Antalya Dönüşü – İşler Güçler

Şu yazımda ilk günlerini anlattığım Antalya seyahatim, nihayet geçtiğimiz cuma günü bitti ve aylar sonra ilk defa İlkan Abi‘yle buluşup Eskişehir’e döndük.

antdonus04

Sınavın dehşet anı

Eğitim nasıldı? Teknik ve hizmet içi bir program olması dolayısıyla fazlaca detay vermek istemiyorum ama sonunda sınav yapılan bir eğitimdi. O sebeple, huyum kurusun, tüm derslere sonuna kadar girip notlarımı aldım. Başta biraz umursamasak da sınavın ne kadar ciddi bir sınav olacağını cuma günü görecektik. Kimse o anda farkında değildi zira. Sınav günü Emre‘nin ve aslında hepimizin yaşadığı korku anı görülmeye değerdi.

Otelde müthiş bir “puan lobisi” faaliyeti dikkatimi çekti. Bu zamana kadar hiç bir eğitimde görmemiştim böyle bir şey. Akşam lobide takılırken ya da restoranda yemek yerken

antdonus01

Hayatın iki yolu: Acı ve Tatlı

ellerinde tabletlerle otel görevlileri gelip halinizi hatırınızı soruyorlar. Bir şeye ihtiyacınız var mı diye üsteliyorlar. Muhabbet ilerledikçe sizden hemen o anda ellerindeki tabletten otelpuan.com veya tripadvisor sitelerine üye olup otele tam puan vermenizi istiyorlar. Bu da gitmeden önce otelin puanlarında neden ardı ardına 10 puanlar olduğunu açıklıyordu. Bu işi çok ciddiye alıyorlar anladığım kadarıyla. Ölü sezonda zaten bir beklenti içinde olmadım. Ancak bu şekilde olunca da düşük puan riskini tamponlayabiliyorlar demek ki. Emrin Bey, tuttu güzel bir eleştiri yazdı ve düşük puan verdi. İnanmazsın, birkaç saat içinde aradılar. Özür dilediler. İnanılmaz bir takip sistemi var.

Sağanak yağmur biz gittiğimiz sabahtan, otelden başımızı çıkartana kadar aralıksız devam etti. Dolayısıyla ilk gün haricinde bir kere bile sahile gidemedim. Perşembe günü, otelin yakınındaki bir atıksu arıtma tesisine saha çalışması için gittik. Ancak iki ekip halinde gittiğimiz çalışmayı sağanak yağmur altında pek de doğru dürüst tamamlayamadık. Olsun.

antdonus02

Saha çalışması

Günlerimiz Murat Abi ve Emrin Bey’le birlikte muhabbet ederek geçti. Arada sağ olsun İhsan Bey de bize eşlik etti. Bir de uzun süre sonra gördüğüm Koray ve Orhan kardeşlerim vardı. Bir türlü Çukurova Üniversitesi mezunu bir çevre mühendisiyle karşılaşmayan Emrin Bey, aynı zamanda hemşehrisi de olan Orhan’la çok iyi anlaştı. Epey muhabbet ettiler. Orhan’la aynı dönemde atandık biz. Denizli’de çalışıyordu. Sonradan Adana’ya geçti.

antdonus03

Adanalılar ve ben

Cuma günü sınav için salona gittiğimizde ufak çaplı bir şok yaşadık. Kapılara isim ve oturma sırası listeleri asılmıştı. Listeden numaramızı bulup yerimize oturduk ve C grubu soru kitapçığım geldi önüme. Tam dört farklı grup kitapçık vardı! Kırk soruyu çözdük yarı şaşkın çıktık sınavdan. Eşyalarımızı gece topladığımız için, İlkan Abi’yle önceki gün anlaştığımız üzere beklemeye başladık. Bu sırada hava nasıl güzel anlatamam. Günlerdir yağan yağmurdan eser yoktu. Güneş pırıl pırıldı. Öylece kös kös baktık. Sonra İlkan Abi gelince valizlerimizi yükledik Emrin Bey’le ve yola koyulduk.

antdonus05

Ayrıldığımız sabah Antalya

Bu noktada ayrı bir parantez açmak hatta apayrı bir yazı yazmak gerekiyor. İlkan Abi, şu dünyadaki en naif, en kaliteli insanlardan birisi, birlikte çalıştığım en güzel iş ortaklarından birisiydi sağ olsun. Onunla yolculuk yapmak da güzeldir ama eğer onun huyunu biliyorsanız… Zira İlkan Abim müthiş dikkatli bir sürücüdür, asla riske girmez ve mola verir. Ama güzel mola verir 🙂 Epey mola verir. Yolda önce Isparta’da mola verdik. Burada Bilecik’ten eski bir dostumuz Abdurrahman Abi‘yle buluştuk. Sonra yola devam ettik, Afyon’da mola verdik. Böyle mola vere vere geldik akşam 20.00 civarında Eskişehir’e. Emrin Bey’i uğurladık önce. Sonra, uzun süredir abi kardeş görüşmemenin eksikliğiyle bir saat kadar da Eskişehir’de takıldık. Birkaç ufak detayı halledip yeniden yola çıktı ve Ankara’ya geçti sağ olsun. Böylece bu yılın son Antalya macerası da sona ermiş oldu.

antdonus06

Isparta (Davraz Dağı)

antdonus07

Afyon

antdonus08

Gerçek bir kraldır

O yorgunlukla eve girip hiç dinlenmeden geri çıktım. Neden? Çünkü Bülent Abi‘nin doğum günü vardı. Kral o gün yeni yaşını kutlayacaktı. Gecikmiş olarak gittik mekana. antdonus09Neyse ki bizi beklemişler. Bülent Abim bekler beni. Sever. Bu arada Bülent Abi’den bahsetmişken, geçtiğimiz haftalarda babası Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR‘in yazdığı tam 584 sayfalık bir otobiyografi, “Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış Bir Ömür” isimli kitap yayımlandı. Bu kitap, babasının hayatını anlatıyor olsa da Bülent Abi’yle ilgili güzel detaylar da barındırması bakımından ilgili çekti. Sağ olsun, Süleyman ÖZDEMİR hocamız bizim için bir tane imzalayıp göndermiş. Teşekkür ederim. Aynı gece Mustafa‘nın yeni aldığı Samsung Galaxy Note 8 epey olay oldu. Tıpkı Alper‘in aldığı günkü kadar sevindim anlatamam. Umarım bir gün ben de alırım.

notlar.JPGBu arada önceki hafta girdiğimiz Açık Öğretim Fakültesi sınavlarının sonuçları açıklanmış. Bir ders hariç sonuçlar gayet iyi sevgili okur. Final sınavını bekliyorum ancak başımda bundan çok daha büyük bir dert var. 2019’un Ocak ayının ilk günlerinde, devam ettiğim doktora programının yeterlilik sınavları olacak iki gün süreyle. Tarih yaklaştıkça karın ağrılarım artıyor. Planlı bir şekilde hazırlanmak gerektiğinden neye ne şekilde ihtiyacım olduğunu belirliyor ve o şekilde çalışıyorum. İşler umarım tersine dönmez.

Bu haftadan itibaren o tarafa yoğunlaşacağım. Yıl sonuna kadar umarım doğru dürüst hazırlanıp yeni yılda da bu işi bitiririm. Her şey gönlünce olsun. Çok öptüm. Unutmadan, şu da İlkan Abi’ye söz verdiğim video:

Bu Ülkede Yaşıyorsanız Yapmanız Gerekenler – 1

Yeni bir seriye başlıyoruz. Bu sıralar o kadar çok aksilik başıma geldi ve gelmeye devam ediyor ki bunları anlatmak farz oldu artık. Şimdi sana, son günlerde başıma gelen üç olayı anlatacağım sevgili okur. Tüm bu anektodların ortak noktası ve çıkartılacak ders ise şu olacak: Bu ülkede yaşıyorsan kimsenin işini iyi yapmasına güvenme. Sürekli kendi işini kovala, peşini bırakma, son ana kadar sor ve kontrol et.

PTT KARGO & AÇIK ÖĞRETİM DERS KİTAPLARI

kitaplarİlk maceramız, kalitesi artık karikatürlere konu olmuş PTT Kargo ve Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi işbirliğiyle ilgili. Biliyorsun, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü’nde okuyorum. Bu sene okul, radikal -ve bir o kadar da anlamsız- bir karar alarak açık öğretim sistemindeki öğrencilere kitap vermeme kararı aldı. Açık Öğretim Sistemi’nin bu ülkeye kazandırdığı en büyük fayda bu sisteme göre tasarlanarak yazılan kitaplarıydı. Farklı alanlarda uzman akademisyenler tarafından kaleme alınan ve yıllar geçtikçe kalitesi artan kitaplar, sırf bu sistemde değil, farklı üniversitelerde örgün programlarda okuyan öğrenciler tarafından bile kullanılabilen kitaplardı. “Öğrencinin yanında bir hoca olmadığı” farkındalığıyla kaleme alanan kitapları mezun olduktan sonra bile saklıyordu insanlar. Okul tuttu, “bu sene kitap vermiyoruz, pdf’den çalışın” dedi. Bu beyan, aslında sistemin ruhuna bir hakarettir bana göre. Neyse. Derse gidip tutulacak notlar da olamayacağı için kitap olmadan ders çalışamam, kusura bakmasınlar. Bu durumda ya sistemden indirilebilen pdf’leri bastıracaktım ya da kitapları ikinci el olarak bulacaktım. Olmadı. Baskı çok pahalıya geldi. Fotoğrafçılık Bölümü kitaplarının ikinci el satışları da hiçbir sahafta yoktu. Alan satmıyor çünkü, başucu kaynağı. Okumaya devam et

Proofhead Aylar Sonra Antalya’da!

Ölü sezon ve Spice Hotel

Buraya, Belek‘e, gelmenin ne kadar sancılı bir iş olabileceğini unutmuşum sevgili okur. Beş günlük bir mesleki eğitim programı için Belek’teki Spice Hotel‘e, şube müdürüm Emrin Bey‘le birlikte geldik. Antalya‘ya aylar önce gelmiştim. Bir yıldan uzun süre önce. Eskişehir’e tayin olduğumdan beri geldiğim ilk Antalya eğitimi bu oldu.

Yolculuk geride bıraktığımız cumartesiyi pazara bağlayan gece başladı. Detaylarını daha sonra anlatacağım ama Nilüfer Turizm firmasının kazığı unutulmaz oldu. Gece 01.00’de son anda Kamil Koç firmasından bulduğumuz biletlerle yola çıktık. Sabaha karşı saat 08.15 civarında Antalya Otogarı‘na ulaştık. Buradan yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir yolculukla Serik‘e, Serik’ten de yaklaşık 20 dakikalık bir yolculukla Belek’e ulaştık. Belek merkezinden otele gelmek de bir başka araçla yaklaşık 10 dakika sürdü. Nihayet saat 10.15’te otele ulaştık.

Spice Hotel, çok çok büyük bir hotel. Sezon dışında olduğumuz için ölü haliyle. Eski tip, abartı dekoratif ögelerle bezeli ama güzel sakin bir otel. Havuzu mavuzu nasıl bilemiyorum. Ama ilk defa otel binasından sahile kadar uzanan bir havuz sistemi gördüm. Burayı yazın da görmek isterdim.

Odaya yerleştikten sonra karnımızı doyurduk ve hemen sahile koştuk. Hayır, denize girmek için değil. Şöyle uzun uzun denize bakabilmek için.

Sonrasında tüm gün hiçbir şey yapmadık. Ohh, mis. Spora gittim gerçi biraz. Sonrasında akşam yemeği bitti ve İhsan Bey’le oturduk biraz. Bu esnada otelin sinema salonunda Beşiktaş-Galatasaray maçına gittik. Klasik olduğu üzere, herkese VAR bize yok oldu. Kaybettik. Maç esnasında Murat Abi aradı, yerimi söyleyip çağırdım. Aylar sonra karşılaşınca pek bir sevindim. Maç bitince de gece boyunca onunla muhabbet ettik. Sonrasında odaya çıkıp uyudum. O yorgunlukla bayılmışım adeta.

Eğitimin ilk günü erken kalktık. Kahvaltıdan sonra programın bir saat kadar aksadığını öğrendik. O arada ne yapacağımızı bilmez halde oturduk. Sonra dersler başladı. Çok yoğun olmayan bir program vardı aslında. O yüzden çok sıkılmadan dinledim. Akşam da saat 17.15’te bitti. Otelde Polonyalı bir turistle tanıştım. Ulan Polonya’yla ilgili ne konuşabiliriz diye birbirimizin yüzüne baktık. Sonra ben Behemoth ve Nergal’den konuyu açtım. Herif inanılmaz şaşırdı. “Aaahhh, Nergalaaa” dedi. Yanındaki kadına da bir şeyler söyledi. Kadın bana döndü ve yüzünü buruşturup elleriyle horn yaptı. Şaşırdım, güldüm.

Murat Abi’yle epey goygoy oluyor. Farklı illerden uzun süredir görmediğim arkadaşlar da var. Onlar da sağolsun aralarda muhabbete geliyorlar. Bu hafta bu şekilde burada geçecek. Tabletten yazıyorum şu anda bu yazıyı. Klavye bağladım 🙂 Umarım bu hafta rahat rahat yazabilirim. Saygılar sevgiler.

İtalya diyor

Teleskop, Dolunay, Sınavlar

Doktora teziyle ilgili çalışmalar başladı artık. Ekoloji alanında devam edeceğim. Ocak ayında yeterlilik sınavına giriyorum. Panik halindeyim. Tezde kullanacağım verilerin toparlanması için arazi çalışmalarına bu mevsim itibariyle başladı. Yıllar sonra laboratuvara girdim. Yıllardır dolapta duran önlüğümü büyük bir heyecanla giydim. Laboratuvarda çalışmayı özlemişim gerçekten.

lab01

Çalıştığım laboratuvar

lab02

Yardımcılarım 🙂

Üstelik eğitim öğretim alanındaki tek gelişmeler bunlar da değil sevgili okur. Hafta sonu Açık Öğretim Fakültesi sınavları vardı. Bu sene Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nde ikinci sınıftayım. Geçen sene çokça yazmıştım burada. Bu sene ki dersler de en az geçen sene olanlar kadar keyifli ve bilgi patlaması yaratıyor bünyede. Sayısal Fotoğraf İşleme Teknikleri, Sayısal Fotoğraf Baskı Teknikleri, Kamera Tekniğine Giriş, Fotoğrafın Kullanım Alanları, Sayısal Fotoğraf Makineleri ve Toplum ve İletişim dersleri var bu dönem programda. Hafta sonu da sınava girdim toplamda altı dersten. Fena değildi. Büyük bir sürpriz olmazsa güzel notlar alırım.

teleskopBu ayın en güzel gelişmelerinden bir tanesi nihayet kendime bir teleskop almam oldu. Bir yerden başlayıp amatör falan bakmadan bir teleskop aldım. Bu daha ileri modeller için cesaret vermeye yetecek mi göreceğiz. Teleskop kullanmak kesinlikle sabır isteyen, bambaşka bir olay sevgili okur. Bu modelde bile istediğiniz hedefi bulmanız dakikalar sürüyor. Netlik ayarı çok hassas ve en nihayetinde gördüğünüz görüntü ters! Bu ay olmadı ama umarım önümüzdeki ay, daha açık bir gökyüzünde marifetlerimi gösterebilirim.

Güzel yüzlüm, bu dolunayda seni bulutların ardına feda ettik. Göremedik doğru dürüst. Ama üzülmedim. Bak ben ne yapıyorsam sana biraz daha yakın olabilmek için yapıyorum. Gerçi işin içerisinde biraz da optik ve astronomi merakı giriyor, ama olsun.

İşin özeti özledim. Bunca koşturmaca, okullar, laboratuvarlar, dersler, sınavlar bir yana ben özledim. Yeniden özgür olmayı, yeniden rüyalar görebilmeyi, karanlık bir gecede ışıl ışıl oluşunu özledim.

KEŞİF: Bayılacaksın, sözlerine de bak.

flies

 

İthaki Yayınları’nın Tolkien Mirası Serisi

Son üç beş yıldır, kitapların ve diğer basılı işlerin gördüğü ilgi, içeriklerinin / konularının yanı sıra tasarımları ve okuyucuda uyandırdıkları görsel estetikleriyle de doğru orantılı olarak artmaktadır. Özellikle kültleşmiş edebi eserler, okuyucuda ilgi uyandıracak yeni formatlarla, kapak tasarımlarıyla ve dizgilerle sunuluyor piyasaya.

Bunun kaymağını en güzel yiyen yayın evlerinden birisi de şüphesiz, okuyucuyu yıllardır Metis Yayınları‘yla birlikte Orta Dünya‘ya kavuşturan İthaki Yayınevi. Çok büyük ihtimalle kitaplığımda en çok kitabı bulunan yayıncı da onlar. Tolkien‘in eserlerinin Yüzüklerin Efendisi hariç hepsini Türkçe’ye çevirerek yayımlamaları bile takdire şayan.

Geçen yılın son aylarından itibaren İthaki, koleksiyoncuların ağızlarının suyunu akıtacak bir işe imza attı. Cep kitabı denilen boyutta (11 x 16 cm), ciltli, özel kapak ve dış kapak tasarımlı beş tane farklı kitap yayımladı. Bunlardan ilki, “Tom Bombadil’in Maceraları” ismiyle yayımlandı. Bu karakter, Yüzüklerin Efendisi serisinde yer almasına rağmen ne filmde, ne de sonrasındaki herhangi bir sohbette adı geçmedi, ilginçtir, adeta görmezden gelindi. Dolayısıyla Tom Bombadil ismiyle yayımlanan bu kitap, çok şık formatı ve tasarımı da göz önüne alınınca çok tuttu. Ben de Idefix‘in sürpriz bir indirimi sayesinde hemen aldım. Rahatladım, arkama yaslandım. Çok geçmedi ki bu sefer de aynı formatta ve tasarımda “Hobbit” yayımlandı. Bir of çektim. Yine masraf. Biraz bekledim, birikmiş bonusları denk getirip bunu da aldım. İşte şimdi rahatlamıştım, huzur içinde arkama yaslandım.

Ancak öyle olmadı. Üç ay sonra iki yeni kitabın, “Ham’li Çiftçi Giles” ve “Büyük Wootton Demircisi” isimli kitapların yayımlandığını gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Tolkien’in yazdığı, alışveriş listeleri bile best-seller olduğundan, adamcağızın eksik tamam demeden, hayattayken yazdığı her şeyi yayımlıyorlardı artık. Bu iki masal da Yüzüklerin Efendisi evreniyle bir bağlantısı bulunmayan eserlerdi. Koleksiyon bozulmasın dedim. Bozulmadı, aldım. Ama nasıl sinirliydim anlatamam.

Sıcak bir yaz günüydü. Bir bildirim geldi telefonuma. Başta sen sandım. Değilmiş, Roverandom‘u da yeniden basmışlar bu formatta, onu haber veriyormuş vicdansızlar. Almayacağım, dedim. Çok sinirlenmiştim. Neden sonra Caner mi ikna etti, ne oldu anlamadım. Ama aldım. Son defa bunu da aldım.

Keyifler gıcır tabi. Özel serinin beş kitabı da var elimde. Artık, “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” diyen o dallamanın çok bilmişliği vardı üzerimde. Bir gün bambaşka bir sitede gezerken, sitede sağda solda açılan reklamlarda gördüm ilk kez. “Tolkien Mirası” diyordu. Aynı beş kitap, üstelik kendi özel kutusunda, üstelik ayrı ayrı almaktan daha ucuza. Sövdüm saydım kapattım sayfayı.

Sonra kendimi Caner’in odasında, Caner’i Idefix’e üye yaparken, özel kutusunda Tolkien Mirası setini sipariş verdirirken buldum. Tam bir film şeridiydi. Bugün bile hatırlayamıyorum detaylı.

Uzatmayayım, ertesi gün set geldi. Caner yoktu iş yerinde. Ben aldım kargocudan ve sinsi planımı devreye soktum. Özel kutunun dört bir tarafını çok yüksek çözünürlükte taradım. Akşam evde, taradığım parçaları Photoshop’ta birleştirdim, orijinal boyutları da girince baskı hazır oldu. Ertesi gün gidip folyoya bastırdım parlak parlak. Benzer kalınlıkta bir kartonun üzerine folyoyu sıvayıp kestim. Güçlü yapıştırıcıyla kenarlarını yapıştırdım. Ve hazırdı: Kendi kutumu kendim yapmıştım işte. Böylece kendimce İthaki’den intikamımı almıştım. Şimdi elimde bir tabaka daha kaldı. Onunla da boş bir kutu yapıp diğer kitaplarını yerleştireceğim.

Son söz: Yayın evleri, yayımladığınız serilerin kitaplarını günü gününe alan sadık okuyucuya kazık atmayın. Sonradan tüm kitapları daha özel ve daha ucuz bir set içerisinde satmayın. Üzmeyin bizi.

Fotoğraf ve Kent Belleği Söyleşisi

porsukkültür.jpg

Bildiğin üzere sevgili okur, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümünde ikinci sınıftayım. Fotoğrafa ve grafik sanatların tümüne yıllardır ilgi duyarım. Bu bölüm de o açıdan inanılmaz bir kaçış noktası oldu bana.

Bölümde okuduğumuz kitapların hemen hepsinde ya editör ya da yazar olarak ismi geçen, fotoğrafa, tekniğine ve görsel estetiğe dair pek çok eserin sahibi Prof. Dr. Levend KILIÇ hocamızın geçen cumartesi günü Ghetto Kitap & Cafe isimli mekânda, “Fotoğraf ve Kent Belleği” isimli bir söyleşisi vardı. Tabi ki katıldım.

Ghetto Kafe, yalan yok o güne kadar adını duyduğum bir mekân değildi. Porsuk Kültür Söyleşi ve İmza Günleri isimli etkinlik takvimlerinin ilk söyleşisi de bu program olacakmış. Etkinlik saatinden 10 dakika önce mekâna gittim. Güzel, sade, belli mesajı olan, küçük bir işletmeydi. “Porsuk Kültür” isimli bir de dergi çıkartıyorlar ki gerçekten içerik olarak da tasarım/baskı olarak da göz dolduruyor.levendkilic03
Tam vaktinde Levend Hoca geldi. Çok büyük olmayan kafenin içerisi de dolmaya başlamıştı zaten. Hoca önce herkesi selamladı ve daha önce basılan albümlerini incelemek üzere seyircilere dağıttı. Bana, Eskişehir’in 1998 yılındaki fotoğraflarını içeren, baskı ve cilt kalitesi, dizgisi muntazam bir albüm düştü. Aradan geçen yirmi yılda bile Eskişehir’in ne denli değiştiğini görmek şaşırttı beni.

Okumaya devam et

Bir Barışma Hikayesi

Web

Aynı evin içerisinde günlerdir konuşmuyorduk. O lanet olası kibri beni çileden çıkartınca susmaya yemin etmiştim. Konuşmuyorduk. Konuşmamak bir yana, ikimiz de adeta köşe bucak kaçmaya başlamıştık bir birimizden. Zaten avuç kadar olan evin içerisinde bu da epey zor oluyordu. Böyle yaşamaya, sanki yokmuş gibi davranmaya çalışınca da aklımdan bir saniye olsun çıkmıyordu.

Ben de kendimi başka işlere vermeye çalışıyordum sürekli. Kitap okuyordum mesela. Ve karşıma yine o çıkıyordu. Ya bir sevgili, ya bir imtihan, ya bir dost ya da bir eş olarak. Böyle olunca okumayı bıraktım. Bir film açtım. Ejderhalar uçuyor, devler koşuyor, silahlar oklar vızır vızır. Aklıma gelebileceği son yerdeyim diyorum kendi kendime. Sonra sahneye o çıkıyordu. Boyu posu, saçları, burnu, gözleri, sesindeki titremeler. Tıpa tıp sen. Ya da seni benim gözlerimle gören ben öyle hayal ediyordum.

Böyle yan gelip yatmakla unutulmuyordu hiçbir şey, anlamıştım. Ben de tuttum, koskoca kitaplığı aşağı döktüm. Kitapları türlerine göre ayırdım. Fiziksel bir yorgunluğa da girince yoruldum evet, ama rahatladım. Kitaplar bitince yıllardır topladığım dergilere geldi sıra. Çevre, ekoloji, jeoloji, maden, astronomi vs. derken bunları da ayırmaya başladım.

Bunların aralarından nice mektuplar, notlar, fotoğraflar çıktı. Yutkunmaya başladım ama inat ettim. Açmadım, okumadım ve bakmadım hiç birine. Sonra birden kapı açıldı. O geldi odama. Sanki üç yıldır görüşmüyor, konuşmuyorduk. O kadar özlemişim. İsmine, rengine, kokusuna hasret kalmışım. Tek kelime etmedim, edemedim. “Benim kendime ayırdığım Dünya Klasikleri sende mi?” diye sordu. Cümleye bak! Sessizliğin ardından gelen ilk sözcüklere bak: “Benim kendim…”. Nasıl da kendimizi yok ediyoruz. Bir yüreğimiz var. Sadece bir tane. Nasıl kızdığımı, nasıl üzüldüğümü anlatamam. Yutkundum, “Almadım” dedim sinirle. Gözleri benim üzerimdeydi. Belli ki o da özlemiş diye düşündüm. Öyle olmasını istedim.

Yanıma diz çöktü. Çıplak ayakları yerde duran dergilerin üzerine basıyordu. Her birini incelemeye başladı. Sırtı hafifçe bana dönüktü. Biraz öne doğru hareket edip bacağına dokundum. Hiçbir tepki vermeden, kıpırtısız bir şekilde elinde tuttuğu astronomi dergisine bakıyordu. Neden sonra ağlamaklı bir sesle “Astronomiyle jeoloji maden ne alaka? Ayır bunları başka raflara” dedi ve cümlesini tamamlayamadan ağlayıp bana sarıldı.

Ben hiç ağlamadım. Belki de 15 senedir gözümden tek bir damla yaş düşmedi. Ve işte o an, ağlamaya en yakın olduğum andı. İyice sarıldım. O da ayakları, elleri, kolları ve sahip olabileceğim her şeyiyle sokuldu bana. Ne kadar öylece kaldık bilmiyorum. Sonra ağlamak gülmek karışık bir ses tonuyla, yerde duran bazı dergileri göstererek “Bunları bana versene” dedi. Güldüm bende. “Al hepsini” dedim. Ayağa kalktı elimden tuttu ve çekti kendine.

Bir Reflü Macerası

Son bir buçuk yıldır, zaman zaman göğüs kafesimin altında yemek borusu kısmında aşağıdan yukarıya doğru bir sıkışma, bir yanma hissediyordum. Ben aşktan sanıyordum ama değilmiş, gazdanmış. Bundan iki ay önce bu sıkışmalar ve yanmalar iyice artmaya, gece uykudan uyandırmaya falan başlayınca “iç hastalıkları” polikliniğine randevu aldım.

Aslında bu tür mide, bağırsak, yemek borusu ve tüm sindirim sistemiyle ilgili hastalıklar “gastroenteroloji” kliniğiyle ilgili hastalıklardır. Ancak devlet hastaneleri, MHRS üzerinden bu kliniğe doğrudan randevu vermiyor. Önce iç hastalıklarından randevu alıyorsunuz. Eğer oradaki doktor uygun görürse, sizi gastroenteroloji kliniğine sevk ediyor. Ben de iç hastalıklarına gittim sevgili okur.

pantpas.jpgDoktora hızlıca derdimi anlattım. Kadın gülümsedi ve “Mis gibi reflüyü tarif ediyorsunuz” dedi. Bana dört farklı ilaç yazdı: sabah aç karnına Pantpas, öğün aralarına Dicetel, akşam yatmadan önce Famodin ve her öğünde doyduktan sonra Gaviscon şurup. Bu dört ilacı tam yirmi gün eksiksiz kullandım. Ancak, bu ilaçlar beni daha hassas bir hale getirdi. Karın ağrıları, mide yanmaları, bulantılar vs. başladı. Üstelik yemek borusundaki yanma da sürekli olmasa da zaman zaman devam etti.

Bunun üzerine yirmi gün sonra tekrar doktora gittim. İşe yaramadığını söyleyince, ilaçlara devam etmemi ve kan/idrar tahlili vermemi söyledi. Aynı gün tahlilleri verdim, ilaçlara devam ettim. Bir hafta sonra sonuçlarla doktora gittim yine. Tahlil sonuçları düzgün çıkmıştı, bir sıkıntı yoktu. Bunun üzerine doktor, endoskopi ve ultrason için gün almamı söyledi. Bir hafta sonrasına randevu bulabildim şansıma hem endoskopi hem de ultrason için.

Bir hafta sonra, aç ve susuz olarak endoskopi için hastaneye geldim. Gelmeden yanımda bir refakatçi, yiyecek bir şeyler ve bir de tek kullanımlık yatak örtüsü istediler.  30 yaşındayım, daha önce hiç anestezi almamıştım. İlginç bir tecrübe olacaktı. Bu arada endoskopiyle ultrason işleminin tıbbi gerekçelerle aynı gün yapılamayacağını söylediler. Ben de ultrasonu ertesi güne kaydırabildim. Endoskopinin saati gelince odaya girdim. İçeride yedi sekiz kişi vardı. Hepsi de görevlilerdi. Beni sol tarafıma yatırıp bacaklarımı karnıma çekmemi söylediler. Elimin üzerinden serum için katater taktılar. Bu esnada doktor rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Ona da tarif ettim. Hemşire ağzımın sürekli açık kalması için ortasında açıklık bulunan bir ağızlığı ağzıma iliştirdi. “Şimdi oksijen maskesi takacağım” dedi.

Sonrası yok. Hiç bir şey yok. Okumaya devam et

Dolunay – Küçük Bir İhtimal

Biriciğim merhaba,

Güzel yüzlüm, sen yokken gökyüzüne bakmak bile gelmiyor içimden. Gerçi bu ay hep hastalıklarla uğraştım durdum. Bugün nihayet bu süreci de tamamladım. Bununla ilgili detaylar bir sonraki yazının konusu olacak.

İyice soğudu Eskişehir. Sen bilmezsin, burada yaşamanın en sıkıcı tarafı “karlı bir kış gününde gizlenen güneşe hasret kalmak” oluyor. Böyle günlerde zehir oluyor işe gitmek, eve gelmek, yazmaya, çizmeye çalışmak.

2Küçüklüğünü hatırlamaya çalışıyorum. Yüzünden, o çocuk gözlerinden hiç kaybolmayan masumiyet, büyüyüp serpildiğin günlerde de yerli yerinde duruyordu. Dolunayım, belli ki yanlış yaşıyorum. “Yanlış bir hayatta soluksuz çırpınıyorum.” Bu düşler bile bana göre değil. Uzun uzadıya konuşup anlatmanın yerini, tek bir bakışın, dudaklarının kenarında beliren minicik bir gülümsemenin aldığı günler de bu hayatın bir parçasıydı. Ama geride kaldı ve parçalandı. Ve şimdi yerlere “düşmeden kanıyor dizlerim”.

03Bu dolunayın en büyük sürprizi Efendi‘nin yayımladığı yeni single ve video klip oldu. Grubun Youtube Netd kanalında yayımlanan klibin çekimleri aslında bundan birkaç ay önce Eskişehir’de yapılmıştı. Eh biraz bekledik açıkçası. Ancak çekimlerine misafir olarak eşlik ettiğim klibin nihayet yayımlandığını görünce havalara uçtum sevgili okur. Kimse bilmiyor ama bu klipte ve bu şarkıda senden çok büyük “iki parça” var. Kimse bilmiyor derken, elbette çok az kişi biliyor, yoksa parça ve klip ortaya çıkmazdı.

Muhtemelen bu videoyla ilgili internette başka yerde bulamayacağınız detaylara geçelim. Klip Aytekin Aykut ve ekibi tarafından, Eskişehir’de terkedilmiş bir fabrika binasında ve civarında iki günde çekildi. Soranlar olabilir, klipte oynayan oyuncu Türk. Fabrika ve grup üyelerinin çekimleri ilk gün, vokalist Utku ile oyuncu arkadaşımızın çekimleriyle drone çekimleri ise ikinci gün yapıldı. Şu anda izlediğiniz klip, videonun muhtemelen dördüncü versiyonu. Bundan önceki versiyonlar ise sadece bizim özel arşivlerimizde yer alıyor. Şarkının kayıtları ve düzenlemeleri, artık iyice Eskişehir’deki tapınağımız haline dönüşmeye başlayan, Ufuk Bulut Stüdyosu‘nda ve bizzat kendisi tarafından yapıldı. Klipte trompet çalan kişi aslında kayıtta çalan kişi değil. Bunun dışında tüm diğer Efendi şarkılarında olduğu gibi, söz ve müzik yine Utku Kuyubaşı‘na ait.

0

Bu şarkıyla ilgili küçük bir de hatıramız var. Aylar önce İstanbul’a, grubun firması olan Arpej Yapım‘la görüşmek için giderken, yol boyunca demo versiyonunu dinlemiştik. Firmada görüşürken de bu şarkı ve özellikle “düşmeden kanıyor dizlerim” cümlesi odadaki herkesi mest etmişti. Hakikaten efsane.

İşte sana bir keşif fırsatı sevgili okur. Yıllardır yazıp çizmeme rağmen, halen Efendi’yi dinlememiş olabilirsin. İşte sana ileride çok değerlenecek bir şarkıyı keşfetme fırsatı. Bu dolunayda kendin için unutulmaz birkaç dakika yarat. Aklından her şeyi çıkar ve Utku’nun sesine bırak kendini.

 

Anadolu’da Yaşam ve Ölüme Bakış

aktfiffels01Cumartesi günü, Hazal‘ın davetiyle, yıllardır adını duyduğum ancak bir kere bile kapısından içeri girmediğim bir dernekle, Aktif Felsefe Derneği‘yle tanışma fırsatı buldum. Burada, “Anadolu’da Yaşan ve Ölüme Bakış” isimli konferansa katılacaktık. Biraz gecikmiş olduğum halde saat 16.10’da dernek binasına gittim.

Derneğin binası Odunpazarı’nda, Vişnelik Mahallesi Gül Sokak’ta yer alan tripleks bir binadan ibaret. Bu binanın en alt katı atölye olarak, en üst katı kütüphane, orta kısımlar ise mutfak ve eğitim salonları şeklinde kullanılıyor.

Konferansa on dakika geç gitmeme rağmen, sağ olsun Hazal yer tuttuğu için kürsüye yakın bir yere oturabildim. Ve hiç konuşmadan, hemen notlar almaya başladım. Konferans Duygu ALKAN tarafından veriliyordu. Kendisi çok samimi ve sempatik bir üslupla sırasıyla önce Batı kültüründe, sonra Doğu, sonra Orta Asya ve en son da Anadolu kültüründe “ölüm” kavramını ve ölüme olan bakışa  dair saptamalarını aktardı. Okumaya devam et