Açıköğretim Maceram: Fotoğrafçılık ve Kameramanlık

Şu yazımda bahsettiğim bir Youtube dizisi var sevgili okur: Olmaz Öyle Saçma Şey. Sen izlediğinde ne düşünürsün bilmem ama bana göre Youtube‘daki en başarılı işlerden birisini yapıyor adamlar. Üstelik bu iş yalnızca keyifli vakit geçirmemi sağlamıyor, bir de bana ilham veriyor. Özellikle fotoğrafa olan ilgim ve hevesim, bu adamları izledikten sonra yeniden artmaya başladı.

Fotoğrafa ve aslında tüm grafik sanatlara, üniversiteden itibaren ciddi bir ilgi duymaktaydım. Bu ilgimi “fotoğraf makinesi sahibi” olmakla karıştırma lütfen. Yani objeye netleyip arka planı blur yapmaktan bahsetmiyorum. Bak bunu da taa 7 sene önce, 2010’da yazdığım şu yazıda anlatmışım. Bugün de aynı düşüncelere sahibim. Renk, kompoziyon, üslup gibi konular her zaman ilgimi çekmiştir. İlginç bulduğum pek çok grafik tasarımı saklarım. Ve hatta çok iyi kalitede bastırıp o şekilde saklarım. Elimde bu açıdan çok iyide bir arşiv oluşmaya başladı.

Tarihte çekilmiş ilk fotoğraf: Pencereden Görünüş (View from the Window at Le Gras – Niépce)

Olmaz Öyle Saçma Şey’in bir bölümünde İlker Hoca, “diyafram değerlerinin nereden geldiğini çok az insan biliyordur” demişti. Doğru söylüyordu. Ben de bilmiyordum. Ancak bu durum bende ilginç bir tetikleme oluşturdu. Fotoğrafçılığın tekniğini neden öğrenmiyordum ki? Üstelik üniversitede de bununla ilgili bir ders almıştım. Üniversite son sınıfta “Fotoğrafçılık” dersi görmüştüm ve sağ olsun Feyyaz Bodur hocam sayesinde bu sanata karşı inanılmaz bir heves oluştu o zamandan başlayarak.

ikinci_1Bu dönem başında hiç vakit kaybetmedim ve Anadolu Üniversitesi‘nin “İkinci Üniversite” programları kapsamında Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Ön Lisans programına kaydoldum.  Şu ülkede, Anadolu Üniversitesi’nin İkinci Üniversite programları kadar fırsat eşitliği veren, kusursuz işleyen, insanlara ilgi alanlarına göre akademik bilgi vermeyi vadeden ve bunu da çok iyi bir şekilde yapan bir başka oluşum yok sevgili okur. Okuduğum programda da inanılmaz dersler var. Sosyal Bilimleri işte bu yüzden çok seviyorum. Yalnızca o branşla ilgili olanı değil, kesişen tüm branşlara ilişkin orta düzeyde bilgi olmanızı sağlıyor. İnanılmaz. Bu sene ilk dönemde aldığım dersler şu şekilde:

TEMEL BİLGİ TEKNOLOJİLERİ I
GÖRSEL ESTETİK
TEMEL FOTOĞRAFÇILIK
FOTOĞRAF TARİHİ
FOTOĞRAF KÜLTÜRÜ
İLETİŞİM BİLGİSİ
SOSYOLOJİYE GİRİŞ

Ne olacak lan kolaydır, diye düşünüyorsanız cidden yanılıyorsunuz. Çünkü Fotoğrafçılıkla ilgili eğer bir birikiminiz yoksa işin perde arkasında “düğmeye basıp çekmekten” çok daha fazlası var. Sınavdan önceki hafta izin alıp ders çalıştım. Ders kitaplarını okumaya başlayınca, fotoğrafın tekniğine ve tarihine hayran oldum sevgili okur. Çok temel bazı kavramların yanında, kitapları yazan hocaların konuları anlatış biçimlerini çok beğendim. Fotoğrafın hem sanat alanında, hem de iletişim alanında bir değeri olduğu için derslerin dağılımları da bu yönde olmuş. Bu dönem aldığım toplam 7 dersten dört tanesi doğrudan mesleki dersler. Bunlar Temel Fotoğrafçılık, Fotoğraf Tarihi, Fotoğraf Kültürü ve Görsel Estetik. Bunların dışında kalan Sosyolojiye Giriş, İletişim Bilgisi ve Temel Bilgi Teknolojileri ise fotoğrafın özellikle iletişim alanında kullanımına yönelik alt yapıyı hazırlamak üzere programda yer alıyor.

aof01vizeİki hafta önce, bu derslerden ilk vize sınavına girdim. Her iki sınava da Osmangazi Üniversitesi’nin en ücra dersliklerinde girdim. Sınavın sonuçları geçen gün açıklandı. İlk vizede Fotoğraf Kültürü dersinden çuvallamışım. Bir de İletişim Bilgisi dersinden iki soru sallamıştım. Demek ki ikisi de yanlış çıktı. Keşke boş bıraksaydım. Bunun dışında kalan diğer dersler fena değil. Sınavların yapıldığı iki gün boyunca bölüm arkadaşlarımla aynı sınıfta sınava girdim. Öğrenci profili gerçekten harika! Çoğunluk 30 hatta 40 yaş üzeri. Sırf merak ettiği için okuyor herkes. Diploma ihtiyacına yönelik bir talep yok anlayacağın.

Tarihte fotoğrafı çekilen ilk insan (Ayakkabısını boyatıyor): Temple Bulvarı (Boulevard Du Temple – Daguerre)

Eski okuyucular hatırlayacaktır. Lisans dönemlerinde sınav sonuçlarımı hep paylaşırdım. Fotoğrafçılık ve Kameramanlık maceram boyunca da o şekilde yapacağım. Bu dönem sonunda final sınavları olacak. Heyecanla bekliyorum. Henüz çalışmaya başlamadım ama özellikle vizede düşük gelenlere ağırlık vereceğim.

Bloga, 2018’den itibaren yeni bir kategori eklemeyi düşünüyorum. Bu kategori altında da çektiğim fotoğrafları paylaşacağım. Ancak, bu fotoğrafların sayısını oldukça az tutmayı hedefliyorum. Yalnızca ve yalnızca teknik/estetik açıdan beğendiğim kareleri ekleyeceğim. Çok skandal şeyler de olabilir. Senin anlayacağın sevgili okur, 2018’de çook eğleneceğiz…

Reklamlar

Yılın Son Dolunayı

aralikdolunay002Koskoca bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz. Uzakta ve apayrı geçmiş onca zaman. Ah ne yazık! Bu yılın son dolunayı, Aralık’ın henüz daha ilk günlerine denk geldi. Bu da demek oluyor ki ışığım, yılbaşına birlikte gireceğiz.

Belki tarihinde yapmayınca bir anlamı kalmıyor gözünde, ama inan şurada yaptığımız şey tamamen senin için. Üstelik her biri de bunu biliyor!

Geçen ay olanları düşünüyorum da, hayat gerçekten inanılmaz! Mutlu olabilmek artık bir lüks. Gerçekten bir lüks. Düşünmeden, hissetmeden geçen tek bir günüm yok. Ve ürpermeden, yutkunmadan geçen tek bir gecem de yok. Ayda bir gece diyorsun ya, tüm hayatım olsaydın keşke gözlerimin ışığı.

aralikdolunay004Bakıyorum, saklanmışsın yine bulutların ardına. İlginçtir, herkes görebiliyor muhteşem suretini de, bir benden saklıyorsun o en güzel tenini. Sen yokken içimde kalmadı bir ben. Ellerinin dokunduğu her şeyi terk ediyorum artık. Var yine, birkaç cılız mum, titreşiyorlar seni söyleyerek. Bilmiyorlar ki ben ışıl ışıl oluyorum hep seni söyleyerek.

Fotoğraf sanatına iyice merak sardım. Hatta merak sarmakla kalmadım ve artık okullu oldum! Şaşırma. Hepsi senin için. Bunun detayını birkaç gün içerisinde yazacağım zaten. Bir ay daha sensiz geçecek. Sonra yine sensiz bir yıl başlayacak. Ancak bu sefer her şey yepyeni olacak. Tüm yeni başlangıçlar hüzne mahkumdur ne de olsa 🙂

20171203_224948

Gökyüzünde sen.

Samsung Galaxy Note 5 Deneyimi

ÖN UYARI: Yine gecikmiş bir yazıyla karşındayım sevgili okur. Yaklaşık üç aydır Samsung Galaxy Note 5 kullanıyorum. Bir önceki telefonum Galaxy Note 2 ile ilgili şurada yazdığım yazı blogun en çok okunan yazılarından bir tanesi olmuştu. Galaxy Note 5, 2015 yılında piyasaya çıktı. Yaklaşık 3 senedir piyasada olan ve hatta üzerine iki model daha çıkan (patlayıp duran Note 7 ve şu günlerde Note 8) bu model için yazılmış bir incelemeyi okumak istemeyebilirsiniz. Ancak işlevsellik açısından yapacağım değerlendirme kriterlerini pekala halen kullandığınız daha üst model cihazlarınız için de bir kriter olarak göz önüne alabilirsiniz.

Emektar Note 2, bir sabah açılmadı sevgili okur. Batarya değişikliği, deşarj etmek ve türlü türlü uğraşlar sonuç vermeyince son olarak Teknik Servis‘ine götürdüm. Servisten gelen cevap dünyamı kararttı. Arıza anakarttan kaynaklanıyormuş ve maliyeti 600 lira civarıymış. Eh, 2013 yılında almıştım telefonu ve son güne kadar görevini layığıyla yapmıştı sağ olsun. Bu saatten sonra onu huzurlu uykusuna yatırıp rotayı ne zamandır almak istediğim Note 5’e çevirdim.

İşte size sevabıyla günahıyla bir Note 5 incelemesi. Benim telefon incelemelerim internette gördüğünüz diğer incelemeler gibi “3 gb rami var, yok bilmem kaç çekirdek işlemcisi var” şeklinde olmuyor biliyorsun. Ben, cihazlar kullanıcının ihtiyacına ne oranda cevap veriyor onu yazıyorum. Kullanıcı aldığı telefonu WhatsApp ve Facebook‘a girmek dışında hangi efektif şekillerde kullanabilir onu anlatıyorum. Bu yazıda da Note 5’i birazcık olumsuz eleştireceğim.

Slim Armor kılıfla birlikte kullanmanızı tavsiye ederim.

Note 5’in bir önceki Note serisi cihazlara göre birkaç ciddi dezavantajı var. Ama en büyük dezavantajı bence “hafıza kartı” takılamıyor oluşu. Evet, yıllarca Apple‘la dalga geçme sebebimiz olan kullanıcı 8-16 GB gibi arttırılamayan, kısıtlı kapasitelere muhtaç bırakma zihniyeti, nihayet Samsung’un da gündemine girmiş. Lanet olsun. Satın aldığım Note 5, 32 GB dahili depolama imkanına sahip. Elbette daha yüksek versiyonları da var (64 GB ve 128 GB). Android’in son sürümünü destekliyor. Tam kurulu ve güncel bir işletim sisteminden geriye 10-15 GB kullanım alanı kalıyor. Bu da hareket alanımızı epey kısıtlıyor. Geriye nasıl bir seçenek kalıyor? MicroUSB ve USB girişinin aynı anda barındıran “dual” girişli flash bellekler. Ben Sandisk‘in 32 GB kapasiteli, MicroUSB ve USB 3.0 girişli ortalama bir modelini aldım. Fiyatı gayet makul. Telefonda büyük kapasiteli bir dosya oluşturduğum zaman (uzun video kayıtları gibi), bu dosyayı flash diske aktarıyorum. Bu açıdan elim epey rahatladı. Zira, kaydedilen dosyayı bilgisayara flash disk üzerinden aktarmak çok daha kolay oluyor kabloyla aktarmaya göre.

1- OTG Bağlantı Aparatı 2- Sandisk 32 GB Dual Flash Drive

Video demişken, evet, Note 5 video çekimi açısından harika opsiyonlar sunuyor. Cihazın arka kamerasıyla UHD (3840×2160 px), QHD (2560×1440), FHD (60 fps) (1920*1080), FHD, HD ve VGA kalitelerinde çekim yapılabiliyor. 32 GB’lık bir cihazla UHD kalitesinde yaklaşık 15 dakika kayıt yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla bunu tasarlayan salağın aklında nasıl bir düşünce vardı bilemiyorum. Cihazda kalan depolama alanında doğru dürüst video çekimi yapamıyoruz. Harici olarak bağladığımız usb diski de kayıt ortamı olarak gösteremediğimiz için uzun süreli ve yüksek kaliteli video kaydı imkanımız ne yazık ki kalmıyor. Arabada ibre var, motoru güçlü, ama lastikler tırt anlayacağınız.

Armor Kılıf özellikle köşelerden desteklenmiş kalın malzemeden imal edilmiş.

Samsung’un Apple’a göre en büyük artılarından bir tanesi de cihazların işlevsel her parçasının değiştirilebiliyor -bizzat kullanıcı tarafından- oluşuydu. Modeller yükseldikçe bu şansımız git gide azaldı ve yalnızca bataryayı değiştirebilme lüksümüz kaldı. Galaxy S serisinin yeni modelleri ve Note 5’ten itibaren bu da bitti. Apple kullanıcısı yıllardır böyle bir şansa sahip değildi zaten. Batarya ölünce servise gitmek zorunda kalıyordu. Ama Samsung öyle miydi? Orijinal yedek batarya kullanarak halen daha Note 2’yi kullananları görebilirsiniz. Batarya teknolojisini değiştirmiş olmaları belki bir artı olabilir. Bu yeni nesil bataryalar diğerleri şişme yapmıyor. Ayrıca Note 5’le birikte başlayan kablosuz şarj edebilme özelliği ne yalan söyleyeyim “çok havalı“. Kabloyla şarj etmekten farkı yok gerçi. Zira cihazı standın üzerinden uzaklaştıramıyorsuz 🙂 Şunu da itiraf edeyim, cihazın üç aydır kullanmakta olduğum orijinal bataryasını beğendim. Performansı çok iyi. Üstelik hızlı da şarj oluyor. Bu kalitesi daha ne kadar sürer ve ömrü dolunca bana ne kadar masraf çıkartır bilemiyorum.

Üç aylık kullanım sürem boyunca, cihazla ilgili en büyük hayal kırıklığım şu oldu: Samsung’un ürettiği ve diğer tüm Note serileri ile uyumlu olan Dock cihaz, Note 5 ile uyumlu değil 😦 Böyle bir saçmalık olamaz. Note serisi gibi işlevselliğiyle göz dolduran bir seriye resmen ihanet etmişler. Zaten telefonu “şıklığı” ile ön plana çıkartılan S serisine benzetmelerinden böyle bir kazık atacaklarını anlamalıydık ama anlayamadık. Telefonun lansman videolarında asıl bu tip detaylardan bahsetseler inanın “gerçek Note” kullanıcılarının pek çoğu Note 5’i tercih etmezdi. Evet, Samsung Dock ne yazık ki Galaxy Note 5 ile uyumlu değil. Telefonunuzu HDMi üzerinden TV’ye bağlayan, ses sistemine bağlayan ve tam üç tane farklı USB bağlantısını (örneğin klavye mouse ve usb disk gibi) kullanma imkanı veren mucizevi Dock cihazı Galaxy Note 5 ile çalışmıyor. Bu sorunun OTG kısmını yani Flash disk ya da klavye gibi aygıtları bağlayabilme kısmını, ara kablo vb. aparatlarla çözebiliyoruz. Ancak ne yazık ki HDMi kablo ile görüntü aktarımını gerçekleştiremiyoruz. Ve bu halen bir sorun.

Tasarımın belki de yegane avantajı kalemin artık daha kolay bir şekilde çıkıyor oluşu. Basmalı yapmışlar. Keşke basma eylemi için de bir fonksiyon tanımlamış olsalardı. Çok daha efektif olurdu. Kalemin yapabildikleri Note 4 ile tıpa tıp aynı. Aynı diyorum bak! Yani metin seçip doğrudan translate uygulamasına gönderme özelliği diye lanse edilen özellik hali hazırda Note 4’te de var. Burada Note 3’ten beri gelen tek handikap, kalem uygulamasında yazı yazıp silmek istediğiniz zaman “elini kaldırmadan tek bir hamlede” üretmiş olduğunuz karakteri tek dokunuşta komple siliyorsunuz. Yani örneğin kalem ekrandan kalkmadan, el yazısıyla tek bir kelime yazdınız ya da imzanızı attınız. Silmek için dokununca o “line” nın tamamını siliyor. Note 2’de ise bu olay çok devrimseldi. Tıpkı normal silgi gibi dokunduğunuz pikselleri siliyordu. Yani kullanıcıya gerçeğe en yakın yazma ve silme deneyimini sunuyordu.

Demiştim ya, cihaz, işlemci ve ram’in artan performansını saymazsak Note 4 ile çok benzerlikler taşıyor. Kalp atışı sayacı (ve buna bağlı çalışan stres ölçer), parmak izi okuyucu gibi detaylar güzel ve işe yarıyor. Şu da bir gerçek ki Note 5, gerçekten hızlı. Şimdi burada yazmayacağım birkaç özel ayarı daha yaparsanız inanın muhteşem bir hıza kavuşuyor.

Bakınız şunu her zaman açıkça ifade ettim. Ben telefonla oyun oynama olayına karşıyım. Telefonunuza oyun kurmadığınız sürece hem bataryasının, hem ekranın hem de genel olarak tüm donanımların ömrünü uzatırsınız iddiasında bulunuyorum. Cihazınız kozmetik olarak da kusursuz kalır.

Bir sonraki model Note 7’nin patlaması (gerçek anlamda) ve Note 8’in de astronomik bir fiyatla piyasaya çıkmış olması sebebiyle, Note 5 bana göre kararlı ve alınabilecek bir üst model cihaz. Android desteği, donanımın “hayvani” derece güçlü oluşuyla tercih edilebilir. Ancak hafıza kartı takılamıyor oluşu ve 32 GB hafızayla yüksek kalite video çekiminin pek mümkün olmaması (çünkü depolama alanı kalmıyor) sebebiyle hayal kırıklığı yaratıyor. O yüzden 64 GB’lı modeli tercih edebilirsiniz. Ancak ben de açtığı en önemli yara şüphesiz –seninki kadar olmasa da– Dock desteğinin ortadan kalkmış olmasıdır.

Umarım bu yazı birilerine yol gösterir ve yardımcı olur. Cihazla ilgili tüm sorularınızı çekinmeden sorabilirsiniz.

Alper’in Yeni Yatağı: Palet Projesi

palet08Bu sene yaptığımız büyük ebatlı işlerden birisi bu oldu sevgili okur. Bundan bir ay kadar süre önce başlayıp yaklaşık bir haftada bitirdiğimiz, tertemiz bir işten bahsedeceğim bu yazıda. Alper, uzun süredir kardeşiyle birlikte kaldığı evinde bir dekorasyon yapacağını söyleyince, kendisine “ahşap paletlerden bir yatak” yapabileceğini söyledim. Mustafa da paleti nereden bulabileceğimize dair çok parlak bir fikri olduğunu söylediğinde, plan aşağı yukarı kafamızda oluşmuştu.

Bir işi keyifli kılan şey, elbette fikrin orijinal olması ve emek sarf etmeyi gerektirmesidir sevgili okur. Evet, bizim fikrimiz çok orijinal değildi, daha önce yapılan bir dekorasyondu. Ama inan her birimizin verdiği emeğin karşılığında, ortaya çıkan işi görünce hepimiz hem Alper adına sevindik, hem de kendi adımıza gururlandık.

Önce gidip bir hurdacıdan ahşap palet aldık. İnternette bu tip projeleri yapanlar gidip yapı marketlerden tertemiz paletleri alıp doğrudan kullanıyorlar. Eh bunun pek de zor bir tarafı yok. Ancak bu şekilde temizlenmiş ve uygun ebattaki paletlerin fiyatları 50-100 TL/adet civarında oluyor. Biz ise çok da leş durumda olmayan 10 tane paleti toplamda 100 liraya aldık. Okumaya devam et

Bir Adım Daha Yakınında…

– Nasılsın?
– Sesini duyana kadar perişan haldeydim.
– Peki şimdi?
– Daha beter oldum.

kasim_014Hayır unutmadım. Unutmak çok da mümkün değil zaten. Gözlerimi göğe diktim ve sana baktım. Belki Dünya’nın bir ucunda, belki de Anadolu’nun ayazındaydın o anda. Belki de bulutların üzerindeydin, mutlu musun bilemedim. Ahh, ne kadar çok özledim bir bilsen.

Baştan aşağıya müziğe, melodiye bulanmış, batmış haldeyim. Gerisini koyverdim. Bir şarkı duydum, yüreğim seninle doldu yine. Evden uzakta ve senin yanında olduğum zamanların aşkıyla titredi içim. Sonra bir yol ayrımı kıvrıldı önümde, karanlığın içine doğru. Saat 06.55 ve hava aydınlanmadı. Birkaç köpek havlıyor ilerde. Gökyüzünde hala sen. Hava ayaz, üşütüyor ama sen yok musun, ah yok musun sen Dolunayım…

Ayaklarının ucunda yüzüyordum.” Azıcık ötende kıvrılmış uzanmıştım. Sonra uyandım yine. Bu aşağıdaki videoyu ilk defa çektiğimizde, senin yaramazlıkların yüzünden sonunu getirememiştik. Yıllar geçti. Bir dolunay gecesi yine kaydettik. Senin için.

Ben yalnız değilim. Ay ışığını sevenler, dolunaya tapanlar Dünya’nın her yerinde. Galiba birazcık da bir birimize benziyoruz.

yalniz

Çok, çok güzel haberler var. Olgunlaşmasını bekliyorum. Yakın zamanda burada olacak. Elini üzerimden çekme.

kasim_015

Vega Konseri – 27 Ekim SPR Eskişehir

vega002Evet sevgili okur, her ne kadar death metali yaşam felsefesi olarak benimsemiş olsak da, 2000’li yıllarda kulağımdan eksik etmediğim belki de en sevdiğim üç dört rock grubundan bir tanesi Vega‘dır. Özellikle 2005’te çıkan, grubun ikinci albümü Hafif Müzik, pek çok açıdan bir baş yapıt niteliği taşır benim için.

Elimde Değil‘i dinlerken (başını dizime düşür uyu kısmında) seni düşünerek az mı iç çekmiştim… Tam 12 yıl sonra gelen yeni albüm, Delinin Yıldızı ile ilgili ilk yazıyı bir süre önce şu yazımda okumuştun. Albüme adını veren parça başta olmak üzere, sırasıyla Sevgilim, Dünyacım ve Sonunu Söyleme Bana, çok kısa sürede aklımızı başımızdan almaya yettiler. Özellikle Delinin Yıldızı ve Sevgilim, ayda bir gecelik buluşmalarımızın yeni soundtrack’i oldu bile. İşte tüm bu sevgi seli devam ederken, 27 Ekim’de grubun yeni albüm turnesi kapsamında Eskişehir’e SPR‘ye geleceğini haber alınca inanılmaz gaza geldik. Konsere bir hafta kala biletlerimiz hazırdı bile. Yıllar önce Vega’yı Eskişehir’de dinleme fırsatı bulmuştuk, Deniz Abla o gece biraz sarhoş olduğu için konser bir saatten daha kısa sürmüştü. Ancak bu sefer yeni albüm turnesi olacağı için hem eski hem de yeni şarkılara doyabilecektik. Üstelik albümlerimizi de imzalatma şansımız vardı. O heyecanla beklemeye başladık. Saat 22.00’de kapı açılıyordu.

Biz o gazla saat 20.30’da mekandaydık. Mustafa kapıları yumrukluyor, Alper en öne geçebilmek için güvenliklerle kavga ediyordu. Ben ise iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Beklenenden 15 dakika erken, 21.45’te kapılar açıldı. İçeri, en öne geçtik. Sahnenin sağ tarafında, birazdan Tuğrul Abi‘nin gitar çalacağı kısmın önüne geçmiştik. Burada saat 23.00’e kadar bekledik. Tabi biz beklerken mekan doldu da doldu. Bizim yaşıtlarımız, bizden biraz büyükler ve bizden epey küçükler. Bak bu nokta biz anladık ki Vega, yalnızca 2000’lerde genç olanların değil, şu yıllarda da genç olanlara hitap ediyor. Yeni albümün, 12 sene önceki çizgiden devam etmesi de muhtemelen buna gösterilebilecek en büyük kanıttı. Grubun sahneye çıkmasını beklerken, tonmaisterların biri giriyor, rodilerin biri çıkıyordu sahneden. Biz de kendimizce küçük oyunlar oynamaya başladık.

Sahnede duran iki gitardan hangisini Tuğrul Akyüz çalacak diye iddiaya girdik. Ben ve Mustafa, kazandık iddiayı. Sonra giriş şarkısını tahmin etmeye çalıştık. Rodinin gelip playlisti önümüze koymasıyla iddia sona ermiş oldu. Grup sahneye yerleştiğinde saat 23.00 civarındaydı. Sahnede altı kişiyi izliyorduk. Üç kadın ve üç erkek. Tuğrul abi, bas gitarist ve davulcu erkek üyelerdi. Back vokal, ki gecenin belki de en güzellerinden bir tanesiydi, gece boyunca bizi en çok etkileyen ve sahneyi kurtaran isim oldu. Bas gitarist görüş açımızda olmadığından yorum yapamıyorum. Tuğrul Abi, özellikle birkaç soloda hatalar yapmasına rağmen enerjisiyle gayet göz doldurdu. Vega’nın Youtube’daki pek çok canlı videosunu izlemiştim. Ancak sahnedeki ekibi ilk kez görüyordum.

vega004Deniz Abla ne yazık ki yine çok sarhoştu. Pek çok şarkıyı söylemedi, söyleyemedi ve tamamlayamadı. Bu anlarda back vokal bizleri büyüledi. Diğer gitarist (ismi galiba Ece Aksoy) en ufak bir atraksiyona girmeden, neredeyse yüz ifadesi bile değişmeden konseri tamamladı. Çok üzüldük. Deniz Abla’nın konserde yaptığı “Artık çok üst seslere çıkamıyorum” itirafı ise kalplerimize saplandı kaldı. Yutkunduk. Bir diğer üzücü durum ise davulcunun, kapasitesinin çok çok altında çalmasıydı. Belli ki notadan çalabilecek kadar kaliteli bir davulcuydu ancak özellikle “Mendil” gibi aksak ritimli parçaları bile dümdüz çaldı. Üzüldük. Bunu nasıl tarif edebilirim? Bak, demek ki insan bu denli çok sevince, beklentisi de hayli yüksek oluyor. Gerçi nasıl olmasın? 12 yıl sonra albüm çıkarmışsın ve sahnelere yepyeni parçalarla dönüyorsun. Neden kendi yazdığın şarkıları kağıttan okumak zorunda hissediyorsun o halde?

vega005

Toplamda 17 şarkı çaldılar. Performanstan önce rodinin sahneye bıraktığı playlistte ufak değişiklikler yaptılar. Sahnedeki altı kişiye ilaveten, alt yapı da kullandılar. Hatta açılış parçasında küçük bir yanlışlıkla, ikinci parça başladı. Çaldıkları parçalar şu şekilde:

Dünyacım
Komşu Işıklar
Elimde Değil
Delinin Yıldızı
Mendil
Dertler İri Kıyım
Uçları Kırık
Arzuhal
İz Bırakanlar Unutulmaz
Ankara
Serzenişte
İsim Şehir
Sevgilim
Manyaklar
Ve Tekrar
Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
Alışamadım Yokluğuna

vega006

İşin en güzel yanı, yeni albüme çok ağırlık vermeleriydi. Elbette eski hit parçaları da coşkuyla söyledi herkes ancak yeni albümdeki parçaların da pek çoğunun hep bir ağızdan söylendiğini görünce, 12 yıl beklemenin sonunda ortaya çıkan albümün hakkının verildiğini anladım.

Son parçanın ortasında, Deniz abla seyirciyi selamladı ve sahneden indi. Grubun diğer üyeleri de parçayı bitirip jet hızıyla indiler sahneden ve kulise geçtiler. Maceranın ikinci bölümü bizim için hep bu aşamada başlıyordu işte: imza almak.

Vega’nın son albümü yalnızca CD formatında yayımlandı. Önceki albüm Hafif Müzik ise CD ve kaset formatında yayımlanmıştı. İlk albümü bulmak, en azından aklı başında fiyatlara, neredeyse imkasızdır. Bir diğer hayal kırıklığı ise, grubun plak formatında da yayımlanacağını duyurduğu son albüm Delinin Yıldızı’nın henüz plak olarak basılmayışıydı. Biz de Alper’le elimizde üç dört parça ürünle kulisin kapısına yöneldik. Buradaki görevliye derdimizi anlattık. Görevli isimlerimizi sorup içeriye girdi. Birkaç dakika sonra adlarımıza imzalanmış albümleri getirip verdi ve gitti. Bu kadar. Ne tanışabildik, ne bir fotoğraf çekilebildik, ne de sohbet edebildik. Üstelik tüm mekanda tek albüm imzalatmak isteyenler biz olduğumuz halde. Üzüldük.

Elbette konseri bizi birazcık hayal kırıklığına uğratmasında, mekandaki ses sisteminin de payı yok değildi sevgili okur. SPR’nin sahnesi zaten fazlasıyla küçüktür. Ancak bir de sistemin iki de bir de viyaklamasını ekleyince iş iyice katlanılmaz oldu. Ses sisteminden kaynaklanan hatalara, zamanında kendisi de kurbanı olduğu için, Alper özellikle çok üzülür. Kıyamam.

Konser ve imza faslı bittikten sonra dışarı çıktık. Özlem‘le karşılaştık. Özlem’in enteresan bir arkadaşı gelip “Abiee CD nedir yeeaa, mp3 diye bişiyy vaaer” dedi bize. Mustafa’yla bir birimize bakıp kahkaha attık. Bu esnada Caner ve Alper de gülmemek için kendilerini o kadar sıktılar ki karınları ağrımıştır muhakkak.

Evet, böylece saat 01.00 sularında Vega gecesi bitmiş oldu. Yine de grubu, yıllar sonra sahnede izlemek keyifliydi. Keşke çok daha iyi bir sistem ve sahnede, çok daha enerjik bir Vega izleseydik. Keşke Deniz abla, aklımızı başımızdan alan vokalleriyle bizleri büyüleseydi. Keşke.

vega003

Proofhead Adana’da: Gizem & Keyb’nin Düğünü

Daha önce Adana‘ya hiç gitmemiştim sevgili okur. Mersin‘e gitmiştim bir kere. O da Ahmet‘le Petra‘nın düğünü içindi. Ama Adana’yı bu kadar merak etmeme rağmen, nihayet gitmem Keyb‘nin düğünü sayesinde oldu. Geçen hafta sonunu Adana’da, kebaba, sıcağa, şırdana ve conoya bulanmış bir şekilde geçirdik. Biz geçirdik. Kimiz biz? Hafize, Mustafa, Kenan, Ahmet ve ben.

Bundan yaklaşık bir buçuk iki ay önce, Keyb’nin düğün tarihi belli olunca, hemen uçak için bilet bakmaya başladık. Şansımıza 55 liraya Anadolu Jet‘ten gidiş ve 35 liraya Pegasus‘tan (satın alırken 10 lira daha ekliyor) dönüş bileti bulduk!

13 Ekim’i 14 Ekim’e bağlayan gece, sabaha karşı saat 02.00’de Eskişehir’den Ankara‘ya doğru yola çıktık. Arabayı önce Hafize, sonra da Kenan sürdüler sağ olsunlar. Arkada yol boyunca sohbet ettik. Sabah saat 05.30 civarı hava alanına geldiğimizde vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Arabayla hava alanına gelmek çok iyi bir tercih. Hemen yakında bulunan otoparka günlüğü 15 liraya park edip oranın sağladığı servisle ya da havalı ismiyle “shuttle (şatıl)” kullanarak, hava alanına ulaştık. Ertesi sabah Adana’dan ilk uçakla döneceğimiz için tek günlük park çok makuldü.

Saat 08.00’de uçağa bindik. 08.20’de havalandık ve saat 09.00 civarında pilot inişe geçmek üzere olduğumuzu anons etti. Anadolu Jet ve THY, çok büyük firmalar sevgili okur. Kaliteli hizmetten hiçbir zaman tereddüdün olmuyor. Toplamda bir saatlik bir uçuştan sonra Adana’ya iniş yaptık. Ankara’nın sabah ayazını yemiştik. Adana’ya indiğimizde iliğimiz kemiğimiz ısındı yalan yok. Hava alanı çok merkezi bir yerdeydi. Sonradan öğrendiğimize göre, buradan taksiye binince şehir merkezi en fazla 10 dakika ve 20 TL tutuyormuş.

Bizi Keyb’nin efsane kuzeni Nuri karşıladı. Yazının başında hemen belirteyim. Adana’dan bu denli keyif alabilmişsek bu Nuri kardeşimizin sayesindedir. Böyle akraba görünce gözlerimiz yaşardı günün sonunda. Neyse, Nuri kardeşimiz bizi konaklayacağımız Toprak Mahsulleri Ofisi Misafirhanesi‘ne getirdi önce. Burası hava alanına çok yakın. Geceliği 30 lira. Kamuda çalışıyorsanız ve kurumunuzun Adana’da misafirhanesi yoksa o zaman 15 TL ödüyorsunuz 😉

Ahmet, sabah Ankara’da yediği ayazın etkisiyle rahatsızlandı biraz dinlenmek için misafirhanede kalmayı tercih etti. Biz de Nuri’yle birlikte ciğerciye gittik. Evet, saat 09.30-10.00 civarıydı ve kahvaltı için ciğerciye, Ciğerci Ulaş‘a, gittik. Zalımlar o nasıl güzel ciğerdi öyle! Başta yeyip yememek konusunda tereddüt yaşayan Mustafa ve Hafize bile beğendiler. Kendisi bizzat kasaplık sektöründen gelen Hafize kaliteyi onayladı. Nuri bizi Turgut Özal Caddesi olarak bilinen yere getirmişti. Yemek faslından sonra bu caddeyi bir uçtan diğerine gezdik. Mado‘da küçük bir mola vermişken Ahmet de aradı. Kendini biraz toparlamıştı. Ahmet’in gelmesini beklerken Hafize, Mustafa ve Kenan kuaföre gittiler. Burada fiyatlar çok ucuz sevgili okur. Aynı akşam Keyb’nin babası, Mehmet Ali komutanımın şu sözü aslında çok güzel özetleyecekti: Adana’da yaşamak da ucuz, insan yaşamı da ucuz. Üstelik bunu söyleyen tek Adana’lı da Mehmet Ali amca değil.

Kırmızı ışıkta duran doğanlardan sarkan conoları saymazsak, İller Bankası civarı da çok güzel yerler sevgili okur. Burada bir kafede Keyb’nin gelmesini beklerken ki evet, saat 15.00’e gelmişti ve biz hala Keyb’yi görememiştik, oturup kahve içtik. Keyb, yanında Nuri’yle geldi. Burada fazla oyalanmayıp tekrar misafirhaneye gittik ve nihayet düğün için hazırlanmaya başladık. Hazırlık faslı bitince gruplar halinde düğünün yapılacağı yerin yakınındaki bir restorana gittik yemek için. İşte burada Keyb’nin ailesiyle ve düğüne gelen diğer misafirlerle buluştuk. Düğün için en uzaktan gelenler bizdik ve bizim içimizde de en uzaktan gelen hatta ülke değiştirip Rusya‘dan gelen Mustafa’ydı. Böylesi bir vefanın elbette ödülü de olacaktı.

Restoranda çeşit çeşit salatalı ve mezeli bir sofrada oturup (Adana’da tüm restoranlarda masadaki salata ve mezeler en az 5 çeşit) yemek yedik. Yediğimiz adanadan çok mezeler ilgimizi cezbetti burada. Saat 18.00’e doğru, Keyb’yi ite kaka gelini kuaförden almak için gönderebildik. Biz de düğünün yapılacağı ve baraj gölü manzaralı açık hava olan salona gittik. Gittiğimizde bir de baktık ki bizden ve masaları yerleştiren garsonlardan başka kimse yok. Mekanın boş olmasını fırsat bilip bir dolu fotoğraf çektik. Saat 20.00’ye doğru misafir gelmeye ve salon dolmaya başladı.

Düğün başladı. Gelin ve damat salona girdiler. Bizim Eskişehir’deki düğünlerden farklı olarak burada müzisyen yoktu. Burada DJ vardı. Tüm oyun havalarını basları arttırılmış ve teknoya yakın remikslerle çalan bir DJ. Yazının en başında demiştim ya Adana’dan keyif almamızı sağlayan şeylerin başında Nuri kardeşimiz geliyordu. Keyb’nin de sağdıcıydı hatta. Ama keyfimizi bozan tek şey ise düğündeki davulcu ve zurnacı oldu. Sadece biz değil, tüm misafirler için büyük ızdırap oldular.


Hani demiştim ya böylesi bir vefanın ödülü de büyük olacaktı diye. Heh işte, Keyb nikah şahidi olarak Mustafa’yı seçti. Onlar sırasıyla “evet” diye bağırırlarken (gelin ve damadın bu performansları takdire şayandı) sıra şahit olarak Mustafa’ya geldiğinde biraz temkinli davrandı. Epey bir düşündü, sessizlik falan oldu. Nihayet ikna oldu ve şahidim diyebildi.

Nikah şahidi olarak Mustafa

Selim ve Semih‘i en son 4 ya da 5 sene önce görmüştüm. Bu düğünün bir güzel yanı da, yıllardır aramızda devam eden kopukluğun nihayet sonra ermesi oldu. Gece boyunca her ikisiyle de, daha da çok Selim’le takıldık. Düğün bitmek üzereyken Kenan ve ben hariç bizim ekibin geriye kalanı misafirhaneye geçtiler. Biz de Keyb’nin üniversiteden arkadaşı başka bir kral insanla (ismini unuttuğum için beni bağışlasın) 15-20 dakika sonra misafirhaneye geçebildik.

Burada üzerimizi değiştirip inanılması zor ama, kebap ve şırdan yemek için yine çarşıya geçtik. Hafize, epey yorulduğu için gelmedi. Biz de sıkış tepiş Selim’in arabaya doluşup çarşıya çıktık. Saat gece yarısını geçmişti bak! Mekana gittiğimizde yine inanılması güç bir şekilde, kapıda tam 6 tane gelin arabası saydık. Meğer Adana’da adet böyleymiş. Düğünden sonra herkes adana kebap yemeye gidiyormuş. Eh, farkında olmadan biz de geleneğe uymuş olduk. Biz yemeği bitirmek üzereyken düğünden çıkmış ve kıyafetlerini değiştirmiş halde Keyb ve düğün ekibi de geldiler. Biraz da onlarla sohbet edip bu sefer şırdan yemek için yola düştük. Semih ve Ahmet, yemeyecekleri için Nuri kardeşimiz, bir başka peygamberlik örneği gösterip, kendisi de yemekten vazgeçip bunları misafirhaneye, şehrin diğer ucuna götürdü. Biz de Mustafa, Selim, Kenan ve ben nihayet beşinci şırdancıda bulabildik şırdanı. O saatte Adana’da şırdanın piyasası epey yüksekmiş anlayacağınız.

Mustafa ve Kenan, yemediler. Neden yemediler anlamadım. Selim’le ben birer şırdan götürdük. Sonra Selim dayanamadı bir de mumbar söyledi. Ondan da yedik. Lan tereyağında kızartmışlar nasıl çıtır çıtırdı mumbar. Vay arkadaş!

Şırdan

Mumbar

Uykusuzluktan ölüyorduk tabi ki. Şırdan faslında sonra misafirhaneye geçtik. Keyb ve Gizem’le son defa burada görüştük ve kucaklaştık. Saat 03.00 civarındaydı. Alarmı iki buçuk saat sonrasına kurup uyudum. Saat 05.30’da uyandım ve Ahmet’i de uyandırdım. Saat 06.00’da taksiye binip hava alanına geçtik. Mesafe çok kısaydı dediğim gibi. Saat 07.30’daki uçağa çok çok rahat yetiştik. Uçakta Ahmet’le yan yana oturuyorduk. Pegasus, check-in işleminde koltuğunuzu default olarak veriyor. Kendiniz koltuk seçmek isterseniz, cam kenarı falan seçmek isterseniz ekstra ücret ödemek zorundasınız. Uçağa binince direkt olarak uyudum. Uçak Ankara’da tekerleri yere vurunca kendime gelebildim. İşte Adana macerası bitmişti. O sıcacık ve bol acılı bir günün ardından sabah ayazında yine Ankara’daydık.

Aracımızı otoparktan alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hepimizin çeşit çeşit boşaltım sorunları vardı ama olsun. Adana’nın suyu bizi mahvetmişti sevgili okur. Yol üzerinde Ankara çıkışında bir benzin istasyonunda, çok lezzetli poğaçalar ve simitler yapan bir fırında kahvaltımızı yaptık. Sonra Eskişehir’e kadar beni uyutmadılar. Perişan oldum. Nihayet Ahmet ve Mustafa uyuyunca ben de yarım saat falan uyuyabildim.

Yazı bitti. Keyb’ye ve Gizem’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Nuri’ye de sonsuz teşekkür ediyorum. Umarım Eskişehir’de ağırlama imkanım olur. Bu yazıyı okursan muhakkak bana ulaş. Ah Adana ah! Yine geleceğim, belki bu sefer yanımda sen de olursun.

Delinin Yıldızı & Benim Dolunayım

ekimdolunayİşte yine bir gökyüzü şenliği! Kaldır başını ve göğe bak. Bu ayın dolunayında kendimize ve içimizde sönmeyen şu öfkemize yepyeni bir marş buldum. Kulağıma her çarptığında saçların yüzüme vurmuş gibi hissediyorum. 

vega-delinin-yildizi-ile-geri-donuyor-10014839_1788_oEvet sevgili okur, muhtemelen geçen ayın en önemli müzik gündemlerinden bir tanesi de Vega‘nın yepyeni albümü “Delinin Yıldızı“, tam 12 yıl sonra yayımlandı. En son 2005’te yayımladıkları başyapıt “Hafif Müzik“ten sonra, 2000’lerde rock yapan pek çok grup gibi sessizliğe bürünmüştü. Biz aradan geçen 12 yıla rağmen hala “Ver mendilin varsa yanında…” diye bağıra çağıra şarkılar söylerken Vega, öyle bir dönüş yaptı ki seni bilmem ama beni olduğum yere çiviledi.

Delinin Yıldızı, toplam 10 parçadan oluşan ve pek çok bakımdan bir önceki albüm Hafif Müzik’i anımsatan bir albüm olmuş. Bu yeni albümde davulları biraz tek düze bulduğumuzu söyleyebilirim. Gerçi programlanmış olmasına rağmen gayet gerçekçi geliyor onu da itiraf edeyim. Hafif Müzik’teki davul partisyonları çok daha yaratıcı ve çeşitliydi. Deniz Abla‘nın sesi bizi bizden alırken, aslında arkada davulcu inanılmaz şeyler yapıyordu.

vega1703

Albümdü yaklaşık on gündür dinliyorum. İki gün önce de iki adet elime geçti. Bu satırları yazarken albüme adını veren ve aynı zamanda açılış parçası da olan “Delinin Yıldızı” çalıyor. Albümde en sevdiğim parça çok net bir biçimde bu. Çünkü sözleri öldürdü, yüreğimi parçaladı. Youtube’da salağın biri “kurtulamadınız ergen sözlerden” diye yorum yazmış. O salak bilmiyor ki bu albüm neden yazılmış? Deniz Özbey‘in şu satırlarının ardında neler gizli? İtiraf ediyorum bu yazı aslında tam da bu parçaya dikkat çekmek için yazıldı. O güzel dizeleri şöyle alalım:

Bir rüyanın içindeyim, bileklerim sade bir suda
Yılları var şarapların sallanırken şu sofrada
Kadehin ağzımda bir ay yarısı bulutlarla firar

Yukarıyı hayal ettim bir aşk acısı koynumda
Bir sevgilim vardı kolları şimdi kimin boynunda?

Düşmüş delinin yıldızı yüzüyor ayağımın ucunda
Rüyamın en garip yerindeyim
Düşmüş aşkların en haksızı, yanıyor kalbimin ucunda
Ve ben hala onun elindeyim

vega1704

Albümün ilk klibi de bu parçaya çekilirse büyük sürpriz olmayacak. Yakın zaman da bir de plak müjdesi verdiler. Bakalım Eskişehir konserine yetişir umarım.

Albümdeki bir diğer favorim ise vasat sözlerine ve son kısımdaki gereksiz atraksiyona rağmen, yine de kendini çok sevdiren Dünyacım. Çok iyi parça. Bir diğer iyi parça ise özellikle vokalin yarattığı o gizemli havadan dolayı Sevgilim. Özellikle nakaratlarla konserlerde çok patlayacağını düşünüyorum bu parçanın da. Albümün genelinde ister istemez, bir önceki albümle bir kıyaslama yapıyorum. Üç aşağı beş yukarı diğer albümde denk düşen parçalar oluyor. Ancak bu benzerlik rahatsızlık vermek şöyle dursun bilakis bizim özlediğimiz bir durumdu. “Seni mutsuz edicem biraz” müziğinden kurtulup şöyle dokunaklı şeyler dinlemeyi özlemişim. Albümün parça listesi şu şekilde:

1. Delinin Yıldızı
2. İsim-Şehir
3. Arzuhal
4. Sevgilim
5. Dertler İri Kıyım
6. Komşu Işıklar
7. Dünyacım
8. Sonunu Söyleme Bana
9. Man-yak-lar
10. Ve Tekrar

Albümün kapağındaki güzellik, Deniz Özbey ve Tuğrul Akyüz‘ün kızları. Bu albümün belki de 12 yıl sonra çıkmasının sebebi de bu küçük güzelliğin ta kendisi. Anneciği onu büyütmekle meşgulmüş. Kartonette şöyle bir not yer alıyor: “Bu albüm kendi gücüyle ayakta durmaya çalışan kız çocuklarına, onlara bunun için yol gösterenlere ve güzeller güzeli annemiz Güler Özbey’e adanmıştır.”

vega1705

Albümü yayımlayan Gergedan Müzik Prodüksiyon, Youtube kanalında tüm şarkıları yayımladı. Dinleyin. Ama özellikle Delinin Yıldızı’nı dinleyin. İlk dinlemede sizi sarmazsa ısrarcı olun, birkaç kere daha dinleyin. Bir bakmışsınız ki sarıp sarmalanmışsınız. Unutamadığınız o sıcaklık tüm vücudunuza yayılmış.

vega1702

Tek bir öykü yazamadım sana. Ellerim gitmiyor kağıdın üzerine. Korkuyorum bir harf döner, bir nokta kayar da sen olur diye. Bu, muhtemelen seni açık seçik görebildiğim bu yılın son dolunayıydı. Umarım öyle olmaz.

Düşmüş delinin yıldızı yüzüyor ayağının ucunda.

İklim Değişikliği Hibe Programı 2017 – Ankara

ankar007

Evet sevgili okur, geçen hafta ben neredeydim? Ankara‘da! Ne yapıyordum orada? AB tarafından verilen birliğe katılım öncesi mali destek fonun aracılığıyla (IPA), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na aktarılan hibeden, Bilecik olarak hazırladığımız proje sayesinde küçük bir pay alabilmeyi hak etmiştik çünkü. Ankara’da işte bu proje kapsamında alınan hibenin ne şekilde harcanacağı ve projenin nasıl yürütüleceğine ilişkin bir eğitim programına katıldık.

Hazırladığımız proje, iklim değişikliği alanında mevcut farkındalığın ortaya konularak, yapılacak çalışmalar sayesinde bu seviyeyi daha üst düzeylere çıkarmak ve konuya ilişkin bir takım sürdürülebilir yaptırımlarda bulunmak üzerineydi. Böyle süslü püslü ifade edince ne de güzel duruyor değil mi 🙂

ankara005

ankar003Salı günü Bilecik ekibiyle buluşup Ankara’ya gittik. Burada, Çukurambar tarafında Point Hotel‘e yerleştik. İlk gün pek bir şey olmadı. Ertesi gün bizzat Bakan’ın da katılacağı etkinlikte neler yapacağımızı konulup programladık. Çok yorgun olduğum için hemen uyudum. Ertesi sabah saat 07.30’da otelden servislere bindik ve bu sefer Sheraton Hotel‘e geçtik. Zira etkinliğe Bakan’ın ve Bakanlığın da üst düzey yöneticileri katılacağı için ilgi çok büyüktü. O kadar insanı alabilecek büyüklükte salon çok az sayıda otelde varmış.

ankar012

Ekibimiz

Saat 08.15 civarı kayıt yaptırıp fuaye alanına girdik. Burada hibe almaya hak kazanan 38 farklı projenin her biri için birer stant kurulmuştu. Kendi projemizin standını bulup yerleştik. Yaklaşık iki saat kadar bekledikten ve diğer 37 projeyi inceleyip o ekiplerle tanıştıktan sonra protokol geldi ve program başladı. Salonun tamamına yakını doluydu. Öyle ki Bilecik ekibinde Halk Sağlığı Müdürlüğü‘nden Mehmet Abi ve ben ön taraflarda oturmaya yer bulamadık. Unutmadan ekleyeyim, etkinlikte tam 6 yıl sonra kimi gördüm dersin? Burcu‘yu! Biricik sınıf arkadaşımı. İşte etkinlik başlayınca salonun arka kısımlarında Burcu, Mehmet abi ve ben birlikte oturduk. Etkinliği oradan izledik.

ankar010

Burcu ve ben

Etkinlikte çok değerli konuşmacılar yer aldı ve gerçekten çok önemli kitabi bilgiler verdiler. Şimdi bu konuşmacıları ve konuşmalarından aldığım notları aktarıyorum. Burada yer alan ifadelerin bazılarını ben özet halinde yazmış olabilirim. Rakamlarda ufak tefek hatalar olabilir ve konuşmacıların düşünceleri kendilerini bağlamaktadır.

Açılış konuşmasını NTV‘den tanıdığımız sunucu Simge Fıstıkoğlu yaptı. “İklim Değişikliği Sonumuz Olabilir mi?” sorusu üzerinden konuşmasına yön verdi. Salonu epey kontrolü altına aldı diyebilirim. Konuşmasından notlar: Okumaya devam et

İhsan Oktay Anar Külliyatı

ioa00

Uzun süredir aklımdaydı paylaşmak ancak bilgisayarın başında oturunca silip gidiyordu aklımdan. İhsan Oktay Anar‘ın bütün eserlerini eski ve yeni basım olarak toplarlamış bulunuyorum sevgili okur. Bu yazıda, tamamı İletişim Yayınevi‘nden yayımlanmış olan kitaplarından bahsedeceğim. Belki başka bir yazıda da İhsan Oktay’ın OT Dergisi‘nde ve diğer başka dergilerde yayımlanan yazılarını paylaşırım.

ioa07

Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlanmış üç farklı versiyonu

ioa01

Özel Baskı Ciltli (sağda) ve Dış Kabı (solda)

Evet, yolculuğumuz 1995’te başlıyor. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandığında, herhalde o dönemin edebiyat eleştirmenleri büyük çaplı bir şok geçirmişlerdi. Zira ilk defa bir yazar fanteziyi tarihle yorumluyor, kendi kurguladığı bir paralel evrende adeta mucizeler yaratıyordu. Üstelik bunu yaparken bilimin olanca gizemini de kullanıyordu ki okuyucuların beyinlerinde şerareler ardı ardına beliriyordu. Gerçekle düşü ayıran çizgiyi neredeyse yok ediyordu.

Puslu Kıtalar Atlası, ilk yayımlandığından beri tam 22 sene geçti ve Türk Edebiyatı’nın kült eserleri arasında adını çoktan yazdırdı bile. Hatta yirminci yıl özel baskısı bile yapıldı çok güzel bir cilt ve dış kaplamalı olarak. Puslu Kıtalar, İhsan Oktay’ın yayımlanmış olan yedi romanı içerisinde en çok okunan, en çok bilinen ve ne yazık ki popüler kültüre en çok çerez yapılmaya çalışılan oldu. Oysa ki hemen her sayfasında bambaşka bir lezzet, bambaşka bir gizem ve kim bilir ucu nerelere uzanan bambaşka atıflar var. Ve çok az okuyucu kitaplardaki göndermelerin farkında.

Bu noktada bazen isyan ediyorum. Keşke, İhsan Oktay Anar, bu kitapla tıpkı Tolkien gibi, Martin gibi yepyeni bir evren kurgulasaydı ve tüm eserlerinde bu evreni kullanıp geliştirseydi. Gerçi evet, kısmen, yaptığı iş buna benziyor biraz. İkisi hariç, tüm kitaplarındaki olaylar Osmanlı döneminde geçiyor. Ancak Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman‘da Osmanlı sonrası genç Cumhuriyet dönemini anlatıyor.

ioa06

Yolculuğun bir sonraki adımı ise Kitab’ül Hiyel. 1996 yılında, “Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri” alt başlığıyla yayımlandı. Bu romanda, bir öncekinin aksine, öykülerde anlatılan icatların çizimleri de yer alıyordu. İhsan Hoca, bu çizimleri de bizzat kendisi yapmıştır. Her biri, birbirine bağlı olan öyküleri tam 94 farklı ağızdan nakletmiş, okurken bu kişilerin lakapları bile kahkaha krizine sokmaya yetmiştir okuyucuları. Mizah, İhsan Oktay’ın kitaplarında hep vardır. Bu öyküde de dozunu ustalıkla tutturmuştur. Kitap, 144 sayfa olmasına rağmen, yapılan atıfları tek tek araştırıp bulmaya kalktığınızda okuması iki üç gün sürebiliyor. Puslu Kıtalar, yola çıkmak için olmazsa olmazdır. Kitab’ül Hiyel ise yola çıkarken alınacak en leziz yolluktur.

ioa02

Efrasiyab’ın  Hikayeleri, 1998 yılında yayımlandığında, İhsan Oktay’ın üçüncü kitabı olmasının yanı sıra, Puslu Kıtalar Atlası’nda sürekli bahsedilen Efrasiyab isimli kahramanın hikayelerinin de nihayet yayımlandığı düşüncesiyle büyük heyecan yaratmıştı. Ancak, Puslu Kıtalar’da bahsedilen Efrasiyab ile kitapta bahsedilen Cezzar Dede‘nin pek de alakaları yoktu. Üstelik kitaptaki olaylar tahminen 1950-1970 arası dönemde geçiyordu. Eh, önceki kitaplardaki o tarihi ögelerle iç içe geçmiş fantastik kurguları bulamayan okurların gözünde Efrasiyab’ın Hikayeleri, en zayıf eser olarak kendine yer edindi. Ancak bu haksızlık bence. Bu kitabın benim için bir önemi de annemin de okuduğu ilk ve tek İhsan Oktay kitabı olmasıdır.

ioaefrasiyab

Efrasiyab’ın hikmetlerinden bazıları… (Resimli Roman’dan)

ioa03

Yaklaşık 7 yıllık bir aradan sonra, 2005’te, üstelik aynı yıl içinde tam dört baskı yaparak, Amat yayımlandı. Aman yarabbim o ne kitaptı öyle! Seval‘in doğum günü hediyesi olarak aldığı bu kırmızı kapaklı kitabı, evden okula, okuldan eve giderken dolmuşlarda ve otobüslerde okudum. O nasıl bir kurgu, o nasıl bir ters köşe etmektir öyle! Evet, Puslu Kıtaları bitirip başımı kaldırdığımda gözlerim sevinçle parlıyordu. Hayatımın en önemli yazarlarından birini bulmuştum ve üstelik yıl 2007 idi. Ancak Amat’ı bitirdiğimde gözlerimde oluşan parıltıyı, dehşete düşmüşlük, şaşkınlık ve hayranlığın bir karışımı olarak tanımlayabilirim. Puslu Kıtalar’dan sonra en sevdiğim ikinci kitaptır. Kitabın adında dahi bir gönderme, bir oyun var. Dahası okudukça denizcilikle ilgili bu kadar çok Osmanlıca terimi nasıl da ustalıkla kullanmış bu adam  diye mest oluyorsunuz.

ioa04

Çok bekletmemiş ve 2007’de Suskunlar‘ı patlatmış bu sefer de hoca. Eflatun rengi bir roman bu. İletişim Yayınları’nın da tek tip tasarıma geçmeden önce yayımladığı son Anar romanı. 2007’de yayımlandığında özellikle Amat’ın getirdiği başarı ve aldığı ödüller sayesinde, Suskunlar, Puslu Kıtalar’dan sonra, hocanın en çok bilinen romanı olmuş. Benim şansım, 2007’de Puslu Kıtalar’ı keşfedip bu dünyaya dalınca, karşımda okuyabileceğim bir tanesi de yeni yayımlanmış tam dört tane roman  olmasıydı. Dolayısıyla o yıl benim için İhsan Oktay Anar yılı oldu. Hayatım, düzenim, hayal gücüm ve hatta blogum bile, o dönem onun etkisine girdi. Suskunlar’ın bendeki baskılarından bir tanesini birkaç yıl sonra bir arkadaşıma hediye ettim, belki o da bu dünyaya ilgi duyar diye. Bir de unutmadan, benim İhsan Oktay Anar kitaplarım notlarla, işaretlerle ve çevirilerle doludur. Özellikle ilk eserlerini, benim kitaplardan okumak, alçak gönüllü olamayacağım, bir ayrıcalıktır 🙂 Çünkü hemen her göndermenin açıklaması vardır. Bunları bulmak, araştırmak için saatlerim ve günlerim gitti. Suskunlar, diğer tüm kitaplar arasında beni ilk defa biraz korkutan kitap oldu. Kitaptaki bir sahne, okuduğum gece rüyama girmişti hiç unutmuyorum. Tıpkı öncekiler gibi, bu kitapta da müzik ya da onun ifadesiyle musikî’ye dair tüm terminoloji Osmanlıca.

ioa05

Taa 2012’de yayımlandı Yedinci Gün. Önce İletişim Yayınları’nın yeni kapak tasarımı şaşırttı. 180 dereceyi eşit açılara bölünmüş halde gösteren çizimleri içeren kapağı ve sırtta yapılan renk değişiklikleri şahsen beni şaşırttı. İletişim, artık İhsan Oktay kitaplarını yepyeni bir seri halinde basıyordu. İtiraf edeyim Yedinci Gün, ustanın en az okuduğum kitabıdır. Ortasından dalıp bitirmeleri saymazsak baştan sonra herhalde ancak 2 defa falan okumuşumdur. Ancak burada da hoca boş durmamış, havacılığa ve bugün bile tartışılan bir takım uygulamalara merak salmış. Aşk‘ın insana neler yaptırabileceği, tüm diğer eserler arasında en iyi şekilde bence burada tarif edilmiş. Aşk, Döjira, ahh.

Vee geldik 2014’tün ilk aylarına. Galiz Kahraman yayımlandı. Hayatımın belki de en unutulmaz yılı olan 2014’te, yarısını yolda yarısını da rüyalarda okudum. “Mevcude’nin çekilmez hoppalığını” ben biraz “sevimli ve tahrik edici” bulsam da, kitaptan süzülenler yalnızca bu tahrikler değildi. İlk defa basında, sağda solda İhsan Hoca’nın bu kitabı birilerini iğnelemek, eleştirmek için yazdığı iddia edildi. Yanılmıyorsam tam da bu dönemde, İhsan Oktay’ın yazmayı bıraktığı iddia edildi. Bizler dehşete düşmüş, hocayı ikna etmek için açılan Facebook gruplarına üye olurken, neyse ki bir açıklama yaptı ve yüreklere su serpti. Galiz Kahraman’da, öykü boyunca İdris Amil Hazretleri‘ne gülüyor ve Efgan Bakara zavallısına acıyoruz. Hoca, burada ilk defa kalemi kırıyor ve haykırıyor, aşk acı çekmektir arkadaş! İlginç bir nida ile başlayan kitap bu sefer yerine oturmuş ve gülümseten, aynı nidayla bitiyor: Hüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!

ioa09

Eveeet, buraya kadar bahsettiğim tüm kitaplar hoca tarafından yazılıp yayımlanan kitaplar. Yalnızca bir tanesinde, Kitab’ül Hiyel’de kısmen de olsa görseller, çizimler görebilmiştik. İstanbul’da yapılan bir sergi haricinde, İhsan Oktay’ın karakterlerinin neye benzediği konusunda kimsenin bir çıkarımı yoktu. Herkes, “ulan keşke Uzun İhsan’ı bir görsem, Ebrehe nasıl bir tip?” diye okuyor, hayaller beyinlerin en derin kıvrımlarından akıyordu. İşte, 2015’te bomba patladı ve usta çizer İlban Ertem, Puslu Kıtalar Atlası’nı resimli roman olarak uyarladı. Ama ne uyarlamak! Her biri olağanüstü güzellikte binlerce görselle bezenmiş, 300 sayfaya yakın ve gerçek bir atlas boyutunda bir kitap! Burada İletişim Yayınları’na biraz kızgınım. Çünkü 2015’te yapılan ilk baskı ince karton kapaklı olarak yayımlandı. Aynı yılın sonlarına doğru ise ikinci baskı bu sefer kalın karton kapaklı ve ciltli olarak, daha bir güzel yayımlandı. Mecburen ikisini de almak zorunda kaldık.

Hocanın birkaç istisna dışında, hemen her kitabında kendine çaktığı bir selamı var. Bazen bizzat kendini yerleştiriyor bazen de düpedüz kendisini tarif ediyor. Her kitapta da bir meslek dalına ait detaylı bilgiler veriyor. Yani kitabın konusunda bizzat o meslek dalı yer alıyor. Şöyle ki;

Puslu Kıtalar: lağımcılık, tünel inşa işleri

Kitab’ül Hiyel: mühendislik, Makine mühendisliği

Amat: denizcilik

Suskunlar: müzik

Yedinci Gün: havacılık, mühendislik

Galiz Kahraman: kısmen aşçılık

Uzun bir yazı oldu. Umarım birilerinin işine yarar. Son olarak kitapların basım yıllarını ve bendeki kitapların baskı numaralarını içeren bir tablo ekliyorum. 3 yıl oldu hala yayımlanan bir şey yok. Müjdeli haberi de yine buradan vermek üzere, öpüyorum.

ioa08

Kitap İlk Basım Yılı Sahip Olduğum Baskılar
Eski Tasarım Baskısı Yeni Tasarım Baskısı
Puslu Kıtalar Atlası 1995 29. Baskı 54. Baskı
Kitab’ül Hiyel 1996 18. Baskı 27. Baskı
Efrasiyab’ın Hikayeleri 1998 19. Baskı 31. Baskı
Amat 2005 5. Baskı 15. Baskı
Suskunlar 2007 1. baskı 11. Baskı
Yedinci Gün 2012 —– 1. Baskı
Galiz Kahraman 2014 —– 1. Baskı
Puslu Kıtalar Atlası 20. Yıl Özel baskı 2015 Tek Baskı
Puslu Kıtalar Atlası (Resimli Roman) 2015 1. ve 2. Baskılar