Eskişehir’de Antika Nostalji Günleri

antika00Geçen hafta sonu Kütahya’dan Gürcan geldi ziyarete. Güzel bir kahvaltıdan ve muhabbetten sonra uğurladım onu. Sonra eve dönerken Mehmet’le konuştuk. Meğer o hafta sonu Eskişehir’de Espark AVM’nin yan kısmında ilk defa bir “Antika Nostalji Günleri ve Pazarı” açılacakmış. Hemen geri dönüp Mehmet’i evden aldım ve doğruca etkinlik alanına gittik. İrili ufaklı yaklaşık otuz tane stant vardı.

Antikanın ve efemeranın her türlüsü o gün oradaydı sevgili okur. Plaklar, kasetler, gazeteler, dergiler, gazoz kapakları, rozetler, eski elektronik eşyalar, kıyafetler, enstrümanlar ve daha yüzlercesi…

Bir tezgahta çok güzel bir ahşap alto flüt gördüm. Fiyatını sordum. Satıcı önce yüzüme baktı “Yüz elli” dedi. “Yüz elli lira mı?” dedim. Güldü, “Dolar” dedi. “Avrupa’nın çok iyi markası bu” dedi. Tezgâhta bir köşede atılmış gibi duran alet için “Sıfır, burada açtım” dedi. “İyi o zaman hayırlı işler” dedim. Ben daha arkamı dönmemiştim ki adam ayağa kalktı ve yanındaki adam dönerek “Abi bir çılgınlık yapayım mı? Hadi o zaman, bu güne özel 250 lira” dedi. Ben de bu sefer daha bir gülerek “Hayırlı işler abi” dedim. Mehmet’le gün boyu buna güldük durduk.

antika01

antika02

antika07

antika04

Sadece bu satıcıda değil elbette, etkinliğin tamamındaki stantlarda fiyatlar epey yüksekti. Almanya’da kiloyla satılan plakları tanesi 25 liradan satanlar, Sovyetler Birliği’nin nüfusu kadar basılan rozetleri iki yüz liradan satanlar, üç gazoz kapağına yüz elli lira isteyenler… (Gazoz kapağı meselesinde kapak var kapak var diyebilirsiniz ama inanın seçtiğimiz kapaklar o para etmezler.)

antika03

Ultra nadir: 750 TL

Velhasıl hiçbir şey almadan çıktık. Ama olsun, Eskişehir’de böyle bir etkinliğin yapılması bile gerçekten müthiş bir olay. Koleksiyonerler için bulunmaz bir nimet. Ben ilerleyen günlerde koronavirüs riskinin azalmasıyla birlikte bu pazarların sürekli hale geleceğini düşünüyor ve bekliyorum.

antika05

antika06

Evde Tadilat İşleri

Şu anda oturduğumuz ev gibi, otuz yaşından büyük bir evde oturuyorsanız artık ihtiyarlayan bu dört duvarın, her an size tahmin edebileceğinizden daha fazla sorun

fayans00

Her şey böyle başladı

çıkaracağından ve tadilat müptelası olacağınızdan emin olabilirsiniz.

Bu yıl Mart ayında, evdeki koridorun tam ortasındaki fayansların kabarmaya başladığını fark ettik. Zamanla bu kabartı kırıklara dönüştü ve koridorun ortasında bir inşaat alanı oluştu. Yerde döşeli eski tip 15×7 cm’lik fayansları bulmak artık imkansızdı. İlk korkumuz, demir borulardan oluşan tesisatın bir şekilde içten aşınarak patlamasıydı. Ancak biraz bakınca, çok şükür herhangi bir kaçak olmadığını gördük. Otuz yıldan daha eski olan tesisat, sıcak soğuk değişimine bağlı olarak genleşip üzerindeki beton kısmı da genleştirmiş ve fayansları çatlatmıştı. Komşularla konuşunca hemen herkesin de benzer sorunları yaşadığını öğrendik. Aradan zaman geçtikçe evdeki çatlaklar büyüdü durdu. Artık bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Böylece bu yıl ilk defa yıllık izin aldım bayramdan sonraki hafta için. Salı günü erken saatte geldi iki tane arkadaş. Koridorda evin tüm odalarına açılan kapıları kapatıp, kapı eşiklerini de eski havlu ve bezlerle sıkıca tıkadım. Yaklaşık on metre uzunluğundaki ve bir buçuk metre genişliğindeki koridoru iki kişi sabah dokuzdan öğleden sonra üçe kadar ancak kırıp bitirdiler.

fayans01

fayans02

Bunlar gibi yaklaşık altmış çuval

Bu kadar alandan üçte biri doldurulmuş altmış çuval hafriyat malzemesi çıktı. Kendileri de şaşırdı kaldılar. Ev otuz yaşından daha büyük olduğu için söktükleri malzemedeki çimento artık yok gibiydi. Temizleyip boşalttıkları zeminde eski tesisat da ortaya çıktı böylece. Akşam altıdan sonra bir diğer usta gelip eski demir borulardan oluşan tesisatı söktü ve plastik borular yerleştirdi. Ancak bir sorun vardı. Özellikle sıcak su musluklarından su ya hiç gelmiyordu ya da çok çok az geliyordu. Bunun nedeni ise otuz yıldır boruların içinde biriken kirin ve pasın titreşimle hareket edip muslukları tıkamasıydı. Saat iyice geç olduğu için her şeyi olduğu gibi bırakıp evi kapattık. Tüm gün kırma işinin içinde olduğum için üstüm başım toz toprak içindeydi ve o halde annemlere gittim.

Ertesi gün yine çok erken saatte uyanıp eve geldim. Ustalar birer ikişer geldiler. Önce, bir önceki akşam apartmanda büyük sorun olan hafriyat çuvallarını indirdiler aşağıya. Daha sonra da evin içine atılacak beton için kum ve çimento çıktı yukarıya. Bir önceki günden yarım kalan tesisat işini tamamladıktan sonra ustalar önce betonu karıştırıp sonra koridora sermeye başladılar. Her ne kadar su terazisiyle çalışılsa da anladım ki cidden bu iş ustalık işi. Şöyle düşün ki çalışan üç ustadan birisi sadece tesviye yaparken diğer ikisi onun emirlerine göre malzeme hazırladılar. Usta bir şey istediği anda ben de dahil hemen herkes istediği şeyi temin etmeye çalışıyoruz, usta daha bir kral oluyor gözümüzün önünde, bir sigara yakıyor, yakabilir miyim diye sormuyor, altı yıldır ilk defa biri bizim evin içinde koridorda sigara içiyor, sigara bitince de hiç tereddütsüz az önce attığı betonun içine sokuşturuyor izmariti. Yani sırf bu izlemenin keyfinden sustum bakalım neler yapacak diye ses etmedim. Yanındakiler şaka yaptığında hafifçe gülümsüyor, onun şakalarına ise sözleşmiş gibi hepimiz kahkahalarla gülüyoruz. Çünkü o usta ve usta olmak bunu gerektirir.

fayans03

Neyse, şaka bir yana cidden adamlar çok iyi çalışıp o gün koridora hem beton atıp hem de üzerine fayansları döşediler. Ertesi güne sadece derzleri doldurmak kaldı. Akşam fayans04olunca yine ustalarla birlikte evden çıkıp annemlere yollandım.

Üçüncü gün sabahtan yine erken saatte geldiler. Hemen derz işini ve süpürgelikleri halledip öğlen olmadan çıktılar gittiler. Bana da bir gün geçmeden hiçbir şey yapmamamı tembihlemeyi unutmadılar. Dördüncü gün yani iznimin son günü, diğer günlerin aksine saat dokuzda kalktım. Annemlere kahvaltı hazırladım. Öğlene doğru da eve gelip temizliğe başladım. Öğleden sonra Mustafa geldi yardıma. Ona kapıları devredip kendimi banyoya kapattım. Banyo, ustalar sürekli girip çıktığı ve duş bölümündeki fayanslar da yenilendiği için leş gibiydi. O meşhur karikatürdeki gibi banyodaki her şeyi boşaltıp tamamen hortumla yıkadım.

Koridoru dört beş defa paspaslayıp avizeleri de temizledikten sonra temizlik işi bitti diye kovadaki suyu tuvalete döktük. Ama o da ne? Tuvalet tıkanmış. İşler devam ederken fayansları hep tuvalette kesmişlerdi. Küçük parçalar tuvaleti tıkamasın diye deliği kapatmıştım. Korktum küçük parçalar kaçıp tesisatı tıkadı diye. Lavabo çözücü falan döktük nafile. Sonra bir baktım ki bir ıslak mendil çıktı! Böylece tıkanıklık meselesini de çözdük.

fayans05

Derzler ve süpürgelikler yapılmadan önce

Apartmanın içini, merdiven kolçaklarını ve komşumun kapısını da sildikten sonra temizlik işi cidden bitti. Evin içinde otururken bu tür tadilatları yapmak büyük zulüm oluyor sevgili okur. Böyle bir iş yaptıracaksan kolaylıklar dilerim.

Alper’in Vedası: Hayat İşte!

2008 yılıydı ve okulun ilk günü. Ne oldu, nasıl oldu hatırlamıyorum Alper’le tanıştık bir müzik muhabbeti üzerine. Aradan 12 yıl geçti ve Alper önceki gün Eskişehir’den gitti. Birbirimizle konuşmadığımız, yazışmadığımız, görüşmediğimiz neredeyse tek bir gün bile olmayan dopdolu 12 yıl. Birlikte yaptığımız onlarca iş, başarılarımız, hayal kırıklıklarımız… Ah ulan ah! Kimler geldi ve geçti hayatlarımızdan. Onca kahkaha, onca müzik, onca şakalar, onca goygoy, sırlar, gizemler, çözemediklerimiz ve geride kalan her şey… Şimdi her şey yarım kaldı Alper gidince.

Alper yoksa Mesut da yoktur zaten” diyen hocalarımızı hatırlıyorum. Müzikle dolu cumartesilerimizi zaten hiç unutamıyorum. Okuldaki en güzel anlarımızı paylamış olmamız ve sonrasındaki en korkunç dönemde yanımda duruşun hiç bir zaman unutulmayacak.

Yazamıyorum bile. İnan ne yazacağımı da bilemiyorum. Yepyeni bir hayatın olacak artık. Zaten bir süredir provasını yapıyordun. Artık yaşamaya başlayacaksın yeni kaderini. Bu büyük kopuş umarım ki senin için yepyeni ufuklar yaratır. Uzak limanlarda sonsuzluğa erişirsin.

Yıllar geçiyor ve herkes birer ikişer kopuyor bu şehirden, bu büyük ağacın dallarından. Seval, Sercan, Volkan, Togay ve sen… Ulan bir gün gidecektiniz elbet biliyordum da yüzleşmeye korkuyordum. Şakasını da yaptık ama gerçek bu: geride kalana zor her şey. Yokluğunda bir tek Mert‘le avunabilirim. Kucağında büyümesini isterdik ne yalan söyleyeyim. Artık kalanlara seni anlatacağım. Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.

Sercan’la konuştuk. “Alper de gidiyor, çok kötü oldum” dedim. “Hayat işte” dedi. Merve şöyle bir baktı bana, “Epey üzüldün” dedi. Üzüldüm haklısın. “Eee hayat işte” dedi. Ben “Alper de gitti” diyorum. “Hayat işte” diyorlar. Ne de çok duydum bunu.

Birkaç hafta sonra düğününde görüşeceğiz. Blogun en hüzünlü yazılarından biri daha bitiyor. Veda fotoğrafı yok. Son bir şarkı var:

Yaz Yalnızlığı: Dolunay’da Sessizlik

dolunay0308Aklım çıkacak neredeyse! Tüm evde bir sessizlik var. En kötü haberler hep beş kala gelir ya, işte öyle bir şey oldu. Neyse ki bu can sıkıcı sessizlik tek bir işime yaradı ve o son dakika sıkıntısını çözdüm.

Şimdi ise hesaplaşma vakti geldi kendimle. Kendime çok yalanlar söyledim. Her yalnız kaldığımda da birini itiraf diyorum. Ellerim hiç olacağı yokken, gizlice ismini yokluyor sayfalarda. Senle dolmuş ve sarhoş olmuş haldeyim.

Bu işin oluru yok.” Öyle yazmıştım Halil Abi‘nin mektubuna. Küçük kağıtlara köhne anları sığdırmaya devam ediyorum. Bazen Bodrum’u yazıyorum, bazen burnumun ucunu. Uzak yakın aramadan, her harfi özenle seçerek yazıyorum. Halil Abi ve Yunus Emre buldular birkaç. Ancak Caner henüz bulmadı galiba. İzini kaybettiğim satırlarım hala duruyor mu sende? Belki de onlara kavuşsam o en büyük hayalim gerçek olacak. Mektuplar, fotoğraflar, çizimler ve tüm o öyküler. Bambaşka bir hayatta yazılmış, bambaşka hayatlara yazılmış ve yaşanmamış Dünya’nın öyküleri. Orta Dünya gibi.

fahrenaytŞu anda yalnızım. Çok uzun süre sonra yalnız geçirdiğim ilk dolunaydayım. Gözlerim gökyüzünde. Kulaklarımda eski şarkılar.“Bilinen en son halim bir zavallı, yaşıyorum, bunu da bil, gidiyorum adımı sil, açıyorum yaramı deş! Varlığın yoğunla eş ve keşmekeş…” 

Bir de kitap var. Fahrenheit 451. Son zamanlarda okuduğum “en zor” kitap. Dili öylesine pürüzlü ki akmıyor bir türlü. İçerisine çekemedi beni. İnat edip okunmayan bir o başyapıttan çok farklı. Ve bir itiraf daha: Komodinin üzerinde gördüğüm o kitabın her baskısını satın aldım. Muhteşem, muhteşem, muhteşem.

Önümüzdeki hafta bazı tadilat tamirat işleri sebebiyle evde olacağım. Planım ve umudum biraz yazı yazabilmek üzerine. Bir de belki çok uzun süre sonra, bloga ilk defa bir konuk yazar alabilirim. Ya da belki biz o yazara konuk olabiliriz. Takipte kal sevgili okur. Kendine dikkat et.

Sultan-ı Yegah Plağım

yegah00

Çok uzun süredir piyasadan bulmaya çalıştığım, ancak fahiş fiyatları nedeniyle bir türlü alamadığım bir plaktı bu. Çok uzun yıllardır ayıla bayıla dinlediğim, Türk müzik yegah04tarihinde gerçek anlamda bir kilometre taşı sayılan bu albüm, nihayet yeniden plak formatında basıldı, analog bant kayıtları kullanılarak titizlikle yapılan bir mastering çalışması ile Avrupa’nın en iyi fabrikasında üretildi. Bana göre 2020 yılının yerli müzik piyasası açısından en iyi haberlerinden birisi bu oldu. Ben de görür görmez, Hammer Müzik sayesinde ön siparişle aldım.

İlk olarak 1981 yılında Nur Yoldaş ve Ergüder Yoldaş ikilisinin tüm ülkede epey ses getiren ve albüme de ismini veren “Sultan-ı Yegah” isimli parçası sayesinde, albüm çıktığı dönemde epey satış yapıyor. Ergüder Yoldaş, Atilla İlhan‘ın dizeleri üzerine bestelediği bu eserle o güne kadar alışılagelen müzikal anlayışı epey bir değiştiriyor ya da bu yönde ilk adımı atıyor. Çok iyi bir pop, çok iyi bir alaturka ve çok iyi bir enstrüman parçası yaratıyorlar birlikte.

Şamdanları donanınca
Eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken saltanatı
Sultanı yegahın, sultanı yegahın
Tende nemli, yumuşaklığı
Denizden gelen ahın
Gizemli kanatları
Ruhta ölüm karanlığının
Başlar ay doğarken saltanatı
Sultanı yegahın, sultanı yegahın

yegah03

LaLuna isimli firma tarafından dağıtımı yapılan albüm, muhteşem bir gatefold (açılır kapak) tasarıma sahip. Albüm sınırlı sayıda, 180 gram kırmızı renkli baskıya sahip. Bir de bu baskıya özel bir insert eklenmiş. Murat Menteş‘in albümle ilgili yazdığı uzun bir inceleme yer alıyor üzerinde.

yegah01

Yıllardır bu şarkıyı, plaktan dinleyebilmek istiyordum. Bu fırsatı bana ve diğer tüm müzikseverlere verdiği için Hammer Müzik’e teşekkür ederim. Tarz gözetmeksizin, plak koleksiyonu yapan herkesin arşivinde muhakkak olması gerektiğini düşündüğüm bir albüm bu.

yegah02

ESTÜ Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun Buluşmaları

zoom01

Covid-19‘un bizlere kazandırdığı belki de en önemli tecrübelerden birisi de “uzaktan eğitim” imkanlarını daha da etkin kullanmayı öğrenmek oldu. Bu kapsamda, pek çok kurum ve kuruluş çalışanlarıyla –özellikle ofis işi yapanlar– çevrim içi ortamda, genellikle de Zoom isimli çoklu katılım-konferans programını kullanarak buluştu ve çalıştı. Her ne kadar Milli Eğitim, başka alternatifler arasa da, özellikle özel eğitim kurumları da Zoom’un tüm avantajlarından yararlandı ve eğitim-öğretim süreçlerini dijital platforma taşıdılar. Bu işi kurumsal anlamda ciddiye alıp bu alanda yatırım (sadece maddi anlamda değil) yapan tüm eğitim kuruluşları da, yapmayanların önüne geçti.

Geçtiğimiz aylarda Ahmet‘le birlikte Özel Atayurt Koleji‘ne “Küresel Çevre Felaketleri” isimli derleme çalışmamı sunmuştum. Bu etkinlik benim ilk defa Zoom üzerinden bir şeyler anlatmaya çalıştığım bir etkinlikti. Gayet keyifli geçmişti.

Bu süreçte bizim okul –Eskişehir Teknik Üniversitesi– de boş durmadı elbette. Özellikle yaz döneminde, öğrencilerle iletişim halinde kalabilmek ve mezunları da öğrenme süreçlerine dahil edebilmek için “Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun buluşmaları” etkinlikleri düzenlemeye başladı.

Bu etkinlikler, 15 Temmuz-15 Ağustos 2020 tarihlerini kapsayacak ve tamamı Zoom ile Youtube üzerinden canlı yayımlanacak. Bugün itibariyle 6 etkinlik tamamlandı. Şu anda fakültenin sayfasında yer alan duyurular kısmında toplam 25 etkinlik duyurulmuş durumda.

zoom02Çevre Mühendisliği Bölümü‘nde ilk etkinliği 17 Temmuz günü yaptık. Konuşmacı bendim. Filiz Hocam’ın davet ettiğinde hiç tereddüt etmeden kabul ettim. “Örnek Mevzuat Uygulamaları” ismindeki sunumumda katılımcılara Çevre Kanunu kapsamında, bir işletmede kurulacak çevre yönetim sisteminin nasıl olacağını anlattım. Aslında derya deniz olan bir konuyu bir saate sığdırmak elbette çok da mümkün olmadığı için, mümkün oldukça içeriği zengin tutup detayları kısalttım. Etkinlik için özel olarak bir atık yönetim planı zoom03formatı hazırlayıp etkinliği izleyenlerle paylaştım. Umarım faydalı olabilmişimdir.

İlerleyen günlerde bölümden sevgili arkadaşlarım Aslan ve Seda‘nın da sunumları olacak. Sadece bu ikisini değil, diğer bölümlerden de tanıdık isimleri ve ilgimi çeken konuların hepsini de hatırlatma olarak ekledim. Bugün de Malzeme Mühendisliği’nden arkadaşım Tayfun‘un sunumu vardı. Öğlen olduğu için izleyemedim ancak Youtube’a yüklenmesini bekliyorum 🙂 Evet, yüklenmesi dedim. İşin en güzel yanı, bu içerikler anlatıldığı yerde de kalmayacak. Youtube üzerinden video olarak yayımlanacak. Hemen aşağıya benim sunumumu ekliyorum:

Okulumuzun sosyal medya hesaplarını takip etmekte büyük fayda var. Eğer çevre mühendisiyseniz  ve hatta mühendislik okuyorsanız, tüm bu etkinliklere kulak vermenizi tavsiye ederim. Mutlu günler dilerim 🙂

Dünya Proofhead Günü: Doğum Günü, 32, İhsan Oktay, Özel Tasarımlar

Her yılın 19 Temmuz günü, Eskişehir’de birkaç evde coşkuyla kutlanır. Dünya Proofhead Günü olarak da bilinen bu tarihte ben doğdum. Şimdilik kutlamalar birkaç evde üç beş arkadaşımla sınırla olsa da ileride daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyorum.

Yılın en güzel ayı; doğduğum, yürüdüğüm, ilk görüşte vurulduğum, sırılsıklam aşık olduğum ve bir milim bile oynamadan sevdiğim ay Temmuz. Aylar önce almayı ihsanoktay0720bıraktığım OT Dergisi‘nin bu ay ki sayısında kapakta uzun süre sonra İhsan Oktay Anar‘ı görünce sessiz bir sevinç çığlığı attım. Dergi poşette olmasaydı hemen açıp bakacaktım ne yazmış diye. Öyle ya, büyük usta aylar sonra dergiye dönmüş. Hatta ismini en öne, yaşayan efsane Türkan Şoray‘ın ve ülkenin en meşhur adamı Cem Yılmaz‘ın önüne, ilk sıraya yazmışlar. O hevesle dergiyi aldım. Eve gelip sayfaları heyecanla çevirip İhsan Oktay’ın yazdığı tek sayfayı buldum. İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşadım o an! Koskoca sayfada toplam beş fotoğraf, kediler hakkında kısacık iki paragraf yazı ve güya komik olması beklenen birkaç resim altı yazısı. Böyle vasat bir dönüş beklemiyordum açıkçası. Kötü değil evet ama kesinlikle bir dönüş yazısı da değil. Umarım ilerleyen sayılarda daha eli yüzü düzgün bir şeyler okuyabiliriz.

19temmuz01

Hayatımdaki en sessiz sedasız doğum günlerinden birisiydi. Gece yarısını bir geçe Mustafa‘yla Betül aradılar. Sonra İskender Pala‘nın İtiraf romanından birkaç sayfa okuyup uyudum. Doğum günü sabahına, Mert bey kucağıma oturmuşken uyandım. Tüm gün evde geçti. Alperler önceki gün Bilecik’e kamp yapmaya gitmişti ve öğlen gibi döneceklerini planlıyordum.  Akşam üzeri çocuğu biraz dolaştıralım dedik, böylece gece daha iyi uyur diye. Eve yakın bulvara gittik. Sessiz bir köşeye geçip oturduk Merve‘yle. Tam o arada Alper aradı. Hiç kontak kapatmadan yanımıza gelmesini söyledim. Onlar da gelince bir saat daha oturup kalktık. Doğum günü bitti 🙂

Bir süredir yapmaya fırsat bulamadığım fan ürünleri tasarımlarına geri döndüm şu sıralar. Nedense izlediğim günden beri çok fazla sevdiğim film FURY için bir Super Jewel Box tasarımı yaptım. Alper’in Ankara’dan getirdiği kutular çok işime yarıyor. Bir de In Flames‘in geçen aylarda çıkardığı ancak dinledikçe şarkıdan soğutan CLAYMAN 2020 düzenlemesi için fan made bir single tasarımı yaptım.

clayman2020

fury

furyost

Bugün yeni ay var. Sana en uzak olduğum gündeyim. Bunun bir izahı da yok, iflahı da. Otuz iki yaşındayım ve hala elde etmenin çok uzağındayım. Bir doğum günü klasiğiyle bitiriyorum:

Pizza Yeme Yarışmasına Katıldık

Geçen hafta Alper, Burak‘ın ona haber verdiği bir yarışmadan bahsetti: Pizza Yeme Yarışması. Daha önce de pek çok kere gittiğimiz Pizza Il Forno isimli mekanın düzenlediği ve katılımın yalnızca 15 kişiyle sınırlı tutulduğu bir etkinlikti bu.

Alper aracılığıyla kaydımızı yaptırdık ve cumartesiyi beklemeye başladık. Cumartesi günü hangi akla hizmetse kahvaltıdan çok geç kalktım ve kısa bir süre sonra da Utku ve Hazal‘la buluşup yarışmanın yapılacağı Cassaba Modern isimli AVM’ye gittik.

pizza03

Fotoyu Burak çekti

Burada Alper, Caner ve Burak bizi bekliyordu. Yarışmanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Pizza yeme yarışması iki şekilde yapılabilirdi: Ya belli bir miktardaki -örneğin bir büyük pizzayı- en hızlı yiyen ya da belli bir sürede en çok miktarda pizza yiyen şeklinde. Nedense biz en başından beri ilk seçeneğe odaklandık.

Aradan zaman geçtikçe ve yarışma saati yaklaştıkça ne yalan söyleyeyim tatlı bir heyecan sardı beni ve hepimizi. Nihayet mekana gittik ve kısa bir bekleyişin ardından yarışma masasına aldılar bizi. Alper, Utku ve ben yarışacaktık. Koray ve Koray’ın beni tanımayan ancak benim çok iyi tanıdığım arkadaşı Melih, isimlerini yazdırmalarına rağmen gelemeyeceklerini söylediler. Koray’ın devam eden boya badana işleri var şu sıralar.

pizza02

Masaya oturduk. Diğer yarışmacılar da gelmişlerdi. Bir yetkili önce kuralları açıkladı. Toplam 10 dakika içerisinde en fazla pizzayı yiyen kazanacaktı. Kendi adıma hiç beklemediğim bir durumdu. Hala tok sayılan biri için pek şansım yoktu. Daha sonra zil çaldı ve yarışma başladı. Büyük boy pizzalar herkesin önünde duruyordu. İçecek olarak da su ikram ediliyordu.

pizza04Aradan geçen her dakika lokmaların ağzımda büyümesi anlamına geliyordu. Bu arada Alper ve Utku ise maşallah yardırarak devam ediyorlardı. Alper iki büyük pizzayı bitirdi ve üçüncü pizzadan da bir dilim aldı. Utkunun ise ikinci pizzasından bir ya da iki dilim kalmışken yarışma bitti.

Birinci olan arkadaş, Alper’den sadece bir dilim fazla yemişti. Hemen ardından Alper ikinci oldu ve Utku ise üçüncü oldu 🙂 Böylece üç kişi katıldığımız yarışmadan iki dereceyle ayrılmış olduk. Alper’e 150 TL, Utku’ya da 100 TL’lik hediye çeki verdiler. Çok uzun süre sonra, ekipçe katıldığımız ilk yarışma olmasının yanında, cidden keyifliydi. Seneye takip edip belki de daha çok kişiyle katılmak gerek 🙂

pizza01

Ennio Morricone: Maestro’nun Vedası

Doksanların sonuydu. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyorum. Müziğe olan ilgim, uydurma bir dilde söylediğim şarkılardan ve 23 Nisanlarda çaldığım trampetlerden ibaret. Yaşadığımız yerde de fazla bir şansım yok zaten.

Bir gece ATV’de “Yumurcak Küçük Kovboy” isimli bir western filmi yayımlandı. Cüneyt Arkın’ın oldukça keyifli, klasik bir Yeşilçam filmi. İzliyoruz ailecek. Filmin ortalarında bazı yerlerde o kadar müthiş bir müzik çalıyor ki duydukça gaza geliyorum. Ama adını koyabiliyor muyum? Hayır. Yeşilçam’da yıllarca telifsiz, izinsiz onlarca soundtrack kullanılmış nasılsa. (47:15’te başlıyor)

Kemal Sunal’ın Umudumuz Şaban filmi başlıyor sonra bir gün. Filmin girişinde bir sahne var. Amerikan ve İtalyan westernlerinden çizimler gösterip neredeyse iliklerimize işleyen o melodiyi çalıyorlar. Film bitiyor, biz hala sokakta, okulda o melodiyi çalıyoruz ağzımızla. Ağzımızla çalıyoruz çünkü flütten başka bir çalgımız da, rehber olabilecek bir müzik öğretmenimiz de yok. Canları sağ olsun.

morriconeYıllar geçti. İnternet yaygınlaştı. Müziğe çok daha kolay erişebilir olduk. Bir gün şans eseri, Yumurcak Küçük Kovboy’da çalan müziğin “L’arena”; Umudumuz Şaban filminde çalan müziğin ise “Per Qualche Dollaro in più” isimli parçalar olduğunu ve tüm bunların bestecisinin Ennio Morricone olduğunu öğrendim.

En sevdiğim western müziklerinin neredeyse tamamında imzası olan büyük müzik insanı ve yönetmen Sergio Leone’yle birlikte başlı başına bir tür olan sphagetti westerni yaratan kişi, Dünya’nın en ünlü İtalyanlarından, aynı dönemde yaşadığımız için şanslı sayılabileceğimiz Maestro Morricone, hayata veda etti.

Blogda adının geçtiği onlarca yazı yer alıyor. Ülkenin küçücük bir ilçesindeki çocuğun bile muhakkak duymuş olduğu müziklerin bestecisi olmak kendisi ve ülkesi için bir onur olmalı. Hayatımda iki farklı İtalyanla uzun uzadıya muhabbet etme şansım oldu. Her seferinde de benim tarafımdan konu, kasıtlı olarak sphagetti westernlere ve onların müziklerine getirildi. Sinemada müzikleriyle bu kadar iç içe geçen başka bir tür daha var mıdır? Morricone’nin adını duyunca her ikisi de şaşkınlık ve hayranlık duymuşlardı. “L’arena” için, İtalyan Milli Marşı’ndan sonra en çok bilinen ve sevilen melodilerden birisi demişti İtalyan arkadaşım. Hatta o anda telefonunda da aynı melodi varmış.

Hayatımı çok farklı zamanlarda, çok farklı mekanlarda ve çok farklı anlarda kesti durdu üstat. Hakkını yemeyeyim, Quentin Tarantino’nun da hemen hemen her filminde en az Morricone parçasına yer vermesi ona duyulan hayranlığın da pekişmesini sağlamış olabilir. Blogun sağ kolonunda yer alan western teması da yine müziklerini Ennio Morricone’nin bestelediği The Big Gundown isimli filmden alınma.

Watercolor Wild West Scene Background 800 x 800 px_1

Yakın zamanda The Good, The Bad and The Ugly filminin soundtrack plağını almıştım. Bunun dışında birkaç filminin soundtrack cdleri ile Peace Notes isimli konserinin dvdsi var. Arşivlenebilecek onlarca materyalden sadece birkaç tanesine sahibim. Yine birkaç ay önce bir diğer başyapıtı olan Wild Horde isimli parçayı coverlamıştık. Bunu da iyi ki yapmışız.

Rest In Peace. Huzur içinde uyu.

NOT: Bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra çok değerli büyüğüm Erdem Abi’nin babası İsmet Amcamız vefat etti. Canım abime ve tüm ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Rahmetlinin mekânı cennet olsun.

Yılın En İyi Dolunayı!

yunusemre

Foto: Yunus Emre Başak

Şöyle ya da böyle değil, Temmuz ayı olduğu için elbette. Eskişehir’de Haziran’ın son haftalarını, bıktıran yağmurlara teslim ettikten sonra Temmuz nihayet beklediğim yazı getirdi. Mert durumdan pek memnun değil, sıcak rahatsız ediyor, ancak henüz Eskişehir’in kışını görmediği için şanslı sayılır. Tam bugün iki aylık oldu. Bu yaz tatile gidemeyeceğiz büyük ihtimalle. Belki sıra dışı bir fırsat çıkarsa birkaç gün…

Eskileri karıştırdım biraz. Yazılmış çizilmiş onca güzel sözcük buldum yine. İskender Pala‘nın okuduğum dönemde hayatımı, ruh halimi alt üst eden, bir daha da okumaya cesaret edemediğim romanı İstanbul’da Aşk Babil’de Ölüm‘den altını çizdiklerim.  Vaktiyle avuç içi kadar defterime yazdığım sözcükleri aradan zaman geçince yeniden okumanın verdiği hazzı sana anlatamam.

“Saçları gün ışığı gibiydi. Bu kız başında bir güneş taşıyor. Gözleri berrak maviydi. Ona bakan gökyüzü yere inmiş sanırdı…”

“Vaktiyle Leyla’nın yakınında bitmiştim, gelecekte onun ellerinde yitmeyi istiyordum.”

“Tanrı bana onsuz yaşayacağım bir mutluluk yerine onunla öleceğim bir azabı versin.”

Okumaktan korktuğun kaç kitap var? Dinlemeye çekindiğin kaç şarkı var? Kaç film seni tek karesiyle bile göz yaşlarına boğuyor?

dolunay0407

Bu dolunayda objektif, Yunus Emre için doğruldu gökyüzüne. Dolunayın sarı rengini severim. Gözümün gördüğü ile makinenin kaydettiğinin bire bir olması harika. Tüm arkadaşların güzel bir dolunay gördüklerinde, bana haber vermeleri çok hoşuma gidiyor. Onlardan gelen güzel fotoğrafları da paylaşmaya devam edeceğim.

Geride kalan ay içerisinde Ghost‘un çok sevdiğim parçası Ritual‘ı coverladık. Ender ve Alper‘in yine baş rollerde olduğunu söylememe gerek yok.

Önümüzdeki ay kendimce birkaç küçük özel üretim ürün tasarımı yapacağım. Alper sağ olsun artık bulmanın çok zor olduğu Super Jewel Box denilen kutulardan aldı benim için. Muhakkak buradan paylaşırım. Görüşmek üzere.