Scooter Aldım: Xiaomi M365

Mert Ekin doğduktan sonra hayatımız öyle ya da böyle bambaşka bir eksene oturdu. Her ne kadar alışkanlıklarımızı muhafaza etmeye çalışsak da en nihayetinde tüm zaman planlamamızı bebeğe göre yapmak zorunda kalıyoruz artık. Bu nokta da “daha fazla zamana” ihtiyaç duyuyoruz. Alışverişi, işe gidip gelmeyi, evi süpürmeyi, yemek hazırlamayı olabildiğince pratik hale getirmek için de elimizden geleni yapıyoruz.

Merve’nin iş arasında süt izni için eve gelip gitmesi için bir saati oluyor. Her ne kadar iş yeri eve yakın olsa da yürüyerek gidip gelmesi yarım saatten fazla zamanını alıyordu. Bu durumda koşar adım gelip emzirip koşar adım geri dönüyor, dolayısıyla o bir saatlik arada yorgunluğu iki katına çıkıyordu. İşte bu duruma bir nebze olsun son verebilmek için ulaşımda bana göre son 10 yılın en iyi icadı olan elektrikli scooterları araştırmaya başladım.

Xiaomi’nin elektrikli scooterları, okuduğum ve izlediğim pek çok incelemeden sonra aklıma yattı. Bu noktada bir karar vermek gerekiyor: Scooter’ımı ne amaçla ve hangi şartlarda kullanacağım? Bizim için bu koşullar şu şekildeydi: kısa mesafede hemen her gün kullanım, neredeyse eğimsiz yollar. Dolayısıyla Xiaomi M365’i (Mija) almaya karar verdik.

M365’in üst modeli olan M365 Pro, tırmanabildiği eğim, toplam menzil ve azami hız bakımından M365 modelinden daha üstün. Ancak dediğim gibi kullanım amacımız göz önüne alındığında, tüm bu ilave güç opsiyonlarına ihtiyacımız olmayacaktı. Keşke dedirten tek özellik, Pro modelde led ekranda aracın hızını görebiliyor olmamız. Ne yazık ki M365’te bunu görebilmek yalnızca cep telefonuyla mümkün oluyor. Dolayısıyla cihaza bir de telefon tutacağı almakta fayda var. Ancak sağlam bir telefon tutacağını henüz bulabilmiş değilim. Her ne kadar tam dolu bataryasıyla menzil olarak (30 km), pro sürümünün epey altında kalsa da (Pro’da 45 km) yaklaşık bir haftalık git gelden sonra nihayet şarj ettik. Ki şarja taktığımızda da %20’nin altına inmemişti batarya. Ekonomik modda kullanmak gerçekten şarj için ciddi avantajlı. Aracın lastikleri dolma değil, şişme lastik. Yoldaki ufak tefek engebelerde hissettirmiyor. Kutusundan yedek bir takım lastik ve şişirmek için gerekli pompa ara bağlantısı çıkıyor. Bir de şarj aleti var elbette. Katlandığı zaman taşıman için çok daha pratik bir hale geliyor.

scootervs

Piyasada epey bir yedek parçası (başta lastikler olmak üzere) satılıyor. Bir de M365’leri M365 Pro’ya yükseltmek için gerekli bir kit satılıyor. Bu sayede ekranı hız göstergeli led ekrana dönüştürüp yazılım sayesinde motoru biraz daha hızlı kullanabiliyorsunuz. Ancak bu uygulamalar elbette aracı garanti kapsamı dışına çıkartıyor. Benim ilk olarak almayı planladığım donanım güzel bir telefon tutucu.Araştırma sürecinde okuduğum en güzel kıyaslamalardan birisi şurada yer alıyor. Dediğim gibi kısa mesafeleri gidip gelmek istiyorsanız bu model fazlasıyla yeterli olacaktır. Ancak şehir içerisinde yapacağınız gezintiler için kullanmak gibi bir niyetiniz varsa Pro sürümünü tavsiye ederim. Yapmayı planladığım modifikasyonları blogda zaman zaman okuyacaksınız. 

Gıda Dedektifi – Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?

Blogda koleksiyon serileri haricinde pek kitap incelemesi paylaşmıyorum ancak bu kitap okuduğum ilk günden beri öne sürdüğü savlarla kafamı biraz karıştırdı ve bazı alışkanlıklarımı gözden geçirmemi sağladı. “Gıda Dedektifi” tescilli ismini kullanarak çeşitli sosyal medya platformlarında yayın yapan Musa ÖZSOY tarafından kaleme alınan “Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?” isimli kitaptan biraz bahsetmek istiyorum.

Gıda Dedektifi’yle yolum, Eskişehir’de üretim yapan bir firmanın, üstelik yakından da tanıdığım bir firmanın ürünleriyle ilgili yaptığı bir paylaşım sonrasında kesişti. Uzun süre Instagram hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları takip ettim. Açık söylemek gerekirse sadece ürünlerin etiketleri üzerinden yani üreticinin bizzat beyan ettiği değerler üzerinden tarafsızca yorum yapması ve doğal ürünler hariç (meyve, kuruyemiş vb.) hiçbir ürünün reklamını yapmaması hoşuma gitti. Son olarak da Eskişehir’deki Kalabak Su Krizi’nin ipini çeken paylaşımıyla sadece birkaç milyon takipçinin değil, ulusal basının da gündemine girdi.

Kalabak Su Krizi, bana göre göz göre göre gelen bir sıkıntı. Gıda Dedektifi bu sıkıntının fitilini ateşledi ve bir takipçisinden gelen çok eski damacanaların fotoğraflarını paylaştı. Başta Eskişehirli takipçiler olmak üzere pek çok kişi de bu gönderiyi paylaşınca silsile yoluyla bir “ihbar” ortaya çıkmış oldu.

Biz dönelim kitaba. Bir şehir plancısı, gıda profesyoneli olmayan bir kimse, sadece kişisel merakı ve araştırmaları yardımıyla insanlara sağlıklı beslenmeyi ve gıda endüstrisinden büyük ölçüde kaçınmayı önerebilir mi? Kitabı sipariş ederken de, okumaya başlarken de aklımda bu soru vardı. Kendi mesleğimden düşününce, yıllarca çevre konusunda eğitimi olmayan kişilerin kulaktan dolma bilgilerle ve sözüm ona duyarlılıklarıyla “doğrusu budur” şeklinde beyanlar verdiklerine şahit olmuştum. Bu kitap da bu şekilde tespitler içeriyor muydu?

Kısmen evet, kısmen hayır. Şunu açık yüreklilikle ifade etmek gerekirse kitabın yazım dili gerçekten çok iyi, günlük konuşma dilinde, teknik terimler dahi verilirken sıkmıyor okuyucuyu. Bu haliyle birkaç günde okunup bitirilebilecek bir kitap. Yalnız birkaç yerde editoryal hatalar var. Cümlelerin kurguları biraz karışmış ve galiba birkaç da yazım hatası var. Tahminim bunlar -eğer olursa- ikinci baskıda düzeltilir.

Musa ÖZSOY, geçirdiği bir hastalıktan sonra çeşitli doktorlar tarafından tedavi edilmeye çalışıyor ancak bu tedaviler işe yaramıyor. Daha sonra hastalığının beslenme alışkanlıklarından dolayı ortaya çıkmış olabileceğini keşfediyor ve bu ona etiket okuma alışkanlığı ve temel beslenmeyle ilgili bir takım yeni alışkanlıklar kazandırıyor. İlk zamanlar, marketleri gezip marka ya da ürün ayrıt etmeksizin etiket incelemeleri yapıyor. Daha sonra ise bu işi sistemli bir hale getirip çeşitli sosyal medya platformlarından bilgilendirmeler yapıyor. Bu süreçte birkaç okulda da etiket okuma ve gıda endüstrisiyle ilgili eğitimler veriyor. Ancak ürünleri hakkında inceleme yaptığı firmalar bir süre sonra bu durumdan rahatsız oluyorlar ve çeşitli hukuksal süreçler başlıyor. Kitapta da bu süreçler en başından beri anlatılıyor. Kitabın aşağı yukarı yarısı tüm bu süreçle birlikte “etiket okuma” işinin nasıl yapılacağını anlatıyor. Diğer yarısında ise gıda endüstrisinin gelişim süreci ve bu süreçte yaşadığı değişim anlatılıyor. Elbette yazar bunu endüstrinin pek de savunucusu olmadan yapıyor.

Kitabın en iyi yanı, özellikle şekerin günlük hayatımızdaki akıl almaz yerini çok iyi gösteriyor olması. Yani kitabı okumaya başladıkça şekerin aslında çok da gerekmediği halde hemen her endüstriyel üründe nasıl yer aldığını fark ediyoruz. Bu pek çoğumuzun ilk elden tecrübe ettiği ancak farkına pek varamadığı bir gerçek. Yapay tatlandırıcılar ve aroma vericilerle ilgili de daha önce duymanızın pek muhtemel olmadığı bilgileri öğreniyoruz.

Kitabın en kötü yanı ise burada başlıyor. Kitapta sıkça atıf yapılan bilimsel çalışmaların hiçbirine ulaşamıyoruz çünkü bir kaynakça yok. Şayet bu kitap, insanların yerleşik tüketim alışkanlıklarını değiştirmek amacıyla yazılan bir kitap olmasaydı, insanlar için daha sağlıklı bir beslenme modeline ışık tutacak bilgiler içerdiğini iddia etmeseydi, bir roman, bir kurgu ya da benzeri bir eser olsaydı açıkçası bir kaynakça aramaya da gerek yoktu. Ancak yazarın da eser içerisinde sıkça kullandığı üzere “bilimsel temellere dayanan” verilerden ve araştırmalardan ortaya çıkan sonuçlar üzerine konuşuluyorsa ben bir kaynakça kısmı görmek isterdim. Bilemiyorum, bu beklentim belki de yıllardır alıştığım bilimsel ve teknik yazın jargonundan kalan bir alışkanlıktır benim için. Ancak ben, gıda endüstrisine karşı kendimi bir “dedektif” olarak addetseydim, elimi daha da sağlamlaştırmak için güzel bir de kaynakça hazırlardım.

Şu da bir gerçek ki, ne yazık ki bu endüstriyel katkı maddelerinin çoğunun sağlığa olumsuz bir etkisi henüz kanıtlanmadı ve endüstri tarafından bu katkılar kullanılmaya devam edecek, en azından sağlıksız oldukları kanıtlanana kadar. Bana göre bir diğer gerçek ise dünyanın mevcut nüfusunu doyurabilmek için geleneksel yöntemler yetersiz kalmakta ve gıda endüstrisine muhtacız, daha temiz ve daha insani olması şartıyla.

Özetle, “Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?” kesinlikle dikkat çekici bir kitap. Gıda profesyoneli olmayan bir yazar tarafından yazılan, profesyonel bir derleme ve değerlendirme. Çok da isabetli tespitler içeriyor. Gıda mühendisi olan okuyuculardan kitapla ilgili olumlu/olumsuz görüşleri bekliyorum. Sevgilerle.

Pharrell Williams – G I R L Plağım

Bir süre önce blogdaki “PLAKLARIM” sayfasını güncellerken elimde olan ancak buraya yazmayı unuttuğum, aslında çok da eğlenceli bir plağı fark ettim: Pharrell WilliamsGIRL. 2014 yılında çıkan eğlenceli bir albüm bu.

Bu albümü aslında tüm Dünya, tamamen acapella (vokal koro) altyapısı, eğlenceli trafiği ve akılda kalan ritmi sayesinde ilk seferde dikkat çekmeyi başaran Happy isimli parçası sayesinde biliyoruz. Single olarak yayımlandığı 2013 yılında, motion picture olarak da yer aldığı Despicable Me 2 filmi sayesinde çok kısa sürede küresel bir hit haline geldi parça. Şu anda resmi viedosu Youtube’da bir milyar izlenmeyi geçen şarkılardan birisi. Aynı yıl “En İyi Özgün Şarkı” kategorisinde Oscar’a aday oldu ancak kazanamadı. 2015 yılında ise Grammy kazandı.

Bu şarkıya çekile klip Dünya’nın ilk 24 saatlik klibi olarak yayımlandı. Günün her saati için ayrı bir klip şeklinde yayımlandı. Şurada dört saatini görebilirsiniz.

Merve sağ olsun bu albümü bana doğum günü hediyesi olarak almıştı ve arşivimin en kıymetli plaklarından bir tanesi şu anda. Eh, bu şarkıdan başka bir şarkı da ilgimi çekmedi ne yalan söyleyeyim.

Plak ne yazık ki gatefold değil ancak güzel bir sleeve çıkıyor içerisinden. Bir de bandrolün jelatin üzerinde olması nedeniyle jelatini de saklamak zorunda kalıyorum. Albümün şarkı listesi şu şekilde:

No. Başlık Süre
1. Marilyn Monroe 05:51
2. Brand New 04:31
3. Hunter 04:00
4. Gush 03:54
5. Happy 03:53
6. Come Get It Bae 03:21
7. Gust of Wind 04:45
8. Lost Queen 07:56
9. Know Who You Are 03:56
10. It Girl 04:47

Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi Üzerine – Seda’nın Sunumu

Blogda daha önce yazdığım şu ve şu yazılarımda Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin çevrim içi mezun buluşmalarından bahsetmiştim. Güzel fakültemiz, tüm bölümlerden mezunlarına öğrenci arkadaşlarla buluşma imkanı tanımıştı sağ olsun.

Çevre mühendisliği bölümü için yapılan sunumlardan ise benim kişisel favorim Seda’nın yaptığı Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi başlıklı sunum oldu. Hatta Youtube’a yüklenen videoyu indirip arşivledim. Kim bilir belki bir gün kullanırım.

Sunumda ilk olarak Çevre Mühendisi ve Çevre Görevlisi ayrımından bahsediyor Seda ATAK. Kendi adıma benim işim büyük oranda mevzuat işi olduğu için, özellikle işinde mevzuat ağırlıklı çalışmayan meslektaşlarımın neler yaptığını ilgiyle takip ediyorum. Seda sunumunda bolca kendisinden ve çalıştığı holdingin çalışmalarından, ödüllerinden, başarılarından bahsediyor. Yapılan bu çalışmaların her biri de aslında “Neler Yapılabilir? Sorusunun cevabı niteliğinde.

Daha sonra, 1950’li yıllarda Dünya’ya pompalanan doğrusal ekonomi modelinden bahsediliyor. Ancak bir süre sonra bu modelin uygulanamaz olduğunu pek tabi anlaşılıyor ve “Döngüsel Ekonomi” modeli ortaya atlıyor ve bu da “Endüstriyel Simbiyoz” yaklaşımını doğuruyor.

Benim de daha önce bir özel okul için yaptığım sunumda bahsettiğim “7. Kıtanın Keşfi” dikkatimi çekti yine. Dünya okyanuslarında beş farklı noktada birikmiş halde olan bu milyonlarca ton çöp ve plastik, her duyduğumda ilk kez duyuyormuşum gibi ilgimi çekiyor ve hemen bir yan sekme açıveriyorum. Keşke bir imkan olsa, bir uluslararası kuruluşta çalışma fırsatı doğsa da bu adalar üzerine araştırma yapma imkanım olsa. Bu mesleki olarak başıma gelen en güzel şeylerden birisi olabilir.

Seda’nın sunumu, sadece öğrencilerimizin ve mezunlarımızın değil, tüm faydalanmak isteyenler için erişime açık. Şu linke tıklayıp izleyebilirsiniz. Ben de sunumun alt kısmına ekliyorum. Şapkamızda daha nicelerini biriktirmek dileğiyle! Ağzına ve emeğine sağlık Sedacım teşekkürler 🙂

Casio’nun Maket Saati

Gerçeğini alamıyoruz bari maketini yapalım dedim önce 🙂 Uzun süredir “Eğlenceli Şeyler” kategorisine yazı yazmıyordum, buyurun.

Çocukken yıllarca Casio G-Shock‘un bir modelini taktım. Ancak geçen yıllara elbette dayanamadı ve parçalandı. Yeni nesil G-Shock’larda hiç sevemediğim analog saatler de eklendiği için yalnızca dijital olarak kalan modellerini takip ediyorum.

Açıkçası çok pahalı. Yani benzer paralara Samsung ya da Apple marka akıllı saatler alınabiliyor. Ancak elbette bunların hiçbirisinde G-Shock’taki karizma yok.

Geçtiğimiz günlerde Instagram‘da G-Shock Türkiye hesabından DW-5600 modelinin papercraft maketini paylaştılar. Şu adresten indirebileceğiniz şablonda yalnızca 2. ve 3. sayfaları yazdırarak (tercihen kalın gramajlı kağıtlara) maketiniz için gerekli parçaları elde ediyorsunuz. Daha sonraki sayfalarda ise bu parçaları nasıl birleştirebileceğinizi görüyorsunuz.

Eh, maket işi biraz sabır ve boş vakit istiyor. İç kısmı, kordon, bağlantı parçaları, alt kapak ve kısacası hemen her parça ayrı ayrı modellenmiş. Ben parça parça 5 günde yaptım. Sonuçta ortaya güzel bir şey çıkınca da paylaşmaya karar verdim. Belki ilginizi çeker ve siz de yaparsınız.

Şablonu indirmek için tıklayın.

Üstteki link bir gün çalışmazsa da buraya tıklayın.

Ve Eylül Başlar…

Salak gibi oturmuş sana ulaşmayı bekliyorum. Telefon çalıyor ama elbette açmayacaksın. Neden açasın ve acıyasın ki? Sırf dolunay var diye, yıllar önce verdiğim sözü hala tutuyorum diye, bana bağlı olmanı neden bekleyeyim ki? Her neyse unutalım şimdi bunları. Bu ay ki görsel Tahir Abi‘den geliyor. Yıllardır onun duvarını süslüyor. Belki imkan olsa, orijinal görseli tarayabilsem, aynısı ben de tablo yaptırabilirdim. Belki çizere ulaşmanın bir yolu olsa…

Şu iki cümleyi çok seviyorum: “Zaman geçiyor.” ve “Bu işler olur.” Olur, elbet olur ama nasıl? Geride nasıl bir yara bırakır? Ahmed Arif’in dizelerini okudum perişanlıkla. Bu nedir ya? Her canım sıkıldığında böyle mi hissedeceğim ben? Bilmem kaç yıl benden önce yazılmış şu kelimeler, öyle mi güzel denk gelir?

Eylül ayı başladı. Alper veda edeli haftalar oldu. Sindiremedim bir türlü. Huzur yok, keyif yok, yoruluyorum, düşüncelere boğulmuş haldeyim. Mert var gerçi. Mert’le zaman geçiriyoruz. Mert’in her geçen gün biraz daha büyümesini izliyoruz. Dört aylık olacak birkaç gün sonra. Artık sağa sola kendini döndürebiliyor.

Alper yıllardır ilk defa, blogla ilgili bir fikirle geldi. Gerçi kendisi de henüz tam şekillendirememiş ama bahsettiği kısmı bile heyecanlanmama yetki. Bakalım önümüzdeki aylarda Eskişehir – Ankara hattında neler olacak. Az önce güzel bir haber aldım. Yağızhan mezun olmuş.

Sagopa Kajmer, “Yunus” isminde bir EP çıkarmış. Yıllar sonra merak ettim dinleyeyim dedim. İlk parça “Pankart” epey ilgimi çekti. Parçanın başındaki strachler beni 2000’lerin ilk yarısındaki Sagopa / Silahsız Kuvvet dönemine götürdü bir anda heyecanlandım. Ancak devamında gelen melodik vokallerle yüzümü buruşturdum. Sonradan strachlerin bizzat Sagopa’ya ya da yıllardır duymadığımız ismiyle Dj Mic Check’e ait olduğunu öğrendim. Uzun süredir Ahmet’le bir araya gelemiyoruz. Fırsat bulursak bu yeni çalışma hakkında konuşabiliriz.

İlkan Abi aradı önceki gün. Aklıma bir tohum ekti. Inception olur mu bilmiyorum 🙂 Ama üzerinde enine boyuna düşünmem gerekecek. Aynı akşam Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nin çevrimiçi sertifika törenine katıldım. Haftalar önce yaptığım şu çevrim içi sunum için benimle birlikte diğer konuşmacılara da birer teşekkür belgesi takdim ettiler. Hocalarımın büyük bir kısmını Zoom üzerinden de olsa görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Önümüzdeki dönemde de bu işlerin daha da güzel bir zemine oturtularak devam etmesini diliyorum.

Ve Eylül başlıyor. Takvimimde yaz bitti. Sıcaklar son bulmadı ama yüzümü sonbahara çevirdim artık. Bir yolunu buluncaya kadar, gözlerim üzerinde olacak, gökyüzünde.

Grafik Tablet Aldım: XPPen Star G640S

Aslında alalı bir süre oldu ancak geçen hafta Kerem Bey‘e de tavsiye edip aldırınca bloga da yazayım istedim.

Bu yıl korona virüs pandemisi nedeniyle eğitim sektörü çok radikal bir karar alıp dersleri evden yapma yoluna gitti. Bu plan öyle tuttu ki önümüzdeki eğitim öğretim yılında da en azından ilk dönemin büyük oranda, evden yapılan derslerle geçeceği belli oldu.

Merve de bu dönemde uzaktan yapacağı dersler için uzun süredir grafik tablet almak niyetindeydi. Bundan yıllar önce Serdar Hoca‘nın bir grafik tabletini ödünç alıp denemiştim ve açıkçası çok da memnun kalmamıştım. Daha doğrusu, bu tableti kullanmak için bir nedenim de yoktu. Aradan yıllar geçip de karşımıza böyle bir zorunluluk doğunca iş başa düştü.

Beni de bu tablete yönlendiren sevgili Mustafa oldu. Geçen dönem kendisi de bu tableti kullanmış, memnun kalınca da bu dönem bir tane daha sipariş etmişti. Bana da tavsiye etti.

Milli Eğitim Bakanı’nın “Okullar ilk dönem uzaktan olabilir” açıklamasını yaptığı gece, tüm çizim çizim tabletlerine zam geldi. Fırsatçı satıcılar daha birkaç gün önce 400-500 TL bandında olan fiyatlara, 50-150 lira zam yaptılar. Öyle ki benden haftalar sonra aynı tableti almasını tavsiye ettiğim arkadaşım benden 100 TL daha pahalıya aldı. Neden? Çünkü burası Türkiye. Burada fırsatçılık geçim kaynağıdır.

Gelelim tablete. Ortalama bir okul öğretmeninin ders anlatma esnasında kullanabilmesi için fazlasıyla yeterli. Cihazı Windows 10 otomatik olarak tanıyor. Windows 7 de tanıyor ancak internetten araştırıp driver’ını kurmakta fayda var. Çünkü bu küçük yazılım sayesinde hem kalemin hem de tablet üzerindeki fonksiyon tuşlarının görev atamasını yapabiliyorsunuz. Windows otomatik olarak tanıdığı için Paint, Photoshop gibi çizim programlarının yanı sıra Whiteboard, One Note gibi ofis programlarıyla ve Zoom programıyla sorunsuz olarak kullanabiliyorsunuz. Örneğin ders yapacak bir öğretmenimizin doğrudan Zoom’un arayüzünde kullanabiliyor. Ekrana paylaştığı bir pdf dosyasındaki soru üzerinde çözüm yapabiliyor. Kaleme alışmak için birkaç gün sürekli yazı yazın ve el hassasiyetiniz alışsın. Kalem gerçekten başarılı. Ürünün yazma alanı yaklaşık olarak A5 ebatında yani bir A4 kağıdının yarısı kadar. Siz kalemi yüzeye yaklaştırdığınızda ekrandaki imleç konumunu gösteriyor. Yan taraftaki 6 fonksiyon tuşuna da komut atayabiliyorsunuz. Örneğin “Geri al”, “Kopyala”, “Kaydet” gibi.

Sadece Windows değil, Android cihazlarda da sorunsuz kullanabiliyorsunuz. Samsung Galaxy Note 5 cihazıma sorunsuz bağladım. Windows’un aksine, telefon ya da tablette verimli kullanabilmek için kendi uygulamasını indirmeniz şart.

Kutu içeriği de çok önemli. Çünkü tam 20 tane yedek uç çıkıyor. Evet, tabletin uçlarının belli bir ömrü var. Paket içeriğinde ayrıca kendi orijinal USB kablosu ve bu kabloyu mobil cihazlara bağlayabilmek için gerekli micro/type-c dönüştürücüler var. 

Şunu yinelemekte fayda var. Ders anlatmak, basit çizimler yapmak, konferans esnasında notlar almak için fazlasıyla yeterli bir cihaz. Ancak özellikle grafik tasarım ve reprodüksiyon işlerinde kullanılır mı? Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü kalemin hassasiyeti iyi. Aynı fiyattaki ürünlere göre en iyisi diyebilirim. Hayır, çünkü çizim alanı buna müsaade etmeyebilir. Eğer hala böyle bir grafik tablet araştırıyorsanız fiyat/performans ürünü olarak bu marka ve modeli tavsiye edebilirim. Sağlıklı günlerde kullanın 🙂

Fahrenheit 451: Kitap, Çizgi Roman, Film, Sahaf

Yolumun şans eseri kesiştiği bir kitap oldu bu. Enpara.com’un kampanyasında hediye olarak sunulan kitaplardan birisiydi. İthaki Yayınları’ndan çıkan son baskısında kıpkırmızı kapağını görünce ilgimi çekti ve ücretsiz olarak sahip oldum. Birkaç ay kitaplıkta öylece durduktan sonra nihayet okumaya karar verdim.
Okumadan önce kitabın üzerindeki değerlendirmeleri okudum. Şaşırılacak bir şekilde, kitap yere göğe sığdırılamıyordu. “Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday!” gibi bir yorumu okuyup ön sözle iyice gaza geldikten sonra kitabı okumaya başladım.

Aman yarabbi! Akmıyordu! Satırlar büyüyor, kelimeler heceler uzuyor, kitap bir türlü akmıyordu. Böyle bir şey olamaz. Aradan neredeyse bir hafta geçiyor ama ben bir türlü ilk bölümü bitiremiyordum. Kendimi teşvik ede ede, internette yorumları okuya okuya, ite kaka ilk bölümü bitirdim. Acaba kitabın çevirisinde mi bir problem var diye de düşündüm. Kitabın çevirmeni Dost Körpe. Bir süre sonra benim çeviri hataları sandığım şeylerin aslında yazarın kendi stili olduğunu fark ettim. Bu durumda çevirmen de büyük bir iş başarmıştı. Zaten İthaki’den çeviri hatası gibi bir durumu beklemek bile saçmalıktı. Neyse ki kitabın ikinci bölümü biraz daha hareketlendi.

İşte tam bu anda şöyle güzel bir tesadüf oldu. Fahrenheit 451’in çeşitli zamanlarda filmlerinin de yapıldığını gördüm. 1966’da ve 2018’de çekilen iki filme ilaveten bir de 2016’da çekilen bir dizi vardı.

Filmi olduğunu görünce kitabı daha bir ilgiyle okumaya başladım. Bir an önce okuyup filmini izleyerek karşılaştıracaktım çünkü. Ve tesadüfler yine devreye girdi. Mehmet’le birlikte Eskişehir’deki bir sahafa gittik. Sahafın adı: Fahrenheit 451!

Buraya daha önce de gitmiş, birkaç kitap satmış, yerine başka kitaplar almıştım. Şimdi Mehmet’in arkadaşı olduğunu da öğrenince burada daha keyifli bir Fahrenheit sohbetine girdim. Dükkan sahibi Devran, kitabın pek çok baskısını toplamıştı ve dükkânda sergiliyordu. O koleksiyonun içerisinde Epsilon Yayınları’ndan çıkan çizgi romanı görünce vuruldum.

Eve dönüp önce kitabı okumayı bitirdim. Şunu net söylemeliyim ki kitabın son bölümü o kadar iyi ki ilk iki bölümün sıkıcılığını unutturuyor. Böylece kitabın tadı henüz damağımdayken çizgi romanı da nadirkitap.com’dan sipariş ettim.

Çizgi romanın çizeri Tim Hamilton. Ayşe Tunca’nın çevirisi, ülkemizdeki ilk Fahrenheit çizgi romanı ve ilk baskı (2008). Çizgi roman çabucak bitti ve gerçekten çok beğendim. Çizimler o kadar başarılıydı ki! Özellikle yangın sahnelerini çok iyi betimlemiş çizer.

Son olarak sıra filme geldi. Filmin oyuncuları Michael B. Jordan ve Michael Shannon. Yönetmen ise Ramin Bahrani. Açıkçası film beni kitap kadar sarmadı. Olaylar çoğu yerde kitaptan farklı bir seyirde ilerliyor ve kurguda bazı bölümler kitaptan tamamen farklı. Örneğin kahramanımız Guy Montag, kitapta evli. Ancak filmde yalnız yaşıyor. Kitapta Guy’ı kendi karısı ihbar ediyor. Ancak filmde böyle bir kısım yok bile! Olayı bambaşka bir açıdan ele almışlar. Yalnız şunun da altını çizmek lazım ki kitapta yazarın öylece geçiştirdiği bazı şeyleri, yönetmen filmde epey vurgulayarak bu kurgusal dünyayı kitaba göre çok daha iyi betimlemiş. Açıkçası kitaptaki sonu pek beğenmesem de filmdeki son da belki ondan biraz daha iyi sayılır. Ama genel olarak film de bir noktadan sonra “izleyeyim de bitsin artık” hissi uyandırdı.

Şu durumda Fahrenheit 451’i hiç okumadıysanız muhakkak okumanızı tavsiye ederim. İlk bölümü aşmak epey zorlayıcı oluyor. İkinci kısımda vites yükseliyor ve son kısım ise akıp gidiyor. Bu arada Neil Gaiman’ın ön sözünü ve Harold Bloom’un son sözünü de muhakkak okuyun.  Eğer kitaptan önce çizgi romanı okuma şansınız varsa kesinlikle çizgi romanı önce okuyun. Çünkü kitabın yaratmaya uğraştığı o kaotik ortamı, çizgilerin de yardımıyla (üstelik çok başarılı çizgilerin) olağanüstü bir gerçeklikle betimlemiş. Yukarıda da açıkladım gerçi ama bir kere daha belirtmek gerekirse film olmamış. Yani zaten olsaymış ilk vizyona girdiği günlerde duyardık.

Ve son olarak Fahrenheit 451 Sahaf. Burası küçük bir yer. Son gittiğim birkaç defada ortalık biraz karışıktı ancak sahafların raconu da biraz bu galiba. Size tavsiyem gözünüzü dört açın. Her an bir köşeden aradığınız bir kitap gözünüze çarpabilir. Sevgilerle.

“Yakmak bir zevkti.” Seninle olmak da.

Gillette Blue 3: Üç Büyükler Serisi

Bu blogun en sıra dışı koleksiyonlarından birisi olan Gillette Blue 3 serisi ile devam edelim. Bu koleksiyonumla ilgili olarak pek çok geri dönüş alıyorum. Saçma bulan da var, bir başka emsali olmadığı için beğenip yeni modeller bulmamda bana yardımcı olan da.

Yardımcı olanların başında ise sağ olsun Erdem Abi yer alıyor. Bu yazıyı yazmam da onun sayesinde oldu. Geçtiğimiz gün Gillette, Blue 3 serisinde yepyeni bıçaklar üretti: Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş. Üç Büyükler serisi ismini ben verdim. Belki de Trabzonspor ya da başka takımların renkleriyle de üretmiştir ancak inanın çok araştırmama rağmen bulamadım. Bulan, denk gelen varsa bana haber verirse çok sevinirim. 

Her tıraş bıçağı o takımın renklerini taşıyor. Koleksiyonda en dikkat çeken parçalar oldular bile!  Koleksiyonun  son  hali  aşağıda yer aldığı gibi:

Tabii bu üç yeni parçayı bulunca koleksiyonda henüz olmayan ve muhtemelen yeni üretilmiş şu yeni parçaları da keşfettik. Bunları da umarım en kısa sürede ekibe dahil edebilirim:

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.