Konya’da Karamanlıca Dili Keşfi

sille03Önceki hafta, Konya‘ya yaptığım ziyaretle ilgili yazdığım yazı çok ilgi gördü. Okuyan herkese teşekkürler. O yazının içerisinde Konya’da Sille Mahallesi’nde yer alan “Aya Eleni Kilisesi” hakkında da birkaç kelime yazmıştım. Bu yazıda esasen bu kilisenin kitabesinden yola çıkarak, aslında kolaylıkla okuyabileceğimiz bir dilden, Karamanlidika ya da Karamanlıca denilen artık ölü sayılabilecek bir dilden bahsedeceğim.

sille01Mehmet ve Emrecan, Sille’ye gideceğimizi söylediğinde heyecanlanmıştım. Çünkü burada yer alan antik sayılabilecek bir kilisenin varlığından haberdardım. Sille’ye ulaşıp bomboş sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir süre sonra çocuklar bana kiliseyi gösterdiğinde şaka yapıyorlar sandım. Çünkü yapılışı bu kadar eski olan bir kilisenin halen ibadet edilebilecek kadar sağlam olması ilginçti. Sonradan anladım ki yapıldığı iddia edilen 327 yılından bugüne kadar pek çok tadilat görmüş. Yapılış tarihinden ve kilisenin tadilat geçmişinden bahsedebilmemizi sağlayan ve aslında bu yazının da konusu olan şey ise 1833 tarihli kitabesi.

1833 tarihi bile epey eski bir tarih. Bugün Sivrihisar‘da bulunan Ermeni Kilisesi‘nin 1881 yılında yapıldığını biliyoruz. Yıllarca süren mezbelelik halinden şu son beş on yıldır kurtulmuş (çok da iyi yapılamayan bir restorasyon sayesinde) durumda. Oysa bu kilisenin, Bizans’ın Hristiyanlıkla neredeyse tanıştığı yaşta olduğu iddia ediliyor. O dönem Bizans’ın efsane imparatoru Konstantin‘in annesi Helena, Hacı olmaya karar veriyor. Bunun için de Kudüs’e giderken Konya’ya uğruyor. Kalıntılarını bugün bile kilisenin sağında solunda gördüğümüz ve ilk Hıristiyanlık çağlarına ait antik oyma mabetleri görüyor. Bir iddiaya göre orada kaldığı süre içerisinde kiliseyi yaptırıyor, bir iddiaya göre ise hac yoluna devam edip dönene kadar bitirmelerini emrediyor. Konya’da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün sitesinde bile bu bilgi yer alırken Prof. Dr. Semavi EYİCE‘nin 1975 yılı Ocak ayında yayımladığı “Anadolu’da Karamanlıca Kitabeler” isimli makalesinde ise şöyle bir iddia yer alıyor:

sille05

Dolayısıyla kilisenin aslında benim de ilk anda anlam veremediğim şekliyle, o kadar da eski olmadığı kanaatine varmış durumdayım.

İşte bu kilisenin kapısının üzerinde bir kitabe yer alıyor. Şöyle dikkatlice bakınca, yazan sözcükleri okuyabildiğinizi, Türkçe kelimelere benzetebildiğinizi fark ediyorsunuz. O kadar şanslıydım ki Konya’ya gitmeden kısa süre önce ekşi şeylerde okuduğum ve ilgimi çektiği için alfabesini döküp çalıştığım Karamanlidika dilinin halen en büyük örneklerinden bir tanesi sayılan bir kitabe, üstelik ülkede bu dilde yazılmış on altı adet kitabeden birisine rastlamıştım (Semavi Hoca’nın çalışmasında 9 tanesi yer alıyor).

Karamanlidika ya da Karamanca, bu bölgelerde (Nevşehir, Niğde, Konya) yaşayan Hristiyan Türklere ait bir dil. Bu kişiler, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda konuştukları Türkçe’yi, Yunan harfleriyle yazmayı tercih etmişler. Çevrilen kitabelerde ve bu dilde yazılan kitaplarda sözcükler Türkçe. Sadece benim tespit ettiğim kadarıyla kişilerin isimleriyle ay isimleri Yunanca.

sille06

ekşi şeyler’de bulduğum örnek bir Karamanlıca yazı

Dilin özünün Türkçe olması, ancak yazılan harflerin Yunan alfabesi olması nedeniyle bazıları Karamanlıca’yı ayrı bir dil olarak kabul etmiyorlar. Bu durumun “Türkçe’yi Kiril alfabesiyle yazmaktan ne farkı var?” diyorlar. МЕСУТ ПРООФХЕАД ЧИФТЧИ gibi.

Bu kısımda yine Prof. Dr. EYİCE’nin çalışmasından yararlanarak kitabede ne yazdığını açıklayalım.

sille02sille04

sille07

327 tarikinte pou serrif ekklisemizi
Aya Eleni Mihail arhangelos ismine kourtou temeli
Hale ekklesiamızın outzntzou tamiri
Sefketlou Soultan Mahmout efentimiz ihsan eileti emri
Epitropos zarraf Ha Elia oltou tekmil nazırı
Mihael arhangelosun sefaati-ilan Haktaale
Imtat eten (n) ere ve zehmet çekennere vere eciri
Sine . 1833 : Feb 12
a ô

Şu haliyle okunduğunda bile az çok anlayabiliyoruz anlatılmak isteneni, ancak yine de günümüz Türkçesiyle ifade etmek gerekirse:

327 tarihinde bu şerif kilisemizi
Aya Eleni Mikhaik Arkhangelos ismine kurdu temeli
Halen kilisemizin üçüncü tamiri
Şevketlu Sultan Mahmud efendimiz ihsan eyledi emri
Epitropos sarraf Hacı Elia oldu tekmil nazırı
Mikhail Arkhangelos’un şefaatiylen Hak ta’ala
İmdat edenlere ve zahmet çekenlere vere ecri
Sille Sene 1833, şubat (Fevruarios) 12
a ô (en son satırdaki bu harfler grek alfabesinin ilk ve son harfleri olup her şeyin başı ve sonu anlamında Hristiyalarda kabul edilen bir işarettir)

Bu yazıları okumak benim için birazcık da bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sayesinde giderek daha kolay oldu. Bir de Grek alfabesindeki çoğu harfin Kiril alfabesiyle aynı olduğunu fark ettim. Dolayısıyla alfabenin de şöyle bir listesini yapmak gerekirse:

sille08sille09

Ülkemizde böyle bir dil, böyle hazine var. Kim bilir belki uzak bir köyde, kahvehane bahçesinde bulunan bir dikili taş görürsünüz bir gün. Belki de üzerinde yazanlar size tanıdık gelir. Hatta okumak için heyecanla arabadan inersiniz telefonu yere düşürüp camını kırmak pahasına. Yüzlerce yıl önceden size gelen birkaç kelimeyi, bir mesajı okuyup anlamanın verdiği o hazla gözünüz görmez olur hiç bir şeyi…

 

Proofhead Konya’da!

Geçtiğimiz hafta hayatımda ilk defa Konya’daydım sevgili okur. Atıksu arıtma tesisleriyle ilgili bir eğitime katılmak üzere pazartesi günü yüksek hızlı trenle Konya’ya gittim. Eskişehir’den Konya’ya her gün üç sefer düzenliyor TCDD. Ancak yer bulmak neredeyse imkânsız. Eğer Eskişehir-Konya şeklinde değil de İstanbul-Konya şeklinde aratırsanız yer bulabiliyorsunuz. Yani TCDD, Eskişehir’e çifte standart uygulayıp kota vermiyor. Bu da böyle biline.

Yarım saatlik bir gecikmeyle İstanbul-Konya treni geldi. Aynı trene Kocaeli’den iki arkadaşımız ve Bilecik’ten de Murat Abi’yle Olgun binmişlerdi. Böylece toplamda beş kişilik küçük bir kafile olarak yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra Konya Gar’ında indik. Hiç vakit kaybetmeden etkinliğin yapılacağı Bayır Diamond Hotel’e geçtik.

konya12Öğleden önce etkinliğin açılış konuşmaları yapılmıştı ve öğleden sonra ise ilk oturumu başlıyordu. Eşyalarımı odaya atıp hemen salona indim. Üç grup halinde katıldığımız etkinlik boyunca ağırlıklı olarak çevre mühendisliğinin konusu olan atıksu arıtımına ilişkin fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri ayrıntılı bir şekilde tartıştık. Eğitim boyunca Murat Abi’yle aynı sınıftaydık ve ayna yana oturduk.

Oda arkadaşımla daha önce Antalya’da tanışmıştık. Sağ olsun hiçbir sorun yaşamadık. Ancak beş gün boyunca otel odasının geçmek bilmeyen küf kokusuna maruz kaldık. Gün içerisinde Kütahya’dan Ferit ve Gürcan’la buluştuk, muhabbet ettik. Akşam yemeğini ise Murat Abi’yle yedikten sonra otelin civarında ufak bir tur attık. Ölesiye yorulmuştum ve hemen uyudum.

konya20

Ben – Emre Can – Mehmet

Ertesi sabah erkenden derse gittik. Akşama da kadar da otelde geçti. Akşam ise Gelibolu’dan asker arkadaşlarım Mehmet ve Emre Can geldiler otelin kapısına dayandılar 🙂 O saate kadar yemek yemediğim için bunlara hemen bildikleri en iyi etli ekmek yapan yere çekmelerini söyledim. Havzan denilen yere gittik. Burada Emre Can, Konya’nın sıralı güzellikleri etli ekmek, Mevlâna, bıçak arası ve Konya böreğini söyledi. Bunların içinden bir tek Konya böreği denilen peynirli pideyi yememiştim. Aman yarabbim o nasıl lezzetli bir pideydi öyle anlatamam. Fırıncı getirip koca küreği masaya yanaştırınca insanın gözleri yuvalarından fırlıyor.

Yemek faslı epey keyifli geçti. En son 2014 yılı temmuz ayında gördüğüm bu iki kardeşimle hasret giderdik. Asker arkadaşı olunca konu da hep askerlik oldu. Belki herkes kendisi için aynısı söyler ama bizim bölük gerçekten bir acayipti. Çok sıra dışı, akıl almaz adamlar vardı. O günleri konuşmaya başlayınca aklıma askerliğin geceleri geldi. Bizden sonra olan olayları ağzı açık dinledim. Umur’la birlikte ruhumuz bile duymadan, bölükte olan bitenleri konuştuk hep. Gülmekten karnımız ağrıdı.

konya13Yemekten sonra Sille denilen yere geçtik. Burası -iddia edildiği üzere- Türkiye’nin en eski kilisesi olan Aya Eleni Kilisesi’nin de bulunduğu bir mahalle. Neredeyse 6000 yıllık yerleşik bir tarihi var. Burada 327 yılında yaptırılan kilise, tarih boyunca pek çok onarım gördüğü için bugün halen ayakta kalabilmiş. Bu kiliseyle ve kilisenin Karamanlıca dilinde yazılmış kitabesiyle ilgili apayrı, çok ilginç bir yazı yazacağım. O yüzden detaya girmiyorum. Kiliseden sonra Sille’yi tepeden gören Chic isminde bir mekâna gittik oturduk ve aramızda apayrı bir muhabbet başladı. Bizim çocukların bu sıralar peşinde oldukları bazı çalışmalar varmış. Öyle ilginç şeyler anlattılar ki büyük ihtimalle bunları derleyip bir öykü içerisinde bloğa yazacağım. Son günlerde yaptığım en ilginç ve en keyifli muhabbetlerden birisiydi.

Bu arada söylemeyi unuttum, Konya’ya geldiğimiz günün akşamından gideceğimiz güne kadar sis hiç eksik olmadı. Sisle beraber üzerimize çöken ve genzimizi yakan bir kömür kokusu vardı hep. Atmosfer bilimciler bu duruma “smog” diyorlar. İşte Sille’ye gittiğimiz gece vaktinde de sis nedeniyle bir noktadan sonra arabanın içinden bir metre önümüzü göremez olmuştuk. Dakikalar boyunca yola böyle devam ettikten sonra nihayet şehir merkezine gelince hava açıldı. Saat gece yarısını geçe ismini hatırlayamadığım ama Konya’da meşhur olan bir künefeciye gittik. Ben hayatımda böyle bir künefe sunumu görmedim. Eğer bir daha gidersem Konya’ya, bu mekâna yine gideceğim.

Gecenin köründe otele dönüp hemen uyudum. Çarşamba sabahı derse girdikten sonra Ferit ve Gürcan’la birlikte nihayet iki gündür gitme planları yaptığımız Mevlâna Müzesi’ne doğru yola çıktık. Otele çok yakındı ve dolmuşla 10 dakikada vardık.

konya17

Mevlâna Müzesi ve buradaki dergâh, muhtemelen ülkedeki en kutsal yerlerden birisi. Yani yıllardır o şekilde duyduk gidenlerden. Ancak ben buraya ilk defa gelmeme rağmen, orta ölçekli bir Anadolu Müzesi oluşumundan başka bir şey göremedim. Mevlana’ya ait olduğu söylenen birkaç parça eşya dışında buraya atfedilen maneviyata ve “Ne Olursan Ol, Yine Gel” mottosuna uygun pek bir düzenleme göremedim. Yıllar önce Alper’le birlikte Afyon’da ziyaret ettiğimiz Mevlevihane de bile daha çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum.

konya16

konya14Mevlana’nın bahçesinde bulunan müzeden hiçbir şey almayın. Çünkü 100 metre dışarıda bulunan hediyelik eşya satıcılarında aynı ürünler neredeyse üçte bir fiyatına var. Biz de buralardaki dükkanlardan ufak tefek şeyler aldıktan sonra Ferit’in çok methettiği bir dükkâna gittik. “Hurmacı” ismindeki bu dükkân, hayatımda görüp duymadığım kadar çok çeşitte hurma satıyordu. İlginiz varsa, tadını seviyorsanız muhakkak buraya uğrayın. Yaklaşık olarak yumruğumun içini dolduracak kadar büyük bir hurma vardı mesela. Tekini 5 TL’ye satıyorlardı.

Buradan yola devam edip Rampalı Çarşı denilen ve Konya sahaflarının yoğun olarak bulunduğu bir işhanına ulaştık. Hızlıca turladık ancak dikkatimizi çeken bir kitap olmadığından çıktık ve otele döndük. Öğle yemeğinden sonra bizi bir teknik geziye

konya18

Barbaros Abi

götürdüler. Burada biraz fazla vakit geçirip rüzgârı da yiyince adam akıllı sersemledim ve akşamı zor ettim. Akşam yemeği için Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir restorana, geleneksel Konya yemekleri yemek üzere gittik. Farklı gruplarda olduğumuz için o güne kadar pek denk gelemediğimiz Barbaros Abi, eşi, Gürcan ve Ferit’le birlikte aynı masaya oturduk. Konya’nın meşhur yemekleri birbiri ardına gelmeye başladı. Mesela biz bamya çorbasını yıllarca Sivrihisar’da içtik. Meğer Konyalıların da meşhur yemeğiymiş. Çorba ve ana yemeği bir kenara bırakıyorum ve burada “etli yaprak sarması” için bir parantez açıyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli yaprak sarmasını yedim, çok net. Bu mekâna sırf yaprak sarması yemek için gelinir sevgili okur. Yediğimiz tüm yemekler gerçekten ve şaşırtıcı şekilde güzeldi, ancak şu yaprak sarması ah…

konya19

Perşembe günü akşamüzeri bir plan yaptık. Eğitim biter bitmez Gürcan ve Ferit’le hemen, önceki gün gittiğimiz merkeze gidecektik. Ancak tam o saatte Ferit, sırra kadem basınca plan yattı. Bir süre otelde amaçsızca bekledik. O gece tüm ekibi Mevlana Müzesi yakınlarındaki bir merkeze, sema gösterisi için götürdüler. Hayatımda ilk defa gerçek bir sema gösterisi izleyecektim. Gösterinin yapılacağı yere gittik. Yerlerimize oturduk. Sonra sırasıyla müzisyenler, semazenler ve dedeler çıktılar. Müzik yavaştan başlayıp semazenler dönmeye başlayınca eş zamanlı olarak bir ekranda söyledikleri ilahiler hem Türkçe, hem Arapça hem de İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bir noktadan sonra aslında bu ritüelin ciddi anlamda bir kendinden geçme hali olduğunu anladım. Bu hal her birimizi ciddi anlamda etkiledi. Gece bittiğinde epey yorulmuştuk. Gürcan odasına çıktı. Biz de Ferit’le bir yarım saat kadar otelin yakınındaki Kulesite AVM’ye gittik. Burada yüz metreden daha uzun bir kulenin ucunda, tıpkı bir zamanlar Ankara’da bulunan Atakule’ye benzer bir restoran ve seyir terası vardı. Yazının ortalarında bir yerlerde beş gün boyunca aralıksız sis vardı yazmıştım. Haklıydım. Haklı olduğumu da en tepeye seyir terasına çıkınca anladım. Konya yoktu. Sadece sonsuz bir sis vardı çünkü. O moral bozukluğuyla aşağı indik. Otele döndük ve uyuduk.

konya15

Ertesi sabah eğitim yine hız kesmeden başladı ve inan saat 15’e kadar aralıksız sürdü. Son kısımda küçük bir sertifika töreni vardı. Törenden sonra Ferit’le karnımızı doyurduk. Sonra da birlikte gara geçtik. Ferit’in treni benden önce olduğu için önce onu yolcu ettim. Sonra da yine aynı trenle döneceğim Olgun ve Murat Abi’yi beklemeye başladım.

sultaniGünler önce Kocaeli’den Eskişehir’e dönerken, bir tren garında başladığım kitabım “Sultanı Öldürmek” elimdeydi. Ahmet Ümit’in en meşhur polisiye romanlarından bir tanesiydi bu. Saat geldi ve tren gelmedi. Gecikti. Aşağı yukarı yarım saatlik bir gecikmeyle yola çıktık. Ve bir tren yolculuğunda okumaya başladığım kitabı yine bir tren yolculuğunda bitirdim.

Eskişehir’e dönünce yolda Ayşe’ye uğrayıp günlerdir beklediğimiz müjdeyi aldım.

Konya’ya yaptığım beş günlük ziyaret böylece bitmiş oldu. Misafirperverlikleri için kıymetli kardeşlerim Mehmet ve Emre Can’a, eğitim boyunca yan yana olduğumuz kıymetli dostum Ferit’e, tanışıp hemen samimi olduğumuz Gürcan’a, Murat Abi’ye, Olgun’a ve pek tabii ki büyüğümüz abimiz Barbaros Abi’ye selamlar, sevgiler ve teşekkürler. Konya güzel şehir.

Gehinnom

Bilgi öyle kutsal, öyle değerli ki sevgili okur, bunu ne yapsam hangi kelimeleri seçsem anlatamam. Şu hayatta bir ona doyamadım, bir de bilgiye desem yalan olmaz. Yeni şeyler öğrenmenin hazzı, inan hiçbir şeyde yok. Belki bilardoda… Ama yok yahu, yeni şeyler öğrenmek daha keyifli. Bu keyfin bir “tık” daha güzeli ise, bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı! Bu yazıda, bir black metal şarkısıyla başlayıp İsrail’e, oradan da İhsan Oktar Anar’a uzanıp nihayet son bulan bir yolculuktan bahsedeceğim.

hinnom01Bu yıl çıkan albümler içerisinde bir tanesi, bir black metal albümü var ki yayımlanır yayımlanmaz kendi türündeki başyapıtlardan birisi olarak değer gördü. Mgła grubunun Age Of Excuse isimli yeni albümü, tıpkı bir önceki albümü Exercises In Futility gibi baştan sona dinlemekten hiç sıkılmadığım bir albüm oldu. Uzun süredir beni bu kadar heyecanlandıran bir başka yabancı grup ve black metal albümü olmamıştı. Galiba bu yeni nesil black metal gruplarını seviyorum. Mgła’yı ilk olarak Exercises In Futility V isimli parçalarıyla tanımıştım. Bu arada evet, grup şarkılarına ayrı ayrı isim koymayıp numaralandırarak isim veriyor. Yazımıza konu olan Age Of Excuse albümü yayımlandığında ise, tüm albümde bir inci gibi parlayan “Age of Excuse II” isimli girişinden son saniyesine kadar insanı mest eden şarkı kulaklarıma hücum etti. İstisnasız her sabah işe giderken ve işten dönüşte eve girerken dinlemeye başladım bu şarkıyı.

Mgla, sadece müzikleriyle değil, sözleriyle de gerçekten takdiri hak ediyor. İnsanın ve insanlığın çürümüşlüğünü olabilecek en vurucu sözcüklerle, bazen bütün bir paragraf, bazen de tek bir kelimeyle anlatıyorlar. O açıdan lirikleri de çok değerli. Yazımıza konu olan Age Of Excuse II isimli parçanın sözleri de bu yüzden daha ilk okuduğum anlarda beni yakaladı. Sözler alışıldık kalıpların ve kavramların dışında, İngilizce’de çok sık kullanılmayan sözcükler harmanlanarak kaleme alınmıştı.

“Between the grinder and the abattoir,
Such are the landscapes of grief,
Grayness and glitz,
Glitter and gehinnom…”

Burada bir sözcük dikkatimizi çekiyor: Gehinnom. Okunuşu “cehinom”. Biraz kafa yorduğumuzda aslında bu sözcüğün Türkçe’de de yer aldığı şekliyle, düpedüz “Cehennem” demek olduğunu anlıyoruz. Peki ama nasıl?

hinnom03

Günümüzde vadinin görünüşü

Araştırmaya başlıyoruz ve bu “Gehinnom” denen sözcüğün aslında bugün İsrail topraklarında yer alan “Hinnom Vadisi” olarak da bilinen yerin adı olduğunu görüyoruz. Durun şimdi, işler karışmaya başlıyor. Cehennem şeklinde Türkçeleştirdiğimiz bu sözcük aslında Aramicede “gehinnam”, İbranicede ise “Gei hinnom” yani “Hinnom Vadisi” olarak yer alıyor. Nişanyan Sözlük’e göre kelimenin çıkış noktası bu diller. Kudüs’te bulunan Hinnom Vadisi’de milattan önceki dönemlerde “Moloh” adı verilen bir tanrıya adanmış bir tapınak vardı. İnsanlar, tanrı Moloh’a (ya da bazen Molok) kurban olarak küçük çocuklarını sunuyorlardı. Burada, yılın her günü yanan devasa bir ateş vardı. İnsanlar tanrı Moloh’a en değerli varlıkları olan çocuklarını kurban etmek için onları ateşe atıyorlardı. Bu esnada da çocukların çığlıkları duyulmasın diye yüksek sesle davullar çalınıyor, ailelerin tereddüt etmeleri önlenmeye çalışıyordu. Nihayet M.Ö. 7. Yüzyılda Kral Yosiah bu saçma ritüeli yasaklıyor ve bu tapınağı lanetliyor. O günden sonra Hinnom Vadisi, ağır suçlar işleyerek idam edilenlerin, hayatını kaybeden günahkar insanların ve değersiz cesetlerin yok edilmesi için kullanılıyor. Şehrin çöplerinin yanı sıra, ateşe atılan suçluların cesetleri yüzünden vadi, pis bir koku, zehirli dumanlar ve bitmek bilmeyen ateşlerle doluyor. Bir süre sonra da toplumda günahkarların sonunda cesetlerinin gideceği yerin de Hinnom Vadisi ya da kendi dillerindeki karşılığıyla “Gei Hinnom” olacağı yönünde bir kanı oluşmaya başlıyor. Bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı değil mi?

İşte bu Tanrı “Moloh” bir süre sonra kendine yeni bir isimle, “Melek”, semavi dinler içerisinde yer buluyor ve gayet tabi “Gehinnom” da. En azından bir kavram olarak, günahkarların gideceği yer karşılığına geliyor.

hinnom02

Bir black metal şarkısında geçen tek bir sözcüğün ardında böylesine mistik bir öykü bulunca elbette deşmeye devam ediyorum ve karşımıza kim çıkıyor? İhsan Oktay Anar! Yazının en başında söylediğim bir şey vardı: Bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı. İşte o anı yaşadım. İhsan Oktay Anar’ın uzun süre önce okuduğum ve halen zaman zaman rastgele ortasından açıp okumaya devam ettiğim kitaplarından Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman’da Hinnom Vadisi’ne yer veriliyor. İhsan Oktay, Hinnom Vadisi üzerinden yine bir cehennem tasviri yapıyor. Ben kitapları okurken bu detayı atlamışım yalan yok. Çünkü Hinnom’un öyle bir yer olduğunu bilmiyordum.

“… Fakat seninle yapacağım akitte bir şartım var. Sen, bu anların herhangi biri için eğer, ‘Dur! Geçme! Ne kadar güzelsin!’ dersen, benim aynada gördüğüm cazibeye kapılmışsın demektir. İşte, bu sözü söylediğinde, senin üzerindeki efendiliğimi ve hakimiyetimi derhal kabul edecek ve benimle birlikte, Acıpayam’ın çöplüğü olan Hinnom’da yaşayacaksın. Kabul mü?”

Efrasiyab’ın Hikayeleri isimli romanda böyle bir pasaj var. Çilem Tercüman’ın yayımladığı çalışmadan nakletmek gerekirse, bu öyküde Azazil isimli karakter, bizzat şeytanın kendisidir. İhsan Oktay, esprili üslubu gereği, şeytanın yaşadığı yer olan “cehennem”i, doğrudan vermek yerine ona eğlenceli bir yorum katarak Denizlili bir forma sokmuş. İhsan Hoca, Azazil’e doğrudan şeytan demek yerine kendince bir ipucu vererek okuyucuya sezdirmeyi tercih etmiştir. Bu onun üslubunun değişmez ögesidir.

“Belki de iyi ve kötü edebiyat arasındaki fark, Olimpos’un zirvesindeki on iki neşeli ilah ve ilahenin kusursuz güzellikteki heykelleri ile, Kudüs’ün Hinnom Vadisi’nin derinindeki zavallı ve me’yûs cesetler arasındaki farktı.”

Yukarıdaki bölüm ise Galiz Kahraman’dan. Burada “Hinnom Vadisi”, doğrudan gerçek anlamıyla kullanılmış. Buradaki dikkatimi çeken şey, Olimpos gibi hayali bir mekan ile Hinnom Vadisi gibi gerçek bir mekanı karşılaştırmış olması.

Evet, belki sıkıcı, belki keyifli bir yazı oldu. Ancak dediğim gibi, bir black metal şarkısındaki tek bir kelimenin ardından gelen bu tespitler umarım birilerinin işine yarar. Bu arada Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni okumadıysanız muhakkak okuyun. Yazı burada bitiyor. Bilginin kıymetini bilenlerden olmanız dileğiyle.

11.11 Dolunayı

Geride kalan ay boyunca, neredeyse her gece teleskop başında Ay‘ın her bir evresini -taa ki sana ulaşıncaya kadar- gözlemledim. Netlikle ilgili yaşadığım bir sorun vardı. Ancak ne olduysa oldu ve o sorunu da hallettim. Böylece artık kraterleri de sıkıntısız sorunsuz görebiliyorum. Yalnızca kendim görmekle yetinmeyip eşe dosta herkese de gösteriyorum, bakın da şu güzelliği görün diye.

betulturksoyGeçenlerde Eda sağ olsun, Instagram‘da şimdiye kadar gördüğüm en güzel Ay fotoğraflarını çeken bir hesabı benimle paylaştı. Betül Türksoy ismindeki bu kadın fotoğrafçı neredeyse her gün bir Ay fotoğrafı paylaşıyor. Bu alanda takip ettiğim profiller listesine hemen ekledim kendisini. Şu an için böyle fotoğraflar çekebilecek bir lense sahip değilim. Ama imkanlar her geçen gün gelişiyor, güzelleşiyor. Yakın zamanda umarım seni şaşırtabilirim.

Sende en çok sevdiğim şeylerden birisi de Atatürk‘e, Cumhuriyet‘e, büyük Türk devrimine, milletimize ve bayrağımıza olan tutkun. En az benim kadar önemseyip, ışık saçarak bunları sahipleniyor oluşun, oldum olası gönlümü çalmıştır. Ne yazık, 10 Kasım’da Atatürk’ün ölümünü saygıyla anıyor olan bizler, hemen ertesi gün “11.11 Alışveriş Çılgınlığı“na kapılıyoruz. Bu belki haksız bir eleştiri olabilir. Ancak yine de içten içe kızıyorum topluma. Keşke beni duyabilsen de, seninle sırf oturup şunları konuşsak.

Biz (Cansın, Alper ve ben) yine dayanamadık, 10 Kasım’da Atamızın en sevdiği şarkılardan birini, belki de ona küçücükken ayrıldığı Selanik‘i hatırlatan o türküyü çaldık: Çalın Davulları! Biz çaldık, sağ olsun Koray da montajladı. Ölünceye kadar içindeki Selanik hasreti, doğduğu toprakları anavatan topraklarına katamamış olmanın verdiği hayal kırıklığı ve üzüntü hiç dinmiş midir acaba? Bazıları gibi bencillik yapıp, sırf memleketi diye, Selanik’i geri almak için bir savaş açmayı düşünmüş müdür acaba? Sanmıyorum. O her zaman milletinin menfaatini, kendi hırslarının önüne koydu. O, ancak sevdiği türkülerle yetindi, şarkılarda sığındı Selanik’e. Peki sen de hala sevdiğin o şarkıları dinliyor musun?

Kasım ayı dolunayı, bir yılın daha senin peşinde tükendiğini anlatıyor. Bir sonraki dolunay yazısı, büyük ihtimalle yılın da son birkaç yazısından birisi olacak. O yüzden bu yazıyı yazmak için farklı bir mekanda olmak istedim. Buraya seninle hiç gelmedik. Akşamın son saatleri ve günün son ışıkları yavaşça soluyor. Aklıma düştün yine, bir gözüm gökyüzünde. Düşündüm. Belki şu kadın sana benziyor, belki şu araba senin, belki de tam karşı binadan beni izliyorsun. Böyle bir yalnızlığı ne zaman yaşasam seni istiyorum yanımda. Nasıl yorumlarsın peki bu durumu? O her şeye “derin” anlamlar yüklemeye çalışan sen, şu anda yanımda olsaydın, belki konuşmana izin verir, yüzünde titreşen her bir çizgiyi izlerdim. Senin de yapmayı en çok sevdiğin şey gibi. İlk ışıklar yanıyor, akşam yerini geceye bırakıyor. Işıksız evlerde belki birileri sırtını duvara dayamış açlık çekiyor, belki birileri özlüyor ve belki birileri çaresizce bekliyor.

Supradyn Çekilişini Kazandım

supradyn00Geçen ay Instagram’da amaçsızca dolaşırken Supradyn’in bir paylaşımını gördüm ve şaşırdım. Çünkü birkaç gündür evde, kendimize bir takviye vitamin hapı alıp almamak konusunda konuşuyorduk. Supradyn’in sponsorlu bağlantısında, linkte yer alan çekiliş başvuru formunu dolduran 1000 şanslı kişiye Supradyn Energy paketi hediye edileceği yazıyordu. Oldum olası Instagram çekilişlerini sevmiyordum. Çünkü hiç bana çıkmıyordu. Çünkü “bizi takip edip, gönderiyi beğenip, üç kişiyi etiketleyin” tarzı bir katılım çok kolaydı ve binlerce kişi hücum ediyordu gönderinin altına. Ancak Supradyn’in çekilişinde, durup biraz zaman harcayıp bir form doldurmak gerekliydi. “Çok hızlı” yaşayan bir nesil için bu iş galiba biraz “zaman kaybı” oluyordu.

supradyn01

Üşenmeden formu doldurdum ve çekiliş sonucunun açıklanacağı tarihi takvimime işaretledim. Sonuçlar Instagram üzerinden değil, bir web sayfası üzerinden açıklanacaktı. Çekiliş günü gelince, öğleden sonra, adresi verilen siteye girdim ve gerçekten de alt alta sıralanmış 1000 tane isim gördüm. Heyecanı son ana kadar yaşayabilmek için tek tek, kontrol ede ede listeyi taramaya başladım. Ve sonunda kendi ismimi gördüm! Ulan ne biçim sevindim anlatamam ya 🙂 Yani bu sevinç, cidden “bedava ve ekstra bir gıda” kazanmış olmanın sevincinin yanı sıra, “hakikaten gerçekmiş be” sevinciydi.

supradyn02

Yaklaşık bir hafta sonra bir e-posta geldi Bayer‘den. Hediyelerin Kasım ayı sonuna kadar kargolanacağı yazıyordu. Geçen hafta içi Yurtiçi Kargo gelip buldu beni iş yerimde ve paketimi teslim etti.

Özel bir kutu içerisinde bir adet Supradyn Fast Action (10 şase) ve bir adet Supradyn Film Kaplı Tablet (30 adet) vardı. Fast Action denilen yeni ürün, susuz olarak içilebilen bir tür toz ürün. Ambalaj pratikliği sayesinde cüzdan içerisinde dahi taşınabiliyor. Klasik film kaplı tablet ile Fast Action ürünlerinin içerikleri tamamen aynı. İçerdiği vitamin ve mineraller miktar olarak tamamen aynı.

supradyn03

Bu iki ürünün piyasa fiyatı yaklaşık 80 TL tutuyor. Fast Action denilen 10’lu ürün piyasada 20-25 TL civarında satılıyor. Uygun fiyatı sebebiyle 30’lu haplara göre denemek için tercih edilebilir. Daha önce hiç kullanmadığım için ben de deneyeceğim. Tecrübelerimi buradan paylaşabilirim. Bu yazıya günler sonra Google’dan ulaşıp okursanız da lütfen çekinmeden yorum kısmında bana sorun.

Bu güzel hediye için Bayer’e ve Supradyn’e çok teşekkür ederim. Sağlıkla kal sevgili okur 🙂

Özlem & Ceyhun Mutluluklar, Kocaeli Ziyareti

ozlemdavetiye.jpg

Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’daydım sevgili okur. Biricik arkadaşımız Özlem’in kına gecesi vardı. İstanbul’da yapılacak olan düğüne katılamayacağım için Ankara’daki kınaya gitmeye karar verdim. Cumartesi günü öğleden sonra hızlı trene bindim. Trendeki derginin bulmacasını çözdükten sonra uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren Eryaman istasyonuna gelmişti bile! Uykuda ısrarcı olup Ankara’da gara girene kadar uyudum. Tren yolculuklarının en güzel yanı da bu deliksiz uykular… Trenden indikten sonra, garın hemen dışında Özge ve Alper beni bekliyorlardı. Zaten çok yakında olan Hamamönü tarafına gittik.

Burası, birkaç yıl önce bir akrabamızın da nişanının yapıldığı yerdi. Zaten bu Hamamönü dedikleri mevkide kına/nişan konseptinde bir sürü mekan vardı. Her biri iki katlı, Anadolu’nun pek çok şehrinde gördüğümüz konak mimarisiyle inşa edilmiş yapılar. Özlem’in eğlencesi saat 19.00’da başlayacaktı. Mekana girince aynı sabah gelmiş olan Menekşe’yi ve Büşra’yı gördüm. Menekşe’yle sık sık görüşüyoruz ama Büşra’yı son gördüğümden bu yana herhalde dört sene geçmiştir.

ozlcyn03

Büşra – Menekşe – Mehtap

Kızlarla merhabalaştıktan sonra bu sefer gelin ve damadın, Özlem ve Ceyhun’un yanlarına çıktık. İki ay önceki dolunayda yine birlikteydik. Beklediğimin aksine, ikisi de o kadar rahattılar ki neredeyse ben onlardan heyecanlıydım 🙂 Kına ve nişan organizasyonlarında, bir noktadan sonra gelin ve damat için durum “bitse de gitsek” kıvamına geliyor. İşte bu anlarda da inanılmaz rahatlıyorsunuz.

ozlcyn01

Özlem, Ceyhun, Alper, Özge, Menekşe, Büşra, Serap ve ilk defa orada tanıştığım pek çok kişiyle, hazır mekan boşken rahat rahat fotoğraf çekildik. Sonra saat 19.30’a doğru artık içerinin dolmasına paralel olarak kına gecesi başladı. Mekanın üst katında, salon

ozlcyn02

Tüm o yer darlığına rağmen bu bebek arabası, bizi bir an olsun yalnız bırakmadı

tamamen doluydu. Pek çok kadın, erkek, çocuk ve bir de bebek arabası olarak oynamaya hazırdık 🙂

Adına kına gecesi diyorum ama aslında ufak çaplı bir düğün provasıydı bu. Neler yaptık, neler çaldı tek tek anlatmaya gerek yok. Özlem ve Ceyhun’un sayesinde yıllardır görmediğimiz birkaç arkadaşımızı da görme şansımız oldu. Bölümden arkadaşım Burçin mesela. Bu zamanları seviyorum, eşle dostla uzun süren ayrılıkların kavuşması çok keyifli oluyor zira. Epey bir eğlence oldu. Yemesi içmesi kahkahası boldu. Hayatımda duymadığım şarkılar çaldı.

Nihayet o kadar eğlenceden sonra, saat 22.30 civarında yeni çiftimiz ve arkadaşlarla vedalaşıp oradan ayrıldık. Özlem ve Ceyhun’un düğünleri yarın (benim bu yazıyı yayımladığım tarihin ertesi gün) İstanbul’da olacak. Her ikisine de sonsuz mutluluklar diliyorum. Birlikleri daim olsun.

ozlcyn04

Sonrasında Alperler beni Keçiören’e bıraktılar. Ertesi sabah da erkenden kalkıp Eskişehir’e döndüm. Çünkü Pazartesi günü öğlen vakti yeni bir yolculuğa çıkacaktım. Biliyorsun, annemler geçen yıl kardeşimle beraber Kocaeli’ye gittiler. Okul zamanı orada kalıyorlar. Geçen sadece bir kere, İstanbul’dan dönerken uğrama fırsatım olmuştu. Ancak hiç kalamamıştım. Bu sene böyle bir fırsat geçince elime değerlendirmek farz oldu artık.

Pazartesi günü, Cumhuriyet Bayramı sebebiyle yarım gün tatil olunca ben de öğlene doğru yine tren garına, bu sefer Kocaeli’ye gitmek üzere, geldim. Bilet alma işini son günlere bırakınca ayazda kaldım tabii ki. Bırak boş yeri, trenlerde engelliler için ayrılmış koltuklar bile doluydu. Abartmıyorum, on dakikada bir mobil uygulamadan boş koltuk var mı diye kontrol ettim. Bir önceki sabah Ankara’dan dönüşte, trenden inmek için dakikaları sayarken uygulamada tek bir koltuğun boşaldığını gördüm. Business class falan dinlemeden aldım. Gidişi halletmiştim, ancak dönüş? O hala muallaktı…

Yalan yok, hayatımda ilk defa business class vagonuna biniyordum. Nispeten rahat ve geniş koltuklar, kahve ve kahvaltı/bisküvi ikramı dışında pek bir ekstrası yoktu. Zaten gideceğim yere gitmekten başka bir beklenti içerisine de girmemiştim.

departedYolculuğum The Departed filmini izleyerek geçti ve bitti. Muazzam, muhteşem bir film. İzlemediyseniz muhakkak izleyin. Merve kızacak belki ama bir kere daha onunla izlerim, o derece. Bu arada tren tam olması gerektiği saatinde İzmit Garı’na girdi. Gara gidince çok şaşırdım. Çünkü Eskişehir’in garının yanında burası küçük ilçe terminalinden halliceydi.

İnanılmaz bir şekilde, tıpkı önceki gün olduğu gibi, trenden inmek üzereyken ertesi gün akşam 20.00 trenine, yine business class’tan bilet bulabildim. Böylece business class’tan, üstelik gidiş dönüş olarak da alamadığım biletler yüzünden, maddi olarak beklediğimden daha fazla içeri girdim. Olsun, canları sağ olsun. Mustafa garın kapısında beni karşıladı. Yarım saatlik bir yolculuk ve kısa bir alışverişten sonra Kocaeli’de Umuttepe Kampüsü yakınlarında bulunan Dünya Bankası Konutları denilen yere ulaştık. Annemler burada, her biri diğerinin aynısı binalardan oluşan bir yerde, giriş katında oturuyorlardı. Aşırı nemden dolayı tüm binaların kolon ve kirişleri dışında renkleri atmış, gri-siyah arası renklere bürünmüşlerdi. Dış yalıtım olmayan binalarda kiriş ve kolonlar terleme yapmadığı için karalanmış kağıda sürülen silgi izleri gibi bembeyazdı.

Kocaeli’de okumanın en güzel ya da en kötü yanı, okuldan başka yapacak bir şey olmaması… Çocuklar, şehir merkezinden uzaktaki Umuttepe denilen yerde ve civarında konaklıyorlar. Çarşıya gitmelerine çoğu zaman gerek kalmıyor. Biz de eve gittikten sonra akşam üzeri çıkıp üniversite tarafına gittik. Kardeşimin okulunu ve kampüsü gezdik. Daha sonra o ana kadar gördüğüm en güzel manzaralı Starbucks’ta oturup muhabbet ettik.

Hava değişikliği beni epey şok uğratmıştı. Burnum akmaya, başım ağrımaya başladı. O gece uyumaya çalışmak da epey zor oldu bu yüzden. Neyse ki ertesi sabah daha rahatlamış olarak uyandım. Kahvaltıdan sonra Mustafa’nın arkadaşları geldiler. Bu gençlerin adlarını aylardır duyuyordum ancak ilk defa tanıştım: Pelin, Melih ve Cansu. O gün onlarla epey vakit geçirdik. Kardeşimin arkadaşlarıyla galiba ilk defa sultanitakılıyordum 🙂 Bir abi olarak ben de sınırlarımı zorluyorum galiba. Sayılı zaman çabuk geçermiş. Öyle de oldu. Zaman adeta uçtu gitti.limonata

O gün akşam saat 20.00’de İzmit Garı’nda, yalnız başımaydım. Ahmet Ümit’in çok satan romanı “Sultanı Öldürmek” elimde duruyordu. Başlamak için daha güzel bir yer olamaz dedim ve ilk iki bölümü okuyup bitirdim. Trene bindikten sonra ise bu sefer Ali Atay’ın yönettiği Limonata filmini izledim. İyi ki (!) tren 25 dakika rötar yaptı, yoksa filmin sonunu getiremezdim.

Yorgun, argın ama mutlu bir şekilde eve geldiğimde saat çok ama çok olmuştu. Özlem ve Ceyhun’un mutluluğu, bizimkilerin mutluluğu derken iki günüm olabilecek en güzel şekilde geçmişti. Sağ olun, var olduğunuz sürece mutlu olacağım.

16 Ekim Legends feat. Rock’nfoni Konseri

legends00

Konser başlamadan hemen öncesi

Bu yılın en büyük keşiflerinden birisi oldu diyebilirim Legends grubu için. Geçen sefer gittiğim konserlerinden sonra grubun 16 Ekim’de verecekleri konseri beklemeye başladım. İzlediğim ilk konserleri için yazdığım şu yazımı nasıl olmuşsa olmuş, grubun solisti Barış Arda ŞENDAĞ okumuş. Sağ olsun, konserden kısa süre önce bana ulaştı ve yaptığım değerlendirmeler için teşekkür etti. Grubun diğer tüm üyelerine de yazımı gösterdiğinden bahsetti. Beni 16 Ekim’deki konsere davet etti. Böyle olduğu zaman, yani bir okuyucu olabildiğince objektif olarak yazmaya çalıştığım bir konser ya da albüm kritiğini beğenip bana ulaştığı zaman inanılmaz mutlu oluyorum.

Facebook’tan yaptığımız mesajlaşmalardan sonra konser gününü beklemeye başladım. Konser günü saat 19.30 civarı konserin yapılacağı ve evime de çok yakın olan Yunus Emre Kültür Merkezi‘ne gittim. Kapıda ismimi söyledikten sonra, grubun misafiri olarak en ön sırada köşeye doğru bir koltuğa geçtim. Konserim başlamasına çok az kalmıştı ve salon neredeyse dolmuştu. Bu salon, grubun önceki konserini verdiği salona göre daha büyüktü ve kalabalıktı. Hemen her yaştan dinleyici vardı. 

Geçen seferin aksine bu sefer sahneye epey yakın, hatta en önde olmam sebebiyle özellikle grubun davulcusunu ve şefi konser boyunca çok dikkatli bir şekilde izleyebildim. Saat 20.00’yi biraz geçe önce Rock’nfoni orkestra üyeleri, sonra da Legends grubu sahneye çıktı. Bu dakikadan sonra olan her şeyi yine tek tek şarkı bazında anlatmaya çalışacağım.

Bir önceki konserden farklı olarak, performans davulcunun zilleri, zil efektlerinin harikalarını kullanarak girdiği bir davul solosuyla başladı. Altolar ve zilleri özellikle ön plana çıkarak bu solonun hemen ardından ilk şarkı geldi:

  1. legends01Gibi Gibi: Bu şarkının en başında belli oldu ki oturduğum konum itibariyle dinlemekten en keyif aldığım davul ve bassları bu akşam çok iyi duyabilecektim. Özellikle şef Mahmut YONTAR müthiş keyif alıyor bu parçayı yönetirken. Şefi biraz araştırmıştım. Askeri bando kökenli ve yüzbaşı rütbesiyle çok önemli konserlerde sahne almış. Halen devam ediyor mu, emekli olmuş mudur bilmiyorum. Ancak kesinlikle izlemesi keyif veren maystrolar listesinde benim için. Parçayı bitirirken Eye Of The Tiger‘dan bir kuple çalıp bitirdiler. Anlaşılan bu grubun açılışları artık hep Gibi Gibi’yle olacak. Parçanın bitiminde grup açılış konuşmasını yaptı, büyük alkış aldılar.
  2. Yaz Yaz: Diğer solist Esra KOÇ vokali devralıyor. İlk konserde duyamadığım bass yürüyüşlerini duyuyorum bu sefer. Nakarat inanılmaz.
  3. Çok Yorgunum: Bir önceki konserdeki gibi bu konserde de vokalin henüz ilk kelimeleriyle birlikte alkışlar yükseldi. O anlar gerçekten tüyleri diken diken etmeye yetiyor. Konser boyunca flüt sesini en çok duyabildiğim parça bu oldu. Tıpkı giriş gibi bitişinde de tüyler diken diken oluyor. Siz parça bitti sanıyorsunuz ancak hemen ardına bağlıyorlar sıradaki parçayı.
  4. Resimdeki Gözyaşları: Cem Karaca‘dan devam ediyoruz. Şarkının son kısmında bir lalala kısmı var. Seyirciye söylettiler, ancak kalabalığa pek geçmedi.
  5. legends03Bu Aşk Fazla Sana: Vokali yine Esra devralıyor. Parçanın senfonik girişi çok güzel olmuş. Nakarat kısımlarında vokaller reverb efektiyle desteklendi. Bu arada davulcu Cem YANIKÇI gecenin en klas ataklarından birini yaptı, vokal de  tam o esnada inanılmaz şeyler yapmakta olduğundan güzelim atak arada kaynadı 🙂 Konserdeki en coşkulu parçalardan birisiydi şüphesiz.
  6. Senden Daha Güzel: Beklenen oldu ve yine ilk kick vuruşuyla birlikte tüm salon şarkıya eşlik etmeye başladı. Reaksiyon anlamında en güçlü şarkılardan birisiydi.
  7. Sözlerimi Geri Alamam: Bir önceki parçayla bağlayıp başladılar. Seyirciyle yine karşılıklı “hey” ve “yoo” larla girdiler. Burada şef de yüzünü seyirciye dönüp orkestradan sonra seyirciyi de yönetmeye başladı. Bu esnada solo gitarist Yalçın YÜKSEL leziz bir solo çaldı. Bir sonraki soloyu ise önceki konserdeki favorim (o yazıyı okuyanlar Pentragram tişörtlü gitarist olarak hatırlayacaklardır) Furkan ÜÇKAYA çaldı. Solist, önceki konserin aksine grup üyelerini konser boyunca tanıtmaya, onların sesi olmaya devam etti.
  8. legends02Vazgeçtim Dünya’dan: Konserin başından beri duyduğumuz en sert, en Rock girişli parça bu oldu. Solist yine Esra idi. Burada gitaristlerin birbirleriyle olan enfes uyumunun yanı sıra asıl olay, beni de ayağa kaldıran bass ve elektro buluşmasıydı. Sonradan abi kardeş olduklarını öğrendiğim Furkan ve Ömer ÜÇKAYA (bass) kardeşler, parça içerisinde sahnede ilk defa hareketlenip şefe doğru yürüdüler ve şefle birlikte çalmaya başladılar. Şef ise bu kardeşlerle beraber enerjiyi olabildiğince yükseltti. Özellikle parçanın bitiş kısmı çok fazla alkış aldı. Ellerine sağlık.
  9. Stayin’ Alive: İşte gecenin en sıra dışı şarkılarından biri! Önceki konserde olmayan ilk şarkı. Parçaya gitarla akustik sayılabilecek bir giriş yaptılar. Parça müthiş bir seksenler parçası malum. Nakaratta senfoni parlattı kendisini. Parçadaki brass bölümleri klavye destekliydi. Klavyeci İlker YARAR‘a ayrı bir parantez açayım. Kendisi bu projenin mimarı ve tüm düzenlemelerin sahibi. Orkestrasyonların tamamı onun eseri. Bu parçada da pek çok dur kalk olmasına rağmen geçişler çok akıcıydı. Şef yine harikalar yarattı. Parçanın son kısmında seyirciyi ters köşe yapan iki ese de aldandım 🙂
  10. Yalnızlık Senfonisi: Parçaya flütlerin büyüleyiciliğiyle giriş yaptıkları için seyirci en başta dikkat kesildi. Sonrasında da özellikle yaylılar aldı götürdü parçayı. Parçanın yükseldiği kısımlarda özellikle bass gitar, çaldığı part’larla tarihe geçti. Şunu da yeri gelmişken söyleyeyim. Sahnede bir tarzı ve duruşu olan müzisyenler hep ilgiyi çekiyor. Bu açıdan bass gitarist de özellikle sahnenin gizli hakimi gibi geliyor bana 😉legends04
  11. Blue Suede Shoes: Elvis Presley‘in Rock’n Roll tarihinin ilk parçası sayılan bestesi. Şarkıyla ilgili olarak aldığım notlara baktım. Solo yazıp yanına üç yıldız koymuşum.
  12. Kara Sevda: Bir önceki parçayla bağlayıp girdiler. Özellikle gitaristlerin ve bass gitaristin parçası bu oldu diyebilirim.
  13. Ele Güne Karşı: Seyircinin ritme alkışla eşlik etmesiyle başladı. Herkesin bağıra çağıra söylediği bir şarkıydı. MFÖ deyince aklımıza elbette bu parça geliyor 🙂
  14. Sakın Gelme: Alışık olduğumuzun dışında, biraz funk ya da ne bileyim belki fusion türde bir giriş yaptılar. Parçayı Esra seslendirdi ve tüm konser boyunca yaptıkları en sıra dışı düzenleme buydu. Parçanın ana melodisini değiştirip çok başarılı yepyeni bir şarkı yapmışlar. Dinlerken çok şaşırdım. Burada taa ilk konserde yaptığım yorumu bir kere daha yapmak gerekiyor. Keşke orkestranın üflemelileri biraz daha fazla olabilse. Brasslar yine klavye destekliydi mesela. Bu kötü değil muhakkak. Ancak “daha iyisi” için de yapılması gereken bence orkestrayı biraz daha desteklemek.
  15. Dert Olur: Gecenin yepyeni düzenlemelerinden bir tanesi daha! Legends projesinin çok hoşuma giden bir özelliği de, repertuvar hakkında sizi etraflıca bilgilendiriyor olmasıdır. Yani müzik tarihinde bir önemi, özelliği olan şarkılar hakkında çok güzel bilgiler veriyorlar. Örneğin bu parçanın bir Grup Gündoğarken bestesi olduğunu öğrenince şok oldum. Ben Haluk Levent’in sanıyordum mesela 🙂
  16. Aldırma Gönül: Bir önceki parçayla bağlayıp çaldılar. En sevdiğim rock parçalarından birisidir dersem herhalde yalan olmaz. Parçayı bir bütün olarak yani Sabahattin Ali‘nin şiiri ve Edip Akbayram‘ın düzenlemesiyle çok ama çok sevdiğim için, henüz ilk notalardan itibaren tüylerim diken diken oldu. Sırf bu parça için sayfalarca yazabilirim. Müthiş bir parça seçmişler. Solistle birlikte back vokal de çok başarılıydı. Ana melodiyi yaylılarla verme fikri iyi olmuş. Tüyler diken, gözümün önünde Sabahattin Ali varken birden gecenin sürprizi patladı: Sahneye bir rapçi fırladı. İsmini anlayamadım. Söylediklerini de anlayamadım. O esnada tüm dikkatimi davul ve bass’a verdim bende. Bir anda değişen ritmle çok iyi başa çıktılar. İşte tam bu anda anladım ki ben bu davulcu arkadaşımız Cem YANIKÇI’yı aylar önce Doğaç Titiz‘in workshop’unda izlemiştim! Tüm konser boyunca ağırlıklı olarak Cem’i izlediğimden dolayı, özellikle metronom kullanımı konusunda benim için bir ders oldu.
  17. Cambaz: Parçaya arpej eşliğinde vokalle girdiler ama bence ana melodiyle girselerdi çok daha iyi olabilirdi. Başlangıçta seyirciler de gruba eşlik etti. Parçanın nakarat kısmında solo ve yaylılar epey yükseldiler. Yükseldiler ve yükseldiler. Solist sözleri biraz yuvarlamaya başladı ilk kısmında. Sonrasında ise enerji epey arttı. Seyirciye geçti. Parçadaki metronom geçişlerinde davulcu çok seri şekilde metronomu ayarlıyordu. Parça bittiğinde tüm orkestrayı alkışladık ancak konser bitmemişti elbette.
  18. Dert Olur ve Aldırma Gönül: Bu iki harika şarkıyı yine bağlayarak çaldılar. Salon özellikle son kısımda herkesin eşlik etmesiyle harika bir yer oldu.

Böylece konser sona erdi. Konser bitince, ben de sahnenin en önünde olmanın avantajıyla ilk olarak Barış Arda’yı tebrik ettim. Bir anlamda da yüz yüze tanışmış olduk. Sonrasında ise Furkan’ı tebrik ettim. Diğer grup üyelerinin neredeyse hepsi, sahneye fırlayan seyircilerle konuşuyor, fotoğraf çektiriyordu. Hemen kulise kaçmadılar yani 🙂

legends05

Davulcuyla biraz konuşabilmek için bekledim ancak o sırada başı inanılmaz kalabalıktı. Ben de bu tanışma işini başka bir zamana bırakmaya karar verdim ve konser mekanından ayrıldım. Çıkışta uzun süredir görmediğim Onur’la görüştüm. Onur da işten güçten sıkılıp biraz da senfonik rock dinlemek için gelmiş. Onunla da vedalaştıktan sonra eve doğru yürümeye başladım.

Kim ne derse desin, o sıralar aklımda Sabahattin Ali ve şiirin şarkıda geçmeyen bence en güzel dizeleri vardı:

Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü,
Deniz dibidir gökyüzü,
Aldırma gönül, aldırma…

Nazik davetleri için Legends grubuna ne kadar teşekkür etsem azdır. Umarım yakın zamanda yeniden görüşme ve sohbet etme imkanım olur her biriyle. Çok yakında yeni konserler olacağının müjdesini verdiler. Kesinlikle takibe alın!

instragram.com/legendsbandofficial

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 3

fullmonincave

birinci bölümikinci bölüm

Sana şartı söyledik. Ahiretini yakmaya, sonsuza kadar cehennemde kalmaya razı mısın?” diye sordular. “Evet” dedim ve devam ettim. “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bir anda mağaranın içi tıslamalarla doldu. “Haşa, tövbe haşa. Yarabbi sen affet yarabbi. Haşa, haşa, tövbe, tövbe.” Onlar susunca yineledim: “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bu sefer tövbeler, haşalar duyulmadı. Kur’an’dan bir ayet okudular. İki meleğin sesi de az önceki tıslamaların aksine o kadar berrak yankılandı ki kulaklarımda bir anlığına yaşadığım tüm korkuyu unuttum. Ayet bitince bir tanesi konuşmaya başladı. “İstediğin şey Allah’ın en büyük mucizesidir. Çok az insanoğluna çok az defa bahşedildi. Allah’ın sevdiği kullardı bunlar. Allah onlara ilim verdi, onlar da imanlarıyla bu işi başardılar. Ancak sen bunu sadece bir kere yapabilirsin ve sonsuza kadar Allah’ın lanetine uğrayacaksın.” Bu sefer diğeri başladı konuşmaya. “Bu dolunaydan uyanınca doğruca evine git. İki rekat namaz kıl, ancak secdeye vardığında üç defa … diye oku. Bitirdiğinde selam vermeden kalk. Dirilteceğin kişinin ismini avuçlarına yazıp aynı namazı bir sonraki defa kıldığında bu sefer selamı yalnızca sol tarafına ver.

Ne diyeceğimi bilemedim. Sessizce bekledim. Sonra, Melekler Bakara Suresi’nin o ayetini okudular. “Besmele çek ve gözlerini kapat” dediler. Gözlerimi kapattığım anda göğsüme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Kendimden geçtim, ağzımda toprak tadı vardı.

Uyandığımda vakit öğlen vaktiydi. İleriden bir koyun sürüsü geçiyordu. Sürünün köpekleri koşarak bana geliyordu. Yerimden doğruldum, hayvanlar beni görünce aniden duruverdiler. Gerilerden koşarak gelen çoban Arapça kayıp mı olduğumu sordu. Geçiştirdim ve önceki gün geldiğim yoldan geri döndüm.

Aynı gece otele vardım. Ertesi sabah ise yine geldiğim şekilde önce Şam’ın dışına, daha sonra da sınırdan geçerek Hatay’a ulaştım. Hatay’da kapıdan geçerken jandarma beni gözaltına aldı. Üzerimde para, kimliğim ve pasaportum dışında evrak çıkmayınca bir süre beklettiler. Onlara Suriyeli sevgilimin peşinden gittiğimi ama bulamadığımı söyledim. Benimle biraz alay edip bıraktılar.

O akşam uçakla kadının yaşadığı şehre döndüm. Günlerdir telefonum kapalıydı. Suriye’den gelirken de telefonu tamamen parçalayıp atmıştım. Kadının yaşadığı yere,  saat gece yarısını geçtikten sonra gittim. Kapıyı çaldım. Kapı açılınca beni gören kadın ağlamaklı oldu ve boynuma sarıldı. “Çok özür dilerim. Yaptığım delilikti. Seni göndermemeliydim. Lütfen beni affet.” Ben de ona sımsıkı sarıldım. “Tek kelime etme lütfen, n’olur bana sarıl ve böylece uyumama izin ver.

Ertesi gün uyandığımda gerçekten onun da bana sarılmış halde olduğunu gördüm. Tüm gece hiçbir rüya görmemiştim. O da uyanınca hızlıca bir duş alıp işten dönene kadar onu beklememi söyledi. O günü onun evinde, dönmesini bekleyerek geçirdim. Akşam beklediğimden daha erken bir saatte geldi. Biraz tedirgin, biraz heyecanlı ama çok da meraklı bir şekilde gelip karşıma oturdu. “Şimdi anlatabilirsin” dedi.

Başımdan geçen her şeyi anlattım. Özellikle cinleri nasıl atlattığımı anlatınca derin bir nefes aldı ve elini göğsüne sokup katlanmış bir parça deri çıkardı. “Bu tılsımı lütfen üzerinden ayırma artık” dedi. Az önce onun tenine değen bu parçadaki sıcaklık yine benim aklımı başımdan aldı. Anlatmaya devam ettim. Tam meleklerin anlattığı büyüyü anlatacaktım ki aniden “Sus” dedi. Ağlama başladı. “Ben kötü biriyim. Sen bende benden fazlasını görüyorsun” dedi. Şaşırmıştım. “Ben aslında bunu hak etmiyorum, umarım beni affedersin” dedi. Artık bu gizeme bir son vermek gerektiğini hissettim. “Ne oluyor? Lütfen bana anlat. Sana deliler gibi aşığım, lütfen bana anlat. Neden bahsediyorsun?

Kadın bunu duyunca, biraz duraksadı. Masum bir çocuk gibi görünüyordu. “Lütfen bana öğrendiğin büyüyü anlatma. Yalan söylemeyeceğim, ben de senden çok etkileniyorum. Günlerdir aklımdasın. Ancak seni tüm bu tehlikenin içine sokmamın nedeni aslında yine benim. Ben ölüyorum. Hastalığım var. En ufak bir krizde hayatım sona erecek. Ailem bilmiyor, kimse bilmiyor. Kendimi ölümden kurtarmak için bir yol arıyordum. İşte karşıma sen çıktın. Şimdi eğer bu büyüyü bir kere yapabilme şansın varsa sana yalvarırım, o hakkını benim için sakla.

Hayat çok garip. Büyüyle uğraşan herkesin hayatta yalnızlaştığını, annesini, babasını, giderek tüm ailesini kaybettiğini, hiç arkadaşı olmadığını, kimseye güvenmediğini gördüm yıllarca. Kendine haremler kuran, tarikatlar yöneten şarlatanlar bir yana, gerçek ilim sahibi kimseler hep yalnızdı, yalnız ölüyordu. Sanki büyücünün kaderi buydu. Aşk ise bu yalnızlığın belki de en büyük tehlikesiydi. Aşk bir tehlikeydi, çünkü aşk kavuşmak değildi. Aşk yalnızca çıldırmak, düşünememek, gözünü karartmaktı. Bunun sonu ise sonsuz bir yalnızlık oluyordu.

Kadın ben büyülemişti, gerçek anlamda. Kendine âşık etmişti. Fotoğrafını elime aldığım ilk andan, kazağının kokusunu duyana kadar ve o andan tenine ilk dokunduğum ana kadar büyülenmiştim. Ancak benim enerjim de onun enerjisine direnmiş, büyülenerek başlayan aşk gerçekten kalbimde filizlenmişti. Hiçbir büyü doğrudan isteneni vermezdi. Kadın da istediği şeyi, benim istediğim şeyi vermek vaadiyle elde etmişti. Tüm bu olaylarla beni kendimden geçirmiş, âşık etmişti. Ancak enerjimin büyüklüğü sayesinde, bilerek ve isteyerek ona dokunduğum o anda ise her şey tersine dönmüştü. İşte o anda kalbine küçük bir tohum ekilmişti. Cinlerden korunmasını sağlayan tılsımı bana verdiği anda kalbini açmıştı. Gerçekten korunmam gerektiğini düşünmüştü, beni gerçekten korumak istemişti.

Günler geçti. Kadının evinden ayrılmadım. Her şeyimi oraya taşıdım. Hiç büyü yapmadım. Onun da yapmasını istemedim. Birlikte çok mutlu olduk. Biliyorum, bir gün hastalığı onu öldürecek. İşte o gün ona yeniden kavuşacağım. Yepyeni bir hayatımız olacak. Belki de tüm bu olanları hatırlamayacak. Belki de bu yeni hayatında günahları affedilecek. Hayatımız hiç olmadığı kadar güzel gidiyor. Ellerimiz hep birlikte. Onun ölümü bizi kurtaracak. Umudumu hiç kaybetmedim.

BİTTİ: Bu öyküyü yaklaşık üç günde, bir kısmını da daktiloyla, yazdım. O sıralarda gökyüzünde dolunay tam da şu aşağıda göründüğü şekildeydi. 

suriyedolunay

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 2

dolunaybalkon

önceki (ilk) bölüm için tıklayın

Tüm bu konuştuklarımıza inanamıyordum. Harut ve Marut‘un hikayesi kimleri için efsane olsa da iman eden herkesin doğru kabul ettiği (etmek zorunda olduğu) bir olaydı. Kur’an‘da Bakara Suresi‘nde yer alan o ayet aklıma geldi: “Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, “Biz ancak imtihan vasıtasıyız; sakın küfre sapma!” demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı.”

Bir zaman, Tanrı insanları yarattığında melekler ona sormuşlar. “Neden onlara bizden daha çok değer veriyorsun? Bizler günah işlemeyiz, senin yolundan ayrılmayız, sana kulluk etmekten başka bir şey bilmeyiz. Oysa onlar günah işler, seni unuturlar.” Bunun üzerine Tanrı, meleklere bir ders vermek ister. “İçinizde en güvendiğiniz iki meleği seçin, o iki meleğe de tıpkı insanlardaki gibi ‘nefis’ vereceğim.” Bunun üzerine, onlar en güvendikleri iki meleği Harut ile Marut’u seçerler. Tanrı bu iki meleği Dünya’ya gönderir. Bu ikisi günlerce Dünya’da gezerler, hiçbir günah işlemez, hiçbir kötü şey yapmazlar. Gündüzleri insan suretinde insanların arasında dolaşır, gece ise tekrar göğe yükselirler. Diğer melekler de böylece haklı olduklarını, insanın daha az değerli, hak ettiğinden daha azına layık bir varlık olduğunu yinelerler.

Tanrı için artık test zamanı gelmiştir. Bir gün bu iki meleğin karşısına bir kadın, çok güzel, çok alımlı, baş döndüren bir çıkar. Kadın bu iki melekle konuşup biraz zaman geçirdikten sonra küçük bir çocuğu öldürmelerini ister. Melekler şiddetle karşı çıkarlar. “Allah’ın verdiği canı alamayız, günahından sakınırız.” Bunun üzerine ertesi gün Tanrı yine bu ikisinin karşısına aynı kadını çıkarır. Kadın yine bunları baştan çıkarmaya çalışıp onunla birlikte olmalarını teklif eder. Melekler yine şiddetle karşı çıkıp Allah’ın zinayı haram kıldığını söylerler. Göktekiler sevinçten havalara uçarlar. Öyle ya melekler nefisleri varken bile insanlardan güçlüdür. Son gün Tanrı, meleklerin karşısına yine o kadını çıkartır. Kadın, meleklerin yanına sokulur, birlikte şarap içmeyi teklif eder ve ısrar etmeye başlar. Kadının ısrarları o kadar bunaltmıştır ki her ikisi de sadece birer kadeh içeceklerini, sonra kadının gitmesini söylerler. Elbetteki ilk kadehin ardından ikinci, üçüncü kadeh ve hatta ilk testinin ardından, ikinci testi gelir. İyice sarhoş olan melekler kadınla ilişkiye girip kadının gösterdiği küçük çocuğu da öldürürler. Kadına sarhoş kafayla aslında melek olduklarını, gündüzleri Dünya’da isteyen herkese büyü yapmayı öğretebileceklerini, geceleri ise yine bir büyü yardımıyla göğe yükseldiklerini anlatırlar.

Bunları öğrenen kadın meleklerden o büyünün ne olduğunu sorar. Melekler içkinin tesiriyle harfiyen öğretirler. Kadın bu ikisini bırakıp hemen ona öğretilen büyüyü yapar. Hızla göğe yükselmeye başlar. Ancak meleklerin yaşadığı o alemin sınırına geldiğinde nurdan yaratılmadığı için parçalanıp yok olur.

Geride kalan iki meleği ise Tanrı’nın azabı beklemektedir. Ayılan iki melek yaptıklarını fark edip yalvarmaya başlarlar. Tanrı, onlara bakar ve şöyle der. “İşte insanlar doğumdan ölüme kadar hep bu şekilde, nefisleriyle yaşarlar. Siz de kıyamet kopana kadar yeryüzünde kalacaksınız. Sizden soranlara bir şartla, ‘sonsuza kadar cehennemde kalmayı göze almak şartıyla’ istedikleri büyüleri öğreteceksiniz.” Sonra sorar: “Peki cezanızı Dünya’da mı yoksa ahirette mi çekmek isterseniz” Melekler, ahiretteki cezalarının sonsuz olacağını bildiği için cezalarını fani dünyada çekmek isterler. Bunun üzerine Tanrı da onları bir mağaraya baş aşağı asar, kıyamete kadar ömür verir. Baş aşağı asılı duran bu iki melek, türlü şekilde onlara ulaşan herkese sordukları büyüleri öğretirler. Gelen herkese önce Allah’ın kesin şartını –sonsuza kadar cehennem– hatırlatıp kabul edenlere istedikleri büyüleri anlatırlar.

Ben bu hikayeyi düşünürken, büyük bir sitenin önüne gelmiştik. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmamış olmanın verdiği huzursuzluğun yanı sıra dilim damağım da kurumuştu. Kadın arabadan inmemiz için işaret etti: Geldik. Sonra arka kapıyı açarak az önce beni kendimden geçiren o kazağı (muhteşem koku yine arabanın içine doldu) aldı. Arabadan inip önümüzdeki siteye baktım. Birkaç adım atarak kadını takip ettim. Öndeki apartmana girdi. Gelmem için kapıyı tuttu. İçeri girip merdivenlerden ikinci kata çıktım. “Annen beni görürse biraz garip olacak” dedim. “Ben yalnız yaşıyorum” dedi. Daha birkaç saat önce ilk defa gördüğüm (en azından canlı olarak) kadının şu anda evindeydim. Evin henüz kapısından geçmiştim ki bütün vücudum titredi. Evin içerisinde muazzam büyü izleri, birkaç noktada çok büyük enerji akışları vardı. Halimi görünce “Bugün ofise girince ben de benzerini yaşadım” dedi. Omzuma dokunup salona geçmem için yolu gösterdi. Bu dokunuş beni beter bir hale soktu. Bu evde çok fazla bir şeye dokunmadan ayrılmam gerekiyordu. Giderek saplanmıştım oysa ki. Hem kadının cazibesi hem de evdeki enerji beni tüketiyordu. Ancak bu tükenişten şu anda şikayet etmek bu güzel yüzü daha az görebilmek demekti.

Gösterdiği koltuğa oturdum. O ise tekrar odadan çıkıp gözden kayboldu. Oturduğum yerden duvarları dibi köşeyi incelemeye başladım. Duvarlarda tablolar ve objeler doluydu. Komik bir üç maymun tasviri (ahşaptan oyulan maymunların sırasıyla ağzı, gözü, kulakları kapalıydı ancak maymunlar çıplaktı ve pipileri açıktaydı), üst üste asılmış her biri aynı zamanı gösteren üç saat, şiddetle yağan karın resmedildiği bir orman manzarası, kırlarda oturan küçük bir kızı gösteren tablo ve çok dahası odanın her köşesindeydi. Çok fazla mobilya yoktu.

Kadın bir süre sonra elinde iki fincan ile döndü. Kahve içeceğiz sandım ancak bu iki fincanı bir sehpanın üzerine ters olarak kapatıp bir tanesinin üzerine bir parça yağ sürdü. Yağı çakmakla ısıtınca odaya hoş bir koku yayıldı. Şimdi rahatlamıştım, kapatma büyüsünün bir türünü yapıyordu. En bilinen büyülerden bir tanesiydi.

Anlatmaya başladı. “Ben bu şehirde büyüdüm. Ancak Kırşehir’de senin de görüştüğün o zat, ben daha küçük bir çocukken beni buldu. Yazları oraya gittiğimizde o bana küçük oyunlar hazırlardı. Ailem işin gerçek yüzünü bilmediği için tıpkı diğer tüm çocuklar gibi benim de bu adamla oynamama izin verirdi. Adam gerçekten dünyanın en merhametli insanıydı. Hala onun gibisi yoktur. O bana bir gün gerçek büyünün nasıl yapıldığını gösterdi ve ıstıraplı yılların ardından ben de işte büyüyle haşır neşir oldum. Harut’la Marut’u araman gerektiğini bile bilmediğine göre henüz çok güçlü bir büyücü sayılmazsın” dedi. Orada sözünü keserek, lafa girdim. “Yanılıyorsun, Petra’nın sırlı üç düğümünü çözdüm. Yaptığım her büyü ben istemeden bozulamadı. Tılsımlar kullanabiliyorum. Kelimeleri söylememe bile gerek kalmıyor.” Ben bunları anlatınca kadın şaşırdı, göz bebekleri büyüdü. “Tahmin ettiğimden daha yetenekliymişsin.

Her hareketi, o parlayan gözleri, zarif hareketleri… Kısacası varlığı bile beni benden almaya yetiyordu. Sonra gitti büyük bir klasörle geri geldi. Birçok harita döküldü yerlere. Eğilip bir tanesini aldı. Üzerinde işaretlediği yeri gösterdi. Suriye’de Şam yakınlarında bir yerdi burası. “Çok soruşturdum. Gecelerde istiareye yattım. Çağırmadığım varlık, girmediğim alem kalmadı. Ama nihayet Üm’rasul kabilesine ulaşınca Harut ve Marut’un yerini öğrendim.” Bu kabileyi, en azından cinler aleminde duymayan yok gibiydi. “Bunlar yüzyıllardır insan alemine geçmeyi isteyen, insan olmak isteyen varlıklar. Onlar da tıpkı bizim gibi Harut ve Marut’u arıyorlarmış. Bulmuşlar ancak nurun ışığı onları yaktığı için bir türlü buldukları mağaraya giremiyorlar. Ben onlarla bir anlaşma yaptım. Meleklerin yerini öğrenmeme karşılık onların insan olabilmesi için gerekli büyüyü öğreneceğimi söyledim. Elbette yalan. Eğer senin gözlerinde yalanı görürlerse ulaşmana asla izin vermezler. O yüzden yolun boyunca sakın geriye dönüp bakma.”

Cinlere yalan söyleyebilen bir kadın. Bunun için sürekli olarak üzerinde bir tılsım taşımak gerekirdi. O anda nefes almasını fırsat bilip sordum. “Diyelim ki gitmeyi kabul ettim, şu karışık zamanda nasıl gideceğim oraya? Suriye’ye üstelik?” Beklemediğim bir şey oldu, ayağa kalktı önüme gelip diz çöktü. Ellerimi yakalayıp “Gitmeyi kabul edeceğini biliyorum” dedi. Teninin sıcaklığı bana geçtiğinde tek kelime edemedim. “Ben her şeyi ayarladım. Oraya bir üniversite hocası gibi, Rusya’nın sponsorluğunda gidiyormuş gibi gideceksin.” Yutkundum. Sonra dizlerinin üzerinde doğrulup biraz daha yana geçti ve yere oturdu. Bana da oturmam için işaret etti. Elindeki tüm belgeleri, haritaları, eski kitaplardan çekilmiş fotokopileri yere serdi. Akşam saatlerinden günün ilk ışıklarına kadar sürecek olan konuşmaya, planı anlatmaya başladı. Her hareketinde havaya yayılan rayiha beni mest ediyor, konuşması, bakışları, dudağının kenarında beliren kıvrımlar, gözlerindeki esrarlı bakışları, her şeyiyle beni alt ediyordu. Bir süre sonra ona karşı direnmemeye karar verdim. Biraz daha yakın oturmak için hafifçe hareketlendim. Yerdeki ayakları benim bacaklarıma dokundu ve bunu fark ettiği an göz göze geldik.

Birkaç gün sonra otobüsle Hatay’a, oradan da Suriye Devleti’nin hala aktif olarak beklediği sınır kapısına ulaştım. Savaşın çıkmasının ardından Şam’a gitmek bir Türk vatandaşı için çok zorlaşmıştı. Ancak üzerinde Arapça/Rusça yazan bir tavsiye mektubuyla bir devlet üniversitesinde düzenlenecek “sözde” bir toplantıya katılacaktım. Kadın gerçekten her şeyi titizlikle ayarlamıştı. Neredeyse kimse hiçbir sorun çıkarmıyordu. Ülkeye girdikten üç dört saat sonra da Şam’a ulaştım. Şehre girince Şam’ın biraz dışında kalan otelime gittim. Burada beni yüzü güneş yanıklarıyla kaplı bir adam karşıladı. Bu adama tek kelime etmedim, ancak o beni bekliyordu. Elime bir zarf tutuşturdu ve hızlıca otelden uzaklaştı.

Ertesi günü otelde, odamdan çıkmadan geçirdim. Adamın verdiği zarftaki haritayı inceledim. Kadının öğrettiği sözleri tekrarladım. Pazar gecesi dolunay çıkacaktı. Bir gün daha beklemek gerekiyordu. Dikkat çekmemek için ara sıra lobiye inip günlerdir uçak modunda beklettiğim telefonumdan kadının fotoğraflarına baktım. Bu iş nasıl biterse bitsin, bu kadına âşık olmuştum. Dönüşte neler olacaktı, dönebilecek miydim onu bile bilmiyordum.

Nihayet Pazar sabahı otelden ayrılıp Şam’ın kuzeyinde bulunan bir kasabaya doğru yola çıktım. Şam’a yaklaşık 10 km uzaklıktaki bu kasaba bir dağın zirvesinde yer alıyordu. İşte Harut’la Marut’un yüzlerce yıldır gizli kaldığı mağara da bu dağın civarındaydı. Kadının tarif ettiği şekliyle dağa ulaştım. Burada daha önce birileri tarafından işaretlenmiş olan yolu buldum ve dağın daha ıssızda kalan kısmına doğru yürümeye başladım. Vakit öğleni biraz geçmişti. Yol giderek beni karanlık bir vadiye götürüyordu. İyice yorulunca biraz dinlenmek için yere oturdum. Bu esnada arkamda bir fısıltı hissettim. Bu anda anladım ki kadının bahsettiği cinler de peşimdeydi.

Kalkıp yola devam ettim. Dağı tırmanmak epey zorluydu. Bu esnada hava yavaştan kararmaya, açık gökyüzünde dolunay da kendini belli etmeye başlamıştı. Böylece yürümeye devam ederken artık arkamda koca bir kabilenin beni izlediğini hissediyor ve biliyordum. İyice karanlık çöktüğünde ise fısıltılar hırıltılara, tıslamalara dönüştü. Onlar da artık kendilerini sakınmıyorlardı. Her bir zerrem heyecan ve korkuyla titriyordu. Zaman zaman omzuma dokunuyor, başımı geri çevirmeye çalışıyorlardı. Kimi zaman sağımda solumda zıplayarak giden türlü yaratıklar görüyordum ancak bunların peşinden gitmiyor, asla ve asla geri dönüp bakmıyordum. Kadın tarif ettiği üzere, dolunay artık göğün tepesine asıldığında diğerlerinden çok farklı görünen bir kayaya ulaştım. Tüm kayalar sarı, kahverengi, gri renkli iken bu taş bembeyaz tıpkı bir mermer gibi ay ışığında parlıyordu. Vadinin bu yamacında yıldızlardan ve dolunaydan başka ışık yoktu. Yaklaşık belime gelen bu kayanın dibine çöktüm. Yüzüm kayaya dönük beklemeye, içimden Harut ve Marut’un ismini geçirmeye, Kur’an’da adlarının geçtiği ayetleri tekrarlamaya başladım. Bir süre sonra kayanın diğer ucunda bir delik belirdi. Belki de hep vardı ben göremedim. Önce elimle genişletmeye çalışınca yaklaşık bir adamın girebileceği genişlikte bir çukur açıldı. Çukurdan içeri girmeden önce son bir kez dolunaya baktım ve kendimi içeri bıraktım.

Birkaç dakikalık bir düşme, debelenme, sağa sola çarpmanın ardından yerden ancak kalkabildim. Zifiri karanlığın ilerisinde beyaz bir ışık zar zor seçiliyordu. İçimden dua edecek oldum. Sonra sustum ve kendimi durdurdum. Birkaç adım atmıştım ki çok derinden bir tıslama duydum: “Kimsin?” İşte bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Kadın bana bundan sonrasını hiç anlatmamıştı. “Muhammed’in ümmetinden M…” dedim. “Dur orada, yaklaşma. Şüphesiz Allah büyüyü ve büyü yapmayı haram kılmıştır. Büyü yapanlar ahirette sonsuza kadar cehennemde kalacaklardır.” dedi. “Biliyorum ama sormak istediğim bir büyü var” dedim. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra nihayet “Yaklaş” diye başka bir ses duydum. Adımlarımı korkarak atmaya başladım. Mağara giderek genişledi. Bir noktadan sonra gözlerim ancak bulanık görmeye başladı. Defalarca ovuşturmama rağmen bulanıklık gitmedi. Karşımda bembeyaz iki varlık, sanki iki insan bedeni, baş aşağı asılı duruyorlardı. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü net göremiyordum simalarını. Korkuyordum. Ölecek gibiydim.

-üçüncü ve son bölüm-

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 1

auqasixioBüyü yapabilmek, doğuştan gelen bir yetenek değildir. Evet, belki uyduruk çocuk masallarında belki öyledir, ancak gerçek dünyada “muggle” doğmak diye bir şey yoktur. Büyü isteyen, yöntemlerini bilen ve sonuçlarına katlanmayı göze alan herkes tarafından yapılabilir.

Herkesten gizlediğim bu ilmim, hayatımın erken dönemlerinden beri benimle birlikte oldu. Öyle ki pek çoğu bilmese de çevremdeki dünyayı hep bu şekilde yönlendirdim, şekillendirdim. Gördüğüm rüyaların, “rüya gördüm” diye anlattıklarımın hep bir sebebi oldu. Bir süre sonra ise “rüya görebilmek” için büyü yapmaya başladım.

İlk kez düğümlere üflediğim zamanlarda, on üç ayda üç büyü hakkım vardı. Herkesin bir yılı on iki aydan ibaretti. Ancak benim o zaman ki ömrüm, her on üç aylık döngüyü bir yıl, hayatıma yeni bir neşe, bir güç olarak katıyordu. Tabi sonraları yaşım büyüdükçe gücüm, gücüm büyüdükçe de erişimim arttı. Kaynaklara erişimden bahsediyorum. Bir belge cenneti olan Mezopotamya, Dünya’nın diğer tüm alemlere açıldığı kapıydı. Tüm sihir buradaydı. Unutulmuş tarih, uydurulmuş tarih, dinler, efsaneler hep bu topraklardaydı. Dünya’nın değil belki ama bu alemin merkezi burasıydı.

“Her şey, yaşam ve para hariç” düsturu olmasa, büyü ve büyücüler Dünya’yı bir gecede kavurur, ateşle içerisinde bırakabilirler. Büyü yaparken her şeyi isteyebilir, bağlayabilir, rastlaştırabilirsiniz. Ancak cebinize para istemek ve yitip giden bir yaşamı geri istemek mümkün değildir. İşte bu saklı sanatın da ezelden beri süre gelen dedikodusu buydu: Bu ikisini yapabilmenin bir yolu var mıydı? Kim öğretebilirdi?

Büyü yapabilmek için semavi dinlerden birine inanmak, iman sahibi olmak, cezayı ve cezanın tedirginliğini taşımak -ama gerçekten taşımak- çok önemlidir. Geceleri yastığa başımı koyduğumda gözlerimi kapatır kapatmaz çekeceğimi düşündüğüm azabın korkusuyla terlemeye başlıyorum. Uykularım ise dayanılmaz birer cezaydı. Dedim ya, başlarda bana yol gösteren rüyalarımı görmek için bile büyü yapar olmuştum.

Çektiğim bu ıstıraba rağmen iki şey hariç her şeyi yapabiliyordum. Büyünün mantığı gariptir. İstediğinizi size doğrudan vermez. Dolaylı olarak elde etmek gerekir. Büyücülüğün belki de en ustalık isteyen kısmı da budur. Bu işin ustalığı doğru büyüyü yapabilmenin yanı sıra çok iyi bir analiz ve gözlemleme yeteneğine sahip olmaya ve sosyal mühendislik alanında uzman olmaya bağlıdır. Örneğin bir kadını kendinize aşık edemezsiniz. Ancak o kadının size aşık olmasını sağlayacak bir fırsat yaratabilirsiniz.

Yıl boyunca insanın enerjisi değişiyor, artıyor ve azalıyor. Ancak dolunay gecelerinde tam bir denge haline kavuşuyoruz. Sadece o gecelerde her neredeysem, ne haldeysem umursamıyor, işi gücü bırakıyorum. Ruhumun en dipte bir yerlerde, kendini yenilediğini hissediyorum.

Yine böyle bir günde aklıma giriverdi o melun düşüncenin kırıntısı. Güçlüydüm, iradem çok engindi. Hemen hiç zaafım yoktu. Nefsim benim emrimdeydi. Öyle ya da böyle gelmiş geçmiş en kudretli büyücülerden biri olabilirdim. Peki, bunun önünde duran şey neydi? Para ve yaşam büyüsü. Para umurumda bile değildi. Oysa yaşam? İsa‘dan beri, kaç kişi yitip giden bir yaşamı geri getirebildi? Belki birkaç kişi. Onlar da tarihin gizli saklı köşelerinde, kuytularında öldüler ya da öldürüldüler.

Oysa şimdi devir değişti. Artık insanlar mucizelere açlar. Yaşamı geri verebilir miydim? Ölümü yenebilir miydim? Bu tutku tüm damarlarıma doldu, aklımı fikrimi ele geçirdi. Gece gündüz aklımdan çıkmaz oldu. Biraz oturup düşününce, bu korkunç isteği umursamamaya karar verdim. Aklımı hep bambaşka şeylerle doldurdum. Ancak bir süre sonra artık bu isteğe tamamen teslim olup kendime açık açık ne istediğimi söylemeye başladım. Başlarda duyulmayan iç sesim artık bir çığlığa dönüştü. Ölümü yenebilir miydim? Çaresizdim.

İşte bu çaresizlik hayatımın en büyük derdi haline dönüşüverdi. Bir gün oturduğum yerden kalktım ve civarda bulunan ilçelere, köylere gitmeye, buralarda kimi zaman büyü bozdurmak isteyen, kimi zaman büyü yaptırmak isteyen sıfatıyla ilim sahibi kişileri araştırmaya başladım. Şarlatanlar, hocalar, karanlık kimseler ve daha niceleriyle karşılaştım. Yaşadığım ilde bulunanlar bitince, bu sefer Kütahya‘ya gittim. Orada çok daha fazla şarlatanla karşılaştım. Bu adam veya kadınlardan bazen çok kolay, bazen de bin bir güçlükle randevular aldım. Gerektiği yerde büyü bile yaptım görüşebilmek için. Ancak gerçeği sahteden ayırmak benim için yıllardır çok kolaydı. Büyünün enerjisi ortamdan silinmeyen bir iz bırakıyordu. Böylece gerçek ilim sahiplerini enerjilerinden anlayabiliyordum.

Böylece iki yıl içerisinde İç Anadolu’da ve Marmara’da gitmediğim yer kalmadı. Artık umudu kesmiştim. Bu yoksunlukla öleceğimi kabul ettim. O fikrin zihnime ekilmesinden dört ekinoks daha geçmişti. Ancak bir arpa boyu yol alamamıştım. Fikrini sorduğum birkaç ilim sahibi kişiler de benim deli, cahil, çılgın, cehennemde dahi en derin çukurda olacağımı söyleyip beni kovdular.

Kafamı biraz olsun dağıtabilmek için sağa sola haber yollamıştım. “Her türlü büyü çözülür” kabilinden işlerle meşgul oluyordum ki biraz oyalanabileyim. Bir gün yaşlı bir kadın bana kızının fotoğrafını getirdi. Kısmetinin bağlı olduğunu, bu kızın üzerinde kötü bir iz varsa kaldırmamı rica etti. Fotoğraftaki kadını gördüğümde nutkum tutuldu. Bu kadına bir büyü yapılmış olamazdı. Çünkü bu kadının kendisi büyük ihtimalle bir büyücü idi. Daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık yayıldı içime. Sonraları adına aşk diyeceğim bu enerji beni olduğum yere çivilemişti. Fotoğraftaki yorgun bakışlar, geniş bir yüz, keskin yüz hatları, dudak kıvrımları ve kısacası her bir detay daha o anda aklıma kazınmıştı. Yaşlı kadına kızının ismini sordum. Bu ismin hayatıma nasıl bir yön vereceğini o anda anlayamadım.

Yıldızname‘den fotoğraftaki kadını araştırdım. İzini bulmam çok uzun sürmedi. Çalıştığı ya da çalışıyor göründüğü yere gittim. Eğer bu kadın büyücü ise varlığım onu huzursuz edecekti, anlam veremediği bir şekilde o da benim enerjime tepki verecekti. Bir öğleden sonra, daha önce gittiğim şehirlerden birinde çalışan bu kadının iş yerine gittim. Neredeyse nefes almadan, koskoca binanın içerisinde katları çıkmaya başladım. Onlarca yüzlerce insan gelip geçiyor, kapılarda isimler, unvanlar yazıyor, ancak benim aklım tek bir isimde. O ismin tek bir harfinde.

Nihayet seneler gibi süren dakikalardan sonra ismini gördüm. Kalabalık bir ofisin en köşesine sinmiş gibi oturuyordu. Henüz ben kapıda belirir belirmez odadaki herkesten önce bakışları kapıya döndü. Göz göze geldik. Onun da heyecanlandığını hissettim. Birkaç saniye sonra odadaki herkes kapıya dönüp bana bakmaya başladı. Durum böyle olunca daha fazla ilgi çekmemek için geriye adım atıp koridora çıktım. Hızlı adımlarla binanın girişine yöneldim. Bir anda tüm vücudumun terlediğini fark ettim. O kısacık bir bakışma bile yüreğimi oynatmaya yetmişti. Ne yapacağımı bilemeden saatlerce oturdum. Bana gelen yaşlı kadının söylediğinin aksine kızına büyü yapılmış falan değildi. Bizzat kızın kendisi büyücüydü. Bu düşüncelere dalmışken mesailer bitmiş, bina yavaş yavaş boşalıyordu. Aklıma durumu bir kere daha kontrol etmek geldi. Kimseye görünmemeye çalışarak binanın içerisinde yürümeye başladım. Herkes asansörleri kullandığı için merdivenler neredeyse bomboştu. Böylece katları çıktım ve öğlen geldiğim ofisin önünde durdum. Niyetim odada kimse yokken, içeriye sinmiş bir iz bulabilmekti. Bunu niye yapıyordum? Yaşlı kadını arayıp büyüyü bozdum diyerek parasını almak daha kolaydı. Ama bu kıza saplanmıştım adeta.

İçeride ve hatta katta kimse yok gibiydi. Hızlıca ofise girdim. Bakışlarımı en köşedeki masaya çevirdiğimde şok oldum. Bana bakan bir çift göz adeta beni hapsetmiş gibiydi. Kız ayrılmamıştı yerinden. Beni bekliyordu. “Geleceğini tahmin ettim” dedi. “Kimsin sen?” Cevap vermemeyi düşündüm, yine hızlıca kaçıp gitmeyi. Ancak konuşmaya çalışmanın daha mantıklı olacağı ortadaydı.

Gittim, önündeki koltuğa oturdum. “Anneniz bana geldi” dedim. Gülümsedi. Gülümsediği an dünya durdu sandım. “Biliyorum, ben gönderdim onu” dedi. İşte şimdi karmakarışık bir hikaye başlıyordu. “Nasıl yani?” dedim. Bana ismimle hitap ederek, “M…, senin yıllardır aradığın şeyi ben de arıyorum. Önceki yıl Kırşehir‘de ziyaret ettiğin bir zat bana senin amacından bahsetti. Aslına bakarsan çok uzun süredir istediğim şeye benden daha uzak, ancak bu konuda benden daha cesur olduğunu anladım.

Olayın rengi tamamen değişmişti. Belki de aşık olduğum için peşine düştüğüm kadın, işte şimdi yine beni yıllardır peşinde koştuğum o tutkuma yönlendiriyordu. Oysa şimdi şu anda kalksam gitsem ya da tam tersi sarılıp öpsem onu, hayatım bambaşka bir yola girecekti. Onu öpme fikri aklımdan geçtiği anda kadın sanki anlamış gibi kulaklarının kızardığını fark ettim. Bendeki şaşkınlığı ve suskunluğu görünce konuşmaya devam etti. “Harut ve Marut‘u hiç duydun mu? Biliyor olmalısın, bugün insanlığın bildiği ve uyguladığı tüm büyüleri onlardan öğrendik. Asırlardır insanoğlu onlardan öğrendiği bu gizli ilimleri uyguladı. Ancak onlarla kimler nasıl konuştu, bunu bilen yok. Onlar, kendilerinden sorulan her büyüyü bir şartla öğrettiler.” “Cehennem…” deyiverdim. Bu esnada kapıda bir güvenlik görevlisi belirdi. “…. hanım çıkıyor musunuz? Tüm odaları kilitliyorum.” Birlikte çıktık. Bu sefer asansöre bindik. Bir adım önümde duruyor, bir heykel gibi kıpırdamıyordu. Ya hiç umursamıyor ya da gerçekten o da beni merak ediyordu.

Aşağı inince önceden sözleşmişiz gibi aynı yöne yürümeye başladık. Arabasına kadar gittik. Binmem için işaret etti. Ön koltukta duran kazağı arka koltuğa bıraktı ve kazağı yerinden kaldırdığı anda hayatımda duyduğum en güzel kokulardan birisi geldi burnuma. Böylece afallamış halde yola çıktık. Yolda konuşmaya devam etti. “Harut ve Marut, ruhunu cehenneme kesin ve sonsuz olarak göndermeyi kabul eden herkese büyü öğrettiler. İşte beni durduran da bu. Evet, ben büyü yaptığım için cehenneme gideceğim. Ancak burada bir umudum var. Ben bu büyülerin hiç birini o iki melekten öğrenmedim. Allah, büyü yapanların cehenneme gideceğini söylüyor ancak sonsuza kadar orada kalacaklarına dair açık bir ifade yok. Bunu cinlere de sordum. Onlar da aynı fikirdeler. Dolayısıyla, sonsuza kadar cehenneme gitme fikri bana korkunç geliyor. İşte bundan dolayı  senin de aradığın o ‘yaşamı geri getirme’ büyüsünü Harut ve Marut’tan öğrenmek istemiyorum. Ancak bunu benim yerime sen yapabilirsin. Çünkü onların nerede olduklarını biliyorum.”

-devamı için tıklayın-

zefisheye