Temmuz Dolunayı: Bir Ay Tutulması

tutulma2Yalnızdım o gece. Bu nasıl bir tesadüftür bilmiyorum. Ama yalnızdım. Tüm Dünya, yüz elli yılda bir görülen, nadir, apaçık ve büyüleyici bir doğa olayını gözlemlemek için gökyüzünü tarıyordu. Gözler göğe çevrilmişti. Bilim insanları, uyanık vatandaşlar, romantikler, duygusallar, karizmalar, sarhoşlar, hiç bir iddiası olmayanlar… Tüm bu alem, kendilerinden binlerce kilometre uzakta arz eden bu olaya şahit olmakla kalmıyor, elindeki, cebindeki, boynundaki ya da aklındaki kamerayla ölümsüzlüğe ortak olmaya çalışıyordu.

tutulma3Ay tutulması, kanlı dolunay, dip diri bir Mars ve yılın en güzel ayı Temmuz. Dünya’da böyle bir gece çok az oluyor. Bazı televizyon kanalları, o akşam büyük skandallara imza atarak astronomlar ile astrologları birlikte çıkardılar canlı yayınlarına. Bir tarafta bilim insanı anlatıyor, bu dizilimin nasıl meydana geldiğini, ortaya çıkan görüntünün neden kırmızı renkte göründüğü, gözle bu kadar net görülebilmesinin gerekçesini, ay tutulmasının ilkel toplumlarda nasıl değerlendirildiğini, eski çağlarda bu tür doğa olaylarını doğru hesaplayabilen kimselerin toplumlarda nasıl saygı gördüğünü, büyücü olarak adlandırıldığını… Diğer tarafta ise astrolog çıkıyor, efenim Yengeç burçları bu ay paraya sıkışacak diyor. Lan? Paraya sıkışmadığımız ay mı var? Ben bir bilim insanının yanına çıkıp da bu lafları etmeye utanırım yahu.

tutulma1Arka balkonumda, o çok özel geceye şahit oldum. Burası, sana en yakın olduğum yerdir her zaman. Bir süre önce aldığım monoküler dürbünümü kurdum üç ayağa. Yapılacak tek şey oturmak ve izlemekti artık. Bir yandan tabletimden Instagram’ı ve Facebook’u takip ediyordum. Şansıma tutulmanın ilk dakikalarında Ay buluta girdi. Uzunca bir süre gökyüzünde hiçbir şey göremedim. İşte o anlar düşüncelerde boğulduğum anlardı. Alper aradı hiç ummadığım bir anda. Ve hemen peşi sıra tüm dostlarım yazmaya başladılar. Sonra bulutlar dağıldı ve tutulma tutulma4açıkça görülmeye başladı. Ulan ne güzel dakikalardı be. Seni gördüğüm normal bir dolunay gecesi bile aklımı başımdan alıyorken, böylesi bir gecede bana neler olabileceğini hayal et. Vakit geçti, tutulma başlayıp şölene dönüşünce işler çığırından çıktı ve bir ayine dönüştü. İşte o gece, o vakitte yazdığım her şey:

Merhaba. Ara vermeksizin Ay tutulmasını gözlemliyorum. Bu , tıpkı seninle baş başa kalmak gibi bir şey. Gözlerimi gökyüzüne dikmiş, aklımda senin olduğun hayaller, çok uzakta giderek kıpkırmızı bir hale dönen Dolunay… Biriciğim çok özlüyorum. Evrenin farklı köşelerinde olsak da, ben seni çok özlüyorum.

Yüz elli yılda bir meydana gelen muazzam bir olay bu. Düşünsenize, milyarlarca insan böylesi bir güzellikten mahrum kalarak yaşadı ve öldü. Şu anda bir gözüm sende, bir gözüm ise giderek kaybolmaya başlayan dolunayda. İlk defa bir ay tutulmasını bu kadar net ve sorunsuz gözlemleyebiliyorum. Google’ın sesli yazma sistemi sayesinde gözleme ara vermeden anlık olarak yazı yazmaya devam edebiliyorum. Bir gök cismini gözlemlemek gerçekten çok zor. Bunun sebebi, Dünya’nın ve gözlemlediğimiz nesnenin eş zamanlı olarak dönmeye devam etmeleri. Gözünüzü bir an olsun dürbününüzden ya da teleskobunuzdan ayırıp dakikalar sonra yeniden baktığınızda, büyük ihtimalle bakmakta olduğunuz nesnenin orada olmadığını fark edeceksiniz. İşte bu ince ayarları gelişmiş teleskoplarda yapmak çok daha kolay. Ancak benim gibi, bir binanın yedinci katında, arka balkonunda monoküler dürbün kullanarak üç ayak yardımıyla gözlem yapıyorsanız, sürekli olarak Ay’ın konumunu takip etmek durumundasınız. Bu çok sabır isteyen bir iş. Binlerce yıl boyunca Dolunay, sayısız kurguya, fanteziye, sanata edebiyata ve hatta dine konu olmuş önemli bir sembol ve kültür ögesi olarak değerlendirilmiştir. Yalan yok, ben gerçek Dolunay’ı ilk defa yalnız başıma kaldığımda fark ettim. Gündüzün parlak güneşi yerine gecenin asil Dolunay’ını, onu da ayda yalnızca birkaç gece görmek pahasına tercih ettim.

Bitmiyor, bitmeyecek. Bir süre buralarda olmayacağım. Bir sonraki yazıyı kim bilir nereden yazarım. Beklemede kal ve göze alabiliyorsan şunu dinle.

NOT: Dolunay görselleri, o gece çekilen gördüğüm en iyi fotoğraflar olduğu için Rızvan teyzeme ait. Emeğine sağlık.

Reklamlar

Harddiskler ve Arşiv Yönetimi

Audio CD

Müthiş faydalı, bir o kadar keyifli ve eğlenceli bir yazı olacak bu sevgili okur. Yaklaşık 15 yıldır aktif olarak dijital veri üretiyor, bu verileri arşivliyor; çeşitli türden medyaların arşivini yapıyorum. Bu durum elbette iyi bir altyapı kurarak mümkün oluyor. Aksi durumda biriktirdiğiniz her şey çöp olmaya başlıyor. Hayatımın yaklaşık üçte birinde bu blog vardı. Bu blogtan daha eski olan tek projem de birazdan anlatacağım veri arşivciliği projesi.

On beş yaşından beri bilgisayarım var. O günlerden bu günlere, data teknolojisinde yaşanan devrimlerin başı var sonu yok. Gelişen teknolojiyle birlikte birim veri başına saklama maliyetleri inanılmaz düştü. 2000’li yılların başında CD ve DVD teknolojisi altın çağlarını yaşadı. 1,44 MB’lık disketlerden sonra 700 MB’lık CD’ler ve hemen ardından gelen 4.4 GB’lık DVD diskler kullanıcılar için arşivcilik denen olayı başlattı. Burada Bluray ne yazık ki öncülleri olan medyalar kadar başarılı olamadı. USB bellek teknolojisi ise hiç bir zaman arşivcilik için kalıcı bir çözüm olamadı. Ancak kapasiteleri artan harddiskler, her zaman gözde oldular ve o şekilde de kaldılar.

Sahip olduğum dijital verileri saklamak için dört grup ekipman kullanıyorum: Harddiskler, writerlar, yazılı medyalar ve USB bellekler. Bunlar da kendileri arasında alt başlıklara ayrılıyor. Şimdi bu veri yönetimi ağacını bir inceleyelim. Ardından da tek tek her bir basamak hakkında bilgi vereceğim.

Dahili Harddisklerim: Bunlar halen kullandığım bilgisayarlarda takılı olan diskler. Sürekli elektrik bağlantıları olduğu için de en büyük risk grubu bunlar. Kendi evimde kullandığım bilgisayarımda bir adet SSD takılı. Bunlar, teknoloji olarak çok güvenilir. Ancak kapasitesi daha düşük olduğu için bu diskte herhangi bir arşiv verisi saklamıyorum. Kardeşimin kullandığı masa üstü bilgisayarda ise üç farklı harddisk takılı. Bir tanesi işletim sisteminin kurulu olduğu disk. Diğer bir 150 GB kapasiteli olan disk, sürekli çalışıyor ve torrent verilerini tutuyor. Buraya inen dijital veri, düzenlenerek diğer ortamlara aktarılıyor. Mümkün oldukça bu disk üzerinde önemli veri tutmuyorum. Üçüncü disk ise 1 TB kapasiteli. İki kısma ayırdım bunu da. Video içerikleri bir kısmında; fotoğraf, ses ve belgeleri de diğer kısmında depoluyorum. Buradan da nihai olarak harici kutulu disklere aktarıyorum.

Yukarıda da belirttiğim üzere, bilgisayarın üzerinde çalıştığı için en büyük risk grubu işte bu harddiskler. Dolayısıyla bunların çok iyi gözetilmesi, mümkün oldukça yedeklenmesi gerekiyor. Eskiden harici depolama yöntemleri çok popüler ya da çok ucuz değilken, sürekli bilgisayara yeni harddiskler takmak gerekiyordu. Ancak günümüzde benim tavsiyem, asla ve asla bilgisayar üzerinde büyük miktarda veri depolamamanız. Masaüstü ya da dizüstü fark etmez. BOrtalama kapasiteli bir SSD alın ve bilgisayarınızı daha verimli kullanın. Verilerinizi de periyodik olarak harici ortamlara yedekleyin. Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Hafize ve Mustafa’nın Düğünü

Yılar geçiyor sevgili okur. Herkes birer ikişer evleniyor, yetmiyor çoluğa çocuğa karışıyor. Ama bu yaz, özellikle bu 2018 yazı, önceki yıllara göre daha da bir yoğun geçiyor düğünlerle.

13 Temmuz Cuma günü, mesai çıkışı Merve‘yle birlikte Ahmet‘le buluştuk ve Sivrihisar‘a doğru yola çıktık. Çünkü Hafize ve Mustafa‘nın kına geceleri vardı. Çocukluğumda da pek çok düğüne katıldığım, Dörtyol Düğün Salonu‘na gidiyorduk. Burası, o yıllarda uzak mahallemizden “keşif” gezilerine geldiğimiz, Sivrihisar’ın tam girişinde olan bir mekandı. Geçen yıllar boyunca bir de otel açılmıştı. Onun dışında değişen pek bir şey yoktu.

Saat 19.00’u biraz geçe Sivrihisar’a ulaştık. Hafize’nin ailesi ile Ahmet’in ailesi Sivrihisar’da komşuydular. Oturdukları siteye girdik ve burada bizi Hafize’nin abisi karşıladı sağ olsun. Sivrihisar’ın meşhur bamya çorbasının da olduğu düğün yemeğinden ikram ettiler. Aman yarabbi! O nasıl bir çorbaydı öyle… Merve’nin içmediği  çorbasıyla birlikte, iki porsiyondan çok içtim. İnanılmazdı! Bilmeyenler için bamya çorbası, kilosu 150 liradan satılan, çorbalık özel bamyadan yapılıyor. Aklınıza bamya yemeği gelmesin sakın. Sadece düğünler ikram edilecek kadar değerli bir yemektir. İşte Hafizeler de sağ olsunlar bunun hakkını fazlasıyla vermişlerdi.

Yemek faslından sonra kına gecesinin yapılacağı salona geçtik. Ve damadımız, biricik oğlumuz, kardeşimiz Mustafa’yı inanılmaz bir soğukkanlılıkla beklerken bulduk. Bu soğukkanlılık, bizde ufak çaplı bir gülme krizine yol açtı. Neyse, bekledik, zaman geçti ve nihayet kına gecesi başladı. Ama ne oyunlar sevgili okur! Ama ne oynamak! Aklına gelen tüm oyun havaları çaldı. Ahmet, efsane oyuna girişlerini yaptı birkaç defa. Sonra birden paatt diye elektrik kesildi. Dedik, eğlence durmasın, telefon ışığında davul çalalım oynayalım. Ama beceremedik. Çaresiz bekledik elektriğin gelmesini. Elektrik geldi. Ama çok sürmedi yine kesildi. Üçüncü defa geldiğinde kına gecesinin son kısmına geçildi. Bu faslı da atlattıktan sonra eş dost yavaş yavaş çekildi ve biz geriye yaklaşık 15 kişilik bir topluluk olarak kaldık.

O gece Sivrihisar’da kalmaya karar verdik. yarın sabah erkenden gelin çıkarma olacaktı. Oradan da Eskişehir’e geçecektik. Tekrar Ahmetler’in oturduğu siteye geçtik. Burada da yine düğün yemeğine düştük. En bol kısmından bamya çorbası ve kavurmanın tadını çıkardık. Gece saat 2’ye kadar da Ahmetler’de sohbet muhabbet devam etti. Ahmet’in annesi Feyza hocamız hepimizin lisede öğretmeni ve fahri annesidir, ellerinden öperim.

Ertesi sabah saat 07.00’de uyanıp sokağa baktım. Hafizeler hemen yan apartmanda oturduğu için gelin almaya geldiklerinde kolaylıkla görebilecektim. Kimsecikler yoktu. Saat 07.30’da sesler duymaya başladık ve 5 dakikada hazırlanıp aşağıya indik. O an bir şok yaşadık! Çünkü kimsecikler yoktu! Yerdeki dökülmüş su izinden gelin ve damadın çoktan ayrıldığını anladık. Hemen Mustafa’yı aradım. Bu akıllılar, heyecandan bizi unutmuşlar 🙂 Neyse, kısa sürede Mustafa’nın kardeşi Kenan ve eniştesi, sağ olsun gelip bizi aldılar ve Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hayatımın en hızlı Sivrihisar-Eskişehir yolculuğu oldu bu. Yer uçağı Toyota Corolla‘yla 140 km’den aşağı düşmeyerek yaklaşık 40 dakikada Eskişehir’e girdik. Gelin arabasını yakaladık. Şehrin girişinde yolcuların yerleri ve araçları değiştirip herkesi iş bölümü dahilinde ilgili rotalara yolladık. Ben de eve geldim. Çünkü düğünde biz de sahne alacaktık ve hazırlık yapmak gerekiyordu. Bu düğün için yeni bir grup kurduk. Grupta benle birlikte Alper, Ender ve Murat da yer alıyordu. Kısa bir program hazırladık. Bizden sonra oyun havaları deva edecekti.

Evin kapısına geldiğimde anahtarı Merve’de unuttuğumu fark edip gerisin geriye, kuaföre gittim. Tekrar eve geldim. Hızlı bir şekilde davul setini toparlayıp hazırladım. Tam bu sırada İstanbul’dan Keyb ve Gizem geldiler. Birlikte mini bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 12.00’ye doğru Lidya Park Düğün Salonu‘na geldik. Düğünün başlamasına dakikalar kala sahnemizi kurduk. Gelin ve damadı beklemeye başladık. Onların da salona gelmesiyle düğün başladı. İlk dansın ardından, sıra bize geldi.

Düğün için hazırladığımız dans parçalarını bir biri ardına çalmaya başladık. Sağ olsun misafirler de müziğimize danslarıyla eşlik ettiler. Son parçada da Mustafa, Hafize’ye bir sürpriz yaparak Duman‘ın “Senden Daha Güzel” parçasını söyledi. Mustafa’yı tanıyan kimse böyle bir şey beklemediği için büyük sükse oldu 🙂 Böylece sahnemizin sonuna geldik. Müzik hiç durmadı ve oyun havalarıyla devam etti.

Düğünün sonuna doğru, Sivrihisar’dan gelen tüm arkadaşları toplayıp bizim eve getirdik. Gelin ve damat da kıyafetlerini değiştirmek için kendi evlerine geçtiler. Bizim evde birkaç saat dinledikten sonra, yine hep birlikte Winterfell’e gittik. Taze gelin ve damatla birlikte burada da akşama kadar oturup sohbet ettik. Şunu anladım ki en güzel düğünler, öğlen başlayıp öğleden sonra bitenlermiş sevgili okur. İnsana kendini toparlaması için zaman kalıyor.

Böylece iki gün, şipşak geldi geçti sevgili okur. Güldük, eğlendik, oynadık, yorulduk. Hafize ve Mustafa da uzun yıllardır devam eden birlikteliklerini nihayet nikahla daha da sağlamlaştırdılar. Umarım nice güzel, uzun ve mutlu yıllarda birlikte olurlar. Bir yastıkta kocarlar. Mutlulukları ve dostluğumuz daim olur. Şimdi Sivrihisar ekibimizden geriye Ahmet ve Muammer‘in düğünleri kaldı. En azından bu yaz olacak düğünler. Aksi gibi Muammer’in düğünü de Ahmet’le aynı tarihlerde olacak. İnan bana, Ahmet’in düğününde de en az Mustafa’nın düğünü kadar atraksiyonlar olacak. Gör bak 🙂

Mecmua İşleri – Anket Sonucu

Bu yazıyı, rutin olarak takip ettiğim dergilerden bahsetmek için kaleme alıyorum. Gerçi bu dergilerin bir kısmına blogun çeşitli yazılarında bahsettim. Ancak şöyle derli toplu bir yazı yazmayalı epey zaman oldu.

Nisan ayında senden bir konuda yardım istemiştim sevgili okur. Şu yazımda bir de anket sunmuştum. “Kafa” ile “OT” dergileri arasında bir seçim yapmanı istemiştim. Anket sonuçları Kafa dergisi lehine çıktı. 8 okuyucu Kafa dergisini seçerken yalnızca 2 okur OT dergisini seçmiş. OT dergisi geçen ay ki sayısında, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptı. Üstüne bir de bu sayılarında da İhsan Oktay Anar‘ı göremeyince, OT dergisi almayı bıraktım. Evet, artık OT dergisi almıyorum.

mecm01

Kafa, halen takip ettiğim en eski süreli yayın. Eskiden poster ve ayraç verirdi. Şimdilerde, son birkaç aydır, poster ve sticker veriyor. Dergi formatını, baskısını, tasarımını hiç değiştirmedi. Yazarları, pek çok diğerinde olduğu gibi, genellikle çok tanınan yazarlar, televizyon simaları ve popüler şahsiyetlerden oluşuyor. Dolayısıyla okuyacağınız içeriklerden pek çoğu aslında “öylesine” yazılmış yazılar. Ancak kapak konuları, özel dosyaları, grafik içerikleri bakımından gerçekten emsalsiz bir mecmua. Solcuymuş gibi yapıyor ancak hiç de öyle değil. Aylar önce çok lüks ve magazin programlarına bile konu olan bir törenle “yazar buluşması” yaptılar. Ben dergiyi seviyorum yalan yok, takip de ediyorum. Bir falsoları olmazsa, takip etmeye de devam edeceğim.

mecm09

45’lik Dergi, bu ay 5. sayısı yayımlanan mükemmel bir dergi. Bu dergi kimlere hitap ediyor? Müzikseverlere, sinemaseverlere, özellikle Yeşilçam hayranlarına, geçmişe özlem duyanlara, plak koleksiyoncularına ve arşivcilere. Plaklar konusunda çok fazla teknik bilgi içermiyor. Ancak kesinlikle birbirinden ilgi çekici başlıklara sahip. Bu yönüyle Kafa dergisinden çok daha iyi. Okumaya devam et

Hayallere Ulaşmaya Az Kaldı

dolun028Merhaba Dolunay aşkları! Zaman geçiyor, o güzelim yaz ayları birer birer eriyor. Her birinin sonu, sanki sevgiliye kavuşmak gibi oluyor, sen parlıyorsun malum. Haziran ayı güzel geçti. Evet, bunu gerçekten söylüyorum. Güzeldi.

dolun023Yılbaşında kendime koyduğum bir teleskop hedefi vardı. Çok uzun süredir teleskop almak ve kullanmakla ilgili Türkçe ve İngilizce pek çok siteyi araştırıyorum, inceliyorum. Bir teleskoba sahip olmanın bazı şartları var. Bazı sorulara cevap verebilmek gerekiyor. Mesela ilk soru: Gerçekten teleskop almak istiyor musun? İkinci soru daha zor: Emin misin? Sevgili okur gerçek şu ki özellikle gökyüzü gözlemleri sonucunda kaydedilmiş, internette, sağda solda gördüğümüz o rengarenk fotoğrafları hiç birini ileri derece profesyonel bir teleskop olmadan (bir rasathanenin sahip olabileceği türde) görmek mümkün değil. Piyasada şu kadar yakınlaştırır, şöyle gösterir, böyle yapar şeklinde satılan cihazların da pek çoğu, ne yazık ki bu kapasiteye sahip değil. Bir diğer sorun ise teleskobun kurularak görüntü yakalanmaya çalışılması süreci. Çıplak gözle gördüğünüz Ay’ı ve yıldızları, teleskopla denk getirip bulmak epey bir vakit alıyor. Dolayısıyla teleskop almanın ilk şartı şu: Önce bir dürbün almak. Okumaya devam et

Televizyon Yapımı Projesi

tv000

Kendi adıma, yılın ilk vizyon projesi bu oldu sevgili okur. Bir televizyon yaptım. Umarım yılın geri kalan günleri de böyle güzel projelerle dopdolu geçer.

Bir süredir elimde çalışmayan, eski bir notebook vardı. Bu cihazın pek çok parçasını çeşitli şekillerde kullanabildim. Ancak ekranı öylece durup duruyordu. Bu ekranı nasıl değerlendirebilirim diye düşünüyordum. İnternette biraz araştırma yapınca, basit bir devre kartıyla bu eski lcd ekranların harici görüntü kaynaklarına dönüştürülebildiğini gördüm. İşte aradığım şey tam da buydu sevgili okur.

model2

Aliexpress‘ten, elimdeki lcd panele uygun bir devre kartı bulup sipariş ettim. Bu siparişi verirken özellikle, alacağınız devre kartının hangi paneli çalıştırabildiğini bilmek çok önemli. Çünkü her panele uyan (universal) bir devre kartı yok. Var deseler de siz inanmayın, yok. Pekala ne yapmak lazım? Panelin arkasında panelin kodu yer alıyor. Harfler ve rakamlardan oluşan bir kod bu. Her marka için bu kod olmazsa olmazdır.

Okumaya devam et

Vega – Delinin Yıldızı Plağım

delinin002

delininyildiziSon yıllarda çıktığı günden beri aralıksız dinlediğim az sayıdaki albümden birisiydi Delinin Yıldızı. Az değil, tam 12 sene sonra yayımlandığında, benzeri pek çok grubun aksine, kaldığı yerden devam etti müziğine Vega. Şaşırtmadı belki ama üzmedi de. İşte bu yüzden Vega, Delinin Yıldızı ile kendi tarzında son yılların en doğru dürüst işini yaptı diyebilirim.

Albüm çıkmadan hemen önce ön siparişi vermiştim. Şansıma Eskişehir‘deki konserinden önce CD’sini almıştık. Ancak birkaç ay sonra, grubun bağlı olduğu firma Gergedan Müzik, albümün plak formatında da yayımlanacağını duyurduğunda artık beklenecek üç şey kalmıştı: İlk klip, albümün plağı ve ilk reaksiyon. İlk reaksiyonu boş verin, onu daha sonra açıklayacağım. Okumaya devam et

Muhteşem Bir Hata!

IMG-20180410-WA0004Her şey bundan birkaç ay önce, 10 Nisan’da Facebook’taki Anadolu Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Mezunları Grubu‘na Ozan Hoca‘nın attığı bir fotoğrafla başladı. Fotoğraftaki tişörtü hem görsel olarak hem de verdiği mesaj sayesinde kısa sürede pek çok kişi beğendi: The hardest part of my job is being nice to people who think they know how to do my job. Yani bunu çevirmek gerekirse, “İşimin en zor kısmı, işimi nasıl yaptığımı bildiğini zanneden insanları hoş karşılamaktır.” Eh, bu durum ne yazık ki çevre mühendisleri için geçerli bir durum. “Çevrenin mühendisi nasıl oluyor?” zihniyetine sahip, yıllardır çalıştığım pek çok idareciden ve farklı branşlardan arkadaşlarımdan bu lafı bizzat duymuştum.

Ben de tekstilci kuzenime böyle bir tişört yapıp yapamayacağımızı sordum. Normalde tekstilciler baskı işini aldıklarında, çalıştıkları adetler bin ve katları şeklinde oluyormuş. Dolayısıyla bizim sadece yirmi adet olan baskımızı yapabilmek için yeni ürünlerin numunelerinin basıldığı bir zamanı beklememiz gerekti. Bu bekleyiş de bir aydan biraz daha uzun sürdü ama nihayet, olumlu cevap gelince o güne kadar grupta tişört istediğini ve bedenini yazan herkes için siparişi verdim. Okumaya devam et

Mayıs Dolunayı – Bitmeyen Öykü

mayissonDolunay gecesinde, baharın son güzel gününde şu yazıyı yazıp bitirdim. Gerçekten güzel, keyifli bir akşamdı. Aylardır bitiremediğim bir öykü var. Yeniden denetim bitirmeyi. Niyetim sana sunmaktı. Ama yine beceremedim. Öyküyü bitiremedim. Buyurun:

Zeminka’dan bir gece yarısı Yenikara’ya doğru yola çıkan gemide yüz yirmi iki kişi vardı. Ortalıklarda hiç görünmeyen kaptanı ve insana pek de güven vermeyen 8 tayfayı saymazsak gemideki yolcuların hiç birisi bu yolculuğun nasıl biteceğine dair en ufak bir fikre sahip değildiler. Yolcular arasında yer alan üç kadın, geminin iyice eskimiş güvertesinde ilk defa o gün, yola çıktıktan uç gün sonra karşılaştılar. Daha uzun boylu olan ve yüzündeki hüznü gizleme gereği bile duymayan kadın simsiyah saclarını bir parça bezle bağlamış, geride biriktiği evini, kaybettiği kocasını düşünüyordu. Kestane rengi sacları, kalkık üst dudağının masumiyeti ve dimdik durusuyla iskele tarafındaki kalastra yaslanmış halde duran ikinci kadın ise bu zoraki göçün ona yepyeni bir hayat şansı sunmasını diliyordu sürekli olarak. Kucağında bebeğiyle kıç taraftan öne doğru seğirtmeye çalışan üçüncü kadın çok zayıftı. Soluk sarı rengi saçlarını kısacık kesmişti.

Gemideki sallantı bir an olsun durmuyordu. Ahşapların gıcırtısı üçüncü kadının bebeğini, rahatsız etmek şöyle dursun, kahkahalar atmasını sağlıyordu. Böylesi bir karamsarlıkta bu küçücük kahkahalar diğer yolcuların sımsıkı tutunduğu umut kırıntılarıyla ancak beslenebiliyordu.

İkinci kadın diğer yolcularla pek konuşmuyor, nispeten daha uzakta ve yalnız olmayı tercih ediyordu.

Zeminka’da tüten dumanlar, talan edilmiş evler ve yağmalanmış dükkânlardan geriye büyük bir sessizlik kalmıştı. İç savaş ülkeyi yıkıp geçmiş, katledilmeyen bir avuç sivil ise Yenikara’ya ancak deniz yoluyla ulaşmaya çalışıyordu. Gemide yiyecek ve içecek bir şeyler neredeyse yoktu. O yüzden yolcuların günlük bir parça ekmek ve yarım şişe suyla idare etmeleri gerekiyordu. İkinci kadın durumdan pek şikâyetçi değil gibiydi. Birinci kadın açlıktan epey etkilenmişti. Ancak son zamanlarda üçüncü kadın ve bebeği gerçekten zor durumdaydılar. Kadının sütü azalmaya baslamıştı. Göğsünden akan her damla sut canından kopan bir parçaydı artık. Yolcular arasında o günün tarihini bilen de tutan da yoktu. Bir önceki gece ne yaşadığını unutamayan kaptan ise yeni günün tarihini neşeyle yazdı defterine: 21 Mart. Kendisi de Zeminka’da doğmuş olan bu adamı memleketinin yanıp küle dönmüş hali hiç etkilemiyordu. İlginçtir o, daha çok Yenikara’da anlaştığı adamları düşünüyordu. Çok iyi bir paraya tüm gemiyi teslim edecekti. Tüm gemiyi çürümüş döşemeleri, paslı makineleri ve çaresiz yolcularıyla birlikte…

İşte bu. Bir harf daha yazamıyorum. Günlerdir düşünüyorum, ancak şu üç kadının akıbetine bir türlü karar veremiyorum. Bana bu konuda yardım edebilecek herkesin yardımına açığım. Yorum kısmında ve mesajlarınızla bana fikir verebilirseniz minnettar olurum.

Güzeller güzeli, en az senin kadar güzel ve eğlenceli bir sürü iş yaptık şu birkaç haftada. Sınavlarım bitti. Hepsi de çok iyi geçti. Doktoranın son dersini çok iyi bir notla geçtim. Artık yeterlilik sınavı için hazırlanmalıyım. Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümünün de final sınavı gayet başarılıydı. Gerçi henüz sonuçlar açıklanmadı ancak çok büyük ihtimalle 1. sınıfı sıkıntısız geçtim. Bu hafta vakti buldukça, yaptığım projeleri yazmak istiyorum.

ikiyolu

Zoraki Üçleme

Artık yaz başladı. Yaz mevsimini çok severim bilirsin. Gökyüzü daha berrak, vicdanlar daha sıska olur. Umarım bu yaz ikimiz için de iyi geçer. Bugüne özel bir sürprizi az önce Vega yaptı. Aylar sonra, Delinin Yıldızı şarkısına klip çekti ve yayımladı. Bu şarkı benim için çok özel. Bu şarkıya nasıl bir klip çekerler acaba diye düşünüyordum. Yayımlanan çalışmayı çok beğendim ne yalan söyleyeyim. İzle bak sen de. Bir de sürpriz göreceksin. Sevgiyle.