Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları

Yanılmıyorsam ilk defa Facebook’ta görmüştüm bir arkadaşımın profilinde. O ana kadar haberimin bile olmadığı, Türkçe, içerisinde fantastik ögeler barındıran bir çizgi roman: Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları. Devrim Kunter‘in müthiş eseri. Günlerce internette sipariş verebileceğim bir site aradım. Ancak tüm kitap satış sitelerinde tükenmişti. Nadirkitap sitesinde ise uçuk kaçık fiyatlara satılıyordu. Neyse ki nasıl olduysa kidega.com‘da yeniden satışa girdi ve cidden çok komik fiyatlara tüm seriye sahip oldum.

Olağanüstü Maceralar serisinin ilk kitabı tam yedi yıl önce, 2013 yılında çıkmış: Yeditepe Canavarı. Yıl 1924. Yer İstanbul. Cumhuriyet yeni ilan edilmiş. Ancak Osmanlı’dan kalan kültürel miras halen devam ediyor. Yeni Cumhuriyet’in ilk gizli teşkilatlarından İfşa-yi Sırr‘ın kurucusu Seyfettin Efendi ve sıra dışı ekibi, cümle gizemli olayların hakkından gelmeye çalışıyorlar. Kas gücü olarak Pehlivan İsmail, yaptığı icatlarla ekibin işini kolaylaştıran Mühendis Münevver, Adli Tabip Aziz ve Casus Esat‘tan oluşan toplamda beş kişilik bu güzide ekibin maceraları şimdilik yayımlanan dört çizgi romanda anlatılıyor.

seyfettin01

Devrim Kunter’in bu yüksek kaliteli işi iki farklı seri olarak okuyucuya sunulmuş. Şimdi kronolojik olarak çizgi romanların neler olduğuna bakalım:

 

Görsel İlk Yayım Serinin Adı Macera Adı Sıra Baskı
seyf02 Ağustos 2013 Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları Yeditepe Canavarı 1 Nisan 2016 2. Basım
seyf03 Nisan 2014 Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri 11 Farklı Öykü 1 Nisan 2014 1. Basım
seyf05 Eylül 2014 Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları Hayırsız Ada 2 Eylül 2014 1. Basım
seyf04 Kasım 2015 Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları Tesla Silahı 3 Kasım 2015 1. Basım

Olağanüstü Maceralar serisinden yayımlanan üç kitapta, üç farklı ve bütün hikaye anlatılıyorken, Esrarengiz Hikayeler serisinden çıkan tek kitapta bir birinden farklı kısa öykülere yer veriliyor.

seyf07

Bildiğim kadarıyla ülkemizde bu temada yapılan ilk iş. Baskı ve dizgi kalitesi ise gerçekten muazzam. Her ne kadar çizer kendi kişisel sayfasında çizgi romanların bir kısmını ücretsiz olarak sunmuş olsa da basılı kitaba sahip olmanın verdiği haz bambaşka 🙂

Satın almak isteyenler kaçırmasın. Şu anda pek çok kitap satış sitesinin stoklarına girmiş durumda.

seyf06

Canon EOS 550D Günlükleri: EF 75-300 Lens

300mm03Bir süredir kullandığım ancak şimdi yazabildiğim yeni bir lensim var artık. Canon’un ürettiği en ekonomik zoom lenslerden biri olan Canon EF 75-300 lensi daha çok gökyüzü ve ay fotoğrafları çekebilmek için aldım.

Uzun odak uzaklıklı –tele– bir lensle çalışmanın en büyük dezavantajı, sizi bir tripoda mahkum etmesidir. Otomatik netleme mesafesinin 1.5 metreden başladığını göz önüne alırsak, yüzlerce ve kilometrelerce uzaktaki bir görüntüyü yakalamak için özellikle netlikten taviz vermemek adına tripoda ve uygun çekim ayarlarına sahip olmak gerekiyor. Bu lensin avantajı ise çok uyumlu bir donanım olması. APS-C makinelerin dışında, full frame makinelerle de uyumlu bir şekilde çalışması. Böylece ileride makineyi değiştirmeye karar verirsem en azından bu lensi kullanmaya devam edebileceğim.

subatmoon22

f/5.6 – 1/400sn – ISO1000 – 300mm

Tabii şu da bir gerçek ki astrofotoğrafçılık için başlangıç denebilecek seviyede, çok zayıf bir donanım. Ancak Lightroom‘da yapılan birkaç küçük dokunuşla işler çok daha iyi bir hale getirilebiliyor. Örneğin blogun sol tarafında full hd çözünürlükle görüntülenen arka planda gördüğün dolunay fotoğrafını, bu lensle çektim.

fullmoonfeb20

f/5.6 – 1/250sn – ISO250 – 300mm

Yine Canon’un ürettiği 55-250 mm zoom lens’in, özellikle keskinlik açısından bu lensten daha iyi olduğu söyleniyor. Bu belki ilerisi için bir alternatif olabilir. Ancak çok daha geniş odak uzaklıkları sağlayabilen ve astrofotoğrafçılığa izin veren lensleri elde etmek kısa vadede benim için imkansız. Bu yüzden EF 75-300 ile yapabileceklerimi deniyor ve donanımın sınırlarını anlamaya çalışıyorum. Yakın zamanda bir doğa fotoğrafı gezisi olacak. Umarım bir aksilik çıkmazsa özellikle alan derinliğiyle ilgili daha başarılı kareler çıkacağından eminim. Bu arada yazıda kullandığım makine görselleri stok fotoğraf değildir. Kendi yaptığım lightbox ile çektim. Nasıl olmuşlar?

telezoomfeb20

f/5.6 – 1/100 – ISO640 – 250mm (crop)

Şubat Dolunayı – Batının Güneşi

subatmoon20

08.02.2020 Eskişehir’de dolunay

Günlerdir kapalı, günlerdir tipiyle boğulmuş gündüzlerin; bulutların esiri olmuş akşamların ardından nihayet gösterdin yüzünü. Aslında güzel bir kış manzarası çekmek için çıkmıştım pencereme. Ancak hiç umudum yokken birden dağılıverdi bulutlar ve sen peyda oldun dünyama.

Artık bir gelenek haline geldi. Her ay yeni bir parça çalıyoruz. Belki ufak prodüksiyonlar ama başlangıcından bitişine epey bir emek istiyor. Parça seçimleri için belli bir kuralımız yok. Bazen çok popüler olan ve gerçekten kaliteli bulduğumuz şarkıları seçiyoruz. Bazen de yıllardır aklımızın bir kıyısında olan parçaları. Bu ay işte böyle bir parça seçtik. Ennio Morricone‘nin çoğu zaman filminin ötesine geçen harika bir eseri olan Wild Horde‘yi çaldık. Bu parça, My Name Is Nobody filminin soundtrack’leri arasında benim en çok sevdiğim parça. Her şeyiyle dört dörtlük bir western klasiği. Vahşi Batı’nın insanı yakan o güneşini hissettiriyor her dinlediğinizde.

Bu videoda, ritm gitarlar Yağızhan, elektrogitar solosu ise Alper tarafından çaldı. Flüt ve perküsyonu ise ben çaldım. Koro sesleri ise üçümüze ait. Video boyunca duyduğunuz tüm sesleri de yine Yağızhan kaydetti ve miksledi sağ olsun. Videonun kurgusunu ise ben yaptım. Kurgudaki birkaç hata bu yüzden zaten 🙂 Bu videoyla ilgili tek eksiklik belki de orijinalinde olan “ıslık” bölümünün olmayışıydı.

Bana seni hatırlatan o kadar çok ses var ki… Ne zaman Göksel çalsa mesela sen gelirsin aklıma. Ne zaman Mabel Matiz‘in ilk dönemini duysam aklıma astrolojik seyahatlerimiz gelir. Bazen de Melankoli çalar bir nostalji radyosunda ve hayatımın en garip döneminde yaptığım bir konuşmayı hatırlarım, canım geçer. Seni hatırlatan günler, aylar ve yıllar var. Tüm bunlar belki de bir ömür dolusu geliyor, tüm bir hayata değer. Notalar, kelimeler, renkler ve sayfalar dolusu sen varsın. Anlatabilmek için usulca doğmanı bekliyorum.

subatmoon21

Bu ay dolunayı erken bir saatte karşılayınca, etrafa şöyle bir göz gezdirmek için de zaman kaldı. Makinede takılı 75-300 mm objektifle epey bir çekim yaptım. Elbette böyle bir donanımla çalışmanın en büyük dezavantajı muhakkak bir tripoda ihtiyaç duyuyor olması. Bir de odak uzaklığı arttıkça –ki Ay çekimi için olabildiğinin en açığı– netlemeyle ilgili olarak gözünüze güvenmeniz gerekiyor zira otomatik netleme pek işe yaramıyor.

Bir sonraki buluşmamız artık baharda olacak. Kış bitiyor, bu ay nasıl geçer bilmiyorum. Belki de gerçek kışı bu ay bitene kadar yaşarız. Karanlığı, soğuğu, çaresizliği. Ancak elbette ilk cemre gönüllere düşecek ve baharın müjdecisi olacak.

Nihayet Masaüstü Sistemi Topladım

2015’ten beri özlemini çektiğim bir şeye nihayet kavuştum: Masaüstü bilgisayar. Yıllardır emektar netbook’umla çalışmalarımı yürütüyordum. Hakkını ödeyemem. Hem lisans hem de yüksek lisans tezlerimi o bilgisayarda yazdım. 2013’te beri bloğa yazdığım yazıların neredeyse tamamını o bilgisayarda yazdım. Yaptığım irili ufaklı tüm grafik işlerini o bilgisayarda yaptım. Sağ olsun, bir kere bile üzmedi beni. Ama ben de ona çok iyi baktım. İlk günkü gibi korudum ve sakladım. Onu, ulaşabileceği en yüksek donanımlarla destekledim. Ancak elbette bir noktadan sonra özellikle bazı işlerde elinden geleni yapsa da yetersiz kalmaya başladı. Şu da bir gerçek ki bilgisayar kullanmaya masaüstü bilgisayarda alışıp tabiri caizse “söke taka” bilgisayar kullanmayı öğrenenler için dizüstü sistemleri hep daha mesafelidir.

Bu isteğimi yıllarca yılımın özeti yazılarında bir hedef olarak yazdım durdum: Kendime bir masaüstü sistem toplamak ve bunu olabildiğince ucuza yapmak. Olabildiğince ucuza mı? Hadi bakalım kolay gelsin.

Yaklaşık 17 yıllık bilgisayar maceram boyunca hiçbir zaman “oyuncu” olmadım. Bilgisayarıma oyun kurmadım. Herhangi bir oyunun hayranı olmadım. En basit çok oyunculu oyunlar dahil, hiçbir oyunda becerim yoktur. Buna futbol, yarış, savaş, RPG gibi türlerin tamamı dahil. Ben bilgisayarda daha çok grafik, yazı, çizi işleriyle uğraştım. Son yıllarda bu işlemlerin de artık sosyal medya platformları ve bulut uygulamalar yardımıyla çocuklar tarafından bile kolaylıkla ve -ciddi donanımlar gerektirmeden- yapılmaya başlamasıyla eskiden ihtiyaç duyduğumuz devasa ramli, olağanüstü işlemcili, kamyon genişliğinde ekran kartlı bilgisayarlara en azından kendi adıma ihtiyaç duymuyorum.

ramssdGeçen gün iş yerinden Kerem Bey’e ait eski bir bilgisayar olduğunu öğrendim Lütfi Abi’den. Artık bir işine yaramadığını ve alabileceğimi söyleyince hemen sırtlandım makineyi ve eve getirdim. Sağ olsun Kerem Bey’in verdiği makinede Core 2 Quad 2.33 GHz, dört çekirdekli bir işlemci vardı. Aynı gece sistemi güçlendirmek için iki tane Kingston 2GB 800MHz DDR2 ram ve SanDisk SSD Plus 120GB 530MB-310MB/s Sata 3 katı hal diski siparişi verdim. Hemen ertesi gün Hepsiburada’nın Hepsiexpress teslimatıyla SSD geldi. Hatta hızımızı alamayıp bir tane de Lütfi Abi’ye sipariş ettik. Daha sonraki gün ise ramler geldi.

Artık sistemi tam anlamıyla kurmak için gerekli her şeye sahip olunca akşam oturdum, Windows 7 Ultimate 64 bit sürümüyle sistemimi kurdum. Kurulumun ardından tüm güncellemeleri yüklemeye başladım. İşte bu noktada bir sorun yaşadım. Çünkü hangisi olduğunu anlayamadığım bir güncellemeyi yüklemek, bilgisayarımın tam 6 saatini aldı. Bu güncellemeden sonra ise bilgisayar başlayınca ekranda hiçbir yazı yoktu. Sadece simgeler ve görseller vardı. Hayatımda karşılaştığım en akıl almaz hatalardan biriydi bu. Sadece masaüstü geldiği, herhangi bir şeye tıklanmadığı için ekran görüntüsü de alamadım. Gerçi telefonla çekebilirdim ancak olayın vahametiyle o da gelmedi aklıma.

yenipc01

Anakart üzerinde ramler ve işlemci fanı

Sonra Windows kurulum CD’sini takıp sistem geri yükleme yapmaya çalıştım olmadı. Sonra “Windows Başlangıç Onarma” ekranı geldi şans eseri. Bazı güncelleştirmeler geri alınmaya başladı ve bingo! Bilgisayar düzelerek açıldı. Böylece 48 saatlik bir kaos sona erdi.

ssd2

Kasa içerisinde 2.5 inç harddiskler için yuva olmadığından 3.5 harddisk bölmesine tek vida ile sabitlemek yeterli oldu.

Bilgisayarda sistem derecelendirmesi yapınca, ekran kartsız onboard olarak kullandığım sistemin 2.0 puan aldığını gördüm. Zaten olabilecek en yüksek ram (4 GB) takılı olduğundan performans anlamında verimli olmayacağı görünüyordu. Derken paatt! Bir anda kapanıverdi bilgisayar: İşlemci aşırı ısındığı için bilgisayar kendini kapatmıştı. İşlemcinin sıcaklığını sonradan gördüm ki 99 dereceler civarındaydı.

zotac

Ekran kartı

Böyle olunca önce kendime, Zotac marka 1 GB 128 bit (VGA + DVI) klasik denebilecek türde bir ekran kartı buldum. Buna hiç para vermedim. Daha sonra ise iyi bir termal macun aldım. Son olarak da bilgisayarın üzerinde güç kaynağı 200 Watt’lık çok eski bir donanım olduğu için, eski bilgisayarıma ait ASUS marka 350 Watt’lık güç kaynağını bağladım. İşlemciyi sökünce önceki macun uygulamasının sadece soğutucudaki işlemciye temas eden yüzeye sürüldüğü için işlemci üzerinde büyükçe bir alanın hiç termal macunla kaplanmadığını gördüm.  Şansıma kendi kişisel arşivimde bu tip 775 soket işlemciler için kullanılan daha büyük fanlı bir soğutucu vardı. Bu yeni fanı, işlemcinin tüm yüzeyini macunlayıp tam ortalayacak şekilde monte ettim. Daha sonra ekran kartını da iyice temizleyip anakarta taktım.

Güç düğmesine baktığımda makul bir seste çalışan, yıllar sonra kavuştuğum bir masaüstü sistemim olmuştu bile. Bir önceki puanlamada 2.0 olan “Oyun Grafikleri” puanı, yeni puanlamada 5.9 olmuştu. Ancak sistem puanını belirleyen en düşük puan “Grafik” puanı olarak 4.9 oldu. İşlemci ve bellek puanının 7.1 olduğunu, SSD için ise 6.9 puan verdiğini ekleyeyim.

ilkpuan

Onboard çalışan sistemin derecelendirmesi

ikincipuan

Ekran kartı takıldıktan sonraki sistem derecelendirmesi

Evet, umarım bir süre sorunsuz kullanabilirim bu yeni topladığım sistemi. Yakın zamanda ikinci bir hard disk ekleyeceğim. Ayrıca bulabilirsem bir de 256 bit ekran kartı eklemem gerekecek. Ancak büyük ihtimalle bu durumda da güç kaynağını değiştirmek gerekecek. Şimdilik bana yeterli. O yüzden bu şekilde devam edeceğim gibi görünüyor.

Bu sistemi toplamamda destek olan Kerem Bey’e ve Lütfi Abi’ye çok selamlar sevgiler.

Özge ve Alper’in Nişanı

Şubat ayı olabilecek en güzel haberle başladı. Blogda da bu yeni ayın ilk haberi, aslında çok uzun süredir vermek istediğim ancak tam zamanını beklediğim bir haber oldu: Özge ve Alper nişanlandılar! Bu bloga yıllardır Alper’le ilgili onlarca yazı yazdım. Hiç şüphesiz bu yazı, içlerinde en keyifle yazdıklarımdan biri oldu.

Geçtiğimiz cumartesi günü sabahtan Alper ve Yağız‘la buluşup bir takım kayıt işlerini hallettikten sonra Ankara‘ya gittim. Ertesi gün Alper’in nişanı vardı ve Merve‘yle Ankara’da buluşup nişana gidecektik.

Pazar sabahı erkenden kalkıp –ne yalan söyleyeyim kendimiz nişanlanıyormuş gibi bir heyecanla– hazırlanmaya başladık. Sağ olsun Selçuk Abi bizi daha birkaç gün önce başka bir toplantı için geldiğim bir otelin yakındaki AVM’ye bıraktı. Kısa bir süre bekledikten sonra Alper ve Caner geldiler. Alper’i görmeyi beklediğim arabanın yerine, Mustafa‘nın arabasının içinde görünce şaşırdım. Anlaşılan her şey çok daha iyi olacaktı. İnanılması güç bir şekilde hava, çocukken 23 Nisan sabahı okula giderken hissettiğim şekilde, insana keyif veren bir güzellikteydi. Havanın bunca güzel olması tüm kafilenin dikkatini çeken ilk şey oldu.

Ankara’nın içinde kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet nişanın olacağı yere, Özge’nin ablasının evine ulaştık. Yolda, Bursa’dan gelen aile büyükleriyle buluşmuştuk ve gideceğimiz yere birlikte ulaşmıştık.

alpernis_00

Araçlardan inip son “dokunuşları” yaptıktan sonra, ferah ve geniş bir site bahçesinin ortasında Orthanc gibi yükselen binaya girdik. Ben hayatımda konutlardan oluşan hiçbir binada üç tane asansör görmedim. Burada üç tane asansör vardı. Sırf beş dakika hangi asansöre binsek diye düşünmekle geçti. Asansör yukarı doğru tırmanırken “son duamı” ettim ve kat ışığı yandı.

Özgeler sağ olsunlar bizi büyük bir sevgiyle ve muhabbetle karşıladılar. Böyle şeyler önemli elbette. İnsan böyle zamanlarda, tanımadığı tüm o yüzlerde samimiyet arıyor. Bir kırıntı bile bazen sizi hoş tutmaya yetiyor. Böyle böyle düşüncelerle “kim nereye oturacak” telaşını da atlatıp bize gösterilen yerlerimize çöktük. Aileler, daha önce görüştükleri için başta resmi bir tanışma olmadı. Sonrasında malum muhabbetlere girildi. Malum dediysem yanlış anlama. Konuşulan konular kentleşme ve şehir planlama, iklim değişikliği, yapı malzemeleri, küresel piyasalardaki rekabet, göçmen sorunu gibi konulardı. Şaka yapmıyorum.

alpernis_01Bu sıcak sohbetler yavaş yavaş isteme faslına evrildi. Alperlerin aile dostu olan beyefendi söze girdi ve Özge’yi Caner’e istedi! Tabi kahkahalar koptu o anda. İki kardeşin birbirlerine bakışları, Caner’in aile dostlarına bakışları, Alper’in yuvalarından fırlayan gözleri falan görülmeye değerdi. Sonra ikinci bir girişimle bu sefer kendinden daha emin bir şekilde yine söze girildi ve Özge’yi Caner’e istedi! Artık gülmek bir yana, baktık olmuyor “kahve faslı başlasın” dedik ve kahveler geldi.

Alper özel ikram kahvesini içip bitirince, yine aile büyüğü beyefendi son bir vuruş yapıp Özge’yi Caner’e istedi! Ancak sağ olsun bu sefer Özge’nin babası, Özge’ye de sorarak Alper’le olan beraberliklerini onayladı, işi dördüncü bir isteme riskine bırakmadı 🙂 Şakası bir yana, güzel anlardı bu anlar. İnsanın hayatında belki birkaç tane böyle güzel düğün nişan anısı olur bilmiyorum. Ama işte benim hayatımdakilerden biri de buydu.

alpernis_03

Kendisi de fotoğrafla ilgilenen ve hatta Canon’a geçmem için beni teşvik eden Özge’nin elinde 50 mm objektifi görüyoruz.

Yüzükler takıldıktan sonra sohbetler devam etti. Bu sırada Özge’nin ablası, eniştesi ve kuzenleriyle tanışma fırsatımız oldu. Hatta ortak tanıdıklarımız olduğunu keşfettik. Aynı yaşlarda olmanın verdiği cesaretle, bu yeni dostlarımızı Eskişehir’e davet ettik. Belki düğünden önce bir Eskişehir ziyaretleri olursa yine bu sayfalarda detayları okursun.

alpernis_02

Her şey mutlu ve mesut bir şekilde devam etti  ve planladığımız saatte kalkmak için izin istedik. Hayatım boyunca Ankara’dan Eskişehir’e, araba ve otobüsle pek çok defa döndüm. Bu dönüşümüz ise en keyifli dönüşlerden birisi oldu. Özge ve Alper’in mutluluklarına ilk andan şahit olmak çok önemli ve değerliydi bizim için.

Şimdi düğünü bekliyoruz. Hazırlıklara başladık ufaktan. Başka hazırlıkların yanına bu hazırlıkları da ilave ettik. Umuyoruz, kötü başlayan bu yıl, bari kalan günlerinde bizlere, dostlarımıza, sevdiklerimize ve tüm ülkemize mutluluk ve huzur getirsin. Yazı burada bitiyor. Canım kardeşlerim Özge ve Alper’e şimdiden kucak dolusu sevgiler ve mutluluklar diliyorum.

alpernis_04

Blogda Kış Değişimi

Çok uzun süredir kullandığım arka planı nihayet değiştirdim. Sanki hayata yeni bir laresabaşlangıç yapmış gibiyim. Belki biraz abarttım ama inanın bir yenilenme hissettim. Arka planları “tam da o dönemde aklım nelerle meşgulse” o şekilde kurguluyorum. Bu sefer blogun sağ tarafında Spagetti Western filmlerinin unutulmaz aktörü Lee Van Cleef yer alıyor. Belki de Clint Eastwood‘dan sonra bu türün en meşhur, en unutulmaz yüzü. Buradaki pozu ise The Big Gundown (ülkemizde Kolorado ismiyle gösterildi) isimli kült filmin afişiyle aynı. Sol tarafta ise anonim bir fotoğrafın üzerine montajladığım ve bizzat benim tarafından fotoğraflanan bir dolunay yer alıyor. Tabi ki bu görseli eksiksiz görüntüleyebilmek için full hd çözünürlükte (1920*1080) çalışıyor olmanız lazım.

arkaplan05

Üst kısımdaki banner, yine kendi çektiğim bir fotoğrafa orange-teal uygulayarak elde ettiğim bir görüntü. Ağva‘daki meşhur deniz feneri. Days, Nights and Lights mottosu ise bana ait. Günler, geceler boyunca ışıklar içinde seni arıyor olmamın bir metaforu.

tealsea

Dikkatliysen fark etmişsindir. Sayfada en üstte yer alan menü de ise yeni bir kısım var: Gillette. Biliyorsun, blogta zaman zaman Blue 3 ve Mach 3 tıraş bıçakları koleksiyonumla ilgili yazılar yazıyorum. 2020 yılına geldiğimizde her iki koleksiyonum da zirvede. Türkiye’de üretilmiş tüm modellerine sahibim. Bunu böyle parça parça bloga yazmak yerine, apayrı bir sayfa yaparak diğer koleksiyonlar gibi sergilemenin daha güzel olacağını düşünüyorum.

gillettesonmach3son

Galiba son iki yıldır bir türlü gerçekleştiremediğim bir hedefim birkaç gün içinde gerçek olacak. Bu olursa blog ve diğer içerik üretim süreçlerim de ciddi anlamda gelişip güzelleşecektir. Kış değişiminin ardından belki bir de bahar temizliği yapıp 10 yıl önce yazdığım ufak tefek yazıları silebilirim. Bakalım.

Yılın İlk Dolunay’ı ve Altın Bir Gün

altinguncover

Çok zaman geçmeden kavuştuk yine. Yılın ilk dolunayında -giderek bir rutin haline gelen- güzel bir cover çalışması yaptık yine. Dinlediğim ilk günden beri düzenlemelerine hayran olduğum, benim için 2019’un en iyi keşiflerinden biri olan Altın Gün grubunun Kolbastı düzenlemesini çaldık. Parçanın orijinal melodisi Arif Sağ‘ın Şu Samsun’un Evleri parçasından, sözleri ise Barış Manço‘nun Dereboyu Kavaklar şarkısından alınmış. Biz sadece girişteki müthiş melodiyi çaldık.

Müzisyen arkadaşlarımızla olan birlikteliklerden keyif alıyoruz. Bu sefer ki konuğumuz da Cem oldu. Cem uzun yıllardır bağlama çalıyor. Hatta okuldayken birlikte sahneye bile çıkmışlığımız var. Pentagram‘ın Gündüz Gece’sini çalmıştık. Bu yeni çalışmayı da inanmayacaksın belki ama yarım saat içerisinde çalıp kaydettik. Yılın ilk haftasında, yılın ilk performansını kaydetmiş olduk. Alper‘le birlikte Cem’e çok teşekkür ederiz.

Facebook ve Instagram’dan paylaşınca sağ olsun eş dost, epey ilgi gösterdiler. Oturup düzenli olarak “Dolunay Coverları” isminde bir şeyler yapabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Ancak bu işi böyle bir programa bindirmek de belki uzun vadede işin keyfini kaçırabilir. Neyse.

firstmoon

Dolunay gecesi şansıma gökte tek bir bulut bile yoktu. Doya doya fotoğraf çektim. Hem deneyerek, hem de benzer ekipmanla çekilmiş fotoğrafların öznitelik ayarlarını kullanarak denemeler yaptım. Parçalı ay tutulmasını ise ne yazık ki çok net gözlemleyemedim. Teleskopla ayın üzerinde oluşan değişimi görebiliyorsunuz ancak bu öyle çok net değil. Yani Gök Olayları Yıllığı‘nda parçalı ay tutulması olacağını yazmasa, gözlemlediğiniz şeyin bir ay tutulması olacağından çok da emin olamazsınız. Bu ay astronomik olarak epey hareketli olacak. 13 Ocak günü Ay, Dünya’ya en yakın konumda olacak. Dolayısıyla eğer bulutsuz bir gece olursa yine fotoğraf ve gözlem için müthiş bir fırsat yakalayacağız.

Blogun elini yüzünü toparlıyorum. Üst kısımdaki görseli çok uzun süredir değiştirmiyordum. Bu vesileyle çok sevdiğim bir fotoğrafı ekledim yukarıya. Yine 2020’de arka planı değiştirmek, bazı eski yazıları yeniden düzenlemek, silinen fotoğrafları eklemek gerekecek. Uzun ama keyifli bir süreç olacak. Şimdilik bu kadar sevgili dolunay. Şiir yok.

 

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Yıl Biterken Headbang 5!

hb501Headbang, ülkede yayımlanan metal müzik içerikli tek süreli yayın olması ve öve öve bitiremediğimiz kitap (bookazine) formatıyla, her sayısıyla burada olmayı hak ediyor. Beşinci sayısı da arayı çok açmadan raflarda yerini aldı birkaç ay önce. Yazmak ancak yılın son gününe denk geldi. Hiç yazmamaktan iyidir.

Tıpkı bir önceki sayı gibi bu sayı da 216 dopdolu sayfadan oluşuyor. Kapakta, kısa süre önce kariyerini sonlandıran Slayer‘ın yaşayan efsane vokali Tom Araya yer alıyor. Tüm Headbangler içerisinde bu beşinci sayı, okuma süresi en uzun süren oldu benim için. Okurken ufak notlar aldım buraya yazabilmek için.

hb504

Bu sayıda en çok dikkatimi çeken konular, Athena‘nın O Ses Türkiye‘den de bahseden röportajı, Trashfire grubunun Into The Armageddon albümü, Youtube gitaristleri dosyası (pek çoğunu en az bir kere dinlemişim), Metal müziğin 1986 yılı, Türkçe olarak yazılmış en kapsamlı Slayer kritiği (albüm albüm yazdıkları için grubun geldiği noktayı çok iyi görebiliyorsunuz), geriye dönüp diğer sayıları incelemedim ancak büyük ihtimalle bir albüm için yazılmış en uzun röportaj ve yorumlar (Nekropsi – Mi Kubbesi – toplamda 11 sayfa röportaj ve 10 sayfa yorum) oldu.

 

hb505Farkında bile değilmişim ama 1986 yılı Dünya’da metal müzik için akıl almaz bir yıl olmuş. O yıl yayımlanan albümlerden benim de dinlediğim bazıları: Metallica – Master Of Puppets, Slayer – Reign In Blood, Iron Maiden – Somewhere In Time, Megadeth – Peace Sells… But Who’s Buying?, Europe – Final Countdown, Malmstein – Trilogy (ki bu sonuncu ilk plaklarımdan biridir). Ve o yıl Cliff Burton hayatını kaybediyor. Ne yılmış ama…

Slayer yazısında şöyle bir kısım birkaç defa tekrarlanınca ilgimi çekti: Haunting the Chapel albümü yorumunda grubun ilk defa “çift gros” kullandığından bahsedilmiş. Çift gros? Bir de o dönem Avrupa’da yapılan tüm önemli metal müzik festivallerinden kritikler yer alıyor. In Flames‘in çıktığı her konserde vasat ve altında bir performans sergilemesine ne bileyim içten içe sevindim galiba. Hani sizi terk eden sevgilinizin ayağı taşa takılınca ya da kendine çizdiği yeni yolda sıçıp sıvadığını görünce bir sevinirsiniz ya, In Flames de artık benim için öyle oldu galiba.

hb506

 

Aralarda bir yerde yine ilginç bir bilgi dikkatimi çekti: Flotsam and Jetsam‘in Doomsday For The Deceiver çalışmasına Kerrang! dergisi çok nadiren yaptığı üzere 5 üzerinden 6 veriyor. Öyle sağlam bir çalışmaymış.

hb507Derginin ilk sayfalarında özellikle siyah üzerine beyaz yazılmış sayfalarda çok bariz bir flu baskı hatası var. Tıpkı önceki sayılar gibi bu sayının da son sayfaları, önceki sayıların kapaklarına ayrılmış. Bunlar çerçevelik, çok kaliteli baskılar. Bir de derginin son sayfalarında ülkedeki konserlerin bir takvimi yer alıyor. Ekim ayında yayımlanan bu beşinci sayıdan sonra, altıncı sayı kim bilir ne zaman yayımlanacak. Ancak yayımlandığı zaman yine bu sayfalarda kendine yer bulacak.

2020’de müzik dolu günlerde görüşürüz.

Yılın Son Projesi: Moria

Ferit olmasa bu proje olmazdı. Aylar önce Caner bana Ferit’in onun için yaptığı çalışmayı gösterince dibim düştü. Üstelik Caner, elinde ne tuttuğunun farkında bile değildi. Hemen Ferit’e telefon edip epey bir sitem ettikten sonra, ilk bir araya geldiğimizde bu proje üzerinde konuşmak için sözleştik.

Geçen haftalarda Konya‘ya gittiğimde de bir an olsun Ferit’le ayrılmayıp bu projeyi nasıl yaptığını konuştuk. Daha doğrusu ben sorularıma kendisini epey darladım. O da sıkılmadan cevap verdi sağ olsun.

moria01

Tabakaların kesilmemiş hali

moria02

Kesme işlemi sonrası her bir tabaka bu şekilde oluyor

Proje şuydu: İKEA‘nın 23 cm’lik kendinden paspartulu Ribba çerçevesinin içerisinde farklı dört tabakadan kesilmiş bir Moria Madenleri sahnesi. Yüzüklerin Efendisi serisinde Yüzük Kardeşliği’ndeki meşhur sahnelerden bir tanesidir. “You Shall Not Pass” diye bağıran Galdalf‘ın Balrog‘la giriştiği mücadelenin güzel bir tasvirini tabakalara işledikten sonra, bunların aralarında boşluk bırakıp ışıklandırarak üç boyut etkisi yaratacaktık. Bu projeyi ben Ferit’ten görmüştüm. O da internette görmüş. Dolayısıyla orijinal çalışmayı hiç görmedim, ben kendi yorumumu katarak yaptım.

 

moria03

Kesilmiş tabakaların aralarına karton şeritler koyuyoruz

 

moria04

Tabakaları yerleştirdikten sonra paspartu kasnağını en arkaya koyuyoruz

Alper‘e sağ olsun İKEA’dan çerçevevi aldırdıktan sonra, Ferit’in çalışmasını şablon olarak kullanıp Photoshop‘ta en önden en arkaya dizilecek şekilde dört tabaka oluşturdum. Daha sonra bunlardaki kesilip çıkartılacak kısımları invert uygulayarak belirledim. Her bir tabakayı ayrı ayrı bastırdıktan sonra işin en zor kısmı başladı: Kesim.

moria06

Kasnağı ana çerçeveye silikonla tutturuyoruz

Kesme işlemi için kesinlikle makas kullanmadan, bisturi ve falçata kullanarak yaklaşık dört saatte tüm tabakaları kestim. En ufak bir hata yaptığım anda tabaka çöp olacağından durup dinlenerek kestim her birini.

Kesme işi bitince her bir tabakayı çerçeve içerisinde oturttum. Paspartu için koydukları iç çerçeveyi ve kasnağını çıkardım. En öndeki tabakadan başlayarak ve aralara şeritler halinde kartonlar koyarak sırasıyla 2 mm, 3 mm, 4 mm ve 4 mm olacak şekilde toplam beş tabakayı bir birine yapıştırdım. En arkada ise kesilmemiş boş ve düz bir tabaka yerleştirdim. Bu son tabaka ışığı dağıtacak olan tabaka.

moria05

Led’leri bu şekilde konumlandırdım

moria07

Kapatmadan önce ledlerin çalıştığını kontrol ediyoruz

İşin bir diğer zor kısmı ise arka plan ışığının, tam olarak hangi noktalardan aydınlatacağını belirlemek. En arkaya gelecek olan duralit parçanın üzerinde göz kararı olarak ışık merkezlerini belirledim. Buralara Moria’daki cehennem havasını vermesi için sarı ve kırmızı ledleri yerleştirdim. Özellikle ledlerin lehim işleri epey zordur. Hatasız çalışmak gerekiyor. Yoksa o parçayı çöpe atıyorsunuz. Çok şükür tek bir parçayı bile ziyan etmeden bu kısmı da hallettim.

moria08

İş bittiğinde tüm kablolar işte bu açıklıktan dışarı çıkacak

Daha sonra ledleri deneyip arka kapağı kapattım. En başta söktüğüm paspartu kasnağı da ledler ile en arka tabaka arasındaki boşluğu oluşturmak için kullandım. Bu kasnak ile çerçeveyi silikon yardımıyla tutturdum. Sonuç, gayet tatmin edici oldu 🙂

moria00

Yılın son projesi işte bu oldu. 2019 yılına ait güzel bir hatıra olarak umarım yıllar boyunca bizimle olacak. Ferit’e çok teşekkür ederim. En başından beri verdiği destekten ötürü. Alper’e ise çerçeve için teşekkür ederim. Umarım 2020 yılı, bu tip işlerle dolu dolu geçer, verimli ve keyifli bir yıl olur.