Sürüş Dersleri 3: Opel Corsa Termostat Arızası (P0599)

Aradan geçen aylar, halen acemisi olduğum sürücü koltuğunda beni ve cebimi yoran sıkıntılar yaşamama neden oldu. Eh böyle böyle araç kullanmayı öğreniyorum. Geçtiğimiz günlerde aracı çalıştırır çalıştırmaz ekranda arıza lambası yandı. Bir süre sonra aracın fanının da sürekli olarak çalışmaya devam ettiğini fark ettim.

Yola devam edip en yakın servis istasyonuna girdim ve aracı bilgisayara bağlattım. Aşağıdaki arıza kodunu gösteriyordu: P0599 Isıtıcı termostat kontrol devresi yüksek. Bu ne anlama geliyordu açıkçası bilmiyordum. Bunun ne anlama geldiğini Sivrihisar’daki servis ustası da bilmiyordu. Bana aracı Eskişehir’deki kendi ustama götürmemi tavsiye etti ve 50 lira aldı.

Kendi ustam demişken, yazılı olmayan bir kural varmış meğer. “Kendi ustan olacak!” Çünkü herhangi birine arabayla ilgili bir sorundan bahsedince “kendi ustana da gösterdin mi?” diye soruyorlar hemen. Ben de arıza mesajını Eskişehir’deki tanıdığım ustaya gönderdim. Aracı aldığım günden bugüne kadar ufak tefek kontroller de dahil hep bu ustayla çalıştım. Babamın arkadaşı da olur aynı zamanda.

Eskişehir’deki ustam aracın termostatında bir arıza oluştuğunu, çalışırken hararet düzeyini kontrol etmemi söyledi. Yalnız şöyle bir sıkıntı var ki 2012 model Opel Corsa D 1.4 Twinport’ta hararet göstergesi yok. Bunu ustaya hatırlatınca bana aslında arabanın harareti gösterdiğini ancak bunun bir şifresi olduğunu söyledi. Şimdi burayı iyi okuyun sevgili okur. Opel Corsa’da hararet seviyesi nasıl gösterilir hep beraber öğrenelim.

Öncelikle yol bilgisayarında gizli özellikler menüsünü açmamız gerekiyor. Silecek kolunun ucundaki butona 3 kere kısa bastıktan sonra dördüncü basışta beklemeye başlıyoruz. Yaklaşık 12-13 saniye sonra gösterge panelindeki yol bilgisayarında ekranın değiştiğini göreceğiz. Ekran bu haldeyken aynı butona yine art arda 5 kere daha basıyoruz. Beşinci defa bastıktan sonra karşımıza gelen ekranda altta yazan değer motor suyu sıcaklığı yani hararet değerimiz oluyor. Kontak kapatana kadar da bu ekranda aynı değeri görmeye devam ediyoruz.

Bu ekranı gördükten sonra beş kere daha basıyoruz (benim aracım değil)

Burada Opel araçlarda sıcaklık değeri 100’ün üzerinde ve hatta 107-108 civarında oluyor. İnternetten de araştırınca “Opel sıcağı sever” diye bir mottoyla karşılaştım. Benim aracımda meydana gelen arıza sonucunda da yol boyunca sıcaklık değeri 108 civarında seyretti hep. Ustamın tavsiyesiyle tedbir olarak aracı çalıştırdıktan sonra kaloriferi son sıcaklıkta açıp aracın içerisine verdim. Bu sayede yaz günü arabanın içerisinde bayılacak gibi olsam da en azından motordaki sıcağın daha kritik bir arızaya yol açmasının nispeten önüne geçtim.

Aracı Eskişehir’de servise çekince termostatın bozulduğunu öğrendim. Ustanın dediğine göre termostatla bitişik halde olan müşür devresi diğer araçlarda bir tane iken Opellerde üç taneymiş. Bu yüzden arızanın nerede olduğunu anlamak için tek tek hepsini kontrol etmek gerekiyormuş. Arıza yapan parçanın fiyatı bana 600 TL’ye mal oldu.

Umarım uzun vadede yine böyle bir arıza yaşamam. Uzun yolculuklardan önce muhakkak aracı kontrole götürüyorum. Ancak parçayla alakalı oluşabilen bu tür arızaları öngörebilmek için çok ama çok tecrübeli olmak gerekli sanırım…

Özel Sayı Dergileri ve All About History

Bu yılın başında keşfettiğim ve şu sıralar düzenli olarak takip ettiğim, çok başarılı bir tarih dergisi var: All About History. İki ayda bir yayımlanan dergi bu ayın 6. sayısını yayımlayarak yayın hayatında 1. yılı doldurdu. Çeviri bir dergi olarak yayımlanması ilk bakışta antipatik gelebilir, ancak aklınızdan tüm bu olumsuz fikirleri silip atın. Dergi diğer pek çok muadili gibi okuyucularını belli başlı üç beş tarihi dönem ekseninde döndürüp durmuyor, her sayıda tarihin bir başka dönemini, unutulmuş bir olayı, hiç yaşanmamış bir tarihi olasılığı anlatıyor. Yazarların farklı milletlerden olması sayesinde içeriğin de her sayıda bu kadar kaliteli olmasını sağlıyorlar.

All About History dergisiyle ilgili olarak belki de en öne çıkan hususlardan birisi ise grafikleri. Derginin Türkiye’de yayımlanan her kapağı müthiş bir grafik zenginliği taşıyor. Bu departmanlarına özellikle teşekkür etmek lazım. Yine iç sayfalarda yer alan konularda hazırlanan haritalar, akım şemaları ve sayfaların hiç umulmadık köşelerinde yer alan bildirimler müthiş bir göz zevki sağlıyor.

Ancak bu geçen sürede “Hiç mi bozmadı?” diye sorabilirsiniz. “Bozdu” diyebileceğim tek konu artık herhangi bir hediye vermiyor oluşları. Benim bu dergiyi keşfetmemi sağlayan şey ikinci sayılarında verdikleri takvim idi. O sayıyı çok beğenince hemen birinci sayısını da internetten sipariş verip almıştım. Ve o sayıda da yine “Dünya Tarihini Değiştiren Olaylar” isimli bir kitapçık vermişlerdi. Dördüncü sayıdan itibaren hediyeden muaf tutuluyoruz. Çok sevgili editörümüz Gökhun Sungurtekin‘e sesleniyorum: Lütfen ufak tefek de olsa hediyeler vermeye devam edin 🙂

All About History dergisi, Türkiye’nin en büyük dergi yayıncılık şirketlerinden birisi ve hatta en büyüğü olan “Doğan Burda” grubunun bir parçası. Son bir kaç yıldır bu yayın grubunun hiçbir periyoda bağlı kalmadan yayımladığı “Özel Sayı” dergiler var. Birkaç yıl önce “PC Net Özel Sayısı” etiketi altında “İnsan Bedeninin Sırları” isimli çok kaliteli bir dergi yayımladılar. Dediğim gibi, bu yayın periyodik bir yayın değildi. Adeta bir anatomi ansiklopedisi ve popüler bilim kitabı formatında bir yayındı. Sonra, geçen aylar içerisinde “How It Works Özel Sayı“, “Foto Atlas Özel“, “All About History Özel Sayı” gibi etiketlerle bu spesifik temalı özel basım dergileri yayımlamaya devam ettiler. Ben de ilgi alanlarıma uygun olanlara denk geldikçe satın aldım.

Bu yayınların içerikleri o kadar kaliteli ve ömürlük ki şunu rahatlıkla iddia edebilirim: Yayınevi bu dergileri kalın kapaklı/ciltli olarak yeniden basıp prestij kitabı formatında piyasaya sürse yok satar. Gerçi umarım yapmazlar, yeniden masraf çıkarmaya gerek yok. Almışım işte. İçerdikleri konular dönemlik olmadığı için pekala yıllar sonra bile aynı şekilde ilgili çekici olmaya devam edecekler.

Şimdiye kadar aldığım altı özel sayı içerisinde tahmin edebileceğin gibi favorim “Ay“. Daha önce All About Space dergisinin çeşitli sayılarında yayımlanan içeriklerin derli toplu bir şekilde bu sayıda yer aldığını fark ettim. Bunun dışında gök cismiyle ve gözlemle alakalı da epey teknik bilgi yer alıyor. Bunun dışında “60 Saniyede Bilim” dergisi başlı başına muazzam bir konsept olarak karşımıza çıkıyor. “Hap bilgi” sevenler için ideal.

Uzun yıllar boyunca Doğan Burda grubunun dergilerini takip ettim. Şu sıralar favorim All About History. Umarım uzun ömürlü bir yayın olur ve kalitesini hiç düşürmez. Bu dergilerin yayımlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim.

Bisikletle Zafer Bayramı Turu

Bu yıl tanıştığım bir arkadaşım var: İnanç. Merve‘yle aynı kurumda biyoloji öğretmeni olarak çalışıyor. Geçtiğimiz hafta sonu bu ekibin organize ettiği bir piknik sayesinde kafa dengi pek çok yeni arkadaşla tanışmış oldum. Diğer arkadaşlar da zaman içerisinde muhakkak bu blogda yer alacaklar ancak şimdi İnanç Hoca’yla birlikte katıldığımız bisiklet turundan bahsetmek istiyorum.

Aslında haberi ilk defa Betül’den duydum. 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinlikleri kapsamında Eskişehir’de halka açık bir bisiklet turu yapılacaktı. Ben duyar duymaz tamam dedim Betül‘e. Ancak etkinlik saati geldiğinde Betül gelemeyeceğini söyledi. Ben de apar topar hazırlanıp İnanç’la buluştum. Birlikte önce Odunpazarı Meydanı denilen alana gittim. Daha önce hiç böyle bir meydan duymamıştım. Meğer Odunpazarı’nda Cumhuriyet Tarihi Müzesi‘nin hemen yanından yukarı doğru çıkınca ulaşılan açık alanmış.

Etkinlik tam saatinde başladı. Kadın bisikletçileri ön gruba aldılar. Böylece erkeklerin hızlanarak konvoyu dağıtmasının önüne geçildi. En önde bir polis motosikleti ve Odunpazarı Belediyesi‘ne ait bir araçla yola çıktık. Yol boyunca belediyeye ait araçtan zafer marşları ve Mustafa Kemal Atatürk‘e yazılmış şarkılar çaldı. Yol boyunca bizi gören Eskişehirliler alkışladılar, biz de korna ve zillerle selam verdik.

Rotamız da epey keyifliydi doğrusu. Çok fazla zorlayıcı etaplar yoktu. Yaklaşık bir saat süren etkinlik yine başladığı noktada bitti. Etkinliği düzenleyen Odunpazarı Belediyesi ile Kent Konseyi’ne teşekkür ederim. İnanç Hoca sayesinde bu yıl yine bisikletin üzerinde geçecek gibi görünüyor. Şu sıralar çalıştığım yerdeki stajyer arkadaşlarla birlikte de güzel bir bisiklet kulübü kurduk sayılır. Hava durumları müsait olduğu sürece pedallamaya devam 🙂

Yaklaşık 8.5 kilometrelik rota

Fransa’dan Asia Minor Sürprizi: Turkuaz Renkli Plak

Türkiye’nin Asia Minor‘ı en çok seven blogundan herkese selamlar! Birkaç hafta önce Fransa‘dan çok ama çok değerli bir plak elime ulaştı. Asia Minor’ın bu yılın başında plak formatında yayımlanan son albümü Points Of Libration‘ın yalnızca yurt dışında (İtalya) basılan turkuaz renkli versiyonu bizzat Setrak Bakırel tarafından bana gönderildi. Bu mutluluğu tarif edemem 🙂

Aylar önce Points Of Libration’a Türkçe olarak yazılmış en kapsamlı inceleme yazısını şurada yazmıştım. Rainbow 45 Records tarafından oldukça kaliteli bir baskıyla gatefold olarak yayımlanan plak, tıpkı bir önceki albümleri başyapıt Between Flesh and Divine gibi, arşivimdeki en kıymetli plaklardan birisi oldu. Bir süre sonra Asia Minor’ın sosyal medya hesaplarında İtalya’da basılan turkuaz renkli plağı görünce “Keşke Türkiye’de de bu renkli baskı yayımlansaydı” diye serzenişte bulundum.

Hiç beklemediğim bir anda Setrak Bakırel’den bir mesaj aldım. Turkuaz renkli limited edition plağı versiyonu bana gönderebileceğini söyleyince önce inanamadım. Sağ olsun, kısa sürede posta takip numarası karşımda duruyordu. Sonrası ise beklemeye kalıyordu artık. Bir kaç hafta boyunca, her gün posta takip sitesini izledim durdum. Nihayet işe gitmediğim tek gün, gümrük vergisiyle birlikte posta gelip adresime ulaştı.

Paketi neredeyse nefesimi tutarak açtım. Neyse ki kargodan kaynaklı herhangi bir hasar almamıştı. Hemen Türkiye’de Rainbow Records tarafında basılan versiyon ile İtalya’da AMS Records tarafından basılan versiyonu karşılaştırdım. Her iki plak da gatefold yani açılır kapak. Türkiye’de basılan plağın iç zarfı gömlekli, yani göbek kısmını şeffaf bir film tabakası koruyor. Ayrıca ön ve arka kapakta grubun adı ile albümün adının olduğu bölümler kabartmalı parlak baskılı. İtalya’da basılan plaktan ise hediye olarak bir sticker çıkıyor. Ayrıca yine İtalyan baskısında ön kapakta streç film üzerine “Limited Turquise Color Edition” ibaresi eklenmiş.

Bir kere daha teşekkürler Asia Minor ve Setrak Bakırel. Yazı, grubun geçtiğimiz günlerde yayımlanan Deadline Of A Life Time klibiyle sona eriyor.

Modern Klasikler Dizisi’nde Jules Verne Durumları

İş Bankası Yayınları‘nın son birkaç yıldır adeta piyasayı domine eder hale gelen ve peynir ekmek gibi satan “Modern Klasikler Dizisi” isimli serisinde elbette Jules Verne‘nin de eserlerine yer veriliyor. Aylar içerisinde seriden yeni Jules Verne kitapları yayımlandıkça koleksiyonuma katmak için toparlıyorum. Çok bilindik eserlerin yanı sıra, Dr. Ox, Zacharius Usta gibi öyküleri de yayımlamaları bakımından takdire layık bir iş yapıyorlar.

Alfa‘nın güncel devam eden serisi ile birlikte Türkiye’de kısmen de olsa devam eden diğer önemli Jules Verne serisi bu seri. Ancak İş Bankası’na çok kızdım. Çünkü yayımladıkları kitapları geriye dönüp bir kere daha ve “ciltli” olarak basıyorlar. Yayınevi bunları “sert kapaklı” olarak piyasaya sürüyor. Cilt kapağında ve şömizinde, normal karton kapaklılarla aynı görsel yer alıyor. Ağustos 2021 tarihi itibariyle seriden çıkan kitaplar şu şekilde:

  • 72 – Ay’a Yolculuk – Karton Kapak ve Cilt
  • 92 – Doktor Ox’un Deneyi – Karton Kapak ve Cilt
  • 94 – Seksen Günde Dünya Gezisi – Karton Kapak ve Cilt
  • 110 – Zacharius Usta – Karton Kapak ve Cilt
  • 141 – Denizler Altında Yirmi Bin Fersah – Karton Kapak (Cilt basılmadı)
  • 145 – Buzullar Arasında Bir Kış – Karton Kapak ve Cilt
  • 173 – Dünya’nın Ucundaki Fener – Karton Kapak ve Cilt
  • 174 – Balonla Beş Hafta – Karton Kapak ve Cilt

Bu eserlerden henüz 141 no.lu Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ciltli olarak basılmadı. Gelecek aylarda bu seriden muhakkak çok daha fazla eser yayımlanacak. Mesela kişisel favorilerimden olan “Esrarlı Ada”, “Kaptan Grant’ın Çocukları”, “İki Yıl Okul Tatili” gibi eserler sırada bekliyor olabilir.

Çok yakın zamanda Jules Verne’yle ilgili bir yazı daha yazacağım. Bu yazıda da Verne’in ölümünden sonra basılan “meçhul” romanlarından bir tanesini keşfetme sürecimden bahsedeceğim.

Dolunay’da Bir Sevinç: Doktora Bitti!

Altı yıldan daha uzun süre önce şu yazıyı yazdığımda üniversiteyle olan bağım tamamen bitti sanıyordum. Ancak çok değil, yüksek lisanstan mezun olduktan birkaç dönem sonra, 29 Temmuz 2016’da, yine Anadolu Üniversitesi Çevre Mühendisliği Ana Bilim Dalı‘nda doktoraya başladım. Şansa bak ki tam beş yıl sonra, 29 Temmuz 2021’de doktoram bitti. Mezun oldum. Evet, bu dolunayda mezuniyetimi ve diplomamı konuşuyoruz.

2016-2017 Güz döneminde ilk derslerimi almaya başladım. 2017-2018 Bahar döneminde ise almam gerek dersler bitti ve Doktora Yeterlik Sınavı‘yla tez süreci başlamış oldu. İşin güzel tarafı, ben bu yılın sonuna kadar dört farklı mevsimde toplam 12 akarsu izleme noktasında, çalışmam için gerekli olan su numunelerini toplamış, analizleri yapmış ve hesaplanarak yorumlanmayı bekleyen binlerce veriyle baş başa kalmıştım.

Alper’in hazırladığı ve tezde kullandığım haritalardan birisi

Yüksek lisans bittiğinde Fen Bilimleri alanından iyice uzaklaşmak, Sosyal Bilimlere kafa yormak istedim. Hatta ilk doktora başvurumu da Sosyoloji Bölümü’ne yapmıştım. Ancak olmadı, yerleşemedim. Bir sonraki sene yine kendi alanıma döndüm ve o çok sevdiğim akarsulara ve ekolojiye dönmüş oldum. Aldığım dersler arasında, 2017-2018 yıllarında Prof. Dr. Cengiz TÜRE‘nin vermiş olduğu Ekolojik Ekonomi ve Ekolojik Restorasyon isimli dersler ile 2016-2017 Bahar’ında aldığım Doç. Dr. Zerrin GÜNKAYA‘nın verdiği Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (LCK) dersleri favorilerim oldular. Bu son derste Zerrin Hoca, Gülperi ve Levent‘le birlikte bir de makale yazdık. Cengiz Hoca‘nın dersleri sayesinde de yine iyi bir arkadaşla, sevgili Sunay‘la tanışmış olduk. İki dönem boyunca bu iki dersle ilgili epey ciddi çalışma yaptık sağ olsun.

2018-2019 yılı Güz döneminde Doktora Yeterlik Sınavı’na girdim. O dönem sadece bu dersi seçebildiğim için açıkçası bu sınavdan başka bir şey de düşünemez olmuştum. Belki de en başta belirtmem gerekeni burada yazıyorum. Tüm bu tez sürecinde yanımda olan iki adam var. Onlardan birisi çok kıymetli Tarık Abi. Çalışma alanlarımızın komşu olması ve kullandığımız kalite indekslerinden bir tanesinin de ortak olması sayesinde tüm bu saydığı dönemler boyunca Tarık Abi’yle çok samimi olduk. Ankara’dan bir dost daha kazandım böylece. Tüm bu yeterlik, izleme ve savunma sınavları boyunca kader ortağı olduk kendisiyle.

Tez çalışmasının son istasyonu

2016 yılında Anadolu Üniversitesi çatısı altında başladığım doktora eğitimi, 2018 yılı Mayıs ayında kampüsün tabelasının değişerek Eskişehir Teknik Üniversitesi‘ne dönüşmesiyle bu okula taşınmış oldu. Bu geçiş sürecim tezle ilgili ön çalışmalarımı tamamladıktan sonra olduğu için herhangi bir sıkıntı yaşamadım.

Bu yıl nihayet tezim vücut bulup tezleme sınavlarım da başarıyla geçince Arzu Hoca‘mın da teşvikiyle tez savunmasına girdim. 10 Haziran akşamı uzaktan Tez Savunma Sınavıma girdim. Tez savunma sınavı öncesi enstitüyle epey sorunlar yaşadım. Bir takım evrakların eksik olduğunu söylediler ancak daha sonradan Anabilim Dalı’nın verdiğimiz gün enstitüye yolladığı ortaya çıktı. Uzatmayayım, 10 Haziran akşamı 2,5 saat süren bir sınavdan sonra tüm jüri üyelerim oy birliğiyle sınavımın başarılı olduğunu söylediler. Böylece resmi olarak doktora bitti. Geriye bir tek diplomayı almak kalıyordu. Ve doktora eğitiminin en başından beri başıma gelen en sıkıntılı süreç de böylece başlamış oldu.

Pazartesi günü sınavı geçip o hafta içerisinde tezi enstitüye inceletip diğer sınav evraklarıyla birlikte mezuniyet için başvuracaktım. Ancak bizi apar topar İstanbul‘a, müsilaj denetimleri için gönderdiler. Burada yaklaşık 16 gün kaldık. Bu 16 gün içerisinde boş durmamak adına, tezimi enstitüye mail ortamında yolladım. Ancak “tez hazırlama şablonu” kullanmadığım için incelemeye alınmadı. Bunun üzerine, oteldeyken yaklaşık dört gece harcayıp tezi şablona aktardım. Burada bir parantez açayım. Ben hayatım boyunca 3 tane tez yazdım: Lisans, yüksek lisans ve doktora. Artık nasıl bir hikmetse bu üç tezi de emektar laptopum HP dm1-1010st ile yaptım. Canım bilgisayarım seni çok seviyorum ve bendeki yerin her zaman çok ayrı olacak.

Tezin şablona aktarılmış hali aynı gün içerisinde incelenip kabul edildi. Eskişehir’e döner dönmez tüm evrakları toparlayıp enstitüye teslim ettim. Tezin son halini tam sekiz kopya olacak şekilde bastırdım. Sonra birkaç imzanın eksik olduğu ortaya çıktı. Tekrar şehirler arası bir kargo süreci başladı. Çünkü jüri üyelerimden sevgili Cem Hocam Edirne’de yaşıyordu. Tüm imzalar bitip tezlerin baskısı da hazır olunca gidip teslim ettim.

Yaklaşık 10 gün sonra nihayet gidip diplomamı aldım. Tüm bu süreci bütün aksilikleriyle yaşadığım için, özellikle Eskişehir Teknik Üniversitesi’nde Lisansüstü Eğitim Enstitüsü‘nden mezun olacaklara yardıma hazırım.

Tez savunmasınavım

İçinde kalan tek şey, sınavın uzaktan olması nedeniyle sınavın sonunda cübbe giyememiş olmam 😦 Yazı gereksiz uzun oldu ancak, tezimin iç sayfasında da yer alan teşekkür metnimi buraya yazarak bitireceğim. İlk olarak tez çalışmam süresince beni teşvik eden, çalışmalarım boyunca desteğini esirgemeyen sevgili hocam Prof. Dr. Arzu ÇİÇEK’e, bu tezin ortaya koyduğu “yeni bir su kalitesi indeksi oluşturma bakış açısını” bana kazandıran kıymetli hocam Prof. Dr. Özgür EMİROĞLU’na, tez çalışmamın temellerini oluşturan arazi çalışmalarında, tüm mevsim ve yol şartlarına rağmen, ihtiyacımız olan örnekleri toplamaktan bir an olsun sakınmayan hocalarım Doç. Dr. Esengül KÖSE ve Öğr. Gör. Dr. Sadi AKSU’ya,

Tüm akademik yaşamım boyunca maddi ve manevi tüm desteğiyle yanımda olan yegane kardeşim, başarılarımın ortağı, fikir ve yol arkadaşım Çevre Yüksek Mühendisi (Uzman) Alper UĞURLUOĞLU’na (nice güzel “başlangıçlara” hep birlikte),

Tez çalışmalarımız boyunca başımıza gelen her türlü aksilikten omuz omuza çıkmayı başardığımız değerli arkadaşım ve büyüğüm Kimya Yüksek Mühendisi Muhammed Tarık DURMUŞ’a,

Laboratuvar çalışmalarım boyunca sabrına hayran olduğum ve tecrübelerinden faydalandığım kıymetli arkadaşım Dr. Merve ŞAHİN’e, tez yazım sürecinde verdiği katkılardan dolayı Çevre Yüksek Mühendisi Ümit SARIDOĞAN’a,

Bizzat elinin “emeğiyle” başta laboratuvar çalışmalarım olmak üzere evde, işte ve tüm hayatımda bana destek olan sevgili eşim Biyolog Merve ÇİFTÇİ’ye ve doğumuyla bizleri mutluluğa boğan yavrumuz Mert Ekin’e teşekkür ederim.

Kübra ve Mustafa’nın Düğünü

Solumda, uzaklarda ufuk maviye karışıyor.
Biliyorum ki deniz uçsuz bucaksız…
Havasını solumaya iyiden iyiye alışıyorum

ve yeşil beni hiç bırakmıyor.

30 Temmuz Cuma günü Kübra ve Mustafa‘nın düğünlerine katılmak üzere Eskişehir’den Trabzon‘a gitmek için otobüsle yola çıktım.

O akşam saat 21.00 civarında Eskişehir Otogar’ına gittiğimde henüz kalkmasına bir saat olan Trabzon Otobüsü’nü beklerken bir gerçeğin farkına vardım: Otogarlar ne yazık ki varoşun en dibi olan yerler. Bırakın Eskişehir’i, ülkenin en büyük şehri İstanbul’un, ülkenin başkenti Ankara’nın şehirler arası otobüs terminalleri bile çok değil, bundan bir kaç yıl önce kuytu köşelerinde uyuşturucu satılan, adam kesilen, her türlü illegal işlerin döndüğü yerlerdi. Havaalanlarının ihtişamına yaklaşamazlar belki ama bari tren garlarının cool havasına bürünebilseler… En azıdan tedirgin olmadan oturup kalkabileceğimiz yerler haline gelseler…

Kamil Koç, tıpkı bir önceki Denizli seyahatim gibi yine hiçbir açıklama ve uyarı yapmadan, saat 22.00’deki seferine tam 45 dakika rötar koydu. Firma Flixbus‘a satılmış olmasına rağmen, marka ismini kullanan Kamil Koç, anladığım kadarıyla bu rötarları artık şirket politikası haline getirdi. Yolcuların da bu keyfiyet için “kafadan bir saat geç başlayan düğün” bakış açısına sahip olmalarını umut ediyor. Trabzon otobüsünde de yolculuğun sonuna doğru muavin ve şoförün tartışmasını, muavinin şoförü “a bu yolcularin tamami indikten sonra seni zıplatacağum, gösteraceğum sağa, artisliğin kıralunu yapacağum” diye tehdit etmesini ise artık görmezden gelmemiz gerekiyor herhalde.

Neyse, Eskişehir’den saat 23.45 civarı Trabzon’a gitmek üzere yola çıktım. Otogarda neredeyse iki saat hiçbir şey yapmadan beklediğim için araca binince doğrudan uyumaya başladım. Bir ara uyandığımda Sivrihisar‘da molaya girmiştik. Sonra bir gözümü açtım ki Samsun‘dayız. Sabah 08.00 civarında Samsun’a gelmiştik. Karadeniz sahil şeridinin o meşhur trafiğinde yol almaya başladık. Adeta bir köy arabası gibi, yol üzerindeki istisnasız tüm ilçelerin otogarlarına girdik. Böyle böyle nihayet öğleden sonra, saat 14.00’te, Trabzon Otogar‘ına indim. Aksi gibi yılın bu zamanında Trabzon’daki iki arkadaşım da burada değildiler. Bir tanesi Eskişehir’de, diğeri ise tatil için Bodrum’daydı.

Mustafa sağ olsun, otobüs gelmeden yarım saat önce otogara gelmiş ve beni beklemişti. Böylece yolculuğun olanca yorgunluğu ve havanın sıcaklığına rağmen nihayet Trabzon Polis Evi‘ne ulaştık. Burada kısa bir duş aldıktan sonra Mustafa’nın annesini ve ablasını da alıp doğruca Kübralar’a geçtik. Ekibimizin diğer üyeleri olan Alper, Özge, Utku, Hazal ve Caner‘le de burada buluşacaktık.

Kübralar’ın evi Trabzon’un merkezinde, arka odasından Karadeniz’i görebildiğiniz bir konumda. Burada her iki ailenin de büyükleri bir araya gelerek düğün öncesi son hazırlıkları konuştular. Babaların muhabbetine biraz ara verip bir iç odaya kaçtığımız anlarda da biz tüm ekip yine keyifli bir sohbete giriştik. Bu sohbet esnasında Kübra’ya kına yakıldı. Böylece Kübra’nın bu “postmodern” kınasına biz de eşlik etmiş olduk 🙂

Alper’le buluşmalarımız bir gariptir

Kınadan sonra yakındaki bir alışveriş merkezine gittik. Alper, düğünde giyeceği kıyafetini Ankara’da unuttuğu için, ona olabilecek en hızlı şekilde bir pantolon aldık. Sonra da “Pek Ünlü” isimli pideciye gittik. Buranın “Merkez” şubesi çok iyiymiş. Oraya gittik. Envai çeşit pidesi vardı ancak favorim kesinlikle peynirli olandı. Yine de hepsinin tadına bakayım diyorsanız bir pideyi uzunlamasına üç parçaya bölüp her kısmını ayrı bir ürünle yapabiliyorlar.

Yemekten sonra Mustafa’yla Polis Evi’ne döndük. Bir süre buranın lokalinde Mustafa’nın kuzeni, amcası ve babasıyla sohbet ettikten sonra uyuduk. Ertesi sabah erkenden kalkıp Mustafa’yla birlikte Kübra’yı almaya gittik. Kübra’yı alıp kuaföre bıraktık. Daha sonra ise Trabzon Havaalanı‘na gidip İzmir’den gelen misafiri karşıladık. Biz bunları yaparken Alper, Ankara’dan getirdiği aracını gelin arabası olmak üzere süsletiyor, ekibimizin geri kalanı ise kahvaltı için Trabzon’da makul bir yer arıyordu.

Misafirimiz geldikten sonra hemen Polis Evi’ne bırakıp buradan son defa ayrıldık. Çarşıda ekibin geri kalanıyla buluştuk. Ben hayatımdaki en hızlı kahvaltılardan birini yaparken o anda gelen telefonla Mustafa ve Alper kalkıp gittiler gelinle buluşmaya. Biz de bir gün önce kiraladıkları eve, üzerimizi değiştirip düğüne hazırlanmak üzere geçtik. Kahvaltı yaptığımız yerin ismini unuttum ancak fiyatları pahalıydı. Aslında genel olarak Trabzon’un Eskişehir’e göre pahalı olduğunu söyleyebilirim.

Aradaki gel gitleri atlıyorum ve nihayet düğün salonun önüne geliyorum. Gelin ve damat arabadan indiler ve düğünün yapılacağı restoranın üst katına çıktık birlikte. Gelen misafirleri arka kısmındaki deniz manzaralı bahçeye aldılar. Biz üst kısımda, aşağı yukarı 1 saat kadar oyalandık. Aşağı inip masamıza geçtikten kısa süre sonra alkışlar eşliğinde Kübra ve Mustafa, düğünün yapılacağı bahçeye geldiler.

Trabzon’da adet böyleymiş, önce resmi nikah olur, sonra gelin ve damat ilk danslarını edermiş. O şekilde de oldu. Böylece yıllar yıllar sonra ilk defa bir düğünde resmi şahit olarak deftere imzamı attım 🙂 Mustafa sağ olsun Alper’i ve beni şahit olarak göstermiş. Kübra’nın şahitleri ise teyzesi ve adaşı, yakın dostu diğer Kübra’ydı. (Bu arada yerel bir gazete olan Taka Gazetesi bu mutlu anı haber yapmış. Olur da silinirse diye haberin ekran görüntüsü) Nikah bitince çiftimiz dansa başladılar. Bizim aylar öncesinde Alper’le bu dans için konuştuğumuz birkaç sürpriz vardı ancak şartlar gereği bunu yapamadık. İçten içe ona hayıflandım. Danstan sonra düğün pasta kesilmesi ve takı töreniyle son buldu.

Kübra ve Mustafa’yı bir süreliğine uğurlayıp kıyafetlerimizi değiştirmek üzere sabah gittiğimiz eve gittik. Burada ben yola çıkmak üzere hazırlandım ve o şekilde arabaya bindim. Epey acıkmış olduğumuz için Trabzon’un meşhur Tarihi Kalkanoğlu pilavcısına gitmek üzere yola çıktık. Geldiğimizden bu yana bize küçük fıkraları yaşatan Trabzon, bir kere daha şakasını yapmıştı: Pilavcı, pazar günü kapalıydı. Biz de hemen yakında bulunan bir diğer meşhur (olduğu söylenen) lokantaya, Kamiloğlu Köfte‘ye gittik. Akçaabat köftesini açıkçası pek sevmedim. Köftenin lezzeti ortalamanın biraz altındaydı ve aslında sunumu da çok zayıftı. Yine de buranın Levent Tablamacıoğlu tarafından hazırlanan Türkiye Gastronomi Atlası’nda yer aldığını öğrendik.

Trabzon Atatürk Köşkü

Trabzon’da kendi aranızda mümkün olduğunca düşük sesle konuşun. Çünkü sesiniz biraz yüksek çıkmaya başlayınca muhabbete dışarıdan ortak olmaya, tavsiyeler vermeye başlıyorlar 🙂 Böylece hiç hesapta yokken Atatürk Köşkü‘nün hemen yanında bulunan ve ismini hala söylemediğim bir kafeye gitmek üzere, tanımadığımız bir adamın selamını da alarak yola çıktık. Diğer Kübra’nın yol tarifi sayesinde, epey bir tırmandıktan sonra köşke ulaştık. Atatürk Köşkü, özellikle gidilebilecek bir rota olur mu bilmiyorum ancak özellikle peyzajıyla ve şehir manzarasıyla göz doldurduğunu söyleyebilirim.

Burası benim için Trabzon’daki son duraktı. Otobüsümün saati yaklaşıyordu. Dönüş yolunu daha çekilir hale getirmek için kendime bir yastık aldım. İki tane de gazete. Netflix’ten de offline iki filmim telefonda beni bekliyordu. Böylece geri dönüş yolculuğum yine yarım saat rötarlı da olsa, saat 20.30’da başladı. Gece yarısına doğru uyudum. Uyandığımda Ankara’ya gelmiştik bile. Yarım saat içinde AŞTİ’ye girdik. Yazının en başında otogarlarla ilgili yazdıklarımı yine düşündüm. Yine.

Çok sevgili kardeşlerimiz Kübra ve Mustafa, sizlere bir ömür boyu mutluluklar dilerim. Sizi tanımak, arkadaş olmak, bunca şey paylaşmak bizler için o kadar anlamlı ki. Üstelik birlikteliğinize Eskişehir’de devam edecek olmanız, özellikle Eskişehir’de olan bizler için çok ama çok kıymetli. Mutluluğunuz daim olsun 🙂

Karizmanın öz evlatları

Doğum Günüm, Ahmet Öncüer, Kuzenler ve Dolunay

Geride kalan bayram tatili son yıllardaki en hareketli ve keyifli bayram tatillerden birisi ve galiba en iyisi oldu diyebilirim. Arefe günü Batıkent‘e gittik. Mersin’den gelen Mustafa ve Hafize‘yle buluştuk. Aylar sonra Tomris Bilge hatunu kocaman bir kız olarak gördük 🙂 Bilge ve Mert de çok iyi anlaştı ve oynadılar. Mert’in zaten şu 14-15 aylık macerasında kuzenlerini saymazsak, görüp oynadığı sadece birkaç tane yaşıtı oldu.

Bayramın ikinci günü, kendi tarihimde bir ilk olarak Ankara‘ya arabayla gittik. Hayatımda ilk defa sadece ailemle birlikte uzun yolculuk yaptım. Yolculuk tahminimden çok daha kolay geçti üstelik. Ankara’ya gittiğimiz günün ertesinde çok sevgili Ahmet Öncüer hocamızdan bir mesaj aldım. Bunun üzerine Kuğulu Park‘a gitmek üzere yola çıktım.

Kuğulu Park‘a hayatımda ilk defa gittim. Hiç kuğu göremedim ama parka girdikten saniyeler sonra Ahmet Hocamı bir bankın üzerinde keyifle sigarasını içerken buldum. Daha önce hiç yüz yüze görüşmemiş olmamıza rağmen sanki yıllardır konuşuyormuş gibi kısa sürede samimi bir sohbete daldık.

Dört belki daha daha fazla yıl önce, Prof. Dr. Ahmet Öncüer hocam blogumdaki Jules Verne içeriklerini beğendiğini ifade eden bir mesaj atmıştı bana. Hatta sonrasında da birkaç defa daha yazışmıştık. Ancak hiç olmayacak bir şey oldu ve ben o mesajları bir daha bulamadım ve kendisiyle olan bağlantımı kaybettim. Ancak kaderde buluşmak olunca ne yaparsan yap önüne geçemiyorsun. Ahmet Hocam, bir ay kadar önce yine bana blog üzerinden ulaştı ve bu sefer Ankara’da buluşmak üzere sözleştik.

Ahmet Öncüer, ülkemizde Jules Verne koleksiyonculuğunda çok büyük ihtimalle yola çıkan ilk kişilerden. Anlattığına göre, Atom Enerjisi Kurumu’nda başladığı meslek hayatı boyunca yurt dışından ve Türkiye’nin çeşitli illerinden toplayabildiği yüzlerce kitap, film ve efemerayı koleksiyonuna dahil etmiş. İnkılap ve Aka Yayınları‘nın 1940 ve 1980’lerde bastığı iki seriyi ve İthaki‘nin Jules Verne Kitaplığını eksiksiz olarak tamamlamış. Ancak tüm bunlar içerisinde hiç şüphesiz elindeki en kıymetli şey Almanya’daki Jules Verne Club‘tan satın aldığı orijinal Hetzel çizimleri arşivi. Bu arşivi son birkaç yıldır parçalar halinde internetten toplamak nispeten mümkün ancak çok zor. Buna rağmen Öncüer’in elinde yayımlanan yüzü aşkın esere ait eksiksiz gravürler var. Bu gerçek anlamıyla bir hazine.

Benim tam dokuz sene önce yazdığım şu yazıda bahsettiğim filmler ve çok daha fazlası hocanın arşivinde orijinal DVD olarak yer alıyor. Bunun dışında Türkiye’de bulunması neredeyse imkansız filmleri de içeren bir Western arşivi, mitoloji üzerine yazılmış Türkçe ve yabancı dillerde yüzlerce kitaplık bir kütüphane, Kars’ta şans eseri bulup aldığı tamamı ciltli (ne yazık ki orijinal kapakları olmayan) İnkılap Aka serisi, benim henüz birkaç kitabını alarak toplamaya başladığım Alfa Yayınları’nın Olağanüstü Yolculuklar Serisi, İkinci Dünya Savaşı’na ait pek çok görüntü, kitap ve hocanın alçak gönüllülük yapıp bahsetmediği onlarca diğer obje, efemera…

Akademisyen, bilim adamı, sporcu, gezgin ve koleksiyoner olarak çok güzel ve imrenilesi bir hayat yaşamış Ahmet Hocam. Onunla tanışmak şüphesiz günüme, haftama, ayıma değer kattı. Sohbetimiz esnasında pop-quizleriyle epey terletti beni. Jules Verne’nin ölümünden yıllar sonra yayımlanan ve Türkçeye “Meçhul DüşmanBarsak Keşif Heyetinin Harikülade Sergüzeşti” adıyla iki cilt halinde çevrilen kitabını o güne kadar hiç duymamıştım. Onun sayesinde bu kitabı da öğrenmiş oldum. Kitap-lık Dergisi‘nin 44. sayısında verilen ve bana göre Jules Verne’nin o tarihe kadar derlenen en kapsamlı bibliyografisini içeren sayıya baktığımda bu kitabın gerçekten de tek bir defa, Arif Bolat Yayınevi tarafından basıldığını öğrendim. Diyorum ya Ahmet Öncüer’le tanışmak sırf bu yeni bilgi için bile o kadar kıymetliydi ki…

İçerisinde Ahmet Öncüer’in de katkısının bulunduğu Yapı Kredi’den çıkan Beyaz Uykusuz ve Uzakta ile zamanında yurt dışından satın aldığı, sonradan ise Yapı Kredi tarafından Türkçeye çevrilen iki ciltlik Hayali Yerler Sözlüğü isimli kitaplar artık alarm listemde yer alıyor.

Çok büyük bir incelik göstererek doğum günümü kutlayan ve bana Harita Üzerinde isimli keşif kitabıyla çok daha değerli olan şu yandaki orijinal Jules Verne Kulübü kartpostalını hediye eden Ahmet Öncüer hocama ne kadar teşekkür etsem azdır.

Böylesine keyifli geçen üç dört saatin ardından hocayla vedalaşıp biraz yürümeyi tercih ettim. Az önce hediye aldığım kitaptan ilgimi çeken bir bölümü baştan sonra okudum ve otobüse binmek üzere Güven Park‘a kadar geldim. Burada bilet almak için metroya girdiğimde tarifsiz bir şansla denk geldiğim kitapçıda İş Bankası’nın Osprey Askeri Tarih Dizisi‘nden İstanbul’un Fethi isimli cildi bulup aldım.

Bayramın son günü Keçiören’de bıraktığım ailemle vedalaşıp bu sefer tek başıma Eskişehir’e doğru yola çıktım. Ancak yola henüz çıkmışken arabanın arıza lambası yandı. Bu halde Sivrihisar‘a kadar geldim. Burada benden bir gün önce geri dönen Mustafa ve Hafize’yle yeniden buluşup vakit geçirdik. Sonra ise Eskişehir’deki tamirci ustamın talimatlarına uyarak adeta diken üzerinde arabayı getirip kapıya park edebildim. Arabanın sorunu ve tamiriyle ilgili süreci ayrı bir yazıda anlatacağım.

Bursa’dan bayram için ziyarete gelen Öner ve Ferhat abilerimle geçen iki günü birkaç kelimeyle tanımlamak gerekiyor: Komik, şiddet dolu ve eğlenceli. Kanlıkavak‘ta çok uzun bir muhabbete tutuştuk. Dolunayın da etkisiyle muhabbet o kadar keyif vermeye başladı ki anlatamam. Ben zaten hep böyleyimdir. Sen ortalıkta olunca kanım daha hızlı akar, kalbim daha çok çarpar. O gazla giriştiğim Öner abimle yaptığımız maçtan az farkla mağlubiyet, Ferhat abimle yaptığımızdan ise beraberlik çıkınca nedense ben çok sevindim.

Hayatlar böyledir. Burada hep keyifli olanlardan bahsettim bu sefer. “Birkaç gün öncesi ne kadar da güzeldi” diyebilmek için. Betül Türksoy‘dan geliyor bu “ay”.

Hazel ve Yağızhan’ın Düğünü

Şüphesiz yıllar sonra, 2021 yılı yazını “Düğünlerin olduğu yaz” olarak hatırlayacağım. Gidemediği iki tanesiyle birlikte geride kalan beş düğüne ilave olarak henüz gidilmemiş iki düğün daha var. Ancak dostlarımızın, kardeşlerimizin ve biricik arkadaşlarımızın en mutlu günlerinde yanlarında olabilmenin kıvancı, inan çekilen yorgunluğa fazlasıyla değiyor.

Yağızhan‘ı tanıdığım hayatımın aşağı yukarı şu son 12-13 yılında, Yağız(han)’ın bana ve bize kattıklarını görmezden gelmek nankörlük olurdu. Teknik ve pratik müzik bilgimiz başta olmak üzere, birlikte yaptığımız, kaydettiğimiz ya da “yancısı” olduğumuz onlarca proje sayesinde ufkumuz genişledi. Yağız’ı çok severim ve Hazel‘le tanıştıkları günleri de çok iyi hatırlıyorum. Şu yıllarda insan “hatırlayabiliyor olmanın” keyfini sürmeli bence.

Togay‘la birlikte o sabah Denizli‘den yaptığımız dört saatlik yolculuktan sonra Eskişehir‘e nihayet ulaştık ve bizim evde kahvaltımızı yaptık. Daha sonra hep birlikte hazırlanıp Merve ve Mert‘i de alarak yola çıktık. Saat 13.00’de, henüz birkaç gün önce Betül ve Tacettin’in düğünün olduğu aynı mekana, Çınaraltı Villa Park Kır Düğün Salonu‘na gittik.

Biz gittiğimizde henüz düğün başlamamıştı. Yağız’ı gelin odasının önünde beklerken bulduk. Düğün salonuna girer girmez Ender‘le buluşup sevgili damadımızın yanına gittik. Burada Yağız’ın abisi Yiğithan ve bir süredir hiç görüşemediğim Fatih abilerle de görüştük. Fatih abinin güzel bir haberi de oldu hatta burada 🙂

Bir süre sonra gelin ve damadın sahneye çıkacağını öğrenip aşağı inerek yerlerimize geçtik ve beklemeye başladık. Ender ve Togay’ın aksine, ilk defa bir düğünde ikramları silip süpürerek yedim diyebilirim. Bu iki bana gülerken ben nefis ara sıcakları gömmüştüm bile.

Sahnede sevgili arkadaşlarımız Poly Tuner vardı. Onları en son geçen yıl Alper‘in düğününde izlemiştim. Ekip enerjisinden hiçbir şey kaybetmemişti. Üstelik Yağız da bu grubun gitaristi olduğu için epey sürprizli bir sahne hazırlamışlardı.

Yağız ve Hazel, sahneye Yüzük Kardeşliği‘nin “Concerning Hobbits” isimli efsane soundtrack’i çalarken çıktılar. Şu zamana kadar bir düğünde duyduğum en iyi ve en klişe olmayan çıkış müziklerinden birisiydi bu. Seçimleri için her ikisini de tebrik ederim. Bu müziği duyunca, herhangi bir etkinlikte tüm ilgiyi kendi çocuğunun üzerinde toplamaya çalışan ebeveynler gibi hissettim, keşke oğlanı hobbit yapsaydık yine geçirdim içimden.

Danslar edilip yemekler yenildikçe müziğin de coşkusu artıyordu. Nihayet o an geldi ve Yağız gitarı taktı boynuna. “Nasıl çalınıyordu ya?” şeklindeki küçük şakasını da yaparak Johnny B Goode‘un o hiç umulmadık şekilde başlayan solosunu çalmaya başladı. Biz Yağız’ı yıllarca sahnede, sokakta, evde ve dükkanda izlediğimiz için açıkçası tebrik etmekle yetindik ancak eş dost ve akrabaları Yağız’ı onlarca farklı açıdan kaydettiler. Yalan yok, kaydda değer güzel de bir performans oldu.

Grubun son şarkıları da bittikten sonra sıra oyun havalarına geldi. “Bi çekilin bakalım şöyle kenara” edasıyla sahneye ilk fırlayışıma Yağız kahkahalarla güldü. Bu an inşallah kameraya yansımıştır. Düğün videosunu merakla bekliyorum. Zaten düğün boyunca da kahkahalarla güldük durduk. Oyunlar, danslar, yemekler derken saat 16.00’yı biraz geçe yavaş yavaş toparlanmaya başladık.

Togay’ın İzmir’e dönmesi gerekiyordu. Aslında sabahki yol yorgunluğunu atamadan onu geriye göndermek çok içimden gelmiyordu ancak kendisi bu şekilde olursa en azından yorgunluğu tek bir günde atabileceğini söyledi. Haklıydı da. Böylece düğündekilerle vedalaşıp eve döndük. Togay da hiç beklemeden İzmir’e doğru yola çıktı.

O pazar gecesi yastığa başımı koyduğumda yorgunluktan kemiklerim sızlıyordu ancak bir gün önce Volkan’ı, Alper’i, Halil’i, Togay’ı, o gün ise Yağız’ı, Ender’i, Ali Abi’yi görebildiğim ve tüm bu vaktimizde bolca muhabbet edip eğlenebildiğimiz için mutluydum.

Hazel ve Yağız’a ömür boyu mutluluklar dilerim. Eskişehir’de kalan şu bir avuç dostumuzla birlikte, sağlıklı ve mutlu günler yaşarız umarım. Umarım Yağız beni hiç unutmaz 🙂

Kübra ve Volkan’ın Düğünü

Biz dört kişiyiz. Grubumuzun adı “maykıl ceksın“. Grup üyelerinden ilk evlenen ben oldum 2014’te. Sonra 2019’da Sercan evlendi. Geçen yıl ise Alper. Grubumuzun en sevimli üyesi Volkan ise geçen yıl pandemi yüzünden bir türlü Amerika’dan dönemediği için düğününü bu yıla ertelemek durumunda kalmıştı. İşte bu çok uzun yazı, biricik kardeşlerimiz Volkan’ın ve Kübra‘nın düğün maceralarını anlatacak. Çok uzun süre sonra yine bloga iki misafir yazarı, Sercan’ı ve Alper’i de davet ettim ki bu güzel günü üç farklı bakış açısından hatırlayabilelim. Blogun en uzun yazılarından birisi daha başlıyor.

O hafta çarşamba akşamı Antalya‘dan döndüm ve kalan iki günde Eskişehir’deki acil işlerin bir kısmı halledip cuma gecesini cumartesiye bağlayan gece otobüsle Denizli‘ye doğru yola çıktım. Volkan’la hafta içi görüşüp Pazartesi mesaiye başlayacağım için, 11 Temmuz Pazar günü yapılacak düğününe katılamayacağımı, ancak bunun yerine onu da görebilmek için cumartesi günü gelebileceğimi söyledim. Diğer yandan pazar günü öğlen saat 12.00’de Eskişehir’de de bir diğer arkadaşımız Yağızhan‘ın düğünü olacaktı. Yaptığım plan sayesinde iki arkadaşımla da görüşebilecek ve Pazartesi de mesaiye yetişebilecektim. O esnada Togay da arayıp benim planıma benzeyen bir teklifte bulununca aşağı yukarı yol haritamızı belirlemiş olduk.

Kamil Koç, her ne kadar Alman Flixbus firması tarafından satın alınmışsa da hizmet kalitesini sağ olsun bir milim yukarı çıkarmamış. Fiyatlara yapılan astronomik zamlardan sonra insan ister istemez biraz daha eli yüzü düzgün, en azından yolculara doğru dürüst bilgi veren bir yapı bekliyor. Ancak ne yazık ki ülkede hizmet kalitesini geçtim, taahhüt ettiği hizmeti vermeyi beceren firma bulmak bile artık iyice zorlaştı. Böylece saat 23.59’da hareket edeceği söylenen araba saat 00.45’te hareket etti. Sabah saat 06.00’da Denizli’ye vardığımda önümde çok büyük bir sorun beni bekliyordu. Bir gün önce Volkan’a konum atmasını söylememe rağmen konum gelmemişti ve ben nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Volkan’ı aramalarım sonuçsuz kalınca Denizli’nin içine doğru şöyle bir gezintiye çıktım. Epey yürüdükten ve ufak bir kahvaltıdan sonra Necati Amca‘yı aramayı akıl ettim. Onunla konuşup Denizli Polis Evi‘ne doğru yola çıktım. Dolmuşla buraya geldiğimde saat 08.00’i biraz geçmişti. Polis Evi’ne hemen kayıt yaptırdım ancak bir sürpriz de burada karşıma çıktı: Odalar saat 12.00’de boşaltılıyor ve yeni misafirden saat 14.00’ten önce kabul edilmiyordu. Böylece önümde koskoca bir altı saat olduğunu fark edip kızdım.

Togay’ı aradım ve neyse ki yolun büyük kısmını tamamladığını öğrendim. Bir saat kadar sonra Togay geldi çıktı Polis Evi’ne. Hemen civarda bulunan bir kafede kahvaltımızı yaptık. Sonra da Volkan’dan hala bir haber alamadığımız için Pamukkale‘ye gitmeye karar verdik.

Pamukkale, bulunduğumuz noktaya sadece 20 km mesafedeydi ve ikimizin de görmek istediği bir yerdi. Eh, o ana kadar planladığım hiçbir şey olmayınca, ben de hiç hesapta olmayan bu yolculuğa onay verdim. Hemen 15 dakika sonra kendimize birer çift terlik almış, girişte sıramızı bekliyorduk bile. Sıra gelince Togay kendisine şipşak bir Müze Kart çıkarttı 60 TL’ye. İstanbul’dayken son defa öğrenci indirimiyle aldığım müze kartımı da okutup içeri girdik. Bu arada eğer Müze Kart almazsanız içeri giriş 110 TL.

İçeri girince biraz önce terlik alarak büyük bir hata yaptığımız anladık. Çünkü travertenlere ve su akışının bulunduğu alanlara terlikle basmak yasak. Yalnızca çıplak ayakla gezebiliyorsunuz. Yaklaşık 1 km.lik parkura o çok meşhur travertenler ve insanda “ulan betondan mı yaptılar acaba” dedirtecek kadar güzel oluşmuş havuzlar eşlik ediyor. Zirveye ulaşınca hemen ayakkabılarımızı geçirip önce antik yüzme havuzuna, sonra da bugüne kadar Türkiye’de gördüğüm en güzel korunmuş, en muazzam antik tiyatroya gittik. Antik yüzme havuzunun olduğu yerde müze kartınız varsa her şey yarı fiyatına. Ancak yine de hediyelik eşyayı buradan almayın. Aşağıdaki dükkanlarda çok daha ucuz.

Bölgenin ismi Hierapolis olarak geçiyor. Buradaki antik tiyatro, Akdeniz’de bulunan tüm Roma tiyatroları içinde en iyilerden bir tanesidir. Yapımının 100 yıldan daha uzun sürdüğü ve yaklaşık 1800 yaşında olduğu belirtiliyor. Yamaca doğru yaslanan ve neredeyse tamamı eksiksiz olarak korunabilmiş oturma sıraları, sahnenin yerleşimi, halen mevcut kabartmalarıyla gerçek bir insanlık mirası. Ülkemizde sahne binası olarak restore edilen ve mevcut haliyle günümüzde bile kullanılabilir durumda olan tek antik tiyatro burası. İtalyanlar tarafından restore edilirken Roma uzmanlarınca tasnif edilen kalıntılar kullanılarak tamamına yakınında orijinal yapı malzemeleri kullanılmış. Kral locası ve orkestra alanı dahi bugün hala açıkça seçilebilir durumda. Mitoloji bilgimizin zayıf olmasına kahrettik çünkü buradaki kabartmalar hep mitolojik savaşları ve olayları anlatıyor. Ancak üzülmeyin. Bu bilgileri tiyatronun iç kısmındaki infograflardan elde edebilirsiniz.

Pamukkale ya da Hierapolis, neredeyse her taşında antik izler taşıyan muazzam bir bölge. Buraya bir kere daha, sırf bu antik yerleri gezmek için geleceğimize dair kendimize söz verdik. Çıkışta nihayet Volkan’a ulaştık ve Polis Evi’nde buluşmak üzere sözleştik.

Polis Evi’ne gittiğimizde yorgunluktan bir saat kadar uyumuşken Volkan geldi. Sonra da Volkanlar’ın hayatta verdikleri en doğru kararlardan birisi sonucunda satın alıp yeniledikleri Bahçelievler Mahallesi‘ndeki evlerine gittik. Bu ev Rızvan Teyze‘nin son bir yıldaki Instagram paylaşımlarının ana üssüydü. Yetmişli yıllarda inşa edilen, kaderine terk edilen ve nihayet Vardar Ailesi‘nin yeni yuvası olan bahçeli müstakil bir evdi. O yüzden Denizli’ye giderken de içimden umarım bu evde güzel vakit geçiririz diye geçirmiştim. Öyle de oldu.

İkindiye doğru buraya Volkan ve Togay’la birlikte geldik. Yemek faslının ardından tatlı tatlı esen rüzgara sığınıp muhabbete başladık. Bu andan gece yarısına kadar Volkan hep gitti geldi. Bir noktadan sonra Volkan’ın nereye ne için kiminle gidip ne zaman geleceğinin hesabını tutmak iyice zorlaştığı için Necati Amca‘yla muhabbetin tadını çıkarmaya baktık. Üstelik Alper‘in de gelmesiyle olabilecek en iyi ortam oluştu derken biricik dostumuz Halil de çıkıp gelince o gecenin ve muhabbetin şekli şemali belli olmuştu. Halil’i yıllardır görememenin acısıyla hiç birimiz yerinden kıpırdamadan muhabbete eşlik ettik. Volkan’ın abisi krallar kralı Gökhan Abi‘nin refakati de bizim için çok kıymetliydi. Dediğim gibi Volkan arada gidiyor, sonra birden ortaya çıkıyor, iki dilim karpuz yiyor sonra yine kayboluyordu. Biz de Necati Amca ve diğer aile büyükleriyle keyifli keyifli muhabbet ediyorduk. Evet, nihayet istediğimiz o samimi ve sıcacık ortama kavuşmuştuk. Ertesi gün Volkan evleniyordu ve biz aktarmalı da olsa yine bir aradaydık. Ortama yaydığımız pozitif enerji, evin ana şalterine fazla gelmiş olacak ki sigorta attı ve hayatımda ilk defa bir elektrik saatinin yandığına şahit oldum. Ancak bu bile bizi durdurmadı. Flash ışığında da olsa bir arada kalmaya devam ettik.

Böylece saat gece yarısını geçe Togay’la birlikte izin isteyip kalktık. Zira sabah Eskişehir’e doğru yola çıkacaktık ve biraz da olsa uyumamız gerekiyordu. Ne biz ayrılamayı ne de onlar bizden ayrılmayı istiyordu. Böylece Dünya’nın en uzun vedalaşmalarından birini yaşayarak ve Volkan’ı son bir defa kucaklayarak oradan ayrıldık. Arabada Polis Evi’ne dönerken uzun süre konuşmadık Togay’la. Volkan’ı, Alper’i ve Halil’i bir daha ne zaman böyle bir arada görebilirdik ki?

Biz ertesi sabah 05.00’te yola çıkmışken İstanbul’da bir evde Sercan son hazırlıklarını yapıyor ve uçağa yetişmek üzere yola çıkıyordu. Buradan sonrasını onun kaleminden okuyacağız.

11 Temmuz Pazar sabahı saat 09.00’da Denizli’ye uçağım vardı. Evden saat 06.45’te çıktım. Havaalanı otoparkları çok pahalı olduğu için İstanbul Havalimanına en yakın otopark Işıklar’daki AirPark’a arabayı bırakıp 07.30’da AirPark servisi ile havalimanına geçtim. Saat 09.00’a doğru uçağa almaya başladılar ve tam vaktinde kalktı uçak. Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun sonunda Denizli Çardak Havalimanı’na ulaştım.

Çardak Havalimanı Denizli’ye yaklaşık 1 saat mesafede. Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin “Hava Ulaşım” adını verdiği servis araçları ile şehir içine ulaşım sağlayabiliyorsunuz. 8 kişilik özel servisle “uzuuun” bir yolculuğun ardından (yaklaşık 1 buçuk saat sürdü) düğün yerine, tam da “gelin alma konvoyuna” katılmak üzere ulaştığımda davul zurna çalmaya başlamıştı bile. Elimde valizim olduğu halde direkt oynamaya başladım. Evin önünde birkaç tur göbek attıktan sonra valizi bırakmayı akıl edip konvoy halinde temsili gelin alma ritüeli için Volkan’ın dayısının evine gittik. Biraz naz niyaz ve Volkan’ın dağıttığı bahşişlerin ardından damat bey gelini aldı geldi. Bu kez bando ekibinin eşliğinde evin önünde oyunlar oynandı, meşaleler yakıldı.

Saat 13.30 gibi gündüz aksiyonlarının tamamı bitmişti ve herkes için serbest zaman başlamıştı. Ben de valizimle beraber Haliller’in de kaldığı Polis Evi’ne doğru yola çıktım. Polis Evi’ne giriş biraz eziyet olsa da sonunda saat 14.30 gibi odamda dinlenmeye başlamıştım. Sıcak ve yolculuk epey yormuştu ve akşam için enerji depolamam gerekiyordu. Saat 17.00 gibi hazırlanmaya başladım. Askılarımı taktım ve 17.50’de düğün yerine doğru Halillerin arabasıyla yola çıktık.

Düğün yerine vardığımızda, dehşet bir sıcak ve nem vardı. Önce saat 18.30 gibi nikah kıyıldı, “Evet”ler söylendi, Volkan’ın ayağına basıldı. Sonra arkadaş grubu ile fotoğraf çekimine katıldık. Fotoğraf çekimindeki en büyük eksik Mesut’tu. Maykıl Ceksın olarak uzun zaman sonra ilk defa toplu bir fotoğrafımız olacaktı Mesut da olsaydı.

Saat 20.30 gibi ellerimizde tuttuğumuz maytapların arasından gelin ve damat sahneye çıkıp ilk danslarını ettiler ve ardından diğer çiftler de onlara eşlik ettiler. Tıpkı üniversite zamanlarımızda olduğu gibi benim eşim yine yoktu ve dans edemedim. Yalnız bu sefer durum biraz farklıydı ve altı aylık hamile eşim o gün gelemediği için yalnızdım 🙂

Dansın ardından bir oynamaya başladık ki pist ağladı. Ayakkabılarımın altı eridi, 80 km hızla halay başı görevimin verdiği ciddiyetle 50 kişilik halayı masaların arasına soktum. Roman havası çaldığında yerlere yata yata oynadım. Kendi düğünümde bile bu kadar oynamamış olabilirim, emin değilim. Volkanların düğün videosunu izlediğimiz zaman çok eğleneceğimizi düşünüyorum. Gecenin sonuna doğru Volkan’ın dayısı Hakan Abi (alkolün de etkisi ile) orkestraya “son şarkı, son şarkı” diye diye yaklaşık gece 1’e kadar çaldırdı. Hatta düğün bittikten sonra son fotolar çekilirken Alper ve ben telefondan ağır roman açıp karşılıklı kendi kendimize oynadık.

Ayrıca tüm gün boyunca Alper’le düğündeki detaylar için; “Bu Volkan bizim Volkan mı ya?” diye konuşup durduk. Üniversitedeki Volkan’ın yerine bambaşka biri gelmişti adeta. Bu kadar geleneği ve adetleri uygulaması bizi acayip şaşırtmıştı. Ertesi sabah saat 07.00’de uyanmak zorundaydım. 10.50’deki uçağa yetişmek için yine 08.30’daki Hava Ulaşım’a binmem gerekiyordu. Bacaklarımın ağrısından yataktan çok zor kalktım. Ben bu yazıyı yazdığımda ayın 13’üydü ve bacaklarımla dizlerim hâlâ ağrıyor sevgili Proofhead My Resort okuru.

Bu yazın ilk ve son düğünü oldu benim için. Umarım Volkan ve Kübra hayatları boyunca hep o akşamki kadar mutlu olurlar. Biz de böyle güzel anıları bu blogda yazmaya ve okumaya devam ederiz. Selametle…

Sercan’ın “keşke”sine katılmamak elde değil. Keşke tüm o oyun ve halay zamanlarında ben de yanlarında olabilseydim. Keşke halay başını Sercan’ın tuttuğu oyuna Alper ve Volkan’la dahil olabilseydim. O sabahın erken saatinde Eskişehir’e dönüşüm, aslında biten yıllık iznimin son demleriydi. Oysa Alper’in durumu benim tam tersim idi. Bakalım neler yapmış, kendi kaleminden dinleyelim.

10 Temmuz Cumartesi günü, Ankara’dan Denizli’ye başlayan yolculuğumuz, akşam saatlerine doğru bitti. Ufak bir yerleşme faslından sonra Volkanlar’ın daha önce hiç gitmediğim bahçeli evlerine vardım. Orada beni Mesut, Togay, Volkan ve Volkan’ın diğer aile üyeleri bekliyorlardı. Uzun süredir görmediğim Volkan, inanılmaz şekilde zayıflamıştı! (Hatta düğün sonrasında arkadaşlarımızın bana ısrarla attığı mesajlarda “Volkan’ın yarısı nerede?” sorularıyla, bu görüşümün büyük kitlelerce benimsendiğini görmüş oldum). Volkan’ın babası Necati Amca ve annesi Rızvan Teyze, bizleri o kadar güzel karşıladı ki anlatamam. Gecenin ilerleyen saatlerinde içinde bulunduğumuz evin elektrikleri kesildi. Bu güzel buluşmaya ev sahipliği yapan konutta, hiç dinmek bilmeyen çay ihtiyaçlarına hizmet eden çok sayıda kettle, elektrikli semaver ve asıl Volkan’ın dayısının getirdiği sanayi tipi çay makinesinin bu durumda etkili olduğunu söylememek mümkün değil. Tam da bu saatlerde Nevşehir’den gelen Halil ve eşi de bu anlara şahitlik etmişti. Akşamın ilerleyen saatlerinde Volkan’ın müstakbel eşi Kübra’nın da arkadaşlarının bulunduğu, ağırlıklı olarak Eskişehirli arkadaşlarımızı içeren grup için Denizli’nin güzel mekanlarından birinde düğün öncesi küçük bir eğlence ayarlanmıştı.

Eskişehir’in küçüklüğünden mi bilinmez, benim ilkokul arkadaşlarımdan olan Kubilay ve eşinin de bir şekilde içinde bulunduğu bir gruptu bu. Bu tesadüfler ve iç içe geçmişlik, arkadaşlığımızın güzel anıları oluyor bizim için. Bizler Volkanlar’ın evinde günün yorgunluğundan dolayı ayrılmak üzere beklerken, Kubilay’dan gelen mesajla, gecenin son durağında onu görüp konakladığım yere döndüm. Bu arada mekândan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Denizli’nin nadir güzel mekanlarından olduğu söylendi fakat benim bilgisizliğime ve görmemişliğime verin ki daha Bursa, Eskişehir gibi yerlerde görmediğim türden konseptli bir mekandı… Detaylarına girmeyeceğim ama adını buraya bırakıyorum. “Saki“.

Pazar günü saat 11.30’da kız alma töreni için tekrar buluşacaktık. Bunun için önce Volkanlar’ın evine gidip konvoy arabalarının vazgeçilmezi olan “ayna örtümüzü” aldıktan sonra davul ve zurnayla biraz cebelleşip Volkan’ın dayısının evine gelin hanımı almaya gittik. Orada bizi muhteşem bir bando takımı bekliyormuş. Tabi girişte drone’la yapılacak konsept çekimler için düzgün bir şekilde hizalanarak girdiğimiz sokağı kapatmış olduk. Daha sonra gelin arabasının bagajından çıkan sisler dağıtıldı. Özellikle beyaz renkli olanlar, bu konsept için seçildiğinden elimize aldığımız diğer renklileri geri bırakmak zorunda kaldık. Bandonun kuvvetli sesine ilave olarak davulun da eşlik etmesiyle evin önünde geleneksel danslarımız gerçekleştirildi. Kübra’nın hazır olduğunun komutunun gelmesiyle çift sıra gelin ve damadın aramızdan geçeceği şekilde erkekler olarak beyaz sisleri aynı anda yakmak üzere sıralandık.

Volkan’ın ayakkabısıyla ilgili olduğunu düşündüğüm küçük bir detay oluşmuştu. Beyaz takım mavi gömlek konseptinin altına sanırım lacivert ayakkabısını unuttuğundan bu durum Volkan’ın aklını kurcalıyordu fakat ciddi anlamda bir şekilde bulup giydiği beyaz spor ayakkabılar takıma ayrı bir hava katmıştı. Kübra da beyaz gelinliğiyle harika görünüyordu. İndiklerinde yaktığımız sisler balkonlarda biraz yoğun hissedilmiş olmalı ki 5 dakika sonra “Abi burada yakacaktınız onu…” diyerek bir serzeniş geldi. Ancak harika görüntüler çıktığını düşünüyorum. Bu organizasyonu da bir buçuk saat içerisinde bitirip düğüne kadar olan boş vaktimizi almış olduk ve akşam düğüne hazırlanmak üzere ayrıldık.

O akşam 18.30’da Denizli Saracoğlu Kasrı’nda gerçekleşecek düğünde ayrıca nikah da kıyılacağından, bu saate yetişmek üzere yola çıktık. Mekâna geldiğimizde gerçekten çok beğendiğimiz bir düzenleme ve açık hava konseptiyle oluşturulmuş alanda beğenilerimizi birbirimizle paylaştık. Biz mekâna girdiğimizde, Halliler ve Sercan, Denizli Polis Evi’nden beraber olarak henüz gelmişlerdi. Onları görünce hemen bulundukları yere yöneldik.

Sahne önünde oluşturulan iki tane arkadaşlar masası, sahne üzerindeki ışıklarla harika bir alandı ama zaten bizim oturmaya niyetimiz yoktu. O yüzden nerede olduğu da önemli değildi. Nikah için ayrılan alan, havuz başı konseptinde olan, köprü üzerinden geçilerek süslemeler ile oluşturulmuş ayakta nikah programları için tasarlanmış sınırlı bir alandı. Az ama öz bir grupla nikah kıyıldı. Bizler de Volkan’ı tebrik ettik ve ömür boyu mutluluklar diledik. Asıl düğün bu noktadan sonra başlıyordu. Ama öncesinde arkadaşlar ile foto çekimi vardı.

Mekanın doğal ortamında ağaçlar arasındaki alanda yapılacak çekime sabahki renkli sisler eşlik edecekti. Erkekler ayrı, kızlar ayrı konseptle birlikte bir çok güzel foto çekildi. Biz ayrıca kendi telefonlarımızdan Volkan’la güzel pozlar yakaladık. Elimize verilen renkli sisler özellikle beni ve sanırım Kübra’nın arkadaşlarından birini çok heyecanlandırmıştı ki önce ben bu sisi salladığımda fotoğrafçının haklı bir isyanına uğradım. Allahtan pek duyulmadı. Ama Kübra’nın arkadaşı da aynı heyecanla sisi salladığında fotoğrafçı arkadaş dozu biraz daha artarak yine naif bir uyarıda bulundu 🙂 (Tabii insanın eline meşale ilk defa geçince holigan gibi hissetmiyor değil.)

Fotoğrafların ardından sahneye doğru masamıza geçerken havanın neminden dolayı susuyor ve devamlı su aranıyorduk. Sağ olsun organizasyon her noktada ellerindeki tepsilerde bulunan sularla bizi serinletti. Masamıza gelen ordövr tabaklarını henüz bitirmişken sonra Kübra’nın kız kardeşi bizlere yani tüm arkadaşlarına uzun maytaplardan dağıttı. Biz de elimizden geldiğince bu dağıtıma yardımcı olmaya çalıştık. Volkan ile Kübra’nın sahneye gelişinde yine iki taraflı fakat bu sefer uzunca bir grup olarak eş zamanlı şekilde maytapları yakacaktık. Organizasyon çakmak yerine yapışmış mumlukları üçerli denk gelecek şekilde dağıtmıştı. Şükür en ufak bir kaza çıkmadan, güzel bir görselle bunu da atlattık. Gerçi son anda önümde yerdeki mumluk düştü ancak hızlı bir şekilde mekanı yakmadan kurtardık.

Sahneden sonra ortalık toz duman olacaktı. Gece boyunca Sercan, “Ulan ben düğünümde bu kadar oynamadım” diyor, Volkan da ayaklarını gösterip “Şiştiler oğlum ya” diyordu. Ben keyifliydim inanın. Dans etmyik eskiden sevmesem de artık keyif veriyordu:) Hele ki iki farklı halayımız vardı sormayın… Sonuna doğru Özge’de artık beni bırakmıştı ama biz durmadan devam etmiştik. Gecenin sonunda, bizi başından beri en çok şaşırtan orkestranın solisti bayan arkadaşın -tahminimiz ve kuvvetli ihtimalle-çocuğuyla birlikte düğüne katılmış olmasıydı. Arkada bebek arabası düğün boyunca ileri geri hareketler yapmıştı belki de uyutuluyordu. En sonunda kucağında o tatlı çocukla teşekkür konuşması yapan güzel yürekli anneye tekrardan teşekkür ediyoruz.

Oynama sahnelerinde beni şaşırtan diğer bir ayrıntı şuydu: Necati Amca’nın tek çıkışıyla beraber başlayan harmandalı oyununda, kardeşleri ve yakın akrabaları olacak ki sahneye çıkıp kafasının üstünden para gezdirip davulcuya taktılar. Bunu dans eden pek çok kişinin başında ritüel olarak yaptılar. Özge’yle aramızda bunu yeni bir “ayin çeşidi” olduğunu konuştuk 🙂 Güzel bir detaydı. Gece sonunda Sercan’ın haklı olarak doyamadığı “dokuz sekizlikler” için Spotify’dan açarak eşlik ettiğim iki kişilik bir dansımız oldu. Bilen bilir bizim Sercan, tam dokuz sekizlik bir adamdır. Ama en sürprizi de Volkan’ın kral dayısının bize gelip eşlik etmesiydi ve o anlar bizim için “anlatılmaz yaşanırdı”. Böyle bir düğünle Volkan’ı da artık “maykıl ceksın”ın evli bir üyesi yapmış olduk. Umarız çok mutlu olur ve bizleri de unutmaz. Zira tez zamanda yine Amerika’ya dönecek. Selamlar sevgiler.

Alper’in anlattığı detayları ben de okurken kendimi o düğün alanında hissettim inanın. Ah sevgili kardeşim, Volkan’ım, biz hepimiz seni ve Kübra’yı çok seviyoruz. Umarım çok ama çok mutlu olursunuz. Şehirler, ülkeler, kıtalar bizi ayırsa da dostluğumuz ve kardeşliğimiz yüreğimizde hep yakınımızda sımsıcak kalacak. Rızvan Teyze, Necati Amca, Hakan abi ve Gökhan abi başta olmak üzere tüm Vardar ailesine de misafirperverlikleri ve içtenlikleri için hepimiz adına teşekkür ederim. Başka mutluluklarda yine buluşmak üzere.