Müsilaj Günlükleri – 4

Bir önceki günkü denetimden sonra nihayet salı günü, Halil Abi ve Doğuş Abi hariç, hepimizin boş günüydü. Reşat Bey, Erdem Abi ve Caner’le birlikte Kadıköy’e gitmek istedik. Ancak Eminönü’ne geldiğimizde başlayan yağmur önce sırılsıklam etti bizi. Yağmur kısa sürede dinmeyeceğini anlayıp arabaya geçtik. Arabada yaklaşık 1 saat kadar oturduktan sonra biraz dinmeye başladığını görüp dışarı çıktık.

Kadıköy’e gitmekten vazgeçtik. Sonradan da öğrendik ki o saatlerde Kadıköy’de sel olmuş zaten. Bulunduğumuz yere çok yakın Meşhur Mısır Çarşısı ve az ilerisindeki Doğu Bank’a gittik. Biricik kardeşim Umur, Doğu Bank denilen yerde çalışıyordu.

Umur’la buluşup önce civardaki bir lokantada yemek yedik. Doğu Bank’a gitmek hepimizin işine yaradı. Erdem Abi yıllardır can çekişen telefonunun ekranını yaptırdı, Caner telefonunun hoparlörünü, Reşat Bey ise bataryasını yeniledi. Birkaç yerden başka ürünler için de fiyat aldık. Tüm bu olaylar olurken yağmur neredeyse hiç durmadı. Keşke yağmur olmasaydı, çünkü Eminönü’nü ve aslında bu tarihi yarımada denilen lokasyonu çok sevdim. Buraya yine geleceğim.

Umur’la vedalaşıp tekrar kaldığımız otele döndük. Halil Abi gelmişti bile. Erdem Abi ve Halil Abi’yle birlikte yakınlardaki bir AVM’de bulunan Dechatlon mağazasına gittik. Akşamında ise Doğuş Abi’nin odasında epey muhabbet oldu.

Ertesi sabah İstanbul İl Müdürlüğü’nden Okan Bey ile eşleştim. Halkalı’daki Hizmet Binası’nda buluşup yola çıktık. Silivri’de birkaç tesiste çalışmalarımızı yaptık. Silivri’de gördüğüm tesis, buradaki çalışma sürem boyunca gördüğüm “en iddialı” tesisti. Silivri’deki bir sonraki adresimize gitmeye hazırlanırken Okan Bey’e iletilen acil bir mesajla rotamızı Çatalca’ya, Kuzey Marmara’ya çevirdik. Karadeniz’in kıyısındaki bir tesiste bulunan ve müsilaj temizleme çalışmalarında kullanılabilme potansiyeli olan bir ekipmanı inceleyecektik.

Epey uzun bir yolculuktan sonra tesise ulaşıp söz konusu ekipmanı inceledik. Daha önce yaptığı çalışmalar hakkında bilgilendirildik. Burada ilk defa denizin kıyısına (o da Marmara değil, Karadeniz’in) indim. İnanılmaz hırçın bir deniz sahili dövüyordu adeta. Burada en ufak bir müsilaj yoktu ve olmasını da bekleyemezdim.

Bu son dakika çıkan denetim nedeniyle, saat de biraz geç oldu. Geç saatte otele dönüp Caner’le birlikte civarda bulunan birkaç dükkanı gezdik. Bu arada yazmayı unuttum. Otelimiz yine değişmişti. Ertesi gün (Perşembe günü) yeni otele geçmeden önce Merter’deki son günümüzdü. Akşam milli maçın hezimetiyle pek bir şey yapacak moralimiz kalmadı. Valizlerimi toplayıp uyudum. Ertesi gün yeni otelde bakalım neler olacaktı…

Sabah uyanıp odada son bir kontrol yaptım. Kahvaltıdan sonra da vakit kaybetmeden yeni otele doğru yola çıktık. Yeni otelimiz, Haliç’in tam kıyısında konum olarak harika bir yerdeydi. Ekipteki diğer arkadaşların aksine “hiçbir yer manzaralı karanlık” odama yerleştikten sonra otelden dışarı çıktık. Otelin civarında gidilebilecek onlarca yer vardı ancak hemen hiçbiri yürüme mesafesinde değildi. Otele gelirken görüp hayran olduğum denizaltıyı görmek için Rahmi Koç Müzesi’ne gitmek istedim önce. Sonra otelin Alibeyköy’e de ne kadar yakın olduğunu görüp teyzemlere gitmeye karar verdim. Taksiyle 10 dakikalık bir yolculuktan sonra eve ulaştım. Burada Harun’la ve teyzemle görüşüp bu sefer de Cihan’la buluşmak için Via Land AVM’ye gittim. Sonradan hatırladım ki burası ilk evlendikleri yıl Utku ve Hazal’la da buluştuğumuz yerdi. Cihan’la burada bir süre gezdik. Birkaç albüm aldım. Bir de pantolon. Görev süresinde hesapta olmayan bir uzatma alınca, kıyafetler de yetmedi doğal olarak.

Cihan’la kurduğumuz hayaller çok başkadır. Yıllar geçti, yaşlarımız büyüdü ama içimizdeki çocuk galiba hiç büyümedi. Hala kitap defter kaset cd peşindeyiz. Umberto Eco’nun efsane Ortaçağ serisinin ilk kitabını epey bir inceledim. Cihan bana Sait Faik’in Seçme Hikayeler’ini hediye etti. Cihan’la saat 20.00’ye doğru vedalaşıp yine 10 dakikalık bir taksi yolculuğuyla otele geldim.

Uzun süredir görüşemediğimiz arkadaşım Ersil’le lobide, bizim ekiple birlikteyken karşılaştım. Akşam boyunca sohbet ettik. Civarda efsane yerler keşfetmişler. Doğuş Abi ortama sonradan dahil oldu. Öğrencisiyle buluşmuş o da. Bu arada Eskişehir’e dönüp diploma işlerimi hallettikten sonra Doğuş Abi’yle bir müzikal birlikteliğimiz olacak. Heyecanlıyım.

Yarınki programımız az önce belli oldu. Sıkı dur müsilaj, topyekûn canına okumaya geliyoruz!

Müsilaj Günlükleri – 3

Bu işin kapsamı giderek genişlemeye, bir takım belirsizlikler ortaya çıkmaya başladı. Denetimlerin üçüncü gününde, bir önceki gün birlikte olduğumuz Yasemin Hanım‘la yola çıktık yine. Pazar günü sokağa çıkma yasağı olduğundan İstanbul’da yollar bomboştu. Normalde 45 dakika süren yolu yaklaşım 20 dakikada almıştık. Kendimize bir çay içecek kadar zaman arttırsak da tüm mekanların saat 10.00’da açılacak olması nedeniyle saat 09.00’da o çayı da güç bela bulabildik.

Üçüncü gün rotamız Kilyos ve civarındaki bazı tesislerdi. Epey bir yol gittik ancak yolların boş olması nedeniyle trafik öncelikli sorunumuz değildi artık. Buralarda işlerimiz yolunda gitti ve denetim çalışmalarımızı planladığımızdan da önce tamamladık.

Müsilaj sorunuyla ilgili onlarca şey yazılıp çiziliyor. Felaket senaryoları elbette halkın ilgisini daha da cezbediyor. Yaşanan bu durum bir çevre felaketi midir? Elbette. Ancak ben kendi adıma “her şeyin bittiğini” düşünmüyorum. Atılacak adımların ve alınacak tedbirlerin çok hızlı bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bu noktada yapılması gereken bir kritik adım da kamuoyunu doğru bilgilendirmek olmalı.

Birkaç gündür fırsat buldukça televizyonlarda “deniz uzmanı”, “su uzmanı”, “akademisyen” gibi unvanlarla konuşan hocaların söylemlerini dinliyorum. Hatta yakın zamana kadar “çöl tozlarıyla” uğraştığını çok iyi bildiğim bir profesörün de unvanını güncelleyerek “Deniz Uzmanı” olarak konuk edildiğine şahit oldum. Geçen hafta tam da bugün ve hatta şu saatlerde girdiğim doktora tez savunma sınavım öncesinde bu konunun gündeme geleceğini tahmin ettiğimden, konuyu epey bir araştırdım. Müsilajın sebep ve sonuçları konusunda söyleyecek birkaç sözüm var benim de 🙂

Müsilaj ya da deniz salgısı denilen bu madde planktonlar tarafından salgılanan bir enzimdir ve bir tür ötrofikasyon durumunda ortaya çıkar. Ne demek bu? Yani temel besin elementleri olan azot ve fosforun su ortamında aşırı olarak artması demek. Peki bu neden kötü olsun? Suyun doğal yapısında, azot ve fosforu besin olarak kullanıp parçalayan ve sudaki azotlu/fosforlu kirleticileri bu sayede temizleyen bir bakteri/alg/plankton mekanizması mevcuttur. Ne kadar harika değil mi 🙂 İnsanlardan atık olarak çıkan maddeler, sudaki bu canlıların tam da aradıkları şeyler. Ancak bir noktaya kadar. Çünkü bu küçük işçilerin de bir çalışma, bir parçalayabilme kapasiteleri var. Fazlası olduğunda ne oluyor? Örneğin bu su kütlesi bir gölse, buradaki aşırı beslenmiş yosunlar suyun yüzeyini yemyeşil kaplıyor, suyun alt tabakalarına güneş ışığı geçemez oluyor. Böylece fotosentez duruyor. Böylece oksijen üretilemiyor. Bir suyun kalitesini belirlerken baktığımız kilit parametredir çözünmüş oksijen derişimi. Bu parametre ilginçtir, sıcaklık arttıkça düşer, sıcaklık düştükçe (kışın mesela) artar. Üzeri tamamen yosunla ya da bitkiyle kaplanmış bir suyun da sıcaklığı giderek artar. Böylece zaten az olan oksijen giderek daha da azalır ve bir noktadan sonra “sıfır çözünmüş oksijen” yani septik duruma gelir.

Tuzlu suda bu mekanizma neredeyse aynı. Marmara Denizi‘ne, büyük kısmı arıtılıyor olsa da, tam 25 milyon kişinin evsel atıksuları deşarj oluyor. Daha da fazla endüstriyel tesisin… Bu atıksuların tamamı azot-fosfor içeriyor. Denizdeki planktoncuklar önce bu besini bulduğuna seviniyor. Ancak bir süre sonra sürekli biriken, sürekli artan bu besin maddesiyle başa çıkamayıp strese giriyorlar! Kendilerini sağlama alıp bu müsilaj maddesini salgılıyorlar. Sıkıntı burada başlıyor. Belki de tek başına şeffaf, zararsız olan bu salgı, denizin içerisinde ne kadar bakteri ve virüs varsa üzerine topluyor ve bizim yüzeyde gördüğümüz görüntü kısmen bu şekilde oluşuyor. Müsilaj maddesi zehirli değildir. basına çıkan şu krem yapma teşebbüsleri de bu sayede zaten. Ancak denize olan zararı, az önce bahsettiğim yüzeyi kapatma ve buna bağlı çözünmüş oksijen düşüşüne neden oluyor. Çok kritik zararı ise hareketli balıklardan farklı olarak dipte sabit kalan süngerler, kabuklular ve diğer dip canlıların üzerini tamamen kapattığı için bunları öldürmesi. Müsilajı sadece yüzeyden temizlemek uzayan sakalları kesmek gibidir. 30 metre derinlikten itibaren oluşmaya devam eden müsilajı temelli kesmenin yolu elbette ki azotu ve fosforu kontrol altına almaktır.

Sıcaklık dedik. Son kırk yılın ortalamasına göre bu sene 2,5 derece daha sıcak bir deniz, bu oluşum için güzel bir zemin hazırladı. Marmara’nın bir iç deniz olması ve akıntılarının nispeten daha kısıtlı olması ise bu işi çabuklaştırdı. Kontrolsüz deşarjlar, havzaya özel belirlenmemiş limit değerler ve en nihayetinde insan faktörü ise bu işi felaket boyutuna getirdi. Ancak her şey bitmiş değil. Türümüz, henüz doğayı kontrol edebilme gücüne sahip değil. En büyük felaketlerde bile geç kalınmış tedbirleri alıp elimizden geleni yapmak ve doğanın kendini yenileyebilmesine bel bağlamaktan başka bir çaremiz yok.

Dördüncü gün denetimleri bizim için biraz hayal kırıklığı oldu çünkü ekip olarak ilk defa hepimiz ayrı düştük. Ben özellikle Reşat Beyle birlikte denetimlere devam ederken bir anda Reşat Bey’in bir gece denetimine görevlendirildiğini gördük. Sabah İstanbul İl Müdürlüğü’nden bir arkadaşımızla buluşup görev yerimize gittik. Hızlı bir şekilde denetimleri tamamlayıp öğleden sonra bir vakitte döndüm. Reşat Bey’i yolcu ettikten sonra biraz gezdim Merter’de. Akşam ise yakındaki bir yerlere gidip küçük bir valiz ile birkaç kitap aldım.

Müsilaj Günlükleri – 2

Çalışmanın ilk gününde elimize ulaşan excel listesindeki partnerimizle buluşmak için Taksim‘deki otelden ayrılıp kurumun Halkalı’da bulunan ek hizmet binasına gittik. Orada İstanbul İl Müdürlüğü personellerinin katılımıyla yapılan organizasyon toplantısına katıldık.

İlk gün denetiminde bize eşlik edecek olan arkadaşımız Özgür‘le tanışıp vakit kaybetmeden yola çıktık. Belki sonda söyleyeceğim bir şeyi en başta söyleyeyim. İstanbul’dan öğrendiğimiz ilk şey, yol planlaması oldu. Yani tüm bu organizasyonun da bana göre en kilit noktası güzergahların ve ekiplerin planlaması olmalıdır. Özgür, Reşat Bey, Caner ve ben yol boyunca bunu konuştuk. Programımızda yer alan ilk tesisin verilen adreste yer almaması üzerine bir sonraki tesise geçtik ve burada ilk denetim çalışmamızı yaptık.

Tüm çalışma süresince Marmara Denizi‘ni alıcı ortam olarak kullanan ve atıksu deşarjı konulu Çevre İzni’ne muhatap tüm tesisleri denetleyeceğiz. Bu durum, müsilajın birinci ve en temel sebebi olan azot ve fosfor yüklerinin kontrol altında tutulması için elzem bir uygulama.

Ekip olarak iyi bir dinamik yakalayıp işlerimizi ilk tesiste bitirdikten sonra Yeni İstanbul Havaalanı‘na ait atıksu arıtma tesisini de görme imkanımız oldu. Burada gidiş geliş İstanbul içinde acemiliğimizden dolayı biraz vakit alsa da ilk günümüzü sorunsuz bir şekilde atlattık. Özgür’e hem sıcakkanlılığı, hem de misafirperverliği için bir kere daha minnet borçluyuz.

Taksim’deki otele döndüğümüzde iyice keyfimiz kaçtı. Bunca yıldır kaldığım, gerek iş gerekse tatil için gittiğim oteller içerisinde galiba en pis ve en gürültülü olanı bu tesisti. Taksim’e olan yakınlığı bir avantaj gibi dursa da sabahlara kadar süren seslerden, sağda solda gezen tekinsiz tiplerden dolayı hiç ama hiç mutlu değildik. Neyse ki görev yapacağımız Avrupa yakasında daha uygun konumda olan başka bir otele transfer edileceğimizi öğrenince epey sevindik. Akşam kısa bir İstiklal turu atıp otele döndük. Milli maçın hayal kırıklığını Doğuş Abi’nin kral muhabbeti hafifletti.

Yasemin Hanım’la birlikte denetlediğimiz tesisler atıksu yönetimi konusunda epey ciddi yükleri sırtlayan kapsamlı ve ileri prosesli tesislerdi. Buna rağmen laboratuvar ekipleriyle pratik bir şekilde işlerimiz hallettik. Sonrası? Sonrası yine yollar yollar…

Yeni otelimize vardığımızda inanamadık! Ağaçların ortasında, tertemiz odaları olan, mis gibi kokan, sessiz sakin bir tesis. Eşyalarımı odaya bırakıp hemen aşağı indim. Çünkü Halil Abi’nin kardeşi Gürkan Abi ziyarete gelmişti. Kendisiyle bir türlü buluşamayıp nihayet İstanbul’da bir araya gelebildik 🙂 İnanılmaz keyifli, hoş sohbet bir adam. En az Halil Abi kadar da kaliteli bir adam. Üç kişilik bir ekip halinde Gürkan Abi’nin arabasına doluşup Bakırköy‘e gittik. Burada aracı hemen park edip meşhur bir yerde bir şeyler atıştırdık. Tam o sırada Cihan aradı. Nihai hedefimizi tarif ettim ve gelmesini söyledim. Cihan’ı çok özlemiştim. Aylar sonra görmek çok iyi geldi. O kısacık birkaç saatte bile dolu dolu muhabbet edebildik.

Bakırköy’de marinada bir Mado var. Gitmeyin. Menüdeki tatlıların göz doyuran büyüklüklerine aldanmayın. Dondurmaların öyle buz gibi göründüğüne bakmayın. Bir de menüden kendinize özel seçimler yapmaya çalışmayın. Çünkü gelmiyor. Dondurma istiyorsunuz mesela, garson baklava getiriyor. “Hayır ben dondurma istedim” diyorsunuz, yanlış gelen baklava gidiyor ama o beklediğiniz dondurma gelmiyor. Mesela tatlı istiyorsunuz, yanına da çay getirin, diyorsunuz. Menüdeki porsiyonla alakası bile olmayan bir tatlı geliyor ve siz ancak tatlıyı yiyip bitirdikten sonra (yaklaşık 10-15 dakika sonra) çay geliyor. Dondurma gelirse de yarısı erimiş olarak geliyor ki galiba dondurma tabağının yanında gelen pipet bunun için. Dolayısıyla Bakırköy marinadaki Mado’ya gitmeyin. Başka Madolar belki güzeldir. Mesela Eskişehir’deki Mado güzel. Gelirseniz ben sizi götürürüm.

Mado felaketi ciddi ciddi canımızı sıktığı ve muhtemelen öğlen demlenmiş haşlama çayın tadı keyfimizi ve tadımızı bozduğu için bir çay bahçesine girip “çay” sipariş ettik. Birden bardağın yanına “şlaaapp” diye düşüp üstüme başıma sıçrayan olgunlaşmış dutu fark edene kadar iyiydim. Ondan sonrası koptu.

Yeni otelimizin bahçesinde ilk defa sere serpe birkaç saat muhabbet edebildik. Daha sonra odalarımıza çekildik. Programımız yoğun. Bugün (cumartesi) çalıştık ve yarın (pazar) da çalışacağız.

Müsilaj Günlükleri – 1

Aslında bu yazı doktora tezi savunma sınavımı vermemle ilgili olacaktı. Pazartesi günü, nihayet doktora tezimi bitirip tez savunma sınavımı geçtim. Birkaç formalite işlemden sonra diplomamı alacağım. Ancak ben bu gelişmeye sevinemeden, sürpriz bir gelişmeyle bugün kendimi dairedeki en sevdiğim arkadaşlarımla birlikte İstanbul‘da buldum. Yılın en uzun soluklu seyahati başlıyordu.

Çarşamba günü akşam 17.00’de hiç beklemediğimiz bir anda bir listenin içerisinde buluverdik. Marmara Denizi‘nde son birkaç haftadır yaşanan müsilaj sorunu nedeniyle oluşturulan çalışma grubuna katılmak üzere İstanbul’a on günlük bir görev için gidiyorduk.

Müsilajı iyi biliyordum. Çünkü yazının başında belirttiğim gibi, pazartesi günü girdiğim doktora tez savunması sınavına hazırlanırken bu sorunun sınavda sorulabileceğini düşünüp ciddi şekilde araştırarak epey bir teknik bilgi öğrenmiştim. Şimdi bu bilgileri sahada görebilecektim. Bu göreve gidişimiz tamamen sürpriz olduğu için, o hafta yapılacak/gidilecek diploma işlemleri, diş randevusu, hastane kontrolü ve bir sürü işi iptal edip ya da erteleyip hemen ertesi gün Reşat Bey, Halil Abi, Erdem Abi, Volga, Caner ve Doğuş kaptanlarımızla toplam iki araçlık ve yedi kişilik bir kafile olarak yola çıktık.

Yolda Berceste isimli bir tesiste mola verdik. Burada sakın yemek yemeyin. Fiyatların pahalı olmasını anlayabiliyorum ama örneğin ortaya köfte isteyince ortaya sadece köfte gelmesini anlayamıyorum. Temiz kaşık çatal bıçağı da ayrıca istemek gerekiyor. Servisler temiz değil, üzerinde ruj izi var diye iade edince arka masadan daha kirli bir servisi alıp bırakmalarını anlayamıyorum. Hadi yemeğin yanında gelen köz domates ve biber de “ekstra” olsun. Onu bile anlayabiliyorum. Neyse.

Bu moladan sonra yola hızlıca devam edip İstanbul’daki İl Müdürlüğü’nün Ataşehir’deki hizmet binasına gittik. Burada sonradan bizim okuldan mezun olduğunu öğrendiğim şube müdürüyle görüşüp yapılacak işlerle ilgili birazcık da bilgi alarak kalacağımız otele geçtik.

Taksim’deki Green Park Hotel daha önce kaldığım bir hoteldi. Ancak daha önce bu kadar pis değildi. Odaya girdiğimde minibardaki kullanılmış ürünleri, yerdeki yapış yapış lekeleri, mobilyaların ve parkenin üzerindeki çerez kabuklarını, aynalardaki yağlı baş lekelerini (şiir gibi oldu) görüp gerisin geri lobiye indim. Lobideki görevli biraz da şüpheyle yaklaşıp benimle odaya çıktı. Odayı görünce gözleri yuvalarından fırladı. Özür dileyip odayı temizleyeceklerini söyledi. Ben de ekiple dışarı çıkacağımız için ayrıldım.

Yıllar sonra yeniden Taksim’de turladık. Galata Kulesi‘ne gittik. Burada Müzekart‘ımı yeniledim. Sonra da yine döne döne otele geldik. Yolda Mephisto‘ya uğrayıp gözüme çarpan birkaç kelepir albümü aldım. Otele vardığımızda yorgunluktan bitmiştik. Lezzetsiz ama keyifli bir yemek yedik. Odaya çıkıp odanın neredeyse bıraktığım gibi olduğunu görüp çıldırdım. Yarın yine şikayet edeceğim. Ama şu anda inanılmaz yorgunum. Yarın bir aksilik olmazsa hem neler yaptığımızı hem de bu müsilajla ilgili teknik detayları yazacağım.

Pentagram – Pentagram (1990) Plağım

Bir hayalimiz vardı. Onat bunu Facebook’taki en mükemmel grup Çılgın Koleksiyoncular‘da “bir hayal” olarak yazdığında “umarım bir gün gerçek olur” demiştim. O gün geldi ve nihayet Pentagram‘ın ilk albümü, dönemin şartları göz önüne alındığında kayıt kalitesi en düşük kalan albümü olan Pentagram (Self titled) yayımlanmasının 31. yılında remastered olarak yeniden basıldı. Hem de plak formatında! Albümün basıldığını öğrenince hemen Hammer Müzik’ten siparişi verdim.

1990 yılında, Unkapanı‘nın en underground firmalarından biri olan NEPA Müzik tarafından kabul edilerek basılan bu albüm, aynı dönem yayımlanan çok az sayıdaki tüm metal albümleri gibi yok satmıştı. Ben bu albüm çıktığında 2 yaşında İzmir’de, muhtemelen salıncakta sallanırken Pentagram sahneden “Rotten Dogs! (Çürümüş köpekler!)” diye bağırıyordu.

Bu yazı bir albüm inceleme ya da grup değerlendirme yazısı olmayacak. Ancak yine de genel hatlarıyla bahsedecek olursak grubun diskografisinde yer alan diğer 5 stüdyo albümü arasında hiçbiri bu ilk albüm kadar sert ve filtresiz olamadı. Bir sonraki albümdeki parçalar yine agresif yapıda olsa da çok iyi bir rock vokalisti olan Ogün Sanlısoy‘un metal performası açıkçası beni hiçbir zaman heyecanlandırmadı.

Hatırlıyorum, 2010’lu yıllardan bir yıl Pentagram Eskişehir’e konser gelmişti. Konserin bir kısmında vokale Hakan Utangaç geçip peş peşe Powerstage ve Rotten Dogs‘u söylemişti. Hakan Abi’nin mikrofonun başına geçmesi bile salonu çığlıklara boğmuştu (gerçi vokaller içerisinde benim ölümsüz favorim hala Murat İlkan‘dır).

İşte bu yıl remastered versiyonu yayımlanan bu albüm, Hakan Utangaç’ın vokalleri yaptığı ilk ve tek albüm. Pentagram’ın son 10 yıldır çizdiği rotayı kaygıyla takip edenlerin bile saygı duyduğu bir albümdür. Kendi adıma en sevdiğim albümleri olmasa da bu ülkede metal müziğin kilometre taşı olan bir albümdür.

Gelelim plağa. Esen Müzik tarafından basılan plak aslında bir hatıra ürünü. Bu albümün belki de albüm kapağına nazire yaparcasına, beyaz renkli ya da şeffaf bir plağa basılması daha iyi olabilirdi. Gatefold yani açılır kapak olarak basılan albüm, çok da güzel bir zarfla birlikte geliyor. Gatefoldun iç baskısı grubun o yıllarını anlatan çok güzel bir kolaj içeriyor. Ancak yine birileri işini düzgün yapmıyor ve arka kapaktaki şarkı sözlerinde basım hataları oluşuyor. Astharot(h) bir harf hatalı olarak ve Intro Wreck Rotten Dogs tek bir şarkıymış gibi bir arada yazılmış. Böyle bir albümü remastered olarak yayımlayıp da albüm kartonetine sözleri yazmamayı ise halen anlayabilmiş değilim. Plak zarfının bir tarafına sözleri yazmak yerine grubun biyografisini basmayı tercih etmişler. Hatta bu albümle ilgili artık çok bilinen bir anektoda rağmen! (Grubun Rotten Dogs şarkısının orijinal sözlerini unuttuğu için konserlerde uydurarak söylediği yönünde bir iddia var)

Sağdakiler Onat’ın hazırladığı baskılar, albümden çıkmıyor.

Neyse ki yazının başında ismi geçen kardeşimiz Onat, bir kaç ay önce bu albümdeki şarkı sözlerini kendi tasarımlarıyla oluşturmuştu. Ben de içime doğmuş gibi alıp bastırmıştım. Şimdi plağın tasarımıyla da uyumlu oldu. Albümden çift taraf (siyah beyaz ve renkli) baskılı bir inlay ile ilk iki konserin biletleri kitap ayracı şeklinde basılmış olarak çıktı. Bunlar sınırlı sayıdaymış. İlerleyen dönemde göreceğiz.

Birkaç gün önce, bu çok özel albümün remastered plağıyla aynı günlerde yayımlanan yeni şarkıları iyi başlayıp kötü bitse de bu yıl yine de eller Pentagram için havaya kalkacak. Çünkü bu albüme bir remastered versiyon hem de plak olarak basmaları takdire şayan. Üstelik bunu bire bir orijinal bantlardan yapmışlar. (Gerçi bir röportajlarında bir sonraki albümü yokluktan dolayı ilk albümün bantlarının üstüne kaydettiklerini söylemişlerdi ama ben karıştırıyor da olabilirim) Babajim Stüdyosu bu işi gerçekten güzel yapmış. Şimdi bu remastered albümün Spotify’a da yüklenmesini bekliyoruz. Şimdilik şu eski versiyonla idare edelim:

Çok İyi Yapıştırıcılar, Işıldak Tamiri

Evdeki ufak tefek tamirat, tadilat ve hobi işlerinde sıkça kullandığımız türlü türlü yapıştırıcılar var. Kimisi markalı, kimisi ise uyduruk Çin malı olan bu türlü türlü yapıştırıcılar hemen her evde bulunur. Sıvı, katı vb. formlarda bulunan bu yapıştırıcılarda genellikle fiyatı düşük olanları tercih ederiz. Ancak özellikle bazı özel tadilat işlerinde hata yapma lüksü olmadan tek atımlık mermimiz olduğu için kullanılan yapıştırıcının çok iyi olması gerekiyor. Yoksa elinizdeki malzeme çöp oluveriyor. Ben de geçen hafta konusu açılınca, aklıma geldi yazayım istedim. Şu an evimde farklı türlerde ve ambalajlarda, farklı kullanım amaçları için tam 14 farklı yapıştırıcı malzeme var. Bantlar, kırtasiye tipi olanlar, likit olanlar, güçlü yapıştırıcılar…

Kendi çalışmalarımda yıllardır sürekli kullandığım ve beni hiç üzmeyen üç yapıştırıcıyı tanıtacağım. Bunlar benim çeşitli amaçlar için yıllardır kullanıp kefil olduğum ürünler. Muhakkak ki bunlardan daha iyileri ya da alternatifleri, endüstriyel tip olanları da mevcuttur. Ancak dediğim gibi burada yer alanlar benim tavsiye ettiklerim.

Faber Castell – Çok Amaçlı Yapıştırıcı

Özellikle kağıt, kuşe kağıt ve karton malzemelerin yapıştırılmasında bundan daha iyisini görmedim. Çabucak kuruması, çok makul fiyatı, taşan kısımlarının hemen elle ufalanarak temizlenebilmesi gibi özelliklerinden dolayı elimin altında durur hep. Kendi arşivim için tasarladığım albümleri ve diğer baskı projelerimi yapıştırırken hep bunu kullandım. Sahaflardan aldığım kitapların cilt ve şömiz tadilatlarında da kullanıp memnun kaldım.

Yalnızca kağıt/karton değil, örneğin cd kutusu gibi plastik malzemeleri de yapıştırmada üzerine yok. Arşivcilerin muhakkak edinmesinde fayda var.

404 – Plastik Çelik

Endüstriyel tip epoksileri saymazsak ev tipi kullanımda bundan daha sağlam bir yapıştırıcı görmedim. Ambalajdan reçine ve katalizör olmak üzere iki tüp çıkıyor. İhtiyacınıza göre eşit oranda karıştırarak kullanıyorsunuz. Kuruduktan sonra bir daha ayırma imkanınız yok. Ya parçayı çöpe atacaksınız ya da kurumadan acele etmelisiniz. Tek dezavantajı kuruma süresinin biraz uzun olması. Saatler değil elbette ancak iyi sonuç almak için parçaları sıkıştırıp 20-25 dakika beklemek gerekiyor. Ben bu yapıştırıcıyı özellikle evdeki elektronik donanımların plastik aksamlarını tamir etmek için (kırılan kumanda, saat butonu vb.) kullanıyorum. Şarj kablosunun yavaşça kırılmaya başlayan ucuna da sürdüm. Altı aydır o şekilde kullanıyorum. Kırılma durdu. Ele bulaştığında bol sabunla sürterek yıkamak gerekiyor. Sadece 16 gram (8+8) olmasına rağmen fiyatı Faber Castell’in Çok Amaçlı Yapıştırıcısıyla aynı.

Patex – Mermer Taş Yapıştırıcısı

Keşke biraz daha uygun fiyatlı olsa da evdeki tüm derz, doldu, fayans ve mermer işlerini bununla yapabilsek… Endüstriyel tip yapıştırıcılara benzer şekilde çok ama çok az miktarda katalizörle dakikalar içerisinde kuruyan neredeyse mermer kadar sert ve sağlam bir yapıştırıcı bu. En büyük dezavantajı gerçekten birkaç dakika içerisinde uygulanması gerektiği. Yoksa karıştırdığınız miktar taşlaşarak çöp oluyor. Ancak sürüldüğü yerden de bir daha kolay kolay sökülmüyor. Geçen gün mutfak tezgahı için kullandım. Yaklaşık iki santimlik bir boşluğa kalıp yapıp dolgusunu bu yapıştırıcıyla yaptım. Taş gibi oldu gerçekten. Kırılan, çatlayan fayansları yapıştırmak için de gözünüz kapalı kullanabilirsiniz.

Işıldak Tamiri

Genellikle iki kademeli ve bakımsız kuru tip akülü olan led ışıldakların kaçarı yok, bir süre sonra aküleri ölüyor. Doğrudan elektriğe bağlayınca çalışıyor ancak şarjlı olarak kullanılamıyor. İnternette ışıldaklara uygun aküler var. Bunlar 4 volt gerilime sahip ufak boyutlarda aküler. Aşağı yukarı 20-50 TL arası satılıyorlar.

Ben de aslında ilk önce böyle bir akü alacaktım ancak ışıldağın elimde bolca bulunan 18650 pillerle çalıştırıp çalıştıramayacağımı merak ettim. Eski dizüstü bilgisayar bataryalarından söktüğüm 18650 piller 3,7 volt gerilime sahipler. Amper olarak da akülerden daha iyiler. Böylece deney başladı.

İlk olarak ışıldağı söküp içerisindeki aküyü çıkardım. 18650 pilin boyutları biraz büyükçedir. Ben ışıldağın içine sığar sandım ancak olmadı. Böyle olunca yan kasasında iki delik açıp elimdeki pil yuvalarından birini buraya 404 plastik çelik yapıştırıcıyla sabitledim. Daha sonra devre bağlantılarını yapıp denetim ve bingo! Işıldak neredeyse aynı ışık şiddetinde çalışıyordu. Denemek için açık bıraktım ve yaklaşık yarım saat sonra ışığın yavaş yavaş güçsüzleşmeye başladığını gördüm.

Böyle bir bağlantının bir güzel tarafı da ışıldağın üzerindeki devre sayesinde ayrıca bir şarj aletine gerek kalmadan 18650 pili şarj edebiliyor olmak. Çünkü şarj devresinden çıkan gerilimle pilin şarj gerilimi aynı. Bu açıdan da çok kullanışlı olduğunu söyleyebilirim.

Avatar – Arayış (Çizgi Roman)

Geçen yılın son günlerinde Gerekli Şeyler müthiş bir sürpriz yaparak, canımız ciğerimiz biricik Aang‘imizin yıllar önce İngilizce olarak yayımlanan çizgi romanlarını Türkçe olarak yayımlamaya başlayacağını, üstelik orijinalinde olduğu gibi üçer cilt halinde değil, bir kerede tek cilt olarak yayımlanacağını duyurdu. Bu durum başta benim gibi pek çok Avatar hayranı için yıllar sonra gelen eski bir dostu karşılamak gibiydi. Gerçi hakkını yememek lazım, Türkiye’deki birkaç iyi Avatar fanı tarafından İngilizce çizgi romanlar zaten çevrilmiş ve internet ortamında pdf olarak okunabiliyordu ancak elbetteki basılı kitabın yerini tutmuyor, çizgi roman olmuyordu. Basılı olarak yayımlanınca hemen siparişi vermiş ve maceranın ilk kitabı olan Verilen Söz (The Promise) elime geçmişti. Verilen Söz, öykü olarak biraz zayıf olsa da anime serisinin bittiği yerden devam ettiği için hiç şikayet etmemiştim.

Bir sonraki macera olan Arayış (The Search), kronolojik olarak Verilen Söz’ün devamı niteliğinde ancak olaylar birbirinden bağımsız. Bu macerada kahramanlarımız, Zuko‘nun akıbeti belirsiz annesini arıyorlar. Bir öncekine göre çok daha keyifli ve şaşırtıcı bir öykü olmuş. Tek kötü yanı ise Toph‘un yer almaması. Çok çok ileride bir zaman dilimde belki yayımlanırsa tam da bu dönemde Toph’un neler yaptığına dair başlı başına bir çizgi roman İngilizce olarak yayımlandı bile: Toph Beifong’un Metal Bükme Akademisi.

Çizgi roman, gerçekten eşine az rastlanır bir kalitede, tamamen kuşe kağıda ve çok şık bir kapakla basılmış. Arka kısımda ise yine geçen sefer olduğu gibi çizim taslakları yer alıyor. Özellikle kemik fanlar için bunlar altın değerinde. Çizgi romanın künyesini aşağıda veriyorum. Orada da zaten üç cildin bir araya getirildiği ibaresi yer alıyor.

Bu çizgi romanların yeniden basılıp basılmayacağı, basılırsa da bu kalitede olup olmayacağı meçhul. Bir de yakın zamanda Nickelodeon‘un Avatar evrenine yeniden el atması olayı var. Hali hazırda sadece Son Hava Bükücü serisinden basılmış tam 10 çizgi roman var. Bunların iki tanesi yayımlandı. İşin özü şu ki Gerekli Şeyler, bu çizgi romanların satışından memnun olursa kalan 8-9 (ve sayısı her yıl artan) çizgi romanı da basar. Üstelik bu sadece Son Hava Bükücü serisi. Bir de Korra Efsanesi (The Legend Of Korra) serisine girerlerse basılacak çizgi roman sayısı epey artıyor. Umarım öyle olur. Ben bu çizgi romanı Gerekli Şeyler’in kendi internet sitesinden sipariş ettim ancak başka kitap sitelerinde de muhakkak vardır. Avatar evrenini seviyorsanız çok geç olmadan arşive katın derim.

Mortal Kombat (2021)

Olmamış. Dağılabiliriz.

Fragmanını ilk defa gördüğümde acayip mutlu olmuştum. Yıllardır DC ve Marvel yarattıkları evrenlerde hemen her yıl en az ikişer üçer süper kahraman filmi çekerken, Mortal Kombat gibi başlı başına konusunu “Dünyalar arası savaştan” alan bir yapıma modern bir dokunuş gerekiyordu. Üstelik doksanların kısıtlı görsel efekt imkanlarına rağmen artık 2000’lerin ilk çeyreğinde “ölmüş olan oyuncuları bile” oynatabiliyoruz.

Yeni Mortal Kombat filmi için yayımlanan fragmanda Hiroyuki Sanada‘yı “Scorpion” rolünde görünce “Bu adam varsa film efsanedir” dedim. Kendisine olan hayranlığım The Last Samurai filmiyle başlayıp 47 Ronin filmiyle iyice perçinlendiği için, bir de bu herife fantastik filmler gerçekten yakıştığı için beklentim epey yükseldi.

Ama olmadı. Filmi resmen zorlayarak bitirdim. Akmadı bir türlü. Yönetmen Simon McQuoid filmi çekerken “nasılsa eski fanlar izleyecek” diye düşünmüş olmalı ki Mortal Kombat’ın ne olduğundan bahsetmeden direkt konuya dalıyor. İki dünya arasındaki savaş ise yalnızca birkaç sahnede kurulmuş dekorların önünde “geçiştiriliyor“. 1995’te çekilen ilk film henüz ilk saniyesinde başlayan müziğiyle bile akılları baştan almaya yetiyordu. Filmde o dönemim şartlarını zorlayan görsel efektler vardı ve iki dünya arasındaki savaş çok net bir şekilde enine boyuna ortaya konuluyordu. Bunun için apayrı bir mekan yaratılmış ve kahramanlar mekanları dolaştıkça oradaki isimsiz kahramanları görüp öykünün arka planını zihnimizde doldurabiliyorduk. 1997’de gelen devamı kötü bir filmi ancak bile isteye kötü yapılan bir filmdi. Cast’ta Raiden‘ı değiştirince her şey neredeyse çöp olmuştu.

2021’de çekilen filmde yalnızca tek bir sahnede o efsane müziğin “düzenleme versiyonunu” duyabildim. Doksanlarda çekilen ve bugün hala bilinen, izlenen, kült mertebesinde ulaşan filmlerin değişmez şartıdır müzik. Hatta pek çoğunda film müziği filmin önüne geçmiştir. İşte Mortal Kombat da bu ikinci grupta yer almasına rağmen, müzikleri açısından yeni film bir hayal kırıklığı. Bütçeleri mi yetmedi, bestecileri mi kötü anlamıyorum.

Blogda çok fazla film incelemesi yayımlamıyorum. Ancak böylesine hevesle oturup hayal kırıklığı yaşayınca paylaşmasam olmazdı. Neyse biz efsaneyi yine orijinal müziğiyle hatırlamaya ve anmaya devam edelim. Mortal Kombat, ne yazık ki hiçbir zaman hakkı tam olarak verilememiş bir proje olarak orada bekliyor. Ben iyi bir bütçe, yaratıcı bir yönetmen ve besteciyle ve birkaç tane de meşhur oyuncuyla belki bir on yıl sonra yeniden çekilirse “bu sefer olacağı” kanaatindeyim.

Bir Muhteşem Dolunay: Dijital Dergi Arşivi ve Altın Kitaplar Serisi

Bu ay pırıl pırıl bir dolunay vardı gökyüzünde. Mert‘i uyuttuktan sonra kamerayı alıp hemen pencereye koştum. Tam 20 kare görüntüyü üst üste istifleyerek elde ettiğim netlik, beni benden aldı ne yalan söyleyeyim 🙂 Dolunayı, güzel bir gece manzarasıyla birleştirince ortaya çıkan sonuç umarım seni de mutlu etmiştir. Yaşayamadığımız bir yer burası. Çok uzaklarda bambaşka kaderlerin kesişimlerinde, kısacık buluşabildiğimiz bir yer. Sen buraları hep gördün, ancak hiç gelemedin. Ne yazık.

Bu ay özellikle bayram tatili süresince evde epey bir arşiv düzenlemesi yaptım. Özellikle teknik dergileri, elimde tek tük sayısı olan dergileri tarayıp dijital ortama aktardım. Öğrenciliğimden beri takip ettiğim ve biriktirdiğim Su ve Çevre dergilerinin son üç yıl hariç elimdeki tüm sayılarını dijitale aktardım. Böylece elimde pdf formatında, epey geniş bir arşiv oldu. Böylece kitaplıkta da ciddi miktarda yer açıldı. Koskoca arşivi mini minicik bir hafıza kartına sığdırınca insan garip hissediyor. Bu arada, eğer çevre mühendisiyseniz ya da su/atıksuyla ilgili bir iş yapıyorsanız Su ve Çevre, ülkemizde takip edebileceğiniz en uzun soluklu ve doyurucu yayınlardan bir tanesi. Benden söylemesi.

Bu ülkede seksenleri ve doksanları çocuk olarak yaşamışsanız, Altın Kitaplar Serisi‘nden herhangi bir kitabı okumamış olma ihtimaliniz birazcık düşük. Altın Kitaplar’ın o dönem böyle yaygın şekilde okunmasının ve tutulmasının muhtemelen bir nedeni de ciltli ve şömizli olarak bastığı kitaplardı. Gerçi sonraki yıllarda aynı kitapları ve bir kısım yeni romanları, karton kapaklı olarak da bastılar ancak geçtiğimiz yıl 60. yıla özel olarak yeniden ciltli kitap baskısı yaptılar.

Basılan onlarca kitap arasında elbette pek çok da Jules Verne kitabı vardı. Bu ay elimdeki eski şömizli ve şömizsiz ancak ciltli Altın Kitaplar’a şömiz hazırlayıp bastırdım. Sevgili Murat Haser‘in desteğiyle bir aydan kısa süre içerisinde göze görünür sayıda kitabı toplamayı başardım. Aşağıdaki fotoğrafta Altın Kitaplar’dan çıkan Jules Verne romanlarının büyük kısmı görülüyor. İlk satırda ortada yer alan dört kitabın şömizini ben kendim hazırlayıp bastım. Orta sırada, sağda en son kitap hariç hepsi ciltsiz karton kapaklar, ilk ve orta sıranın en sağında en sonda yer alan iki kitap ise 60. yıl özel baskıları.

Şömiz işine bir kere başlayınca da hızımı alamayıp Öğün Yayınları‘na daldım. Eh şimdilik üç kitabım var ama olsun. Bir de çok uzun süredir aradığım Kitap-lık Dergisi‘nin 44. sayısını buldum. Hem de Eskişehir’de! Hiç ummadığım bir adreste, neredeyse hiç kullanılmamış olarak. Bu 44. sayı, başlı başına bir yazıyı hak eden çok ama çok klas bir sayı. Jules Verne’yle ilgili Türk yazınında çıkan en kapsamlı içeriklerden birisine sahip.

Bu ay hep böyle renkli, kitap peşinde geçti. Umarım tüm yaz mevsimi yüzümüz güler. Bu senin için:

Sabhankra – Death To Traitors (2021)

Pandemi döneminde pek çok sanatçı ve sahne çalışanı işsiz kaldı. Pek çoğu enstrümanlarını satıp bir süre idare etmeye, bir kısmı ise başka işler yapmaya mecbur kaldılar. Türkiye’de metal müzik icra ediyorsanız, aslında pek çok diğer tarz gibi, sadece müzik yaparak hayatınızı kazanmanız çok ama çok zor. Muhakkak başka işler de (müzikle ilgili olsun olmasın) yapmanız gerekir. Bu sıkıntılı dönemde metal müzik grupları yine de üretmeye, yeni besteler yapıp pandeminin getirdiği karanlığı yaymaya devam ettiler. Elbette ki gönlümüzün sahibi Sabhankra‘mız da bana göre uzun süren bir aradan sonra yeni albümünü yayımladı: Death To Traitors.

Youtube’da parçayı yayımlayan Black Metal Promotion kanalında albüme yapılan yorumlar gerçekten çok iyi. Şöyle bir inceleyince Dünya’nın her yerinden müzikseverlerin albüme yaptıkları yorum genellikle inanılmaz olduğu ve vokallerin çok iyi olduğu şeklinde. Bu iyi tepkiler gerçekten mutluluk ve ilham verici olmalı ki biz henüz yeni albümle ısınma turları atarken grup yeni şarkıların yazımına başlamış bile! Türkiye’nin açık ara en üretken gruplarından birisi olan Sabhankra’nın bu son çalışmasıyla birlikte toplamda 5 albümü, 3’si live olmak üzere 7 tane EP’si yayımlandı. Constantinopolis dönemindeki 1 albüm ve 1 EP’yi de sayarsak aşağı yukarı 70-80 parçalık tamamı besteden oluşan müthiş bir diskografi çıkıyor karşımıza. Hemen hemen her iki yılda bir yepyeni bir albümü dinleyicisiyle buluşturan grubun özellikle son 3 çalışmasından itibaren yönünü melodik death metalden melodik black metale çevirdiği çok açık. Uzun süredir grupta eleman değişikliği olmadığından dörtlü olarak oturttukları kadroyla inanılmaz parçalar üretmeye devam ediyorlar. Death to Traitors’u da üreten güncel kadro (Mayıs 2021) şu şekilde:

  • Savaş Sungur – Gitar, vokal
  • Süha Kozbey – Gitar
  • Gürkan Yücel – Bass
  • Rıdvan Başoğlu – Davul
Sabhankra

Önceden Sabhankra albümlerini yayımlanmadan önce dinleme ayrıcalığım olurdu. Anca son yıllarda muhtemelen albümlerin basıldığı label firmalarının da etkisiyle albüm öncesinde pek bir şey sızdıramıyorum Savaş Abi‘den. Bu albümde de ancak bir parçayı alabildim 🙂 Dolayısıyla albümün Youtube’da (ve sonrasında Spotif’da) yayımlandığını görünce bu yazıyı yazmak için oturup dört beş defa baştan sona dinlemem gerekti. Dediğim gibi eskiden yazdığım Sabhankra albüm incelemelerinde albüm yayımlandığında ben albümden en azından dört beş şarkı ezberlemiş oluyordum.

2019’nın başlarında yayımlanan bir önceki albüm The Dream Is Dead, üç parçalık bir EP idi ve açıkçası grubun giderek sertleşen soundu hakkında müthiş fikirler veriyordu. Ancak özellikle benim çok sevdiğim klavye melodilerinden yoksundu. 2018’de yayımlanan From The Frozen Mountains‘te yer alan It Burns gibi marşlar da içermiyordu. Bu açıdan bakıldığında galiba Sabhankra’nın son dönemde çıkardığı en melodik albümü From The Frozen Mountains olabilir.

Biz dönelim Death To Traitors’a. Bu albüm aslında geçtiğimiz yıl yazılmış ve kaydedilmiş. Mastering ve miks işleri Ali Sak tarafından yapılmış. Ellerine sağlık! Hazırlıkları, son düzenlemeler ve label anlaşması derken yayımlanması bu yılı bulmuş. Bu arada Sabhankra ilk defa bir Avrupalı firmayla çalışıyor bu albümde. Son iki çalışmasını Rus firmasıyla yayımlamıştı malumunuz üzere. Bu sefer rota Finlandiya ve Saturnal Records. Albüm stream’de dinlemede ancak fiziksel bir kopyası henüz yok. CD ve kaset formatında basılması planlanıyor. Umarım çok gecikmez. Albüm kapağı yine ve yeniden sevgili Marta Sokolowska tarafından çizilmiş. Şu sarının ve kırmızının tonlarına bayıldım. Umarım ki kartonet tasarımda da benzer temayla birkaç küçük de olsa figür içerir.

Yaklaşık 35 dakika süren albümün çalma listesi şu şekilde:

  1. Call to Arms (6.21)
  2. Burn Down Their Halls (5.42)
  3. Death to Traitors (4.23)
  4. Heavens Are Fake (5.08)
  5. I Came This Far For Nothing (7.25)
  6. Awakend in the Dark (6.45)

Albümün açılış parçası albümden yayımlanan ilk parça olma özelliği de taşıyan A Call To Arms. Bu yıl Mart ayının son günlerinde lirik videosu yayımlanan parça, özellikle blastlar ve arka plandaki efektleriyle müthiş bir açılış parçası olmuş. Girişte oluşturduğu o altyapı sizi iyice havaya sokmaya yetiyor. Devamında ise Sabhankra’nın sürat rekorları kıran parçalarından bir tanesi başlıyor. Bir röportajında “davulcunuz kadar iyisiniz” diyor Savaş Sungur. Bunu özellikle son albümlerde ciddi anlamda görüyoruz. A Call To Arms yarattığı hissiyat bakımından bana, Game Of Thrones‘da Night King’in Wight’ları dirilttiği sahneyi hatırlatıyor. Özellikle lirik videosuyla birlikte dinlerken, yer yer Immortal (dağlar, sıra dağlar ve buz) dinliyormuş hissini verdi. Nakarat altında devam eden riff ve blastlar, Sabhankra’nın şarkı yazımında çıtayı sürekli yükseğe çıkardığını gösteriyor. Gerçi yine de belirtmemde fayda, tamamen kişisel bir tercih olarak, bu black metalvari soundun daha çok klavyeyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü özellikle 2000’lerin ortasından itibaren Sabhankra dinleyen herkesin grubu sevmesinde ve şarkıları marşlar gibi ezberlemesinde, akılları baştan alan klavye melodilerinin etkisi büyüktür.

Burn Down Their Halls albümün agresif bir diğer şarkısı. Özellikle 30. saniye sonrasında başlayan o gerilimli intro bana Rotting Christ‘ı anımsattı. Ancak bu gerilim hiç beklenmedik bir patlamayla sonra erip hırçın bir vokal başlayınca bu hissiyat tamamen kayboldu. Yeri gelmişken belirteyim. Davullar albümün tamamında hemen hemen aynı tempoyu hiç bırakmıyor ve blasttan neredeyse vazgeçmiyor. Bir önceki EP bana göre davulcunun yıldızının parladığı bir çalışmaydı. Burada ise kendimi hemen tüm parçalarda daha çok vokale imrenirken buluyorum. Parçanın ikinci yarısından itibaren, klavyeye yaslanmış bir riffle ilerleyip yine hiç umulmadık çığlık efektleriyle son düzlüğe giriyor şarkı. Özellikle nakarat öncesi kalkışlar albümün en coşkulu riffleri olabilir.

Death To Traitors, albüme adını veren parça olarak 17 Nisan tarihinde yayımlandı. “Death to traitors!” screamleriyle vokalin yine alıp yürüdüğü bir şarkı. Albümdeki yadırgadığım tek şey bu parçanın solosu oldu. Hiç alışıldık Sabhankra sololarına benzetemedim.

Albümün dördüncü parçası Heavens Are Fake. Parçanın adını duyunca Sabhankra’nın çok meşhur “When pain is yours, heavens are mine” tişörtü geldi aklıma. Oraya bir gönderme var mı bilemedim. Albümdeki en iyi parçalardan bir tanesi ve akılda kalıcı ismiyle bence albüme adını veren parça olabilmiş.

I Came This Far For Nothing, “işte Sabhankra!” dedirten bir girişle başlıyor. Nihayet özlemini duyduğum o klavye altyapıları bu parçada başlıyor. Bu haliyle eski dönem Sabhankra şarkılarını fazlasıyla anımsatıyor. Vokal altındaki riffler çok güçlü ve melodik. Parça içi trafiği çok başarılı. Az önce yazdığım hususu tekrar etmek gerekirse, bir önceki EP’ye göre bu EP’de davullar biraz daha arka planda kalmış. Ancak bu şarkı, albümün istinası olmuş. Parçanın ortasında hiç beklenmedik anda başlayan bir gitar melodisi bir kere daha “İşte Sabhankra” dedirtiyor. Nakarat melodisi, klavyenin karanlık altyapısı derken, albümün incisi bir parça I Came This Far For Nothing. “Bu kadar uzağa geldiğimize değdi” dedirten cinsten.

Vee geldik son ve bana göre albümün en iyi parçasına: Awakened in the Dark. Muazzam epik bir gitar melodisiyle ilk saniyelerde etkisine alıyor dinleyiciyi. Albümün en başarılı ve en akılda kalıcı melodisi kesinlikle bu. Alper kulakları çınlasın, “Sabhankra soloları hikaye anlatır gibi” derdi. Gerçekten de ikinci dakikanın başında başlayan solo albümün bir defada en uzun solosu olmasının yanı sıra beni alıp taa 2010’a, Revenge albümünü yayımlanmadan dinlediğim o ilk geceye götürdü. Hikayeler, anılar, yaşanmışlıklar… Konser çıkışında grubu İstanbul’a yolcu etmeden önce tren garında neredeyse ağlayacaktım. Adeta bir şifre gibi, tam 03.30’da başlayan gitar melodisi benzerini ancak Sabhankra diskografisinde görebileceğiniz bir saygı duruşu. Kendi adıma hiç bitmesin dediğim bir bölüm. Bitişi ise çok acımasız oluyor. Şarkı biterken belki de birkaç yıl daha yeni albüm gelmeyeceğini bilerek hüzünleniyorum.

Birkaç gün önce sevgili arkadaşım Serkan sayesinde Savaş Sungur’un Extreminal Webzine ile yaptığı tam 3 buçuk saatlik şu röportajını gördüm ve parça parça izledim tamamını. Youtube’da Extreminal TV kanalında yer alan röportaj, Sabhankra’nın müzikal yolculuğunun albüm albüm, taa en başından ele alması ve Savaş Abi’nin hemen her şeyi büyük bir samimiyetle aktarması bakımından çok önemli bir materyal. Türkiye’deki en büyük Sabhankra hayranı olan benim bile bilmediğim duymadığım bir sürü anketod ve bilgi içeriyor.

Bu kadar uzun süre bir grubun peşinden gidince, grubun diskografisine ve arkadaşlık ilişkilerine sahip ve hakim olunca yorum yazmak hem kolay hem de çok zor oluyor. Neyse ki sadece Sabhankra’nın değil, dinlediğim hiçbir albümün incelemesini ciddi ciddi oturup üç dört defa dinlemeden yazmadım. Sataşmadan duramayacağım. Yıllar önce dergi yayıncılığı yaparak konserlerden davetiye isteyen bir büyüğümüze “Abi derginde 200’den fazla inceleme var. Hepsini de sen yazmışsın. Dinledin mi gerçekten?” diye sorduğumda “Gülerek, yok yav çoğuna aynı şeyi yazıp geçiyorum iki cümle” demişti. Bu benim için çok iyi bir “Nasıl Olmamalıyım” örneği olmuştu.

Yazı burada bitiyor. Belki biraz uzun oldu ama iddia ediyorum, yine bu albüm için Türkçe olarak yazılmış en detaylı yazı oldu. Bir kötü haber, bu albüme klip gelmeyecek. Pandemi koşulları nedeniyle biraz riskli anlaşılan. CD’lerin ise ülkemize ne zaman ulaşacağı belirsiz. Albüme puan vermek adetim değil ancak bu sefer vereceğim: 10 üzerinden 8.

THE SUN GOD IS DYING! DEATH TO TRAITORS!