Kübra ve Volkan’ın Düğünü

Biz dört kişiyiz. Grubumuzun adı “maykıl ceksın“. Grup üyelerinden ilk evlenen ben oldum 2014’te. Sonra 2019’da Sercan evlendi. Geçen yıl ise Alper. Grubumuzun en sevimli üyesi Volkan ise geçen yıl pandemi yüzünden bir türlü Amerika’dan dönemediği için düğününü bu yıla ertelemek durumunda kalmıştı. İşte bu çok uzun yazı, biricik kardeşlerimiz Volkan’ın ve Kübra‘nın düğün maceralarını anlatacak. Çok uzun süre sonra yine bloga iki misafir yazarı, Sercan’ı ve Alper’i de davet ettim ki bu güzel günü üç farklı bakış açısından hatırlayabilelim. Blogun en uzun yazılarından birisi daha başlıyor.

O hafta çarşamba akşamı Antalya‘dan döndüm ve kalan iki günde Eskişehir’deki acil işlerin bir kısmı halledip cuma gecesini cumartesiye bağlayan gece otobüsle Denizli‘ye doğru yola çıktım. Volkan’la hafta içi görüşüp Pazartesi mesaiye başlayacağım için, 11 Temmuz Pazar günü yapılacak düğününe katılamayacağımı, ancak bunun yerine onu da görebilmek için cumartesi günü gelebileceğimi söyledim. Diğer yandan pazar günü öğlen saat 12.00’de Eskişehir’de de bir diğer arkadaşımız Yağızhan‘ın düğünü olacaktı. Yaptığım plan sayesinde iki arkadaşımla da görüşebilecek ve Pazartesi de mesaiye yetişebilecektim. O esnada Togay da arayıp benim planıma benzeyen bir teklifte bulununca aşağı yukarı yol haritamızı belirlemiş olduk.

Kamil Koç, her ne kadar Alman Flixbus firması tarafından satın alınmışsa da hizmet kalitesini sağ olsun bir milim yukarı çıkarmamış. Fiyatlara yapılan astronomik zamlardan sonra insan ister istemez biraz daha eli yüzü düzgün, en azından yolculara doğru dürüst bilgi veren bir yapı bekliyor. Ancak ne yazık ki ülkede hizmet kalitesini geçtim, taahhüt ettiği hizmeti vermeyi beceren firma bulmak bile artık iyice zorlaştı. Böylece saat 23.59’da hareket edeceği söylenen araba saat 00.45’te hareket etti. Sabah saat 06.00’da Denizli’ye vardığımda önümde çok büyük bir sorun beni bekliyordu. Bir gün önce Volkan’a konum atmasını söylememe rağmen konum gelmemişti ve ben nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Volkan’ı aramalarım sonuçsuz kalınca Denizli’nin içine doğru şöyle bir gezintiye çıktım. Epey yürüdükten ve ufak bir kahvaltıdan sonra Necati Amca‘yı aramayı akıl ettim. Onunla konuşup Denizli Polis Evi‘ne doğru yola çıktım. Dolmuşla buraya geldiğimde saat 08.00’i biraz geçmişti. Polis Evi’ne hemen kayıt yaptırdım ancak bir sürpriz de burada karşıma çıktı: Odalar saat 12.00’de boşaltılıyor ve yeni misafirden saat 14.00’ten önce kabul edilmiyordu. Böylece önümde koskoca bir altı saat olduğunu fark edip kızdım.

Togay’ı aradım ve neyse ki yolun büyük kısmını tamamladığını öğrendim. Bir saat kadar sonra Togay geldi çıktı Polis Evi’ne. Hemen civarda bulunan bir kafede kahvaltımızı yaptık. Sonra da Volkan’dan hala bir haber alamadığımız için Pamukkale‘ye gitmeye karar verdik.

Pamukkale, bulunduğumuz noktaya sadece 20 km mesafedeydi ve ikimizin de görmek istediği bir yerdi. Eh, o ana kadar planladığım hiçbir şey olmayınca, ben de hiç hesapta olmayan bu yolculuğa onay verdim. Hemen 15 dakika sonra kendimize birer çift terlik almış, girişte sıramızı bekliyorduk bile. Sıra gelince Togay kendisine şipşak bir Müze Kart çıkarttı 60 TL’ye. İstanbul’dayken son defa öğrenci indirimiyle aldığım müze kartımı da okutup içeri girdik. Bu arada eğer Müze Kart almazsanız içeri giriş 110 TL.

İçeri girince biraz önce terlik alarak büyük bir hata yaptığımız anladık. Çünkü travertenlere ve su akışının bulunduğu alanlara terlikle basmak yasak. Yalnızca çıplak ayakla gezebiliyorsunuz. Yaklaşık 1 km.lik parkura o çok meşhur travertenler ve insanda “ulan betondan mı yaptılar acaba” dedirtecek kadar güzel oluşmuş havuzlar eşlik ediyor. Zirveye ulaşınca hemen ayakkabılarımızı geçirip önce antik yüzme havuzuna, sonra da bugüne kadar Türkiye’de gördüğüm en güzel korunmuş, en muazzam antik tiyatroya gittik. Antik yüzme havuzunun olduğu yerde müze kartınız varsa her şey yarı fiyatına. Ancak yine de hediyelik eşyayı buradan almayın. Aşağıdaki dükkanlarda çok daha ucuz.

Bölgenin ismi Hierapolis olarak geçiyor. Buradaki antik tiyatro, Akdeniz’de bulunan tüm Roma tiyatroları içinde en iyilerden bir tanesidir. Yapımının 100 yıldan daha uzun sürdüğü ve yaklaşık 1800 yaşında olduğu belirtiliyor. Yamaca doğru yaslanan ve neredeyse tamamı eksiksiz olarak korunabilmiş oturma sıraları, sahnenin yerleşimi, halen mevcut kabartmalarıyla gerçek bir insanlık mirası. Ülkemizde sahne binası olarak restore edilen ve mevcut haliyle günümüzde bile kullanılabilir durumda olan tek antik tiyatro burası. İtalyanlar tarafından restore edilirken Roma uzmanlarınca tasnif edilen kalıntılar kullanılarak tamamına yakınında orijinal yapı malzemeleri kullanılmış. Kral locası ve orkestra alanı dahi bugün hala açıkça seçilebilir durumda. Mitoloji bilgimizin zayıf olmasına kahrettik çünkü buradaki kabartmalar hep mitolojik savaşları ve olayları anlatıyor. Ancak üzülmeyin. Bu bilgileri tiyatronun iç kısmındaki infograflardan elde edebilirsiniz.

Pamukkale ya da Hierapolis, neredeyse her taşında antik izler taşıyan muazzam bir bölge. Buraya bir kere daha, sırf bu antik yerleri gezmek için geleceğimize dair kendimize söz verdik. Çıkışta nihayet Volkan’a ulaştık ve Polis Evi’nde buluşmak üzere sözleştik.

Polis Evi’ne gittiğimizde yorgunluktan bir saat kadar uyumuşken Volkan geldi. Sonra da Volkanlar’ın hayatta verdikleri en doğru kararlardan birisi sonucunda satın alıp yeniledikleri Bahçelievler Mahallesi‘ndeki evlerine gittik. Bu ev Rızvan Teyze‘nin son bir yıldaki Instagram paylaşımlarının ana üssüydü. Yetmişli yıllarda inşa edilen, kaderine terk edilen ve nihayet Vardar Ailesi‘nin yeni yuvası olan bahçeli müstakil bir evdi. O yüzden Denizli’ye giderken de içimden umarım bu evde güzel vakit geçiririz diye geçirmiştim. Öyle de oldu.

İkindiye doğru buraya Volkan ve Togay’la birlikte geldik. Yemek faslının ardından tatlı tatlı esen rüzgara sığınıp muhabbete başladık. Bu andan gece yarısına kadar Volkan hep gitti geldi. Bir noktadan sonra Volkan’ın nereye ne için kiminle gidip ne zaman geleceğinin hesabını tutmak iyice zorlaştığı için Necati Amca‘yla muhabbetin tadını çıkarmaya baktık. Üstelik Alper‘in de gelmesiyle olabilecek en iyi ortam oluştu derken biricik dostumuz Halil de çıkıp gelince o gecenin ve muhabbetin şekli şemali belli olmuştu. Halil’i yıllardır görememenin acısıyla hiç birimiz yerinden kıpırdamadan muhabbete eşlik ettik. Volkan’ın abisi krallar kralı Gökhan Abi‘nin refakati de bizim için çok kıymetliydi. Dediğim gibi Volkan arada gidiyor, sonra birden ortaya çıkıyor, iki dilim karpuz yiyor sonra yine kayboluyordu. Biz de Necati Amca ve diğer aile büyükleriyle keyifli keyifli muhabbet ediyorduk. Evet, nihayet istediğimiz o samimi ve sıcacık ortama kavuşmuştuk. Ertesi gün Volkan evleniyordu ve biz aktarmalı da olsa yine bir aradaydık. Ortama yaydığımız pozitif enerji, evin ana şalterine fazla gelmiş olacak ki sigorta attı ve hayatımda ilk defa bir elektrik saatinin yandığına şahit oldum. Ancak bu bile bizi durdurmadı. Flash ışığında da olsa bir arada kalmaya devam ettik.

Böylece saat gece yarısını geçe Togay’la birlikte izin isteyip kalktık. Zira sabah Eskişehir’e doğru yola çıkacaktık ve biraz da olsa uyumamız gerekiyordu. Ne biz ayrılamayı ne de onlar bizden ayrılmayı istiyordu. Böylece Dünya’nın en uzun vedalaşmalarından birini yaşayarak ve Volkan’ı son bir defa kucaklayarak oradan ayrıldık. Arabada Polis Evi’ne dönerken uzun süre konuşmadık Togay’la. Volkan’ı, Alper’i ve Halil’i bir daha ne zaman böyle bir arada görebilirdik ki?

Biz ertesi sabah 05.00’te yola çıkmışken İstanbul’da bir evde Sercan son hazırlıklarını yapıyor ve uçağa yetişmek üzere yola çıkıyordu. Buradan sonrasını onun kaleminden okuyacağız.

11 Temmuz Pazar sabahı saat 09.00’da Denizli’ye uçağım vardı. Evden saat 06.45’te çıktım. Havaalanı otoparkları çok pahalı olduğu için İstanbul Havalimanına en yakın otopark Işıklar’daki AirPark’a arabayı bırakıp 07.30’da AirPark servisi ile havalimanına geçtim. Saat 09.00’a doğru uçağa almaya başladılar ve tam vaktinde kalktı uçak. Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun sonunda Denizli Çardak Havalimanı’na ulaştım.

Çardak Havalimanı Denizli’ye yaklaşık 1 saat mesafede. Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin “Hava Ulaşım” adını verdiği servis araçları ile şehir içine ulaşım sağlayabiliyorsunuz. 8 kişilik özel servisle “uzuuun” bir yolculuğun ardından (yaklaşık 1 buçuk saat sürdü) düğün yerine, tam da “gelin alma konvoyuna” katılmak üzere ulaştığımda davul zurna çalmaya başlamıştı bile. Elimde valizim olduğu halde direkt oynamaya başladım. Evin önünde birkaç tur göbek attıktan sonra valizi bırakmayı akıl edip konvoy halinde temsili gelin alma ritüeli için Volkan’ın dayısının evine gittik. Biraz naz niyaz ve Volkan’ın dağıttığı bahşişlerin ardından damat bey gelini aldı geldi. Bu kez bando ekibinin eşliğinde evin önünde oyunlar oynandı, meşaleler yakıldı.

Saat 13.30 gibi gündüz aksiyonlarının tamamı bitmişti ve herkes için serbest zaman başlamıştı. Ben de valizimle beraber Haliller’in de kaldığı Polis Evi’ne doğru yola çıktım. Polis Evi’ne giriş biraz eziyet olsa da sonunda saat 14.30 gibi odamda dinlenmeye başlamıştım. Sıcak ve yolculuk epey yormuştu ve akşam için enerji depolamam gerekiyordu. Saat 17.00 gibi hazırlanmaya başladım. Askılarımı taktım ve 17.50’de düğün yerine doğru Halillerin arabasıyla yola çıktık.

Düğün yerine vardığımızda, dehşet bir sıcak ve nem vardı. Önce saat 18.30 gibi nikah kıyıldı, “Evet”ler söylendi, Volkan’ın ayağına basıldı. Sonra arkadaş grubu ile fotoğraf çekimine katıldık. Fotoğraf çekimindeki en büyük eksik Mesut’tu. Maykıl Ceksın olarak uzun zaman sonra ilk defa toplu bir fotoğrafımız olacaktı Mesut da olsaydı.

Saat 20.30 gibi ellerimizde tuttuğumuz maytapların arasından gelin ve damat sahneye çıkıp ilk danslarını ettiler ve ardından diğer çiftler de onlara eşlik ettiler. Tıpkı üniversite zamanlarımızda olduğu gibi benim eşim yine yoktu ve dans edemedim. Yalnız bu sefer durum biraz farklıydı ve altı aylık hamile eşim o gün gelemediği için yalnızdım 🙂

Dansın ardından bir oynamaya başladık ki pist ağladı. Ayakkabılarımın altı eridi, 80 km hızla halay başı görevimin verdiği ciddiyetle 50 kişilik halayı masaların arasına soktum. Roman havası çaldığında yerlere yata yata oynadım. Kendi düğünümde bile bu kadar oynamamış olabilirim, emin değilim. Volkanların düğün videosunu izlediğimiz zaman çok eğleneceğimizi düşünüyorum. Gecenin sonuna doğru Volkan’ın dayısı Hakan Abi (alkolün de etkisi ile) orkestraya “son şarkı, son şarkı” diye diye yaklaşık gece 1’e kadar çaldırdı. Hatta düğün bittikten sonra son fotolar çekilirken Alper ve ben telefondan ağır roman açıp karşılıklı kendi kendimize oynadık.

Ayrıca tüm gün boyunca Alper’le düğündeki detaylar için; “Bu Volkan bizim Volkan mı ya?” diye konuşup durduk. Üniversitedeki Volkan’ın yerine bambaşka biri gelmişti adeta. Bu kadar geleneği ve adetleri uygulaması bizi acayip şaşırtmıştı. Ertesi sabah saat 07.00’de uyanmak zorundaydım. 10.50’deki uçağa yetişmek için yine 08.30’daki Hava Ulaşım’a binmem gerekiyordu. Bacaklarımın ağrısından yataktan çok zor kalktım. Ben bu yazıyı yazdığımda ayın 13’üydü ve bacaklarımla dizlerim hâlâ ağrıyor sevgili Proofhead My Resort okuru.

Bu yazın ilk ve son düğünü oldu benim için. Umarım Volkan ve Kübra hayatları boyunca hep o akşamki kadar mutlu olurlar. Biz de böyle güzel anıları bu blogda yazmaya ve okumaya devam ederiz. Selametle…

Sercan’ın “keşke”sine katılmamak elde değil. Keşke tüm o oyun ve halay zamanlarında ben de yanlarında olabilseydim. Keşke halay başını Sercan’ın tuttuğu oyuna Alper ve Volkan’la dahil olabilseydim. O sabahın erken saatinde Eskişehir’e dönüşüm, aslında biten yıllık iznimin son demleriydi. Oysa Alper’in durumu benim tam tersim idi. Bakalım neler yapmış, kendi kaleminden dinleyelim.

10 Temmuz Cumartesi günü, Ankara’dan Denizli’ye başlayan yolculuğumuz, akşam saatlerine doğru bitti. Ufak bir yerleşme faslından sonra Volkanlar’ın daha önce hiç gitmediğim bahçeli evlerine vardım. Orada beni Mesut, Togay, Volkan ve Volkan’ın diğer aile üyeleri bekliyorlardı. Uzun süredir görmediğim Volkan, inanılmaz şekilde zayıflamıştı! (Hatta düğün sonrasında arkadaşlarımızın bana ısrarla attığı mesajlarda “Volkan’ın yarısı nerede?” sorularıyla, bu görüşümün büyük kitlelerce benimsendiğini görmüş oldum). Volkan’ın babası Necati Amca ve annesi Rızvan Teyze, bizleri o kadar güzel karşıladı ki anlatamam. Gecenin ilerleyen saatlerinde içinde bulunduğumuz evin elektrikleri kesildi. Bu güzel buluşmaya ev sahipliği yapan konutta, hiç dinmek bilmeyen çay ihtiyaçlarına hizmet eden çok sayıda kettle, elektrikli semaver ve asıl Volkan’ın dayısının getirdiği sanayi tipi çay makinesinin bu durumda etkili olduğunu söylememek mümkün değil. Tam da bu saatlerde Nevşehir’den gelen Halil ve eşi de bu anlara şahitlik etmişti. Akşamın ilerleyen saatlerinde Volkan’ın müstakbel eşi Kübra’nın da arkadaşlarının bulunduğu, ağırlıklı olarak Eskişehirli arkadaşlarımızı içeren grup için Denizli’nin güzel mekanlarından birinde düğün öncesi küçük bir eğlence ayarlanmıştı.

Eskişehir’in küçüklüğünden mi bilinmez, benim ilkokul arkadaşlarımdan olan Kubilay ve eşinin de bir şekilde içinde bulunduğu bir gruptu bu. Bu tesadüfler ve iç içe geçmişlik, arkadaşlığımızın güzel anıları oluyor bizim için. Bizler Volkanlar’ın evinde günün yorgunluğundan dolayı ayrılmak üzere beklerken, Kubilay’dan gelen mesajla, gecenin son durağında onu görüp konakladığım yere döndüm. Bu arada mekândan bahsetmeden geçmek istemiyorum. Denizli’nin nadir güzel mekanlarından olduğu söylendi fakat benim bilgisizliğime ve görmemişliğime verin ki daha Bursa, Eskişehir gibi yerlerde görmediğim türden konseptli bir mekandı… Detaylarına girmeyeceğim ama adını buraya bırakıyorum. “Saki“.

Pazar günü saat 11.30’da kız alma töreni için tekrar buluşacaktık. Bunun için önce Volkanlar’ın evine gidip konvoy arabalarının vazgeçilmezi olan “ayna örtümüzü” aldıktan sonra davul ve zurnayla biraz cebelleşip Volkan’ın dayısının evine gelin hanımı almaya gittik. Orada bizi muhteşem bir bando takımı bekliyormuş. Tabi girişte drone’la yapılacak konsept çekimler için düzgün bir şekilde hizalanarak girdiğimiz sokağı kapatmış olduk. Daha sonra gelin arabasının bagajından çıkan sisler dağıtıldı. Özellikle beyaz renkli olanlar, bu konsept için seçildiğinden elimize aldığımız diğer renklileri geri bırakmak zorunda kaldık. Bandonun kuvvetli sesine ilave olarak davulun da eşlik etmesiyle evin önünde geleneksel danslarımız gerçekleştirildi. Kübra’nın hazır olduğunun komutunun gelmesiyle çift sıra gelin ve damadın aramızdan geçeceği şekilde erkekler olarak beyaz sisleri aynı anda yakmak üzere sıralandık.

Volkan’ın ayakkabısıyla ilgili olduğunu düşündüğüm küçük bir detay oluşmuştu. Beyaz takım mavi gömlek konseptinin altına sanırım lacivert ayakkabısını unuttuğundan bu durum Volkan’ın aklını kurcalıyordu fakat ciddi anlamda bir şekilde bulup giydiği beyaz spor ayakkabılar takıma ayrı bir hava katmıştı. Kübra da beyaz gelinliğiyle harika görünüyordu. İndiklerinde yaktığımız sisler balkonlarda biraz yoğun hissedilmiş olmalı ki 5 dakika sonra “Abi burada yakacaktınız onu…” diyerek bir serzeniş geldi. Ancak harika görüntüler çıktığını düşünüyorum. Bu organizasyonu da bir buçuk saat içerisinde bitirip düğüne kadar olan boş vaktimizi almış olduk ve akşam düğüne hazırlanmak üzere ayrıldık.

O akşam 18.30’da Denizli Saracoğlu Kasrı’nda gerçekleşecek düğünde ayrıca nikah da kıyılacağından, bu saate yetişmek üzere yola çıktık. Mekâna geldiğimizde gerçekten çok beğendiğimiz bir düzenleme ve açık hava konseptiyle oluşturulmuş alanda beğenilerimizi birbirimizle paylaştık. Biz mekâna girdiğimizde, Halliler ve Sercan, Denizli Polis Evi’nden beraber olarak henüz gelmişlerdi. Onları görünce hemen bulundukları yere yöneldik.

Sahne önünde oluşturulan iki tane arkadaşlar masası, sahne üzerindeki ışıklarla harika bir alandı ama zaten bizim oturmaya niyetimiz yoktu. O yüzden nerede olduğu da önemli değildi. Nikah için ayrılan alan, havuz başı konseptinde olan, köprü üzerinden geçilerek süslemeler ile oluşturulmuş ayakta nikah programları için tasarlanmış sınırlı bir alandı. Az ama öz bir grupla nikah kıyıldı. Bizler de Volkan’ı tebrik ettik ve ömür boyu mutluluklar diledik. Asıl düğün bu noktadan sonra başlıyordu. Ama öncesinde arkadaşlar ile foto çekimi vardı.

Mekanın doğal ortamında ağaçlar arasındaki alanda yapılacak çekime sabahki renkli sisler eşlik edecekti. Erkekler ayrı, kızlar ayrı konseptle birlikte bir çok güzel foto çekildi. Biz ayrıca kendi telefonlarımızdan Volkan’la güzel pozlar yakaladık. Elimize verilen renkli sisler özellikle beni ve sanırım Kübra’nın arkadaşlarından birini çok heyecanlandırmıştı ki önce ben bu sisi salladığımda fotoğrafçının haklı bir isyanına uğradım. Allahtan pek duyulmadı. Ama Kübra’nın arkadaşı da aynı heyecanla sisi salladığında fotoğrafçı arkadaş dozu biraz daha artarak yine naif bir uyarıda bulundu 🙂 (Tabii insanın eline meşale ilk defa geçince holigan gibi hissetmiyor değil.)

Fotoğrafların ardından sahneye doğru masamıza geçerken havanın neminden dolayı susuyor ve devamlı su aranıyorduk. Sağ olsun organizasyon her noktada ellerindeki tepsilerde bulunan sularla bizi serinletti. Masamıza gelen ordövr tabaklarını henüz bitirmişken sonra Kübra’nın kız kardeşi bizlere yani tüm arkadaşlarına uzun maytaplardan dağıttı. Biz de elimizden geldiğince bu dağıtıma yardımcı olmaya çalıştık. Volkan ile Kübra’nın sahneye gelişinde yine iki taraflı fakat bu sefer uzunca bir grup olarak eş zamanlı şekilde maytapları yakacaktık. Organizasyon çakmak yerine yapışmış mumlukları üçerli denk gelecek şekilde dağıtmıştı. Şükür en ufak bir kaza çıkmadan, güzel bir görselle bunu da atlattık. Gerçi son anda önümde yerdeki mumluk düştü ancak hızlı bir şekilde mekanı yakmadan kurtardık.

Sahneden sonra ortalık toz duman olacaktı. Gece boyunca Sercan, “Ulan ben düğünümde bu kadar oynamadım” diyor, Volkan da ayaklarını gösterip “Şiştiler oğlum ya” diyordu. Ben keyifliydim inanın. Dans etmyik eskiden sevmesem de artık keyif veriyordu:) Hele ki iki farklı halayımız vardı sormayın… Sonuna doğru Özge’de artık beni bırakmıştı ama biz durmadan devam etmiştik. Gecenin sonunda, bizi başından beri en çok şaşırtan orkestranın solisti bayan arkadaşın -tahminimiz ve kuvvetli ihtimalle-çocuğuyla birlikte düğüne katılmış olmasıydı. Arkada bebek arabası düğün boyunca ileri geri hareketler yapmıştı belki de uyutuluyordu. En sonunda kucağında o tatlı çocukla teşekkür konuşması yapan güzel yürekli anneye tekrardan teşekkür ediyoruz.

Oynama sahnelerinde beni şaşırtan diğer bir ayrıntı şuydu: Necati Amca’nın tek çıkışıyla beraber başlayan harmandalı oyununda, kardeşleri ve yakın akrabaları olacak ki sahneye çıkıp kafasının üstünden para gezdirip davulcuya taktılar. Bunu dans eden pek çok kişinin başında ritüel olarak yaptılar. Özge’yle aramızda bunu yeni bir “ayin çeşidi” olduğunu konuştuk 🙂 Güzel bir detaydı. Gece sonunda Sercan’ın haklı olarak doyamadığı “dokuz sekizlikler” için Spotify’dan açarak eşlik ettiğim iki kişilik bir dansımız oldu. Bilen bilir bizim Sercan, tam dokuz sekizlik bir adamdır. Ama en sürprizi de Volkan’ın kral dayısının bize gelip eşlik etmesiydi ve o anlar bizim için “anlatılmaz yaşanırdı”. Böyle bir düğünle Volkan’ı da artık “maykıl ceksın”ın evli bir üyesi yapmış olduk. Umarız çok mutlu olur ve bizleri de unutmaz. Zira tez zamanda yine Amerika’ya dönecek. Selamlar sevgiler.

Alper’in anlattığı detayları ben de okurken kendimi o düğün alanında hissettim inanın. Ah sevgili kardeşim, Volkan’ım, biz hepimiz seni ve Kübra’yı çok seviyoruz. Umarım çok ama çok mutlu olursunuz. Şehirler, ülkeler, kıtalar bizi ayırsa da dostluğumuz ve kardeşliğimiz yüreğimizde hep yakınımızda sımsıcak kalacak. Rızvan Teyze, Necati Amca, Hakan abi ve Gökhan abi başta olmak üzere tüm Vardar ailesine de misafirperverlikleri ve içtenlikleri için hepimiz adına teşekkür ederim. Başka mutluluklarda yine buluşmak üzere.

Rainbow45 Records 10. Yaşını Kutluyor!

Blogu yıllardır takip edenler, plak koleksiyonculuğu ve plak müziği konusunda, ülkemizde en sevdiğim firmanın Rainbow45 olduğunu hatırlayacaktırlar. Rainbow’la yollarımızın kesişmesi 2011 yılının ilk aylarında satın aldığım Yngwie J Malmsteen – Trilogy albümünün plağı sayesinde kesişti. Sonrasında da Gittigidiyor sitesi üzerinden birkaç 45’lik daha aldım.

Tam da o yıl içerisinde Rainbow45’in sahibi Salih Karagöz üstat, Rainbow45’i Gittigidiyor platformundan taşıyıp İstanbul Kadıköy’de hem bir plak kafeye hem de Rainbow45 Records ismiyle ileride birbirinden müthiş albümleri plak formatında basacak bir firmaya dönüştürmüş oldu. Hatta Salih Bey o dönem eşine çok az rastlanır bir naiflikle Türkiye’nin her yerindeki Rainbow dostlarına tek tek postayla davetiye yollayıp kafenin açılışına davet etti.

Rainbow45’in adını kuruluşunun henüz ilk yıllarında bile Türkiye’nin en iyi plakçıları arasında görmeye, duymaya başlamıştık. Ancak özellikle 2016’da Asia Minor‘ın efsane albümü Between Flesh and Divine‘ı yeniden bastıklarında, özellikle bu tarzın dinleyicileri başta olmak üzere müzik çevrelerinde epey bir tanınır bilinir hale geldi firma. Hemen ardından yayımlanmaya devam eden kaliteli albümlerin plak baskıları sayesinde bugün Rainbow45, Türkiye’de plak basan az sayıda firmadan birisi, kesinlikle popülere değil plak ve müzikseverlerin gönlüne hitap eden iki üç firmadan ise yeganesi. Mor ve Ötesi‘nin Sultan-i Yegah teklisi, Asia Minor’ın 41 yıl sonra gelen yepyeni albümü Points Of Libration gibi albümler arşivimi süsleyen Rainbow45 yapımlarıdır.

Bu yıl Rainbow45’in kuruluşunun 10. yılı. Elbette Türkiye’de plak müziğinin bayrağını taşıyanlardan birisi olan firma, bu güzel yıl dönümü anısına birkaç özel hatıra ürün yaptırmış. Salih Bey yine sağ olsun, tüm Türkiye’deki plak ve müzik dostlarına bu özel ve az sayıdaki hatıra ürünlerini gönderiyor. Şu sıralar Rainbow45’ten alışveriş yapmanın tam zamanı! Üstelik sadece bastıkları onlarca albümün yanında, seçili binlerce diğer plak için de ücretsiz kargo fırsatı var.

Rainbow45’in 10. yılı anısı olarak bastırdığı çok ürünler arasında üzeri Rainbow45 Records baskılı bez çanta (LP ebatlarına uygun), açacak, anahtarlık, turntable tabla matı (bu keçe gerçekten aradığım bir üründü), Rainbow45 10. Yıl Özel Posta Pulu, zarfı ve kartpostalı yer alıyor. İstanbul’daysanız muhakkak kafeye uğrayın derim.

Çok daha fazla ürün ve plak için Rainbow45’in sitesi:

https://www.rainbow45records.com/

Yıllık İzin: Bucak, Side, Betül & Tacettin’in Düğünü

İstanbul’da yaşadığım en büyük tedirginliklerden birisi de, sürpriz bir uzatma sebebiyle aylar önce Mustafalar ve Sertanlarla planladığımız birkaç günlük tatilin suya düşmesi ihtimaliydi. Neyse ki o ihtimal gerçek olmadı ve bir önceki hafta Cuma günü sabah 05.30’da iki araba, iki bebek, iki bebek arabası ve altı yetişkinden oluşan bir kafileyle yola çıktık.

Bu detay önemli. Neden? Çünkü Mustafa da ben de henüz birkaç ay öncesine kadar araba kullanmayı bilmiyorduk. Bu aradaki kısıtlı zaman diliminde ise yalnızca Eskişehir’de şehir içi trafikte araç kullanmıştık. Eskişehir’den yola çıkıp önlü arkalı yola devam ederek Kütahya Yolu’na girdiğimizde ince bir heyecanla dönüp Sertan’a baktım. Yol boyunca yanımda Sertan olacaktı. Mustafa’ya ise Betül eşlik ediyordu.

Kütahya‘da Sertan için kısa bir sigara molası, Afyonkarahisar‘da ise orta halli bir kahvaltı molası verdik ve hiç durmadan Burdur‘a kadar gittik. Burdur’da önce Mustafa’nın tam 21 gün süren (!) askerliğini yaptığı Binbaşı Maruf Kışlası‘na, sonra oradan Burdur Gölü‘ne gittik. Burdur Gölü, bir zamanlar Türkiye’nin en büyük göllerinden birisi olan bu güzel gölden geriye suları çekilmiş bir bataklık kalmıştı. Hüzünlü ama göz göre göre gelen bir iklim gerçeği. Buradan da tekrar Burdur’un Sanayi Çarşısı’nda bulunan Meşhur Şişçi Hasan‘a, Burdur Şiş yemek üzere geri geldik. Geri geldik çünkü bu Şişçi Hasan’ın yeri tam Burdur’un girişinde. O yüzden burada yemek yemek gibi bir planınız varsa ya ilk girişte ya da ayrılırken çıkışta bu işi yapın. Bir daha git gel yapmamış olursunuz.

Birkaç yıl önce Alper‘le birlikte Salda Gölü‘ne gittiğimizde, dönüş yolunda bizi Burdur’da bırakmışlardı. Burdur’un merkez mahallelerinin birinde de şiş yemiştik ancak bu sefer yediğimizle alakası yoktu. Gerçek Burdur şiş meğer Şişçi Hasan’ın şişlerinde, Burdur Sanayi Sitesi‘ndeymiş.

Vay arkadaş, dedim. Bu kadar basit bir yemek, bu kadar basit bir sunuma rağmen nasıl bu kadar lezzetli olabilir? Şiş faslından sonra hem tok olmanın hem de yolun verdiği cesaretle sevgili Ayşe‘nin memleketi ve Burdur’un kendinden bile büyük ilçesi Bucak‘a geçtik. Bucak’ta Ayşe’nin ailesinin yaşadığı üç katlı, kendine ait bahçesi ve bahçesinde en az 10 çeşit meyve ağacı olan bu şirin evde bir gece geçirdik. Yörüklerin misafirperverliğini sonuna kadar yaşadığımız bu ara durağımızda sabah uyandığımızda yolculuğun son kısmı için heyecanlıydık.

Sabah erken saatte yola çıkıp Burdur ve Antalya arasındaki meşhur Çubuk Beli‘nden geçişimiz beklediğimden daha kolay oldu. Böylece saat 8’i biraz geçe otele ulaştık. Varış noktasına yaklaşık 10 km kala, içerisinde kimliklerin bir kısmının olduğu çantayı Bucak’ta unuttuğumuzu fark edince ufak çaplı bir kriz yaşadık ancak resepsiyonda durumu izah edince sağ olsunlar en ufak bir sorun çıkarmadılar.

Side’deki Side Star Elegance isimli otele gittik. Oteldeki dört gün bol bol yüzerek geçti. İlk defa bir otelde lavabonun odanın içerisinde olması, tuvalet ve banyonun ise birer metrekarelik iki kabinle ayrılması ise açıkçası pek kullanışsız geldi bana. Yemeklerin lezzeti ve kalitesi bakımından birkaç yıl önce gittiğimiz otel, daha küçük olmasına rağmen, bu otelden açık ara daha iyiydi. Otel, denize sıfır olmasına rağmen ana binasında kalıyorsanız plaja ulaşmak için dört asansör değiştirip toplamda 10-15 dakika süren bir yolculuğa çıkmanız gerekiyor. Otelin oda temizliği de açıkçası zayıftı. Ancak hemen hemen tüm personeller misafirlerle ilgili ve güler yüzlüydü. Yanımızda iki bebek olmasına rağmen yemek ya da uyku süreçlerinde bir sıkıntı yaşamadık. İstediğimiz her an mama sandalyesi bulabildik mesela. Yine bebekleri sahilde ve otelin içerisinde arabalarında uyutabildik.

Oteldeki üçüncü günün sabahında hep birlikte yola çıkıp sadece 6 dakika uzaklıktaki Side Antik Kenti‘ne gittik. Buraya birkaç yıl önce Merve‘yle gelmiş ve gezmiştik. Bu sefer daha kalabalık bir halde ama yine keyifle gezdik. Yalnız Antik Tiyatro ve Müze’ye girmedik. Bunun sebebi Turizm ve Kültür Bakanlığı‘nın yaptığı anlamsız ayrımcılık. Anlaşılan Bakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği resmi ve imzalı öğretmen kimliklerini hiçe sayarak kendince bir alt statü oluşturmuş: Özel sektörde çalışan öğretmenler.

Antik tiyatro ve müzede çalışan görevliler, bizimkilerin öğretmen değil “özel sektörde çalışan öğretmen” oldukları gibi anlamsız ve nereden bakarsan bak ayrımcı bir tavır takınıp birkaç gün önce davul zurnayla duyurulan “ücretsiz geçiş” haklarını gasp ettiler. Bu durum ilk etapta canımızı biraz sıkmış olsa da moral bozmadan yola devam ettik ve meşhur Manavgat Şelalesi‘ne gittik.

Çocukluğumdan beri “Manavgat Şelalesi” benim gözümde, suların metrelerce yüksekten döküldüğü, döküldüğü yerde ise insanların altında, kıyısında eğlendiği bir yer olarak canlanırdı. Çünkü hiç görmemiştim. Ücretini verip içeri girdikten; tasarımı, çalışanlarının imajları ve önlükleri, menüleri, ürünleri ve renkleriyle tıpkı Starbucks gibi görünen ancak kesinlikle Starbucks olmayan “isimsiz” kahveci dükkanını geçtikten sonra ta daaa! Al sana Manavgat Şelalesi! En çok bir adam yüksekliğinde bir düşüme sahip, yüksek debili ve şaşılacak kadar temiz görünen bir şelale. Ellerinde papağanları ve zaman zaman taciz boyutuna varan girişimleriyle şipşak fotoğrafçıları ile Made In China yazısını gizleme gereği bile duymadıkları renkli fotokopiden hallice buzdolabı magnetlerini 25 liraya satan satıcıları saymazsak, gidilip görülüp yaklaşık 10 dakika keyifli zaman geçirilebilecek bir yer.

Son sabah, otelden çıkışımız saat 10.30 civarında oldu. Sıcağa yakalanmamız kaçınılmaz oldu böylece. Önce Bucak’a gidip unuttuğumuz çantayı aldık. Burada oyalanmadan doğruca Burdur Sanayi Çarşısı’na gittik. Şişçi Hasan bu sefer bizi hatırlamamış olacak ki geçen sefer hepi topu yarım saat süren yemek faslı, bu sefer sadece 45 dakika yemeklerin gelmesi için beklemekle geçti. Böylece, tepemizde öğlen güneşi olduğu halde yola çıktık. Yolda yine kısa bir mola verip yakıt aldık.

Tatilin en güzel yanı bu tosbikler oldu

Afyonkarahisar’a girince Sertan beni uyardı. “Tıpkı gelirken olduğu gibi eve dönerken de Kütahya üzerinden döneceğiz, o yüzden şaşırıp Eskişehir yönüne girme.” Böylece tam zamanı gelince Eskişehir yönüne değil, Kütahya yönüne döndüm ve Seyitgazi’nin tek şeritli, ağır virajlı yollarından kurtardım. Fakat o da ne! Mustafalar Eskişehir yönüne devam ettiler! Durum böyle olunca biz hemen Afium‘a girip Mustafalar’ın geriye dönerek bize yetişmelerini bekledik.

Vedalar zordur. Dönüşler zorludur. Giderken tatilin heyecanıyla nasıl vardığımızı anlamadığımız o yol, dönerken bitmedi. Sabah 10.30’da yola çıkan bizler, akşam saat 20:15’te Eskişehir’e ulaştık! Yorgunluk ve bıkkınlık son haddine ulaşmışken, çocuklar uykusuzluktan ağlarken nihayet kapıya vardım.

Onca yorgunluğa rağmen neredeyse kontak kapatmadan, sadece gömleğimi değiştirip yeniden yola çıktık. Saat 21:00’e doğru çok sevgili arkadaşlarım Betül ve Tacettin‘in aylardır beklenen düğünlerine gidiyorduk! Eskişehir’de Bursa Yolu üzerinde yer alan Çınaraltı Düğün Salonu‘na doğru yola devam ederken birden, aylardır ilk defa gece yolculuk yaptığımı fark ettim.

Düğün Salonu’na girdiğim ilk anda, aylardır görmediğim Şevkiye ile yıllardır görmediğim Burcu‘yu gördüm 🙂 Her ikisiyle de selamlaşıp ayaküstü biraz lafladıktan sonra en yakın masaya oturduk. Bu ziyaret, Şevkiye’nin de Mert’i ilk defa gördüğü an oldu zaten. Ben hiç vakit kaybetmeden sahneye, o anda hız kesmeden oynamaya devam eden Tacettin’in yanına gittim. Sahnede kucaklaşıp biraz da yorgunluğa rağmen oynayabildim. İnsan bedeni çok acayip gerçekten. Henüz beş dakika önce salona girerken o gece çekeceğin uykuyu düşlerken, bir anda kendini “şişelerin” eller havaya kısmında buluyorsun.

Bu arada nedense Mert’i de kucaklayıp yine sahneye götürdüm. Uykuya yenik düşmek üzereydi yavrucak, eh biraz da zalimlik oldu. Betül gerçekten prenses gibi görünüyordu. Onun da Mert’le ilk tanışması böyle bir anda oldu. Yaklaşık bir yarım saat geçirdiğim düğün yerinde sınıf arkadaşlarım Burcu’yu, Orbay‘ı, pek çok meslektaşımızı, arkadaşımızı ve Ali‘yi gördüm. Sonradan öğrenecektim ki meğer Hazal da oradaymış ancak görüşememişiz.

Betül ve Tacettin’le vedalaşıp sonsuz mutluluklar diledikten sonra karanlıkta yavaş yavaş eve doğru yola çıktık. İçeri girdiğimde eşikte her şeyi bırakmıştım: kilometrelerce yol, kavurucu sıcak, yaver şansım, kötü talihim, iyi dostlarım, yol arkadaşlarım, tatsız olaylar, mutluluk dolu bir çift… O an aklımda hafifçe şişkin yastığımdan başka bir şey yoktu. Bir an korktum yorgunluktan uyuyamazsam diye. Ancak otel yatağının gereksiz yumuşaklığına tezat yatağa uzandığımda rüyamda seni görmeye başlamıştım bile. Görüşmek üzere Side.

Diş Kaplama Tedavisi

Geçtiğimiz ay başlarında, daha önce dolgu yaptırmış olduğum sağ üst dişlerimden birisi kırılıverdi. Sağ olsun Sadettin Duruer hocam, daha önceden bu dişe kanal tedavisi yaptığı için herhangi bir ağrı hissetmiyordum ancak ağzımda kırık bir dişle gezmenin de pratikte pek olasılığı yoktu.

Böylece ilk birkaç gün çaresizce diş hastanelerinde randevu aradım. Pandeminin bazı gereksiz durumlar için bile “büyük” bir bahane olması, kamuya ait diş hastanelerinde işe yaramıştı anlaşılan. Randevu bulamadım. Durum böyle olunca bir öğle arası yemek dönüşünde iş yerime çok yakın mesafedeki Smile Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği‘ne gittim.

Burada ilk etapta yaklaşık 10 dakika süren ücretsiz bir ön muayeneyle dişlerimdeki durumu ortaya koydular. Doktorum Burak Akçoral, herhangi bir tereddüte yer bırakmadan, tedaviye dair aklımdaki tüm soruları cevapladı, hatta ben sormadan anlattı. Böylece bir sonraki adım için randevu oluşturduk.

İlk adım yaklaşık 50 dakika süren bir operasyondu. Burada Burak Hoca, zirkonyum kaplama yapılacak olan dişi uygun hale getirip üzerine bir geçici kaplama taktı. Bu esnada söktüğü eski dolguyu yapan Saadettin Duruer hocanın da hakkını verdi ve beğenisini dile getirdi. En fazla bir hafta sonra da İstanbul’a sipariş edilen diş kaplamasının geleceğini ve çok kısa sürecek bir işlemle takılacağını yine ben sormadan anlattı sağ olsun.

Geçici dolgunun takıldığı üçüncü gün müsilaj denetimi görevi için İstanbul’a görevlendirildim. İstanbul’da olduğum süre boyunca bir kere de görevim uzatıldığı için diş polikliniği tarafından arandım. Sağ olsunlar, dönüşte de hemen istediğim gün ve saate randevu verdiler.

İstanbul dönüşü epey birikmiş işim olduğu için ilk sırayı Covid aşısına ve diş tedavisine ayırmıştım. Aynı gün öğleden önce aşıyı, öğleden sonra ise dişimi yaptıracaktım. Böylece ilk olarak gidip Covid aşımı oldum. Ben aşıya giderken bizimkiler beni diş tedavisini iptal etmem için uyardılar. Çünkü Biontech aşısını olduktan sonraki 48 saat boyunca birkaç tanesi hariç ağrı kesici, anestezik ilaç ve alkol alınmaması gerekiyordu. Aşıyı olduktan sonra doktora da sordum. Ancak diş kaplaması olacağımı söyleyince eğer herhangi bir iğne vs. olmazsa sıkıntı yaratmayacağını söyledi.

Aşıdan sonra polikliniğe gittim. Burak Hoca her zamanki sevecenliğiyle karşıladı beni. Tedavinin bu aşamasında herhangi bir iğne ya da uyuşturma işlemi olmadığından aşı açısından bir sorun oluşturmayacağını söyledi. Yaklaşık 15 dakika süren bir yapıştırma işlemiyle tedavim tamamlanmış oldu.

Aynı dişin soldaki simetriğinde, birkaç yıl önce kamu hastanesinde yaptırdığım kaplamanın yanından dama üzerinde çok az çizgi halinde metalik iç kaplama görünüyordu. Ancak Burak Hoca’nın kullandığı malzeme tamamen doğala en yakın renkte. Bu işlemin üzerinden birkaç hafta geçmesine rağmen henüz hiçbir sıkıntı yaşamadım. Hem hastalara olan yaklaşımları hem de yaptıkları işin kalitesi bakımından Smile Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği’ni Eskişehir’de özel diş polikliniği arayanlara tavsiye ederim. Ben de ilerleyen günlerde diğer tedavilerim için gideceğim.

Yavuz Çetin – Satılık (2001) Plağım

Blog şu sıralar yıllık izindeydi. O yüzden Temmuz ayında yazılar birazcık geriden gelecek. İstanbul‘dayken aldığım ancak çok yoğun program nedeniyle yazmaya fırsat bulamadığım çok kıymetli Yavuz Çetin‘in Satılık albümünün plağıyla devam edelim.

Öncesi ve sonrasına baktığımızda, ülkemizin müzik piyasasında belki de en çok keşkeyi barındıran bir albüm, bir başyapıttır bana göre. Keşke o dönem yakınında olan insanlar Yavuz Çetin’i daha iyi anlayabilseydi, keşke o dönem albümün çıkış tarihini sürekli erteleyerek Yavuz Çetin’in depresyona ve umutsuzluğa sürekleyen firma bunu yapmasaydı, keşke Yavuz Çetin şu albümün tamamını sahnede çalabilseydi, keşke keşke keşke…

Müzik ortamlarında anlatılması en hüzünlü hikayelerden biridir Yavuz Çetin’in hikayesi. 15 Ağustos 2001’de veda ettiğinde, geride kalanlara bir tanesi henüz çıkmamış iki albümden, Blue Blues Band efsanesinden ve çaldığı onlarca albümde dinler dinlemez “heh işte bu!” dedirten gitar partisyonlarından başka da bir şey kalmadı. Ticaret yapmadı, kitap yazmadı, hayattayken doğru dürüst klip çekmedi, yaşayan efsane olduğunu hissedemedi. Yalnızca müzik yaptı, şanslı olanlar izledi ve dinlediler, videolarını çektiler.

Satılık albümü, benim Yavuz Çetin ismini duyup tanıdığım albüm. Albüm çıktıktan yıllar sonra, Eskişehir’de o dönem faal olan Diyafram Stüdyosu‘nda prova çıkışında “Benimle Uçmak İster misin?” şarkısını duydum. “Kim bu?” diye sorunca karşımdaki adam şöyle bir bana baktı ve “Yavuz Çetin” dedi. “Hiç dinlemedim” dedim. “Çok şey kaybetmişsin” dedi. Adamın biraz da alaycı tavrı yüzünden nedense sonraki birkaç yıl boyunca Yavuz Çetin dinlemedim. Kızmıştım. Sonra ne oldu nasıl oldu hatırlamıyorum, “İstanbul’a Ait” şarkısıyla yeniden ön yargılarımdan kurtulup Satılık albümünü baştan sona dinledim.

Araştırdıkça, okudukça, Güven Erkin Erkal‘ın o dönem yayımladığı bir belgeseli de izleyince yüreğim ısındı. Satılık albümü giderek, dinlediğim en iyi albümler arasında yerini aldı. 2017’de çıkan Blue belgeselini de izleyip iyice pekiştirdim. Dönem dönem Yaşamak İstemem, İstanbul’a Ait ve Benimle Uçmak İster misin parçalarını sürekli dinledim. Benimle Uçmak İster misin parçasının özellikle soloyla birlikte başlayan davul bölümündeki ataklar favorimdir mesela. Burada Cengiz Tuncer‘in yaptığı işler gerçekten çok başarılı. Yalan yok buradaki bir kaç atağı ben de bire bir taklit edip başka parçalara yedirdim zamanında.

Şimdi şöyle durup elimdeki plağa bakıyorum da gerçekten çok kalite bir ürün almışım. Hem gatefold (açılır kapak) olması, hem özel kabartmaları, hem de içerisinden çıkan poster detayıyla verdiğim her kuruşa değdi doğrusu. Özel zarfının bir yüzünde albümün alternatif bir kapağı, diğer yüzünde ise Burakhan Başaran tarafından kaleme alınmış Yavuz Çetin biyografisi yer alıyor. Tüm söz ve müziklerin Yavuz Çetin’e ait olduğu albümün parça listesi şu şekilde:

A1 – Cherokee
A2 – Oyuncak Dünya
A3 – Benimle Uçmak İster misin?
A4 – Bul Beni
A5 – Sadece Senin Olmak
B1 – Yaşamak İstemem
B2 – Kurtar Beni
B3 – Köle
B4 – İstanbul’a Ait
B5 – Her şey Biter

Plağı basan MEYPOM firmasına teşekkür etmek gerekiyor, gerçekten koleksiyona layık bir baskı olmuş. Ben kendi adıma, plak formatında gatefold’un zorunlu olması gerektiğini düşünenlerdenim. Nasıl ki jewelcase dediğimiz klasik CD formatında kitapçık ya da katlamalı insert artık bir standart haline gelmişse, açılır kapak da plak formatı için standart olmalıdır. Posterde yer alan ve aşağıda gördüğünüz çizim Zafer Başaran‘a ait. Kapak tasarımı ise Hakan Yonat‘ın. Benimle Uçmak İster misin, şüphesiz albümdeki en sevdiğim şarkı. Şarkının 3.42’de başlayan o melodik solosunun bir benzerini daha görmedim. Buradaki bass ve davulun gitarla birlikte yürüyüşleri, parçanın tansiyonunun giderek artması, ancak bu sırada da her şey o denli dengeli kalabilmesi kaydedilmiş çok az parçada vardır. Yukarıda da bahsettiğim üzere davulun burada yazdığı ataklar ders niteliğinde. Muazzam bir davul atağından sonra gelen 5.07’deki “Geeell benimle ol” kısmı kalitenin, müzik bilgisinin, müzikteki hissiyatın tavana vurduğu an. Albümün de şüphesiz zirve anı.

Bu albümde çalan isimler çok çeşitli. Yavuz Çetin, müzikal kariyerinde MFÖ‘nün yanı sıra TMC firması başta olmak üzere pek çok diğer firmada stüdyo müzisyeni olarak çalıştı. Dolayısıyla onun ismini pek çok farklı sanatçının albümünde görebilirsiniz. Örneğin Kıraç‘ın çok ünlü Bir Garip Aşk Bestesi isimli parçasındaki giriş solusu da dahil tüm sololar Çetin’e ait. Kendi albümünde ise elektro ve akustik gitarlar ile vokalleri kendisi, bass gitarda Sunay Özgür, İsmail Soyberk, Demirhan Baylan ve yine kendisi, davulda ise Cengiz Tuncer ve Turgut Alp Bekoğlu yer alıyor. (Turgut Alp Bekoğlu’nu L’al albümde “Gel Barışalım Artık” parçasından tanırsınız.)

Bir noktadan sonra Kerim Çaplı‘yla iç içe geçmiş hikayelerini bir süre sonra yazacağım bir albüm incelemesinde, Kerim Çaplı’nın Kayıp isimli albümünde anlatacağım. Satılık albümüne ait söyleyeceklerim, yazacaklarım bu kadardı. Bu başyapıtı plak formatında arşivime kattığım için çok mutluyum. Şimdi sizleri Türkiye’de kaydedilmiş en iyi parçalardan bir tanesiyle baş başa bırakıyorum. “Daha fazla vakit kaybetmeyelim.”

“Cennet bir virtüöz daha kazandı.”

Müsilaj Günlükleri – Veda ve Dolunay

Perşembe sabahı erkenden uyandım. Bugünkü şoförümüz Malatya ekibindendi. Kahvaltıdan sonra Nejdet abiyle otelden ayrılıp doğruca Müzeyyen Hanım‘la buluştuk. Tesislerin adresleri belliydi bugün. O yüzden de nispeten daha rahattım. Müzeyyen Hanım, bu tesislerden bir tanesine daha önce gittiği için az çok yerini ve faaliyetin kapsamını da biliyordu. Böylece yola devam ettik.

İstanbul’un “çok büyük” olmasının, çoğu işletmeci için “kanundan kaçmak” amacıyla suistimal edildiğini gördük çoğu yerde. Sadece çevre konusunda değil, hemen her konuda bu suistimaller yüzünden, İstanbul’un bugün bu halde olduğu kanaatine vardım. Denetlediğimiz kurumsal firmaların bir kısmı da dahil olmak üzere, pek çok işletme, ya yükümlülüklerini çok iyi bilip kendince açıklarından yararlanmaya çalışıyor ya da yanlış yönlendirildikleri için yükümlülüklerini yanlış biliyorlar. Burada çuvaldızı kendimize da batırmamızda fayda var. Özellikle “yanlış yönlendirilme” konusunda. Bizim sektördeki “Çevre Danışmanlığı” sisteminin yeniden düzenlenmesi gerekli. İşini iyi yapan ile kötü yapanın muhakkak ayrılması gerekli. Hizmet alanın da hizmet sunanın da haklarının korunacağı bir sistem oluşturulmalı. Neyse biz şimdilik müsilaja dönelim. Bir önceki yazımda bahsetmiştim ama birkaç arkadaş sordular, ceza yazılıyor mu diye. Tespit edilen ihlaller ve uygunsuzluklar hakkında gerekli işlemler yapılıyor. Hatta öyle ki bu para cezası ve faaliyet durdurma işlemlerinden kaynaklanacak hukuki süreçler, Marmara Bölgesi’nde çalışan arkadaşlarımızı uzun süre meşgul edecek gibi görünüyor. İdare hukukundan biraz anlayanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır.

Müzeyyen Hanım, öğlen yemeğinde bizi o güne kadar İstanbul’da yediğim en lezzetli yemeği yediğim Seyidoğlu Baklava ve Yemek isimli mekana götürdü. Bunlar işe tatlıcı olarak başlayıp mutfaklarını genişletmişler. Denetimlerin ilk günü Özgür Bey’in götürdüğü yerle birlikte, burası en doya doya yediğimiz yer oldu.

Denetimden sonra otele dönüp biraz dinlendim, tezle uğraştım. Sonra Halil Abi‘yle otele birkaç dakika uzaklıktaki Haliç’in kıyısında, çok düşündürücü bir konuşma eşliğinde yürüdük. Güneşin batışı ilk defa bu kadar güzel oldu. Uzaklardan gelen sesleri duymaya çalıştım. Yıllar önce biraz da senden görerek alelacele okuduğum romanı hatırladım. Birkaç zamandır yine elimde. Halil Abi sağ olsun vesile oldu senle yeniden kavuşmama satır aralarında.

Gece dolunay vardı. “Hiçbir yere” bakan odamın penceresinden görmek imkansızdı. Ben de bu geceyi unutulmaz yapmak için oturdum ve gece üçe kadar uyumadan tezimin tamamını Enstitü’nün yayımladığı şablona geçirdim. Son kontrolleri yaptım ve nihayet incelenmek üzere Enstitü’ye elektronik ortamda yolladım.

Ertesi sabah, tezi yollamış olmanın verdiği rahatlıkla kahvaltıya indim. Daha sonra Reşat Bey ve Erdem Abi‘yle birlikte Kadıköy’e gitmek üzere yola çıktık. Eminönü iskelesinden vapura binip karşıya geçtik. Reşat Bey kızıyla buluşacağı için bizden ayrıldı. Biz de Erdem Abi’yle birlikte kutsal mabedim sayılan Akmar Pasajı‘na gittik. Burada Hammer Müzik ve Zihni Müzik‘e uğradım. Stratejik bir hata yaptım ama. Yola çıkmadan önce Hammer’in listelerine hiç bakmamıştım. Dükkana girince öyle baka baka bir şeyler keşfedecek kadar zamanım olmadığını fark ettim.

Akmar Pasajı’ndan çıkıp yakınlardaki askeri malzeme satan bir mağazaya girdik. Burada kendimize çok amaçlı birer çanta aldık Erdem Abi’yle. İşte tam bu mağazadayken Bursa’dan adaşım Mesut aradı. Yine müsilaj denetimleri kapsamında Bursa’ya gönderilen personellerin görev sürelerinin uzatıldığı bilgisini verdi. Tabi bu gelişme bizi biraz üzdü. Çünkü 26 Haziran’da yani hemen ertesi gün görev süremizin dolmasını bekliyorduk. İlk etapta 9 gün olarak geldiğimiz görev hiç beklenmedik şekilde uzatılınca biraz zor durumda kalmıştık. Ancak ikinci bir uzatma durumunda özellikle işler benim için sarpa sarıyordu. Çünkü doktora savunma sınavım sonrasında, üniversiteden diplomamı almak için başvurabileceğim süreyi kaçırmak üzereydim.

Böyle karmaşık duygularla yola devam edip Reşat Bey’le buluştuk. Buradan, Erdem Abi’ye söz verdiğimiz için Kadıköy’ün meşhur boğa heykeline gittik. Erdem Abi, boğayla hasret giderip Fenerbahçe aşkını tazeledikten sonra otel gitmek için tekrar iskeleye döndük. Avrupa Yakası’na dönüp otele gitmek üzere yola çıktığımızda bile bu belirsizlik bizi kasıp kavuruyordu. Ben aklımdan B, C ve hatta D planları yapıyordum.

Otele vardıktan sonra üzerimdeki ağırlıklardan kurtulup biraz dinlendim. Daha sonra da yemek için aşağı indim. Caner, Doğuş Abi, Ersil, Halil Abi ve ben yine bir önceki gün gittiğimiz yürüyüş parkuruna gittik. Güneşin batışına henüz birkaç saat vardı. Akşamüstü olmasına rağmen sıcaklık hala boğucuydu. Böyle bir anda öğrendik ertesi gün geri dönebileceğimizi. Her şey olması gerektiği gibi olmuştu nihayet. Bu mutlulukla kaptanlardan ayrılıp Ersil ve Halil abiyle birlikte çimlere yayıldık. Bu halde ne kadar oturduk bilmiyorum.

Otele döndüğümüzde, otelin önündeki alanda TRT’de yayımlanan bir dizinin çekimleri olduğunu gördük. Bana göre Türkiye’deki en iyi yardımcı oyunculardan biri olan Hüseyin Elmalıpınar‘ın bir sahnesi çekiliyordu. Fazlaca oyalanmadan içeri geçtim. Burada epey bir muhabbet ettikten sonra da odaya çıktım. Eşyalarımı hazırlayıp İstanbul’da son bir uyku çektim. Ertesi sabah saat 08.30’da iki araçla yola çıktık. Hiçbir sorun yaşamadan saat 13.00 civarı Eskişehir’e geldik. Böylece Marmara Denizi‘nde yapılan müsilaj temizleme çalışmaları kapsamında verilen görevlerimizi yerine getirmiş olduk. Grubumuz adına Reşat Bey’in çalışma Whatsapp grubuna yazdığı mesaja göğsümüzü kabartan tepkiler geldi.

Kaldığımız süre boyunca üç otel değiştirdik. Bu oteller içerisinde, en son kaldığımız Sütlüce’deki Clarion Hotel en iyisiydi. Ben bölgedeki kokoreç ve uykulukçuların hiçbirini sevmedim. Ben oraya gidemedim ancak arkadaşların dediğine göre Ablanın Yeri en iyisiymiş. Tüm çalışma sürecimizde hafta içi, hafta sonu ve gece görevlerine çıktık. İstanbul İl Müdürlüğü’nden birlikte görev yaptığımız tüm arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Özellikle Özgür Bey ve Müzeyyen Hanım‘a ayrıca teşekkür ederim. İstanbul’da benimle buluşan, bana vakit ayıran Cihan ve Umur‘a çok teşekkür ederim. Yer İstanbul, konu kültür sanat müzik olunca, elbette alınabilecek şeylerin de bir sınırı olmuyor. Ancak ben kendime sınır koymak zorundaydım. Yavuz Çetin‘in Kayıp albümünün plağını, Kerim Çaplı Project – Kayıp, Erkin Koray – Hay Yam Yam (özel basım 5 no.lu ürün), Birsen Tezer – Cihan ve İkinci Cihan, Crossing The Bridge – İstanbul Hatırası (OST), Vega – Tamam Sustum, Athena – Athena, Zakkum – Her Geçen Yıl albümleri ile birkaç kitap, birkaç bluray film aldım. Bu albümlerin bir kısmını ilerleyen günlerde blogda göreceksiniz.

Böylece bir görev, bu yılın şu ana kadar ki en önemli seyahatlerinden birisi sona erdi. Halil Abi, Reşat Bey, Erdem Abi, Doğuş Abi, Caner ve Volga‘ya yol arkadaşlıkları, samimiyetleri için teşekkür ederim. İstanbul’daki görevimiz boyunca birlik içinde ve uyumla hareket ettik. Biz İstanbul’dayken bizi arayan, soran, derdimizle dertlenen başta Yahya Bey olmak üzere çok az arkadaşımıza da teşekkürü borç biliriz.

Kapanış

Müsilaj Günlükleri – 6

Bu seriye başladığımda açıkçası bu işin bu kadar uzayabileceğini kestirememiştim. Bugün 14. gün bitiyor ve geri dönmeyi heyecanla bekliyoruz. Otorite şunu görmüş olmalıdır: Müsilaj probleminin sebebi, artık tereddütsüzce ortaya konulmuştur. Gözden kaçan, bilinen, yeni keşfedilen tüm sıcak noktalara ait bilimsel ve teknik veriler elimizde mevcut. Artık kirlilik yüküne ait bir fikrimiz var. Geceli gündüzlü olarak yapılan denetim çalışmaları sonucunda tespit edilen olumsuzlukların, aşağı yukarı hangi doğrultuda kümelendiği de biliniyor. Atıksuyun büyük kısmını yöneten işletme ve tesislerde teknoloji olarak sıkıntılar pek yok gibi. Tam da olmasını istediğimiz gibi, alıcı ortam olarak Marmara Denizi‘ni kullanan tüm tesislere yönelik bir takım yeni yasal düzenlemeler geliyor. Müsilaj büyük bir ekolojik felaket. Ancak daha önce yazdığımı yine yazmam gerekirse her şey bitmiş değil. Yıllardır hocalarımızın ve ustalarımızın söylediği şeyi yineliyoruz. Para harcanmadan bu iş olmuyor. Altyapı yatırımları “gereksiz” değildir. “Göze görünmez” denir ancak bu durum da gerçek değildir. Altyapı eksikliği sonucunda ortaya çıkan felaketler öze görünür. İşte göründüğü zaman da müsilaj gibi görünür, gözünüze batar, pis kokar ve rahatsız eder.

Pazartesi sabahı biraz buruktuk hepimiz. Çünkü görevimiz uzamasaydı evlerimizde olacaktık. O sabah Cihan‘ın yarım günlük bir boşluğu olunca erkenden buluştuk. Mecidiyeköy’de oturup sohbet ettik. Tam bu sırada okuldan kötü bir haber aldım. Doktora tezimi yazarken enstitünün yayımladığı şablonu kullanmadığım için biçim yönünden eksiklik yazmışlar. Apar topar İstanbul’a geldiğim için sınav tutanaklarımı teslim edip mezuniyet işlemlerimi başlatamamıştım. Vakit kazanmak için tezimi elektronik ortamda yollamıştım incelenmesi için. Onlarda, yazım kılavuzuna uygun olmasına rağmen, şablon kullanmadığım için incelemeden geri yollamışlar. Bu durum epey canımı sıktı. Şimdi oturup tüm tezi yeniden şablona oturtmak gerekiyor.

Cihan’la vedalaşıp metroya atladım. Tabi öncesinde bir İstanbulkart aldım. Bu kartı hemen metro ve vapur gişesinden alabiliyor, yükleme yapabiliyorsunuz. Cep telefonuyla girip HES kodunu da tanıtınca artık toplu taşımaya binebilirsiniz. Metroyla önce Sultanahmet Meydanı‘na gidip bizimkileri buldum. Daha sonra da bu ekiple Ayasofya Cami‘ye gittik. Bana göre Ayasofya, İstanbul’da bize miras kalan en önemli tarihi eserlerden bir tanesi. Mekanın içerisine girdiğimde nedense kulaklarımda Sabhankra‘nın çok sevdiğim şarkısı “City Of Tulips” çaldı. “There builded a palace for the memory of war, In this great cathedral of Hagia-Sophia, The tulips of heaven… sprouted from the ground.” Sonra Fatih’in elinde kılıcıyla o devasa kapılardan atının üzerinde içeri girdiği anı hayal ettim. İstanbul’un fethedildiği o gerçek anı. Keşke dedim, bir zaman makinesi olsa da o ana gidip bir köşeden o anı izlesek.

Ayasofya, mevcut haliyle bir ibadethane olarak kullanılsa da, aslında tarihimizin en önemli, en anlamlı, en sıra dışı eserlerinden bir tanesi bana göre. Aradan geçen yüzyıllara rağmen hala gizemlerle dolu. Yüzlerce yıllık ikonaları, çizimleri, sütunları, kubbesiyle gerçek bir sanat eseri. Burada geçirdiğimiz kısacık vakitte bile bir kere daha geleceğimin sözünü verdim. Tüm kısımlarını gezemedik. Çünkü pandemi ve ibadete açılmış olması nedeniyle kısıtlamalar vardı. Şöyle de bir tesadüf ki Eskişehir’den arkadaşım Süha’nın da hemen hemen aynı dakikalarda Ayasofya’da olduğunu attığı story’den gördüm.

Ayasofya’dan sonra doğruca Gülhane Parkı‘na geçip yemek yedikten sonra yorgun argın otele döndük. Bu yorgunlukla tezin başına oturdum yeniden. Geç saatlere kadar enstitünün şablonuyla uğraştım. Ertesi sabah neredeyse dinlenmemiş olarak kalkıp kahvaltıdan sonra bazı temel giyim ihtiyaçları için civardaki birkaç yere gittik. Mert‘in suda oynaması için bir bebek simidi aldım. Bu arada yazmıyorum elbette ancak Mert’i çok özledim. Merve‘nin ve annemin dediğine göre o da beni çok özlemiş ve bundan dolayı inanılmaz tepki gösteriyormuş. Uyku saatleri falan hep değişmiş. Ah be tosbiğim birkaç güne kavuşuruz umarım. Bu yıl babalar gününde senden uzakta olmak hiç ummadığım şekilde koydu bana.

Buradaki gece görevleri biraz daha farklı oluyor. Saat 19.00 civarında görev bölgemiz olan Ayamama Deresi‘ne geldik. Halil Abi‘yle birlikte İstanbul İl Müdürlüğü’nden Müzeyyen Hanım‘la buluştuk. Derenin mansabına, yani denizle buluştuğu noktaya kadar indik. Derede ve civarında yaptığımız denetim çalışmalarımızdan bahsetmeyeceğim ancak ilgimizi cezbeden isminden bahsedeceğim. “Ayamama” ismi taa Bizans’tan kalan ismiymiş. Bildiğimiz üzere “Ayia” sözcüğü Rumca’da kutsal demek. Maya ise çok büyük ihtimalle “Mama” yani anne anlamında kullanılıyor. Kutsal Anne. Yani Hz. Meryem. Her ne kadar şimdi kenarında gettolar kurulu, üzerinden geçen köprülerin altında berduşlar yatıyor olsa da Bizans döneminde önemli bir akarsu olduğu kesin. Eskiden civarında bulunan bağlar ve bostanlar buranın suyuyla sulanırmış. Şimdi ise gündeme ne yazık ki sel taşkınları, kirlilik ve pis kokuyla geliyor.

Ayamama Deresi denize kavuşmadan hemen önce

Gece görevinden dönüşümüzde bir yerde oturup bir çay içtik ve bırak 90 lirayı, 90 kuruş etmeyecek bir tatlı yedik. Yahu bu arada, İstanbul’a geldiğimden beri otelde ve dışarıda yediğimiz yemekler arasında gerçekten çok beğenerek yediğimiz o kadar az yemek var ki… Merter‘deki çıtır lahmacun sana buradan selam yolluyorum.

Çarşamba sabahı, bir önceki günden kalan yorgunluk ve hayal kırıklıklarıyla uyandım. Kahvaltıda bizim ekibin genelinde böyle bir hüzün bulutu gördüm. Otelin isteyerek ya da istemeyerek, her geçen gün house-keeping kalitesini arttırırken yemek kalitesini düşürmesini konuştuk. Sonra ilk ekibi uğurladık. Biz de Eminönü’ne gittik. Burada kesinlikle tavsiye etmediğim BIG BUS ISTANBUL isimli tur acentesinin Boğaz turuna bilet aldık. Gişe önünde “şimdi kalkıyor” telkinlerine aldanıp bileti alınca “Şuraya şu direğin oraya gidin, servis gelip sizi alacak” dediler. N’oluyor lan, dolandırıldık mı, diye kendimize sorarken yaklaşık 15 dakika sonra gelen bir minibüse doluştuk. Bu minibüs bizi birkaç gün önce, hemen önündeki otoparkta yağmurdan dolayı sıkışıp kaldığımız iskeleye getirdi. Buradaki bir tekneye çıkıp 45 dakika da burada bekledik. Nihayet yolculuk başladı ve Boğaz’ın iki yakasında da dolaştık. Sağ olsun Reşat Bey, daha önceden gezdiği ve gördüğü kadarıyla bize önemli yerleri gösterdi. Ancak şiddetli bir yağmur başlayınca teknenin kapalı kısmına geçmek durumunda kaldık. Bu şekilde bir saatten biraz daha uzun turumuzu başladığımız noktada bitirdik.

Çok acıkmıştık. Volga da sağ olsun hem yağmurdan hem açlıktan şikayet edip durduğu için uygun bir yerde mola verip yemek yedik. Buradan da yine daha önce gitmiş olduğumuz Gülhane Parkı’na geçtik. Gülhane Parkı’nın aşağısından şimdiye kadar İstanbul’da arabasına bindiğimiz en boş, en aklı olmayıp fikri olan, en gereksiz taksiciye denk geldik. Arabaya aldıktan sonraki ilk 10 dakika sürekli mızıldandı durdu. Reşat Bey resti çekip inelim o zaman deyince kıvırdı. Yol boyunca cehaletini saklama gereği bile duymadan konuştu durdu. Ah şu şive bir kere de yanıltsın be kardeşim. Şu şiveyle konuşan adamlar bir kere de şaşırtsın be kardeşim. Ama yok, şaşırtmadı.

Taksici bizi bıraktıktan sonra odaya çıkıp tezle uğraştım. Sıkıldığım yerlerde de ara verip bu yazıyı yazdım. Yarın sabah İstanbul’dan Müzeyyen Hanım’la yine birlikte göreve gideceğiz. Umarım her şey sorunsuz biter.

Müsilaj Günlükleri – 5

Büyük resmi görmeye başladıkça çalışmaların metodunda ve sıklığında da düzenlemeler olmaya başladı. Müsilaj sorunuyla ilgili artık alanda yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen büyük bir veri kümesi var. Bu verilerin en makul şekilde değerlendirilerek karar vericiler tarafından ileriye dönük bazı kalıcı uygulama esasları belirlenmesi gerekiyor. Şu bir gerçek ki ülkemizde çevre konusu gündeme hep felaketlerle gelmiştir. Aslında haksızlık etmeyelim, Dünya’da da çoğu yerde bu böyledir. İnsanoğlu ne zaman felaketi görmüş, o zaman bir şeyler yapmaya karar vermiştir. Ancak bizim boru sonu tedbiri dediğimiz bu uygulamalar hem maliyetli oluyor hem de çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor. Marmara Denizi için bu bir son değil. Yeter ki toplumun her kesimi konuya aynı açıyla bakabilsin.

Cuma sabahı Doğuş abi ve Volga‘yla yola çıktığımızda aklımda bunlar vardı. Eskişehir ekibi olarak günler sonra ilk defa yanımızda İstanbul İl Müdürlüğü’nden bir arkadaşımız olmadan, şoförlerimizle iki ekip halinde yola çıktık. Önce kurumun Halkalı’daki hizmet binasına gittik. Burada yakındaki bir eczaneden alerji ilacı stoğumu yeniledim.

Müsilaj temizleme alanlarında yaptığımız incelemeler beni mutlu etti. En azından denetim anında incelediğimiz bölgelerde müsilaj yoktu. Vatandaşlar plajlardan denize bile giriyorlardı. Boğucu, sıcak bir hava vardı. Doğuş abi sayesinde rotalarımızı olabilecek en iyi noktalarda belirleyip denetimimizi tamamladık.

Akşam dönüşümüzde ise bugüne kadar İstanbul’da şahit olduğumuz en şiddetli yağmura denk geldik. Sileceklerin yetişemediği, camların adeta parçalanırcasına titrediği bu yağmurdan dolayı aracı otoparka bırakıp otele bile geçemedik. O gün gece uyuyuncaya kadar Cihan‘dan aldığım Sait Faik‘in Seçme Hikayeler‘ini okudum. Bütün gece rüyamda Ada’yı gördüm. Sait Faik öykülerinde gezdim durdum.

Gürkan Abi‘yle bir önceki buluşmamız kısa soluklu olmuştu. Açıkçası pek doyamamıştık. Otelin konumunun tarihi turistik ve kültürel açıdan önemli yerlere yakın olmasını ise en azından mesai dışında değerlendirme imkanımız olmamıştı. Cumartesi günü böyle bir fırsat oluşunca Halil Abi‘yle birlikte hemen çok yakındaki Rahmi Koç Müzesi‘ne gittik.

Rahmi Koç Müzesi, Türkiye’de gezdiğim müzeler içerisinde galiba konsepti, özel bir girişim olması ve koleksiyonlarının eşsizliğiyle en önemli müzelerden bir tanesi. Dünya’da sanıyorum ki çok az müzede “denizaltı” olsun. Klasik araçlar koleksiyonu, uçak koleksiyonu, tekne koleksiyonu gibi göz doyuran parçalarıyla ve bunlara ait hikayeleriyle birkaç saate sığdırmak zorunda kaldığımız bir keyfi yaşattı bize. Rahmi Koç’un koleksiyon merakının müzeciliğe dönüşme sürecinde, sahip olduğu ekonomik, sosyal ve bunlara bağlı siyasi gücün de etkisiyle gerçekten muazzam bir koleksiyon topladığına şahit oldum.

Harry Potter’dan tanıdık geldi mi?
Oyuncak koleksiyonundan bir kısım

Müzede özellikle makineler bölümünün tüm makina mühendislerince bir kere ziyaret edilmesi gerekiyor (sözüm sana Erdem Abi) Ben giderken biraz buruk gittim çünkü denizaltına girilemiyormuş pandemi nedeniyle. Ancak müzenin her iki binasında da denizcilik üzerine toplanmış koleksiyonlar, bu burukluğumu fazlasıyla giderdi. Ayrıca gerçek bir denizaltının kıç kesiti yer alıyor. Bu kadar daracık bir alan Halil Abi’nin klostrofobisini tetiklemeye yetti 🙂 Bu bölümde denizaltılar için ayrılmış özel bir bölüm yer alıyor. Deniz Kuvvetleri envanterinde bulunan denizaltılarımızın hepsinin bröveleri burada yer alıyor.

Klasik otomobiller hem iç mekanda hem de açık alanda sergileniyor. Harry Potter ve Sırlar Odası‘nda şamarcı söğütten bir temiz dayak yiyen Ford araba da var mesela 🙂 Yüzlerce oyuncak arabadan oluşan bir koleksiyon da araba meraklısı miniklerin dikkatini cezbedecektir.

Hayatımda gördüğüm en başarılı dioramalar burada trenler bölümündeydi. Trenlerin orijinalleriyle bire bir yapılan ölçekli replikalarıyla birlikte sergileniyorlar. Çalıştıkları bölgeye, çalışma prensiplerine ve ray aralıklarına göre sınıflandırılmışlar. Bu modeller yalnızca model olarak çalışmıyor, bunların motorlarının nasıl çalıştığına dair de pek çok bire bir model yer alıyor. Ürünlerin tamamına yakını orijinal ürünler. Çok az sayıda sonradan yapılan replikalar var.

İzmir – Selçuk dioraması
Oramiral Özden Örnek’in üniforması

Müzede Türkiye’de o güne kadar ilk defa Dünya turuna çıkma girişiminde bulunan ve bunu da başarıyla tamamlayan Kısmet isimli tekne, II. Dünya Savaşı’nda Romanya’yı bombalamaktan dönerken vurulup taa Torosları aşarak Akdenize düşen Amerikan Liberator “Hadley’s Harem” isimli uçak gibi pek çok hikayesi bulunan eser yer alıyor.

Kısmet

Müzenin ana binasının karşısında eski lengerhane binasının yerinde kurulan ek binası yukarı saydığım denizcilik ve model ten koleksiyonlarını içeriyor. Ana binadan alınan biletleri gösterip girebiliyorsunuz. Biz buraya doyamadık ancak karnımız acıktı. Otele çok yakın Haliç Et Uykuluk denilen mekana geldik.

İstanbul’daki eş dost akrabaya “Sütlüce“de kaldığımızı söylediğimizde ilk tepkileri “uykuluk” yiyin oluyor. Burası, kokoreç ve uykuluğun başkentiymiş. Biz de bu Liman Uykuluk isimli mekana geldik. Önden söylediğim işkembe çorbası ne yazık ki lezzetsizdi. Bir işkembenin bu kadar lezzetsiz ve keyifsiz olabileceğine hiç inanmazdım. Ardından gelen porsiyon uykuluk ise minimal boyutlarıyla ne gözümüzü ne de midemizi doyurdu. Arkadaşlarımın bir önceki gün gittiği mekanın çok daha iyi olduğunu söyledi Halil abi.

Yemek faslı böylece bitince ver elini Beyoğlu dedik. İstanbul’a ilk geldiğimiz zaman, 10 gün önce, otelimiz Taksim’deydi. Birkaç defa İstiklal Caddesi’ndeki Arap turist işgalini görünce açıkçası çok da gezmeyi tercih etmemiştim. O zamanki bakış açımızı koruduğumuzdan, bu sefer Beyoğlu’nun ara sokaklarını keşfetmeye karar verdik. Her sokak bir müze, her sokakta bir müze bir şehir burası. Onca garabetin içinde hala aynı kalabilmiş, bacasında baykuşlar öten evler, viraneler, yetimhaneler… Şehrin ortasında kurtarılmış bölgeler belki de buralardı. Eski bir Fransız yetimhanesi olan, günümüzde ise kısmen bir sanat atölyesine dönüştürülmüş olan bir mekanda küçük bir mola verdik. Yetimhaneye ait bazı objeler sağda solda göze çarpıyordu. Yine hikayeler… Buradan doğruca Masumiyet Müzesi‘ne gittik ancak pandemi nedeniyle müze süresiz olarak kapatılmıştı. Boşuna gitmiş olduk.

55 numaralı bina

Epeyce bir yokuş tırmanıp Orhan Kemal Müzesi‘ne gittik. Çok küçük bir müzeydi burası. Küçük bir apartman dairesinden ibaret. Çok meşhur Cihangir‘de yer alıyor. Yolculuğumuz sürecinde Cihangir’le çok dalga geçtik. Bir ay kadar önce Doğu Demirkol’un “Doğu” isimli dizisini izlemiştim. Oradaki Cihangir bölümü acayip komikti. Sokakları gezerken aklıma gelip durdu. Burada Çöpçüler Kralı, Kapıcılar Kralı gibi filmlerde de kullanılan Güneşli Sokak‘ı aradık. Gürkan Abi sayesinde burayı da görmüş oldum. İnanın aklına hemen o müzik geliyor 🙂 Cihangir’i tercih etmemizin bir diğer nedeni ise biraz da benim baskı yapmam oldu. Burada benim de müşterisi olduğum, Türkiye’nin en geniş müzik mağazalarından birisi olan Opus3A yer alıyor. Opus3A, keşke vakit olsa da girip saatlerce didiklesem diyeceğim türden bir arşive sahip. Her tarz müzik raflarda kendine yer bulabiliyor.

Orhan Kemal müzesi

Opus’taki kısa molamızdan sonra yine sokaklarda kaybolmayı tercih ettik. İstiklal’de geçen sefer görüp de gitmediğimiz Sinema Müzesi‘ne girdik. İyi ki de girmişiz. Müze, barındığı orijinal eserler bakımın oldukça zayıf olsa da özellikle teknoloji kullanımını çok ön planda tutması bakımından kesinlikle gezilmesi gereken bir kültür sanat ortamı. Burada özellikle yeşil perdenin önünde çok eğlendik. Hababam Sınıfı‘na ve Tarkan‘la birlikte zindanlara konuk olduk. İstanbul’a geldiğinizde Taksim civarına yolunuz düşüyorsa tavsiyem yarım saatliğine de olsa bu müzeye uğrayın.

Her geldiğimde, önündeki sıradan dolayı çıkmaya üşendiğim Galata Kulesi’ne çıkmaya yine üşendim. Böylece yavaş yavaş rotamızı otele çevirdik. Burada otelin karşısında yer alan alanda Bilgi Üniversitesi‘ne ait bir alanda, Haliç’in kıyısında yer alan yat kulübünde bir şeyler içip hazırlık yapmak üzere otele döndük.

Akşam görevleri tüm hızıyla sürüyor. Mesela bugün de (pazar) akşam görevine çıktık. Az önce döndüğüm görevde İstanbul İl Müdürlüğü’nden Enes isimli arkadaşımız bize eşlik etti. Kaçak deşarj ihtimali olan noktalarda denetim çalışmalarımızı yaptık. Ekibimiz, kendisine verilen görevleri sorunsuz bir şekilde yapmayı sürdürüyor. Yanımızda Reşat Bey olduğu sürece de bu böyle olacak. Bir yandan Eskişehir’de bekleyen mezuniyet işleri kafamı kurcalıyor. Eskişehir’e dönüp yıllık izne çıkmadan hepsini halletmem gerekecek. Bir dönelim de bakalım, neler olacak.

Müsilaj Günlükleri – 4

Bir önceki günkü denetimden sonra nihayet salı günü, Halil Abi ve Doğuş Abi hariç, hepimizin boş günüydü. Reşat Bey, Erdem Abi ve Caner’le birlikte Kadıköy’e gitmek istedik. Ancak Eminönü’ne geldiğimizde başlayan yağmur önce sırılsıklam etti bizi. Yağmur kısa sürede dinmeyeceğini anlayıp arabaya geçtik. Arabada yaklaşık 1 saat kadar oturduktan sonra biraz dinmeye başladığını görüp dışarı çıktık.

Kadıköy’e gitmekten vazgeçtik. Sonradan da öğrendik ki o saatlerde Kadıköy’de sel olmuş zaten. Bulunduğumuz yere çok yakın Meşhur Mısır Çarşısı ve az ilerisindeki Doğu Bank’a gittik. Biricik kardeşim Umur, Doğu Bank denilen yerde çalışıyordu.

Umur’la buluşup önce civardaki bir lokantada yemek yedik. Doğu Bank’a gitmek hepimizin işine yaradı. Erdem Abi yıllardır can çekişen telefonunun ekranını yaptırdı, Caner telefonunun hoparlörünü, Reşat Bey ise bataryasını yeniledi. Birkaç yerden başka ürünler için de fiyat aldık. Tüm bu olaylar olurken yağmur neredeyse hiç durmadı. Keşke yağmur olmasaydı, çünkü Eminönü’nü ve aslında bu tarihi yarımada denilen lokasyonu çok sevdim. Buraya yine geleceğim.

Umur’la vedalaşıp tekrar kaldığımız otele döndük. Halil Abi gelmişti bile. Erdem Abi ve Halil Abi’yle birlikte yakınlardaki bir AVM’de bulunan Dechatlon mağazasına gittik. Akşamında ise Doğuş Abi’nin odasında epey muhabbet oldu.

Ertesi sabah İstanbul İl Müdürlüğü’nden Okan Bey ile eşleştim. Halkalı’daki Hizmet Binası’nda buluşup yola çıktık. Silivri’de birkaç tesiste çalışmalarımızı yaptık. Silivri’de gördüğüm tesis, buradaki çalışma sürem boyunca gördüğüm “en iddialı” tesisti. Silivri’deki bir sonraki adresimize gitmeye hazırlanırken Okan Bey’e iletilen acil bir mesajla rotamızı Çatalca’ya, Kuzey Marmara’ya çevirdik. Karadeniz’in kıyısındaki bir tesiste bulunan ve müsilaj temizleme çalışmalarında kullanılabilme potansiyeli olan bir ekipmanı inceleyecektik.

Epey uzun bir yolculuktan sonra tesise ulaşıp söz konusu ekipmanı inceledik. Daha önce yaptığı çalışmalar hakkında bilgilendirildik. Burada ilk defa denizin kıyısına (o da Marmara değil, Karadeniz’in) indim. İnanılmaz hırçın bir deniz sahili dövüyordu adeta. Burada en ufak bir müsilaj yoktu ve olmasını da bekleyemezdim.

Bu son dakika çıkan denetim nedeniyle, saat de biraz geç oldu. Geç saatte otele dönüp Caner’le birlikte civarda bulunan birkaç dükkanı gezdik. Bu arada yazmayı unuttum. Otelimiz yine değişmişti. Ertesi gün (Perşembe günü) yeni otele geçmeden önce Merter’deki son günümüzdü. Akşam milli maçın hezimetiyle pek bir şey yapacak moralimiz kalmadı. Valizlerimi toplayıp uyudum. Ertesi gün yeni otelde bakalım neler olacaktı…

Sabah uyanıp odada son bir kontrol yaptım. Kahvaltıdan sonra da vakit kaybetmeden yeni otele doğru yola çıktık. Yeni otelimiz, Haliç’in tam kıyısında konum olarak harika bir yerdeydi. Ekipteki diğer arkadaşların aksine “hiçbir yer manzaralı karanlık” odama yerleştikten sonra otelden dışarı çıktık. Otelin civarında gidilebilecek onlarca yer vardı ancak hemen hiçbiri yürüme mesafesinde değildi. Otele gelirken görüp hayran olduğum denizaltıyı görmek için Rahmi Koç Müzesi’ne gitmek istedim önce. Sonra otelin Alibeyköy’e de ne kadar yakın olduğunu görüp teyzemlere gitmeye karar verdim. Taksiyle 10 dakikalık bir yolculuktan sonra eve ulaştım. Burada Harun’la ve teyzemle görüşüp bu sefer de Cihan’la buluşmak için Via Land AVM’ye gittim. Sonradan hatırladım ki burası ilk evlendikleri yıl Utku ve Hazal’la da buluştuğumuz yerdi. Cihan’la burada bir süre gezdik. Birkaç albüm aldım. Bir de pantolon. Görev süresinde hesapta olmayan bir uzatma alınca, kıyafetler de yetmedi doğal olarak.

Cihan’la kurduğumuz hayaller çok başkadır. Yıllar geçti, yaşlarımız büyüdü ama içimizdeki çocuk galiba hiç büyümedi. Hala kitap defter kaset cd peşindeyiz. Umberto Eco’nun efsane Ortaçağ serisinin ilk kitabını epey bir inceledim. Cihan bana Sait Faik’in Seçme Hikayeler’ini hediye etti. Cihan’la saat 20.00’ye doğru vedalaşıp yine 10 dakikalık bir taksi yolculuğuyla otele geldim.

Uzun süredir görüşemediğimiz arkadaşım Ersil’le lobide, bizim ekiple birlikteyken karşılaştım. Akşam boyunca sohbet ettik. Civarda efsane yerler keşfetmişler. Doğuş Abi ortama sonradan dahil oldu. Öğrencisiyle buluşmuş o da. Bu arada Eskişehir’e dönüp diploma işlerimi hallettikten sonra Doğuş Abi’yle bir müzikal birlikteliğimiz olacak. Heyecanlıyım.

Yarınki programımız az önce belli oldu. Sıkı dur müsilaj, topyekûn canına okumaya geliyoruz!

Müsilaj Günlükleri – 3

Bu işin kapsamı giderek genişlemeye, bir takım belirsizlikler ortaya çıkmaya başladı. Denetimlerin üçüncü gününde, bir önceki gün birlikte olduğumuz Yasemin Hanım‘la yola çıktık yine. Pazar günü sokağa çıkma yasağı olduğundan İstanbul’da yollar bomboştu. Normalde 45 dakika süren yolu yaklaşım 20 dakikada almıştık. Kendimize bir çay içecek kadar zaman arttırsak da tüm mekanların saat 10.00’da açılacak olması nedeniyle saat 09.00’da o çayı da güç bela bulabildik.

Üçüncü gün rotamız Kilyos ve civarındaki bazı tesislerdi. Epey bir yol gittik ancak yolların boş olması nedeniyle trafik öncelikli sorunumuz değildi artık. Buralarda işlerimiz yolunda gitti ve denetim çalışmalarımızı planladığımızdan da önce tamamladık.

Müsilaj sorunuyla ilgili onlarca şey yazılıp çiziliyor. Felaket senaryoları elbette halkın ilgisini daha da cezbediyor. Yaşanan bu durum bir çevre felaketi midir? Elbette. Ancak ben kendi adıma “her şeyin bittiğini” düşünmüyorum. Atılacak adımların ve alınacak tedbirlerin çok hızlı bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bu noktada yapılması gereken bir kritik adım da kamuoyunu doğru bilgilendirmek olmalı.

Birkaç gündür fırsat buldukça televizyonlarda “deniz uzmanı”, “su uzmanı”, “akademisyen” gibi unvanlarla konuşan hocaların söylemlerini dinliyorum. Hatta yakın zamana kadar “çöl tozlarıyla” uğraştığını çok iyi bildiğim bir profesörün de unvanını güncelleyerek “Deniz Uzmanı” olarak konuk edildiğine şahit oldum. Geçen hafta tam da bugün ve hatta şu saatlerde girdiğim doktora tez savunma sınavım öncesinde bu konunun gündeme geleceğini tahmin ettiğimden, konuyu epey bir araştırdım. Müsilajın sebep ve sonuçları konusunda söyleyecek birkaç sözüm var benim de 🙂

Müsilaj ya da deniz salgısı denilen bu madde planktonlar tarafından salgılanan bir enzimdir ve bir tür ötrofikasyon durumunda ortaya çıkar. Ne demek bu? Yani temel besin elementleri olan azot ve fosforun su ortamında aşırı olarak artması demek. Peki bu neden kötü olsun? Suyun doğal yapısında, azot ve fosforu besin olarak kullanıp parçalayan ve sudaki azotlu/fosforlu kirleticileri bu sayede temizleyen bir bakteri/alg/plankton mekanizması mevcuttur. Ne kadar harika değil mi 🙂 İnsanlardan atık olarak çıkan maddeler, sudaki bu canlıların tam da aradıkları şeyler. Ancak bir noktaya kadar. Çünkü bu küçük işçilerin de bir çalışma, bir parçalayabilme kapasiteleri var. Fazlası olduğunda ne oluyor? Örneğin bu su kütlesi bir gölse, buradaki aşırı beslenmiş yosunlar suyun yüzeyini yemyeşil kaplıyor, suyun alt tabakalarına güneş ışığı geçemez oluyor. Böylece fotosentez duruyor. Böylece oksijen üretilemiyor. Bir suyun kalitesini belirlerken baktığımız kilit parametredir çözünmüş oksijen derişimi. Bu parametre ilginçtir, sıcaklık arttıkça düşer, sıcaklık düştükçe (kışın mesela) artar. Üzeri tamamen yosunla ya da bitkiyle kaplanmış bir suyun da sıcaklığı giderek artar. Böylece zaten az olan oksijen giderek daha da azalır ve bir noktadan sonra “sıfır çözünmüş oksijen” yani septik duruma gelir.

Tuzlu suda bu mekanizma neredeyse aynı. Marmara Denizi‘ne, büyük kısmı arıtılıyor olsa da, tam 25 milyon kişinin evsel atıksuları deşarj oluyor. Daha da fazla endüstriyel tesisin… Bu atıksuların tamamı azot-fosfor içeriyor. Denizdeki planktoncuklar önce bu besini bulduğuna seviniyor. Ancak bir süre sonra sürekli biriken, sürekli artan bu besin maddesiyle başa çıkamayıp strese giriyorlar! Kendilerini sağlama alıp bu müsilaj maddesini salgılıyorlar. Sıkıntı burada başlıyor. Belki de tek başına şeffaf, zararsız olan bu salgı, denizin içerisinde ne kadar bakteri ve virüs varsa üzerine topluyor ve bizim yüzeyde gördüğümüz görüntü kısmen bu şekilde oluşuyor. Müsilaj maddesi zehirli değildir. basına çıkan şu krem yapma teşebbüsleri de bu sayede zaten. Ancak denize olan zararı, az önce bahsettiğim yüzeyi kapatma ve buna bağlı çözünmüş oksijen düşüşüne neden oluyor. Çok kritik zararı ise hareketli balıklardan farklı olarak dipte sabit kalan süngerler, kabuklular ve diğer dip canlıların üzerini tamamen kapattığı için bunları öldürmesi. Müsilajı sadece yüzeyden temizlemek uzayan sakalları kesmek gibidir. 30 metre derinlikten itibaren oluşmaya devam eden müsilajı temelli kesmenin yolu elbette ki azotu ve fosforu kontrol altına almaktır.

Sıcaklık dedik. Son kırk yılın ortalamasına göre bu sene 2,5 derece daha sıcak bir deniz, bu oluşum için güzel bir zemin hazırladı. Marmara’nın bir iç deniz olması ve akıntılarının nispeten daha kısıtlı olması ise bu işi çabuklaştırdı. Kontrolsüz deşarjlar, havzaya özel belirlenmemiş limit değerler ve en nihayetinde insan faktörü ise bu işi felaket boyutuna getirdi. Ancak her şey bitmiş değil. Türümüz, henüz doğayı kontrol edebilme gücüne sahip değil. En büyük felaketlerde bile geç kalınmış tedbirleri alıp elimizden geleni yapmak ve doğanın kendini yenileyebilmesine bel bağlamaktan başka bir çaremiz yok.

Dördüncü gün denetimleri bizim için biraz hayal kırıklığı oldu çünkü ekip olarak ilk defa hepimiz ayrı düştük. Ben özellikle Reşat Beyle birlikte denetimlere devam ederken bir anda Reşat Bey’in bir gece denetimine görevlendirildiğini gördük. Sabah İstanbul İl Müdürlüğü’nden bir arkadaşımızla buluşup görev yerimize gittik. Hızlı bir şekilde denetimleri tamamlayıp öğleden sonra bir vakitte döndüm. Reşat Bey’i yolcu ettikten sonra biraz gezdim Merter’de. Akşam ise yakındaki bir yerlere gidip küçük bir valiz ile birkaç kitap aldım.