Dolunay ve Açıköğretim Mezuniyeti Sevinci

İki yıldır, zaman zaman hakkında yazdığım, müthiş keyifli ve bir o kadar da öğretici, eğitici Açıköğretim yolculuğumun sonuna geldim sevgili. Geçen hafta Perşembe günü mezuniyet töreni vardı. Yazmak için dolunayı beklemeye karar verdim. Bu bir mezuniyet yazısı olacağı için birazcık uzun olacak.

dolunay0619

Dolunay biraz nankördür. Bir ay yüzünü bile göstermez, bir diğer ay ışığı düşer yastığınıza…

mezuniyetposterGeçtiğimiz hafta Açıköğretim Fakültesinin final sınavları açıklandı. Böylece, toplamda dört dönem süren Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Programı’ndan mezun oldum. Geride bıraktığım dört dönem içerisinde, dönem ortalamamın en yüksek olduğu dönem son yani dördüncü dönemdi. Programı 3,70 genel not ortalamasıyla bitirdim. Eğer ilk dönem, şimdi sahip olduğum öngörüye sahip olsaydım inan bu ortalamanın daha da yüksek olmaması için hiçbir neden yoktu. Üstelik vereceğim tavsiyelere uyan herkes en az bu şekilde bir ortalama yaparak bölümden mezun olabilir. Ha, şu da var tabi ki: Ortalamaya yapmaya ne gerek var? Hiçbir gerek yok 🙂

Ben Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Programına 11 Eylül 2017’de kayıt oldum. Toplamda dört dönem, yani iki yıldan ibaret bir programdı. Yıllardır okuduğum, Fen bilimleri alanından farklı bir alanda okumak, eğitim almak istediği her zaman olmuştur bende. Hatta doktorada da, önce Sosyoloji Anabilim Dalı’na başvurmuştum. Başvurum, alan farkı yüzünden kabul edilmeyince Sosyal Bilimler alanına olan hırsım daha da arttı.

Muhakkak hepimizin içinde, güzel sanatların bir kısmına ya da tümüne karşı bir ilgi vardır. Ben de yıllarca özellikle resim sanatına çok büyük ilgi duydum. Özellikle filmlerde, sosyal çevrede ünlü ressamlar ve tabloları, eserleri hakkında bilgi birikimine sahip insanlar gördükçe, ne yalan söyleyeyim, hep imrendim. Sanatın bu en renkli dalı, sanat akımları, sanat tarihine geçmiş en ilginç ve özel anlar gibi konular hep ilgimi çekti.

İşte okuduğum bölüm, yalnızca fotoğraf sanatı ve sinema hakkında değil, sanatın tüm branşları, iletişim, reklam, sosyoloji gibi alanlarda da inanılmaz bilgiler ve değerler kattı.

dersler

Bu tabloda her dönem aldığım dersler yer alıyor. Bunlardan renkli olarak belirttiklerim en keyifle okuduklarım oldular. Bu konularda inanılmaz bir genel kültür de sağladılar. Açıköğretim Fakültesinin diğer bölümlerinden farklı olarak, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü’nün kitapları cidden piyasada sürekli alıcı bulabiliyor. Çünkü özellikle fotoğrafla ilgili teknik kitaplar, akademik, güncel ve doğru bilgiyi içeriyor. Ülkede bu şekilde güncellenebilen bir başka yayın evi daha yok. Ayrıca bana göre, ülkemizde fotoğrafın yaşayan efsanelerinden Levend Kılıç da, bölümdeki çoğu kitabın editörlüğünü ve derslerin hocalığını yapıyor.

Sınavlara hazırlanırken yalnızca Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi için geliştirilen “E-Kampüs” sistemini kullandım. Hem çevrim içi olarak soru çözmek hem de basılı yayın temin etmek için burası vazgeçilmez oldu. Programın ikinci döneminde Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim sisteminde basılı kitap vermekten vazgeçti. Bu karara başlarda büyük tepki gösterdim. İlk katıldığım Kalite Elçileri toplantısında bu durumu da dile getirdim. Ancak sonradan anladım ki bu şekilde olması çok daha mantıklı ve hesaplı oluyor. Çünkü bu sayede, belki de çoğu kişinin yüzüne bile bakmadığı milyonlarca kitap basılıyor, kaynak israfı oluyor. Bunun yerine tüm kitapların dijital hallerini sisteme yükleyip, benim gibi ille de kitap isteyenlere de “Kitap Satış Sistemi” üzerinden istedikleri kitapları satmak çok daha mantıklı. Üstelik bu sayede, yıllık harç ücretlerinde de hatırı sayılır bir indirim yapılmış oldu.

 

Her sınav döneminde, e-kampüs üzerinden tüm derslere ait deneme sınavları ile çıkmış soruları PDF formatında indirip düzenledim ve kitapçık şeklinde bastırdım. Yine ünite özetlerini de aynı şekilde bastırdım. Böylece elimde kalıcı bir sürü materyalim oldu.

onurbelg

Ders çalışırken de her üniteyi bir yandan okuyup diğer yandan da ufak notlar çıkardım. Bu notları ilk dönem elimle yazıyordum. Ancak daha sonra tablet ve bilgisayarda yazmaya başladım, çok daha hızlı oldu. Bazı derslerde de doğrudan PDF üzerinden kopyaladım. Bu çok daha hızlı bir yöntemdi. Böylece sınava girmeden önce kitapların tamamını okumuş oluyordum. Bir de not çıkardığım için en önemli noktalar hep aklımda kalıyordu. Eh bunun üzerine sınavdan bir gün önce de çıkmış soruları ve deneme sınavlarını çözünce iyice oturuyordu. Sınava gireceğim okula gideceğim sabah bir saat kadar erken gidip bir de kendi çıkardığım notlara göz gezdiriyordum. İnan bu şekilde, son dakikada görüp de yakaladığım bir sürü soru oldu. Eh, yöntemin başarılı olduğu da ortada ki genel ortalamam 3.70 oldu 🙂 Ayrıca her dönemde not ortalamam 3,5 üzerinde olduğu için Yüksek Onur Belgesi aldım. Lisans eğitimimde değil yüksek onur belgesi almak, ortalamayı 2’nin üzerinde tutmak bile benim için büyük bir olaydı. Açıköğretim sayesinde bu keyfi de yaşamış oldum.

mezun06

Tuttuğum notları bu şekilde ciltlettim

Geride bıraktığımız hafta Perşembe günü, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsünde bulunan Açıköğretim Fakültesi Binası’na gittim. Önce kalite temsilcileri arasında yapılan bir toplantıya katıldım. Kalite temsilcisi olmak, Açıköğretim Sistemi’nin güzelliğine ve tadına varmak için büyük bir ayrıcalık. Olabiliyorsanız siz de muhakkak olun sevgili okur. Bu toplantıdan sonra hiç üşenmeden gittim kendime cüppe, kep, püskül, kep yüzüğü ve mezuniyet şalı aldım ve o gün yapılacak mezuniyet törenine katıldım.

fbthdr

O öğleden sonra hafif bir yağmur çiseliyordu ve biz de yaklaşık 500 kişilik bir topluluk olarak törenin yapılacağı çim sahaya doğru gidiyorduk. Ülkenin çeşitli şehirlerinden gelen bir sürü insan vardı. Farklı yaşlardan, mesleklerden yüzlerce insan mezuniyet coşkusunu yaşıyordu. Gecikmeler olunca birkaç çıkıntı tip peydah oldu. Seslerini yükseltip kendi kendilerine protesto falan etmeye kalktılar. Güldüm içimden. Yıllar önce lisanstan mezun olurken bizim törenimiz Atatürk Stadyumu’nda yapılmıştı. Saatlerce beklemiş ve dikilmiştik ayakta. Ama hiç birimiz uf dememiştik. Öylesine keyifli bir akşamdı bizler için.

mezun04

Dekan Hocamız Prof. Dr. Yücel GÜNEY ve ben

Hemen yanımda duran, Aşçılık Bölümü’nden 3,97 ortalamayla mezun olduğu halde bölüm birincisi olamadım diye üzülen bir kadınla tanıştım. Bahar Hanım. İstanbul’dan mezuniyet için gelmiş ancak son dakika yetiştiğinden kep ve cüppe almamış kendine. İşaret gelince stada hep birlikte girdik. Epey bir tanıdık hoca gördüm kalabalıkta. Orkun Şen hocama buradan sevgiler 🙂 Katılanları selamladıktan sonra yerlerimize geçtik.

 

cof_soft

He-man’in abisi Çetin

Rektörün konuşmasının ardından beklenen o an geldi ve 2011’den tam 8 yıl sonra, bir kez daha kepimi fırlattım havaya 🙂 O gün törene beni izlemeye yalnızca Merve ve Enes gelmişlerdi. Yaklaşık yarım saat süren törenden sonra onlarla buluşup fotoğraf çektirdik. Daha sonra, ödünç aldığım cüppeyi teslim ettik. Böylece mezuniyet töreni sona ermiş oldu.

Yıllar önce lisanstayken almış olduğum bir seçmeli Fotoğrafçılık dersiyle başlayan fotoğraf maceram, İkinci üniversite kapsamında okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık ön lisans programını tamamlayarak taçlanmış oldu. Çok isterdim beni görmeni sevgili okur.

 

mezun01

Orada, en arkada, en çok sevinen birisi var.

Tatil Sonrası, Discogs, Planlar

Geride bıraktığımız bayram tatili, son yılların en verimli tatillerinden bir tanesi oldu hiç şüphesiz. Uzun süredir yapmayı planladığım şeyleri yaptım. Ancak akvaryumda meydana gelen beklenmedik gelişme hem zaman kaybına yol açtı, hem de biraz moralimi bozdu.

Bir süredir odamda devam eden bir karışıklık ve kalabalık mevcuttu. Raflara sığmayan kitaplar ve CD’lerden dolayı ortalık epey karışmıştı. Ayrıca yıllardır kullandığım masa da artık ihtiyacımı görmekten çok elime ayağıma dolaşır hale dönüşmüştü. Bunun üzerine kendime şok bir indirim denk getirerek bir bilgisayar masası ve ona bitişik halde satılan bir kitaplık aldım. Çok işlevsel olan kitaplığın yanı sıra, öncekine göre neredeyse iki katı genişliğinde bir masa yüzeyine ve ıvır zıvırı ortadan kolaylıkla kaybetmeye yarayan bir çekmeceye kavuştum. Elbette her güzel şey gibi bu mobilyanın da bir kusuru vardı. Satış sitesinde kitaplık kısmının hem sağa hem de sola monte edilebileceği yazıyordu. Ancak mobilyayı kurunca gördüm ki kitaplık kısmını sadece sol tarafa monte edebiliyordunuz. Aksi halde mobilyanın kaplanmamış, suntaları gözüken kısmına bakmak zorunda kalıyordunuz. Ben bunu göze aldım ve kitaplığı sağ tarafa monte ettim. Üzeri kaplanmadığı için suntası gözüken kısımları ise beyaz renk mobilya kenar bandı alıp ütüyle yapıştırarak hallettim 🙂 Şimdilik ortalık toplandı, CD’ler, kitaplar ve günlük kullandığım çevre donanımları toparlanmış oldu.

masaustu

Şimdilik son durum bu şekilde oldu

discogslogoŞüphesiz tatilin en güzel kısımlarında biri de müzik CD’lerimi arşivleyip, orijinal baskıları discogs.com hesabıma eklemek oldu. CDr olarak bilinen yani grupların kendi imkanlarıyla çoğalttıkları, fabrikasyon üretim olmayan ve çoğu underground albümler olan CD’leri ise not aldım. Bunlar barkodsuz olduğu için sisteme elle eklemek gerekiyor. Yeri gelmişken discogs mobil uygulamasının müthiş bir kolaylığından bahsetmek istiyorum: Barcode Scanner.

Discogs mobil uygulamasında,”barcode scanner” özelliği sayesinde elinizdeki albümün sadece barkodunu kamerayla taratarak discogs hesabınıza ekleyebilirsiniz. Bu size zamandan inanılmaz tasarruf ettiriyor. Mesela aynı şeyi kitaplarım için yapmayı denediğimde, Goodreads mobil uygulamasının çok daha hantal olduğunu gördüm. Discogs’un mobil uygulamasından bu işi nasıl yapacağınıza dair ekran görüntülerini aşağıya bırakıyorum.

discogs

Açıköğretim Fakültesi‘nde okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü nihayet bitirdim. Çok büyük ihtimalle, yarın açıklanacak final sınavı notlarından sonra, mezun olacağım. Bu hafta Perşembe günü mezuniyet töreni var. Bu programdan mezuniyetimle ilgili her şeyi hafta sonu blogda anlatacağım. Güzel bir macera oldu benim için.

Kendi bölümümde devam eden doktora eğitimim için de, bu dönem “Doktora Tez Önerisi Savunması” denilen bir prosedür vardı. Onu da hallettim sayılır. Çok büyük ihtimalle bu hafta onun notunu da alıp dönemi kapatacağım.

hpbox

Yaz için bir birinden farklı tasarım projelerim var. Özellikle yeni bir tür CD kartoneti fikri üzerinde uğraşıyorum. Bir de aylardır orijinallerini aradığım bir Harry Potter Box işi var. Ama en önemlisi, Can Yayınları‘ndan çıkan cep kitaplarının aynısını evde yapmayı denemek olacak. Bunun için gerekli olan tüm malzemeyi temin ettim. Deneme amaçlı bir kitap basacağım. Umarım yamulmam.

bigbang.jpgSon olarak tam 12 yıldır, bıkmadan, sıkılmadan ve açık ara kahkahalarla izlediğim tek dizi olan (Supernatural daha eski ama onda kahkaha atmıyorum) The Big Bang Theory bitti. Evet bitti. Yerini ne doldurur bilmiyorum. Belki Young Sheldon isimli dizi. Ama sanmıyorum. The Big Bang Theory, ilk sezonundan son sezonuna üzmeyen, sıkmayan tek diziydi. Henüz izlemediğim HBO yapımı Chernobyl‘i ve Netflix yapımı Dark‘ın ikinci sezonunu merakla bekliyorum. Belki onlar biraz…

Akvaryumda Korkunç Gelişme: Mantar Hastalığı

Nasıl oldu, nereden bulaştı bilmiyorum. Çok büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı içerisindeyim şu anda. Yıllar önce Japon Balığı beslemeye başlarken epey bir araştırma yapmış, forumlarda gezmiş, hatta kendime kitap bile almıştım. Bu sayede yıllardır, pek çok balığımı çok uzun periyotlarla yaşatmayı başarabildim. Ancak şu bayram haftasında başıma gelen olaydan sonra yıllardır ilk defa akvaryumda hiç japon balığım kalmadı.

Gülizar isminde, müthiş allı pullu bir Japon balığım vardı. Her gören ne kadar büyük ve güzel olduğundan bahsediyordu. Ben de çok seviyordum. Kuyruğu acayip uzundu ve salına salına geziyordu hep. Bayram tatilinin başladığı gün balığın kuyruğunda sanki kum tanesi gibi birkaç küçük nokta gördüm.

akv_05

Burada kuyruk kısmında görülen toz benzeri noktalar hastalığın belirtisi

Aynı noktalar diğer kırmızı başlı küçük japon balığında da vardı. Böyle olunca bir problem olduğunu anladım. Hemen fotoğrafını çektim. Sürekli görüştüğüm akvaryumcuya uğrayıp durumu anlattım. Kötü haber: mantar hastalığı bulaşmış akvaryuma. Nerede nasıl bulaşmıştı? Ufak bir fikrim bile yoktu. Çünkü ben başka bir akvaryumdan balık ya da su almıyordum. Sürekli aynı akvaryumcudan balık alıyordum. Başka bir yem ya da kimyasal da kullanmamıştım. Bu durumda geriye tek bir mantıklı ve bilimsel gerçek kalıyordu: Nazar değmişti.

akv_03Evet, Gülizar’a ve diğer japoncuğa nazar değmişti. Yoksa bu mantarın herhangi bir ortamdan akvaryuma bulaşması mümkün değildi. Balıklarda görülen deri hastalıkları için satılan bir ilaç var. Ondan aldım. Bu ilacın uygulanması şu şekilde oluyor: Uygulamanın ilk günü, akvaryumdaki her 20 litre su için 1 ml (ya da 10 damla) ilaç ekliyorsunuz. Hastalıklı hayvanlar içerisinde bekliyor. İkinci gün herhangi bir ilaç dökmeden, üçüncü gün yine ilk günkü gibi, aynı miktarda ilacı suya ekliyorsunuz. Eğer içerisinde aktif karbon olan bir dış filtre kullanıyorsanız da filtredeki aktif karbon yatağını çıkarmak gerekiyor.

Aynı şekilde uyguladım ben de. İçerisinde eklediğimiz ilaç suyu sapsarı bir hale getiriyor. Akvaryumcu bana hasta balıkları ayırıp 15-20 dakika ayrı bir kabın içerisinde ilaçla bekletmemi söyledi. Ben de ilk gün bu şekilde yaptım. İkinci gün hiç bir şey eklemedim. Üçüncü gün bu sefer akvaryumun tamamına ilacı döktüm. Ancak muhtemelen ya hastalık çok ilerledi ya da uygulamanın ilk günü yanlış yaptım. Çünkü

akv_04

Balıkların kuyrukları tamamen lime lime oluyor ve ölüyorlar

Japonların balıkların kuyrukları lime lime oldu ve hayvanlar telef oldu. İşin kötü yanı, bir süre önce yavruluk içerisinde bir de lepistes eklemiştim akvaryuma. O da gitti. Üzerinde aynı mantar lekeleri olmasına rağmen geriye bir tek köpekbalığı kaldı. Ya tedavi işe yaradı ya da cidden hayvan çok dirençli.

 

Tecrübe oluyor tabi tüm bu durumlar. Şimdiki aklım olsa hasta olduklarını fark ettiğim anda o iki Japon balığını ayırıp ilaç tedavisini sadece bu ikisine, ayrı bir kapta yapardım. İlaçla temas süresini arttır, ardından sularını hep yenilerdim.

Bu seri ölümlerden sonra, akvaryumun dibindeki malzemeyi tamamen süpürdüm. Suyunu büyük oranda değiştirdim. Deri ilacını düşük derişimde, ancak her gün veriyorum. Köpekbalığını kurtarmak niyetindeyim. Şu anda da canavar gibi duruyor. Umarım kurtulacak.

akv_02

Şu anda akvaryumun dibindeki kum sıyrılmış durumda. Köpek balığı da üzerinde lekeler olmasına rağmen dipdiri duruyor. Umarım iyileşir.

Eğer köpek balığının kurtulduğu kesinleşirse, akvaryumu ve dış filtreyi tamamen boşaltıp temizledikten sonra balık türlerinde küçük değişiklikler yapacağım. Hastalık sonrasında yapılacak temizliğin de çok titizlikle yapılması şart. Bunu da muhakkak buradan yazarım. Başka felaketler yaşamamak ümidiyle, hepinize sağlıklı akvaryumlar diliyorum.

akv_01

İstenen görüntü: Halen küçük akvaryumda misafir olan Zebralar ve Molly’ler 

Head Bang 4’te Neler Var?

headbang4_1.jpgSıkış tepiş masamda oturmuş, belki de haftalar önce yazmam gereken bir yazıyı nihayet yazabilmenin mahcubiyetle karışık mutluluğunu yaşıyorum şu anda. Bir üst rafta duran, şu anda Türkiye’nin en eli yüzü düzgün metal müzik yayını olan Head Bang‘in dört sayısına ve hatta dördüncü son sayısına bakıyorum. Bu sayının diğer sayılara göre çok daha kalın olduğunu (220 sayfalık bir ansiklopedi) hemen en başta söyleyeyim. Çağlan Tekil ve arkadaşları, her geçen sayıda kaliteyi daha da yukarıya taşıyarak devam ediyorlar yola.

En kalın sayı olmasının yanında, ilk defa bir Türk Metal ikonunu kapağına taşıması bakımında da dördüncü sayı Head Bang’in en önemli sayısı oldu bana göre. Bookazine denilen formatta yayımlanan ancak en nihayetinde bir dergi olan Head Bang’in bu sayısında, kapakta Dr. Skull‘un maskotu kuru kafa Vehbi‘nin biraz “makyajlı” bir görüntüsü yer alıyor. Derginin de en iddialı röportajlarından birisi Dr. Skull’la yapılan röportaj şüphesiz. Çok büyük ihtimalle 2019 yılında yerli metal piyasamızdaki en büyük olay Dr. Skull’un yıllar sonra gelen birleşme haberi ve akabinde gelen konser oldu. Dr. Razor ismiyle sahne alan Razor’un müthiş performasına birkaç şarkıda Dr. Skull’un asıl elemanları da eşlik edince tarihi bir gece yaşanmıştı. Velhasıl, o geceye ve grubun en güncel durumuna ilişkin okuyabileceğiniz en kapsamlı röportaj bu sayıda yer alıyor.

headbang4_07 Okumaya devam et

Grimm Kardeşlerin Masal Sandığı Projesi

İlginçtir, blogdaki şu yazıyı yazdıktan sonra bir birinden farklı birkaç okurumdan mail yoluyla geri dönüşler aldım. Onlar da tıpkı benim gibi, çocukluk dönemlerinde bu seriye sahip olmuşlar, ya birkaç kitapları eksikmiş ya da tamamı kaybolmuş. Gizem Saraçoğlu ismindeki bir okur ise bana bu zamana kadar hiç düşünmediğim bir hedef verdi: Seriye adını veren “Masal Sandığı“nı bulabilir miydim acaba?

Aradım, taradım ancak nafile. Türkçe olarak basılan sandığı bulmak imkansızmış onu gördüm. Ben de aynı serinin yurt dışında basılan İngilizce basımlarını araştırmaya karar verdim ve birkaç uygun anahtar sözcükten sonra buldum.

grimmsbox

Üç boyutlu bir görsel üzerinden iki boyutlu bir şablon çıkarmak için biraz uğraşmak gerekiyor. Bir kere çekilen fotoğrafların açıları nedeniyle görseldeki piksellerde kırılmalar ve bozulmalar oluyor. İnternetten bulduğum ve sandığın orijinal halini gösteren fotoğraflar, çok yüksek çözünürlüklü değildi. Ancak elbette bir avantajımız vardı ki, o da tasarımda kullanılan tüm görseller bizzat seride yer alan beş masal kitabının içerisinden alınmıştı. Dolayısıyla masal kitaplarındaki uygun görselleri yüksek çözünürlüklü tarayarak sandığın tüm yüzeylerindeki görselleri temin edebildim.

Bir diğer husus ise katlandığında üç boyutlu, kapanabilen bir kapağı olan bir kutunun şablonunu çıkarmaktı. İşte bu biraz zamanımı aldı. Çünkü üst kısımdaki kapanan kapağın hesabı milimetrik ve çok kesindi. Ben de iki farklı tasarımla biri magnetle, diğeri de orijinaline en yakın olaca şekilde kapanan iki kutu şablonu ürettim.

Photoshop’la ürettiğim dış kaplamayı folyo malzemeye bastırdım. Daha sonra da bu folyoları mukavvaya ve kartona sıvadım. Hava boşluğu meselesi yüzünden bu işi çok titizlikle yapmak gerekiyor. Fabrikasyon bir ürün olmadığından muhakkak hatalar oluyor. Bir de anladığım kadarıyla orijinal masal sandığı kutusu iki ayrı mukavva şablonun birleştirilmesiyle üretilmiş. Ancak ben tek bir kalıp üzerinden yaptım. Tasarımlardan bir tanesinde folyonun birleşme yerlerinde katlama payı bırakmayı unuttuğum için köşeler çok sırıttı.

Sonuç olarak masal sandığımı, bir okuyucumun bana verdiği bir ilhamla ve hedefle tamamladım.

grimmbox01grimmbox02grimmbox03grimmbox04

Bu seriyle, bu seride yer alan masallardan biri olan (ve en sevdiğim çocuk masalı olan) Rumpelstiltskin ilgili birçok yazı yazdım bu blogda. Ancak galiba bu yazıyla birlikte, bu seriyle ilgili yapacaklarımın sonu gelmiş oluyor. Kurbağa Prens masalının bir yedek baskısını hala arıyorum gerçi. Bulursam belki ileride, bahsederim.

Belki de aylar sonra, bir Google aramasıyla gelip bu yazıyı bulacak olan okur, blogun İletişim bölümünden ya da Sosyal Medya hesaplarım üzerinden bana ulaşırsan sana da kendi hazırladığım örnek baskı şablonunu gönderirim. Böylece sen de küçük bir uğraşla çocukluğundaki o serinin kutusunu yapabilirsin.

 

Bahar Geçti Birden

fullmoon

Bir şey söyleyecektim, yarım kaldı.

Sana aşık olduğum yaştayım işte. Ben kışı düşünürken, bahar geçti birden. Anlayamadım. Bir dolunay daha geldiğinde, elimde kamera, gözüm ekranda, seni izliyorum. Konuşmak istiyorum seninle. Ağzımı açıp “Sen” deyince, başlıyorsun bağırmaya. Sonra, yutkunuyorum. Bir şey söyleyecektim, yarım kalıyor cümlelerim… Haydi başlayalım.

19mayis2019Alper geçen mesaj atmıştı. O geliyor aklıma. Annesiyle konuşurken annesi söylemiş: Mesut bence dolunaydan anlıyor. Elleri öpülesi 🙂 İşte o dolunay bu ay müthiş bir tarihe denk geldi: 19 Mayıs! Evet, bizi birleştiren birkaç şey vardı zaten. Aşkımızı bir kenara bırakırsak, ülkemize olan sevdamız ve Galatasarayımız 🙂 19 Mayıs, üstelik bu yıl Milli Mücadele‘nin başlangıcının tam 100. yılı. Dolunayım, bir asır önce, yapayalnız bir adam çıktı. Çok konuştu, çok anlattı. Anlattıklarının çoğunu kimse anlamadı. Ama inandılar ona. Okuduğu binlerce kitaptan süzdüğü satırların, kelimelerin ve harflerin aydınlığıyla, kim bilir kaç yıldır kurduğu hayalin gerçek olması için ilk adımı attı. Ah Paşam! Ah Mustafa Kemal’im! Çağının ötesindesin… Yokluğu gördün, savaşın ortasında kaldın, ölümü gördün, hasreti yaşadın, belki imrendin, belki kahroldun ama bu milletten umudunu hiç kesmedin. 

samspiyongalatasaray.jpgBugün Galatasaray, Başakşehir‘le yaptığı maçı inanılmaz bir şekilde, üç atıp bir sayarak kazandı. Ve ligdeki 22. şampiyonluğumuza ulaştık. Bu bloga futbolla ilgili çok az şey yazdım bugüne kadar. Ancak bu şampiyonluk çok önemli. Bu yalnızca Galatasaray’ın 22. şampiyonluğu değil; bu ülkede “taraftar futbolunun” galibiyeti, futboldan çok anlamayan benim bile, sarı kırmızı bir çift rengin ardından gitmeme neden olan o “aidiyet duygusunun” şampiyonluğudur. Bu şampiyonluğa Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler, Tranzonsporlular, Malatyasporlular, Sivassporlular ve ligdeki tüm diğer Anadolu takımlarımız sevinmelidir. Çünkü “PROJE FUTBOLU” yenilmiştir. Hakem hataları, penaltılar, sahaya giren ikinci toplar, VAR’lar yoklar falan filan… Bunlar aşılır. Bunlar çözülür. Ancak eğer iş duygusallıktan kopup mekanikleşirse, işte buna bir çözüm yok. O yüzden bu şampiyonluğumuz çok önemlidir.

İşte o geceki dolunay, öylesine güzel bir tarihe denk geldi. Yeri gelmişken, aynı gün biriciğimiz Volkan‘ın da doğum günüydü. Tekrardan kutlu olsun. Bu arada, yolumuza artık Canon EOS 550D ile devam ediyoruz. Bu, belki de bu yıl içerisinde attığım en büyük adımlardan bir tanesi oldu. O açıdan epey heyecanlıyım. Bahsettiğim bu makine olayı, apayrı bir yazının konusu olacak elbette. Bu hafta sonu Açık Öğretim Fakültesi sınavları var. Hemen ardından da doktora için bazı çalışmalar yapmak gerekecek. Beni unutma.

Eskişehir Teknik Üniv. Mühendislik Fak. Proje Yarışması

19fuar01Geride bıraktığımız hafta salı günü çok özel ve çok güzel bir gündü benim için. 2006 yılından beri öğrencisi olmaktan gurur duyduğum okulumun ve fakültemin, 2019 yılı Mezuniyet Proje Fuarı ve Yarışması‘nda Çevre Mühendisliği Bölümü Jüri Üyesi oldum. Özlem Hoca‘mın davetiyle katıldığım etkinlikte uzun süredir görmediğim pek çok dostumla  ve hocamla muhabbet etme şansım oldu.

19fuar05.jpgSaat 10.00 civarı Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde yer alan Eskişehir Sanayi Odası’na ait fuar alanına geldik. Yıllar önce, bizim mezuniyetimizde de benzer bir poster sunumu ve yarışması olmuştu. Bir günü kendi fakültemizde, diğer gün ise yine aynı adreste, Sanayi Odası’nda yapmıştık. Gerçekten dolu dolu geçmişti. Fakültede mezun olan tüm arkadaşımlarım ve tüm hocalarımız oradaydı. Erdem Hoca‘mın bana ve Alper‘e takılmasını bile hala anlatırız. Ahh ahh, ne güzel zamanlardı be.

Fuar alanına geldikten sonra bir süre rektör hocamızın gelmesini bekledik. Bu esnada fakülteden eski dostlarımla, hocalarımla ve Mukadder annemizle biraz sohbet ettim. Daha sonra dekanımız ve rektör hocamızın konuşmalarıyla Proje Fuarı’nın açılışı yapıldı.

19fuar04

Rektörümüz Prof. Dr. Tuncay DÖĞEROĞLU

Jüri üyesi olarak görevim çok basitti: Bölümümüzden bu yıl mezun olacak arkadaşlarımızın posterlerini inceleyip bitirme projelerini dinlemek ve bazı kriterlere göre bu çalışmalara puan vermek. Diğer jüri üyesi olarak yakın arkadaşım Ongun‘u davet etmişlerdi. Bir diğer akademisyen jüri üyemizi ise hiç tanımıyordum. Yaklaşık iki saatte toplam 10 farklı projeyi ve posteri değerlendirdim. Yeni mezun olacak arkadaşlarımızla tanıştım. Yalnız, bizim dönemimizde en az 20-25 poster vardı. Bu sene bu kadar az poster olması beni epey hayal kırıklığına uğrattı.

Ongun’la beraber değerlendirmelerimizi yapıp puanlarımızı verdik. Sonra Ongun’un iş ortağı, benim de arkadaşım Tacettin ve kısa süre önce bölüm başkanı yardımcısı olan arkadaşımız Alp‘le birlikte epey bir muhabbet ettik. Tüm bölümlerde puanlamalar bittikten sonra, Eskişehir Valisi de etkinliğin yapıldığı alana geldi. Vali de gelince tüm öğrenciler ve hocalarla birlikte üst kattaki toplantı salonuna geçtik. Burada projeleri dereceye giren öğrencilere birer hediyeleri verilecekti.

19fuar02

Okulumuzun büyük bir incelikle, eserleri değerlendiren jüriler için de birer teşekkür belgesi vereceğini duyunca pek bir mutlu olduk. Alfabetik avantajımızı kullanarak, Bilgisayar Mühendisliği’nden sonra kürsüye biz çıktık. Diğer jüri üyesi ortalıkta olmadığından, Ongun’la birlikte çıktık sahneye. Tıpkı Alp gibi, kısa süre önce yeni bölüm başkanımız olan Eftade Hoca‘mız verdi teşekkür belgelerimizi sağ olsun. Daha sonra ilk üçe giren projelerin sahiplerini ve birinci olan projenin danışmanı olan Serdar Hoca‘mı 19fuar03davet ettiler sahneye. Serdar Hoca’mın öğrencisi, yaptığı projeyle bu yılın birincisi oldu. Gezerken çalışma yöntemini çok beğendiğim “Bor Giderimi Projesi” de üçüncü oldu yanlış hatırlamıyorsam.

Birinci öğrencilere verilen döküm tavalardan çok Serdar Hoca’ma verdikleri porselen megafon ilgimi çekti 🙂 Sonrasında biraz konuştuk ki Serdar Hoca’mın da “dikkatini” çekmiş.

Sizi bilmiyorum ama ben seviyorum sevgili okur. Okulumu seviyorum. Bazıları gülüyor, bazıları deli diyor, bazıları ise sinir oluyor. Buna rağmen ben seviyorum. Hep seveceğim. Çok yaşa sen!

Fuji Film Etkinlikleri: Haluk Çobanoğlu

halukcoban01

Haluk Çobanoğlu – Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz?

Eskişehir’deki Fuji Film Mağazası’nın iç kısmında bir eğitim sınıfı var sevgili okur. Sosyal medyadan takip ettiğim için, sıklıkla burada yapılan ücretsiz eğitimleri görüyordum. Ancak bir türlü denk getirip de kayıt yaptıramıyordum. Geçtiğimiz günlerde Haluk Çobanoğlu’nun “Bu Fotoğrafları neden çekiyoruz?” isimli bir etkinliğine denk gelince hemen giriş yaptım ve şansıma kayıt yaptırabildim. Fotoğrafçının aynı isimli bir de kitabı vardı. Etkinlik günü büyük bir heyecanla mağazaya gittim. İçeride, okuduğum Fotoğrafçılık bölümünden de birkaç tanıdık yüz gördüm. Etkinlik tam da belirtilen saatte başladı ve yaşayan efsanelerden Haluk Çobanoğlu sunumuna, daha doğrusu sohbetine başladı.

 

Haluk Çobanoğlu, ülkemizde fotoğraf alanında efsaneler arasına girmiş, büyük bir usta. National Geographic Türkiye’nin foto editörlüğünü yapmış. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de öğretim üyesi. Yurt dışında sayısız çalışmalar yapmış. 1999 yılındaki deprem felaketinde yabancı ekiplere de rehberlik yapmış. O dönem gördüğü manzaralardan o kadar etkilenmiş ki iki halukcoban03yıl hiç fotoğraf çekememiş. Anlattığı şeyler öylesine ufuk açan bilgilerdi ki, şimdi notlarımı temize çekerken bile yeni şeyler öğrendim. Umarım birilerine faydalı olur bu bilgiler.

  • 200 yıllık (optikle ve fotoğraf makineleriyle ilgili çalışmaların başlamasından itibaren) fotoğraf tarihinin aslında sadece 100 yılı aktiftir. Bu dönem de “baskının” bulunmasıyla başlamış.
  • Ofset baskının gelişmesiyle de fotoğraf yayılmış ve yaygınlaşmış.
  • Fotoğraf, 2. Dünya Savaşı esnasında büyük ölçüde “propaganda” amacıyla kullanılmış.
  • Haber/belgesel fotoğrafçıları (fotojurnalistler), “Bizim, Dünya’nın gidişiyle ilgili dertlerimiz var ve bizler birer hikaye anlatıyoruz.” görüşüne sahiptirler.
  • Her fotoğraf aslında bir belgedir. Bu konuda Haluk Hoca’nın Ara Güler’le bir anısı var. Bir gün, Ara Güler bir çay bardağının fotoğrafını çekmiş. Haluk Hoca da fotoğrafı görünce sormuş: “Yahu, çay bardağını niye çektin?” Ara Güler cevaplamış: “İyi de o bardak artık yok ki…
  • Haluk Hoca’nın bir sorusunu not almışım: Günümüzde, artık her yerde kameralar var. Böyle bir ortamda “belgesel fotoğrafçılığa gerek var mı?” Bu soru, belki de tüm seminerde anlattıklarının çıkış noktasıydı. Bu soruya verilecek cevaplar, seminerde paylaştığı şeylerdi.
  • Ünlü kültür tarihçisi Peter Burke’ün dikkat çektiği bir nokta var. Tarihçiler hep metinlerle çalışıyorlar, ancak nedense görselleri hep unutuyorlar. Arşivlerde herkes metinlerin peşinde. Oysa kimse özellikle fotoğrafın icadından sonraki dönemler için, fotoğrafları kurcalamıyor.
  • sonkuslar.jpgSait Faik’in Son Kuşlar isimli bir kitabında yer alan bir öyküden bahsetti. (Bu öykünün adı Harita’da Bir Nokta) Bu öyküde kahraman bir gün “yazmaktan” vazgeçiyor. Çok detaylı anlatmaya gerek yok, önce bohem Paris’e, sonra Beyoğlu’na yerleşiyor. Sonra Burgaz Ada’da balıkçı olmaya karar veriyor. Ancak yaşadığı çevre ona öylesine malzemeler veriyor, öylesine insan manzaraları sunuyor ki kendine verdiği yazmama sözünü bozuyor ve kaleme kâğıda sarılıyor. Öykünün son cümleleri şöyle bitiyor: “… cebimde taşıdığım küçük çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” İşte insandaki yaratıcılık ve üretkenlik bu “delirme” hissiyatından ileri geliyor belki de.
  • Belgesel fotoğrafçılığın tarihinde “itiraz kültürüne” çokça rastlıyoruz.
  • migrantmother01Amerika’da ekonomik buhran başlıyor 1920’lerin sonunda. Toplumsal yapıda ve yaşantıda inanılmaz değişiklikler yaşanıyor. Mevsimsel göçler başlıyor kıtada. Hatta John Steinbeck’in de romanlarında konu edindiği dönem bu dönemdir. Gazap Üzümleri romanı bu konuda tam bir başyapıt! İşte tam da bu bunalımın ortasında “Bu dönemi fotoğraflamalıyız” fikri ortaya çıkıyor. Yarısı kadınlardan oluşan otuz farklı fotoğrafçı, o dönem ülkenin her yerinde fotoğraflar çekiyor. Üstelik o dönemde, projenin başında da siyahi bir fotoğrafçı var. Proje o dönemin Tarım Bakanlığınca “Farm Project” adıyla başlatılmış. Hatta çok sık gördüğümüz şu fotoğraf da bu proje kapsamında çekilmiş. (Dorothea Lange – Migrant Mother 1936) Bu “Göçmen Anne” fotoğrafını bir de geniş açılı olarak görmek gerek dedi. Ben de aşağıya ekliyorum.
  • migrantmother02
  • Haluk Hoca’nın üstüne basarak söylediği bir husus var: Fotoğrafı çekmek kadar seçmek de önemlidir. Yanlış seçilen fotoğraflar yüzünden, pek çok iyi fotoğrafçının kariyeri sona ermiş.
  • American Gothic by Grant Wood, 1930.1942’de Gordon Parks isimli Amerikalı bir fotoğrafçının çektiği “American Gothic” isimli fotoğraf, aslında meşhur bir tablonun yeniden yorumlanmasıymış. Fotoğrafçı eleştiri dilini öylesine ustalıkla kullanmış ki fotoğraf, sanat tarihinde kendisine yer bulmuş. Orijinal Amerikan Gotiği tablosu, Grant Wood isimli ressam tarafından 1930 yılında yapılmış. Parks ise bu meşhur tabloyu, siyah beyaz eşitsizliğini yorumlamak adına çekmiş.
  • Çok önemli bir fotoğrafçı var: Eugene Smith. Bu adamın babası iflas ediyor ve ardından da intihar ediyor. Bu şokun ardından Eugene de üniversiteyi bırakıyor ve fotoğrafçılığa başlıyor. 1950-1970 yılları arasında Dünya’daki fotoğraf akımını bu adam domine etmiş. Öylesine başarılı oluyor yani. O dönemin meşhur dergisi Life için fotoğraflar çekmiş. Özellikle televizyon öncesi dönemde, Dünya’da Life dergisi çok önemli bir yer tutuyor.
  • Dünyadaki savaş muhabirlerinin çoğu, “Sınır Tanımayan Doktorlar” isimli örgütle birlikte çalışıyorlar.
  • Alber Swaizer: Nobel barış ödülü alan Alman bir doktor. Zaten iki doktorası olmasına rağmen, 30 yaşından sonra tıp okuyor ve Tıp doktoru da oluyor. Bunu da sırf Afrika’da insanlara yardım edebilmek için yapıyor. Afrika’da, Gabon’da bir koloni kuruyor ve orada “Yaşama Saygı” felsefesini geliştiriyor.
  • Irk, din, dil ve cins konuları Dünya’da hiçbir zaman eskimeyen konulardır.
  • ispanyol.jpg

    İspanyol Köyü

    ünya Savaşı’nın esas olarak İspanya’da, iç savaşla başladığı kabul ediliyor. Bu dönemde Eugene Smith, İspanyol Köyü isimli bir çalışma yapıyor. Tıpkı orta çağdaymış izlenimi uyandıran kareler çekiyor. “İspanya’ya, Franco’nun getirdiği yoksulluk ve korku üzerine bir iş yapmaya gidiyorum. Ümit ediyorum ki bu benim en güçlü hikayem olacak!” diyor.

  • Daha sonra II. Dünya Savaşı’nda, Pasifik cephesinde yaralanıyor. Zaman geçiyor. 1970 yılında Japonya’ya gidiyor. O dönemde burada, Minimata denilen bölgede çocuklar sakat doğmaya başlıyorlar. Sonradan bu durumun, körfezde biriken ağır metallerden, özellikle de cıvadan kaynaklandığı anlaşılıyor. Orada faaliyet gösteren bir sanayi tesisinin atıksuları nedeniyle deniz kirlenmiş. Bu yönüyle de Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden biri olarak kabul ediliyor. Eugene Smith, bu sakat doğan çocukların ve diğer yerel halkın fotoğraflarını çekiyor. Bu fotoğraflar yurt dışında da yayımlanmaya başlayınca bir dalga oluşmaya başlıyor. Tepkiler çığ gibi büyüyor. Sorumlu şirket köşeye sıkışıyor. Smith, büyük bir kitlesel hareketi başlatmış oluyor.
  • Tabi sonuç? Felakete sebep olan firma Eugene Smith’i dövdürüyor. Ama çok kötü dövüyorlar adamı. Hatta adamcağızın bir gözü kör oluyor. Yıllardır yaşadığı Japonya’dan ABD’ye dönüyor. Bir yıl sonra da ölüyor. Bir dönem dünya fotoğrafını domine eden, Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden birini görüntüleyip tüm Dünya’da bir hareket başlatan o duayen fotoğrafçı öldüğünde hesabında yalnızca 28 dolar olduğu biliniyor.
  • Smith’in Dünya’da başlattığı bu dalga elbette bitmiyor. Avrupa’da ilk çevre hareketleri başlıyor. Hatta Yeşiller grubu da bu dönemde kuruluyor.
  • 025841Toprağın Tuzu, 2014 Fransa-Brezilya ortak yapımı belgesel film. Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado tarafından yönetilen film, Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado‘nun meslek yaşamındaki önemli çalışmalarını ve hayatını anlatır. Bu filmi epey övdü hoca. Muhakkak izlemek gerek.
  • Etkinliğin sonraki bölümünde ise hocanın kendi çalışmalarını görme şansımız oldu. Bunlar New York Subway (New York Metrosu) ve Arabesk isimli çalışmalar.
  • Haluk Hoca, 90’lı yıllarda ABD’ye New York’a taşınıyor. New York beş bölgeden oluşuyor. Hocanın da yaşadığı Manhattan bölgesinde o dönem (ve belki şu anda da) nüfusun 150 de 1’i evsizlerden oluşuyor.
  • halukcoban02Neden metro? Çünkü burası 100 küsür yaşında, 1000 km uzunluğunda bir yer. Yaşayan bir yer. Buradaki çalışmayı 97-98 yılları arasında çekmiş.
  • O dönemde, Green Kart’la Amerika’ya gidip orada çok kötü hayat koşullarında yaşayanlarla, kötü durumlara düşenlerle röportajlar yapmış.
  • 1998’den sonra da Türkiye’ye geri dönmüş. O dönem Amerika’da bir eğitim kanalında izlediği bir şey dikkatini çekiyor. Amerika kıtasının güney bölgelerindeki Blues, buradan kuzeye göç eden siyahilerle Jazz olarak evriliyor. Buradan da müziğin evrimine giriş yaptı. Belki evrilir, belki değişir ancak iki şey sansürlenemez: Müzik ve mimari. Bu iki sanat, ne yaparsan yap, o toplum hakkında fikir verir.
  • Almanya’ya ilk giden işçilerimiz Zonguldak’tan giden nitelikli kömür işçilerimizdir.
  • Osmanlı’dan beri modernleşmenin adresi hep batı olmuş.
  • Ben bilmiyordum ancak TRT’de üç yıl süreyle Türk Sanat Müziği çalınmadığı bir dönem olmuş. Duyunca çok şaşırdım. Çünkü günümüzde Türk Sanat Müziği dinlemek için tek şansınız TRT’dir.
  • Ülkemizde müziğin tarihi, aslında ülkemizin de tarihinin bir göstergesidir. Çünkü toplumun müziği, aslında toplumun çatışmalarını anlatmaktadır. Bu sözü de ünlü filozof Thedor Adorno söylemiş.
  • halukcoban04Arabesk müzik, özellikle en güçlü olduğu yıllarda tüm diğer müzik türlerini de etkilemiştir. Haluk Hoca da bu sebepten, Arabesk Projesi’ni hayata geçirmiş. Arabesk Projesi, yaklaşık 10 yıl sürmüş.
  • Etkinliğin bu kısmında yaklaşık 12 dakika süren bir sesli gösterim yaptı üstat. Proje kapsamında çektiği fotoğraflara baktık.

Böylece etkinlik sona erdi. Etkinlik süresince tuttuğum notlar bu şekildeydi. Muhakkak ki daha da fazlası anlatılmıştır o gün. Etkinliğin üzerinden epey zaman geçti ama olsun. Bu bilgiler eskimiyor. Fuji Film’in etkinlikleri de devam ediyor bu arada. Bu hafta bir başka ilgi çekici seminere daha katılacağım. O semineri de umarım en kısa sürede yine burada okuyabileceksin sevgili okur. Görüşmek üzere.

Antalya – Bilecik – Özgür’ün Düğünü

Geçen hafta, belki de çok uzun süredir peş peşe gelen bir yoğunluğun ardından, küçük bir mola verebilmek için elime geçen en iyi fırsattı sevgili okur. Hizmet içi eğitimlerin değişmez adresinde, Antalya‘daydım. Hafta bitene kadar da orada kaldım.

Atıksu arıtma tesislerinin nihai çıkış noktaları olan, arıtılmış atıksuların deşarj noktalarına SAİS adı verilen, sürekli izleme sistemleri kurulması gerekiyor. Bununla ilgili bir mevzuat, bu süreçle ilgili bilinmesi gereken bazı teknik meseleler var. Yapılan eğitim bunlara yönelikti. 22 Nisan’ı 23 Nisan’a bağlayan gece yola çıktım. Antalya’ya gece gitmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle yola çıkacağım gün, akşam üzeri ayranları içmeye başlıyorum. Böylece gece yarısı bindiğim otobüste koltuğa oturunca uykuya dalabiliyorum. O gece de öyle oldu. Gece 00.30’da bindim otobüse. Sabah 07.00 civarı gözümü Antalya Otogarı‘nda açtım. Hemen karşıdaki Kamil Koç şehir içi servisine bindim. Lara‘ya giden servisin son durağı olan Güzeloba‘da inip taksiye bindim. Böylece saat 08.30 civarı kalacağımız otele geldim.

antalya0419

Bu otele yıllar önce, başka bir eğitim kapsamında da gelmiştim. Aradan geçen yıllarda otel fiziksel olarak epey yıpranmış, eskimişti. Ben sabah erken saatte otele geldiğimde, çalıştığım kurumdan henüz kimse gelmemişti. Sağ olsunlar, resepsiyondan bana odamı verdiler hemen. Eşyalarımı bırakıp kahvaltıya geçtim. Öğleden sonra da Bilecik‘ten oda arkadaşım Olgun geldi. Olgun’la beraber yıllardır hiç yapmadığım bir şey yaptım  ve denize gittim! Bizi görmeliydin 🙂 Koşarak denize girdik, sonra hiç bozuntuya vermeyip koşarak denizden çıktık. Buz gibiydi su! Dayanamadık yüzmeye. Günün geri kalan kısmı, nispeten boş olan otelin havuzunda geçti. Eğitim ertesi gün başlayacağı için asıl yoğunluk akşam saatlerinde oluyordu. İnsanlar o saatlerde geliyorlardı.

Eğitimin ilk günü sabah 08.00’de kalktık. Eğitim, sonra yemek ve sonra tekrar eğitimden oluşan bir programdan sonra ilk gün bitti. Biz de vaktimizi yine otelin imkanlarından ki bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde, faydalanarak geçirdik. Eskişehir’den birlikte geldiğimiz Hülya Hanım‘la birlikte vakit geçirdik. Sonra Olgun bizi otelin etkinliğine çağırdı. Etkinlikten sonra da gün bitti zaten.

İkinci gün bir teknik gezi vardı. Sabahtan Hülya Hanım, öğleden sonra da Olgun ve ben katıldık bu geziye. Akşam hiçbir şey yapmadan, Galatasaray maçını izledik. Sonra da uyudum. Cuma günü eğitimin son günüydü, sınav vardı. Sınavdan sonra otogar için transferi bekledik. Transfer hareket saatine bir saat kalaydı. Başta bir tereddüt ettik acaba yetişecek miyiz diye. Ancak çok rahat bir şekilde yetiştik. Bu arada haberiniz olsun, Antalya’da otellerden kalkan transfer araçları Otogarın içine giremiyor. Yasak.

pacificrimSaat 13.00’te yine Kamil Koç’un Bursa otobüsüne bindik. Gündüz yapılan uzun yolculuklar inanılmaz sıkıcı oluyor malum. Harry Potter ve Melez Prens ile Pacific Rim isimli filmleri izledim. Bu arada, otobüsün lastiklerine bir şeyler oldu. Bir yarım saat tamiratla gitti. Bir de kırk beş dakikalık mola verdik. Yetmedi bir de Seyitgazi ilçesinin Kırka Mahallesi’nde 15 dakikalık bir ihtiyaç molası verdik. Böyle dura dura saat 20.00 civarında Eskişehir’e ulaştık. Dönüş yolunu saymazsak, otelde geçirdiğim zamana göre galiba hayatımın en keyifli Antalya iki Antalya eğitiminden birisiydi. (Diğeri çok daha unutulmazdı.)

O akşam evde, yorgunluktan bayılmış bir halde geçti. Öylece oturduk. Ertesi sabah yine erkenden, bu sefer de Bilecik’e gitmek için yola çıktım. Çünkü canımız İsmail Abimizin  biricik oğlu, Özgür kardeşimizin düğünü vardı! Ve bu, neredeyse bir buçuk yıldır görmediğim Bilecikli dostları görmek için harika bir fırsattı. Eskişehir Otogar’da, Bilecik’e ekspres olarak giden minibüsler var. Saat 09.00’da hareket edecek olan araca, Bahri ve kendim için bilet aldım. Bilecik’e birlikte gitme planını haftalar öncesinden Bahri’yle yapmıştık. Planımız tıkır tıkır işledi ve saat 10.15 civarında, Bilecik’te can dostum Şemre bizi karşıladı. Herifi aylardır görmemenin verdiği özlemle epey bir kucaklaştık. Sonra kahvaltıya gittik.

bilecik0419

Bilecik nasıl? Bilecik aynı. Ufak tefek değişen yerler var. Ama aynı. Zaten bir buçuk yılda ne kadar değişebilir? Kahvaltıdan sonra lojmana gittik. Kurumun bahçesindeydi lojmanlar. Orada Yasin, Hamdullah Abi ve Ramazan‘la karşılaştık. Yakın arkadaşların zillerine bastım. Şanssızlığıma evde yoktular. Evde olan Talat Bey‘le görüştük.

Sonra düğüne geçtik. Düğünde birkaç kişi hariç, dairedeki tüm arkadaşlar katılmışlardı. Gerçekten, herkesi bir arada iş stresinden uzakta görmenin en iyi yolu buydu sanırım: Düğünler. Bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım İl Müdürüyle de tanıştım. Yeşim Hanım tanıştırdı bizi. Sonrasında Özgür’le ve gelin hanımla selamlaştık takı merasiminde 🙂

ozgurdugun

Şansımıza Muhsin de aynı gün Eskişehir’e dönecekmiş. Düğünde biraz daha vakit geçirdik. Çıkmadan önce Özgür ve Sinem‘in yanına gidip biraz sohbet ettim. Fotoğraf çekindik. Mehmet de oradaydı. Onunla da konuştuk. Daha sonra mutluluklar dileyip Muhsin, Bahri ve ben birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Sağ olsun Muhsin bizi çabucak getirdi. İtiraf ediyorum, Bilecik’te geçirdiğim birkaç saat yetmedi bana. Galiba ben de özlemişim şehri biraz. Aylardır bir türlü görüşemediğim Emre kardeşimle yine doyamadık sohbetlere…

Bilecik’teki dostlara buradan selamlar, değerli kardeşim Özgür’e de ömür boyu mutluluklar dilerim.

Gözlerinle Gördüğün Şey Ben Değilim

nis19dolun01

Ucu ucuna yetiştim o gün. Yani birkaç dakika daha geç kalsam seni göremeyecektim. Hızlı adımlarla yürürken ve hatta yer yer, kimsenin görmediğinden de emin olunca, koşarken aklımda hep seni görmek vardı. Sen çıkmadan, bir anlığına da olsa seni görmek istedim. Az biraz yakınına sokulup, belki küçük bir tebessümüne eşlik etmek istedim.

Tam çıkarken yakaladım o tebessümünü. Biraz ileride duran araca binmek üzereydi. Hızla yanından geçtim. Beklediğim belki birkaç saniye daha fazlasıydı. Hayal kırıklığına uğradım birazcık ama hiç görememek gibi bir ihtimal de vardı.

Arkamı dönüp içeri girecekken ne oldu, nasıl oldu anlayamadım. “Gelmiyor musun?” diye seslendi. Çivilendim olduğum yere. Dönecektim yüzümü, evet. Ama ne cevap verecektim? Bu beklediğim bir şey değildi. Hem de hiç! Şu koskoca binada dört binin üzerinde yıldız vardı. Bir tek ayışığı sendin ve sen de şimdi soruyordun: “Gelmiyor musun?”

Buna cevap veremedim. Evet? Yani, gelmiyor musun? Hayır. Gelmiyorsun yani? Cevap vermedim. Belki biraz da salakça bir “tebessırıtışla” yanına seğirttim. Aceleci davranmamaya çalışsam da elimde değildi. Aracın bana göre en uzakta kalan kapısına yöneldim. Tam o anda ufak bir kahkaha koyuverdi. Bana neden böyle yapıyorsun ki?

nis19dolun02

Bak o anki hislerim şuydu: Bedenim 39,5 derece ateşler içerisindeydi. Düşünceler aklımdan o kadar hızlı geçiyordu ki söylenecek binlerce kelime, izlenecek yüzlerce film, okunacak onlarca kitap geliyordu gözlerimin önüne. O an, koltuğun sağ tarafında tüm gençliğim, toyluğum, heyecanlarım, itiraflarım, sırlarım, yaralarım, aşklarım, hırslarım oturuyordu. Sol tarafta ise geriye kalanlardan ibaret bir ben. Sen tam karşımda oturuyordun. Ah bir konuşabilsem sana söyleyecektim. Aslında gözlerinle gördüğün şey ben değilim. Dolunayım, biriciğim; gözlerinin gördükleri bir küçük parça benden.

Neler yaptık, nerelere gittik… Uzun upuzun bir hikaye olacak gerisi. Bir yolculuk böyle başlayınca, zavallı ben için elimde kalan tek şey yazmak oluyor. Bitene, varana, unutana kadar yazmak… Oysa hiç bitmiyor, varılmıyor ve unutulmuyor. Dolunay hep orada, parlıyor.