. Meğer o da benim Jules Verne yazılarımı ve sayfamı takip ediyormuş. Evet, Jules Verne cephesinde işler yolunda gidiyor. Kendinize iyi bakın 🙂

Mızmız Dergi’de İhsan Oktay Hilesi

Piyasada neredeyse her ay yepyeni bir derginin okuyucuyla buluştuğunu görür olduk. Bu iyi bir şey. Kültür yozlaşmasına yol açar mı diye düşünürdüm hep. Ancak diğer bir yandan da kitaptan, dergiden, yayından, kültürden zarar göremeyiz herhalde değil mi?

Bu ay Mızmız isminde bir dergi yayın hayatına başladı. Birkaç sene önce Kafa ve Ot dergilerini almayı bıraktığımdan beri edebiyat/popüler kültür dergilerine karşı mesafeliyim. Bu noktada tek zaafım İhsan Oktay Anar. Onun ismini bir dergide görünce dayanamıyorum. Pandemiden önce işim daha kolaydı. Şöyle hızlıca(!) bir sayfalara bakıp İhsan Oktay’ın yazdığı sayfayı görüp tatmin olduktan sonra hemen alıyordum dergiyi. Ancak pandemiyle birlikte dergiler poşete girince bunu yapmak imkansız oldu.

Mızmız Dergi’nin ismini de ilk defa Halil Abi sayesinde gördüm. Bana gönderdiği bağlantıya tıklayınca şu aşağıdaki Twitter gönderisini gördüm:

Kendisi de yazar listesinde yer alan Sadık Usta‘nın bir gönderisiydi bu. Zengin kadro: Hilmi Yavuz ve ikinci sırada İhsan Oktay Anar! Ve hatta önceki dergisinden ilişiği kesilen ve epey linç edilen Ali Lidar. Derginin kapağındaki “yazarlar” listesine de eklemişler İhsan Oktay adını. İddialı olacağa benziyor değil mi? Ertesi gün ilk iş gidip dergiyi aldım, poşetin içinde. Akşam olsa da eve gidip okusam diye bekledim bütün gün.

Akşam eve gelip derginin kapağını açıp hemen İhsan Oktay Anar’ın ismini aradım İçindekiler kısmında ilk önce okumak için. Yalnız bir gariplik vardı. Diğer yazıların başlıkları ve altlarında yazar isimleri yer alırken “İhsan Oktay Anar’ın Çizimleri” diye tek bir sayfa vardı. Hemen açtım sayfayı ve büyük hayal kırıklığı yaşadım.

Mızmız Dergi ilk sayıdan okuyucuyu kandırmış! İhsan Oktay Anar, bu sayı için tek bir satır bile yazmamış. Sayfada yer alanlar, İhsan Oktay’la yapılan bir iki gazete röportajından derlenen, ki onlar da en az 7-8 yıllık, hap bilgiler. Sayfanın ortasında da birkaç cm’lik bir alanda sekiz tane surat çizimi! Derginin kapağından Twitter’da gördüğüm gönderiye kadar her yerde İhsan Oktay’ın adı var. Sanki dergi için bir şeyler kaleme almış gibi. Ancak sonuçta ortaya çıkan şey eski röportajlardan derlenen bilgiler. Ben, sırf İhsan Oktay için bu dergiyi alan onlarca kişi olduğundan eminim. Ve yine eminim ki bu alan okuyucuların her biri aynı hayal kırıklığını yaşadı. İşin kötüsü, bu hayal kırıklığı derginin kalanını okumak için bende inanılmaz bir isteksizlik oluşturdu ve sonunda dergiyi rafa kaldırdım. Ali Lidar’ın (ne yazık ki yine) kendini aşamayan şiirini okuduktan sonra.

İhsan Oktay’ın ismi çok büyük gerçekten. Bir süre önce OT Dergi’de de devamı gelmeyen iki sayıda yazmıştı. Hatta ben OT’a geri döndü diye sevinmiştim ama o içerikler de gerçekten çok yavandı. Yeni yazılarını, kitaplarını okumaya o kadar açız ve hasretiz ki böyle bulduğumuz birkaç kırıntıya tutunmak zorunda kalıyoruz.

Mızmız Dergi’ye bir şans daha verir miyim? Bilmiyorum. Bir sonraki sayıda İhsan Oktay yine olacak mı?Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bu durum bir derginin ilk sayısı için büyük fiyasko 😦

2020 Yılımın Özeti

Mad Max: Fury Road filmini ilk kez sinemada izlerken filmin ilk aksiyon sahnesiyle koltuğumdan öne doğru fırlamış, bir daha da geriye yaslanamamıştım. İşte öyle bir yıl oldu 2020.

Blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldiniz. Bu özet yazıları, yıllardır her yılın sonunda yazdığım bir tür hesaplaşma, skor tutma, istatistik verme, racon kesme, kuyruğu kıstırma ve yazılması en uzun süren yazılar oluyor. Haydi, türümüzün son birkaç yüzyıldır yaşadığı en sıkıntılı yıllardan biri ve belki de en sıkıntılısı olan 2020 yılını nasıl geçirmişim hatırlayalım.

Bu yıl önceki yıla göre blogla daha çok ilgilenmeme rağmen, okuyucu sayımız biraz düşmüş. Ancak yazı sayısının önceki yıla göre ciddi oranda da arttığını söylemek lazım. Toplamda 80 yazı yayımlanmış blogda. Blogun son dört ayında WordPress ciddi bir güncelleme alarak “Blok” tasarımına geçti. Bunu okuyucu olarak siz fark etmediniz. Ancak içerik üreticisi olarak ben, ilk aylarda çok ciddi sıkıntı çektim. Ancak sonradan uyum sağlamayı başardım ve yazılar gelmeye devam etti. Tam 10 sene önce yazdığım “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazım bu yılında reyting rekortmeni. Hemen ardından Türkiye’nin belki de ilk ve tek Gillette Blue 3 ve Mach 3 koleksiyoncusu olmamı ispatlar şekilde, “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazım en çok okunan yazım oldu. Ciddi bir sağlık problemi yaşadıktan sonra yazdığım “Bir Reflü Macerası” yazım en çok okunan üçüncü yazı oldu. Buna çok sevindim çünkü internette çok az yerde bulunabilen bir diyet ve yasaklılar listesini yayımladım bu yazıda. Umarım okuyan herkesin işine yaramıştır o liste. Google’a “münazara” yazarak bana ulaşan çok ciddi sayıda okuyucu olması sevindirici. Çünkü ben yıllar önce yazdığım o yazıma ek olarak bir yazı daha yazdım ve ilk yazıyı okuyan okuyucuların bu ikincisini de okumasını görmek iyi. Bloga en çok ziyaretçiyi arama motorları göndermiş. Bunun dışında sırasıyla Facebook, Twitter, Linkedin ve Instagram okuyucu göndermiş. Bu sene birkaç özel yazı için ilk defa reklam vereceğim. Bugüne kadar reklamdan bir kuruş kazanmadım. Ancak yıl içerisinde bazı özel yazılar yazmayı planlıyorum. Bunlar için reklam vereceğim. Bir de yakında My Resort için bir Instagram hesabı açmayı düşünüyorum. Ancak yazılarıma link veremeyeceğim için bunu nasıl yaparım ya da neye yarar, bunu iyice planlamam lazım.

İhsan Oktay Anar‘ın çeşitli dergilerde yayımlanmış küçük öykülerini derlediğim şu iki dosya (İhsan Oktay Anar’ın Minik Öyküleri Derlemesi ve İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma) bu yıl en çok indirilen içerikler olmuşlar. Bu yıl onun İngilizce basılan tek kitabı olan The Book Of Devices‘ı aldım. Blogda en çok tıklanan görseller yüksek lisans diplomam ve reflü beslenme alışkanlıkları listesi olmuş. Haa bir de Gandalf var tabi. Bu yıl ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Almanya ve can Azerbaycan’dan gelmiş. İngiltere’den yapılan 86 girişin ise en az yarısının bizim Seval olduğundan eminim 🙂

Şimdi gelelim aylık performanslara ve yaşananlara:

Ocak 2020: Yıl içerisindeki en kötü yazım performansı bu ay olmuş sadece 3 yazı! Bunlardan bir tanesi de zaten 2019 yılımın özetiydi.
:: Geçen yılın en büyük müzikal keşiflerinden birisi olan Altın Gün ön plana çıkmış. Bana göre şimdiye dek çektiğimiz en iyi cover videolarından birini çekmişiz ve Altın Gün yorumuyla “Kolbastı” çalmışız. Sağ olsun Cem‘in bağlama da akmış gitmiş valla 🙂
:: Yıllar sonra nihayet blogun arka planını değiştirmişim. Ayrıca Gillette tıraş bıçağı koleksiyonum için de ayrı bir sayfa açmışım.

Ocak 2020’de kullandığım üst resim

Şubat 2020: Toplam 5 yazı. Eh, fena değil. Bu ay yılın hareketlenmeye başladığı, Covid-19‘un duyulmaya başlandığı bir aydı. Başımıza neler geleceğinden habersiz, öylece bekliyorduk.
:: Alper ve Özge nişanlandı. Bu yılın ilk düğün/dernek haberi Alperler’den geldi. Hep birlikte Ankara’ya gittik. Böylece Özge’nin ailesiyle de tanışma imkanımız oldu. Yıl içerisinde de pek çok arkadaşımızın güzel haberlerini almaya devam ettik.
:: Kendime nihayet bir masaüstü bilgisayar toplayabildim. Tabi bu gelişmede en büyük pay Kerem Bey‘in ve Lütfi Abi‘nin. Sağ olsun Kerem Bey’in bir kıyıda kalmış emektar bilgisayarını aldıktan sonra ram ve SSD takviyesi yaparak şu anda da kullandığım bilgisayarı hayata döndürmüş oldum.
:: Yağız ve Alper’le birlikte, şimdiye kadar yaptığımız en prodüksiyonlu videomuzu yaptık. Yıllardır severek dinlediğim büyük üstat Ennio Morricone’yi de andık böylece.
:: Kendime bir 75-300 odak uzunluklu zoom lens aldım. Böylece özellikle dolunaylarda çok daha güzel görüntüler çekebilmeye başladım.

Mart 2020: Bu ay toplam 8 yazı yazdım. Ayrıca çok fazla sayıda eski yazımı da güncelledim. Özellikle eski görsellerin linkleri öldüğü için blogun arka planında epey hummalı bir çalışma devam ediyor. Ülkede de bu aydan itibaren Covid salgını ciddi bir boyuta taşınmıştı. Yakın zamanda iki arkadaşımız HazalUtku ve BetülMustafa yeni evlerine taşındılar. Ayrıca bu ay Antalya’ya bir eğitim çıkmıştı, Yunus Emre‘yle birlikte gidecektik. Ancak Covid nedeniyle iptal edildi.
:: Orta Dünya’ya ait yepyeni kitaplar yayımlandı ve ben hepsini kitaplığıma ekledim. Şu anda birkaç eksik dışında gayet iddialı bir Orta Dünya kitaplığım oldu.
:: Ali Sami Yen‘e bir kere daha, bu sefer de Alperler’le gittim. Orada Özlem ve Ceyhun da ekibe katılınca müthiş bir gün ve müthiş bir maç oldu. Galatasaray’ımızın o yıl seyirciyle oynadığı son maçtı bu. Bir hafta sonra tüm ülkede Covid alarmları çalmaya başladı.

:: Çok uzun süredir arşivime katmak istediğim Daft Punk‘ın Random Access Memories isimli albümünün plağını nihayet alabildim.
:: Yıllardır karşılaştığım en kötü virüs bilgisayarıma bulaştı. Hep duyduğum ama bir şehir efsanesi olarak dinlediğim .remk virüsü bilgisayarıma bulaşıp tüm dosyalarımı şifreledi ve şifre için benden 980 dolar para istediler. Neyse ki (hala şükrediyorum) %99 oranında yedeklerim sayesinde kayıpsız olarak kurtuldum. Ancak bu bana yaklaşık 1 haftaya mal oldu.

Nisan 2020: Pandemi ülkeyi kasıp kavurmaya başladı. Evlere kapandık. İşe dönüşümlü olarak gidiyoruz. Karamsarlığın en üst düzeyde olduğu bir aydı. Arkadaşlarımız bir biri ardına evlilik tarihlerini ertelediler. Bu ay 8 yazı yazmışım.

:: Yıllar sonra arşivden bulunca Hobbit’in orijinal illüstrasyonlarını yayımladım. Eğer gözden kaçıran varsa muhakkak indirip arşivlesin.
:: Ülkemizin rock ve metal müzik kültüründe önemli bir paya ve yere sahip olan Çağlan Tekil bu ay hayatını kaybetti. Geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sürede komada yaşam savaşı verdi ancak daha fazla dayanamadı. Bu yazıda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.” demiştim. Birkaç ay sonra Head Bang son bir sürpriz yapacaktı.
:: Mach3 koleksiyonuma iki önemli parça eklemişim.
:: Bir süredir uğraştığım fotoğraf stoklama işlemini nihayet yapabilmişim. Bu sayede ayın çok daha net fotoğraflarını çekebiliyorum.
:: Halen daha hayatımızın en büyük maceralarından biri olarak nitelendirdiğimiz Gelibolu Maceramıza ait yıllar sonra bir keşif yaptım. Üstelik yıllar önce yazılan yazılardaki görselleri de güncelledim.

2012 Aralık

Mayıs 2020: Pandemi tüm ülkede devam ediyor. Nisan ayına göre biraz daha iyiye gidiyor durum. Bu ay yine 8 yazı yazmışım. “Evde kal“manın en büyük faydalarından birisi bu oldu. Bir de elbette bu yılın bizim için en büyük, en önemli ve en güzel olayı var: Mert Ekin dünyaya geldi.
:: İhsan Oktay Anar’ın daha önce hiç okumadığım bir öyküsünü keşfettim: Rabnûma. Yıllardır üstadın kaleminden yeni şeyler okumuyoruz. Bu öyküsü de 1989 yılında kaleme aldığı bir öykü. Tarzının oturmaya başladığı dönemler. Hoca bu öyküden 5 yıl sonra da Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlayacak.

:: Aylardır beklediğimiz mucize gerçek oldu ve sevgili yavrumuz Mert Ekin dünyaya geldi. Pandeminin ortasında, gözden uzak ve tedirgin geçen birkaç günün ardından yuvasına geldi. Ben bu satırları yazarken Mert’in 8 aylık olmasına birkaç gün kaldı. Buraya da yeni doğan değil de şimdiki halinin bir fotoğrafını ekliyorum. Yılbaşında çektik.
:: Bu yılın en iyi projelerinden birini daha başarıyla tamamladım. Mini vidalama makinesi yaptım. Bu projeyi yaparken bana destek olan Türker, Süha ve Murat‘a bir kere daha teşekkür ederim.
:: Bu yılın en gurur verici çalışmasına imza attık hem de neredeyse tüm arkadaş gurubumuz bir arada! 19 Mayıs’ta “Hoş Gelişler Ola” marşını çaldık hep birlikte ve ortaya yıllar sonra bile keyifle hatırlayacağımız güzel bir video çıktı. Emeği geçen tüm dostlara bir kere daha teşekkür ederim. Bu arada üç kardeş birlikte yer aldığımız ilk müzik videomuz da bu oldu.

:: Murat İlkan‘ın Fanus albümünün hatalı basılan ilk plağını aldım. Hem Murat İlkan’ı çok sevmem hem de koleksiyon değeri olan bir ürün olduğu için hiç kaçırmadım. Plak dinlenebiliyor ancak mastering’i çok yetersiz ve parçalarda çok ciddi hatalar var.
:: Nereden esti bilmiyorum ama daktilo alırken dikkat edilecek konulara ilişkin güzel bir yazı yazmışım. Bu sene çok okunan bir yazı olmadı ama reytinglerinin giderek arttığını görüyorum. Birkaç seneye blogun önemli yazılarından birisi olabilir.

Haziran 2020: Bu ay sadece 4 yazı yazmışım. Rehavet oldu tabi. Bütün ülke de tıpkı benim gibi rehavete kapıldı. 1 Haziran’da pandemi yasakları sona erdi. Covid 19’da tünelin ucunda birazcık ışık görmüşken, vak’a sayılarını nihayet 100’ün altına düşürmüşken ve tam da tedbirlerin korunması gerektiği yaz sezonun açılışıyla tüm tedbirler kalktı. Aylardır kapalı kalan halk bir anda hiç olmayacağı kadar dolaşıma çıktı. Bankalar insanlar tatile gitsin diye kredi verdi. Tatil sezonuyla çakışmasın diye üniversite sınavı ertelendi. Bunun bedelini de elbette birkaç ay sonra çok daha şiddetli bir şekilde ödeyecektik.

:: Mustafa, Massive Agressive isimli iç dekorasyon butiğini açtı. Başlangıçta steampunk esintili objelerde kısa sürede Instagram’da beğenileri toplamayı başardı. Her geçen gün satış ağını da genişletiyor.
:: Alper’le birlikte en sevdiğimiz Türk gruplarından olan Pentagram’ın en sevdiğimiz iki şarkı This Too Will Pass ve Lions In A Cage’i coverladık.
:: Yıllardır istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve kendi el yazımı bir fonta dönüştürdüm.
:: Ülkemizde basınında da yer alan ancak kimsenin tek bir kare fotoğrafını bulamadığı dergiyi Seval sayesinde Almanya’dan buldum. Seval’in Almanya’dan bana yaptığı son iyilik bu olacaktı. Çünkü bir süre sonra İngiltere’ye taşınacaktı.

Temmuz: Bu ay blogda 7 yazı yazmışım. Önceki yıllarda genede tatile falan gittiğimiz için Temmuz pek yoğun geçmezdi ancak bu sene Covid’den dolayı evlerde kaldığımızdan fena bir ortalama değil.

:: Biricik dostum Selçuk Ceylan‘ın yepyeni iki kitabını daha okudum. Selçuk’un yazdığı kitap sayısı 6’ya ulaştı.
:: Yılın en iyi dolunayını yılın en sevdiğim ayında yaşadım. Ender ve Alper’le birlikte Ghost’un Ritual parçasını coverladık.
:: Büyük üstat, çağımızın en büyük müzisyenlerinden Ennio Morricone hayatını kaybetti. Türkiye’de kendisinden ve eserlerinden en çok bahseden bloglardan birisi olan My Resort’ta, olabildiğince güzel bir yazı yazarak uğurladık ustayı.
:: Utku ve Alper’le pizza yeme yarışmasına katıldık. Ben dereceye giremedim ama Alper ikinci, Utku üçüncü oldu.
:: Hayatımın en sessiz sedasız doğum günlerinden birini geçirdim. Aynı dönemde In Flames, Clayman albümüne 20. yıl özel baskı yayımladı. Ben de bu albüm ve Fury filmi için birkaç yeni baskı tasarladım.

:: Okulda bu yıl düzenlenmeye başlayan çevrimiçi Öğrenci-Mezun Buluşmaları etkinliğinde bölümümüz ve mesleğimiz adına bir sunum yaptım. Keyifli bir akşam oldu. Bir kere daha, beni davet eden sevgili hocalarıma ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Blogda bahsetmesem de bu yıl bu şekilde pek çok çevrim içi etkinlik oldu. Covid-19’un hayatımıza kattığı farklı tecrübelerden birisi de bu oldu.
:: Çok kıymetlim ve yıllardır eski baskıları astronomik fiyatlarla satıldığı için alamadığım Nur Yoldaş’ın Sultan-i Yegah albümü yeniden plak olarak basıldı. Üstelik şeffaf, kırmızı renkli ve gatefold olarak. Hemen aldım.

Ağustos 2020: Yaz bütün rehavetiyle devam ediyor. Covid yavaş yavaş ülkeye yeniden yayılmaya devam ediyor. Gerçek rakamların kelime oyunlarıyla gizlendiği yönünde toplumda ciddi bir kuşku ortaya çıktı. Bir süre sonra bu kuşkuların haksız da olmadığı görülecekti. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım. Bu ay hem Koray ve Tuğba‘nın hem de Alper ve Özge’nin düğünleri vardı. Koray ve Tuğba’nın Antalya’daki düğününe gidemedim.

:: Alper tam 14 yıl sonra Eskişehir’den taşındı. Blogda yazdığım en depresif yazılardan birini yazdım. 2020’nin en kötü anlarından birisiydi veda anı. “Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.”
:: Kiracı olarak oturduğum evde büyük bir tadilat yapıldı. Ustaların da temiz çalışmamasından dolayı toparlanmak epey uzun sürdü. Ancak yine de ustaların hakkını yemeyeyim, en azından kısa sürede tamamladılar. Temizlik uğraştırdı biraz.
:: Özge ve Alper’in düğünü oldu. Bursa’ya gittim düğün için. Corona’nın gölgesinde korka korka yaptığımız, çok şükür kimseye de bir şey olmadan tamamladığımız bir düğün oldu.
:: Gillette Blue 3, beni şaşırtarak üç büyükler (Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş) renklerinde tıraş bıçakları çıkardı. Koleksiyona bir anda üç bıçak daha eklenmiş oldu. Ülkenin en iddialı koleksiyonuyum.
:: Bir klasik olan Fahrenheit 451‘i okudum. Kitap başta sarmadı, epey zorladı ancak sonradan çok hoşuma gitti. Filmini izledim ve çizgi romanını sipariş ettim. Bir de Eskişehir’de Fahrenheit 451 isimli bir sahaf keşfettim. Mehmet‘in sayesinde Devran’la tanıştık. İlerleyen günlerde de Devran’dan epey bir kitap alacaktım.

Eylül 2020: Covid’e karşı alınan önlemlerin göstermelik olduğu anlaşıldı. Özellikle Kurban Bayramı’yla birlikte memleketin dört bir yanına dağılan vatandaşlar sayesinde en küçük köylere bile virüs ulaştı. Nisan ayından daha beter bir duruma doğru ülke sürükleniyordu. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım.

:: Grafik tablet aldım. Okulların açılmayacağı ve derslerin uzaktan yapılacağı anlaşılınca bir fırsatçılık ülkesi olan Türkiye’de 300 liralık ortalama grafik tabletler 600-700 liralara fırladı. Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim uzatan yapılacaktır diye açıkladığı gece neredeyse %100 zamlandı tüm tabletler.
:: Yağızhan mezun oldu. Sagopa Kajmer, Yunus EP isminde bir albüm çıkardı. Bu albüm benim yıllar sonra dinlediğim ilk yeni Sagopa albümü oldu.
:: Gıda Dedektifi Musa ÖZSOY’un “Ne Yediğinizi Biliyor musunuz?” isimli kitabını okudum. Yalan yok, gıda endüstrisi hakkında daha önce bilmediğim pek çok yeni bilgi öğrendim. Ayrıca gıda tercihlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladı.
:: Scooter aldım. Xiaomi M365 marka modelli scooter, bu yıl aldığımız en verimli aletlerden birisi oldu. Özellikle şehir içi ulaşımda büyük bir devrim yarattığını söyleyebilirim.

Ekim 2020: Blog açısından iyi geçen, 9 yazılık bir ay oldu. Covid’in daha da kötü bir hal aldığı artık kabul edildi ve yeni tedbirler alındı. Bu ayın diğer bir özelliği ise Sertan ve Ayşe‘nin biricik yavrucukları Özüm dünyaya geldi. Mert doğduğunda yaşadığımız heyecanı, bu sefer de Özüm için yaşadık 🙂

:: Şevkiye‘nin teleskobunu ödünç aldım. Aynalı teleskop hiç kullanmamıştım. Ancak kurduktan sonra epey bir keyif verdi.
:: Bir devrin sonu geldi ve Head Bang 6, Çağlan Tekil’in yarım bıraktığı işi tamamlamak için son kez yayımlandı. Head Bang devri sona erdi. Müthiş bir bir veda sayısı olmuştu.
:: Efendi, 2020 yılı içerisinde tam üç tane single yayımladı. Bu yıl umarım yeni albümleri çıkar.
:: Plak koleksiyonumdaki ilk long playlerden biri olan Kamuran Akkor’un Boşver Üzülme plağı için yıllar sonra bir kapak yaptım.

Kasım 2020: Yıl sonu yaklaştıkça doktora teziyle ilgili kaygılarım da tavan yapmış durumdaydı. Covid’in tedavisine dair her kanalda aşı çalışmalarıdan bahsediliyor. Biz de yeni bir dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Bu ay 5 yazı yazabilmişim.

:: Yıllardır kitaplığıma katmayı çok istediğim Harry Potter’ın resimli baskılarını Merve’nin hediyesiyle aldım. Kitaplarım açısından bu yılın şüphesiz en müthiş olayı buydu. Aynı dönemde bir de Buz ve Ateşin Dünyası isimli Game Of Thrones evreni kitabını aldım.
:: Anneannem Kars’ta vefat etti. Yıl boyunca uzak akrabalarımızın, birkaç tanıdığımızın Covid’den dolayı vefat haberini almıştık. Ancak anneannemin vefatı hepimizi yaraladı. Onu bu şekilde kaybetmek tarifsiz. Hala da ne diyeceğimi bilmiyorum. Gidemedik göremedik. Işıklar içinde uyusun, mekanı cennet olsun.

Aralık 2020: Yılın son ayında 8 yazı yazmışım. Bu yıl da böylece bitmiş oldu. Covid’e karşı geliştirilen aşı haberleri büyük bir mucize gibi karşılandı Dünya’da. İnsanlar umut beslemeye başladılar. Çünkü ekonomi çok kötü durumdaydı. Aşı haberleri ve ülkedeki bir takım siyasi gelişmelerden dolayı (Maliye bakanı istifa etti) ekonomide olumlu yönde kıpırdanmalar oldu. Eve kurutma makinesi aldık. Resmen bayram havası yaşanıyor günlerdir 🙂
:: Tam 15 yıldır bıkmadan, sıkılmadan izlediğimiz Supernatural dizisi final yaptı. Hayatımızın yarısına eşlik etmiş abilerim Sam ve Dean Winchester’a veda ettik.
:: Kendime iyi bir tripod aldım. Bu sene 75-300 objektiften sonra fotoğrafçılığa yaptığım son yatırım bu oldu.
:: Avatar’ın “Verilen Söz” isimli çizgi romanı ilk defa Türkçe yayımlandı.

:: Yıllardır kullandığım emektar bendirimi modifiye ederek yeni bir bendir sahibi oldum. Devrim yaratan akort sistemi sayesinde çok başarılı tonlar elde edebiliyorum.
:: Çok sevdiğim Fury filminin Amerika’dan aldığım soundtrack plağına kavuştum.
:: Cidesphere’in Dawn Of A New Epoch albümünün plağını aldım. Bu yılın en iyi metal işlerinden birisiydi bu albüm.

Bu yıl iş yerindeki üçüncü yılımdı. Önceki yıllara göre biraz daha karamsardım bu yıl. Hayal kırıklıklarım çok fazlaydı. Bu yıl vedaların yılı oldu. Geçici süreliğine de olsa Pınar ve Melike gittiler. Lütfi abi ve Şükrü abi gibi değerli abilerimiz emekli oldular. İsmihan abla emekli oldu. Biricik arkadaşımız, en yakın arkadaşımız Caner ise en büyük darbeyi vurdu ve Zonguldak’a tayin olarak gitti. Üç yılın ardından ilk defa bu yıl şubeler arası ufak görev değişiklikleri oldu. Sevgili oda arkadaşım Hülya Hanım diğer şubeye, kıymetli arkadaşım Sanem Hanım da bizim şubeye geçti ve yeni oda arkadaşım oldu. Masam değişti. Gerçi itiraf etmek gerekirse masamın değişmesine çok ama çok sevindim. Bu yıl uzaktan çalışma kavramıyla tanıştık. Bütün bir yıla baktığımızda da yine iş yoğunluğumuzu Sıfır Atık, mahkemeler, yılın ilk dönemlerinde gürültü şikayetleri oluşturdu. Bu yıl ne yazık ki hiç spor etkinliğimiz olmadı. Sadece iş yerinde değil, Covid’in başlangıcı olan Mart ayından itibaren spor salonlarının kapatılması nedeniyle dışarıda da spor yapma imkanım olmadı. Spor salonu ekibiyle dışarıda görüştük. Enes, tam da bu dönemde askerden geldi. Erhan Abi ve Enes’le birkaç defa buluştuk.

Gelelim Instagrama. Bu yıl Instagram’da çok güzel coverlar paylaştık. Ayrıca koleksiyonla alakalı güzel derlemeler yaptım. Hepsini değil ama bir kısmını aşağıda paylaşıyorum.

Bu yılın da en sekmeyen yazıları dolunay yazıları oldu. Hatta bu sene 12 değil, 13 tane dolunay yazısı yazdım. Bu yazıların en güzel özelliği o dönem sahip olduğum ruh halini çok iyi yansıtmaları. Ayrıca müzikal çalışmalarımız da genellikle bu yazıların içerisinde veriyorum.

Youtube’u çok ihmal ettim. Çok ihmal ettim ve sadece 1 video yayımladım. Belki 2021’de daha dolu geçer. Covid pandemisi aslında evde kaldığımız dönemde film ve dizi izlemek için uygun bir zamandı. Ancak hem Merve’nin hamileliğinin son dönemleri olması hem de Mert’in doğmasıyla birlikte hayal ettiğimiz gibi olmadı film izleme olayı. Yine de Netflix‘te epey bir şeyler izledik. Bunların içerisinden beğendiklerimden bazıları Old Guard, Cinayet Süsü, Nice Guys gibi filmler oldu. Bu arada umarım Old Guard’ın devam filmi çekilir. Şunu fark ettim ki eski filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Fury, Yüzüklerin Efendisi, Kapıdaki Düşman, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi filmleri senede birkaç kere izliyorum. Mesela How I Met Your Mother‘a başladık yeniden.

Halen izlemekte olduğum İkinci Dünya Savaşı’nın En Önemli Olayları isimli belgesel ise hayatımda izlediğim en derli toplu 2. Dünya Savaşı belgeseli. Bu yıl ayrıca Atiye, Breaking Bad, Spartacus ve La Casa De Papel‘i izledik. Netflix dışında bu yıl Mustafa sayesinde Amazon Prime‘ı da denedim ama burada da birkaç eski film dışında yeni bir şey izlemedim. Bunlardan bağımsız olarak 1917 isimli film muhteşem bir WW1 filmiydi. Ayrıca ilk defa izlediğim Bone Tomahawk da yıllar sonra izlediğim en iyi western filmiydi.

Bu yıl edebiyatla dopdolu geçti. Bunda da en büyük pay Hicri Bilakis Kuşçu‘nundur. Bugüne kadar yıl içerisinde okuduğum, aldığım kitapların sayısını tutmazdım. Ayrıca kitaplara dair yaptığım incelemeleri de yazmazdım. Onun yılbaşından hemen önce verdiği Metis Ajanda 2020 – Ya Kebikeç! sayesinde bu envanteri günden güne tutabildim. Bu ajandanın en güzel yanı, ihtiyacınız olan her şeyi içeriyor olması. Önemli günleri, dolunay takvimi, özel sözler, yazarları eserlerinden alıntıları (ki bunlar bile başlı başına bir okuma kaynağı), küçük bir not bölümü, telefon rehberi ve birkaç faydalı bilgi. Yoğun geçen bir yıl olmasına rağmen baş ucumdan kitabı hiç eksik etmedim. Bu yılın ilk kitabı Borges’in Ficciones: Hayaller ve Hikayeler oldu. Burada yer alan Artificos kısmı müthişti. Bu yıl okuduğum en iyi kitaplar ise Alamut, Malafa ve Sapiens oldu. Bunu Herkes Bilir ve Meteor Avı‘nı yarıda bıraktım. Ayrıca Zaman Makinesi ve Fahrenheit 451‘den çok etkilenip çizgi romanlarını aldım. Bu yıl çeşitli yollarla (satın alarak, hediye olarak, takasla, ücretsiz olarak ve hibe edilerek) elime toplam 93 kitap geçmiş. Bunlardan 30 tanesi Jules Verne kitapları.

Jules Verne demişken, hayatımın Jules Verne’yle dopdolu geçen yıllarından birisiydi. Yılın ortalarında Murat Haser isimli ülkenin en büyük Jules Verne koleksiyoncusuyla tanıştım internetten. Paylaşımları üzerinden epey muhabbet ettik. Bu sayede benim tamamladığımı sandığım bazı serilerin eksik olduklarını görüp tamamladım. Ve İthaki koleksiyonumu sadece son kitap (46 no) eksik olmak üzere tamamladım. ALFA Yayınlarının “Olağanüstü Yolculuklar” serisine başladım. Bu serinin güncel bir seri olması nispeten işimi kolaylaştıracak.

Müzik. Bütün yıl boyunca dinledim. Hastanede doğum için kontrole gidince de dinledim, sabahları işe giderken de dinledim. Kulaklığım bozuldu ve aylardır servisten gelmedi. Dışarıdayken idare ediyorum başka kulaklıklarla. Bir gün Ender’le buluşmuştuk. Arabada radyoda bir şarkı duydum. Giriş melodisi acayip hoşuma gitti. Yıl boyunca da dinleyip durdum: Kahraman DenizUzak Gelecek. Oluyor böyle takıyorum bazı şarkılara. Mesela hiç tarzım olmamasına rağmen Kül, Dünya’dan Uzak ve Kentsel Dönüşümler isimli şarkıları da çok beğendim. Sagopa Kajmer’in de girişteki strachleri çok hoşuma gittiği için Pankart isimli yeni şarkısını beğendim. Bir de keşif yaptım ki keşfettikten sonra defalarca dinledim. İstanbul Şarkıcıları isimli oluşumun Köroğlu Dağları isimli şarkısı. 1980 yılında yayımlanmış. Müthiş bir şarkı. Bir de bahsetmezsem olmaz, Ouzo Bazooka‘nın Space Camel isimli şarkısı var ki klibiyle falan muazzam. Mert’i kucağıma alınca bunu açıp dans ediyoruz. Gerçek saykodelik budur!

Metal müzik dünyasında ise epey gelişmeler yayımlandı. In Flames, Clayman albümünün 20. yılına özel bir EP yayımladı. Eski şarkıların yeni düzenlemelerini içeriyordu. Yeni düzenlemelerin hiçbirini beğenmedim. Ancak albümün remastered halini beğendim. Deftones, Ohms isimli albümünü yayımladı. Albüm aklımı başımdan almadı ama kötü de değildi. Önceki albümden çok daha iyiydi. Deftones ayrıca başyapıtları White Pony’nin 20. yılına özel bir Anniversary Edition yayımladı. White Pony x Black Stallion isimli bu double albümde ilk albümün remastered şarkıları ve remiksleri yer aldı. Remikslerin bazıları resmen bambaşka şarkılar olmuşlar. Çok beğenmedim. Katatonia, City Burials isimli yeni albümünü yayımladı ancak olmadı, yaprak kımıldamadı bende. Yine bir başka grup Linkin Park da Hybrid Theory albümlerinin 20. yılına özel bir albüm yayımladılar. İçerik olarak çok zengindi ancak çok da pahalı olduğu için almak mümkün değildi. Yine de eski videolarını yeniden düzenleyip renkleri ve çözünürlüğü olağanüstü hale getirdiler. Sırf bu bile yetti de arttı. Yıllar sonra oturup Linkin Park dinledim. Hatta şu anda da In The End çalıyor.

Ülkemizde de müzik piyasası covid’e rağmen üretkendi. Konserler olmadı ama gruplar evlerinde üretti. Grupların bir dönem evlerinden yaptığı cover ve akustik çalışmaları beğeniyle izledim. Bu yılın en yeni yepyeni grubu benim için Bipolar Architecture oldu. Heretic Soul‘dayken de çok beğendiğim Sarp‘ın yeni grubu. Depresif melodilerin üzerine yaptığı vokali özellikle beğendim. Şu anda grubun üç şarkılık bir EP’si ve bir de single çalışması var. Bu yıl umarım onların adına daha iyi geçer. Canımız ciğerimiz Pentagram‘ımız yeni bir albüm çıkarır diye bekliyorduk ancak “Bu Düzen Yıkılsın” isimli bir single yayımladı. Bir de video çekti. Beğenmedim. Ancak şu açıdan mutlu oldum ki Pentagram yola sekiz kişi olarak devam edecek gibi görünüyor. Cidesphere, bu yılın en iyi albümlerinden birini çıkardı: Dawn Of A New Epoch. Yılın son aylarına denk gelmesine rağmen Spotify’ım da ilk üçe girdi albüm. Özellikle Sacred Patronage bu yıl favori metal şarkım oldu. Sabhankra bu yıl yeni bir materyal üretmedi, konserler verdi. Ancak 2021’de yeni bir albüm yayımlayacaklar. Yani aslında bu dönemi onlar da üretmek için kullandılar. Bu yıl onlarca albüm çıktı elbette ancak belki de bunları ben de ilerleyen yıllarda keşfedeceğim için buraya fazla detay yazmıyorum. Son olarak baş tacım Black Omen‘in ilk demosu kaset formatında yayımlandı. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım için detay vermiyorum.

2020’nin ilk aylarında verdiğim bir yedek parça siparişi vardı. Aralık ayının ilk haftası geldi ve yanlış geldi. Yeniden sipariş oluşturdum bekliyorum. Ayrıca Pioneer servisinden hala kulaklığımı bekliyorum. Umarım bunlar bu yıl gelir. Koray’ın istediği Mor ve Ötesi – Deli parçasının davul videosunu hala çekemedim. Onu bitireceğim. Sercan’la bu yıl üç kere görüştük. Ocak ayında Eskişehir’e geldiğinde ve Alper’in düğününde. Volkan’la ise görüşemedik hiç. Sercan‘a doğum gününde güzel bir kolaj video yaptık. Beğenmedi 🙂 Bursa’dan isimsiz bir mektup geldi. İçerisinde uzunca bir plak listesi vardı. Beni nereden buldu, ismime ve adresime nasıl ulaştı bilmiyorum. Ama iç içe de sevinmedim değil. Zaman zaman açıp okuyorum.

Yazmayı yukarıda unuttum ama kardeşim Mustafa, Kocaeli Üniversitesi’nden Osmangazi Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Dolayısıyla iki yıldır süren çilemiz nihayet bitti. Nihayet yeniden Eskişehir’de toplandık. Bu yılın güzel gelişmelerinden bir tanesiydi bu. Tabi ki bir diğer Mustafamız da nihayet gitti Trabzon’da nişanlandı Kübra’yla. Mustafa şüphesiz son yıllarda hayatımıza giren en değerli adamlardan. Ama Kübra da o kadar müthiş bir insan ki bazen diyorum acaba Mustafa’yı mı daha çok seviyoruz Kübra’yı mı 🙂

Bu yıl Ferit sağ olsun bana bir sürpriz yaparak hazırladığı exlibrisi göndermiş. Ben de mektuplarımda kullanıyorum bunu. Kendisi yıllar sonra Kütahya’dan ayrıldı. İzmir’e tayini çıktı. Elbette Kütahya demişken bir diğer sevgili kardeşimiz Gürcan‘dan da bahsetmezem olmaz. O da bir kere Eskişehir’de beni ziyaret etmişti. Pandeminin hızlanmaya başladığı günlerdi. Sonrasında iade-i ziyaret fırsatım olmadı. Ama 2021’de şartlar düzelirse Gürcan’ı Kütahya’da ziyaret etmeyi planlıyorum.

Evet, yılın özeti yazılarımın olmazsa olmazı olan Hedefler bölümüne geliyoruz. Bakalım geçen sene kendimize hangi hedefleri koymuşum, neleri başarmış, neleri yapamamışım. En önemlisi de, önümüzdeki yıl neler yapmak istiyorum? 2020 yılı için hedeflerim şunlardı:

  • Elektronik davuluma bir ilave crash zili almak (Olmadı, alamadım. Ancak bozuk bir aksamını tamir ettirdim)
  • Kendime yeni bir bilgisayar toparlamak ve bunu olabildiğince ucuza yapmak. (Harika! Bunu başardım!)
  • Bir şarkıyı baştan sona düzenleyip cover olarak yayımlamak. (Bunu da yaptım sayıyorum, çünkü birkaç şarkıyı baştan sona olmasa da coverladık ve düzenleme yaptım)
  • Konsept bir fotoğraf çalışması yapmak. (Başarısız sayıyorum. Gerçi Alper’in düğününde epey bir çektim ama olsun, bu hedefi yazarken hayal ettiğim şeyi yapamadım)
  • Tank maketimi bitirmek. (Olmadı, yapamadım)
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak. (Olmadı, alamadım)

Evet, hedefler açısından çok da parlak geçmemiş anlaşılan. Moral bozmayalım ve kendimize 2021 için yeni hedefler koyalım. Önceki senelere kıyasla daha minimal hedefler koyuyorum çünkü Covid-19’un ne zaman biteceğini kestiremiyorum. Buyurun:

  • Elektronik davuluma ilave bir crash zili almak
  • Tank maketimi bir diorama ile bitirmek
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak
  • Doktoramı bitirmek
  • Eğer covid-19 nihayet tüm ülkede sona ererse iki farklı zamanda tatile gitmek
  • Alper’in isimsizini bitirmek

Bir önceki yıl şöyle yazmışım: “Umarım 2020 pozitif şeylerle dolu bir yıl olur. Hayatımızın belki kökten değişeceği, belki dibe vuracağımız, belki de göklere çıkacağımız bir yıl olacak. Hazırlıklı olmakta fayda var.” Hazırlıklı olamadık açıkçası. Yıl boyunca çok fazla şey kaybettik. Sevdiğimiz insanları, yakınlarımızı kaybettik. Afetler ve hastalıklar yüzünden çok insan öldü. Ama pek çok yavru da bu yıl gözlerini açtı hayata. Mert Ekin, bizim için bu yılın tek güzel şeyi oldu. Her şeyden habersiz, üç beş kişilik dünyasında yaşamaya devam ediyor 🙂 Ben bu yıl da buralarda olacağım sevgili okur. Bu yazıda unuttuğum bir şeyler muhakkak vardır. Lütfen bana yazın, hatırlatın. Umarım 2021 yılı her birimiz için daha farklı ve daha güzel olur. Unutma, gökte dolunay olduğu sürece Dünya’dan bir çift göz ona bakacak.