Alper’in Vedası: Hayat İşte!

2008 yılıydı ve okulun ilk günü. Ne oldu, nasıl oldu hatırlamıyorum Alper’le tanıştık bir müzik muhabbeti üzerine. Aradan 12 yıl geçti ve Alper önceki gün Eskişehir’den gitti. Birbirimizle konuşmadığımız, yazışmadığımız, görüşmediğimiz neredeyse tek bir gün bile olmayan dopdolu 12 yıl. Birlikte yaptığımız onlarca iş, başarılarımız, hayal kırıklıklarımız… Ah ulan ah! Kimler geldi ve geçti hayatlarımızdan. Onca kahkaha, onca müzik, onca şakalar, onca goygoy, sırlar, gizemler, çözemediklerimiz ve geride kalan her şey… Şimdi her şey yarım kaldı Alper gidince.

Alper yoksa Mesut da yoktur zaten” diyen hocalarımızı hatırlıyorum. Müzikle dolu cumartesilerimizi zaten hiç unutamıyorum. Okuldaki en güzel anlarımızı paylamış olmamız ve sonrasındaki en korkunç dönemde yanımda duruşun hiç bir zaman unutulmayacak.

Yazamıyorum bile. İnan ne yazacağımı da bilemiyorum. Yepyeni bir hayatın olacak artık. Zaten bir süredir provasını yapıyordun. Artık yaşamaya başlayacaksın yeni kaderini. Bu büyük kopuş umarım ki senin için yepyeni ufuklar yaratır. Uzak limanlarda sonsuzluğa erişirsin.

Yıllar geçiyor ve herkes birer ikişer kopuyor bu şehirden, bu büyük ağacın dallarından. Seval, Sercan, Volkan, Togay ve sen… Ulan bir gün gidecektiniz elbet biliyordum da yüzleşmeye korkuyordum. Şakasını da yaptık ama gerçek bu: geride kalana zor her şey. Yokluğunda bir tek Mert‘le avunabilirim. Kucağında büyümesini isterdik ne yalan söyleyeyim. Artık kalanlara seni anlatacağım. Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.

Sercan’la konuştuk. “Alper de gidiyor, çok kötü oldum” dedim. “Hayat işte” dedi. Merve şöyle bir baktı bana, “Epey üzüldün” dedi. Üzüldüm haklısın. “Eee hayat işte” dedi. Ben “Alper de gitti” diyorum. “Hayat işte” diyorlar. Ne de çok duydum bunu.

Birkaç hafta sonra düğününde görüşeceğiz. Blogun en hüzünlü yazılarından biri daha bitiyor. Veda fotoğrafı yok. Son bir şarkı var:

Yaz Yalnızlığı: Dolunay’da Sessizlik

dolunay0308Aklım çıkacak neredeyse! Tüm evde bir sessizlik var. En kötü haberler hep beş kala gelir ya, işte öyle bir şey oldu. Neyse ki bu can sıkıcı sessizlik tek bir işime yaradı ve o son dakika sıkıntısını çözdüm.

Şimdi ise hesaplaşma vakti geldi kendimle. Kendime çok yalanlar söyledim. Her yalnız kaldığımda da birini itiraf diyorum. Ellerim hiç olacağı yokken, gizlice ismini yokluyor sayfalarda. Senle dolmuş ve sarhoş olmuş haldeyim.

Bu işin oluru yok.” Öyle yazmıştım Halil Abi‘nin mektubuna. Küçük kağıtlara köhne anları sığdırmaya devam ediyorum. Bazen Bodrum’u yazıyorum, bazen burnumun ucunu. Uzak yakın aramadan, her harfi özenle seçerek yazıyorum. Halil Abi ve Yunus Emre buldular birkaç. Ancak Caner henüz bulmadı galiba. İzini kaybettiğim satırlarım hala duruyor mu sende? Belki de onlara kavuşsam o en büyük hayalim gerçek olacak. Mektuplar, fotoğraflar, çizimler ve tüm o öyküler. Bambaşka bir hayatta yazılmış, bambaşka hayatlara yazılmış ve yaşanmamış Dünya’nın öyküleri. Orta Dünya gibi.

fahrenaytŞu anda yalnızım. Çok uzun süre sonra yalnız geçirdiğim ilk dolunaydayım. Gözlerim gökyüzünde. Kulaklarımda eski şarkılar.“Bilinen en son halim bir zavallı, yaşıyorum, bunu da bil, gidiyorum adımı sil, açıyorum yaramı deş! Varlığın yoğunla eş ve keşmekeş…” 

Bir de kitap var. Fahrenheit 451. Son zamanlarda okuduğum “en zor” kitap. Dili öylesine pürüzlü ki akmıyor bir türlü. İçerisine çekemedi beni. İnat edip okunmayan bir o başyapıttan çok farklı. Ve bir itiraf daha: Komodinin üzerinde gördüğüm o kitabın her baskısını satın aldım. Muhteşem, muhteşem, muhteşem.

Önümüzdeki hafta bazı tadilat tamirat işleri sebebiyle evde olacağım. Planım ve umudum biraz yazı yazabilmek üzerine. Bir de belki çok uzun süre sonra, bloga ilk defa bir konuk yazar alabilirim. Ya da belki biz o yazara konuk olabiliriz. Takipte kal sevgili okur. Kendine dikkat et.

Sultan-ı Yegah Plağım

yegah00

Çok uzun süredir piyasadan bulmaya çalıştığım, ancak fahiş fiyatları nedeniyle bir türlü alamadığım bir plaktı bu. Çok uzun yıllardır ayıla bayıla dinlediğim, Türk müzik yegah04tarihinde gerçek anlamda bir kilometre taşı sayılan bu albüm, nihayet yeniden plak formatında basıldı, analog bant kayıtları kullanılarak titizlikle yapılan bir mastering çalışması ile Avrupa’nın en iyi fabrikasında üretildi. Bana göre 2020 yılının yerli müzik piyasası açısından en iyi haberlerinden birisi bu oldu. Ben de görür görmez, Hammer Müzik sayesinde ön siparişle aldım.

İlk olarak 1981 yılında Nur Yoldaş ve Ergüder Yoldaş ikilisinin tüm ülkede epey ses getiren ve albüme de ismini veren “Sultan-ı Yegah” isimli parçası sayesinde, albüm çıktığı dönemde epey satış yapıyor. Ergüder Yoldaş, Atilla İlhan‘ın dizeleri üzerine bestelediği bu eserle o güne kadar alışılagelen müzikal anlayışı epey bir değiştiriyor ya da bu yönde ilk adımı atıyor. Çok iyi bir pop, çok iyi bir alaturka ve çok iyi bir enstrüman parçası yaratıyorlar birlikte.

Şamdanları donanınca
Eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken saltanatı
Sultanı yegahın, sultanı yegahın
Tende nemli, yumuşaklığı
Denizden gelen ahın
Gizemli kanatları
Ruhta ölüm karanlığının
Başlar ay doğarken saltanatı
Sultanı yegahın, sultanı yegahın

yegah03

LaLuna isimli firma tarafından dağıtımı yapılan albüm, muhteşem bir gatefold (açılır kapak) tasarıma sahip. Albüm sınırlı sayıda, 180 gram kırmızı renkli baskıya sahip. Bir de bu baskıya özel bir insert eklenmiş. Murat Menteş‘in albümle ilgili yazdığı uzun bir inceleme yer alıyor üzerinde.

yegah01

Yıllardır bu şarkıyı, plaktan dinleyebilmek istiyordum. Bu fırsatı bana ve diğer tüm müzikseverlere verdiği için Hammer Müzik’e teşekkür ederim. Tarz gözetmeksizin, plak koleksiyonu yapan herkesin arşivinde muhakkak olması gerektiğini düşündüğüm bir albüm bu.

yegah02

ESTÜ Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun Buluşmaları

zoom01

Covid-19‘un bizlere kazandırdığı belki de en önemli tecrübelerden birisi de “uzaktan eğitim” imkanlarını daha da etkin kullanmayı öğrenmek oldu. Bu kapsamda, pek çok kurum ve kuruluş çalışanlarıyla –özellikle ofis işi yapanlar– çevrim içi ortamda, genellikle de Zoom isimli çoklu katılım-konferans programını kullanarak buluştu ve çalıştı. Her ne kadar Milli Eğitim, başka alternatifler arasa da, özellikle özel eğitim kurumları da Zoom’un tüm avantajlarından yararlandı ve eğitim-öğretim süreçlerini dijital platforma taşıdılar. Bu işi kurumsal anlamda ciddiye alıp bu alanda yatırım (sadece maddi anlamda değil) yapan tüm eğitim kuruluşları da, yapmayanların önüne geçti.

Geçtiğimiz aylarda Ahmet‘le birlikte Özel Atayurt Koleji‘ne “Küresel Çevre Felaketleri” isimli derleme çalışmamı sunmuştum. Bu etkinlik benim ilk defa Zoom üzerinden bir şeyler anlatmaya çalıştığım bir etkinlikti. Gayet keyifli geçmişti.

Bu süreçte bizim okul –Eskişehir Teknik Üniversitesi– de boş durmadı elbette. Özellikle yaz döneminde, öğrencilerle iletişim halinde kalabilmek ve mezunları da öğrenme süreçlerine dahil edebilmek için “Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun buluşmaları” etkinlikleri düzenlemeye başladı.

Bu etkinlikler, 15 Temmuz-15 Ağustos 2020 tarihlerini kapsayacak ve tamamı Zoom ile Youtube üzerinden canlı yayımlanacak. Bugün itibariyle 6 etkinlik tamamlandı. Şu anda fakültenin sayfasında yer alan duyurular kısmında toplam 25 etkinlik duyurulmuş durumda.

zoom02Çevre Mühendisliği Bölümü‘nde ilk etkinliği 17 Temmuz günü yaptık. Konuşmacı bendim. Filiz Hocam’ın davet ettiğinde hiç tereddüt etmeden kabul ettim. “Örnek Mevzuat Uygulamaları” ismindeki sunumumda katılımcılara Çevre Kanunu kapsamında, bir işletmede kurulacak çevre yönetim sisteminin nasıl olacağını anlattım. Aslında derya deniz olan bir konuyu bir saate sığdırmak elbette çok da mümkün olmadığı için, mümkün oldukça içeriği zengin tutup detayları kısalttım. Etkinlik için özel olarak bir atık yönetim planı zoom03formatı hazırlayıp etkinliği izleyenlerle paylaştım. Umarım faydalı olabilmişimdir.

İlerleyen günlerde bölümden sevgili arkadaşlarım Aslan ve Seda‘nın da sunumları olacak. Sadece bu ikisini değil, diğer bölümlerden de tanıdık isimleri ve ilgimi çeken konuların hepsini de hatırlatma olarak ekledim. Bugün de Malzeme Mühendisliği’nden arkadaşım Tayfun‘un sunumu vardı. Öğlen olduğu için izleyemedim ancak Youtube’a yüklenmesini bekliyorum 🙂 Evet, yüklenmesi dedim. İşin en güzel yanı, bu içerikler anlatıldığı yerde de kalmayacak. Youtube üzerinden video olarak yayımlanacak. Hemen aşağıya benim sunumumu ekliyorum:

Okulumuzun sosyal medya hesaplarını takip etmekte büyük fayda var. Eğer çevre mühendisiyseniz  ve hatta mühendislik okuyorsanız, tüm bu etkinliklere kulak vermenizi tavsiye ederim. Mutlu günler dilerim 🙂

Dünya Proofhead Günü: Doğum Günü, 32, İhsan Oktay, Özel Tasarımlar

Her yılın 19 Temmuz günü, Eskişehir’de birkaç evde coşkuyla kutlanır. Dünya Proofhead Günü olarak da bilinen bu tarihte ben doğdum. Şimdilik kutlamalar birkaç evde üç beş arkadaşımla sınırla olsa da ileride daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyorum.

Yılın en güzel ayı; doğduğum, yürüdüğüm, ilk görüşte vurulduğum, sırılsıklam aşık olduğum ve bir milim bile oynamadan sevdiğim ay Temmuz. Aylar önce almayı ihsanoktay0720bıraktığım OT Dergisi‘nin bu ay ki sayısında kapakta uzun süre sonra İhsan Oktay Anar‘ı görünce sessiz bir sevinç çığlığı attım. Dergi poşette olmasaydı hemen açıp bakacaktım ne yazmış diye. Öyle ya, büyük usta aylar sonra dergiye dönmüş. Hatta ismini en öne, yaşayan efsane Türkan Şoray‘ın ve ülkenin en meşhur adamı Cem Yılmaz‘ın önüne, ilk sıraya yazmışlar. O hevesle dergiyi aldım. Eve gelip sayfaları heyecanla çevirip İhsan Oktay’ın yazdığı tek sayfayı buldum. İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşadım o an! Koskoca sayfada toplam beş fotoğraf, kediler hakkında kısacık iki paragraf yazı ve güya komik olması beklenen birkaç resim altı yazısı. Böyle vasat bir dönüş beklemiyordum açıkçası. Kötü değil evet ama kesinlikle bir dönüş yazısı da değil. Umarım ilerleyen sayılarda daha eli yüzü düzgün bir şeyler okuyabiliriz.

19temmuz01

Hayatımdaki en sessiz sedasız doğum günlerinden birisiydi. Gece yarısını bir geçe Mustafa‘yla Betül aradılar. Sonra İskender Pala‘nın İtiraf romanından birkaç sayfa okuyup uyudum. Doğum günü sabahına, Mert bey kucağıma oturmuşken uyandım. Tüm gün evde geçti. Alperler önceki gün Bilecik’e kamp yapmaya gitmişti ve öğlen gibi döneceklerini planlıyordum.  Akşam üzeri çocuğu biraz dolaştıralım dedik, böylece gece daha iyi uyur diye. Eve yakın bulvara gittik. Sessiz bir köşeye geçip oturduk Merve‘yle. Tam o arada Alper aradı. Hiç kontak kapatmadan yanımıza gelmesini söyledim. Onlar da gelince bir saat daha oturup kalktık. Doğum günü bitti 🙂

Bir süredir yapmaya fırsat bulamadığım fan ürünleri tasarımlarına geri döndüm şu sıralar. Nedense izlediğim günden beri çok fazla sevdiğim film FURY için bir Super Jewel Box tasarımı yaptım. Alper’in Ankara’dan getirdiği kutular çok işime yarıyor. Bir de In Flames‘in geçen aylarda çıkardığı ancak dinledikçe şarkıdan soğutan CLAYMAN 2020 düzenlemesi için fan made bir single tasarımı yaptım.

clayman2020

fury

furyost

Bugün yeni ay var. Sana en uzak olduğum gündeyim. Bunun bir izahı da yok, iflahı da. Otuz iki yaşındayım ve hala elde etmenin çok uzağındayım. Bir doğum günü klasiğiyle bitiriyorum:

Pizza Yeme Yarışmasına Katıldık

Geçen hafta Alper, Burak‘ın ona haber verdiği bir yarışmadan bahsetti: Pizza Yeme Yarışması. Daha önce de pek çok kere gittiğimiz Pizza Il Forno isimli mekanın düzenlediği ve katılımın yalnızca 15 kişiyle sınırlı tutulduğu bir etkinlikti bu.

Alper aracılığıyla kaydımızı yaptırdık ve cumartesiyi beklemeye başladık. Cumartesi günü hangi akla hizmetse kahvaltıdan çok geç kalktım ve kısa bir süre sonra da Utku ve Hazal‘la buluşup yarışmanın yapılacağı Cassaba Modern isimli AVM’ye gittik.

pizza03

Fotoyu Burak çekti

Burada Alper, Caner ve Burak bizi bekliyordu. Yarışmanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Pizza yeme yarışması iki şekilde yapılabilirdi: Ya belli bir miktardaki -örneğin bir büyük pizzayı- en hızlı yiyen ya da belli bir sürede en çok miktarda pizza yiyen şeklinde. Nedense biz en başından beri ilk seçeneğe odaklandık.

Aradan zaman geçtikçe ve yarışma saati yaklaştıkça ne yalan söyleyeyim tatlı bir heyecan sardı beni ve hepimizi. Nihayet mekana gittik ve kısa bir bekleyişin ardından yarışma masasına aldılar bizi. Alper, Utku ve ben yarışacaktık. Koray ve Koray’ın beni tanımayan ancak benim çok iyi tanıdığım arkadaşı Melih, isimlerini yazdırmalarına rağmen gelemeyeceklerini söylediler. Koray’ın devam eden boya badana işleri var şu sıralar.

pizza02

Masaya oturduk. Diğer yarışmacılar da gelmişlerdi. Bir yetkili önce kuralları açıkladı. Toplam 10 dakika içerisinde en fazla pizzayı yiyen kazanacaktı. Kendi adıma hiç beklemediğim bir durumdu. Hala tok sayılan biri için pek şansım yoktu. Daha sonra zil çaldı ve yarışma başladı. Büyük boy pizzalar herkesin önünde duruyordu. İçecek olarak da su ikram ediliyordu.

pizza04Aradan geçen her dakika lokmaların ağzımda büyümesi anlamına geliyordu. Bu arada Alper ve Utku ise maşallah yardırarak devam ediyorlardı. Alper iki büyük pizzayı bitirdi ve üçüncü pizzadan da bir dilim aldı. Utkunun ise ikinci pizzasından bir ya da iki dilim kalmışken yarışma bitti.

Birinci olan arkadaş, Alper’den sadece bir dilim fazla yemişti. Hemen ardından Alper ikinci oldu ve Utku ise üçüncü oldu 🙂 Böylece üç kişi katıldığımız yarışmadan iki dereceyle ayrılmış olduk. Alper’e 150 TL, Utku’ya da 100 TL’lik hediye çeki verdiler. Çok uzun süre sonra, ekipçe katıldığımız ilk yarışma olmasının yanında, cidden keyifliydi. Seneye takip edip belki de daha çok kişiyle katılmak gerek 🙂

pizza01

Ennio Morricone: Maestro’nun Vedası

Doksanların sonuydu. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyorum. Müziğe olan ilgim, uydurma bir dilde söylediğim şarkılardan ve 23 Nisanlarda çaldığım trampetlerden ibaret. Yaşadığımız yerde de fazla bir şansım yok zaten.

Bir gece ATV’de “Yumurcak Küçük Kovboy” isimli bir western filmi yayımlandı. Cüneyt Arkın’ın oldukça keyifli, klasik bir Yeşilçam filmi. İzliyoruz ailecek. Filmin ortalarında bazı yerlerde o kadar müthiş bir müzik çalıyor ki duydukça gaza geliyorum. Ama adını koyabiliyor muyum? Hayır. Yeşilçam’da yıllarca telifsiz, izinsiz onlarca soundtrack kullanılmış nasılsa. (47:15’te başlıyor)

Kemal Sunal’ın Umudumuz Şaban filmi başlıyor sonra bir gün. Filmin girişinde bir sahne var. Amerikan ve İtalyan westernlerinden çizimler gösterip neredeyse iliklerimize işleyen o melodiyi çalıyorlar. Film bitiyor, biz hala sokakta, okulda o melodiyi çalıyoruz ağzımızla. Ağzımızla çalıyoruz çünkü flütten başka bir çalgımız da, rehber olabilecek bir müzik öğretmenimiz de yok. Canları sağ olsun.

morriconeYıllar geçti. İnternet yaygınlaştı. Müziğe çok daha kolay erişebilir olduk. Bir gün şans eseri, Yumurcak Küçük Kovboy’da çalan müziğin “L’arena”; Umudumuz Şaban filminde çalan müziğin ise “Per Qualche Dollaro in più” isimli parçalar olduğunu ve tüm bunların bestecisinin Ennio Morricone olduğunu öğrendim.

En sevdiğim western müziklerinin neredeyse tamamında imzası olan büyük müzik insanı ve yönetmen Sergio Leone’yle birlikte başlı başına bir tür olan sphagetti westerni yaratan kişi, Dünya’nın en ünlü İtalyanlarından, aynı dönemde yaşadığımız için şanslı sayılabileceğimiz Maestro Morricone, hayata veda etti.

Blogda adının geçtiği onlarca yazı yer alıyor. Ülkenin küçücük bir ilçesindeki çocuğun bile muhakkak duymuş olduğu müziklerin bestecisi olmak kendisi ve ülkesi için bir onur olmalı. Hayatımda iki farklı İtalyanla uzun uzadıya muhabbet etme şansım oldu. Her seferinde de benim tarafımdan konu, kasıtlı olarak sphagetti westernlere ve onların müziklerine getirildi. Sinemada müzikleriyle bu kadar iç içe geçen başka bir tür daha var mıdır? Morricone’nin adını duyunca her ikisi de şaşkınlık ve hayranlık duymuşlardı. “L’arena” için, İtalyan Milli Marşı’ndan sonra en çok bilinen ve sevilen melodilerden birisi demişti İtalyan arkadaşım. Hatta o anda telefonunda da aynı melodi varmış.

Hayatımı çok farklı zamanlarda, çok farklı mekanlarda ve çok farklı anlarda kesti durdu üstat. Hakkını yemeyeyim, Quentin Tarantino’nun da hemen hemen her filminde en az Morricone parçasına yer vermesi ona duyulan hayranlığın da pekişmesini sağlamış olabilir. Blogun sağ kolonunda yer alan western teması da yine müziklerini Ennio Morricone’nin bestelediği The Big Gundown isimli filmden alınma.

Watercolor Wild West Scene Background 800 x 800 px_1

Yakın zamanda The Good, The Bad and The Ugly filminin soundtrack plağını almıştım. Bunun dışında birkaç filminin soundtrack cdleri ile Peace Notes isimli konserinin dvdsi var. Arşivlenebilecek onlarca materyalden sadece birkaç tanesine sahibim. Yine birkaç ay önce bir diğer başyapıtı olan Wild Horde isimli parçayı coverlamıştık. Bunu da iyi ki yapmışız.

Rest In Peace. Huzur içinde uyu.

NOT: Bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra çok değerli büyüğüm Erdem Abi’nin babası İsmet Amcamız vefat etti. Canım abime ve tüm ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Rahmetlinin mekânı cennet olsun.

Yılın En İyi Dolunayı!

yunusemre

Foto: Yunus Emre Başak

Şöyle ya da böyle değil, Temmuz ayı olduğu için elbette. Eskişehir’de Haziran’ın son haftalarını, bıktıran yağmurlara teslim ettikten sonra Temmuz nihayet beklediğim yazı getirdi. Mert durumdan pek memnun değil, sıcak rahatsız ediyor, ancak henüz Eskişehir’in kışını görmediği için şanslı sayılır. Tam bugün iki aylık oldu. Bu yaz tatile gidemeyeceğiz büyük ihtimalle. Belki sıra dışı bir fırsat çıkarsa birkaç gün…

Eskileri karıştırdım biraz. Yazılmış çizilmiş onca güzel sözcük buldum yine. İskender Pala‘nın okuduğum dönemde hayatımı, ruh halimi alt üst eden, bir daha da okumaya cesaret edemediğim romanı İstanbul’da Aşk Babil’de Ölüm‘den altını çizdiklerim.  Vaktiyle avuç içi kadar defterime yazdığım sözcükleri aradan zaman geçince yeniden okumanın verdiği hazzı sana anlatamam.

“Saçları gün ışığı gibiydi. Bu kız başında bir güneş taşıyor. Gözleri berrak maviydi. Ona bakan gökyüzü yere inmiş sanırdı…”

“Vaktiyle Leyla’nın yakınında bitmiştim, gelecekte onun ellerinde yitmeyi istiyordum.”

“Tanrı bana onsuz yaşayacağım bir mutluluk yerine onunla öleceğim bir azabı versin.”

Okumaktan korktuğun kaç kitap var? Dinlemeye çekindiğin kaç şarkı var? Kaç film seni tek karesiyle bile göz yaşlarına boğuyor?

dolunay0407

Bu dolunayda objektif, Yunus Emre için doğruldu gökyüzüne. Dolunayın sarı rengini severim. Gözümün gördüğü ile makinenin kaydettiğinin bire bir olması harika. Tüm arkadaşların güzel bir dolunay gördüklerinde, bana haber vermeleri çok hoşuma gidiyor. Onlardan gelen güzel fotoğrafları da paylaşmaya devam edeceğim.

Geride kalan ay içerisinde Ghost‘un çok sevdiğim parçası Ritual‘ı coverladık. Ender ve Alper‘in yine baş rollerde olduğunu söylememe gerek yok.

Önümüzdeki ay kendimce birkaç küçük özel üretim ürün tasarımı yapacağım. Alper sağ olsun artık bulmanın çok zor olduğu Super Jewel Box denilen kutulardan aldı benim için. Muhakkak buradan paylaşırım. Görüşmek üzere.

Selçuk Ceylan Külliyatı

ruya06Sürekli okuyucuların daha önce bu blogda zaman zaman ismini okuduğu kıymetli yazar arkadaşım Selçuk Ceylan’ın, Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan dört kitabından sonra, geçtiğimiz aylarda farklı yayınevlerin tarafından basılan iki kitabı daha yayımlandı. Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar ile Dünyayı Kurtaran İnek.

Her ne kadar Selçuk, kendisini bir “çocuk masalı” yazarı olarak tanıtıyor olsa da kitapları okumaya başlayınca anlıyorsunuz ki kullandığı kelimeler, satır aralarına gizledikleri ve olayları ele alış biçimiyle çocuk masallarının çok ötesinde büyüklere de masallar anlatıyor. Selçuk Ceylan’la yaklaşık altı ay süren maceramız boyunca, kişiliğini ve düşünce yapısını anlayabildiğimi iddia etme cüretini gösteriyorum. Çocuğuna masal anlatabilecek ya da masal kitabı okuyabilecek bir anne babanın da asgari olarak bazı erdemlere, hayat görüşüne ve –entelektüel demeyelim ama– hayatı kavrayabilme yeteneğine sahip olması gerekmez mi? Bence Selçuk işte bu görüş üzerinden kaleme alıyor kitaplarını. Yazdığı her kelimenin, her cümlenin bir anne ya da baba tarafından küçük bir yavruya okunacağını hayal ediyor. Elbette anne babasına ihtiyaç duymadan ve küçük elleriyle kitabını kavrayan yavrucukların varlığı da onun yazın dünyasının temel motivasyonunu oluşturuyor.

Külliyatın ilk kitapları olan Rüya Dalgıçları İçin Masallar serisi (üç kitap) benim açık ara en sevdiğim ve sadece anlatılan maceralarıyla değil, Meltem Şahin’in çizimleriyle de kendine has bir kurgu dünyasını yaratmayı başarabilmiş kitaplardır. Yazar, Güney Amerika’nın kim bilir hangi boğucu gününde, kendini kapattığı o çatı katında yazmaya başlıyor ilk satırları. Bu serinin temeli Selçuk’un hayatında çok önemli bir dönüm noktası olan Arjantin günlerinde atılmış. Bu açıdan Rüya Dalgıçları, maceraya aç iki kardeşin başından geçenlerin öyküsü/masalı olmasının yanı sıra Selçuk’un ilk atışta hedefi vuran kıymetli eserleri oluveriyorlar.

ruya04

Rüya Dalgıçları İçin Masallar (Çizen: Meltem Şahin)

ruya03

Göğün Mavi Kabuğu (Çizen: Mustafa Delioğlu)

Göğün Mavi Kabuğu, yıllar önce yazdığım bir yazımda da bahsettiğim üzere Selçuk Ceylan’ın “Yetişkinler için masallar” fikrini iyice benimsemeye başladığı bir dönemin eseri. Bir çocuğun ancak büyük olgunluk göstererek idrak edebileceği hayata dair bazı gerçekleri, Selçuk ufak ufak gün ışığına çıkartıyor, okuyucuya (ister çocuk olsun ister yetişkin) sezdiriyor. Çizimlerini de oldukça başarılı bulduğum bu kitap, Rüya Dalgıçları İçin Masallar Serisi’nin üç kitabıyla birlikte Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan son kitaptır.

ruya05

Tilki Tilda (Çizen: İrem Çağıran)

Bir süre sonra, farklı bir yayınevinden ve farklı bir formatta yayımlanan “Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar” karşıma çıktı. Ciltli sert kapak, özel gramajlı kalın sayfalar, sayfa tasarımına uygun olarak çizilen görselleri ve “fabl” formatıyla oldukça dikkat çeken bir kitaptı bu. “Siyah-Beyaz-Yeşil” renk uyumunu örnek olarak gösterebileceğimiz cıvıl cıvıl sayfa tasarımları, soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sayfa geçişleri ve dizgisiyle insanı okumaya teşvik ediyordu. Tilda’nın bu upuzun şiiri, Selçuk’un külliyatındaki en sıra dışı eserdir. Çocuk masalı görüntüsü altında, yetişkinlere de çok şey öğreten kitap, kafiyelerle bezenmiş bir hayat öyküsünü anlatıyordu. İşte bu kitapla başladı Selçuk öykülerinin içerisine kendisini de sıkıştırıvermeye… Öyküdeki Sakallı’nın kim olabileceğini okuyucunun takdirine bırakıyorum.

ruya02

Dünyayı Kurtaran İnek (Çizen: Nuray Çiftçi)

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde şans eseri olarak, Selçuk Ceylan kitaplarında indirim olduğunu gördüm. İşte o zaman Ceylan’ın son kitabını da gördüm: Dünyayı Kurtaran İnek. Hep Kitap Yayınevi’nden çıkan kitap belki de Selçuk’un yazdığı son çocuk masalı olacak. Yanılıyor olabilirim ama kitabın anlatım dili bana bu hissi verdi. Masal örtüsü altında, masalsı bir dille aslında günümüz gıda ve hayvancılık endüstrisine, toplumun uyuşukluğuna ince ince gönderiyor mesajlarını. Masalın (!) sonu ise bir ütopyayla bitiyor. Yan yana olduğumuz zamanlarda bana canlı kopyalama, klonlama işlemine dair bir şeyler sormuştu. Kitabı okurken anladım ki meğer amacı bu öyküyü yazmakmış.

“Dünya’yı Kurtaran İnek” gibi çocuksu bir süper kahraman başlığın altında bulmayı beklediğinizin aksine, tüm olayın seyrinde çok fazla teknik sözcük ve satır arası eleştirisi dikkati çekiyor. İşte bu açıdan belki de yazar, bir sonraki kitabında bu “gizemli olaylar” anlatma yetisini bir üst seviyeye taşıyıp nihayet (!) yetişkinler için bir roman kaleme alabilir. Belki de almaz. Profil fotoğrafını halen bir zürafanın süslediği bu renkli adamın, bu modern ozanın ne anlatmak isteyeceğini kim bilebilir?

ruya01

Gelişmeler: Tel Zımba, Exlibris, Fren, Matrakçı Nasuh

İnkar etmek boşuna! Mert‘in varlığı hayatımızın eksenini yavaş yavaş değiştiriyor. Ancak tüm bu süreçte blogu ihmal etmeyi düşünmek söz konusu bile olamaz. Devam ediyoruz. Devam ediyoruz ve yazılmayı bekleyen irili ufaklı olaylar var. Şöyle tek bir yazıda toparlayayım istedim.

HEIFER ZIMBA MAKİNESİ

zimba01Yanılmıyorsam Bilecik’te çalışırken BİM‘den almıştım bu Heifer markalı zımba makinesini. Aradan geçen sürede ufak tefek işlerde epey bir işime yaradı. Birkaç ay önce de Erhan Abilere lazım olunca onlara götürdüm. Makinenin yanında verilen zımba telleri böylece bitti.

zimba_02Ulan biz sonradan farkına vardı ki meğer bu makinenin içerisinde olan zımba telleri piyasada yok! Bir yerde buldum sanmıştım ancak deneyince o da olmadı. Nasıl bir standart ise artık bırak Eskişehir’i, internette bile bulamadım. Ufak bir araştırma yapınca da o dönem BİM’in millete müthiş bir kazık attığını anlamış oldum. Eskişehir’deki zımba teli bayisi de daha önce gelen giden olduğu için konuyu biliyormuş ve bana güldü 🙂

Şansımı denemek için sağdan soldan birkaç farklı ebatta tel buldum ancak nafile. Makinenin şarjör kızağına olmuyor hiçbirisi. Olanların ise tel kalınlığı ince olduğundan, çakma işlemi yapamıyor makine. Böylece elimde patladı. Eğer uygun tel bulamazsam yeni bir mekanik zımba bulmak zorundayım 😦

EXLIBRIS ve FERİT

exlib_mesut2Hiç beklemediğim bir anda, haberim bile yokken bir kargo geldi geçen hafta. Öyle ufak tefek bir paket. Açınca insanı daha da meraklandıran bir zarf gördüm. Üzerinde “NBR?” yazıyordu. Göndericinin Ferit olduğunu anlayınca heyecanım daha da arttı. Zarfın içerisinde çok kaliteli bir baskıyla üretilmiş bir sürü exlibris çıktı. Ferit sağ olsun benim için çizmiş ve bastırmış. Hepsi sticker şeklindeydi.

Aradım hemen nereden esti diye? O da bir süre önce, özellikle de eski dönemlerde basılan kitapların önlerindeki her biri neredeyse kitapla yarışacak kadar güzel çizimleri araştırdığını, exlibris adı verilen bu çizimlerden bir tane de benim için yapmak istediğini söyledi.

Elimde bir deste var. Kullanmaya kıyamıyorum bile. Ferit’in her yıl çok sınırlı sayıda yapıp hediye ettiği takvimlerden sonra bu da hem tasarımı hem de yarattığı sevinç dalgası sayesinde unutulmaz bir hediye oldu. Sağ ol Feritcim!

exlib_mesut

BİSİKLET FRENİ

frenvidaKorona mevzusu ülkeye yayılmaya başladığından beri, yaklaşık iki aydan uzun bir süredir işe bisikletle gidip geliyorum. Toplu taşıma kullanmıyorum. Durum böyle olunca, eskiden haftada ayda bir bindiğim bisikletimle her gün yol yapmaya başladım. Biraz daha zaman geçince arka frenlerin iyice işlevsiz kaldığını fark ettim.

Aslında sorun da basitti. Fren kolunun dibindeki vida yalama olduğundan fren teli istenen gerginlikte kalmıyor ve fren pabuçları istediğim kadar sıkı kavrayamıyordu. Sürekli gittiğim bir bisikletçi var. O vida var mı diye sormaya gittim geçen gün. Yokmuş, onun yerine tam takım fren vereyim dedi. Tam takım fren 100 lira? Yok dedim, kalsın. internetten araştırdım. Ancak bu basit vidanın bazı sitelerde 15 lira, bazı sitelerde de çift olarak 15-20 tl civarlarında satıldığını gördüm.

Durum böyle olunca son bir kere de şansımı yıllar önce Betül’e bisiklet aldığımız büyük bisikletçide denemek istedim. Eskişehir’de Hat Boyu mevkinde yer alan bu bisikletçinin adı: Çınar Bisiklet. hem satış hem de yedek parça olarak Eskişehir’deki en büyük dükkanlardan birisi. Aradığım parçayı burada 1 liraya buldum. Aldım ve hemen taktım. Bisikletin freni kendine geldi 🙂 Ulan iyi ki gaza gelip 100 liraya yeni fren seti taktırmamışım 🙂

MATRAKÇI NASUH VE ESKİŞEHİR MİNYATÜRÜ

nasuh copyBirkaç ay önce Betül, yeni bir fikirle geldi. Yeni evlerine Matrakçı Nasuh‘un meşhur Eskişehir minyatürünün güzel bir tablosunu asmak istiyordu. Bu çok meşhur minyatür, Eskişehir’de bugün bile çok az kişinin hatırladığı, bildiği bir değirmenin varlığını ortaya koyması bakımından önemli bir çalışmadır. O gece oturup hep birlikte Matrakçı Nasuh övünce, ben de oturup güzel bir görsel hazırlayayım dedim.

Bu minyatürün yüksek çözünürlükte halini bulmak biraz zor. Bulduğum en kaliteli görselin üzerinde Photoshop’la biraz uğraşmam gerekti. Bazı deformasyonları da dijital olarak onardım. Ayrıca renkleri biraz daha düzelttim. Daha sonra ilk örneği bastırdım. Mustafa‘yla birlikte bize uğradıkları bir gün örneği Betül’e gösterdim. Çok beğenilince ekibin tamamına yaptırmaya karar verdik.

Geçen hafta içi çok sevdiğim bir dijital baskı makinesiyle baskısını aldık. Daha sonra Palet Çerçeve‘ye götürüp teslim ettik. Daha önce de yazmıştım bu dükkanı. Adam büyük usta. Hemen bu çalışmanın yanına bir de paspartu eklemiş. Güzel bir de çerçeve seçince sonuç leziz oldu. Eskişehir’imizi, yüzyıllar önce yaşamış bir sanatçının elinden çıkmış güzel bir eserle duvarımıza astık. Harika değil mi?