Akvaryumun Yeni Misafirleri

Epey bir süredir akvaryumla ilgili yazı yazmıyordum. İlk defa yaklaşık 6 yıl önce aldığımızdan beri evimizde akvaryumda balık olmayan hiç bir dönem olmadı. Japon balıklarıyla başlayan süreç bir yıl kadar lepistes ve zebralarla devam etti. Daha sonra ise yeniden japon balıklarına döndüm. Tüm bu süreçte akvaryumun gediklisi olarak yaşamaya devam eden balığımız ise köpek balığımız köpük oldu.

Geçtiğimiz haftalarda Sanem Abla‘nın evindeki akvaryumu tüm ekipmanları ve içerisindeki balıklar da dahil olmak üzere toplayıp aldım. Böylece akvaryumuma yeni bir dev katılmış oldu. Akvaryumla birlikte transfer ettiğim dört balıktan bir tanesi bıyıklı vatoz, üç tanesi ise japon balıklarıydı. Japonlardan birisi ise benim akvaryumcudakiler de dahil, şimdiye kadar gördüğüm en büyük japon balığıydı. Aldığım balıkların eski akvaryumlarını boşaltım yeni bir boş akvaryuma aktardım. Burada 48 saat boyunca herhangi bir hastalık vb. taşıma risklerine karşılık Sera markalı bir ilacı da eklediğim taze suyla beklettim. Daha sonra ise iki japonu ve vatozu kendi akvaryumuma naklettim. Büyük boyutlu olanı ise bir gün daha beklettim. Bu sırada hem internetten hem de akvaryumcumdan teyit ettikten sonra onu da kendi akvaryumuma taşıdım.

Japonlar inanılmaz barışçıl balıklar olduğundan ve aslında birbirlerini yutamayacak büyüklükte olduklarından aynı akvaryumda yaşayabiliyorlar. Nüfus birden bire ikiye katlandığı için diğerleri rahatsız olurlar diye tahmin ediyordum ancak böyle bir sorun da yaşamadım. Birinci haftanın sonunda sularını üçte bir oranında tazeledim.

Akvaryumculukta tüm balıkların koşullara adapte olabildikleri döngüleri yakalayabilmek çok önemli. Bunu ben kendi balıklarımda çok net bir şekilde gözlemledim. Herhangi bir etkiden (sıcaklık, suyun yapısı, su değişimi, ilacın markası, yemin kalitesi vb.) dolayı balık adapte olamıyorsa elinizdeki canlıları her geçen gün birer birer kaybediyorsunuz. Hiç bir balığın ölmediği örneğin 30 günlük bir periyot yaşamışsanız, tüm bu süreçteki rutininizi sakın bozmayın.

Akvaryumcum bana sürekli hatırlattığı için ben de size birkaç şeyi hatırlatmak istiyorum. Türü ne olursa olsun, akvaryumunuzda muhakkak bir ısıtıcı olsun. Su sıcaklığının sabit olması, dış ortamdan etkilenmemesi çok önemli. Yemi az verin. Günde birkaç defa verebilirsiniz ancak az verin. Balıklar bir defa yüzeye çıktıklarında bitirebilsinler. Dibe ne kadar az yem çökerse suyunuz o kadar geç kirlenir. Japonlar yüzeyden yemeyi seviyor. O yüzden yüzeyde bir süre kalabilecek pul yemleri tercih edin. Sürekli aynı yemi de vermeyin ama. Haftada birkaç defa farklı yemler verebilirsiniz. Bir de mevcut akvaryumunuza yeni balıklar ilave edecekseniz, tercihen aynı balıkçıdan alın. Başka akvaryumlardan, eşten dosttan balık aldıysanız muhakkak birkaç gün boş bir akvaryumda taze ve ilaçlı suda bekletin. Cilt hastalığı, mantar, virüs vb. varsa burada iyileşir. Eğer balık bu koşullarda ölürse mevcut balıklarınızı kurtardığınız için sevinin.

Bu Dolunayın Müjdesi: Yekta Doğdu!

Aylar önce yine bir dolunay zamanı müjdesini vermiştim Sercan ve Ülkü‘nün bebek beklediklerinin. İşte zaman su gibi aktı (bunu bir de Ülkü’ye sormak lazım) ve nihayet Yetka 19 Ekim 2021’de İstanbul’da dünyaya geldi! Gezegenin dört bir köşesine dağılmış olan ailemiz giderek büyüyor sevgili okur! Fotoğraftaki görseli 20 Ekim gecesi çektim ve Yekta’ya ithaf ediyorum. Arka planı 2,5 saniye pozlamayla çektim. Ay’ın kendisini ise 300 mm odak uzunluğunda, 15 fotonun stoklanmasıyla oluşturdum. Arka balkonumun en güzel manzarası!

Sercan ve Ülkü’nün sevimli yavrularının dünyaya gelişi, elbette son günlerin güzel haberiydi. Doğum anından hemen sonra Sercan’la görüştüm ve karşımda temkinli, tane tane konuşan, taze bir baba buldum. Çocuğunun dünyaya gelmesi bir baba için kesinlikle şaşkınlık verici, tedirgin edici ve sersemletici bir durum oluyor. Annenin aylar süren anatomik ve ruhsal bağının aksine babanın bebeğini gerçek anlamda ilk hissettiği an, bebeği ilk gördüğü an oluyor. Muhakkak istisnalar vardır ancak o anda hissedilen şey mutluluktan daha çok şaşkınlık oluyor. İşte Sercan’ın sesinde de bunu anladım.

Yekta henüz Dünya gezegenindeki ilk günlerini geçiredursun. Biz de hayatlarımızı yoluna koymanın yollarını arayalım. Kendimiz için ne yapabiliriz? Sevdiklerimizi nasıl daha çok sevebilir, mutluluklarımızı nasıl daim kılabiliriz? Daha çok mutlu olmak ve iyi hissetmek için okumaya, dinlemeye, izlemeye, üretmeye ve düşünmeye nasıl daha çok vakit ayırabiliriz? Uykularımız artık vakit kaybı mı?

Türümüz bilinen tarih göz önüne alındığında, yine keskin bir virajdan geçiyor. Doğamıza aykırı bir yaşam tarzına (daha kısıtlı iletişerek) uyum sağlamak zorundayız artık. Çok değil on yıl önce göbeğimizi kaşıya kaşıya anlattığımız ve haber verdiğimiz felaket senaryolarını yaşıyoruz artık: Kuraklık, su kesintileri, plansız kentleşmenin çığrından çıkardığı afetler, milyonlarca lira zarar, doğal kaynakların tüketilmesi, alternatifleri tükenen ve kimya endüstrisiyle iç içe geçmiş gıda endüstrisi, değişen iklimler… Bu dengeyi ben mi bozdum? Benim payım ne? Dünya’daki toplam insan nüfusunu düşünürsek, bu nüfusun ne kadarlık bir oranı bu değişimden doğrudan sorumlu? Örneğin küresel ısınmaya yol açtığı konusunda kreş çocuklarının bile hem fikir olduğu karbon salınımın kıta Amerikası’nda ve Çin’de önüne geçilememesinden, buralarda yaşan toplam 2,5 milyar insanı mı sorumlu tutacağız yoksa hepsi bir yuvarlak masa etrafında toplanabilecek ve sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek karar vericileri mi?

Dolunaylar benim için bir iç hesaplaşma dönemleri. Ancak şimdi bu hesapları bir kenara bırakıp yazımı bitireceğim ve Sercan’ı arayacağım görüntülü olarak. Minik yavrumuz Yekta’yı fotoğrafından sonra ilk defa göreceğim umarım. Ah sevgili Yektacık, bu hayat sana hep mutluluk ve sağlık getirsin be oğlum. Annenle babanla, sevdiklerinle ve bizimle huzurlu bir ömür yaşa.

Jules Verne – Meçhul Düşman, Ülkemizdeki Jules Verne Hayranları

Aylar önce Ankara’da yüz yüze tanışma fırsatı bulabildiğim, ülkemizin önemli Jules Verne hayranlarından Ahmet Öncüer hocamın, sohbetimiz esnasında okuyup okumadığımı sorduğu bir Jules Verne kitabı vardı: Meçhul Düşman. Orijinal isminden bire bir çevirisiyle “Barsac Keşif Heyeti’nin Olağanüstü Macerası” olarak ismini çevirebileceğimiz eser, Türkçe’ye ilk defa Cemil Cahit CEM tarafından çevrilerek Arif Bolat Kitabevi tarafından iki cilt halinde yayımlandı. Kitabın ismi her ne kadar “Meçhul Düşman” olarak yer alsa da aynı eserin iç kısmında alt başlık olarak ilk cildine “Barsak Keşif Heyetinin Harikulade Sergüzeşti” ve ikinci cildine “Gizli Şehir” isimleri verilmiştir.

Her ne kadar bu eseri ilk defa ve iki cilt halinde Arif Bolat Kitabevi yayımlamışsa da, Elma Yayınevi‘nden 2015 yılında Sevgi ŞEN çevirisiyle yayımlanan “Öyküler 3 – Türkçe’de Yayımlanmamış Eserleri” isimli kitapta “Sahra’daki Gizli Şehir” ismiyle kendine yer bulmuştur.

Eserin en dikkat çekici özelliği Verne’in ölümünden sonra oğlu Michel tarafından eksik kısımlarının yazılarak ve düzenlenerek yayımlanmasıdır. Dolayısıyla Dünya’da çeşitli zamanlarda ve çeşitli dillerde yayımlanan eserde farklılıklar görülmekteymiş. Vikipedi’de eserin orijinal halinin 1971’de Lozan kentinde şans eseri bulunduğu ve Jules Verne Müzesi’ne teslim edildiği yazılmış ancak herhangi bir kaynak yok. Ben de araştırdım ancak anahtar kelimelerden bir şey çıkmadı. Belki Murat Haser üstat konuya ilişkin fikir sahibidir.

Kitabın çok kötü kondüsyondaki baskıları nadirkitap.com‘da satışta vardı. Ancak biraz Ahmet Öncüer’in yardımıyla, biraz da Google araştırmasıyla Türkçe’ye çevrilmiş olan iki cildin taramalarını bulabildim. Çözünürlükleri çok kötü olduğu için her bir sayfaya tek tek foto geliştirme işlemi uygulamam gerekti. Daha sonra ise bunları tek bir cilt haline getirip birleştirdim ve bastırdım. Üç adet bastırdığım kitabın bir kopyasını kendime ayırdım. Diğer iki kopyasını ise iki kıymetli büyüğüme hediye edeceğim sürpriz olarak. Halen devam eden Alfa Serisi‘nden belki bu kitap da çıkarsa, modern Türkçe’ye çevrilmiş halini tüm Verne hayranları okuma fırsatı bulur. Çünkü bu eser Verne’nin sadece ülkemizde değil, Dünya’da da az bilinen eserlerinden.

Facebook’ta “Jules Verne İstanbul” isminde bir grubumuz var. Son birkaç aydır, ülkedeki pek çok önemli Verne Koleksiyoneri de gruba postlarıyla katkılar sağlıyorlar. Aşağıda, ilk defa bu grup sayesinde tanıştığım yazar/araştırmacı/arşivci/koleksiyoner üyelerimizin koleksiyonlarını ve çalışmalarını içeren bazı internet sitelerinin bağlantılarını vereceğim.

  • Özcan BAL: https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Jules_Verne_bibliyografyas%C4%B1 : Evet, Türkçe Vikipedi’ndeki Jules Verne Bibliyografyası maddesi Özcan Bey’in uzun çalışmaları sonucunda, bizzat kendisi tarafından kaleme alınmıştır. An itibariyle Türkçe olarak yazılmış en derli toplu listedir diyebilirim. Ben, değiştirilme ihtimaline karşı sayfayı kaydedip çıktı olarak aldım.
  • Talat ÖNCÜ: https://oncu.com/julesverne/ : Ülkemizdeki en büyük bireysel kütüphanelerden birisine sahip olma hedefiyle Talat Bey’in yıllardır topladığı on binlerce kitap ve diğer basılı içerikler arasında Jules Verne’ye ait kitaplar da önemli bir yere sahip. Kişisel internet sitesinde Jules Verne için ayrı bir sayfa ayıran Talat Hoca’nın yarım kalmış gibi görünen Kapak Resimli Bibliyografi çalışması eğer üzerinde durulup tamamlanırsa Türkiye’deki en iyi bibliyografi olmaya aday.
  • Yılmaz TEKİN: https://yilmaztekin.pro/category/jules-verne-kulup/ : Yılmaz TEKİN, 7-8 yıl önce ilk defa “MİT’çi mi Simitçi mi” isimli hatırat romanını okuyarak tanıdığım bir yazar. Kendisi emekli bir istihbarat mensubu. Ancak çok sıkı da bir Jules Verne hayranı. Kişisel sitesinde kendi çevirisini yaptığı Verne eserlerine bölüm bölüm olarak yer veriyor. Şu sıralar Yüzen Şehir‘i tefrika ediyor. Siteyi inceleyince tanıdık bir isimle daha karşılaşıyoruz: Sevgi ŞEN. Bu ismi az önce yukarıda Elma Yayınları’ndan çıkan Hikayeler isimli derleme serisinin çevirmeni olarak görmüştük. Yılmaz TEKİN’in istihbarat yıllarına ait kitapları çok keyifli bir üslupla yer yer güldüren, yer yer de şaşırtan bir tarzda yazılmış. Özellikle benim de okuduğum MİT’çi mi Smitçi mi isimli kitabını muhakkak okuyunuz.

Son olarak yine Özcan Bey’in sayesinde keşfettiğim interaktif bir site var: https://verne.tass.ru/desktop.html Verne’in en önemli bazı eserlerini Dünya haritası üzerinde görselleştirip kitaplarla ilgili belli objelerle simgeleştirmişler. Hatta arama bölümünden olayların geçtiği coğrafya ya da ortama göre sınıflandırabiliyorsunuz. Buradaki arka planı uzun uğraşlar sonucunda bulup orijinal çözünürlüğünde (2700×1700 px) indirebildim. İsteyen olursa yorum bırakabilir 🙂

Masumiyet Müzesi Projesi Üzerine

Bu yıl hayatıma en çok yer tutan roman şüphesiz Masumiyet Müzesi oldu. Üç dört yıl önce Erdoğan Dayımın hediye ettiği ilk baskı Masumiyet Müzesi’ni biraz da “klasik bir aşk romanı” okuduğumu sanarak okumuştum. Orhan Pamuk’un artık kült sayılabilecek bu eseri klasik bir aşk romanı olmanın çok ötesinde döneminin toplumsal hayatını, sosyal yaşantıları, ülkedeki düşünce trendlerini ortaya koyan bir kitaptı. Büyük ihtimalle Türk edebiyatında ilk defa bir romanın ete ve kemiğe büründüğü, Orhan Pamuk’un zihninde on yıllar boyunca tasarlanıp hayata geçirilen bir projeydi. Orhan Pamuk öyle bir çalışma yapmış ki ortaya çıkan müze, film ve tüm diğer materyalleri görünce eksik kalan tek şey romanın gerçek karakterleri olmuş.

Bu yaz müthiş bir ekiple İstanbul’a görev için gittiğimizde Halil Abi’nin o günlerde okuduğu kitabın Masumiyet Müzesi olduğunu öğrendim. İstanbul’da geçirdiğimiz keyifli günlerden birisi de Gürkan ve Halil abilerle Çukurcuma’daki Dalgıç Sokak ile Çukurcuma Caddesi’nin kesişiminde yer alan Masumiyet Müzesi’ne gittiğimiz o gündü. Ne yazık ki pandemi nedeniyle müze kapalıydı.

Eskişehir’e dönünce Masumiyet Müzesi’ni yeniden gündemime aldım. Birazcık araştırmaya başlayınca Orhan Pamuk’un aslında “Masumiyet Müzesi Projesi”nin sadece 600 kitaplık bir romandan ibaret olmadığını gördüm. Bu proje en nihayetinde; gerçek bir müze, yüzlerce obje, onlarca replika, bir reklam filmi, yine edebiyatımızda belki de bir örneği daha olmayan bir “müze kataloğu – Şeylerin Masumiyeti”, bir belgesel film – Innocence Of Memories (Hatıraların Masumiyeti) ve bu filmi anlatan aynı isimli daha küçük bir anlatı/kitaptan oluşuyor. Bu ekstraları keşfetmemi sağlayan Halil Abi’ye yazının başında değil ama şimdi teşekkür ediyorum. (Belgeselin orijinal DVD’sini bulamadım.)

Kitabı okudum (1,5 kere), yan kitapları (Şeylerin Masumiyeti ve Hatırların Masumiyeti) okudum, belgesel filmi izledim. Ancak müzeyi ziyaret edemedim. Gittim ama kapalıydı. Dolayısıyla şimdi tüm bu etkileşim sürecinde derlediğim notları biraz daha düzenleyerek sunuyorum. Çok büyük oranda Şeylerin Masumiyeti ve Hatıraların Masumiyeti kitaplarını referans aldım. Çünkü bu iki kitap projenin detaylarını barındırıyor. Roman ise projenin kendisi zaten. Yazıda yer alan müze görseller ise tam da bu yazıyı kaleme aldığım günlerde İstanbul’da olan Alper’in, ricamı kırmayarak gittiği müzede kendi objektifinden bloğa özel olarak çekilen karelerden oluşuyor.

En başta şunu söylemek lazım. Orhan Pamuk bu romanında “kendisini de konuya dahil ederek” gerçekliği zirveye çıkarmış. Tüm olayların kurgu olduğunu bilsem de yazarın röportajlarını okuyunca, özellikle de belgesel filmi izlerken “lan acaba gerçek mi?” diye sorup durdum kendime. Öylesine gerçekçi ve asla kurgu olduğunu bozuntuya vermeyen bir tutumla yürütmüşler tüm projeyi. Müzeyi oluştururken bile kahramanlarımız Kemal’in ve Füsun’un dokunuşlarını (!) yansıtmışlar eserlere. Adeta fotoğraflarını görmeyi arzular hale geldim ben.

Romana dair ilk fikir kırıntısı, yazarın 70’li yıllarda Osmanlı’nın son şehzadesi Ali Vasıb Efendi’yle tanışmasında aklına düşmüş. Ali Vasıb Efendi, bir Osmanlı prensi olarak Ihlamur Kasrı’nda büyümüş. Daha sonra yurtdışına sürülen hanedan ailesiyle birlikte İskenderiye’de, İtalya’da ve çeşitli Avrupa şehirlerinde yaşamış. Servetini tüketmiş. Ülkeye döndüğünde yokluk çekiyormuş. Pamuk’un da bulunduğu dost ortamında biraz da şakayla karışık “rehberlik” yapabileceğini söylemişler. Büyüdüğü Ihlamur Kasrı o günlerde müzeymiş. “Kendi büyüdüğüm evde rehberlik yaparım, kendi eşyalarımı ziyaretçilere anlatırım” gibi bir şeyler söylemiş. Orhan Pamuk’a bu fikir çok etkileyici gelmiş: Kendinin de parçası olduğun bir müze kurmak.

Projenin anlatısı, kendini ifade edişi, insanlara göstermeye çalıştığı bir üslup var: Hüzün felsefesi olarak ifade ediyor bunu yazar.

Kitapların satır aralarında yazarın kendisine dair verdiği bilgiler de yer alıyor. Örneğin Pamuk, 70’li yıllarda resme meraklıymış ve resim yapıyormuş. Ayrıca mimarlık bölümünde de bir dönem eğitim görmüş.

Orhan Pamuk, tıpkı romandaki kahramanı Kemal gibi, müze projesini iyice benimseyerek 1996-2001 yılları arasında Avrupa’daki müzeleri geziyor. Gezdiği büyük ve isimli müzelerin yanı sıra “arka sokaklarda” yer alan butik müzelere de uğruyor ve onu en çok etkileyen de bu küçük müzeler oluyor.

Müzenin bulunduğu ev 1897 yılında yapılmış. Yaptıranın kim olduğu bilinmiyor ancak Ermeni ustalar tarafından yapıldığı biliniyor. Orhan Pamuk, evi satın aldığında o civarda çalışan bir müteahhittin depo ve bekar evi olarak kullandığı bir yermiş. İnşaatlarda çalışan işçiler yatıp kalkıyor, burada konaklıyorlarmış. Evin arka bahçesi içeriye yığılmış malzemelerde dolayı girilmez durumdaymış. Pamuk evi satın alıp restore edip arka bahçeyi temizlediğinde bu bahçeye kaçıp sahipleri tarafından geri alınamamış tam 18 tane patlak top bulmuşlar. Detaya bak!

Evin satın alındığı tarihle ilgili büyük bir çelişki yaşıyor Orhan Pamuk. Anlaşılan tam tarihi kendisi de unutmuş. Çünkü aynı kitabın farklı bölümlerinde verdiği tarihler bile birbiriyle uyuşmuyor.

  • Şeylerin Masumiyeti katalog kitabın 9. sayfasında 1998’de satın aldığını,
  • Aynı kitabın 59. sayfasında 1999’un sonunda, depremden dört ay sonra (17 Ağustos Depremini kast ederek) yani aslında Aralık 1999’da satın aldığını,
  • Hatıraların Masumiyeti anlatı kitabın 30. sayfasında 1999 depreminden altı ay sonra yani Şubat 2000’de satın aldığını belirtiyor.
  • Yine Şeylerin Masumiyeti’nin 254. sayfasında “satın aldıktan 1 yıl sonra 2001’de” şeklinde bir ifade yer alıyor. Bu durumda evin 2000 yılında, Şubat ayı içerisinde alınmış olduğu kanaati güç kazanıyor.

Şeylerin Masumiyeti, klasik bir müze kataloğundan ziyade “Masumiyet Müzesi Projesi”nin rehberi niteliğinde. Çünkü burada hem romandan kesitler hem müzeden görüntüler hem de yazarın projenin tüm aşamalarında yaşadıkları anlatılıyor. Yaratım sürecinin aşamalarını açıkça görmemize izin veriyor yazar. Bana göre bu kitabın en önemli bölümlerinden birisi ise Orhan Pamuk’un 11 maddelik Müze Manifestosu. Bu manifesto butik müzeler ve ıssız koleksiyoncular için ilham verici şekilde yazılmış. Tüm maddeleri değil ama dikkat çeken bazı noktaları şu şekilde:

  • Devletin hikayesi yerine tek tek bireylerin hikayeleri, insanlığımızı bütün derinliğiyle ortaya koymak için daha uygundur.
  • Saraylar milli müzelerin; destanlar ise romanların kökleridir. Bu dönüşüme bakarsak sarayların hikayelerini destanların anlatması ve onlara benzemesi uygun olabiliyor. Ancak Milli müzeler, romanlara benzemiyor ne yazık ki.
  • Bir topluluk, cemaat ya da cinsin hikayesini anlatan müzelerden bıktık (Orhan Pamuk’un ifadesiyle). Sıradan hikayeler saha insani ve mutluluk vericiler.
  • Sorun ülkelerin kültürlerinin ne kadar zengin olduğunu değil, bur ülkelerde yaşayanların hikayesini aynı zenginlikle anlatabilmektedir.
  • Müzeler küçük, bireysel ve ucuz olmalıdır.
  • İnsanlar, hikayelerini müzeleştirmeye teşvik edilmelidir.
  • Eşyalar “yaşadıkları” doğal çevrelerinden koparılmamalıdır. (Örneğin bir masa, süslü, ışıklandırılmış bir vitrin yerine, yıllarca kullanıldığı yerde, aynı odada daha çok şey anlatabilir.)
  • Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir.

Romanın geçtiği yıllarda gazetelerde yer alan kadınların ancak ya şiddet gördüğü ya da cinayete kurban gittiği için haber oldukları ve bu halde bile gözlerinin bantlı olduğunu belirtmiş. Gözleri bantlı olmayan kadınların ise “yollu” olduğu düşünülürmüş.

Kitapta da pek çok kere adı geçen Meltem Gazozu isimli içecek için müzede gösterilmek üzere 2010 yılında bir reklam filmi çekmişler. Bu reklam filmini Sinan Çetin çekmiş. Senaryosunu ise ülkenin önemli reklamcılarından Serdar Erener (Sertap Erener’in kardeşi) yazmış. Ben müzeyi ziyaret edemediğim için bu filmi izleyemedim ancak reklam için Nil Karaibrahimgil de bir şarkı yapmış. Görüleceği üzere, böylesi bir kurmaca ürün için TV’de gösterilmeyecek ve bir müze materyali olarak kalacak basit bir reklam filmini bile şampiyonlar ligi kadrosuyla çektirmiş Orhan Pamuk. Bu arada tıpkı kitapta anlatıldığı gibi İstanbul’da yaşayan bir Alman manken oynamış bu reklamda.

Müzede yer alan yiyecekler poliol isimli maddeden üretilmişler.

Kitapta yer alan birkaç kırılma noktasına ev sahipliği yapan Hilton Oteli için Orhan Pamuk, “Avrupa’nın Türkiye’ye attığı ilk adım” olarak bahsediyor.

Orhan Pamuk, “Aşk acısının anatomik yerleşimi” isimli bir tespit yapmış. Kitabın ve kataloğun 26. bölümünde bunu görselleştirmişler. Ayrıca burada da kullanılan “kırık kalp” Özlem Şahin ARAPOĞLU tarafından yapılmış.

Kitabın kapağında yer alan görsel aslında Boğaz’da değil, bir piknikte Ahmet IŞIKÇI tarafından çekilmiş. Hatta katalogda aynı piknikte çekilmiş başka bir fotoğraf daha var.

Kitabı okurken hayal etmeye çalıştığım şeylerden birisi de Kemal’in 31. bölümde kendine çizdiği harita oldu. Kemal, bazı sokaklara girmeyi kendine yasaklamıştı o bölümde. İşte katalogda bu haritanın gerçek halini görmek çok keyif verici oldu. Kafamdaki hayalin görsel hale gelmesi beni mutlu ediyor.

Şeylerin Masumiyeti’nin 162. sayfasında yazarın amcası Aydın Pamuk’un kamerasından ellili yıllarda çekilmiş görüntülerden kareler yer alıyor. Yazar, bu kurgu projenin bir çok noktasında kendi gerçek kişiliğini öyküye katmaktan hiç çekinmemiş. Örneğin 83. bölümde bunu biraz önce çıkarmış. Orhan Pamuk’un Kemal’i tam yedi yıl boyunca dinlediği o odanın bir canlandırmasını yapmışlar. Aslında yedi yıl süren böyle bir sohbet olmadığını biliyoruz ancak canlandırmayı görüp, detayları okuyunca “Acaba?” diye sormaktan alamıyorum kendimi.

Yine aynı kitabın 52. bölümünde meşhur Yeşilçam filmlerinden en romantik sahnelerin kareleri yer alıyor. Bu filmlerin bilgilerine kitabın en son kısmında yer verilmiş.

Kitabın bir kısmında Kemal’in İstanbul’da tanıştığı koleksiyonculara ilişkin tespitleri yer alıyor. Aslında bu tespitler Orhan Pamuk’un bizzat kendi gözlemleri. Burada en çok dikkatimi çeken koleksiyoncular “gemi fotoğrafı toplayıcıları” oldu. Bunları iki sınıf ayrılmışlar. İlk grup olan “Sistemciler” arabalı vapurlar, şehir hatları gibi filolarda yer alan gemilerin fotoğraflarını topluyorlar. Salt olarak bu gemilerin fotoğrafının yanı sıra arka planda bu gemilerden birinin olduğu, geçtiği fotoğrafları da topluyorlarmış. Diğer grup olan “Romantikler” ise Boğaz’dan geçen her geminin fotoğrafını topluyorlarmış. Hatta bu yüzden artık Antikacılardaki arşivlerde, içerisinde gemi bulunan fotoğraflar daha değerli olmaya başlamış.

Orhan Pamuk’un, yukarıda da kısmen bahsettiğim üzere, bakış açısı “Roman ve Müze aynı şeydir” fikri üzerinde yoğunlaşmış. Masumiyet Müzesi’yle açıkça ortaya koyduğu fikir de bu.

Şeylerin Masumiyeti’nde 217. sayfada İstanbul’un sokak köpekleriyle ilgili çok iyi bir bölüm var. Osmanlı’da Abdülaziz Dönemi’nde yapılan zalimlikleri anlatmış yazar. Aslında bu olay tarihimizde hayvanlar yönelik yapılan en büyük zulümlerden birisi. O dönem İstanbul’da bulunan köpekler padişahın talimatıyla toplanarak Marmara’daki ıssız adalardan birinde, yemeksiz ve susuz ölüme terkediliyor. Günlerce bu hayvanların çaresizlik içerisinde havlamaları, inlemeleri duyuluyor kıyılardan. Aynı bölümde Edmonde de Amicis’in Müslümanların sokak hayvanlarına olan davranışlarını öven yorumlarına yer veriliyor.

Müzede Füsun’un içtiği ve Kemal tarafından (ç)alınan tam 4213 tane izmarit ve bu izmaritlerin hikayelerinin sergilendiği bir bölüm var. İnsan bir izmariti niye sergiler? Bu soruya cevap verebilenler Orhan Pamuk’un düşünce yapısını anlayabilirler. Orhan Pamuk’u övmek niyetinde değilim ama hayatımın çeşitli dönemlerinde benim de izmarit olmasa da farklı objeleri benzer şekillerde biriktirdiğim oldu.

Evet, yazı biraz oldu ve artık sona eriyor. Böyle kapsamlı bir araştırmayı ikiye bölmek istemedim. Umarım bu konuda araştırma yapan birileri için faydalı olur. Belki en kapsamlısı değil ama bu yazıyı yazmak için şöyle bir araştırdığımda, Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi Projesi hakkında Türkçe olarak yazılmış en kapsamlı yazılardan bir tanesini okudunuz sevgili okur. Alper’e fotoğrafları için ve size de ilginiz için teşekkür ederim.

Kingdom Of 3D ile Scooter Aparat Tasarımları

Xiaomi Mijia M365 model bir scooter‘ımız var. Acayip memnununuz. Eşim her gün işe gidip gelmek için kullanıyor. Ben de canım isterse işe gidiyorum bazen de marketten çabucak alınıp gelecek şeyler olunca hemen atlayıp alıp geliyorum. İşte bu alışveriş işleri için scooter’ın gidonuna bir şeyler asmak çok iyi bir yöntem değil. Çünkü asılan poşetin ağırlığına göre sağa ya da sola dönüşlerde savrulmalar yaşayabiliyor, hızlanınca poşetin vücudunuza çarpması halinde tedirgin olabiliyorsunuz.

Ben bu basit sorunu çözmek için interneti biraz araştırdım. Ancak gördüm ki yaklaşık 6-7 cm uzunluğunda en fazla 10 gr. ağırlığında bir askı parçası için absürt paralar isteniyor. Üstelik parçanın montajını yapmak için scooter’ın gövdesindeki iki vidayı söküp sonra tekrardan daha gevşek olarak takmayı göze almak gerekiyor.

Göze alamadım ve Kingdom Of 3D‘den dostum Süha‘ya mevzuyu açtım. Süha, dakikalar içerisinde scooter’da herhangi bir kalıcı değişiklik yapmayı gerektirmeyen, vida söktürmeyen, delik açtırmayan müthiş bir tasarımla geri döndü 🙂

Xiaomi marka scooterlar için tasarlanan bu aparat, tak çıkar mantığıyla tasarlanıp üretildiği için evden çıkarken örneğin bir alışverişe gidecek ya da elinizde çantanız vs. olacaksa kolaylıkla monte edilip yola devam edebilirsiniz. İhtiyacınız olmadığında ise yine kolaylıkla çıkarabilirsiniz. Aparat scooter’ın üst kısmında yer alan kumanda panosunu kavrıyor ve ön kısımdan da sarıyor. Çirkin bir görüntü oluşturmuyor.

Parçayı 3D yazıcıdan en kaliteli filamentle ürettikleri için dayanıklılığı gerçekten kayda değer. Üstelik tasarımı gereği birden fazla destek noktası da olduğu için kolaylıkla kırılacak bir ürün değil. İlk etapta beyaz renkte üretmişlerdi ancak ben scooter’ım siyah renk olduğu için sprey boyayla basitçe siyaha boyadım ve gerçekten çok hoş oldu.

Evet, scooterınız için böyle faydalı bir aparata ihtiyacınız varsa alışveriş sitelerinde satılan birbirinin aynı, işlevsiz parçalara boşuna bakmayın. Proofhead My Resort‘ün bir selamıyla Kingdom of 3D’den sipariş verirseniz kalite kapınıza kadar gelecektir. Süha’ya ve ekibine teşekkür ederim.

Sipariş ve diğer tüm detaylar için Kingdom Of 3D: https://www.instagram.com/kingdomof3d/

Nobel Kitap’la Bir Alışveriş Deneyimi

Haftalar önce Erhan Hoca‘yı ziyarete salona gittiğimde alanında Dünya’nın en iyisi kabul edilen yayınlardan birisi olan “Total Wellness and Fitness (TWF)” isimli kitabın 7. baskısından çeviri olan “Her Yönüyle Fitness ve Sağlıklı Yaşam” isimli kitabı gördüm. Ülkenin en önemli akademik yayıncılarından birisi olan Nobel‘den 2018 yılında çıkan kitabın ününü bir kere de Erhan Hoca teyit edince kütüphaneye eklemek farz olmuştu.

Amerika’da yayımlanan TWF’nin şu sıralar 8. baskısı piyasada dolaşıyor ancak ne yazık ki henüz Türkçe’ye çevrilmiş değil. Kitap her şeyden önce bir sağlık kılavuzu formatında hazırlanmış. Yani sadece bir fitness rehberi olarak değerlendirmek hata olur. İçerisinde genel sağlık sorunları, kanser, bulaşıcı hastalıklar, bağımlılık yapan maddeler gibi bölümler de yer alıyor.

Yayınevinin Nobelkitap.com isimli satış sitesinden TWF ile birlikte birkaç yıl önce doktora yeterlik sınavına hazırlanırken aldığım Vesilind‘ın meşhur “Çevre Mühendisliğine Giriş” kitabının “Çözüm Kitabı“nı aldım. Siparişi verdikten birkaç gün sonra kargo elime ulaştı. Paketi açınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü ve öfkelendim.

Kargo poşetinde en ufak bir çizik bile olmamasına rağmen yayınevinin bana gönderdiği kitabın sırtı parçalanmış ve delinmiş, arka ve ön kapağı ise kırılarak hasar görmüştü. Bu görüntüden tek bir sonuç çıkıyordu: Bana bile bile hasarlı kitap yollamışlardı. Bunun üzerine firmanın kurumsal e-postasına kısa bir mesaj ve hasarlı kitabın fotoğraflarını yolladım. Herhangi bir değişim ya da iade bile talep etmedim.

Merhaba, Sitenizden sipariş ettiğim kitaplardan en önemlisi ve çok ünlü bir akademik yayın olan Her Yönüyle Fitness ve Sağlıklı Yaşam isimli kitap hasarlı olarak gönderilmiş. Kargo poşetinde ve iç koruma naylonunda en ufak bir hasar olmamasına rağmen içinden çıkan kitabın arka kapağında ve sırtında çok ciddi hasar yer alıyor. Göz göre göre hasarlı bir kitabı göndermeniz hiç doğru bir tutum değil. Nobel Yayınları, akademik camiada bilinen bir yayınevidir ve bu tutum size hiç ama hiç yakışmadı. Çok üzgünüm.
Dr. Mesut Proofhead ÇİFTÇİ

Bu mesajımı gönderdim ve kaderime razı olup hasarlı kitabı kitaplığıma yerleştirdim. Bu sabah iş yerinde çalışırken birden telefonuma Yurtiçi Kargo‘dan bir mesaj geldi: “Nobel Yayıncılık’tan gelen kargonuz dağıtıma çıkarılmıştır.” E-posta hesabımı açınca Nobel Yayıncılık‘tan gelen e-postayı gördüm. Bu durum için özür dileyip gün içerisinde yeni bir kitabın kargoya verileceğini, eski kitabı ise Yurtiçi Kargo’yla iade edebileceğimi yazmışlardı. Ben e-postayı geç gördüğüm için hasarlı kitabı yanımda getirmemiştim ancak.

Uzatmayayım. Yeni kitap geldi ve beklediğim gibi hatasız, yırtığı deliği yok. Eski kitabı da hemen gerisin geriye gönderiyorum. Nobel’in kitaplığımda bir çok kitabı yer alıyor. Sorunumu kısa süre içerisinde çözmeleri ve özür dilemeleri benim için yeterli oldu. Ben de kendilerine ilgileri için teşekkür ederim.

Her Yönüyle Fitness ve Sağlıklı Yaşam, bir ders kitabı bilimselliğiyle hazırlanmış bir popüler bilim kitabı ve sağlıklı yaşam kılavuzu olarak değerlendirilebilir. Profesyonel ve amatör sporcular, sağlık bilimleri alanında çalışanlar, öğrenciler, hekimler, araştırmacılar ve özellikle kendi spor programlarını oluşturmak isteyenler için müthiş bir başucu kaynağı. Kitabı henüz birkaç gündür okuyor olmama rağmen o kadar çok bilmediğim şey öğrendim ki bir noktadan sonra kitabı en baştan bölüm bölüm notlar alarak okumaya karar verdim. Herkese de tavsiye ederim.

Xiaomi Şarjlı Taşınabilir Hava Kompresörü

Geçtiğimiz birkaç ay scooter‘ın sırasıyla ön ve arka lastiklerinin patlaması, bisikletin arka lastiğinin anlamsızca havasının inmesi gibi sorunlarla boğuşup durdum. İnanç‘la birlikte katıldığımız bisiklet turunda ciddi anlamda inmiş lastikle idare etmek zorunda kaldım. Böyle bir durumda yapılacak şey yanımızda pompa taşımak. Hadi bisiklet neyse de, scooter’da bu durum pek mümkün değil. Bunun dışında kampçılıkta kullanılan şişme yatak, tatillerde kullanılan deniz malzemeleri gibi pek çok şişirilebilen malzeme için evde, yolda ve arabada kullanılabilecek bir pompa çözümü arıyordum. Xiaomi‘nin şarjlı kompresörü bu iş için biçilmiş kaftan!

Ürünün en büyük olayı yaklaşık 400 gr’lık ağırlığına rağmen sadece bisiklet, scooter ya da top değil, otomobil lastiği de şişirebiliyor olması. Bu muazzam bir şey! Muazzam olan diğer şey ise tüm diğer Xiaomi ürünleri gibi tüm bu fonksiyonların dijital bir arayüzle desteklenmiş olması.

Özellikle bisiklet yolculuklarımda çantamdan hiç eksik etmiyorum bu kompresörü. Ürünün tek eksisi kapalı bir ortamda belki sizi rahatsız edebilecek olan gürültüsü. Ancak açık havada bunu pek de önemsemiyorum açıkçası. Bir de alternatif kullanımlar için verdikleri top ve bisiklet uçlarına ilave şişme yatak vb. ürünler için bir uç ile basit şekilde bilgisayar kasası gibi ürünlerde tozu atmaya yarayacak bir fön başlığı olabilirdi. Ancak mevcut paketi, özel kadife çantasıyla gayet yeterli.

Ayrı bir şarj aleti çıkmıyor. Standart micro USB arayüzüyle ve 2 amperlik bir şarj aletiyle şarj oluyor. Üst kısmındaki hortumu çıkarınca çalışmaya başlıyor. iPod tasarımına benzeyen tuş takımında ortadaki tuşa basınca direkt manuel modda çalışmaya başlıyor. Bunun dışında bisiklet, motorsiklet, otomobil lastiği ve top için hazır tanımlanmış şişirme profilleri de mevcut. Ayrıca kullanma kılavuzunda scooter lastiği de dahil her tür lastik için tavsiye edilen şişirme değerlerinin yer aldığı bir tablo mevcut. Gece ya da karanlıkta daha rahat çalışmanızı sağlayacak şekilde yerleştirilmiş bir de dahili led lambası var.

Hopi uygulamasında yer alan bir hediye çarkından 50 TL indirim kazandım. Morhipo‘da geçerli olan bu indirimle ve birikmiş birkaç paracıkla piyasadan epey ucuz bir fiyata denk getirdim. Alınabilecek ve kesinlikle faydalı olacak güzel bir Xiaomi ürünü. Herkese tavsiye ederim. Şu aşağıdaki videoda hem sesini duyabilir hem de şişirme performansını görebilirsiniz.

Dolunay’da Bir Define Avı – 2

Önceki bölümü okumak için tıklayın.

Çukurdan çıkıp yan yana oturdular. Ben ise bakışlarımı Halit‘ten ayırmıyordum. Halit fark etmiş olacak ki Serdar‘a babacan bir tavırla “Gülüm moral bozmak yok, haydi bir daha bakalım” dedi. Detektörü bu sefer kendi çalıştırıp kayanın etrafında dolaşmaya başladı. Kazdıkları çukurun tam karşısında, kayanın diğer tarafına vardıklarında detektör bu sefer öncekinden de güçlü bir şekilde ötmeye başladı. Halit sitemkar bir şekilde seslendi. “Yav bak burasıymış, sen bize niye iki saattir yanlış yeri kazdırıyorsun?” Serdar da şüpheli gözlerle alete bakıp “Abi heyecan yaptım herhalde.” dedi. Bu sefer kazma küreği değişip yine kazmaya başladılar. Ben de bu esnada Halit’in tepkisini gözetmek için dudaklarımı kıpırdatıyordum. Halit beni dua okuyorum sanıp kendince her kazma vuruşunda eşlik ederek besmeleler çekiyordu. Sabah ezanına iki saatten az zaman kala, öncekinden daha büyük bir çukur kazıp yine elleri boş kalınca Serdar neredeyse sinirden ağlayacaktı. Halit ise duruma anlam veremiyordu. Bu sefer onlara fırsat bırakmadan söze girdim. “Serdar önceki yıl Karaman’da çıkardıkları lahdi hatırlıyor musun? Bu definede ya muska var ya da bunu cinler yüz görümlüğü olarak aşağıya çekiyorlar. Gelin bu gece bu işi bırakalım. Burayı toparlayalım. Sabah ben bir etrafı soruştururum.”

Halit pek sevinmese de razı oldu. Bu sefer de ben de yardım ettim ve kazdığımızdan daha kısa sürede iki çukuru da doldurabildik. Son kürekleri atarken ezan vakti girmişti bile. Pikaba bindik. Serdar direksiyona geçti. Köyün girişinde biraz oyalandık. Böylece sabah namazından çıkan üç beş köy sakininin evlerine, sıcak yataklarına dönmelerini bekledik. Ertesi sabah Serdar, Halit’i de alarak bahçesine geçti. Definecilikte kuraldı bu. Ortaklar birbirini bırakmazdı. Ben de Eskişehir‘e dönüp Gündoğdu Mahallesi‘nde oturan Salim Amca‘ya uğradım. Salim Amca’nın babasından kalan eski bir kitaplığı vardı. Pek kimseye göstermez, sözünü etmezdi. Pek çoğu Osmanlıca, Aramice ve Dünya’nın diğer eski dillerinde yazılmış birçok kitabını ve parşömenini gözü gibi saklar, temizler ancak ne yazık ki okumasını bilmezdi. Salim Amca’ya bir selam verip biraz “kitap okumak” istediğimi söyleyince ikiletmedi. Kitaplıkta daha önce gördüm ve ismi günümüz Türkçesiyle “Anadolu İllerinde Mevcut Olan Gömülerin Tılsımları ve Bunlara Müdahale Usulleri” olarak çevrilebilecek kitaba göz atmak istiyordum.

Kitabı yaklaşık iki saat boyunca incelememe rağmen ne Eskişehir’in ne de S… ilçesinin adına rastlayamadım. Hal böyle olunca Serdar’ı arayıp köye geçeceğimi, oradaki yaşlılarla konuşacağımı söyledim. Serdar bana ve ben de ona tereddütsüz güvendiğimizden hemen yola çıktım. Ç… köyünde kahvehaneye gidip oturdum. Bir saat içinde köyden üç beş kişiye ismiyle hitap edecek kadar samimi olmuştum. Adamlara “maden” aradığımızı, dağda sondaj yaptığımızı anlattım. Biraz ilgiyle dinler gibi oldular. Sonra da yavaş yavaş herkes işine gücüne bakmak için kahvehaneden ayrıldılar. Tam bu esnada altmış yaşlarında bir amca, tebessüm ederek yanıma yaklaştı. “Oğlum ben sizin ne aradığınızı, nerede aradığınızı biliyorum. Sizi geçen sabah namazından biraz geç çıkınca gördüm. İlla ki ‘alacağız’ diyorsanız o yaylanın üstünde diğer köyün merası var. Oranın çobanını denk getirin. Anlatıversin.

Amcaya “Yok amca maden arıyoruz biz, sen ne dedin şimdi?” desem de o, köylü kurnazlığıyla gülerek ayrıldı yanımdan. Böylece ertesi gün Halit, Serdar ve ben yine yola çıktık. Adamın dediği meraya geldiğimizde bomboş bir ağıl bulduk. Serdar ve Halit hazırlıklı gelmişlerdi. Kendilerine kampçı süsü vererek büyükçe bir çadır kurup hemen bir semaver yaktılar. Serdar bana gülerek “Abi sana söylemedim ama en az bir haftalık malzeme aldım. O herifi görmeden gitmeyeceğiz.” dedi. Serdar’ın kararlılığı Halit’e de güç vermiş gibiydi. “Gülüm ben Haymana’da bir kuyumcu buldum. İnşallah parayı çıkartınca her türlü yardım edecek. Bu çoban da inşallah tarif eder bize.

instagram: betul_turksoy

Böylece tam üç gün bekledik. Son gün neredeyse hiç konuşmadık. Akşam hava kararmasına az bir zaman kala Serdar birden fırladı ayağa. “Aha işte geliyor!” Gerçekten de birkaç kilometre uzakta hafif bir toz bulutunun eşlik ettiği yüzlerce koyunluk bir sürü ve yanı sıra yürüyen bir adam bize doğru geliyordu. Dakikalar sonra çıngırak sesleri, sürünün kokusu ve köpeklerin havlaması eşliğinde çoban yanımıza yaklaştı. “Selamın aleyküm.”

Beklediğimden çok daha şehirli bir şiveyle verdiği selamı aldık ve buyur ettik. Adam iyice yaşlanmış, gözleri çukura kaçmış, yırtık kazağından yer yer buruşuk cildi görünen, buna rağmen yine de dimdik yürüyen biriydi. Serdar, günlerin verdiği sabırsızlıkla “Dayı gel bakalım otur, üç gündür seni bekleriz bak burada” dedi. Adam şaşırtıcı bir olgunlukla gülümsedi: “Geldim işte. Önce bir çay vere hele. Şimdi sor bakalım. Ne istiyorsun?” Halit yaşlı adama çay doldururken Serdar kısaca onu neden aradığımızı, definenin yerini bulduklarını ancak kazıp çıkartamadıklarını anlattı. Adam ciddiyetle dinledikten sonra bir süre sustu ve anlatmaya başladı.

Oğlum bakın, bu definenin hikayesini ben yıllar önce duydum. Bana da sizin gibi kazıp kazıp bulamayan birisi anlatmıştı. Tabi o zamanlar detektör falan yoktu şimdiki gibi. Şimdi imkanlar daha iyi. Bu bahsettiğiniz define nereden baksan yedi yüz sekiz yüz yıllıktır. Kanaatimce artık buna sahip çıkan cinler var. Bu define artık yüz görümlüğü olmuş.” Adam böyle deyince Halit de hemen beni kast ederek ekledi “Evet hocam da öyle söyledi“. İhtiyar yüzüme baktı ve devam etti: “Şimdi sizden iki kişi, herhangi bir ayın üçüncü cuması sabah namazından önce bu yere gideceksiniz. Tek kelime konuşmadan ve birbirinize bakmadan kayanın etrafına ardıç ağacı külü serpip bir daire çizeceksiniz. Sonra yine konuşmadan ve bakışmadan birbirinize zıt yönlerde gidip oturacak ve güneşin doğmasını bekleyeceksiniz. Güneş doğunca o döktüğünüz külün üzerinde bir şekil belirecek. Mesela diyelim horoz şekli belirdi. İşareti görür görmez hemen o hayvanı kurban edip kanını küle serpeceksiniz. Böylece tılsım bozulacak, defineyi aşağıdan bırakacaklar. Siz de kazarak kolaylıkla alacaksınız. Unutmayın şekli görünce tereddüt etmeden hemen kurban edin. Yanınıza kurban kabul edilen her hayvandan bir tane alın muhakkak.

İhtiyarın söyledikleri beni olduğum yere çiviledi. Halit derin düşüncelere dalmıştı. Serdar ise hemen bir hesaba girişti. “Abi kümes hayvanları kolay, küçük baş da ben bizim köyden bulurum. Büyük baş işi sıkıntı.” Böyle deyince Halit hemen atıldı. “Yahu para verip satın almaya gerek yok. Sen güvendiğin birinden emaneten bir düve ve bir tosun iste. Eğer külde işaret çıkarsa hangisini kesersek onun parasını ve hatta etini de olduğunu gibi veririz. Eğer işaret çıkmazsa aynen iade edersin.” Serdar bu fikri kabul etti. İhtiyara bizimle görüştüğünü kimseye söylememesini söyledik ve yanından ayrıldık. Arabaya binecekken Serdar abartarak yaşlı adamın yanına bir daha gitti ve kendince biraz da göz dağı verdi.

Henüz ayın ilk günleri sayılırdı. Definenin normal yollarla çıkarılamayacağını anlayınca Halit epey rahatlamıştı. Serdar’a dönerek “İstersen hocamı yolcu edelim, gerek kalmadı, sonra parayı alınca helalleşiriz.” dedi. Serdar ciddileşerek “Hayır Halit abi, hocam en sonuna kadar bizimle olacak, rica ediyorum.” dedi. Halit biraz bozulsa da belli etmeyerek “Tabi gülüm sen nasıl istersen.” diyebildi.

İki ay daha hazırlıklarla geçti. Böylece geçtiğimiz cuma günü, yani ayın 16’sını 17’sine bağlayan gece bir traktör ve arkasında kapalı kasa römork olduğu halde yola çıktık. Serdar ve Halit gerekli hazırlıkları yapmış, her şeyi eksiksiz tamamlamışlardı. Bu süre içerisinde Halit birkaç defa geride bıraktığı hal işlerini yoluna koymak için Ankara‘ya gidip gelmişti. Ben ise rüyalarımda seni görebilmek için yine gelecek ömrümden feda etmeye devam ediyordum. Nihayet yola çıktığımız gece Serdar önce ufak ufak, giderek ise daha uzun ve sesli bir şekilde öksürmeye başladı. Bu durum beni epey telaşlandırdı. Bu hayra alamet olamazdı. Ben sormadan o başladı: “Abi üşüttüm galiba, sabah ne olur ne olmaz diye hamama gitmiştim.”

Böylece Serdar’ın köyünden yola çıkıp definenin bizi beklediği koruluğa geldiğimizde iki saat geçmişti. Traktörün üstünde açıkta olan Serdar ise iyiden iyiye kötülemişti. Nihayet varıp kontak kapatınca Serdar uyuklamaya başladı. Bunun üzerine Halit kızgınlıkla seslendi. “Serdar gülüm kalk n’apıyorsun, bu gece elimizden kaçarsa ben bir ay daha bekleyemem. Hocam sen de bir şey desene.” Ben Serdar’ın bu aniden hastalanmasına anlam verememekle meşgulken Serdar Halit’e ve bana dönerek “Abi ben bu halde kül mül dökemem. Öksürüp duruyorum. Şimdi hayvanların yanına kapalı kasaya girerim. Onların sıcağı beni biraz ısıtsın. Siz külü dökün ve bekleyin. Şekil belirince hemen yanıma gelin, hayvanı indirip ben keserim. Hem de o vakte kadar biraz dinlenmiş olurum.” dedi.

Hayatımda ilk defa bir büyüye, bir tılsıma bulaşmıyordum elbette. Seneler önce, Serdar’ı bile tanımıyorken, Şam‘a gittiğim geldi aklıma. Ama böylesi bir define işine en başından karşı olmama rağmen olayların beni duruma nasıl soktuğuna ise anlam veremiyordum.

Halit ile kayanın başına vardık. Sırt sırta vererek ardıç ağacı külünü kusursuz bir daire oluşturacak şekilde dökmeye başladık. Birbirimize hiç bakmadık. Kayanın diğer ucunda buluşunca yine gözlerimi hiç çevirmeden döndüm. Kayanın diğer ucuna geçtim ve sırtım kayaya dönük şekilde oturmaya başladım. Halit’in de aynı şeyi yaptığını varsayıp beklemeye başladım. Böylece tedirgin bir şekilde üç dört saat kadar oturmuş olmalıydık ki ortalık aydınlanmaya başladı. Halit’le konuşmuştuk. Güneşin iyice tepeye çıktığından emin olunca yerimden kalktım. Halit’e doğru yürüdüm. Halit de ayağa kalkmış öylece küle doğru bakıyordu. Yavaşça yaklaştım ve küldeki belli belirsiz insan şeklini fark etmemle bir silah patlaması duydum. Halit elindeki silahı yere indirirken gözümün içine bakıyordu.

Yere düşüp birkaç saniye ne olduğunu anlayamadan yattım. Sonra ise kendime geldiğimde sağ tarafımda büyük bir yanma hissediyordum. Bu esnada uzaklarda sertçe açılan bir kapak sesi duydum. Sonra bir bağırışma sesi ve iki el daha silah sesi… Anlaşılan Halit, Serdar’ı da hiç tereddütsüz vurmuştu. Hasta halini fırsat bilip beni de kurban ederek tılsımı bozmuştu. Birazdan gelip öldüğümden emin olunca kanımı küle serperek kazmaya başlayacaktı.

Birden arkamda Serdar’ın sesini duydum. Koşarak geldi ve “Abi iyi misin?” dedi. Elleriyle kıyafetimin yan tarafını yırttı. “İyi bari o… çocuğu nişan alamamış, sıyırıp geçmiş.” dedi. “Serdar külde insan şekli belirdi. Kurban olarak insan istiyorlar.” dedim. Serdar soğukkanlılıkla ayağa kalkıp ardıç külünü dağıttı. “Abi bitti bu iş gidelim.” dedi. “Halit nerede?” dedim. “Kaçtı.

Saat öğlene vardığında biz çoktan çobanla konuştuğumuz meraya varmıştık. Yolda Serdar bana kendi kurduğu planı anlattı. Meğer sürenin dolmasını beklerken Halit’in Ankara’ya gidiş gelişlerinden şüphelenince izini sürmüş ve Ankara’da bu adamın kendine bir silah aldığını öğrenmiş. Yolda hasta numarası yapıp römorka geçmiş ve oradaki bir delikten bizi gözetlemiş. Halit’in silahla ancak iş bittikten, defineyi kazıp çıkardıktan sonra bizi tehdit edeceğini, defineyi alıp kaçmaya çalışacağını düşündüğünden traktöre bir düzenek yerleştirmiş. Ancak külde insan figürü çıkacağı aklının ucuna bile gelmemiş. Daha sonra ise Halit’in küldeki figürü görür görmez bana silah doğrulttuğunu fark edip bir hışımla römorkun kapağını açtığını, bu esnada Halit’in panikleyip kapağa çarptığını ve boğuştuklarını, Serdar’ın hasta olmadığını anlayan Halit’in de rastgele ateş edip kaçtığını anlattı.

Merada çobanı bulamayınca Serdar hiç tereddütsüz başka bir yöne doğru sürdü traktörü. Böylece yarım saat sonra küçük bir derenin başında sürüyü ve çobanı bulduk. “Lan nereden biliyordun burada olduğunu?” diye sordum şaşkınlıkla. “Abi geçen sefer kaç gün bekledik ya, ben de ayrılırken yanına gidip sordum hatırlarsan. Burada olmazsan nerede bulurum seni diye.

Yaşlı çoban bizi görünce oldukça şaşırdı ve tedirgin oldu. Serdar lafı dolandırmadan sordu: “Dayı Halit senin yanına geldi mi?” Çoban kısık bir sesle sordu: “Öldürmediniz mi onu?” “Biliyordun değil mi?” diye bağırdım adama. “Ulan biliyordun insan kurbanını ve bile bile bizi gönderdin. O herif beni öldürmeye kalktı. Allah’tan Serdar uyanık davrandı da onu da vuramadı ve kaçtı. Allah belanı versin senin.

İhtiyar ayağa kalktı. Şu anda bu satırları yazdığım anda bile tüylerimi ürperten, sağ tarafımdaki sargının altındaki yarayı sızlatan bir halde konuştu: “Hala anlamadınız değil mi? Siz çok şanslısınız ki hala hayattasınız. Kardeşim sizin kadar şanslı değildi. Yıllar var, o külde o şekli gördüğümde onu nasıl öldürebildiğimi hala aklım almıyor. Siz çok şanslısınız, o değildi. Haydi varın gidin yolunuza.

Dolunay’da Bir Define Avı – 1

Böyle şeyler pek anlatılmaz. Yani anlatmamak gerekir. Ama şu son birkaç aydır yaşadığımız maceranın kendisinin değil ama sonunun dolunaya denk gelmesi sebebiyle, nasıl sona erdiğini bilmek de senin hakkındır diye düşünüyorum. Seninleyken başladığım alışkanlıklara, sensizken de devam edince sanki sen hep benimleymişsin gibi oluyor. Gerçi çoğu zaman komik bulurdun, bazen de kızardın ancak nihayet gözlerin bendeki sırlara açılınca susup saçımı okşadığın anları hiç ama hiç unutmuyorum.

Dört ay önceydi. Levent ve Furkan‘la Eskişehir’de Hat Boyu‘nda eski mekanımızda oturuyorduk. Levent daha içeri attığı ilk adımda biraz da hüzünlenerek “Buraya ne olmuş lan böyle?” dedi. Furkan da “Abi biz devrederken böyle bir mutfak alanı bırakmadık.” diye hayıflandı. Yeni işletmenin mutfağı iyice küçültüp birkaç masa daha sığdırmaya çalışması pek hoşlarına gitmemişti. Böylece daha oturur oturmaz, konu açılmıştı eskilerden. Öylece birkaç saat oturduk.

Derken telefonun çaldığını duydum. Levent gülerek “Helal olsun, yıllardır aynı melodi.” dedi. Ekranda Serdar‘ın adını görünce tereddütsüz açtım. Daha o tek kelime edemeden ben sordum “Abi nihayet döndün mü? Özledim vallahi seni.” Serdar, hayatımda çok az şahit olduğum bir ses tonuyla telefonun diğer ucunda adeta fısıldıyordu. “Abi Merhamet Tiyatrosu’na gel.”

Leventler’le vedalaşıp yola çıktım. On dakikalık yürüme mesafesindeki mekana vardığımda Serdar’ı kapıda duran arabanın içerisinde gördüm. Saat henüz ikindi bile olmamışken, güpegündüz selektörleri yakıp söndürerek bana işaret veriyordu. Arabaya binince tek kelime konuşmadan çalıştırdı ve Şeker Fabrikası yakınlarındaki tenha bir yola sürmeye başladı. “Abi nihayet buldum. İnhisar yolu üzerinde son bir köy var. Oranın yaylasında böyle bir kaya varmış. Çok şükür definenin yerini buldum.

Son birkaç aydır, hafta sonları ortalıklarda görünmemesinin sebebini böylece açıklamış oldu. Serdar’ın aylar önce Ankara Hali‘nde tanıştığı Halit isminde birisi, Eskişehir‘den geldiğini duyunca Serdar’ı büyük heyecanla bir köşeye çekerek Eskişehir’in Bilecik sınırına yakın bir köyünde, bir kayanın altında çok büyük gömü olduğunu anlatmış. Serdar’ın dediğine göre adam öyle heyecanla anlatmış ki yalan söylemesine imkan yokmuş. Serdar insan sarrafıdır. Bazen bir yeni tanıştığı birinin çay bardağını tutuşundan dolayı masasından kalkıp gider. Bazen yolda yürüyen bir adamın gidip omzuna dokunur ve şaşılacak şekilde o kişinin adamlığını, insanlığını takdir eder. Serdar’ın tanımadığı ancak benim çok iyi tanıdığım birkaç kişiyi onunla tanıştırıp ilk izlenimlerini sorduğumda Serdar sanki kırk yıldır tanıyormuş gibi peşin hükmünü verir. İlginç olan ise hep haklı çıkmasıdır.

Halit Serdar’a, Eskişehir’deki M… veya S… ilçelerinden birine bağlı bir köyün ormanlık arazisinde oraya ait olmadığı belli olan büyükçe bir kayanın olduğunu, bu kayanın altında gömü olduğunu anlatmış. Bu gömünün detektörle kolayca tespit edilerek saptanabileceğini, kendisinin birkaç köyde araştırma yaparken Jandarma tarafından yakalandığını, ancak bölgeyi bilen biri olursa işlerinin çok kolay olacağını da eklemiş. Serdar büyük bir öz güvenle bana dönerek “Abi bu adam bana bu defineyi anlatırken benim zaten aklıma üç dört tane yer geldi öyle. Çocukken kır bayır az gezmedim. Ben bu işe gireceğim. Ama senin de olman lazım.” dedi.

Serdar bak abi, ben tanımadığım bilmediğim adamla iş yapmam. Bu define işi bizim işimiz değil. Para işine bulaştığımda başıma neler geldiğini Sakarya’dan biliyorsun.” dedim. Serdar son bir umutla “Abi parayı alma. Ama söz ver bir büyü, tılsım, in cin işi çıkarsa da yardım edeceksin.

Böylece Serdar’la birlikte yola çıktık. S… ilçesine bağlı Ç… köyünde bizi uzun boylu, çelimsiz, güldüğünde dudaklarının kenarında garip bir açıklık oluşan, yanık tenli bir herif karşıladı. “Serdar hoş geldin gülüm, hocam sen de hoş geldin.” Herif bana “Hocam” diye hitap edince Serdar’a dönerek baktım. O ise hiç bozuntuya vermedi, “Halit abi, hocamı rica minnet Nallıhan’dan getirdim.” İleride duran Halit, büyük bir saygı gösterisinde bulunup “Sizin araba oraya yürümez, isterseniz benim pikaba gelin” dedi.

Böylece Halit’in kullandığı araca önde Serdar, arkada ben olacak şekilde bindik ve yola çıktık. Halit işini biliyordu doğrusu. Arabanın sağ ve solunda bir madencilik firmasının logoları vardı. Büyük kısmı çamurla kaplıydı. Plakalar ise okunur okunmaz durumdaydı. Serdar’ın tarifiyle yola devam ettik. Dağ yolunda yaklaşık yarım saat daha gittikten sonra güneş artık kaybolmuştu. Far ışığıyla yola devam ediyorduk. Halit bir yandan şakalar yapıyor, bir yandan bana dualar ediyordu, varlığımın bile işlerini kolaylaştıracağını söylüyordu. Böylece gide gide son bir tepeyi aştık. Aşağıda yıkık bir çeşmenin yakında bir sıra kavak ağacı ve bu ağaca birkaç yüz metre uzakta ise büyükçe bir kaya vardı.

Serdar farların ışığını kapattırdı. Araçtan indik. Kayanın yanına gittiğimizde gökyüzünün ne kadar berrak olduğunu fark ettim. Serdar anlatmaya başladı. “Bu kaya kesinlikle buraya başka yerden taşınmış abi. Civarda bunun gibi bir taş daha yok. Ufak tefek yerlere de baktım. Yok. İster sabahı bekleyelim ister şimdi bakalım.” Halit büyük bir heyecanla “Gülüm makine yanındaysa bakalım şimdi, sabaha kazarız rahat rahat, değil mi hocam?” Açıkçası ben de heyecanlanmıştım. “Evet Serdar, sen detektörü getir. Ben de kendim bir okuyayım bakayım” dedim ve ekledim “Yalnız beyler aman diyeyim, sakın ola ışık falan yakmayın.” Böylece Halit ve Serdar, detektörün ayarlarıyla oynarken ben arabadaki çantamdan hızlıca okskadripodu çıkarıp ceketimin altında tutarak kayanın çevresinde bir tur attım. Gösterge seviyesi sarıya döndü. Serdar’a dönüp çaktırmadan “Lan oğlum burada acayip bir şey var, oks ilk defa sarıyı gördü” dedim. Ben daha lafımı bitirmeden detektör de alarm verdi. Halit “Hay maşallah” diye bağırdı. Gecenin karanlığında hemen pikabın arkasına koştu, kürek ve kazmayla geri döndü.

Serdar’la birlikte işaret aldıkları yeri kazmaya başladılar. Serdar toza toprağa bulanmıştı. Deli gibi kazıyordu. Halit ise göz ucuyla bana bakıyor, Serdar’ın söktüğü toprağı yarım yamalak dışarı atıyordu. Böylelikle gece yarısına kadar bir adam boyunda kazdılar. Sabırlarının iyice tükendiği anda Serdar söverek kazmayı dışarı attı. Bana seslenerek “Abi makineyi bi yollasana” dedi. Makine çukura girip en ufak bir sinyal bile vermeyince bu sefer Halit de okkalı bir küfür savurdu. “Tahtasını s… yerinde az önce ötüyordu şimdi n’oldu?

Sonraki bölümü okumak için tıklayın.

Sürüş Dersleri 3: Opel Corsa Termostat Arızası (P0599)

Aradan geçen aylar, halen acemisi olduğum sürücü koltuğunda beni ve cebimi yoran sıkıntılar yaşamama neden oldu. Eh böyle böyle araç kullanmayı öğreniyorum. Geçtiğimiz günlerde aracı çalıştırır çalıştırmaz ekranda arıza lambası yandı. Bir süre sonra aracın fanının da sürekli olarak çalışmaya devam ettiğini fark ettim.

Yola devam edip en yakın servis istasyonuna girdim ve aracı bilgisayara bağlattım. Aşağıdaki arıza kodunu gösteriyordu: P0599 Isıtıcı termostat kontrol devresi yüksek. Bu ne anlama geliyordu açıkçası bilmiyordum. Bunun ne anlama geldiğini Sivrihisar’daki servis ustası da bilmiyordu. Bana aracı Eskişehir’deki kendi ustama götürmemi tavsiye etti ve 50 lira aldı.

Kendi ustam demişken, yazılı olmayan bir kural varmış meğer. “Kendi ustan olacak!” Çünkü herhangi birine arabayla ilgili bir sorundan bahsedince “kendi ustana da gösterdin mi?” diye soruyorlar hemen. Ben de arıza mesajını Eskişehir’deki tanıdığım ustaya gönderdim. Aracı aldığım günden bugüne kadar ufak tefek kontroller de dahil hep bu ustayla çalıştım. Babamın arkadaşı da olur aynı zamanda.

Eskişehir’deki ustam aracın termostatında bir arıza oluştuğunu, çalışırken hararet düzeyini kontrol etmemi söyledi. Yalnız şöyle bir sıkıntı var ki 2012 model Opel Corsa D 1.4 Twinport’ta hararet göstergesi yok. Bunu ustaya hatırlatınca bana aslında arabanın harareti gösterdiğini ancak bunun bir şifresi olduğunu söyledi. Şimdi burayı iyi okuyun sevgili okur. Opel Corsa’da hararet seviyesi nasıl gösterilir hep beraber öğrenelim.

Öncelikle yol bilgisayarında gizli özellikler menüsünü açmamız gerekiyor. Silecek kolunun ucundaki butona 3 kere kısa bastıktan sonra dördüncü basışta beklemeye başlıyoruz. Yaklaşık 12-13 saniye sonra gösterge panelindeki yol bilgisayarında ekranın değiştiğini göreceğiz. Ekran bu haldeyken aynı butona yine art arda 5 kere daha basıyoruz. Beşinci defa bastıktan sonra karşımıza gelen ekranda altta yazan değer motor suyu sıcaklığı yani hararet değerimiz oluyor. Kontak kapatana kadar da bu ekranda aynı değeri görmeye devam ediyoruz.

Bu ekranı gördükten sonra beş kere daha basıyoruz (benim aracım değil)

Burada Opel araçlarda sıcaklık değeri 100’ün üzerinde ve hatta 107-108 civarında oluyor. İnternetten de araştırınca “Opel sıcağı sever” diye bir mottoyla karşılaştım. Benim aracımda meydana gelen arıza sonucunda da yol boyunca sıcaklık değeri 108 civarında seyretti hep. Ustamın tavsiyesiyle tedbir olarak aracı çalıştırdıktan sonra kaloriferi son sıcaklıkta açıp aracın içerisine verdim. Bu sayede yaz günü arabanın içerisinde bayılacak gibi olsam da en azından motordaki sıcağın daha kritik bir arızaya yol açmasının nispeten önüne geçtim.

Aracı Eskişehir’de servise çekince termostatın bozulduğunu öğrendim. Ustanın dediğine göre termostatla bitişik halde olan müşür devresi diğer araçlarda bir tane iken Opellerde üç taneymiş. Bu yüzden arızanın nerede olduğunu anlamak için tek tek hepsini kontrol etmek gerekiyormuş. Arıza yapan parçanın fiyatı bana 600 TL’ye mal oldu.

Umarım uzun vadede yine böyle bir arıza yaşamam. Uzun yolculuklardan önce muhakkak aracı kontrole götürüyorum. Ancak parçayla alakalı oluşabilen bu tür arızaları öngörebilmek için çok ama çok tecrübeli olmak gerekli sanırım…