ESTÜ’de Doktora Mezuniyet Sevincimiz

Geçen yılın pandemi mezunlarıydık. Eskişehir Teknik Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü‘nün Çevre Mühendisliği ABD Doktora Programı’ndan mezun olmuş ancak pandemi nedeniyle mezuniyet töreni ancak temsili olarak çevrim içi düzenlenebilmişti. İşte bu yıl, nihayet mezuniyet sevincimizi doya doya yaşayabilme fırsatı bulduk Alper‘le. Hem de büyük bir sürprizi yaşayarak!

Alper’le 11 sene önce, Çevre Mühendisliği Bölümü’nden mezun olduğumuzda geleceğimize dair çok az şey kafamızda şekillenmişti. O yılın devamında yüksek lisansa başlamış, yine yan yana okumuş ve projelerde çalışmıştık. Ardından sırayla şimdiki işlerimize atanmıştık. İnsan o dönem ki adıyla Anadolu Üniversitesi, yeni ismiyle Eskişehir Teknik Üniversitesi’nde bir kere okumaya başladı mı okuldan kopamıyor bir türlü. Yüksek lisanslar bitince bu sefer de birlikte doktoraya başladık Alper’le. Ben ilk göz ağrım çevre mühendisliğine devam ederken, o da Coğrafi Bilgi Sistemlerini tercih etti. Ve işte 11 yıl sonra yine yan yana mezun olma gururunu ve sevincini yaşadık.

Mezuniyet töreni 26 Haziran Pazar günü yapılacaktı. Alper, Özge ve Caner‘le birlikte 25 Haziran sabahı toplu bir kahvaltı yaptıktan sonra 2 Eylül Kampüsü‘ne gittik. Burada önce enstitüden kep, kep püskülü ve cübbelerimizi aldık. Cübbeler müthiş görünüyordu. Lisans ve yüksek lisanstan farklı olarak doktora öğrencilerinin kol kısımlarında üçer şerit bulunuyor. Yaldızlı işlemeleri ve renk detaylarıyla cidden insan giymeye doyamıyor 🙂 Cübbelerimizi aldıktan sonra törenin yapılacağı kapalı spor salonuna prova töreni için gittik.

Okumaya devam et

Atlas Dergisinin Ekleri – 3D Baskı Transformers Anahtar

Yıllardır ufak ufak biriktirdiğim, çok şık kitaplardan oluşan bir koleksiyonum var. Atlas Dergisi, 2008-2011 yılları arasında okuyucularına hediye olarak 16×16 cm ebatlarında, kuşe kağıda ve ciltli olarak basılmış Özel Koleksiyon Serisi kitapları hediye etti. Bu hediye kitapların her biri ayrı bir konuyla ilgili adeta referans alınabilecek zenginlikle kaynaklardı.

O dönem çok geç farkına varıp birkaç tane alabilsem de geçen yıllar boyunca sahaflarda denk geldikçe farklı basımlarını topladım bu kitapların. Geçtiğimiz günlerde de Fahrenheit 451 Sahaf‘ta büyük bir miktarı elime geçti Devran sayesinde. Ben de nihayet koleksiyonu şöyle bir toparlayıp görücüye çıkarmanın zamanı geldi diye düşündüm 🙂

Şu anda toplam 25 farklı konseptte basılmış, benzer olanlarla birlikte yaklaşık 30 tane bu şekilde atlas kitabım var. Ancak biliyorum ki o dönemde Atlas Dergisi tarafından basılıp hediye olarak dağıtılan kitapların sayısı çok daha fazla. O yüzden toplama devam ediyorum. Eğer kitaplığınızın bir köşesinde -yukarıdakilerin aynısı olsa bile- yüzüne bakmadığınız, çok da işinize yaramayan bir Atlas Özel Koleksiyon Kitabı varsa talibim.

Taa şu yazımda Ömer Abi‘yle buluştuğumuzdan bahsetmiştim. O buluşmada, Ömer Abi’nin motosikletinin anahtarı epey dikkatimi çekti. Çünkü kontak anahtarının üst kısmı bir Transformers – Autobot figürüydü. Bayıldım! 3D yazıcıların marifetleri, böyle zekice tasarımları hayata geçirebilme yetenekleri insana yepyeni ufuklar açıyor sevgili okur. Bir gün elbet sahip olacağım bir 3D yazıcıya. Ancak şimdilik Ömer Abi gibi dostlarım sayesinde böyle güzel tasarımları bastırabiliyorum.

Bu ürün, bir anahtar başlığı. Anahtara herhangi bir zarar vermeden, formunu bozmadan kolayca yapıştırıp kullanabileceğiniz keyifli bir aparat. Ev anahtarımın üst bölümünün ölçülerini kumpasla alıp Ömer Abi’ye ilettikten sonra o da üç boyutlu çizimde anahtarın geldiği boşluğu açtı. Bu hafta sağ olsun beni ziyaret edip bastığı parçaları teslim etti. Ben de epoksi yapıştırıcıyla metal anahtar ve alt-üst baskı parçalarını yapıştırdım.

Güzel bir tasarım, insana keyif verir. Estetik bakışını güçlendirir. Hayatındaki olaylara, cisimlere, insanlara dört köşe bakmasını engeller, yepyeni ve renkli bir Dünya’yı yaratır yavaş yavaş. Böylesi güçlü bir etkiyi ancak güzel bir şiir yaratır insanın benliğinde.

Babalar Günü Özel Konseri – Film Müzikleri

Geçen hafta Cuma günü, Eskişehir Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi’nde, Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın “Film Müzikleri – Babalar Günü Özel Konseri”ne gittik sevgili okur. Bu konser için, sürpriz olarak bana bilet temin eden İnanç’a yazının başında teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Haftalar önce, şu yazımda bahsettiğim “İtalyan Film Müzikleri” temalı bir başka senfoni konserine daha katılmıştım. O konserle ilgili birkaç küçük eleştirim olmuştu. Program “film müziği” temalı olduğu için, dinleyici olarak görsel içeriğin de tatmin edici olmasını beklemiştim. Ancak konserin görsel kısmı biraz baştan savmaydı. Ancak bu konserde her şey yerli yerinde planlanmıştı.

Cuma günü, Mert’i babaannesine bırakıp konserin yapılacağı mekâna Seçil, Betül, Mustafa ve Merve’yle geçtik. Saat 20.30’da konser başladı. Tüm ekip yan yana ve hatta arka sıramızda da Eftade Hocalarla konser izlemeye başladık. İnanç sağ olsun önlerden ve sahneyi oldukça iyi gören bir konumdan almış biletleri.

Konserin çalma listesi hemen herkesin aşina olduğu, popüler filmlere ait müziklerden oluşuyordu. İstisnasız her parça için bir video/kolaj hazırlanmıştı. Her bir parça, ilgili filmin afişiyle başlayıp filmdeki unutulmaz sahnelerin kolajlarıyla devam etti. Yalnızca bir filmde, “Cennet Sineması”nda, filmin 4K restorasyon fragmanını verdiler. Bunun dışındaki tüm videolar gayet güzeldiler.

Şef Işın Metin yönetimindeki orkestrada ilk defa timpani de dahil tam 6 perküsyoncu saydım. Brass grubu başta olmak üzere orkestranın hemen her grubu gerçekten alkışı fazlasıyla hak ettiler. Şef de sadece solo icralarını değil, her grubu ayrı ayrı takdim ederek alkışlatmasını bildi.

Film müzikleri, müzikal zevklerim içerisinde apayrı ve oldukça da geniş bir hacme sahiptir. Yıllarca peşinden koştuğum bir sürü soundtrack ve motion picture sound albüm vardır örneğin. Koleksiyonumda da Türkiye örneği olmayan ya da ancak birkaç tane olan bazı çok değerli soundtrack albümler vardır. Dolayısıyla “film müziği” başlığıyla düzenlenen konserlere ve benzer etkinliklere ayrı bir heyecanla giderim. Televizyonda yayımlanan senfoni orkestralarının film müziği konserlerini kaydedip saklarım. Bu konserlerin DVD’lerini ya da farklı formatlardaki medyalarını toplarım.

Neyse biz konsere dönelim. Salon neredeyse tamamen doluydu. Henüz ilk parça başladığında nefesimi tuttum. The Raiders March (Indiana Jones) gerçekten çok ama çok başarılı bir açılış parçası oldu. Şef her parçadan önce, parçalar hakkında ufak ufak bilgiler verdi. Konseptli gösterimlerde bu küçük izahatlar bence oldukça faydalı oluyor. Tüm çalma listesini yazmak yerine aldığım notlardan bazı önemli anları bahsetmek istiyorum. İkinci sırada Titanic filminin motion picture soundlarından bir düzenleme çaldılar. Çok meşhur My Hearth Will Go On, şüphesiz en öne çıkan bölüm oldu. Bu kısımda özellikle pikolo flüt çok başarılıydı. Sanatçıyı hayran bakışlarla izledik. Harry Potter ve Kadın Kokusu filmi için hazırlanan video sunumlar çok başarılıydı. Harry Potter’da Hedwig’s Flight isimli parçayı çalarken misafir piyanist Özgecan Üçkaya farklı bir keyboard kullandı. Kadın Kokusu filminin Por Una Cabeza isimli soundtrack müziği ise çok meşhur tango sahnesi eşliğinde verildi.

Yıldız Savaşları (Suite, Main Title ve The Imperial March) konserin ilk zirve anlarından bir tanesiydi. Burada Şef, orijinal üçlemede ilk filmin “Bölüm 4” ismiyle vizyona girdiğinden bahsetti ancak bu bilgi kısmet hatalı bir bilgiydi. Kendi adıma özellikle The Imperial March, konserin en iyi üç eserinden bir tanesiydi. Brass grubu bir kere daha efsaneleşti.

Schindler’in Listesi’nden “Theme” başlıklı eserde solo kemanı Canan Dalgaç çaldı. Bu eser aslında obuanın da çok parladığı bir eserdir. Şef de parçanın sonunda hem keman hem de obua sanatçısını seyirciye takdim ederek alkışlattı.

Konserin finali ise muhtemelen herkesin heyecanla beklediği The Pirates Of Caribbean oldu. Medley denilen, Türkçe’ye de potpori olarak çevirdiğimiz bir düzenlemeyle, konserin son parçası başladı. Parçanın son kısmı “esas müzik” diyebileceğimiz, Klaus Badelt‘in çok meşhur eseri “He’s a Pirate” oldu. Aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Konserde yer verilen toplam 11 eserin tam 5 tanesi John Williams‘a ait. Bunun dışında bir parça yaşayan efsane Hans Zimmer‘e, bir parça maestro Ennio Morricone‘ye aitti. Sırf bu üç saydığım ismin yaptığı film müzikleri bile birer kere dinleyebilirseniz hatırı sayılır bir film müziği ufkunuz olacaktır.

Bu zamana kadar izlediğim en iyi üç konser arasına girebilecek kadar beğendiğim konserde, şef biss yaparak He’s A Pirate’ı bir kere daha çaldı. Saat 22.00 civarı konser bitti ve biz de son sürat Mert’i almaya gittik. Kulaklarımızda hala Karayip Korsanları çalıyordu. Umarım yakın zamanda, şehrimize gelmesini çok beklediğimiz Yüzüklerin Efendisi müziklerini de çalarlar. Haydi Büyükşehir Senfoni, takipteyiz!

Bu Yıl Türkiye Çevre Haftası

Önceki gece dolunay vardı. Merve, Mert‘i uyutmaya götürünce çok sevdiğim eski bir şarkının klibi açıp defalarca izledim. İnsan müzikten sıkılmıyor. Böyle böyle dakikaları geride bıraktım. Annesinin de Mert’le birlikte uykuya daldığından emin olunca canım bir şeyler yazmak istedi. Sonra geride bıraktığım şu koskoca ayın nasıl da hareketli ve hararetli geçtiğini hatırladım. Geçen günlerde Hande Hanım bana mesajla dönüp çevre haftasında yaptıklarımızla ilgili yazımı beklediğini yazmıştı. Böyle olunca haydi dedim, başla artık yazmaya.

Mesleğe başladığım 2013 yılından itibaren, askerde olduğum 2014 yılını saymazsak, her yıl 5 Haziran’da kutlanan Dünya Çevre Günü etkinliklerine katıldım, organizasyon ekibinde yer aldım, grafiklerini tasarladım, etkinliklerde görev almanın yanı sıra bizzat katılımcı/yarışmacı olarak da bulundum. Üstelik bu etkinlikler öyle sadece bir gün kutlama yapmak ya da çelenk koymak olarak da gelişmedi. Ortası 5 Haziran’a denk gelecek şekilde, tüm bir haftada farklı etkinlikler yaptık her yıl. Bu sebeple her yıl Haziran ayının ilk haftası benim için koşuşturmacayla eş anlamlı oldu.

Bu yıl ülkemizde, 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkinlikleri bambaşka bir boyuta taşındı. Çünkü bu yıl Türkiye Çevre Haftası Genelgesi yayımlandı ve bu genelgeyle ülkemizde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı koordinasyonuyla tüm illerde eş zamanlı etkinlikler planlandı. Bugüne kadar blogda, iş yerinde yaptığımız etkinliklere çok az yer verdim. Yaptığımız etkinliklerden yüzeysel olarak bahsettim. Müsaadenizle bu yazımda birazcık bu seneki çalışmamızdan bahsedeyim.

Aslında biz planlama yapmaya taa Nisan ayının ortalarında başlamıştık. Ancak son dakika gelişen bir üst kararla Türkiye’de ilk defa kutlanacak 23 Nisan Çocuk ve Çevre Şenliği hazırlıklarına başladık, üstelik yalnızca bir haftamız vardı.

Hazırlıkları en hızlı şekilde tamamladık ve günü geldiğinde etkinliği Eskişehir’de Millet Bahçesi‘nde yaptık. Bu alan, konum olarak Eskişehir’deki en avantajlı yerlerden birisi olmasına rağmen teknik açıdan birkaç önemli eksikliği vardı. Neyse ki bu eksiklikleri ekibimizin öngörüleri sayesinde aştık ve sorunsuz bir 23 Nisan Şenliği oldu. Artık önümüzde bir aydan daha fazla bir süre vardı Dünya Çevre Günü için.

Biz Mayıs ayının başlarında aşağı yukarı çerçevemizi belirlemişken etkinliğe kısa bir süre kala Merkezden gelen bir talimatla programımıza bazı ilaveler yapmak, bazı şeyleri de iptal etmek zorunda kaldık. Tüm bu süreçte ön hazırlıkları bu haftaya özel olarak oluşturulan bir komisyonla yaptık. Komisyonumuzda müdür yardımcımız ve şube müdürlerinin yanı sıra, sevgili arkadaşlarım Sevda, Kübra, Serkan ve Yunus Emre yer aldılar. Özellikle etkinliklerin başlamasından önceki hafta ve etkinlikler boyunca ciddi efor sarf ettik. Bu süreçte iş yerindeki diğer çalışma arkadaşlarımızdan destek olanlara da sonsuz sevgiler 🙂

Dediğim gibi tüm hafta, 1-7 Haziran tarihlerinin tamamında etkinlikler vardı. Bu süreçte iş yerinde bir voleybol turnuvası düzenledik. Toplamda 6 farklı takım çıkardık. Bizim takımımız Kübra, Halil Abi, Erdem Abi, Rıdvan Abi, Serkan, Numan ve benden oluşuyordu. Bu takımla ilk maçımızı ciddi bir averajla kazandık ancak sonradan kurallar değişince iki maç daha oynayıp kaybettik. Turnuvayı Milli Emlak Müdürlüğümüz kazandı. Bu turnuvayı kendi adıma çok önemsemiştim. Önümüzdeki yıl özellikle kadın sporcuların daha fazla olacağına inanıyorum.

Çevre Haftasının en güzel yanlarından bir tanesi de birbirinden farklı üç spor/hareketlilik organizasyonu içermesiydi: voleybol turnuvası, bisiklet turu ve yürüyüş. Voleybol turnuvasından sonra 3 Haziran tarihinde (ki o gün Dünya Bisiklet Günü) “Çevre Dostu Bir Yaşam İçin Bisiklet” mottosuyla bir bisiklet turu düzenledik. Kendi adıma en mutlu olduğum etkinliklerden bir tanesi de bu oldu. Çünkü bisiklet kullanmayı seviyorum. Eskişehir’de çalışmaya başladığım 2018 yılından beri, her yılın en az yarısında işe bisikletle gidip geldim. Araba aldıktan sonra bile bisikletle gidip gelmekten hiç vazgeçmedim. Bisiklet ve işin, böyle buluştuğu bir etkinliğe de pekala büyük keyifle katıldım. Yukarıda da yazdığım gibi, organize ettiğimiz etkinliklere de bizzat katılmaktan büyük aldım. Yalnızca ben değil; Sevda, Numan, Serkan, Yunus Emre ve Kerem Bey‘le birlikte binamızı temsil ettik etkinlikte.

5 Haziran günü ise bu yılki kutlamaların zirvesiydi. O gün öğlen saatlerinde bir protokol geleneği olarak Valilik Binası önünde bulunan Atatürk Anıtı’na kurum çelengini bıraktık. Sunuculuğunu yaptığım bu kısa etkinlikten sonra kortej halinde yaklaşık 3 km.lik bir yürüyüşle Millet Bahçesi’ne ulaşıldı. İşte Millet Bahçesi’nde “Türkiye Çevre Haftası” etkinliğimiz başlıyordu. Bugüne kadar çeşitli etkinliklerde ufak tefek sunuculuklar yapmıştım ancak ilk ciddi sunuculuk girişimim başlamak üzereydi. Saat 15.30’da Sevda ile birlikte sahnedeki yerimizi aldık, müzik başladı ve kayıt!

23 Nisan’da yaptığımız etkinlikte anlamıştık ki böylesine geniş olan bir alanda bu tarzda bir etkinlik yapılacak ise sahne kurulması muhakkaktı. Diğer tüm etkinliklerin, sahneyle bir şekilde kesiştirilip planlanması gerekiyordu çünkü. Sevda’yla birlikte tüm bir programı kısım kısım, ufak aralar vererek sunduk. Yorucu fakat müthiş keyifli bir tecrübe oldu ikimiz için de. Sahnede ani gelişen durumlara karşı hazırlıklı olmak gerekiyordu. Örneğin teknik aksaklıklar. İki defa, tam iki defa elektrik kesildi örneğin. Neyse ki törende bir aksama olmadan kısa sürede yayın geri geldi.

Sahneyle gündemimize giren bir diğer yenilik ise yayın akışının planlanması oldu. Çünkü sahnenin arkası led ekranla çevriliydi. Buradaki görselin, müziğin ve sunumun eş güdümlü ve uyumlu olarak ilerlemesi gerekliydi. Her ne kadar akışı ezberlesek de kumanda da oturan tonmaistera da destek verilmesi gerekliydi. Bu nokta da sağ olsun Erdem Abi yardımımıza koştu.

Özellikle son birkaç gece başımızı yastığa koyduğumuzda aklımıza gelen aksaklıkların hiç biri yaşanmadan ve hatta kısa süreli elektrik kesintileri bile çok da moralimizi bozmadan, kazasız belasız tamamladık etkinliği. Sahnenin şüphesiz en güzel anları, küçük öğrencilerin atık malzemeleri kullanarak tasarladıkları kıyafetleriyle gerçekleştirdikleri “Atıktan Modaya” isimli defile boyunca yaşandı. Genç tasarımcılarımız cıvıl cıvıldılar.

Etkinlikten sonra koşar adımlarla iş yerine döndük ve etkinlik materyallerini buluta yüklemeye başladık. Çünkü yapılan tüm etkinlikler Türkiye’de eş zamanlı olarak yapıldığından, Ankara’da bir ekip de bunları derleyip sosyal medyada yayımlıyordu. Saat 20.00’de iş yerinden çıktığımızda yorgunluktan ağzımızı bıçak açmıyordu. O günkü tüm etkinliklerde emeği geçen arkadaşlarımıza teşekkürler. Bir teşekkürü de sahnede sunuculuk yaptığımız için yanına gidemediğim OEDAŞ’tan sevgili meslektaşımız Merve Hanım‘a iletmek isterim. İlgisi ve özverisi sayesinde açtıkları stand ve bize verdikleri destek gerçekten çok özeldi.

O gün o kadar yorulmuştuk ki akşam normalden iki saat daha önce uyudum. Ertesi gün, 6 Haziran Pazartesi ise rotamız Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi oldu. Burada OSB Müdürlüğüne ait toplantı salonunda tecrübeli meslektaşımız Suzan Hanım‘ın ev sahipliğinde “Sıfır Atık: Bugün ve Gelecek” ve “İklim Değişikliği: Yerel ve Küresel Etkiler” başlıklı sunumları yaptık. Burada sektörden arkadaşlarımızla bir araya gelmiş olduk.

Yazı çok uzadı biliyorum. Ancak inanın buraya yazamadığım daha bir sürü etkinlikler, yarışmalar, onlarca toplantı, fazla mesailer, hafta sonları, yüzlerce soru, gigabyte’larca veri, binlerce fotoğraf, saatlerce görüntü, Photoshop başında geçen saatler, en az 40-45 farklı tasarım ve görsel materyal, metrelerce baskı, Cetemenler’de sevgili Cüneyt Abi‘yle geçirdiğimiz zaman ve verilen emek var ki bu işin içime sinmesinde en büyük paya sahipler. Bu coşkuyu paylaşan herkese teşekkürler.

Jules Verne Koleksiyonumda Son Durum: Alfa, Ötüken, Modern Klasikler

Bu yıl koleksiyon için güzel bir yıl oluyor sevgili okur. İthaki serisini tamamladıktan sonra rotayı Alfa Yayınları‘na çevirmişim bu yıl. Yayınevinden de güzel bir haber geldi ve Olağanüstü Yolculuklar Serisi‘nin 2023 yılında tamamlanacağı duyuruldu. Bu sayede Alfa Yayınları’ndan çıkan kitaplarda artık önümüzü görebildik. Sayfa sayısı fazla olan kitaplara öncelik vererek seriyi tamamlıyorum.

Facebook’taki grubumuzda Murat Abi paylaşmasa hayatta haberim olmazdı. Ötüken Neşriyat, sınırlı sayıda baskıyla Denizler Altında 20.000 Fersah‘ı bastı. “Ciltli” kitap basıyorum diyen diğer yayınevleri alsın da görsünler nasıl ciltli kitap basılırmış! Tek kelimeyle mükemmel. Bir okuyucu ve Jules Verne hayranı olarak bu eserin hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim. Sıvama cilt, kullanılan yaldızlı özel tasarım kapağıyla tıpkı yurt dışındaki baskılara benziyor ve an itibariyle kitaplıktaki en şık Jules Verne kitabı oldu bile. Böylesine kaliteli bir kitabı olabilecek en uygun fiyata da satın alınca “demek ki olabiliyormuş” dedim. Ahmet İhsan Tokgöz tarafından döneminde yapılan çeviriyi esas almışlar. Haliyle dili de biraz eski Türkçe. Tokgöz üstadın o dönem yazdığı önsöze de yer vermişler üstelik. Tokgöz, o dönem orijinal eserden formalar halinde çevirmiş ve toplam 16 formadan oluşan kitabın her bir formasının “40 paraya” satılacağını da not düşmüş. Kitap orijinal eserde yer alan gravürleri de içeriyor. Toplam 400 sayfalık romanda yer yer kendi yazdığı dip notları da görüyoruz. Umarım Ötüken, yine Tokgöz tarafından çevrilen bizim Esrarlı Ada olarak bildiğimiz, onun ise Gizli Ada olarak yayımladığı eseri de düzenleyip aynı kalitede yayımlar.

Kitabın dili çevrildiği dönemdeki Türkçe’ye uygun olarak biraz ağdalı
Sırt cildinin güzelliğine bakar mısınız!

İş Bankası Modern Klasikler Serisi, aynı kitabı hem ciltli hem de karton kapaklı olarak basıp epey sinir bozucu olsa da, seriden yeni Jules Verne eserleri gelmeye devam ediyor ve edecek gibi de görünüyor. Wilhem Storitz’in Sırrı son olarak bu seriden yayımlandı. Bu seriyi yayımlandıkça almaya devam edeceğim.

Üst sıra ciltli, alt sıra karton kapak

Geçen gün çok sevdiğim Ömer Abimle yıllar sonra nihayet bir araya geldik. Üstelik Murat ve Utku da bizimleydi. Bu üçlüyle ayrı ayrı çeşitli zamanlarda bir araya gelmiştik fakat bir arada ilk defa oturduk 🙂 Bu buluşmanın en güzel sürprizi Nar Genç Yayınları‘ndan çıkan Ay’a Yolculuk kitabı oldu. Sağ olsun Ömer Abi hediye etti. Kitap Hetzel koleksiyonundaki orijinal illüstrasyonları içeriyor ve eksiksiz metinden Muhammed Şamil Karahisar tarafından çevrilmiş.

Son olarak geçen hafta Donkişot Sahaf‘tan, yayım tarihi belirsiz ancak Milliyet Gazetesi’nin bir dönem hediye olarak verdiği 2 Yıl Okul Tatili çizgi romanını aldım. Mevcut halde yalnızca iç formalardan ibaret olan bu çizgi romana kendim bir kapak tasarladım. Bunun yanı sıra, halen toplamaya devam ettiğim İnkılap Aka Yayınları‘nın Ferid Namık Hansoy çevirilerine yeri kitaplar eklenmeye devam ediyor. Elimdeki Jules Verne koleksiyonunun güncel durrumu aşağıdaki ve Jules Verne sayfasında paylaştığım şekilde devam ediyor. Hep söyleyip yazıyorum. Kitaplığınızda yer kapladığını düşündüğünüz tüm Jules Verne kitaplarına talibim. Atmayın, satmayın, bana verin 🙂

İthaki Jules Verne Kitaplığı – Eksiksiz Tam Seri
Altın Kitaplar ilk üç sıra ciltli, diğerleri karton kapak
İnkılap ve Aka Yayınevi
Tübitak YayınlarıSadece dört eser hem ciltli hem de karton kapak basıldı
Macellanya kitabının ciltli, Meteor Avı kitabının ise karton kapaklı baskısı eksik
Çeşitli Yayınevleri

Arınma, Senfoni, ÇevŞen

Boş bir sayfaya öylece, saatler olmuş bakarken içeri girdi Serdar. “Ulan” diyordum kendi kendime, “Yazılacak, anlatılacak o kadar çok şey var ki, şimdi elime kalemi alsam kesin yine bir başka iş çıkacak ve ben yarım kalacağım.” Ve Serdar gülerek yüzüme baktı. “Oh be, sen burada öyle bomboş takıl bakalım, az kalsın başım belaya giriyordu.

Serdar’ın başına gelen türlü zorlukları alt edip sonra komik bir fıkra anlatıyormuş gibi yaşadıklarını nakletmesi, herhalde onda en sevdiğim özelliklerden bir tanesidir. Önümdeki boş sayfayı dikkatle kaldırıp boş rafa yerleştirdikten sonra yeniden koltuğa kuruldum. “Hayırdır, ben seni İzmit’e düğüne gittin sanıyordum, orada mı bir şey oldu?” “Ooo abi sen iyice kopmuşsun bizden yahu. O iş geçen aydı. Aradan on beş gün rahat geçti. Sen tabi bizi de artık sallamadığın için…” Bakıştık ve kahkahayı koydu. “Şaka yapıyorum ya, biliyorum sen de yoğunsun. Neyse bak şimdi. Anlatayım…” Tam sırada içeri Sevda girmeseydi, Serdar’la muhtemelen yine kendimizi kim bilir hangi kuytuda ve nasıl bir varlıkla savaşırken bulacaktık. Sevda, Serdar’ı böyle hevesle görünce kızarak konuştu: “Hayır Serdar, özellikle buna bahsetme demiştim. Buna rağmen beni dinlemedin öyle mi?” dedi beni göstererek.

Her ikisi de birbirlerine kızgınlıkla baktılar. Sonra Serdar biraz da pişmanlıkla “Yahu iyi de sen madem gittin, ben neden gidemiyorum?” “Durun” dedim. “Yoksa Ekrem’in yanına mı gittiniz? Sevda ciddi olamazsın!” Bir anda bu bilinmez sürtüşmenin temelinde yatan gerçeği anlayıverdim. Bir ay önce, bir sohbetin ortasında Ekrem’den bahsetmiş, çeşitli güçleri olan bu arkadaşımızdan zaman zaman yardım istediğimi, özellikle kayıp nesneleri bulmak ve gizli sırları ortaya çıkarmak konusunda müthiş bir kudreti olduğunu anlatmıştım. Salaklık edip Ekrem’in sunağının yerini de tarif edince açıkçası ilk başta epey tedirgin olmuştum. Ancak Sevda’ya söz verdirip asla ve asla Ekrem’i aramaya çalışmayacağı yönünde bir de ufak iğne tılsımı tutturuvermiştim üzerine. Ah bu minnoş, anlaşılan verdiği sözü tutamamıştı.

Dayanamadım ne yapayım.” “Aslında peşine düştüğüm şey kendi sırrımdı. Öyle ya, kendimden bile sakladığım bir şeyi ancak ve ancak benim bir parçam bilebilirdi. Ekrem, eğer dediğin kadar kudretli ise benim bir parçamın yerine kendini koyduğu anda ben de bir nebze olsun rahatlayacaktım ve bu sırrın beni yakması biraz olsun hafifleyecekti. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Keşke hiç gitmeseydim.” Ben artık yüzlerine bile bakmıyordum. Kızgınlığımı belli etmek istercesine bakışlarımı kaçırdım ama detayları da anlatsın diye heyecanla bekliyordum.

İçeri girdim. O ana kadar sanki bir şeyler oraya ulaşmamı engelliyordu. Yolda ufak bir de kaza atlattım.” Serdar şaşırarak konuştu. “Aaa arabanın plakası düşmüştü hani?” “Evet o gün. Hayatımda çok gittim böyle falcılara. Ama Ekrem kadar hiçbiri sarsmadı beni. Bulunduğu odaya girdiğin anda konuşamamaya başlıyorsun ve sadece komutlarına uyuyorsun. Ben en azından ismimi sorar diye beklerken, birden gözlerime baktı ve aynı hızla sımsıkı kapattı. Başladı anlatmaya. Bilmiyorum belki yarım saat sürmüştür. Mahvoldum ağlamaktan. Ben hayatımda böyle bir karanlığa düşmedim. Seni dinlemeyip gittiğime çok pişmanım. Şimdi bu Serdar da istiyor gitmek. Bana yalvardı kaç kere. Söylemedim. Muhtemelen buraya da senin ağzından laf almaya geldi.

Serdar, Sevda’nın yanında hiç okskadripod açmak aklından geçti mi?” Serdar ciddi olup olmadığımı anlamak için bana baktı. “Getir de gör kızın halini. Ben bir şeyi yapıp yapmamak konusunda ‘Aman ha!’ diyorsam o şeyden uzak durun. Hadi bu kız çılgın, abi sen neden ısrar ettin? Sana yarayacak bir adam olsa onca senedir ben Ekrem’le tanıştırmaz mıydım seni?

On dakika sonra okskadripodun titrek ışığı Sevda’nın saçlarının arasında dolaşmaya başlamıştı. Serdar aletin küçük ekranından gördükleri hakkında dehşete düşüyor, ben ise Ekrem’i tanıdığım güne lanet ediyordum. Sevda her şeyden habersiz, ruhundaki büyük karanlık yavaş yavaş göz bebeklerinden uzaklaşıyor, yerini yemyeşil bahçeler ve masmavi bir gökyüzü alıyordu.

………………….

Önceki hafta Eskişehir’de Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası tarafından “İtalyan Film Müzikleri” konseri verildi. Zor bela bilet bulup (o da balkondan) 13 Mayıs Cuma günü saat 20.00’de Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi‘ne gittik. İtalyan film müziği denilince şüphesiz akla gelen en büyük isim Ennio Morricone oluyor. Bu blogda ismini arama kutusuna yazdığınızda da karşınıza onlarca yazı gelecektir. “Maestro” lakaplı büyük üstat, çağımızın en büyük bestecilerinden bir tanesiydi. Onunla aynı çağda yaşayıp hayatta olduğu dönemde hayatta olmak bile büyük bir şans. Gerçi en büyük eserlerini hep ben doğmadan önce vermiş olsa da bu durum onun kalitesini hiç değiştirmiyor. Evet, bu güzel konseri en azından üstadın birkaç güzel eserini canlı olarak senfoniden dinleyebilmek için kaçıramazdım.

Konser tam saatinde başladı. Birlikte gittiğimiz Seçil alt kattaki yerine gitmek için bizden ayrıldı. Biz de balkondaki köşemize geçtik ve ışıklar söndü. Deborah’s Theme ile başladılar. Hemen ardından Once Upon A Time In America geldi. Sergio Leone’nin bu başyapıt filminin müzikleri de konserde çaldıkları en güzel parçalardan bir tanesiydi. Bazı parçalarda orkestraya soprano Tülay UYAR HATİP eşlik etti. Şef Ender SAKPINAR zaten Eskişehirimizin yetiştirdiği en büyük müzik adamlarından birisi olarak gerek parça seçimleri gerekse yönetimiyle her zaman ki gibi izleyicilerden tam not aldı. Bu arada küçük bir bilgi de vereyim. Ender SAKPINAR şef, Lara Di Lara sahne adıyla bilinen genç şarkıcı Dilara SAKPINAR’ın babasıdır. Yine Nino ROTA‘nın çok meşhur The Godfather isimli eseri çalınmaya başlanınca tüm salon telefonlara hücum etti. Oysa ki La Vita e Bella (Life Is Beautiful) en az onun kadar meşhur ve güzel bir parçadır. Olsun, onu da ben çektim 🙂

Konserin en kötü yanı davulun tonlarıydı. Perküsyonların başarısına rağmen, davul setinin tonları gerçekten çok kötüydü. Belki daha önce de yazdım ancak Eskişehir Senfoni Orkestrası’nın en kötü yönü davul setinin tonları. Ayrıca şarkılarla birlikte verilen görüntüler konserin ilk dakikalarında güzel başlasa da sonlara doğru iyice baştan savma bir hal almaya başladılar. Arama motorundan indirilen görseller manasız ve upuzun isimleriyle ekranda belirmeye, yanlış görsel yanlış parçaya eşlik etmeye başladı. Ben bu noktada böyle tematik konserlerde eğer yapılacaksa bu işin çok daha itinalı bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyorum.

Vee ÇevŞen. Yani Çevre Şenliği. Yani Eskişehir Teknik Üniversitesi Geleneksel Çevre Şenliği. 10-12 sene önce ismini koyarak ilk şenliği yaptığımız yıllara gittim. Mezun olduktan sonra bir türlü fırsat bulup da gidemediğim şenliğe bu yıl nihayet gittim. Bunda elbette geçtiğimiz yaz bizde staj yapan arkadaşlarımızın davetleri de çok etkili oldu.

Geçtiğimiz cumartesi günü Merve iş arası için eve gelince Mert’i ona devredip hemen Espark’a gittim. Burada, Espark’ın arka kısmında bir sürü stantlar sıra sıra açılmıştı ve bir de sahne kurulumu devam ediyordu. Hemen gidip “Geleceğin Yeşil Yakalıları” standını bulup arkadaşlarımla buluştum. Orada kaldığım süre boyunca başta rektör hocamız olmak üzere pek çok diğer hocamızı ve eski mezun arkadaşlarımızı gördüm. Faik ve kardeşi Fatih de oradaydılar ve her ikisiyle de sohbet ettik. Hatta Faik’le atık kumaşlardan makrome yapma atölyesine katıldık. Şu aşağıdaki videoda kulübün şu an ki üyeleri organizasyon sürecini anlatıyorlar. Keşke biz de zamanında böyle bir şey yapsaydık. Hatıra kalırdı be 🙂

Şenliğin kendi adıma en güzel kısmı Çevre Mühendisliği Bölümü’nde halen okuyan ve okumaya hazırlanan öğrencilerle tanışabilmem oldu. Tek aksilik, stantlardan birinden aldığım ve Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin iklim değişikliğine uyum için yaptığı çalışmaları anlatan kare kodun çalışmaması oldu. Olsun. Eğer o stantta duran iki arkadaşımızla stajyer olarak yeniden karşılaşırsak bu konuyu ödev olarak verebilirim 🙂

Eh yeni jenerasyonun düzenlediği şenliğe katılınca aklıma hemen bizim düzenlediklerimiz de geldi. Bir defasında kampüste sahne kurdurup iki grup konser vermiştik. Grubumuzda neyzen ve bağlamacı bile vardı. Bu kadroyla Pentagram çalmıştık 🙂 Katıldığım son çevre şenliğini ise yine Espark civarında, bugünkü tramvay durağının oralarda bir yerde yapmıştık. O zaman oradaki demiryolu köprüsü henüz kalkmamıştı. Bu etkinliğimizi dönemin Tepebaşı Belediyesi, kendi adıyla sahiplenip bizim okulu da “İki Eylül Üniversitesi” diye saçma sapan bir şekilde duyurunca Belediyenin personeliyle tartışmıştım. Belediyedeki meslektaşım da bana verebileceği en büyük “cezayı” verip beni bölümden hocamıza şikayet etmişti 🙂

Aklımda bu hatıralarla şenlik alanından ayrılırken içimden hep şunu tekrarladım: “Bir şeyler yapmak gerek.

İhsan Oktay Anar – OT Dergi Yazıları

Türkiye’nin İhsan Oktay Anar hakkında en çok yazan bloguna yeniden hoş geldiniz. Yıllar sonra geri dönen İhsan Oktay’ın yeni kitabı Tiamat‘ın lezzeti halen damağımızdayken bu yazıyı kaleme almak istedim. Aslında bu bir inceleme yazısından ziyade, derleme yazısı olacak. Bu arada, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı‘mız kutlu olsun. 103 yıl önce nasıl bir rota çizmişse Atamız, bugün hala yolumuzu şaşırınca dönüp o yıllara, o izlere ve o yollara bakmak gerekiyor.

İhsan Oktay, kitap yazmadığı dönemde de kalemini bırakmadı. Çeşitli dergilerde, süreli yayınlarda zaman zaman yazmaya devam etti. Hatta öyle ki “kendisi yazmadığı haldebir derginin kapağındaki yazar listesinde ismi verildi. Hevesle dergiyi alınca gördük ki eski yazılarından, çizimlerinden bir sayfalık bir kolaj yapmışlar.

İhsan Oktay Anar, –tamamı olmasa da– güzel yazılarını yazmaya OT Dergi‘de devam etti. Ben Nisan 2017’den Temmuz 2020’ye kadar üstadın yazdığı her sayıyı aldım. Dediğim gibi, bazıları gerçekten onun yazıp yazmadığını sorgulamama neden olacak kadar vasatken (kötü değil), bazıları ise “ahh be şunu devam ettirip yeni bir öykü yazsa ya” dedirtecek kadar güzeldi. Son olarak Tiamat’ın yayımlandığı 2022 yılı Mart ayında OT Dergi yine kapakta İhsan Oktay Anar’ın ismiyle çıktı ancak dergiyi alınca gördük ki yayımlanan kitaptan küçük bir bölümü paylaşmışlar sadece. Bunun yerine belki üstatla bir röportaj ya da kendi kaleminden yazım sürecine ilişkin birkaç küçük detay okuyabilsek çok daha kaliteli bir içerik olurdu.

Bugüne kadarki tüm sayılarda, eğer o sayıda yazmışsa İhsan Oktay’ın ismi hep ilk sırada verildi. Ancak hiçbir zaman kapak resminde yer almadı. Belki de bu son kitabının yayımlanması bu açıdan güzel bir fırsat olabilirdi.

Bu yazıda elimdeki dergilerden derlediğim yazıların tarihlerini ve başlıklarını yazacağım. Telif hakları nedeniyle yazıların tamamını paylaşamıyorum elbette, ancak kısaltılmış içeriklerine yer verdim. Böylece İhsan Oktay Anar hayranı olan okurlar, eğer ellerinde eksik ya da fazla bir yazı varsa benimle iletişme geçip elde edebilecek ya da benim arşivime katılmasını sağlayabilecekler.

Mart 2022 sayısı

Derginin Yayımlanma Tarihi – Derginin O Ay ki Mottosu – İhsan Oktay’ın Yazısının Başlığı

  • Mayıs 2018 – Aşk Örgütlenmektir – Gençlere Kariyer Fırsatları
  • Haziran 2018 – Umut Domino Taşı Gibidir – Bana Ne Yediğini Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim
  • Ocak 2018 – Gördüklerinizin Yarısına İnanın Duyduklarının Hiçbirine – Önce Puntolar Büyüdü
  • Nisan 2018 – Aldırma Gönül Aldırma – Nadir ve Tehlikeli Bir Hastalık Beyinde Aritmi
  • Mart 2018 – Ne Zaman Bir Kadın Kendisi İçin Ayağa Kalksa Aslında Tüm Kadınlar İçin Ayağa Kalkar – Taş, Kahkaha ve Gemi Körlüğü
  • Şubat 2018 – Ayırmasın Mevlam Bizi Ömür Boyunca – Deveye Sormuşlar
  • Aralık 2018 – Onların İstediği Gibi Yaşam İstemiyorum – Barlar ve Barbarlar
  • Kasım 2017 – Ben Eğitimciyim Tüccar Değil Çocuklarımı Ezdirmem – Kendin Düşün Kendin Yap
  • Ekim 2017 – Bir Bozuk Saattir Yüreğim Hep Sende Durur – Muntazam İnsanlar
  • Eylül 2017 – Yaşamak Zor İş Bol Şans – Sürmenaj
  • Nisan 2017 – Geç Bunları Anam Babam Bilim Ben Yaptığımı – Nörd
  • Temmuz 2020 – Seviyorum Bilmem Anlatabiliyor muyum? – Kedilerin Altın Çağı
  • Ağustos 2020 – Bir Yağmur Yağsa Beraber Islansak – Ebucimcim Efendi Fetvaları
  • Mart 2022 – Zihnimin Özgürlüğüne Vurabileceğiniz Ne Bir Kilit Var Ne De Bir Sürgü… – Siyah Kuğular

Önümüzdeki günlerde İhsan Oktay’ın ilk dönem öyküleriyle alakalı müthiş bir tesadüfü de içeren harika bir keşif yazısı yazacağım. İhsan Oktay Anar takipçilerine duyurulur 🙂

Yoğun ve Yorgun: Dolunay, He-Man, Düğün ve Vefat

Yorgun ve yoğunum. Üstelik laf olsun diye değil, gerçekten yorgunluğumun altında ezilerek yazıyorum bu satırları. Bütün ay boyunca, dolunayda yazacak ne kadar çok gelişme yaşandı diye düşünüp durdum. Şimdi tüm bu onları bir kalemde yazıp bitirebilmek de çok mümkün olmayacak gibi görünüyor. Geride kalan haftalar adeta birbirini kovalar gibi geçtiler. Birkaç kötü haber aldım. Birkaç güzel olay oldu. Bu yazıda bu olaylara değinmek istiyorum. İşte bir dolunay yazısı daha başlıyor. Kendimle hesaplaşmama hoş geldiniz.

Bayramın ilk gününe büyük bir neşeyle uyanmıştım. Ankara’dan misafirlerimiz vardı. Bayramı Eskişehir’de geçirecektik. Ancak henüz vakit öğlen bile olmamışken Bilecik‘ten arkadaşım Nurcan‘ın bir paylaşımını görüp olduğum yere çivilendim. Benim mesleğe ilk başladığım günden onun emekli olduğu güne kadar bana çok kıymet veren, üzerimde de emeği olan eski şube müdürüm Metin Özkan, vefat etmiş. Böyle bir haber alınca aklıma ilk olarak orada geçirdiğim ilk sene beni evine davet ettiği günler geldi. Yemek sonrasında çıkıp uzun sohbetler ederdik. Ben askerden döndüğümde artık şube müdürüm değildi Metin Bey, ben de artık Bilecik’te kalmıyordum. Ancak sonrasında da karşılıklı sevgi ve saygımız hiç eksilmedi. Mekanı cennet olsun.

Birkaç gün önce de çocukluk arkadaşım Sedat‘ın babası Beşir Amcamızı kaybettik. Sedat’la neredeyse 15 sene sonra ilk defa görüşüp haberleşmiştik birkaç hafta önce. Böyle bir haberini almak şok etti bizim evi. Çünkü Sedat ve ailesi, uzun yıllar Sivrihisar’da aile dostumuzdu. Ölümler böyle aniden, beklemeden gelince yüreğimiz daha bir sızlıyor. Hayal meyal hatıralarım… Sedat’a ve tüm ailesine baş sağlığı ve sabırlar diliyorum.

Bayramda misafirlerimizin olması ve hemen hemen tüm arkadaşlarımızın da Eskişehir’de olmasını fırsat bilerek Mert Ekin‘in ikinci yaş gününü kutladık. Bu yaş gününde Mert, He-Man cosplayi yaptı 🙂 Önce saçlarını He-Man (ya da Umut Sarıkaya‘nın meşhur zengin çocuğu saçı tiplemesi) gibi kesti Murat. Sonra da kıyafetlerini dikmek için gerekli kumaş ve aksesuarları yaptık annemle. Merve de He-Man ve Gölgeler Şatosu figürlerini içeren pastayı geçen sene olduğu gibi, bu sene de kendisi yaptı.

Eh, kendi adıma ben Mert’ten daha çok heyecanlanıyorum bu kostüm işlerinde. Ancak karşınızdaki iki yaşında bir çocuk olunca her şey planladığını gibi olmuyor. Kostüme dair her detayı düşündüm ancak bir şeyi unuttum. Mert Bey’in keyfini. Mert kostümü giydiği andan itibaren suratını astı. Nadiren gülümsediği tek fotoğraf ise işte buradaki.

Tarihin gördüğü en büyük trol ve arşivci ve ben

Aynı haftanın devamında, pazar günü ise Black Omen grubundan Serkan Abi‘nin nikah töreni vardı. O gün bizim evde de kadınlar arasında bir etkinlik olduğundan evden kaçar gibi çıkarak Tepebaşı Belediyesi Nikah Salonu’ndaki etkinliğe gittim. Mekana yaklaştıkça sağımda solumda artan siyahlıların, deri ceketlilerin sayesinde nikahın yapılacağı salona geldim. Burada Eskişehir’deki en sevdiğim metalci tayfanın büyük kısmı vardı. İstanbul’dan gelen Murat Abi başta olmak üzere tüm arkadaşlarla tek tek görüştüm. Sonra Serkan ve Deniz çifti evlenmek üzere nikah masasına oturdular. Nikah bitince bir hatıra fotoğrafı çektirip ve Murat Abi’yle de vedalaşıp neredeyse koşarak eve döndüm. Nikahtan fotoğraf yok, çünkü henüz çiftin kendileri de paylaşmadılar. Ama Murat Abi’yle yıllar sonra gelen tek kare fotoğrafımız var. Daha önce planlamamış olmamıza rağmen epey bir arkadaşımızla bizim evde toplandık. Güzel bir akşam oldu.

Bir diğer güzel haber ise Doğan ve Sinem‘den geldi. Eskişehir’deki kuzenimiz Doğan nişanlandı. Bu sayede Doğan ve kardeşi Okan olmak üzere, şehir dışından epey bir eş dost ve arkadaşımızla buluşma fırsatı yakaladık. Artvin halk danslarının hızına yetişemediğimiz bir gece oldu. Sonbaharda olacak düğünlerini de ayrıca yazacağım için şimdilik bir nokta koyayım.

İşyeri… İşyeri çok yoğun. Bir işin tam ortasında bambaşka bir iş karşımıza çıkıyor. Hesapta olmayan gelişmeler yaşanıyor. Önümüzdeki günlerde yine kapsamlı bir etkinlik hazırlığına giriştik. Bakalım neler olacak.

Madeni Para Koleksiyonum: 1 TL ve Yıl Serileri

Geçtiğimiz gün tamamen şans eseri olarak, müthiş bir koleksiyon ürünü gördüm. Bildiğiniz üzere Darphane, zaman zaman çeşitli özel gün ve etkinlikleri kutlamak amacıyla hatıra amacıyla 1 TL‘lik madeni paralar bastı. Bu paraların tura kısmında, söz konusu özel gün ya da etkinliğe ait bir görsel ya da sembol yer alırken, arka yüzünde paranın tedavül değeri olan 1 TL ibaresi yer alıyor. En bilinen örneği, muhakkak bir defa da olsa elinize geçmiş olan 15 Temmuz Hatıra Parası‘dır.

Bu paralar ilk defa basıldığında elini çabuk tutan fırsatçılar, Merkez Bankası‘ndan çil olarak satın alıp tedavül değerinin yüzlerce katına satmaya çalışırlar. Para yeni basıldığı için ülkenin çoğu şehrinde günler ve haftalar sonra ancak dolaşıma girer. Bu süreçte de bu fırsatçılar satabildikleri kadarını satıp kısa günün karını kapmaya çalışırlar. Bu fırsatçılardan özel basım parayı satın alan vatandaş, belki birkaç hafta beklese, köşedeki marketten para üstü alırken eline gelebilecektir bu özel para.

Ancak Türkiye’de olduğu gibi, bir dönem basılan para yıllar sonra piyasadan toplatılmaya kalktığında ise bu sefer o paraların değeri, tedavül değerinin çok çok üzerine çıkar. Bunun en güzel örneği FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları için 2012’de basılan hatıra paralarıydı. Şu anda yüzlerce liraya koleksiyoncular tarafından satılıyor ve alınıyorlar.

Ülkemizde bu şekilde, hatıra olarak basılan 1 TL’lerin şöyle bir listesini yaptım:

  • Türkçe Olimpiyatları’nın 10. Yılı – 2012
  • Sayıştay’ın 150. Yılı – 2012
  • 15 Temmuz Şehitleri ve Gazileri Anısına – 2016
  • Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı Göreve Başlama Töreni – 2018
  • Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi – 2020
  • TBMM’nin Açılışının 100. Yılı – 2020
  • Antep’e Gazilik Unvanı Verilişinin 100. Yılı – 2021
  • 1915 Çanakkale Köprüsü – 2022

Şimdi bu hatıra paralarının ve bu paralara özel olarak üretilen kapamaların fotoğrafları aşağıda yer alıyor. Yukarıda saydıklarımdan koleksiyonumda eksik olanlar Türkçe Olimpiyatları’nın 10. Yılı ile Cumhurbaşkanı Göreve Başlama Töreni‘ne ait hatıra paraları. Diğer tüm kapamalardan elimde fazla fazla var. Bir tane 15 Temmuz Parası’nı, kapamasıyla birlikte Erdem Abi‘ye hediye edeceğim. Kendisi koleksiyonlarıma en çok katkıyı yapan arkadaşlarımın başında geliyor sağ olsun. Diğer fazlalıkları ise elimdeki eksik paralara karşılık hediye ya da takas olarak kullanacağım.

Bu yıl basılan 1915 Çanakkale Köprüsü hatıra parası için henüz bir kapama tasarımı yok, ben bulamadım. Darphane ya da özel koleksiyonerler bu tasarımı da yayımladığı zaman hemen bu parayı da özel kapaması içerisine alacağım. Burada en alt sırada yer alan soldan sağa ilk üç kapamayı hazır aldım. Diğerlerini internetten bulduğum tasarımları düzenleyerek kendim yaptım. O yüzden istediğim kadar bastırıp kullanabilirim.

Bozuk paralarla ilgili olarak bir diğer güzel koleksiyonum ise YTL’den sonra piyasaya ilk defa 2009 yılında sürülen TL’lerle ilgili. 2009 yılından itibaren her yıl tedavüle sürülen madeni paralarımızı yıllara göre ikişer takım halinde topluyorum. Darphane hali hazırda her yıl tedavül para setlerini koleksiyonerlere satıyor. Ben ise kendim şöyle bir çizelge hazırlayıp topluyorum. İlerleyen yıllarda bunları da özel bir çerçeve ve altlıkla hazırlayıp kıymetli bir koleksiyon ürününe dönüştüreceğim. Bu paraları bulup toparlamak, diğer özel basım 1 TL’lere göre daha kolay. Ancak buradaki zorluk 1 kuruş bulmak ve özellikle 2015 öncesi basımları çil ya da çil altı dediğimiz o ışıl ışıl halleriyle bulmak. Elimdekinden daha temiz ve iyi bir para bulursam koleksiyondaki parayı güncelliyorum. Dolayısıyla bu koleksiyon hiç bitmeyecek bir uğraşa dönüşüyor. Bu seri tamamlama işinde de şu sıralar vaziyet şu şekilde:

Bu fotoğrafı birkaç gün önce çekip birkaç arkadaşıma atmıştım. Sağ olsunlar burada eksik diye yazdığım çoğu parayı çabucak ceplerini karıştırıp bulup getirdiler. Ancak yine de özellikle içerisinde bulunduğumuz 2022 yılının paralarında eksiklerim çok. Bakalım zaman neleri gösterecek. Çünkü daha bugün madeni 2 TL basılacağı şekilde bir haber okudum. Eh böyle bir gelişme, bu listede fazladan bir sütun açılması ve listenin geometrisinin bozulması anlamına geliyor.

Kısa Bir Aranın Ardından: Bayram, Yakamoz, YDS

Blogda yaklaşık iki hafta süren bir ara oldu fark ettiyseniz. Bu arayı vermemdeki en büyük pay iş yerindeki yoğunluk ve sadece beş gün içerisinde planlayıp gerçekleştirdiğimiz, halka açık bir etkinlikten dolayı yaşadığım koşuşturmaca oldu. Bu süreçte neredeyse hiçbir şey yapamadım evde de. Neyse ki bu sabah, bayramın ilk günü, şöyle birkaç saatlik bir boşluk buldum ve bilgisayara oturdum. Bilemiyorum, belki birazdan Mert çıkıp yanıma gelirse bu da yarım kalabilir.

Birkaç gün sonra Mert Ekin, iki yaşına giriyor. Bu doğum gününü çok uzun süredir planladığım üzere He-Man cosplayi yaparak kutlayacağız. “Bu çocuk iyi oldu sana, kendi yapmak istediklerini onun sayesinde yapabiliyorsun” demişti bir arkadaşım. Aslında ne yalan söyleyeyim doğru bir ifade bu. Oturup kesip biçip, tasarlayıp çıktı alıp Mert’i bu popüler kahramanların kılıklarına sokunca bu yaşına rağmen durumu anlayıp gözlerinin içinin gülmesi apayrı bir mutluluk benim için.

Bayram tatilinin nispeten kısa olması, bu yıl planlarımızda ciddi kısıtlamalara yok açtı. İlk defa bu bayram Ankara‘ya gitmedik. Evde olmak bir süredir masanın üzerinde biriken irili ufaklı işleri de tamamlama fırsatı verdi bana.

Orhan Pamuk‘un Sessiz Ev romanını okumaya başladım. Kıymetli arkadaşım Selim tavsiye etmişti. Diğer bir yandan Netflix’teki Türk yapımlarını izledik. Yakamoz S-245 özellikle bir denizaltıda geçiyor olması nedeniyle ilgili fazlasıyla çekti. Ancak diziyi izlemeye başlayınca özellikle askerlik, denizcilik ve denizaltıcılıkla ilgili detayların çoğunun gerçeklerden uzak, göz tırmaladığını ve açıkça “olmadığını” gördüm. Denizaltılar, ordunun en az sayıdaki savaş araçları olup bu gemilerde görev alan personeller en seçme ve en elit kesim askerler oluyorlar. Bu dizi gerek seçilen askerlerin öyküye ve kurguya hiçbir faydası olmadığı halde oldukça kontrolsüz, amatör, askerlikten ve insanlıktan uzak tavırları, gerekse geminin içerisinde zoraki de olsa yürüyen emir-komuta zinciri bakımından kesinlikle sınıfta kalıyor. Savaş gemileri ve denizaltılarla ilgili birazcık ilgilisi ve bilgisi olan herkesin de benimle benzer şekilde düşüneceğini tahmin ediyorum. Bunun dışında dizinin konusu güzel, bölümler birer saat olmasına rağmen akıyor. En iyi performans yine Kıvanç Tatlıtuğ‘un. Bu adam, sadece yakışıklı olmaktan ibaret olmadığını bence hemen her işinde ispatlıyor.

YDS açıklandı. 5 Mayıs deniliyordu ancak ÖSYM bir sürpriz yaparak geçen hafta içerisinde açıkladı sonuçları. Çok yıllar önce kendime “YDS’den 70 üzeri not almak” şeklinde bir hedef koymuştum. Sonra YÖKDİL’den 80 alınca bu hedefimi yerine getirdim saymıştım. Bu sene, yıllar sonra yeniden YDS’ye girmeye karar verince uzun süredir elimde biriken çalışma materyallerini derleyip toparladım. Bir de kendime şu kitabı aldım. Aradan geçen zaman boyunca ne yazık ki açıp doğru dürüst çalışamasam da özellikle sınavdan önceki son üç gün epey bir yoğunlaşıp denemelerde en çok yanlış yaptığım konuları gözden geçirdim. Bu noktada Serkan‘ın benimle paylaştığı bir kaynak da çok yardımcı oldu. Sonuç olarak 70 puanı hedefleyerek girdiğim sınavdan 80 üzerinde bir puan aldım. Mutluyum.

Şimdilik bu kadar olsun. Arayı soğutmayalım. Bir sonraki yazımda Jules Verne‘yle ilgili bir durum değerlendirmesi yapacağız. Bir de tabi ki Mert’in doğum günü kutlamasını paylaşacağım. Herkese iyi bayramlar.