Covid-19 Ensemizde – Ufak Tefek Kazalar

Şimdi baktım da neredeyse iki haftadır yazmamışım bloga. Bu aralar Covid-19 nedeniyle epey tedirgin geçiyor günler. Bu hafta başından itibaren, iş yerinde inanılmaz bir vaka sayısı artışı, bir patlama var. Büyük hizmet binasında pozitif çıkan 20-30 kişi olduğu söyleniyor. Bunların bir kısmı da elbette yakın arkadaşlarımız. Orada genel bir tarama testi yapıldı ancak bizim binada yapılmadı. Dolayısıyla bizde kimlerin şu anda virüsü bulaştırmaya devam ettiğini bilmiyoruz. Bizim binamızda da her gün birer ikişer pozitif vakalar çıkıyor. Ancak genel tarama yapılmadığı için muhtemelen pozitif olup belirti göstermeyenlerimiz varsa da diğerlerine bulaştıracak. O yüzden inanılmaz tedirgin, moralsiz ve keyifsizim.

Geçen hafta, şu kısacık araç kullanma kariyerimdeki ilk ufak kazayı atlattım. Bir minibüsü sol taraftan birazcık çizdim. Kendimde de sağ çamurluk üstünde sacda ufak bir göçük oluştu. Araç kullanmadan önce, yolcu olduğum yıllarda birkaç defa içerisinde bulunduğum araçlar kaza geçirmişti. Bir tanesi ciddi maddi hasarlı olan bu kazalardan sonra, soğuk kanlı olabilmeyi öğrendim. Paniklerim sanıyordum ama hiç tahmin ettiğim gibi olmadı. Karşı tarafla telefonlarımızı alıp fotoğraflarımızı alıp sözleştik ve ayrıldık. Bakalım nasıl bir masraf çıkacak. Heyecanla bekliyorum. İlerleyen günlerde bu sürecin nasıl işlediğini anlatacağım.

Heyecanla beklediğim diğer konu ise ilk paragrafta bahsettiğim hastalık durumu. Son çıkan genelgeyle birlikte iş yerinde birkaç kişi kaldık. Hastalık eğer bizleri de etkilerse bakalım ne olacak durumumuz. Evdekilere dikkat etmem gerekecek. Bu işin sorumluluk kısmı çok ağır geliyor ve düşündürüyor. Aylar önce annemin Kars’a gittiği dönem virüse en yakın olduğumuz zamandı. Neyse ki annemde herhangi bir şey çıkmamıştı ve rahatlamıştık. Şimdi yine tedirginliğin zirve yaptığı anları yaşıyorum. Mert’e ve evde Mert’e bakan anneme bulaştırmaktan korkuyorum. Bu ne büyük bir iç sıkıntısı anlatamam.

Muhteşem Jules Verne Baskıları: İletişim Yayınları ve Altın Kitaplar

Bir süredir Jules Verne koleksiyonumdaki gelişmeleri yazmıyordum. Şu sıralar elime yepyeni kitaplar ve baskılar geçti. Aslında bunları araştırıp bulmamda en büyük pay yine sevgili üstat Murat Haser‘indir. Kendisinin taşınma sürecinde yaptığı paylaşımlar bile o kadar ilham verici oluyor ki anlatamam 🙂

Ülkenin en klas yayın evlerinden birisi olan İletişim Yayınları, 2018 yılında Çocuk Klasikleri adı altında Seksen Günde Devriâlem‘i ve bu yıl ise Balonla Beş Hafta‘yı bastı. Orijinalinden kısaltılmamış çeviri olan eserleri Can Belge çevirmiş. Bence en büyük özellikleri ise iç sayfalarda kullandıkları çizimler. Seksen Günde Devriâlem’de kullanılan çizimler, 19. yüzyılda Verne ile aynı dönemde yaşayan ve orijinal Hetzel baskılarını resimleyen Léon Bennet ile Alphonse de Neuville‘e aitler. Balonla Beş Hafta’da ise tüm çizimler Edouard Riou ve Henri de Montaut‘a ait. Bu iki isim de tıpkı diğerleri gibi 19. yüzyılda basılan orijinal Hetzel baskılarını resimleyen kişiler. Her iki kitabın da henüz ilk sayfasında Hetzel baskılarının orijinal ilk sayfaları yer alıyor. İletişim Yayınları, 2018’den üç yıl sonra bu yıl da yeni bir Jules Verne baskısı yapınca, ben bu Çocuk Klasikleri serisinin devam edeceğini umuyorum. Sırf bu iki kitap bile özel ayraçları, kitap sonunda yer alan sözlük, harita ve karakter tanıtma sayfaları ile diğer pek çok yayınevinin bastıklarından sıyrılıp öne çıkıyorlar. Umarım devamı gelir.

Yıllar önce Altın Kitaplar tarafından şömizli ve ciltli olarak basılan Jules Verne eserleri özellikle 80’ler ve 90’larda çocuk olmuş herkesin en az bir defa elinden geçmiş, karşısına çıkmış, en azından sınıf kitaplıklarında yer almıştır. Aradan geçen onca yıldan sonra, Altın Kitaplar’ın 60. yılı şerefine Denizler Altında 20 Bin Fersah ve 80 Günde Devriâlem yeniden basıldılar ciltli olarak. Ne yazık ki bu kitapların seksenlerde basılan ilk baskıları bende yoktu. Ancak sevgili Murat Haser’in koleksiyonuna yapacağımız ufak bir ziyaretle seksenlerde basılan kitaplar ile 2019 yılında basılan bu iki baskı arasındaki farkı görebiliyoruz. Her iki basımı da Gülten Suveren çevirmiş. Ancak kapakların çizerleri farklı. Seksenli yıllarda basılan kapakları Aslan Şükür, 2019’da basılanları ise Selçuk Özdoğan çizmiş. Aşağıdaki görsel soldaki 2019, sağdaki ise 1985 basımı.

Başlıkta ismi yer almasa da, Türkiye’de Jules Verne koleksiyonu yapan herkesin kitaplığında yer alması gerektiğini düşündüğüm bir diğer eser ise İthaki‘den çıkan ve Jules Verne Öykü Ödülleri yarışmasında dereceye giren bilimkurgu öykülerinin yer aldığı bir kitap: Hayalgücünün Merkezine Seyahat. Kitapyurdu sağ olsun kitabın kapağı kırık, ezik, sayfalarının bir kısmı lekeli bir şekilde gönderdi. Aldığımda tam bir şok yaşamıştım. İthaki’den çıkan 46 kitaplık Jules Verne Kütüphanesi’nin yanı sıra Jules Verne ile ilgili olarak bu yayın evinden çıkan diğer çok önemli iki kitap daha var. Bir tanesi Hayalgücünün Merkezine Seyahat. Diğeri ise şu anda astronomik fiyatlara bulunabilen ve özel baskı ciltli olarak yayımlanan Düşlerin Efendisi kitabı. Yaklaşık 1100 sayfalık bu “tuğlayı” bulmak imkansız. Gerçi Hayalgücünün Merkezine Seyahat’i de basıldıktan tam 16 yıl sonra hem de ilk baskısını 12 liraya bulup alabildim. O yüzen umudumu koruyorum. Olur da burayı okursan sevgili İthaki, lütfen Düşlerin Efendisi’ni yeniden bas!

Altı Yılda Yüzde 1900 Prim Yapan Ürün!

Bir narenciye sıkacağı! Evet, 2015 yılının başında Media Markt‘ın internet sitesinden kendimize bir mini fırın almıştık 160 liraya! Kargo bedava olsun diye de yanına 40 liraya bir narenciye sıkacağı almıştık. Yıllardır zaman zaman, keyfe keder kullanırız. Ortadan kesilmiş portakal, greyfurt ve limonu küçük bir baskıyla saniyeler içinde şipşak sıkarız. Braun marka, gayet kaliteli bir malzemeden üretilen bu mutfak aleti bir kere bile arızalanmadan görevini yerine getirdi ve getirmeye de devam ediyor.

Önceki ay bizdeyken Ayşe görüp çok beğendi ve kendisi de almak istediğinde fark ettik ki fiyatı inanılmaz bir seviyeye yükselmiş! Hepsiburada, Trendyol gibi sitelerde 750-800 TL civarında satılıyor. Elbette ki 2015’teki ekonomik göstergeler ile şimdikiler arasında epey fark var ancak spesifik olarak bir narenciye sıkmaktan başka hiç bir işe yaramayan ve bir ekstrası olmayan bir ürününün bu kadar pahalanmış olması çok ama çok dikkat çekici.

2015’te aldığımız ürünün satış kaydı

Pandemiden dolayı insanlar evlerinde birden bire portakal, greyfurt falan mı sıkmaya başladılar? Ya da üretici firma Braun’un bir kararı mı bu bilmiyorum. Ancak bunca yıldır aldığım ve kullandığım ürünler arasında, geçen zaman içinde en çok prim yapan ürün budur: Bir narenciye sıkacağı! Ürün çok güzel ama sakın bu fiyata almayın.

2021 Mart ayında Hepsiburada fiyatı

Bu Ayın Ruhu: Sercan’ın Müjdesi & Yağızhan’ın Sürprizi

City Soul. Şehrin Ruhu. Eskişehirli progressive rock grubu Hope To Find‘ın 2009’da yayımlanan Still Constant isimli EP’lerindeki muhteşem dört parçadan birisiydi. Eskişehir’de çekilen klibiyle, hikayesiyle, akıl alan riffleriyle benim favori parçamdı. Aradan yıllar geçse de hala ilk günkü gibi dinlerim bıkmadan. Klibi öyle çok değil sadece 10 yıl içinde Eskişehir’in ne denli değiştirdiğini gösteriyor. Her izlediğimde doyamıyorum.

Bir zamanlar bu şehirde çok kalabalıktık. Bu şarkıyı benimle dinleyen, benimle seven, benimle hisseden dostlarımla doluydu şehir. Sonra birer birer, bir biri ardına gitti herkes. O günlerden tanıdığım, hala görüştüğümüz üç beş kişi ya varız ya yokuz. O yüzden ne zaman City Soul çalsa, hemen o “ruha” bürünüyorum. Hemen gözlerimi kapatıp kendimi 2010’da hayal ediyorum. Herkes yanımdaymış gibi.

Ender ve Alper‘e bu şarkının o çok sevdiğimiz final kısmını yapacağımızı söylediğimde benden daha çok heyecanlandılar. Sonradan fark ettik ki parça zor bir parça. Çünkü parçayı çıkartmak yetmedi, bir de oturup ciddi çalışmak gerekti. Yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayınca bu sefer de bass ve altyapı eksikliği kendini hissettirdi. Sağ olsun bu noktada da Yağızhan‘a ulaştık. Ben amacımızdan bahsedince Yağız da Alper ve Ender’inkine benzer bir tepki verdi. Çünkü diyorum ya, biz bu şarkıyı o yıllarda hep birlikte dinleyip hissediyorduk. Nihayet Yağız’ın da son dokunuşlarıyla parça ortaya çıktı. Çalarken bana dikkat ederseniz parçanın büyük kısmında gözlerim kapalı. O anlarda inanın aklımda olan şey, Anadolu Üniversitesi‘nde yapmış olduğumuz konser organizasyonunda sahne alan Hope To Find ve o konserde tüm dostlarımızın görev alması/destek vermesiydi. Şimdi burada olmayan herkesin… Aşağıda o konserden kareler var. Volkan ve Savaşalp’i bulamadım. Bana küsmesinler.

Parçayı yayımladıktan sonra gelen tepkiler arasında şüphesiz bizi en mutlu eden Zafer Abi, Orkun Abi ve Mert‘in yorumlarıydı. Özellikle Mert’in “yeni albümün artık vakti geldi” yorumuna çok sevindik. Yeni Hope To Find albümünün çıkması için küçücük de olsa bir teşvikimiz olduysa ne mutlu bize! Orkun Abi’nin yorumuna ise ben özellikle çok sevindim. Kendisi o dönem grubun davulcusuydu ve bu şarkının davullarını da bizzat yazmıştı. Onun çaldığı davulu çalmak pek mümkün olmasa da elimden gelenin en iyisini yaptım.

Bu ayın en güzel haberini şüphesiz Sercan verdi. Kaç gündür dolunay vaktini bekliyorum yazmak için. Geçen hafta Sercan whatsapp’tan bir görsel attı ve bombayı patlattı: bebekleri olacakmış! Böylesine büyük bir müjdeyi birkaç kilobaytlık bir görsele sığdırabildi. Sercan’ı ilk tanıdığım günü düşündüm. Yıllar içinde yaşadıklarımızı… Sonra Ülkü‘yle ilk defa tanıştığımız günü. Geldiğimiz zamanı, konuştuğumuz konuları düşününce gülümsedim. Şu anda bile kucağımda Mert’le bu satırları yazmaya çalışırken içimden “Ulan, ben bu bebeğin doğduğunun müjdesini yazarken Mert yürüyor, belki de konuşuyor olacak” diye geçiyorum. Sevgili kardeşlerim Sercan ve Ülkü, mutluluğunuz daim, yuvanız huzurlu ve mutlu, evladınız sağlıklı olsun.

Gelelim Yağız’a. Yukarıda bahsettiğim şarkı için cover videosu hazırlarken Yağız aslında bambaşka bir işle çok meşguldü. Çünkü evlilik hazırlığı yapıyordu! Hazel‘le birlikte evlerini tuttular, eşyalarını alıp yerleştirdiler. Lanet olası Covid-19 pandemisi yüzünden olabilecek en sade törenle evlenip hayatlarına devam edecekler. Taa ki covid bitene kadar! Covid bittiğinde öyle bir düğün yapacağız ki öeeefff! Bi kere hepimizin sahnede olacağı keyifli bir program hazırlayacağız. Sonra halaylar var. Çok şakalı bir düğün pastası düşünüyorum. Bu fikirlerimi hep sunacağım çiftimize. Ve umarım yaşadığımız en keyifli düğünlerden birisi olacak. Umarım.

Bu dolunay baharın ilk dolunayı. Ancak şu sıralar havalar epey soğuk gidiyor. Tahminimce Nisan’ın ilk haftası da böyle devam edecek. uzun süre sonra gökyüzünü bulutsuz görünce, akşam üzeri balkona koştum. Aylar sonra ilk defa dolunayın fotoğrafını çektim. Çok hoşuma gitti. Böylesi bir bakır tonunu elde edebilmek için küçük bir öznitelik ayarı yapmam gerekti. Şimdi diyorum keşke bu görüntüyü geçen hafta elde etseydim üst görsel için. Kesinlikle bunu kullanırdım.

Güzel haberlerle, covid tedirginliğiyle, müzikle ve türlü türlü dertle dolu bir ay daha geride kalıyor. Peki sen nasılsın? Neler yapıyorsun? O yüksek tahtından buralar nasıl görünüyor sana? Tüm bu minik noktalar, birleşince bir anlam ifade ediyor mu?

Eski Bir Bina

Öyle unutulmuş, öyle terk edilmiş ki, belki de bacasından tüten son dumanı gören kimse kalmadı ortalıkta. Boynu bükük duruyor. Bahar gelince eteklerine, yemyeşil oluyor tüm bahçesi ve ağaçlar. Arılar geri dönüyor kovuklarına. Kuşlar sığınıyor o en tepedeki harflerin arasına. Oysa onun rengi hiç değişmiyor. Kış geliyor, bembeyaz sarıyor şakaklarını. Bekçi bile üşüyor, üşeniyor dolaşmaya peşi sıra. Ve onun rengi yine hiç değişmiyor.

Bugün ona baktık. Herkes eskileri anlattı. Ben de anlattım. Hayallerimizden bahsettim. Belki avucuma doğmuştun bir kör gecede, belki de el ele gittik ölüme. Ben anlattıkça hayal gerçek bir birine karıştı. Sonra biz iyice –senli benli– olmaya başladık. Artık sus, dedim kendi kendime. Anlayacaklar.

Unutsan da terk edilsen de bir gerçek değişmiyor: Yalnız başına çürüyorsun. Belki gelip giden olur, belki elinden tutup ayağa kaldırırlar diye bekliyorsun. Ama nafile. Her geçen yıl biraz daha yıkılıyor ve çürüyorsun. İşte dedim, ben bu binayım ve yaşadıklarımın özeti. Nasıl güldüler anlatamam. Büyü artık ve masalları bırak, dediler.

Bahardayız. Kar yağıyor. Her sabah griliğe uyanıyoruz. Güneş sanki çok uzaklarda. Birkaç gün sonra dolunay var ve ben bitişe çok yakınım. Her yanımda sıra dağlar renk renk. Görüşürüz.

Orcan – Desolation (2020)

2020 yılında pandemiyi fırsata çeviren pek çok üretken müzisyen yepyeni şarkılar yazdılar ve hatta albümler çıkardılar. Bu yeteneklerden birisi de çok sevgili dostum Orcan‘dı. Geçen yıl yayımladığı Desolation isimli ilk uzun-çalar albümüyle çevrim içi müzik platformlarında dinleyicisiyle buluştu.

Desolation, aslında Orcan’ın son birkaç yılının özeti gibi. Pandemi dönemi ise tüm bu birkaç yıllık ruh halini, elde avuçta biriken melodileri, duyguları ve yaşanmışlıkları derleyip toparlayıp keyifli bir albüme dönüştürme fırsatı vermiş.

Enstrümental ve minor tonların hakim yapıda olduğu bu albüm aslında hem deneysel, hem melodik elementler içeriyor ve bana göre çok iyi bir gitar albümü. Albümde, bir solo proje olmasının hakkını verircesine, Orcan’ın iğneden ipliğe her şeyle ilgilendiğini görüyoruz. Kayıtlar, mix ve mastering Orcan’ın kendi ev stüdyosunda, Ankara’da yapılmış. Akustik gitarlar ve basslar Orcan tarafından çalınmış. Bunun yanı sıra, Fiverr denilen çevrimiçi müzisyenler topluluğundan da büyük katkı almış albüm. Albümdeki tüm diğer enstrümanlar, Dünya’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan müzisyenler tarafından Orcan’ın yazdığı notalara uygun olarak çalınmış. Daha sonra Orcan tarafından mikslenmiş. Şimdi tüm o müzisyenlerin ismini ve profillerini anmazsak olmaz:

Neredeyse bütün 2020 yılımı bu albüme verdim” diyor Orcan. Ortalama parça süreleri ve deneysel elementlere rağmen kolay dinlenebilen yapısıyla Desolation bende müthiş bir uzun yol albümü havası uyandırdı. Albümde aradığım her hissi bulabildim. Favorim Prisoner of the Past oldu kafamda uyandırdığı hikayeyle. Bu arada bir diğer favorim olan son parça Road To Goodbye‘dan sonra bir de gizli parça var 🙂

Albümü Youtube’da görüp dinlemeye başladıktan sonra Orcan’la hemen iletişime geçtim ve isterse MCA Productions & Distro etiketiyle digipack olarak basabileceğimizi söyledim. Yukarıda da dediğim üzere iğneden ipliğe her şeyiyle Orcan’ın ilgilendiği albümün kapak tasarımı da kendisine ait. Sağ olsun o da en az benim kadar heyecanlandı ve izin verdi. Şimdilik kendimiz için birkaç kopya bastım. Ümidim bu albümün hak ettiği şekilde, büyük bir yapım ve dağıtım firması tarafından basılarak dağıtılmasıdır. Müzikle dolu ve keyifli bir hafta sonu dilerim.

BİM’de Satılan Kumtel Aspiratör ve Volkan Soğutma

Almayın! Sakın Almayın! BİM‘de ya da diğer marketlerde zaman zaman satılan Kumtel marka aspiratörü sakın almayın.

Uyarıyı en başta yaptıktan sonra yazıyı yazmaya başlayabilirim. Mutfakta kullandığımız aspiratör iyice eskidiği için bir süredir idare edecek bir aspiratör arayışındaydım. Özellikle ankastre setlerin çoğalmaya başlamasıyla birlikte tek başına aspiratör bulmak biraz sıkıntılı oldu. Bir süredir ucuzluk marketlerine aspiratör geldiğini duyuyor ve ne zaman sorsam “anında satıldı” cevabını alıyordum. Demek ki mal iyi(!) diye düşündüm ben de hep.

Geçtiğimiz hafta BİM’e yine aspiratör geldi. Kumtel marka, default denilebilecek türde aspiratör. Aynı gün birkaç BİM’e sordum ama yine kalmadığını öğrendim. Ertesi gün şans eseri ücra bir BİM’e yolum düştü. Bingo! Bir tane kalmıştı. Hemen aldım ve kurulumun yetkili servisi tarafından ücret karşılığında yapılacağını öğrendim mağazadan.

Kurulum için Eskişehir’deki Kumtel Yetkili Servisi Volkan Soğutma firmasını aradım. Google’dan ve diğer sitelerden bakınca gördüm ki adamların hizmet puanı yerlerde… Montaj esnasında akla hesaba gelmeyen masraflar çıkartıyorlarmış. Ancak Eskişehir’de Kumtel’in başka bir servisi de olmadığından garanti için mecburen bunları çağırıyorsunuz. Ben de servise durumu ve ürünü anlattım ve “50 TL kurulum ücreti” olduğunu söylediler. Eğer ürünü servis kurmazsa, servis dışında birileri paketi açarsa ürün garanti kapsamı dışında kalıyormuş. Aspiratör kurmakta bir şey yok zira. Eski aspiratörü bir gün önce söküp montaj yerlerini güzelce temizlediğim için iş yalnızca dört adet vidayı sıkmaya kalıyordu.

Neyse, aldık bari garantisi olsun diyerek yetkili serviste kayıt oluşturdum ve Pazartesi günü için belirsiz bir saate randevu verdiler. Gelince arayacaklarmış. Pazartesi günü öğleden sonra arayıp “10 dakika sonra geliyoruz” dediler. Servis eve geldi. Maskesiz iki kişi eve girdiler. Daha önce başka bir mobilya ve başka bir beyaz eşya teknik servisi de gelmişti eve. Bu iki başka markanın servis elemanları maske, bone ve hatta galoş giymişlerdi. Kurulum boyunca maskesiz olarak çalışan Volkan Soğutma görevlileri “50 TL’lik kurulum ücretine” ilave olarak bir de 80 TL filtre ücreti istemesinler mi!

Bunların söylediğine göre, ürünün kutusunun içinden muhakkak olması gereken sağ ve sol motor filtreleri çıkmıyormuş. O yüzden “ucuz” satılıyormuş. Bu filtreler de 80 TL imiş. Böyle bir saçmalığı telefonda söyleseler zaten servisi çağırmaz, garantiyi yakıp kendim kurardım. Maskesiz olarak çalışmaya devam eden bu arkadaşlara 50 + 80 = 130 lira servis ücreti verdik. Ürünün dış ambalajında “Aspiratör” ibaresinden başka bir şey yazmıyordu. Kutuyu açınca ürünün de en verimsiz sınıfta, D sınıfı enerji tüketimine sahip olduğunu gördüm. Ürünün üzerinde gelen sözde dış filtreler ise adeta plastik bantla tutturulmuştu ve kalitesizdi. Kurulum sonrası aspiratör ortalama bir gürültüyle çalışıyor. Tek motorlu olduğu için de iki kademe çekiş sağlıyor.

Bu ürünü 190 liraya alıp bir de 130 lira servis ücreti verdim. Toplamda bana 320 liraya mal olan bu verimsiz ve dandik ürünü kullanıp, bir de maskesiz çalışan servis elemanlarına kurdurup kendimizi her türlü riske attık. Neresinden tutarsan tut zarardayım. Şimdi araştırınca, üzerine bir 80 lira daha verip o çok meşhur markanın aynı düzeydeki aspiratörünü, üstelik daha yüksek enerji sınıfıyla ve ücretsiz profesyonel servis desteğiyle kurdurabilirdim. Çok pişmanım.

Özetle, BİM’de ya da bir başka markette satılan Kumtel marka aspiratörü almayın sevgili okur hele ki Eskişehir’deyseniz.

Tekinsiz Kitaplar – Ayfer Tunç – All About History

Bu ay benim için kültür sanat açısından epey güzel başladı. Halil Abi‘nin (ve aslında Candan Ailesinin) sayesinde Ayfer Tunç‘la tanıştım. Çok sevdiğim ve ilk iki sayısını aynı ay içerisinde okuyup bitirdiğim All About History dergisinin yeni sayısı yayımlandı. Vee My Resort’e yeni bir kardeş bir blog, Tekinsiz Kitaplar, yayın hayatına başladı.

Ayfer Tunç Romanları Serisi

Geçtiğimiz hafta, sevgili abim Halil Candan‘dan sürpriz bir paket aldım. Daha önce hiç okumadığım Ayfer Tunç’un meşhur üçlemesinin (Kapak Kızı, Yeşil Peri Gecesi ve Osman) tamamını hediye etmiş bana! O anlamlı tarihte yazdığı o çok kıymetli mektubuyla birlikte bu üçleme hayatıma böylece girmiş oldu. Şu sıralar okuduğum kitabı olabilecek en hızlı şekilde bitirip üçlemenin ilk romanı olan Kapak Kızı‘na başlayacağım. Birazcık bahsetmek istiyorum. Serinin bu ilk kitabı 1992 yılında yayımlanmış. Buradaki bir kahraman, bir sonraki kitap olan ve tam 18 yıl sonra 2010’da yayımlanan Yeşil Peri Gecesi‘nde başrolde. Son halka olan Osman ise 2020 yılında yayımlanmış. Kitapları okumadığım için yalnızca tanıtım bültenlerinden anladığım kadarını yazabildim buraya. Ancak birkaç gün sonra balıklama dalacağım bu seri bittiğinde de elimden geldiğince kapsamlı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Verilebilecek en güzel hediyelerden birini veren sevgili abim Halil Candan’a ve ona bu sürprizde eşlik eden ailesine sevgilerimi ve selamlarımı iletiyorum. İyi ki varsınız!

All About History 3 – Mart Nisan 2021 Sayısı

Daha önce şu yazımda bahsettiğim bu harikulade derginin yeni sayısı da yayımlandı. Yine dopdolu, yine her sayfasından rengarenk ve dikkat çekici illüstrasyonlar, tarihi belgeler ve fotoğraflar taşıyor. Bu ay verdikleri poster ise açıkçası şimdiye kadar verdikleri en kötü hediye. Ben de önceki sayılardaki gibi biraz daha kaliteli hediyeler vermeye devam etmeleri lazım. Mart ayında olduğumuz için Gelibolu’da yaşanan tarihimizin belki de en önemli muharebelerinden bir tanesine dört sayfa ayırmışlar. Burada yine alışılmış hikayelerin yerine sıra dışı ve ilgi çekici tespitlere yer vermeleri çok iyi olmuş. All About History’nin okuyucu çeken tarafı da bu işte. Tarihin ve olayların içerisinde sivrilen “o anları” pinleyip okuyucuyu öykünün içine çekebiliyorlar. Tam 11 sayfalık devasa bir Viking Dosyası da yine derginin bu sayının en öne çıkan yazılarından birisi. Vikinglerin yayılımından, dillerine ve yaptıkları savaşlara kadar anlatılan doyurucu bir yazı olmuş. Favori sayfam olan “Zaman Yolcusunun El Kitabı”nda, bu sefer Tibet’e, 1900’lerin başına gidiyoruz.

Umut Sarıkaya’nın “Hakkı Yenen Tesla” tiplemesine bayılırım. Bu sayıda da müthiş bir Edison vs Tesla dosyası yer alıyor ki okurken aklıma hep Umut’un karikatürü gelip durdu 🙂 Bunun dışında Kara Ölüm Veba, Alternatif Tarih: Roma Yıkılmasaydı Ne Olurdu?, Grigori Rasputin, Cadı Avı (Bu ay ki en iyi yazılardan birisi) ve Mucize Kurtuluşlar yazıları bu ayın en güzel yazıları olarak benim listelediklerim.

Tekinsiz Kitaplar Blogu Yayın Hayatına Başladı

Çok kıymetli arkadaşım, değerli müzisyen ve akademisyen Serkan Kaya’nın son birkaç yıldır Facebook’ta yayımladığı kitap incelemelerini büyük zevkle takip ediyordum. Popüler kültürün genellikle dışında ve açıkçası orada görmesem haberim bile olmayacak onlarca kitaba ait inceleme yazısı okudum. Bazılarını gerçekten çok merak edip satın alınacaklar listesine ekledim. Bazılarını ise yalnızca değerlendirmeyi okuyup yeni bir şeyler öğrenmekle yetindim. Biliyorsunuz, ben blog yazmayı, faydalı konularda insanlarla konuşur gibi yazmayı ve paylaşmayı seviyorum. İnternette bunu yapmanın en samimi yolunun da bloglar olduğunu düşünüyorum. Yıllardır fikrim değişmedi. Serkan Kaya da kitap yorumlarında otuzları aşıp kırklara dayandığında içimden aslında bu yazılarla dopdolu bir blog olabileceğini geçirdim. Birkaç ay sonra da Tekinsiz Kitaplar’ın yayın hayatına başladığını büyük bir mutlulukla öğrendim.

Şu anda blogda 61 adet “tekinsiz kitap”ın inceleme yazısı var. Lovecraft, K. Le Guin, Tolkien ve korku temalı toplama kitaplar blogun öne çıkan yazarları ve kitapları. Özellikle Çerezzine’de yayımlanan ve tekinsizkitaplar’dan da bağlantı verilen Lovecraft incelemesini muhakkak okumak lazım. Bütün külliyat hakkında tek bir yazı okuyarak bilgi almak için daha iyisi olamaz diye düşünüyorum.

https://tekinsizkitaplar.blogspot.com/

Kingdom Of 3D ile Orta Dünya’ya Yolculuk!

Türkiye’nin en başarılı 3D figür üreticilerinden olan ve 3D figür pazarında bir birinden sıra dışı ve kaliteli ürünleriyle son birkaç yılda ön plana çıkmış olan Kingdom Of 3D’den ben de birkaç figür aldım geçenlerde.

Hobi amacıyla evinde figür basan küçük çaplı üreticilerden farklı olarak KO3D, neredeyse endüstriyel sayılabilecek bir kapasiteyle ve geniş bir makine parkuruyla tüm bu üretim işlerini yürütüyor. Tüm tasarım ve üretimlerin arkasında ise sevgili arkadaşım ve kardeşim Süha yer alıyor (ve elbette abisi).

Geçtiğimiz hafta Süha’nın atölyesini ziyaret ettim. Burası yakın zamanda taşındıkları iki katlı bir yer. Çok geniş bir yazıcı parkı, yüksek kaliteli 3D baskı yapabilen SLA makine, reçineli imalat bölümü ve grafik/renklendirme bölümü bulunuyor.

KO3D, yalnızca figür ve model üretmiyor, endüstriyel tasarımları da basabilecek kapasitede. Benim de zaten Süha’yla baskı anlamındaki iş birliklerim hep bu yönde oldu. Restorasyon projelerimde ihtiyaç duyduğum yedek parçalar, bağlantı aparatları vb. malzemeleri hep burada bastırdım. Hatta en son yaptığım projede, Casio G Shock saatim için ışık butonu bastırmıştım.

Birkaç ay önce Sercan iş değişikliği yaptığında Alper’le birlikte küçük bir hediye almak istedik. Ona bir Lord Of The Rings kulaklık standı aldık. Hayatımda gördüğüm en güzel kargo paketlemesiyle aynı gün kargoyu gönderdik. Her bir figür özel kutularda ve kırılmasını önlemek için bir dolu dolgu malzemesi kullanılarak gönderiliyor. O ziyarete görüp çok beğendiğim bir figür olmuştu: Argonath. Süha’yı bir sonraki ziyaretimde nihayet uzun zamandır almak istediğim Argonath heykellerinden aldım. Bir de kulaklık standı aldım.

Yıllardır telefonumun duvar kağıdı olarak Argonath’ı kullanırım. Yüzük Kardeşliği filminde beni kendine hayran bırakan bir sahnedir o geçiş. Filmde sadece birkaç saniye görünmesine rağmen Yüzüklerin Efendisi denilince akla gelen ilk figürlerden birisi olmayı başarabilmiştir. Bunu elbette Peter Jackson’a ve Dan Hennah’a borçluyuz. Bu figürleri böylesine güzel bir kalitede elde edebilmeyi de Kingdom Of 3D’ye borçluyum. Aşağıda diğer prestij ürünleri de yer alıyor.

Aşağıda yer alan Instagram sayfasını inceleyebilir, birbirinden renkli ve sıra dışı figürleri satın alabilirsiniz. Ya da bir adım ileri gidip istediğiniz figürleri doğrudan sipariş ederek sadece size özel bir modeli bastırıp odanıza, evinize yerleştirebilirsiniz.

https://www.instagram.com/kingdomof3d/

Sürüş Dersleri 2: Park Sensörü

Bir önceki yazım açıkçası beklemediğim bir ilgi gördü. İyi dilekleriniz için teşekkürü baştan etmek istiyorum. O günden sonra da araba kullanmaya devam ettik. Ettik diyorum zira bu sürüşlerin hepsinde yanımda Serdar (Abi) vardı. Serdar’la birlikte onun belirlediği rotalarda çalışmalarıma devam ettim.

Arabayı aldığım ilk günden beri bir park sensörü taktırmak istiyordum. Eskişehir’de küçük sanayi denilen yerde birkaç ustaya sorduk. Değişik markalar ve fiyatlar söylediler. Bunun üzerine ben de Hepsiburada’dan iyi yorumlar almış ve ustaların da isminden bahsettiği Inwells marka E20 model gri renk sesli park sensöründen aldım. Arkadaşım Mesut ve Serdar, bu sensörü kendimizin de tamponu delerek takabileceğini söylediler. Ama muhtemelen bu arabanın sahip olduğum ilk araba olmasından dolayı, biraz da pimpiriklenerek bir elektrikçi ustaya taktırmamızın daha doğru olacağını düşündüm. İyi ki de öyle oldu.

Önceki gün Serdar’ın uzun süredir tanıdığı bir elektrikçi ustaya gittik. Satın aldığımız park sensörünü takmasını istedik. Park sensörünün kutusundan dört adet sensör, beyin, elektrik kabloları, buzzer (hoparlör) ve bir adet matkap ucu çıkıyor. Usta ilk olarak arka tamponda nerelerin delineceğini işaretliyor. İşin ustalığı da burada zaten. En sağ ve soldaki delikler çamurluktan itibaren 40 cm arkada ayarlanıyor. Diğer ikisi plaka üzerinden ayarlanıyor. Daha sonra matkapla plastik tampon deliniyor. Sensörlerin her biri belli bir konum için ayarlı. Sağ (R), sol (L), merkez sağ (M) ve merkez sol (ML). Bu dört soketin de beyinde gireceği yerler belirli. Diğer elektrik kablolarında ise buzzer yani sinyal sesini duyuran hoparlörün kablosu ile elektrik kablosu aynı sokete giriyor.

Peki, sistemi çalıştıracak elektrik nereden alınıyor? Geri vites lambasından! Usta arkadaki lambalardan bir tanesinin tesisatını söküyor. Buradaki en kalın siyah kabloya sıradan bir 12 volt ampulün negatif kutbunu bağlıyor. Daha sonra aracı geri vitese taktırıyor. Soketin üzerindeki tüm delikleri tek tek deneyerek arka lambanın (+) kutbunu buluyor. Opel Corsa’da bu kablo mavi renkli olan. Artık geri vitese takınca elektriğin hangi kablolarda aktif olduğunu biliyoruz. Hazır olarak gelen elektrik kablolarındaki (+) ve (-) uçları da bağlayıp yalıttıktan sonra artık sistem kullanılmaya hazır.

Bu aldığımız sensörde 1,5 metrede uzun dalga, 1 metrede orta dalga ve 30 cm.de ise sürekli bir sinyal sesi duyuluyor. Biz tüm bu işleri yaptırırken Serdar’ın sanayideki raconları ise görülmeye değerdi 🙂 Yoldan geçen herkesin Serdar’a selam verdiği bir yer olan küçük sanayi, en nihayetinde Eskişehir’deki her araç sahibinin yolunun düşeceği apayrı bir dünya!