Diğer Renklerden Nefret Eden Adam

Evde olmanın avantajlarından birisi de arşivleri düzenlemeye imkan kalıyor olmasıdır. Şans eseri olarak taa 2010 yılı Temmuz ayında Çalakalem isimli bir dergi için yazdığım öyküyü buldum. Bu dergi internet ortamında ve sadece bir sayı yayımlandı. Muhtemelen çok az kişiye ulaştı ve devam etmedi. Böyle olunca bu öykü de tam 10 yıldır blogdan uzakta ve yayımlanmadan öylece kalmış. On yıl önceki anlatma tarzım -gerçi bugün de benzer- daha çok durum tasviri üzerineydi. Yani bir anı, kısacık bir anı koskoca bir öyküye yediriyordum. Arkadaşların anlattıkları, benim “şöyle olsaydı daha güzel olurdu” dediklerim, o dönem yollarda geçen günlerim derken ortaya böyle bir öykü çıkmış. Bir de o dönem sadece İhsan Oktay Anar okuyordum. Bunu da ilk paragraftaki saygı duruşundan anlayacaksınız 🙂 Ufak tefek yazım hatalarını düzelttim sadece. İnsanın geçmişte yazdıklarını okuması büyük bir keyif. Merhaba on yıl önceki ben.

################################################

te_quiero_by_stellartcorsica

Bir yazıyı farklı mekân ve zamanlarda aynı hissiyatın içerisinde olarak, hiç kopmadan yazmak tercih ettiğim ve keyif aldığım bir uğraştır. Bu dergiye yazdığım ilk yazıyı yazmaya da Eskişehir Adliyesi’nde adıma çıkacak sabıka kaydını almak için beklerken başlamak kısmetmiş. Yanan flüoresan lambalara rağmen halen daha karanlık, aydınlığın bir nebze olduğu bir koridor da bu satırlarıma eşlik ediyor.

Kıymetli ve kısmetli efendimizin şehr-i Konstantiniyye’yi fethinden 557 sene sonrasında bir Anadolu şehrinde geçiyor bu olay. (İhsan Oktay hocaya sevgilerle.)

Yaz sıcağının pişirdiği onca etin kokusu, teri burunlara dolmaya başlayınca birtakım günahkârların cehennem azabından çekinmeye başladığı görülür. Böyle günlerde aklıma düşmüştü o güzellik. Yemyeşil gözlerine baktığımda, çocukluğumdan içinde yarım kalan o şefkatin iç çektiren yoksunluğuyla titriyordum. Simsiyah saçlarını savuran rüzgarı karşılayıp kokusunu içime çekiyordum. Yazın sıcaklığı, gönlümdeki ateşten daha da yakıcı olamıyordu. Bu haldeki ben, günlerimi tere batmış bir halde sırılsıklam ıslak ve âşık geçiriyordum. Şehre hakim tepeler her gün şahit ederdi aşkımı haykırışıma. Bir görebilseydim yüzünü, bir kez olsun gülebilseydin bana…

Sevmenin böyle olması ister istemez iç dünyamda da büyük değişiklikler yapmama yol açıyordu. Kendimi tanımıyordum, kendimi tanıyamıyordum. Çevrenizdekilerin size aptalmışsınız gibi bakması nasıl bir duygudur bilemezsiniz. Ancak kendimi avutmak inanın çok kolaydı. Çünkü dünyanın belki de en güzel varlığına aşıktım ve en sonunda onun benim olacağı bir oyun oynuyordum. Bir gün, tüm bunları ona da anlatacak ve tüm o bana gülenleri, beni kıskananları ardımda bırakıp onun ellerinden tutup kendime yeni bir hayat kuracaktım.

Olmadı. O, benim onu istediğimi hiç öğrenemedi ve koptu gitti ellerimden. Bir başka şehre, bir başkasının gönlünü yakmaya. O yazı hiç unutamadım hayatım boyunca. Bulunduğum şehri çevreleyen tepelere her çıktığımda belki onu görürüm diye süzdüm şehri saatlerce. Göremedim. Hayatımın en masum aşkını, işte böyle kaybettim.

Aradan geçen aylar, yavaş yavaş sildi, aldı götürdü onu yüreğimden. Her anımın hesabını tutarak yaşamaya başladım. Sonrasında pişmanlık duymamanın belki de en kolay yolu buydu. Hata yapıp kendime bu azabı tekrar yaşatmaya dayanabilir miydim bilmiyordum çünkü. Cesur değildim. Onu arzulamıyordum belki ama ondan öğrendiğim o kadar çok şey vardı ki…

Ve bir gün o gözleri yeniden gördüm. Gözlerdeki ışık aynıydı. Fakat yüz, onun yüzü değildi. Çok benziyordu, çok çok benziyordu fakat o değildi. Kalbimin derinlerinde aşkı yeniden hissettim. Bu unutamamak mıydı? İçimdeki sevince anlam verebiliyordum. Ne de olsa uzun süre önce kaybettiğim bir hazinenin küçük bir parçasını bulmuştum. Küçük fakat en değerli parçasını. Bir gün onun ellerini hissettim omzumda. Dönüp baktığımda o gözleri gördüm. Ama yine o değildi. Çok benziyordu, çok çok benziyordu fakat o değildi. Hazinemin parçalarını yavaş yavaş toplamaya başladığımı fark ettim. Ona duyduğum istek artık dayanılmazdı.

to_bid_you_farewell

Kimseye açılmadım. Kimseye söylemedim. Yıllarca topladım parçalarımı. Aklımda birleştirdikçe ona kavuştum, ona sarıldım, ona fısıldadım. Bu beni daha güçlü yaptı. Saçlarının rengi, gözlerinin rengi ve teninin rengi hep aynı oldu. Bu benim kafamdaki bir portreydi. Kırmızı, sarı, yeşil ve beyaz. Başka renkler olamazdı ve olmadı da. Paletime hep aynı renkleri koydum.

Bir yaz günü kapıldığım aşk, yine bir yaz günü öldürdü beni. Onu gördüm. Bu sefer gerçekten onu. Gerçek onu. Yıllardır yarattığım o eserlerime hiç benzemiyordu. Alakasız bir şekilde göz göze geldik. Duraksadı, kırpmadı gözlerini. Saniyeler boyunca baktı yüzüme.  Hatırladığı için mi yoksa onu gördüğümde elimden düşün onca şey için mi anlamadım. Neden sonra ona dokunmak için ellerimi uzattım. Dokunamadım, o çekindiği için falan da değil. Sadece yıllardır hayalini kurduğum o varlığın karşımda belirivermesi beni şaşırtmıştı. Bir an düşündüm, şu an sahip olduğum şey ondan çok daha fazlasıydı. Ben diğer renklerden nefret eden adamdım. Oysa o benim sevdiğim renklerin çok çok azını taşıyordu şimdi. Saçları başkaydı, teni bembeyaz değildi, gözleri solmuştu. Benim yarattığım eserler bundan çok daha parlak, çok daha gösterişliydi. Dokunmadım. Elimi geri çektim. Bu büyü bozulmamalıydı.

Ona sahip olmadım ama farkına varmadan ondan çok daha fazlasını biriktirdim elimde. Bu mutluluğun bana yettiğini düşündüm. Daha da mutlu oldum ve yine kimselere anlatmadım kendimi. Biriktirdiklerim bana kaldı. Yazların sıcak olduğu bu Anadolu şehrinde hala biriktirdiklerimle yaşıyorum. Kendime bambaşka bir eş buldum üstelik. Diğer renklerden nefret eden ben, aynı renklerle çizilmiş bambaşka bir portre buldum kendime. Ne ona haksızlık ettim ne de kendime. Mutluyum.

İkinci günün sonunda elimde bu öykü kaldı işte. İlk sayımız için umarım hoş ve okurken keyif aldığınız bir yazı olmuştur. Bir sonraki sayıda sizi neyin beklediğini inanın ben bile bilmiyorum. Proofhead’i takipte kalın.

################################################

Öykü burada bitmiş. Girişteki “İhsan Oktay” güzellemesi hiç olmamış 🙂 Gereksiz olmuş aslında ama o zamanki düşünce dünyamı göstermesi bakımından iyi ki yazmışım dedim. Son paragrafta ise “bir sonraki sayıdan” bahsetmişim. Ancak o bir sonraki sayı hiç yayımlanamadı. Her ne kadar bir “aşk öyküsü” olarak yaftalansa da şimdi okuduğumda kendimle gurur duyduğumu söylemeliyim. Özellikle “renk” tabanlı kurduğum süreç cidden güzelmiş. İnsan böyle 10 yıl sonra okuyunca kenara köşeye öyküler yazıp saklamak istiyor nice 10 yıllarda okuyabilmek için 🙂

 

Hobbit İllüstrasyonları

hobbitilust03İthaki Yayınları tarafından herhalde en çok versiyonu basılan Orta Dünya kitaplarının başında Hobbit geliyor. Beyaz kapaklı, siyah kapaklı, resimli, cep boy, ansikolopedi boy, açıklamalı notlarıyla, felsefesiyle derken epey bir Hobbit baskısı var. Buna zamanında 6.45‘in bastıklarını da ekleyince sırf Hobbit kitabının baskılarıyla bile bir koleksiyon yapılabiliyor. Hatta yapan da vardır muhakkak. Dünya’da da farklı dillerde basıldığını düşünecek olursak aslında çok da uçuk bir fikir değil.

hobbitilust02Benim kendi koleksiyonumda Hobbit’in resimli baskısı ya da illustrated edition dediğimiz baskısı yok. Yıllar önce, 2013’te yazdığım şu yazıda poster hediyeli baskısını almıştım. Ancak yazdığım yazıdaki görsellerin kaybolduğunu fark ettim geçen gün. Daha da önemlisi, o yazıyla birlikte sunduğum bazı güzel illüstrasyonlar vardı. O dönem nereden hatırlamıyorum ama illustrated edition’daki tüm görselleri toparlamıştım internetten. Bunların hepsi Alan Lee üstadın çizimleri.

Şimdi belki arşiv yapan vardır diye hepsini pdf olarak buradan yayınlıyorum. Sadece görseller var. Kitabın kendisi değil yani. Dosya doğrudan kendi Yandex hesabıma yüklüdür. Dolayısıyla dosya ve bağlantı kontrolüm altında. Olur da bağlantı çalışmazsa lütfen üşenmeden hemen bana mesaj atın İletişim bölümünden. Size direkt dosyayı gönderirim.

Hobbit İllüstrasyonları(pdf – 28.1 mb)

hobbitilust01

ekşisözlük’ün En Uzunu: Hitler Nasıl Adım Adım Delirdi?

Karantinada olduğum süre içerisinde elimden geldiğince bloga yazı yazmayı planlıyorum. Bu yazı da aslında çok uzun süredir listede bekliyordu. Vakit bulmuşken paylaşmak istedim.

Birkaç ay önce nereden aklıma esti, nasıl oldu hatırlamıyorum ama ekşisözlük‘te yazılan en uzun entry’i buldum. diesel1907 nickli yazarın 29.11.2015’te başlayıp 30.11.2016 tarihine kadar yazmaya devam ettiği ve yayımladığı devasa bir entry bu. Tam bir yıllık emek! Eğer İkinci Dünya Savaşı tarihiyle ilgileniyorsanız pek çok akademik kaynaktan derlenmiş, savaşın öncesini, savaş sürecini ve sonucu Hitlerin penceresinden görmenize olanak sağlıyor.

Ben tüm entry’i kopyalayıp baskı için kitaplaştırdım. Bu da yaklaşık 120 sayfalık bir kitap oldu. Kitabı kendi arşivim için bastırdım. Hatta bastırdığım yerde yıllardır tanıdığım cilt yapan abi kitabın başlığını görünce güldü ve “Aslında o hep deliydi, sadece çok iyi sakladı” dedi.

adolf

Belki bu çalışmayı yazar ilerleyen süreçte bir kitap olarak yayımlamayı düşünür. O yüzden ben size kitap olarak baskıya hazır hale getirdiğim dosyayı buradan paylaşmıyorum. Bu devasa entry’i merak edenler aşağıdaki bağlantıya tıklayıp ekşisözlük üzerinden okuyabilirler. Olur da bir gün bu entry’nin sahibi olan yazar da burayı okursa kendisine teşekkür ettiğimi bilmesini isterim. Kitabı bastırmayı düşünürse baskıya hazırlık aşamasında elimden gelen yardımı yapmaya hazırım.

Adolf Hitler Nasıl Adım Adım Delirdi?

Senli Günler

lonely

Keşke güzel bir dolunay gecesi olsaydı. Özlüyorum, gerçekten özlüyorum. Küçücük bir pencereden seni izleyip, üstelik elim kolum bağlıyken, sırf şöyle uzaktan bir görebileyim diye türlü cambazlıklar yapmayı, yapabilmeyi özlüyorum.

Kırık dökük iki heykeli yamacında, gizlice seni duymaya çalışmayı; sana bildiğinden ve gördüğünden çok daha yakın olmayı özlüyorum. Biraz önceki sıcaklığına kavuşmayı, dibe süzülen telvelerinin tadını özlüyorum. Hala kalbimde parlıyorsun.

Sevgilerimle.

.remk Virüsü (Korona Değil)

Koronavirüs belası yüzünden sosyal yaşantımızı minimize ettik şu günlerde. Gerçi ben hala işe gidiyorum. Arkadaşlarım içinde de işe giden bir tek ben varım. İş yerindekiler hariç, yakın çevremden hiç kimseyle şu son on gündür görüşmüş değilim. Ev ve iş yolu arasındaki başka bir yere de gitmiş değilim. Bu işin belki de tek güzel yanı, toplu taşıma kullanmamak için bisiklete biniyor oluşum. Bu lanet, bu pislik sona erdiğinde hatırlamak istemediğim bir dönem yaşıyoruz.

Koronavirüs insanlara bulaşmaya devam ederken, ben de bilgisayarımda bir virüs tecrübesi yaşadım. Geçen hafta perşembe günü hayatımda gördüğüm en sinir bozucu virüs yüzünden tüm dosyalarımı kullanılamaz hale geldi. Umberto Arte ile Sanat isimli bir kitabın PDF dosyasını ekşi sözlükten indirdim. Bu dosyayı görüntüledim. Daha sonra bir kere açmaya çalışınca hata verdi, dosya bozulmuş dedi. Bunun üzerine Google’dan “pdf repair” yazıp rastgele çıkan bir iki programı indirdim. Bu programların çalışmadığını görünce de bilgisayardan kaldırdım ve kapattım.

Perşembe günü eve gelip bilgisayarı açtığımda açılan bilgisayar artık benimki değildi. Masaüstünde bir sürü yeni program eklenmiş, Chrome kontrolünü kaybetmiş ve en önemlisi de tüm belgelerimin uzantısı değişerek “.remk” olmuştu. Bu saçma sapan .remk uzantısını değiştirmeme rağmen hiçbir dosyayı açamadığımı görünce bu sefer karşımda çok ciddi bir sorun olduğunu anladım.

Arama kutusuna “.remk” yazınca başımdan aşağıya kaynar sular boşaldı. Yıllardır hep duyduğum bir virüs türü vardı. Gizlice senin bilgisayarına sızıp tüm dosyalarını şifreledikten sonra para istiyorlardı. İşte bu virüsün bir türü de o anda benim bilgisayarıma bulaşmıştı. Bilgisayarımdaki bütün klasörlerin içine “_readme.txt” isminde bir dosya bırakılmıştı. Bu dosyada ise özetle “Dikkat! Üzülme, tüm dosyalarını geri getirebiliriz. Bilgisayarındaki tüm dosyaları çok güçlü bir şifreyle şifreledik. Sana özel şifre kodu ve geri döndürme yazılımıyla bu şifreleri çözebilirsin. Bize güvenmen için herhangi bir şifreli dosyanı bize gönder. Senin için ücretsiz olarak şifresini çözüp geri yollayalım. 72 saat içinde aşağıdaki mail adresinden bizimle iletişim kurarsan 499 dolara, yoksa 980 dolara şifreyi alabilirsin.” yazıyordu.

txtdos

Bu virüs, bilgisayardaki tüm dosyaları çok güçlü bir şekilde şifreliyor. Uygulama dosyalarına bulaşmıyor. Değerli olabilecek resim, metin, ses dosyası gibi dosyalara bulaşıyor. Şifrenin başka yazılımlarla kırılması ise imkansız. Bu noktada yapılacak en önemli şey, tüm dünya başınıza yıkılsa bile kesinlikle ama kesinlikle bilgisayar korsanlarıyla iletişim kurmayın, para göndermeyin, pazarlık yapmayın. Para göndermeyi kabul ederseniz sizden bitcoin olarak göndermenizi istiyorlar. İşin en ciddi tarafı ise size nihai şifreyi vereceklerinin bir garantisi yok! Virüsten korunmak için her ne kadar bilgisayarı yavaşlatsa da bir antivirüs programı kurun ve benim yaptığım gibi, bilmediğiniz kaynaklardan dosya indirmeyin.

Bildiğim tüm küfürleri ettikten sonra birkaç saatim şok içerisinde, ne yapacağımı bilemeden geçti. Sonra kaybettiğim verileri listelemeye başladım. Bunlardan en önemlisi ise devam eden doktora tezimle ilgili olanlardı. Uzunca bir liste yaptıktan sonra birden aklıma doktora tezimi netbook bilgisayarımda da yedeklediğim aklıma geldi. Netbook bilgisayarımı açınca da birkaç ay önce masaüstü bilgisayara geçerken aktardığım verilerin bir kısmının hala orada olduğunu gördüm.

Daha sonra netbook üzerinden tüm flash bellekleri ve harddiskleri kontrol etmeye başladım ve aslında verilerin büyük kısmının elimde olduğunu fark ettim. Üstelik silinen dosyaları da geri getirince veri kaybım çok büyük oranda azalmış oldu. Bunun üzerine masaüstü bilgisayarıma takılı bütün harddiskleri tamamen sildim. Yepyeni, tertemiz bir format attım.

Formattan sonra yedeklerimi toparladım. Tüm bu toparlama işlemleri yaklaşık 3 gün sürdü. Böylece tek kuruş göndermeden, az bir kayıpla bu sorunu çözmüş oldum. Yedeklemek artık benim için daha da sıklaştırmam gereken bir alışkanlık haline geldi. Özellikle çok kıymetli dosyalarımı bulut sürücülere taşıdım bile.

Umarım kısa sürede koronadan kurtuluruz ve hayatımızdaki tek virüsler bilgisayar virüsleri olur. Sevgili okur, arkadaşlarım, dostlarım, sevdiklerim ve sen, lütfen evde kalın. Bunu popüler bir slogan olarak okuyup geçmeyin. Bir mecburiyetiniz yoksa evden çıkmayın.

Daft Punk – R.A.M. Plağım

dpram00

Bazı albümler vardır, dinlediğiniz hiç bir albüme benzemez, genel tarzınızın dışındadır. Bazen gizli gizli dinler, bazen de hiç umulmadık bir anda açıp etrafınızdakileri şaşırtırsınız. İşte Daft Punk‘ın Random Access Memories albümü, dinlerken sürekli olarak “Aaa sen ne alaka bu tarzla?” sorusunu bana sorduran bir albümdür.

dpram01İlk kez 2013 yılında, yanılmıyorsam Bilecik’te çalışmaya başladığım ilk aylarda duymuştum bu albümden çıkan ilk single olan Get Lucky‘i. İtiraf etmek gerekirse o güne kadar Daft Punk grubunun isminden başka hiçbir şeyini bilmiyordum. Get Lucky dinlenmeye, sevilmeye başlandıkça hemen her ortamda da sıkça duyulmaya başlandı. Albümün ismini çok sevmiştim. Random Access Memories: RAM. Bilgisayar jargonunda RAM isimli donanım, Rastgele Erişilebilir Bellek (Random Access Memory) olarak isimlendiriliyor. Grup küçük bir kelime oyunuyla aslında sonradan “Amerikan Müziğine Saygı Duruşu” olarak açıkladıkları albümlerini ismini “Rastgele Erişilebilir Hatıralar” olarak koymuş.

Albümü ufak ufak dinlemeye başladıkça, aslında en az Get Lucky kadar başarılı pek çok parça içerdiğini keşfettim. Özellikle Alper ve Caner sayesinde farkına vardığım “Giorgio by Moroder” isimli parça 9 dakikalık süresi içerisinde funk, elektronik, jazz, klasik ve rock müzik elementlerini bir biri ardına sunması bakımından bana göre albümün incisi denilebilecek parçadır.

dpram04

Albümde, Get Lucky ve Giorgio by Moroder’dan başka Instant Crush ve Lose Yourself to Dance gibi ciddi anlamda başarılı pek çok parça yer alıyor.

No. Başlık Süre
1. Give Life Back to Music 04:34
2. The Game of Love 05:21
3. Giorgio by Moroder 09:04
4. Within 03:48
5. Instant Crush (Julian Casablancas) 05:37
6. Lose Yourself to Dance (Pharrell Williams) 05:53
7. Touch (Paul Williams) 08:18
8. Get Lucky (Pharrell Williams) 06:08
9. Beyond 04:50
10. Motherboard 05:41
11. Fragments of Time (Todd Edwards) 04:39
12. Doin’ It Right (Panda Bear) 04:11
13. Contact 06:21

Random Access Memories, bana göre içerdiği zenginlik ve aradan geçen 7 yılda halen dinlenilen bir albüm olması nedeniyle modern müzik tarihinde apayrı bir yere sahip. Böyle albümlerin muhakkak arşive katılması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten ve albümün analog esintilerinden dolayı R.A.M.’in plağını bulmayı kafaya koymuştum.

Elbette bu süreçte pek çok siteyi, mağazayı dolaştım ancak tamamında ürün tükenmişti. Ürünün tükenmesi bir yana, muhtemelen albümün yeni baskısı olmaması sebebiyle özellikle ikinci el satış yapan sitelerde plağın fiyatları uçmuş durumdaydı. Durumlar böyle olunca “Gelince Haber Ver” seçeneği sunan her yere haber bıraktım.

dpram03

Geçen gün spam klasörümü temizlerken şans eseri o beklediğim haberi gördüm: Bir sitede plak stoğa girmişti. Yeni mi basıldı, yoksa sürpriz bir şekilde stoktan mı çıkardılar bilmiyorum, plak satışta görünüyordu. Vakit kaybetmeden, saniyeler içerisinde siteye girdim ve aldım. İşlem tamamlandığında ben bile şaşırmıştım. İçinden bir ses sürekli olarak “Olmadı, bir hata var” diyordu. Birazdan telefon çalacak ya da bir mail alacaksın, “Yanlışlıkla stokta görünüyordu, kusura bakmayın aslında bu plaktan kalmadı” diyecekler diye korktum. Bu korkum, birkaç gün sonra kargocuyu görene kadar da devam etti. Neyse ki plağım sapasağlam bir şekilde elime ulaştı.

Telefondan, Youtube’dan falan dinlerken, “Ulan bu şarkıyı plaktan dinlemek ne acayip olur?” diye düşündüğüm Giorgio parçasını açtım hemen. Şimdi bu satırları da yine aynı şarkı Youtube’dan açıkken yazıyorum.

Albüm, en sevdiğim şekilde, çift plak ve gatefold olarak basılmış. İçerisinden sleeve boyutunda çok güzel bir de kitapçık çıkıyor. Diğer versiyonlarda nasıl bilmiyorum ama bendeki plakta iç kapaktaki synthesizer’ın ters olarak basılmış. Yani albümü açınca ters duran bir synth görüyorsunuz. Belki baskı hatasıdır, belki bilerek yapılmış bir şeydir, bilmiyorum.

dpram02

Güzel bir albüme plak formatında sahip olmanın verdiği keyif bambaşkadır. Umarım sen de bu keyfi zaman zaman yaşayabiliyorsundur sevgili okur. Mutlu ve sağlıklı günler 🙂

Tarantino Filminde Bir Tanıdık: The Mercenary

onceuponatimeinhoQuentin Tarantino‘nun son filmi (ve ciddi anlamda son filmi) olan 2019 yapımı Once Upon a Time… in Hollywood‘u (Bir Zamanlar Hollywood’da) sinemada izleyememiştim. Geçtiğimiz gün şans eseri denk gelince fırsat bu fırsat diyerek oturduk 3 saatlik filmin karşısına. Tarantino filmlerini çok sevdiğim için genel kanının aksine, sıkılmadan ve ilgiyle izledim. Özellikle filmin ortalarında denk geldiğim bir sahne ise beni hem heyecanlandırdı hem de mutlu etti.

Bu blogda daha önce defalarca Tarantino filmleri ve Sphagetti Western (SW) filmleri hakkında yazılar yazdım. Bugün Tarantino’nun bir anlatma biçimi, kendine has bir üslubu varsa, kendisinin de çok defa itiraf ettiği üzere bu durumda sphagetti western kültürünün etkisi çok büyüktür. Filmlerinde kendisi gibi sıkı SW hayranlarının kolaylıkla fark edeceği pozlar, açılar, sekanslar, renk kartelaları ve kurgular yer alır. Ancak asıl en önemli husus ise müziklerdir.

morriconeTarantino’nun yer yer filmlerinin de ötesine geçen, belki de en büyük silahı filmler için seçtiği soundtrack‘lerdir. Elbette filmler için bestecilerin yaptığı özel eserler de var ancak özellikle 60-70-80’li yılların film müziklerini sıkça, hiç umulmadık yerlerde duyarız filmler boyunca. Bu açıdan Tarantino’nun favorilerinden birisi de günümüzün yaşayan efsanelerinden Ennio Morricone‘dur. İtalya’nın dünya kültürüne armağan ettiği bu deha, dönemin SW filmlerinde, neredeyse her filme bir başyapıt olacak parça bestelemiştir. Bana göre bunların en iyisi de, yine en iyi SW filmlerinden birisi olan, 1968 yapımı The Mercenary (Il Mercenario) için bestelediği L’Arena‘dır.

mercenary07Bir Zamanlar Hollywood’da filmi içerisinde bir sahnede, filmin geçtiği 1968 yılında gösterime giren The Mercenary’nin afişlerinin ısrarla gösterildiği bir sahne var. Yine ilerleyen sahnelerde The Mercenary’nin yönetmeni olan Sergio Corbucci‘den “Dünya’nın en iyi ikinci western yönetmeni” olarak bahsediliyor. Talihe bak ki dünyanın en iyi western yönetmeni olan kişi de yine bir başka Sergio olan Sergio Leonne. Her iki usta da, filmlerinde kullanılacak müzikler için Ennio Morricone ile anlaşmışlar. Ortaya çıkan filmler ise bana göre bugün sinema tarihinde apayrı yerlere sahipler.

 

mercenary03

The Mercenary filminin afişi

Tarantino için The Mercenary filminin önemi ne peki? Bu filmde kullanılan ve İtalya’da milli marştan sonra en çok bilinen melodilerden olan “L’Arena” isimli başyapıt, Tarantino’nun Kill Bill serisinde kullanıldı. Kill Bill’in soundtrack albümde sadece bu parça değil, 1968 yılında çekilen The Mercenary filminden bir sürü şarkı var. Yani Tarantino bu filme de, müziklerine de, yönetmenine de kafayı takmış. Çektiği son filmde de kendince bir saygı duruşunda bulunmuş.

mercenary05

Ben Tarantino’nun yerinde olsam belki bir adım ileri giderdim. Filmde Sharon Tate karakterinin sinemaya girdiği bir sahne var. Ben olsam filmde senaryo gereği, kızı önce yanlış salona sokar, orada The Mercenary filminin meşhur arena sahnesinden kısa bir kesiti gösterirdim. Ama olsun, böyle tadımlık da olsa, insan kişisel zevklerinin kesişmesini gördükçe haz duyuyor.

mercenary06

Bu da benim odamda yıllardır duran aynı afiş

Bahar Geliyor Haberin Var Mı?

Baharın gelişiyle kendimi epey rahatlamış hissediyorum artık. Yakın zamanda yine Antalya taraflarına bir yolculuk yapacağım. Yalnız olmayacağım. İş yerinden yakın arkadaşım Yunus Emre ve çekirdek ailesiyle birlikte gideceğiz. Bu yolculuğun ya da orada geçireceğim zamanın dolunaya denk gelmesini çok istiyordum. Ancak şans işte, olmadı. Çünkü çok uzun süredir sahilde çekim yapmak istiyorum. Eğer daha önce seni aradığım sahillere benzer, ıssız bir yer bulabilirsem ışık kirliliğinden uzakta çekimler deneyeceğim.

ilkdordun

martdolunay

Yeşile çalan renkleriyle sıra dışı bir dolunay

Gökte seni görmek –üstelik bu ay daha büyük olarak– paha biçilmez. Ancak dün büyük bir talihsizlik yaşadım ve evde olduğum saatlerde gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden tek bir kare bile çekim yapamadım. O yüzden Nazım Mustul tarafından yine Mart ayı içerisinde Eskişehir’de çekilen, ayın ilk dördün evresindeki bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Bu fotoğraf, içerdiği çok yüksek detaylar sebebiyle kesinlikle burada ve astrofotoğrafçılıkla ilgilenen herkesin arşivinde bir “referans” olarak yer almayı hak ediyor. Tıklayarak tam boyutta görüntüleyebilirsiniz. Ustanın ellerine sağlık. Yine Nazım Mustul tarafından çekilen bu ayın dolunay fotoğrafını alışık olduğumuzdan çok farklı renklerle düzenlediği için aşağıya ekliyorum. Kendisini Instagram’dan takip edin muhakkak: www.instagram.com/nazimmustul

Geride bıraktığımız ay güzel şeyler oldu. Dostlarımız Hazal-Utku ile Betül-Mustafa, yeni evlerine taşındılar. Yeni bir eve taşınmak, bir şeylere yeniden başlamak ve o yenilenme hissi gerçekten paha biçilmez. Bilecik’ten Eskişehir’e geldiğim o ilk üç ay bu hisle, bu mutlulukla nasıl geldi geçti bazen düşününce cevap bulamıyorum. Şimdi bizimkiler de öyle hissediyordur. Yeni bir çatının altında uyanma hissi insana gizli saklı bir heyecan veriyor.

mart01Belki geç oldu yazmak için ama Kader‘le Mehmet Eskişehir’den ayrıldılar. Özellikle Kader’in hüznünü, günler boyunca yazıp çizdiği, paylaştığı şeyleri görünce kendi içimde şüpheye düştüm. Bir gün bu şehirden ayrılsam, onun kadar çok şey biriktirebilmiş olacak mıyım? Yukarıda yazdığım heyecanıma, tıpkı Kader’in ki gibi bir hüzün de eklenecek mi? Bir zamanlar yaptığın gibi kaçarak mı gideceğim, yoksa kavuşmak için koşarak mı?

mart02

Geride kalan ay içerisinde Mustafa ve Özge‘nin doğum günleri vardı. Doğum günü kutlamalarını artık yeni bir formata taşıdık. Böylece en azından böyle günlerde, herhangi bir gerilim yaşanmadan, doğru düzgün oturup sohbet edebiliyoruz. Bütün bir ayın dökümünü yapıyorum ya, bundan da bahsedeyim.

mart03

Evet, bu ay da o en kutsal, sana en yakın hissettiğim zamanlar yavaş yavaş sona eriyor. Ama sanma ki içimde sen eksiliyorsun. Ben senin her sabah otobüste, metroda, tramvayda, dolmuşta gördüğün isimsiz yol arkadaşınım. Sigaranı değiştirdiğini görürüm, saçını boyadığını bilirim, her güne biraz daha aydınlık başladıkça senin de yüzünün güzelleştiğini fark ederim. Bir gün gelmesen hasta oldun diye üzülür, bir dakika önce evden çıksan bana kırıldın sanarım, günüm cehennem olur. Ve benim tüm şiirlerimde senden bir harf bulunur.

Yeniden Ali Samiyen: Gençlerbirliği Maçı

alpermac01Bu yıl Mart ayının ilk günü yolumuz yine İstanbul‘a düştü. Galatasarayımızın Gençlerbirliği ile oynayacağı maça gittik. Geçen sefer gittiğimizde her şey plansız, aniden gelişmişti. Çok uzun sürerdir aklımızda olan gitme fikri bir sabah nedensiz yere harekete geçip biletleri almamızla sonuçlanmıştı.

Bu sefer her şey çok daha hızlı oldu diyebilirim. Alper bana günler öncesinden Gençlerbirliği maçına gider miyiz diye sormuştu. Maçın pazar günü olacağını, gidip gelmenin biraz yorucu olacağını söyledim ama gelirim dedim. Aradan geçen günlerde maç mevzusu aklımdan çıkmışken bir sabah Alper biletleri almak için uğraşacağını söyledi. Ne oldu bitti derken aynı günün akşamı cep telefonuma mesaj geldi: Biletim, PASSO hesabıma yüklenmişti bile…

Maçın olduğu Pazar günü saat 12.00’de Alper ve Caner gelip beni aldılar evden. Arabada BlaBlaCar uygulamasından Alper’e ulaşan ve şans eseri o gün aynı maça giden Afyonkarahisar’dan Mücahit isimli arkadaş da vardı. Bu kardeşimiz Ultraslan’ın Afyon temsilcisiymiş.

Yol boyunca muhabbet ettik. Dört saatlik yolculuk çok da yorucu ve sıkıcı olmadan geçti. Saat 16.00’yı biraz geçe İstanbul’a girdik. Yaklaşık yarım saat içinde de Türk Telekom Arena Ali Samiyen Spor Kompleksi’ne ulaştık.

Tıpkı geçen sefer olduğu gibi bu sefer de arabayı hemen yakındaki Vadistanbul AVM’nin otoparkına bırakmaya çalıştık ancak tamamen dolu için yapamadık. Biz de Mücahit’in tavsiyesiyle arabayı stadın hemen yanına, yolun kenarına park ettik. Daha sonra AVM’ye geçtik. Mücahit’le ayrıldıktan sonra aylardır görüşemediğim Özlem ve Ceyhun’la buluştuk.

alpermac04

Tabi bahsetmeden geçmek olmaz. Benim üzerimde geçen sefer aldığım ve giyerken izlediğimiz her maçta 3 attığımız yeni sezon forma vardı. Alper ve Caner de GS Store’daki o güne özel ikinci ürüne %50 kampanyasından aynı formadan aldılar. Yeni formalarını aldıklarında Özlem ve Ceyhun da geldiler.

alpermac08

AVM’de yemek yedikten sonra yavaştan stada geçmek için yola çıktık. Geçen sefer yaptığımız gibi hava raya bindik. AVM’den stada giden bu ücretsiz araçla yaklaşık 5 dakikalık bir yolculuktan sonra aylar önce geldiğim stada yeniden kavuştum.

alpermac07

Adım adım stada girerken Alper’in coşkusu görülmeye değerdi. Geçen sefer batı tribününde sol üst kesimdeydik. Ancak bu sefer güney tribününde tam da kale arkasındaydık. Stada girip de yeşil sahayı gördüğüm o an ki heyecan hiç değişmiyor. Beş arkadaş yan yana dizildik. Tüm koltuklara birer tane Türk Bayrağı bırakılmıştı. Stad alpermac06baştan aşağıya kırmızı beyaza bürünmüştü. Maç saatini beklemeye başladık. Maç saati gelince önce, İdlib’deki şehitlerimizin isimleri tek tek okundu. Tüm taraftarlar tek bir sesle “burada” diye bağırdık.

Maçın ilk üç dakikasında Ultraslan şehitlerin anısına sessiz kalmaya karar vermiş. Bizim haberimiz yoktu. İkinci dakikanın sonlarına doğru Galatasaray ilk golü atınca bu sessizlik olayı da son ererek tüm tribünlerde coşku başladı.

alpermac03Güney tribününde rakip takımın kalesinin hemen arkasında olduğumuz için ilk yarıdaki iki golümüzü yakınen izledik. Devre arasında hiç yerimden kalmadım. İkinci yarı ise bu sefer karşı kalede bir gol daha oldu. Ultraslan nedendir bilinmez, belki yirmi dakika boyunca “Yerine Sevemem” şarkısını söyledi.

Maçın son düdüğü de çalınca hemen çıkışa doğru koştuk. Yaklaşık bir dakika içinde sahadan ayrılmıştık. Mücahit’in tavsiyesiyle arabamızı park ettiğimiz yere çok yakındık. Hemen stadın yanından inen toprak bir yoldan aşağı indik ve üç dakika içinde arabada olduk. Özellikle ikinci yarıda çok üşümüştük. Özlemlerle vedalaştık. Maçı Ultraslan tribününde izleyen Mücahit en son geldi. Çocuk bağırıp çağırmaktan, zıplamaktan kan ter içinde kalmıştı. Böylece aynı ekip tekrar yola çıktık.

alpermac02

“Yaradılanı sev yaradandan ötürü. Biz sizi siz olduğunuz için değil, yaradandan ötürü seviyoruz”

Çıkışta trafik epey yoğundu. Bu yüzden ilk köprüye yöneltti bizi Google. Köprüden çıkmamız 45 dakikayı geçti. İstanbul’dan çıkınca direksiyona Caner geçti. Böylece Alper ve Mücahit arkada uyurken Caner ve ben önde sohbet ede ede yola devam ettik. En ufak bir sorun yaşamadan önce Mücahit’i Bozüyük’te Afyon otobüsüne yetiştirdik. Daha sonra da saat 01.00’i geçe Eskişehir’e geldik.

Yine unutulmaz, yine keyifli ve sorunsuz bir maç tecrübesi oldu. Bilmiyorum, bu sezon başka maça gidebilir miyim… Ama o coşkuyu bir kere hissettiniz mi vazgeçmesi birazcık zor oluyor.

alpermac05

İthaki İle Orta Dünya’da Bu Yıl Yaşananlar

ithaki_01

2019 yılının ikinci yarısı ve 2020’nin ilk ayları Orta Dünya açısından epey hareketli geçti. Ülkemizdeki Orta Dünya fanları olarak İthaki Yayınları’ndan ardı ardına gelen yeni baskı haberleriyle adeta kendimizden geçtik.

Aslında bu yazıyı yazmayacaktım. Yani aldığım her kitabı yazmak, bir süre sonra burayı kitap inceleme sitesine çevireceği için yalnızca çok özel kitaplardan zaman zaman bahsediyorum. Ancak önceki yıl İthaki’nin bana ve benim gibi heyecanlı okurlara attığı kazığı unutmadığım için bu yazı bir tür “BEN DEMİŞTİM” bildirisi olacak.

“Ben demiştim” demeden önce İthaki’nin geçen yılın sonunda ve bu yıl içerisinde yayımladığı kitaplara bir bakalım.

Kitabın Adı

Basım Yılı

Açıklamalar

book_04Beren ile Luthien

2019

Alan Lee üstadın çizimlerinin hem kapakta olması hem de kitap içerisinde kuşe kağıtlarda basılmış olarak yer alması çok iyi. Çeviri Çiğdem Erkal tarafından yapılmış. Toplam 296 sayfa. Ön kapakta kabartma baskı.

book_02Hûrin’in Çocukları

2019

Siyah renkli kapak. Bu tasarımla önceki yıllarda başka kitapları da bastılar (Hobbit mesela). Çok uzun süredir baskısı yoktu. Fahiş fiyatlardan satılıyordu. Bu baskı iyi oldu. Toplam 250 sayfalık eseri Niran Elçi çevirmiş. Ön kapakta kabartmalı baskı ve parlak filigranlar yer alıyor. İç kapakta Beleriand haritası var.

book_03Gondolin’in Düşüşü

2020

Alan Lee’nin çizimleri yine hem kapakta hem de kitabın içerisinde kuşe kağıtlara basılmış olarak yer alıyor. İç kapakta Beleriand haritası var. Toplam 390 sayfa. Çeviri Kemal Baran Özbek tarafından yapılmış. Ön kapakta yine kabartma baskı var.

book_01Bitmemiş Öyküler

2020

Siyah renkli kapak. Tüm notlarla birlikte toplam 770 sayfalık devasa bir eser. Çevirisi Kemal Baran Özbek tarafından yapılmış. Ön kapakta kabartmalı baskı ve parlak filigranlar yer alıyor. Orta Dünya külliyatının tek başına en kalın eseri bu. Silmarillion’dan yaklaşık 100 sayfa daha kalın. Bir baskı hatası olarak kitabın İçindekiler kısmı hatalı basılmış. Sayfa sayıları uyuşmuyor. Ayrıca burada belirtilen Orta Dünya Haritası kitapta yer almıyor. Belki sonraki baskılarda bu hataları düzeltirler.

Özellikle Alan Lee’nin çizimleriyle yayımlanan, görsel olarak çok ilgi çeken kitapları bir süre sonra özel bir set içerisinde basacaklarını düşünüyorum. Ancak sadece iki kitapla bunu yapamayacakları için ben 2020 yılı içerisinde İthaki Yayınları’ndan bu Alan Lee çizimli konseptte bir iki kitap daha bekliyorum. Daha sonra ise bu kitapları özel set olarak basacaklar. Çünkü Tolkien Mirası Serisi’nde de aynısını yaptılar. Kitapları heyecanla, çıkar çıkmaz alan okuyucular enayi durumuna düştü. Çünkü çıkarılan özel setler bir süre çok daha ucuza satılmaya başlandı.

ithaki_02

ithaki_03Evet bu sitemleri bir kenara bırakalım şimdi. Ülkemizde Orta Dünya külliyatını basan üç yayınevi var. Bunların en güçlüsü İthaki. Hemen her yıl yeni bir formatta, yeni bir ürün basıyor. Ele yeni malzeme geçtikçe okuyucuya sunmaktan asla çekinmiyorlar. Christopher Tolkien öldüğüne göre artık yeni bir kitap ya da çalışmaya çıkmayacak gibi duruyor. Eğer torunlardan birisi bu duruma el atarsa neler olur şimdilik kimse bilmiyor. İthaki’den sonra eli en güçlü olan ise bana göre Metis. Çünkü Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin yayın hakları onlarda. Metis de belki İthaki gibi aynı kitabı format değiştirip, kapak değiştirip, içerisine çizimler ekleyerek yeniden basabilir. Ancak şimdilik sadece klasik üçleme ile özel basım tek ciltle yetiniyorlar. Son olarak ülkemizde Orta Dünya külliyatının yaygınlaşmasında en büyük payı olan ancak çok uzun süredir kitap basmayan 6.45 var. İthaki, bir zamanlar 6.45’in bastığı şeyleri yeniden ve farklı farklı tasarımlarla basıyor. Ancak özellikle 2000’li yıllarda Orta Dünya’yı solumuş olan okurlar için 6.45’in yeri ve bastığı kitapların değeri her zaman çok farklı olacak ve olmaya devam edecek.

Gelelim bendeki kitaplara. Elimde sadece “Güç Yüzüklerine Dair” ve “Kayıp Öyküler Kitabı 1” yok. Bu iki kitap da 6.45 tarafından basılmış. İçimde özellikle Güç Yüzüklerine Dair’in yeniden basılacağına dair bir inanç var. Bir de Hobbit ve Roverandom’un siyah renkli baskıları yok. Aramıyorum ama bu farklı baskıların olduğunu da biliyorum.