Sabhankra – Live At Headbangers’ Weekend 2017

Artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Türkiye’nin en çok üreten metal grubu Sabhankra‘dır, sevgili okur. Sabhankra adıyla albüm çıkardığı 2006 yılından beri hemen hemen her yıl grup ya yeni bir albüm ya yeni bir EP ya da konser videosu yayımladı. 2016’nın son aylarında şu yazımda bahsettiğim Live At Roxy konseri DVD’sinden sonra grup hiç hız kesmeden ve hatta vites yükselterek yepyeni bir çalışma daha yayımladı: Live At Headbangers’ Weekend 2017. Bu 22 dakikalık konser videosu, grubun şu ana kadar yayımladığı en iyi prodüksiyonlu iş, bunda hiç şüphe yok.

Yine yukarıdakine benzer bir ifade kullanarak belirtmekte bir sakınca görmüyorum, Türkiye’de bu kalitede kaydedilmiş ve üretilmiş başka bir metal konseri videosu yok. Varsa lütfen yorumlarda belirtin ben de düzeltme olarak ekleyeyim.

01Elimizdeki materyal çok kıymetli. Zira grubun davulcusu Rıdvan‘la kaydedilmiş ve yayımlanmış ilk materyal olma özelliği taşıyor. Grubun çok uzun süre bekletmeden videoyu yayımladıktan çok kısa bir süre sonra konser kaydını kaset olarak yayımlaması da mutluluğumuzu zirveye çıkardı. Tıpkı Live at Roxy albümü gibi bu albüm de sınırlı sayıda, Dead Generation Records tarafından kaset formatında yayımlandı. 2 ve 3 numaralı kasetleri sipariş edip aldım hemen.

05Konser, “Abandoned By The Gods” parçasının efsanevi klavye introsuyla başlıyor. Çok hızlı ve sert bir girişin ardından grup tempoyu düşürüyor ve en uzun Sabhankra parçalarından olan kişisel favorilerimden “We March” başlıyor. Özellikle Gürkan‘ın bu şarkı boyunca pozları çok başarılı. We March’ın olanca gazıyla bitiyor. Seyirciye küçük bir laf atmadan sonra Alper’in favori parçalarından “The Hunt” başlıyor. Parçanın girişindeki scream’le birlikte olayın rengi epey değişiyor. The Hunt, Sabhankra’nın en hızlı ve en iyi soloya sahip parçalarından birisi. Bu konserde soloyu Savaş Sungur atıyor ve daha da bir devleşiyor. The Hunt bittikten sonra Savaş tüm seyirciyi “metaaaalll metaalll” diye bağırtıyor. Sonrasında da “Our Kingdom Shall Rise” başlıyor. Kameranın açısı seyirciye döndüğünde anlıyoruz ki ortalık epey karışmış.

Bakın bu konserin olduğu festivalde, aynı günde tam 9 grup sahne aldı. Bunlardan son ikisi, headliner olanlar, Kalmah ve Eluveitie gruplarıydı. Konser sonrasında okuduğum yorumlarda herkes bizim Türk gruplarının başarısından ve diğer iki grubun tırt performansından bahsediyordu. Özellikle Kalmah çok büyük bir hayal kırıklığı olmuş. İşte bu konserin performansıyla parlayan yıldızı da Sabhankra olmuş. Dolayısıyla grubun böyle güzel organizasyonların sahne olanaklarını iyi kullanıp kaliteli işler üretme çabasını takdir etmek gerekiyor.

Neyse, Our Kingdom Shall Rise son parça olarak anons edildiği için grup bunu normal çalma süresinden daha kısa çalarak “The Moonlight“a bağlıyor. Ahh Moonlight. Canım, kalbim, bir tanem Moonlight. Sen ne hüzünlü, ne öfkeli bir parçasın öyle… Moonlight bitince Sabhankra, “bizden bu kadar” diyor ve sahneden iniyor. “Metaaaallll

03

Gelelim videonun prodüksiyonuna. Sırf davul için üç ayrı kamera kullanılmış. Davulcunun arkasından sahne önünü gören kamera ile sahne önünden Savaş Sungur’u çeken kameraların açıları çok başarılı. Live at Roxy’nin aksine, seyircinin coşkusuna da bu videoda fazlasıyla şahit olabiliyoruz. Video çekimleri Semih Yüksel, Can Ceyhan, Oğuzhan Ardahan, Raffi Etyemez, Garo Vram Babayan ve Levan Uzbay gardaşım tarafından yapılmış. Videonun prodüksiyon işlemlerini ise Semih Yüksel yapmış. Konserin kaydı (sesler cidden çok başarılı) Ali Sak tarafından yapılmış. Hepsinin eline emeğine sağlık.

02Şimdilik bu videonun, bir önceki Live At Roxy konseri videosuyla birlikte DVD olarak basılmasını bekliyorum. Ben kendim, MCA Productions and Distro olarak, Live At Roxy Konser DVD’sini basmıştım. Ama bizzat grubun onayını almadığım için dağıtmıyorum, bekliyorum. Gel gelelim kasede. Yalnızca 50 adet basıldı kaset. Baskı olarak bir önceki kaseti daha çok beğenmiştim ancak bu kasetin de kartonetinin tasarımı çok başarılı. Şimdi bu albümde şöyle bir detay var. Albümün kasede basılan kapağı ile grubun dijital platformlarda yayımlanan kapağı birbirinden farklı. Kasette Süha‘nın fotoğrafı var. Dijital platformlarda ise benim çok sevdiğim o “davulcu arkasından seyirci” açısı var.

Sabhankra, yine çok kaliteli bir iş, kaliteli bir albümle karşımızda. Yerli metal gruplarına destek verin. Bak yapmayın etmeyin, konserlerin giderek azaldığı, tırtladığı bu dönemde hiç olmazsa kendi gruplarımız, yerli gruplarımız üretmeye, kaydetmeye devam edebilsinler. Seni çok seviyoruz Sabhankra. Sen de bizi sev ve artık yeni bir albüm yap!

04

Mayısta Başladı Aşk

mayis01Yalnızca bir kere sordum sana aşkın ne olduğunu. Kavuşamamaktır, dedin. Yüreğime saplandı o an hem cevabın hem de sen. Titreyen ellerinle ve yalvarır gibi bakan o gözlerinle bir türlü unutamadım seni.

İnsan bir kere duyunca alışmaya başlıyor. Özlemek bambaşka hallere dönüşüyor, yutkunmak ve giderek gizlenmek ihtiyacını doğuruyor. Kaçıyorsun. Kavuşamıyorsun ya, işte o yara hep kanıyor. Bir gece kalıyor geriye. Dolunay gökte yükseldiğinde, geriye yaslanıp gözlerimi kapatıyorum. Çok iyi biliyorsun ki yalnızca bir gecemiz var.

İşte bu yüzden, bu dolunay çok özel. Onlar seni çok uzaklarda sanıyorken bak işte, kıvrılmış uyuyorsun koynumda. Saçların dizlerimi örtüyor. Işığın gözlerimi kamaştırıyor. Olmak istediğimiz yerdeyiz, nihayet kaçabildik.

Sesler duyuyorum. Dışarıda bir bağırış çağırış. Koşuşturuyor herkes. Sen de bir elimden çekiştiriyorsun beni. “Dünya’nın diğer ucuna doğru kalkan uçak için son çağrı” diye anonslar duyuyorum. Haydi koş, diyorsun ama ben sana öylesine dalmışım ki kendime ancak tüm ışıklar sönünce gelebiliyorum. Tek bir battaniye altında tek vücut olmuşuz adeta. Dünya’nın diğer ucuna kaçıyoruz ve gökyüzünde dolunay var. Saatler sürüyor bu kaçış ve zaman hep gece.

Nihayet karaya ayak bastığımızda, okyanusun tuz kokusu yakıyor genzimi. İklim öylesine şaşırtıyor ki beni -soğuk bir sonbahar- nihayet dakikalar sonra dönüp sana bakmayı akıl ediyorum. Ayak parmaklarının ucunda yükselip öpüyorsun beni ve bir anda kendimi balkonumda buluyorum. Dolunay yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Elimde bir tahta parçası öylece duruyor. Gözlerimi ovuşturup anlamaya çalışıyorum. Zarif bir bumerang bu. Atmaya kıyamıyorum belki geri gelmez diye. Gülümsüyorum, İşte bu da benim gizli mirac’ım, diyorum. Kavuşmak hayal oluyor ve mayısta başlıyor aşk.

mayis03mayis02

NOT: Funda‘ya teşekkürler. O olmasa, bu yazı olmazdı.

Yürüyen Kentler Serisi Filme Çekiliyor!

Bundan birkaç sene önce, taa şu yazımda ilk kitabını aldığım ve bir yıl sonra şu yazımda da ikinci kitabını aldığım güzide seri “Yürüyen Kentler” nihayet bitti. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi tamamen benim ama. Kitapların bir suçu yok.

Evet, daha önceki yazıları okumayanlar için çok kısacık seriden bahsetmek istiyorum. Daha sonra her bir kitap hakkında küçük yorumlar yapacağım.

2015-02-ME_1280x1024Yürüyen Kentler serisi, günümüzden yüzlerce yıl sonrasında, distopik bir gelecekte yaşananları anlatıyor. Dünya’da sabit yerleşimler kalmamış, artık kentler devasa motorlara sahipler ve yürüyorlar!

İlk kitap “Yürüyen Kentler” adını taşıyor. Bu kitapta, yürüyen kentlerin en ihtişamlılarından olan Londra kentinde bir tarihçi çırağı, Tom Natsworthy kendi küçük dünyasında mutlu mesut yaşıyor. Dünya’ya ne olmuş da kentler artık yürümeye başlamışlar? Bu sorunun cevabını sayfalar ilerledikçe öğreniyorsunuz. Eklemeyi unuttum. Bu kentler sadece yürümüyorlar. Üstelik bir birlerini de avlıyorlar! Evet, daha güçlü kentler daha zayıf olanları avlayarak kaynak ve iş gücü elde ediyor. Tom, basit bir çırak olduğu için, büyük resmi göremiyor, olaylar gelişiyor ve kendini bir anda o çok güvendiği, doğup büyüdüğü Londra‘dan sonsuz bir bataklığın içine düşmüş halde buluyor ama yalnız değil. Yanında suratındaki kocaman bir yara iziyle ilk bakışta çok korkunç görünen Hester Shaw isimli kız da var. Londra, Dünya’da hala var olan bir avuç “sabit yerleşim yanlısı ve mobillik karşıtı” orduyu yok etmek için esrarengiz bir proje geliştirmiştir ve acaba işin sonucu ne olacaktır? İlk kitap bittiğinde Londra’nın neler yaptığını görüyoruz.

2015-02-PG_1280x1024İkinci kitap İhanet Altını‘nda, Tom ve Hester, üçkağıtçı bir adamla tanışıyorlar; Profesör Pennroyal. Bu herif gidip görmediği yerleri sanki gitmiş görmüş gibi anlatan, kitaplar yazan, sahte bir şöhretin keyfini süren bir üçkağıtçı. Bu arada bizim ikili de bir hava gemisi alıyorlar ve artık gökyüzünde takılmaya başlıyorlar. Böyle gide gide Arkangel isimli bir mobil kente rastlıyorlar. Bu kentin tek bir amacı var: Eski Amerika’ya ulaşmak. Orada tüm bu gürültü ve patırtıdan uzak yaşamak. Ancak bu kentin sahibi olan hatunla bizim Tom “epey” iyi anlaşınca, Hester acayip kıskanıyor. Neden? Çünkü Tom’a deli gibi aşık. İşte serinin olmazsa olmaz aşk hikayesi de bu kitapta alevleniyor. Velhasıl kelam, olanlar oluyor ama kitabın sonunda asıl bombayı Hester patlatıyor. Hem de iki kere. Bir sonraki kitapta ekibin sayısının artacağını anlıyoruz.

7

Hava Gemisi Jenny Hanniver

Üçüncü Cehennem Makinleri‘nde, aradan 18 sene geçmiştir. Hester bir önceki kitapta hamile kalmıştır ve bir kızları olmuştur: Wren. Ahh Wren ah. Wren yaşadıkları hayattan inanılmaz sıkılmıştır. Bir gün, annesiyle babasının eski bir arkadaşlarının eski arkadaşlarıyla karşılaşır ve bir takım talihsizlikler sonucunda yaşadıkları yerden kaçırılır. İşte üçüncü kitap boyunca Tom ve Hester kızlarını ararlar. Ama bulabilirler mi?

2015-02-ID_1280x1024Dördüncü ve son kitap “Karanlık Düzlük” adını taşıyor. Bu kitap, en uzun kitap. Üçüncü kitap en kısa sürede okuduğum kitaptı, dolayısıyla bunu okumaya hemen başladım. Büyük bir kısmını yollarda okuyarak bitirdim. Bu kitapta olaylar epey kontrolden çıkıyor. Olay örgüsünün en geniş olduğu kitap bu. Hester ve Tom, Hester’in acımasız karakteri yüzünden kavga ederler. Hester, yanına taa ilk kitaptan beridir tanıdığı ve adına “İz Sürücü” denen bir makine-adamı alarak uzaklaşır. Tom da kızıyla birlikte tamamen şans eseri, yıllar önce terk ettiği ve yok olduğunu düşündüğü memleketi Londra’nın enkazına gelir. Burada inanılmaz bir sürpriz onları bekliyordur. Kitabın sonunu inanılmaz hüzünlü bitiyor. Şok üstüne şok yaşadım.

Seride yaşanan olayların tamamını anlatmıyorum. Okumanızı tavsiye ediyorum çünkü. Bunun için bir geçerli sebebim var: Çünkü Peter Jackson bu seriyi filme çekecek! Evet, haberler şurada ve şurada. Eğer haberler doğruysa çekimler şu anda Yeni Zelanda‘da başlamış olmalı. Filmleri Peter Jackson çekeceği ve muhtemelen kendinden de epey bir şeyler katacağı için, “kitabı okuyan” izleyici avantajını elde etmeniz için hala vaktiniz var. Dört kitaplık seriden kaç film çıkartır bilmiyorum. Ancak yürüyen devasa kentleri nasıl tasarlayacaklar, hava gemileri nasıl olacak düşündükçe heyecanlanıyorum.

Serinin en büyük hadikapı, kitapların kapakları ve yazar Philip Reeve’in kişisel sitesinde yer alan birkaç görsel dışında, sözcüklerle tasvir edilen bu dünyaya ilişkin hiç bir görsel tasvir bulunmayışıdır. Dolayısıyla Peter Jackson’ın ilk filmde can vereceği karakterlerle düşüneceğim öykünün geriye kalanını. Filmin IMDB sayfası şurada yer alıyor.

İlk filmin 2018’de vizyona gireceği yazıyor ama kesin midir bilemem. IMDB’de filme ait olduğunu düşündüğümüz şu iki görsel de yayımlanmış. Bunlar büyük oranda, daha önce yayımlanan çizimlerden uyarlanmış gibi görünüyor.

Yine, IMDB sayfasında bazı karakterleri kimlerin canlandıracağı da açıklanmış. Çok büyük ihtimalle bir değişiklik olmayacak ve Tom Natsworthy’i Robert Sheehan; Hester

Shaw’ı da İzlandalı akranım Hera Hilmar canlandıracak. Özellikle Hera Hilmar çok dikkat çekici. Zira kitaptaki tasviriyle Hester’ın, suratındaki korkunç yaraya rağmen muhteşem hatlara sahip bir kadın olduğunu anlıyoruz. Eh sinema sektörü, baş rollerden birini çirkin bir kadına vermeyi göze alamayacağı için muhtemelen, Hera Hilmar’ın suratındaki yara izi çirkinden çok “karizmatik” görünecek. Henüz çok az rol için isimler açıklanmış ancak benim merakla beklediğim iki karakter var: İz Sürücü Shrike ve Profesör Pennroyal. Bir de, üçüncü kitapta karşımıza çıkacak olan, kızıl saçlı güzel Wren. Çok küçük bir ekleme, Elrond’umuz ve Ajan Smith’imiz, muhteşem Hugo Weaving de seride rol alacak. Ama hangi rolde henüz belli değil. Bana göre, Thaddeus Valentine rolünde oynacak ki bu adam inanılmaz kilit bir rolde ve bunun da kızı çok güzel.

İnternette bazı kitap yorumları izledim. Kitabı ve seriyi çok sıkıcı bulduklarını, nasıl ödül aldığına şaşırdıklarından falan bahsediyor “yorumcu” arkadaşlar. Kitabın aldığı ödüller, kurgusunun yaratıcılığı ve olayların bir birini tamamlaması esnasındaki akıcılıktan dolayı verilmiştir. Kendi adıma ben çok beğendim. Seriyi çok beğendiğim için de Türkiye’de yayımlanmış tüm baskıları toparladım.

Kitabı Türkiye’de ilk defa Günışığı Kitaplığı basmış. Yurt dışındaki baskılarda da kullanılan kapak görselleriyle serinin ilk iki kitabı basılmış. Hatta ilk kitap galiba dört baskı yapmış. Daha sonra Günışığı Kitaplığı, özellikle 15 yaş üzeri okuyucular için On8 isimli bir marka oluşturmuş ve tüm seriyi bu isimle yeniden basmış. On8’den basılan dört kitabın tamamında da dünya kullanılan kapaklardan farklı kapaklar kullanılıyor. Ben seriye ilave olarak, hem orijinal kitap ayraçlarını hem de ilk iki kitabın prova kapaklarını da aldım. Yan yana düzünce şöyle güzel bir tablo oluyor:

Evet, heyecanlı bekleyiş başladı. Öyle görünüyor ki sevgili okur, bu blogda artık daha da fazla Yürüyen Kentler okuyacaksın. Umarım Peter Jackson, çok iyi bir iş çıkarır ve bizi steampunk’a doyurur. Amin.

Seval’in Düğünü

seval01Geçen hafta cuma akşamı, Alper ve annemle birlikte akşam saat 20.00’de Eskişehir’den Bursa‘ya doğru yola çıktık sevgili okur. Seval‘in o hafta sonu cumartesi günü düğünü vardı. Yakın zamanda ameliyat olan dayımı da ziyaret etmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı.

Cumartesi günü yapılacak olan düğüne katılacaktık katılmasına ama bir sorun vardı. O da, Alper’in çok yakın bir diğer arkadaşı Erman‘ın da aynı gün ve aynı saatte, şehrin tam zıt diğer ucunda düğününün olmasıydı. Elemanlar düğün için o kadar büyük organizasyon yapmış ki Ankara’da askerliğini yapan arkadaşları düğüne gelebilmek için tezkeresine birkaç gün kala izin almış ve askerliğini uzatmayı göze almış. Üstüne bir de Alper’i sahneye çıkarmak gibi bir sürpriz plan yapmışlar.

Neyse, cuma akşamı çok güzel bir yolculuktan sonra dayımlara vardık. Sağ olsun Alper, bizi bıraktı ve kendi evine gitti. Ertesi sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra dayımla birlikte biraz turladık mahallede. Seval’le konuştum ve saat 16.00’da aksiyonun başlayacağını öğrendim.

Saat 15.00’de yola çıktığımda Bursa’da hayatım boyunca görmediğim kalabalıkta bir trafik gördüm. Normal zamanda 15 dakika sürecek yolu bir saati aşkın sürede gelebildim. Kıyafetime uygun kemeri Eskişehir’de unuttuğum için, kendime yeni bir kemer aldım. Sonra da metroya atladım. Bursa’nın metrosu çok güzel lan. Ankara’nın metrosunu bu kadar sevemedim.

Seval’le konuştuğumuz saati biraz geçe evlerine varabildim. Yeme içme faslından sonra Seval’in eski iş yerinden, Alper’in de stajdan arkadaşı Özkan‘la buluştuk. Özkan’ın adını daha önce her ikisinden de çok duymuştum ancak bir türlü tanışamamıştık. Seval’in hayırlı işinin bana hayrı da bu oldu demek ki 🙂

seval07

Biz Özkan’la birlikte, Seval’in Yunanistan’da yaşayan kuzenleriyle muhabbet ederken, Aydın amca geldi ve “Seval sizi çağırıyor” dedi. Gittik. Seval’i gelinliğiyle ilk defa orada gördüm. Sarıldık, bir acayip oldum. Kız kardeşim yok benim. Ama demek ki kız kardeşi olanlar böyle hissediyormuş. Bildiğin duygusallaştım. Bir iki kare fotoğraf çekildik derken aşağıdan korna sesleri duyulmaya başladı. Biz hemen Seval’i yukarıda bırakıp aşağıya koştuk. Off ne orkestra vardı! Akordeon, klarnet ve davulla, muhacirler gelin almaya gelmişti!

Epey eğlenceli şeyler dinledikten sonra bizim kız yanında eşi Birol‘la birlikte indi aşağıya. Fotoğraflar, flaşlar derken yavaş yavaş gelin arabalarına doğru yürüdüler. Erkek tarafının kadınları muhtemelen kendi aralarında sözleşmişti ki her biri masmavi kıyafetler giymişlerdi. Bizimkiler arabaya bindikten sonra bir kadın bunların arkasından ısla pirinç attı durdu.

Biz de Özkan gardaşımla hemen arabaya atlayıp peşlerine düştük. İstikametimiz Kestel Muhacir Konutları’ndaki düğün salonu idi. Salona konvoydan hemen önce vardık. Arkamızdan gelin arabası geldi. Biz Özkan’la baktık ki epey vakit var daha düğünün başlamasına. Özkan günün krallığını yaptı: Gel seni şelaleye götüreyim! Vay arkadaş, şelale lan! Bursa’nın o muhteşem tabiatına doya doya ilerledik sevgili okur. Çevre mühendisiyiz ya, bir yandan da Özkan bana civardaki tesisleri anlatıyor. Böyle böyle gittik ve yol bitti. Nihayet harika bir yere gelmiştik. Dağın içinden su patlamış akıyor, nasıl gürül gürül anlatamam. Sonradan Ferhat abim bana bu suyun, altında Ağustos sıcağında bile durulamayacak kadar soğuk olduğundan bahsedecekti. Güzel yer yapmışlar. Sağda solda fotoğraf çektirmelik papağanlar, Poni cinsi atlar vardı. Şelaleden çıkan su, sağında solunda masaların bulunduğu bir yatağın içerisinden akıyordu. Ulan ne güzel yerdi be. Taze havadan başımız ağrıdı, sarhoş gibi olduk.

seval06

Düğün salonuna döndük ancak karnımız acıktığı için hemen yakındaki bir yerde karnımızı doyurduk. Salona yetiştik ve Seval’le Birol’un salona alkışlarla girişini izledik. Onlar ilk danslarını yaparken Alper geldi yetişti. Herif, Bursa’nın diğer ucundan kalktı geldi. Neyse, okuldan arkadaşımız Parisa‘yı da gördük ve onun yanına oturduk. Pasta kesiminden sonra takı merasimi anons edildi. O an bir ayaklanma oldu ortalık karıştı. Nasıl bir kuyruk oldu anlatamam! Bu upuzun takı kuyruğunun bize ulaşması tahminen 2 saat süreceği için Alper, en öne attı kendini, takısını taktı ve diğer düğüne gitmek üzere yola düştü.

seval03seval04

Özkan ve ben beklemeye başladık. Sağımız solumuz önümüz ve arkamız hep muhacir vatandaşlarla doluydu 🙂 Hayatımda bu kadar sarışın ve renkli gözlü insanı bir tek

seval05

Takı kuyruğu

İsveç’te görmüştüm. Velhasıl, şaka yok, bir saat kadar sonra sıra bize geldi. Alelacele sarıldık, öpüştük, kucaklaştık, fotoğrafımızı çekildik.

Takı töreni bizden sonra da 1 saatten fazla sürdü. Biz o sırada Seval’in kuzenleri ve Parisa’nın da olduğu masada muhabbet ettik. Nihayet takı bittiğinde saat 22.30’u geçmişti. Seval ve Birol bir üst katta bulunan “gelin odasına” geçtiler. Gelin odası efsane bir yer sevgili okur. Adı gelin odası ama içeride gerekli gereksiz bir sürü kişi oluyor. Bununla ilgili çok komik bir hikayem var, daha sonra anlatırım.

seval02

O sabah saat 05.30’da kalkmış olan Özkan’ın gözlerine kan oturmuştu yorgunluktan. Seval ve Birol’la son defa kucaklaşıp vedalaştık. Özkan, gecenin son krallığını yaparak beni getirip dayımlara bıraktı. Ben de geldikten sonra yorgunluktan pek birşey yapamadım. Ferhat abimle boğuştuk biraz. Sonra uyudum.

Böylece biriciğimiz Seval de evlenmiş oldu. Umarım hayatı hep mutlulukla geçer. Umarım mutluluğu daim olur 🙂

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et

Carnophage- Inhuman Depravity – Pyschotic Konseri

carnop.jpg

Pazar gecesi Eskişehir’de çok büyük bir olay vardı sevgili okur: CarnophageInhuman DepravityPyschotic Konseri. Peyote‘de katıldığım galiba en iyi konser buydu. Uzun süredir, çok uzun süredir, hatta bizim yaptığımız son Eskirock Metal Fest‘ten beridir, çok gruplu metal konserine katılmamıştım Eskişehir’de. Peyote de prensip gereği metal konserlerini genelde tek grup ya da iki grup şeklinde organize ediyordu. Üç grup olması bakımından bir ilk oldu benim için.

Geçtiğimiz pazar akşamı, saat 20.00’yi biraz geçe kalıp duş aldım. Tıraş oldum ve ertesi gün giyeceğim kıyafetimi hazırladım. Pazar günü sendromu beni iliklerime kadar ürpertmişti zira. Ancak fazla uzun sürmedi bu durum. Evden çıktım ve Eskişehir’in olanca ayazına rağmen yürüyerek Peyote’ye geldim. Konserin kapı açılışı 20.30’da idi. Ancak performansın tahminen 21.30 gibi başlaması bekleniyordu.

peyo01

Psychotic

Ben gittiğimde ilk grup olan Ankaralı Psychotic sahnede yerini almıştı ve başlamak üzereydi. Üç kişilik grup ilk bakışta biraz tereddüte yol açtı bende. İçeride, grup hariç, üç kişi vardık. Buna rağmen tam saatinde performanslarına başladılar. Müthiş hızlı girdiler. Tek gitar olmalarına rağmen inanılmaz bir sound yaratmayı başarıyorlardı. Bunu hem gitaristlerinin süper yeteneğine, hem de bassçılarının bass gitarı elektrodan farksız kullanabilmesine borçlular. Bassçı arkadaşımız, aralarda inanılmaz şeyler yaptı. Davulcuları da müthiş enerjikti. Grubun alameti farikası, vokalleri bass ve elektro gitaristlerin birlikte ve dönüşümlü olarak yapıyor olmasıydı bence. Kitabına uygun thrash metal dinleyince epey keyfim yerine geldi. Grup sound olarak bana Slayer‘ı çok fazla anımsattı, bir de Pentagram‘ın Trail Blazer albümünü. Onur‘la birlikte izledik performanslarını. Diğer iki grubu izlemeden belki biraz erken bir tespit olacaktı ama galiba gecenin en büyük keşfini yapmıştım: Psychotic. Grup, tamamı beste olan setlistlerini çalıp sahneden indi. Ben de gidip hiç tereddüt etmeden merchandise standından demolarını aldım. Hatta şu anda da çalıyor yazarken. Hücum kayıt olarak kaydedilen demoyu bulup arşivinize katın. Ancak bir de samimi itiraf da bulunayım, grubun sahnedeki enerjisi ve soundu, kesinlikle demodan daha iyi! Bir de seyirciyle olan iletişimi birazcık daha arttırabilirseler, aranan sahne gruplarından biri olmaları kesindir. (Gerçi grup çalarken içeride pek fazla seyirci yoktu, sonlara doğru sayı arttı, adamların da kabahati yok iletişim konusunda.)

peyo02

Inhuman Depravity

Küçük bir aradan sonra sahneye İstanbullu Inhuman Depravity grubu çıktı. Dört kişilik grubun vokalisti kadındı ve gecenin de tek kadın müzisyeniydi. Brutal Death Metal yapan grubun gitaristi Murat Sabuncu ile Facebook’tan arkadaşmışız meğer de benim haberim yokmuş. Bunu, şimdi yazıyı yazarken fark ettim. Grubun en ilgi çeken üyesi bence bass gitaristleriydi. Altı telli bass gitarı gözleri kapalı olarak (evet gerçekten gözlerini saç bandıyla kapatarak) çalıyordu. Grup sahnedeyken özellikle Bursa’dan gelen müzikseverler içeriyi epey doldurdular. Sahnenin yanına bir merchandise standı kuruldu. grubun vokalisti hem stil hem de sima olarak bana bizim Hande‘yi anımsattı. Eski güzel günler geldi aklıma. Brutal death metal seviyorsanız takip listenize muhakkak alın bu grubu.

peyo03

Carnophage

Vee gecenin headliner’ı, Carnophage‘a geldi sıra. Daha önce Carnophage’ı sahnede izlemeyenler şöyle anlatayım. Sahnede doğrudan seninle iletişim kuran, gözünün içine bakan, seninle konuşan, tepkine göre performansına yön veren bir gruptur Carnophage. Vokalist Oral Abi, her şarkı arasında seyircinin nabzını tutan, şarkıları anekdotlarıyla anons eden ve kalabalığı yöneten bir şeftir. Grubun davulcusu ve yakın arkadaşım Onur ise Türkiye’nin en iyi extreme müzik davulcularından biridir, hatta ilk üçtedir. Carnophage, her iki albümünde de parçalar çaldı. Üşenmedim ve not aldım çalma listelerini:

  1. Same Old Circle
  2. Deformed Future – Genetic Nightmare
  3. At The Backside Of Our Civilization
  4. Blood Commander
  5. Resistance Against Mind Clouding Heresy
  6. Anomalistik Resurrection
  7. Ode To Corruption
  8. Second Genesis

Carnophage, sahnede “çok şey anlatan” bir grup. Şarkı sözleri çok uzun ve Oral Abi’nin yavaş yavaş onunla özdeşleşen vokal tarzıyla tane tane geliyor kulaklara. Onur (sonradan öğrendiğime göre ne çaldığını çok duyamamasına rağmen) arkada doğrayıp durdu tüm gece. Grubun yurt dışı sahne tecrübesi olduğunu da işte o anlarda çok güzel anlayabiliyorsunuz.

Son zamanlarda gittiğim en güzel metal konserlerinden birisiydi. Ali‘yi ve yakın zamanda nişanlanan sevgili arkadaşımız Gülay‘ı da gördüm. Ayrıca konsere gelerek destek veren Ankaralı, Bursalı ve İstanbullu metal müzikseverlere de bir Eskişehirli olarak teşekkür etmezsem ayıp olur.

Konserde sahne alan grupların profilleri:

https://www.facebook.com/carnophageturkey/

https://www.facebook.com/psychoticTR/

https://www.facebook.com/Inhumandepravity/

İrem Derici Ünlü Olmadan Önce

Ben ilk defa askerdeyken duymuştum adını. Er gazinosunda sürekli Powertürk TV açıktı ve 2014 yılı şubat ayında şu aşağıdaki klibi dönüyordu ekranlarda. Bolca florasan lamba kırılıyor, İrem Derici deri pantolon ve bluzuyla öfkeli öfkeli bakıyordu. İşte ben böyle tanıdım kendisini. Sonradan öğrendim ki bir yarışma programına katılmış, finale kalmış.

Geçenlerde koleksiyonu gözden geçirirken taa 2006 yılında çıkan ve yayın ömrü çok kısa olan Dream Dergi‘nin birkaç sayısını gördüm. Bu sayılardan bir tanesi, o yaz yapılan festivallere katılan müzikseverlerin fotoğraflarını ve mesajlarını içeren bir ek vermişti. Her kafan müziksever, kah şarkı söylemiş kah ilan-ı aşk etmiş ve bir şekilde bu sayfalarda yerini almıştı. Hatta, yayımlanan bu ekin sloganı da şuydu: “1 poşette 2 dergi: Birinde star onlar, ikincisinde sensin

Bu eki incelerken taa 11 yıl önceki İrem Derici’yi gördüm. Katıldığı bir festivalde açılan karaoke standında şarkı söylemiş. Kendisiyle ilgili birkaç cümlelik şöyle de bir not eklemişler: “Bilgi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyor. Şebnem Ferah söyledi. Zaten kendisinden başka bir şey beklenemez, çünkü Şebnem Ferah, İrem’in idolü.”

irem02

Eh, günümüzdeki İrem Derici’nin idol olarak Şebnem Ferah’ı aldığını pek söyleyemeyiz herhalde. Neyse, koleksiyon yapmanın keyifli yanlarından bir tanesi de işte bu şekilde geçmişi kayıt altına alabiliyor olmanız sevgili olur. Kim bilir, tozlu raflarımda daha nelerin, hangi güzel şeylerin kayıtları vardır da haberim bile yoktur.

İlginç tespitlerin adresi My Resort’ten bu haftalık bu kadar sevgili okur. Dolunay’da öpüşürüz.

irem01

Küçük Prens’in Dil Serüveni – Müze Girişimi

kp03Antik Mısırca (Hiyerogliflerle), Alur dilinde, Habeşçe, Aramice, Esperantoca, Asamca, Mirandca, Brentonca…

Yukarıda saydıklarım, Dünya’nın en ilginç dilleri listesi değil sevgili okur. Bu diller ve lehçeler, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry‘nin artık bir kült, popüler kültür macunu ve Dünya’nın en bilinen eseri olma yolunda ilerleyen masal kitabı Küçük Prens‘in (Le Petit Prince) basılmış olduğu diller ve lehçelerden sadece birkaçı. Kitap an itibariyle Dünya’da var olan (ölü ve halen konuşulmakta olan) toplamda 300 farklı dil ve lehçede yayımlandı. Bu rekor, kutsal kitapların bile kıramadığı bir rekordur.

Biz Küçük Prens’in Dil Serüveni‘yle ilk defa şu yazımda tanışmıştık. O sergi, daha çok Ali Lidar‘ın kişisel koleksiyonu olarak tanıtılmıştı katılımcılara. Ancak, özellikle Ali Hoca’nın bu girişimlerinden sonra, ülkemizde Küçük Prens eserine olan ilgi epeyce arttı. Kürk Mantolu‘dan sonra Instagram kahve fotoğraflarının vazgeçilmezlerinden oldu.

KPMG_son_kucukBu yıl, birkaç ciddi koleksiyoner sayesinde Küçük Prens’in Dil Serüveni bir müze girişimi başlattı. Ülkemizde özellikle son birkaç yılda onlarca farklı yayınevi, onlarca farklı şekilde bu kitabı yayımladı. Geçtiğimiz aylarda Adımlar Kitabevi‘nde de “Küçük Prens’in Dil Serüveni” isimli sergi açıldı ve epey bir uzun süre de açık olarak kaldı. Bir önceki yıl, Ali Hoca’nın sergisinden farklı olarak bu sene içerik ve konsept tamamen değişmişti.

Eh, öyle bir niyetim yok ama olur da başlarsam, sırf ülkemizde yayımlanan kopyalarla bile çok ciddi bir koleksiyon yapılabilir. Müze Girişimi bir de internet sitesi açmış. Site muhteşem. Farklı dillerde ve lehçelerde yayımlanmış olan tüm Küçük Prens kitaplarına ulaşabiliyor, özelliklerini görebiliyorsunuz. Ancak girişimin en harika eseri, yayımladıkları iki kitap olmuş bence. Gerçi basılı değil ama zaten sürekli içeriği değişecek nitelikte olduğu için basılı olmaması da iyi bir tercih. Zaten girişim kitapların ön sözünde de, her iki kitabın da sürekli güncelleneceğinin sözünü vermiş, bastırmayın demiş. Her iki kitabın da editörleri Mehmet Sobacı ve Yıldıray Lise. Kitapların önsöz kısımlarında Müze Girişimi’ne ilişkin bilgi verilmiş, eğer destek olmak isterseniz neler yapabileceğinizden bahsediliyor.

kp01İki kitaptan ilki “Dünya’nın Küçük Prens Kitapları“. Tam 400 sayfa. İçerisinde yüzlerce farklı dilde yayımlanmış eserlerin görselleri, baskılarına ilişkin detaylı bilgiler yer alıyor. Adını duymadığınız dillerde basılmış kitapları görünce eh şaşırıyorsunuz biraz. Bir de aynı dile ait farklı lehçelerde de basılmış kitaplar var. Örneğin Türkçe. Hem günümüz Türkçesi, hem Osmanlıca hem de Göktürkçe basılmış mesela. İtalyanca’nın 35 farklı lehçesinde ve 3 farklı özel baskısıyla basılmış ki rekor bu dilde zaten. Özel baskılar da çok ilginç geldi. T9 diliyle, Mors koduyla, Braile alfabesiyle, minyatür boyutlarda, ayna görüntüsüyle yapılan baskılar da mevcut. Kitabın sonunda Dil Serüveni’nin tamamını görebileceğimiz bir zaman tüneli yer alıyor.

kp02Diğer kitap ise tamamen Türkiye’de basılmış olan Küçük Prens kitaplarını içeriyor ki bir gün koleksiyon yapmaya başlarsam işte bunu baz alabilirim. Bu kitap da 250 sayfa. Kitapları basıldığı yıllara göre ele alıyor. Kitabın sonunda Türkiye’deki dil serüveninin gösteren bir zaman tüneli yer alıyor.

Bu kitaplarda aşağıdaki adreste bulunan “Dosyalar” menüsünden ulaşabilirsiniz.

http://www.kucukprensmuzesi.com/

Evet sevgili okur, sen de bu güzel masalın, bu kitabın bir hayranı isen, Küçük Prens kültüne ilgi duyuyorsan, müze girişiminin sitesine göz atmanda fayda olabilir. Umarım Adımlar Kitabevi seneye daha da geniş bir koleksiyonla bizleri buyur eder sergiye. Aşağıda müze ziyaretimizden birkaç kare yer alıyor. Ayrıca birkaç ilginç kitabı da seninle paylaşıyorum sevgili okur.

29 Mart Eskişehir Pentagram Akustik

17545219_10150793627169975_1295992163512144504_o

– Merhaba, grupla görüşme imkanımız olabilir mi acaba?
– Pek sanmıyorum arkadaşlar.
– Ama biz çok seviyoruz, yani cidden seviyoruz. Başımıza da ne geldiyse bu yüzden geldi.
– Hımm, o zaman siz üçünüz buyurun.

Bu blogda daha önce pek çok defa Pentagram’ı okudun sevgili okur. Hatta Pentagram’a ait konser değerlendirmesi bile okudun. Ama ilk defa bu kadar büyük bir mutlulukla yazıyorum Pentagram’ı.

Sevgili okur, 29 Mart 2017 gecesi tüm dertleri üç beş saatliğine unutup kendimizi dünyanın tek gerçek güzelliği olan müziğin kollarına bıraktık. Çok sevdiğimiz Pentagram, kuruluşunun 30. yılına özel olarak yayımladığı “AKUSTİK” albümü ve akustik turnesiyle ülkeyi dolaşmaya başladı. İzmir, Ankara ve İstanbul’dan sonra sıra Eskişehir’deydi. Bu albümü ve turneleri, normal bir Pentagram konserinden ve albümünden bir adım öne geçiren şey kadroda gruba emek vermiş eski grup elemanları olan Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve The Magnificent Murat İlkan’ın da bulunmasıdır. İşte biz de Eskişehir’de, Pentagram akustik konseri haberini öğrendiğimizde, ilk çığlığımızı Demir Demirkan’ı Pentagram’la sahnede izleme ihtimali için atmıştık Alper’le. Demir Demirkan’ın Eskişehir konserinde sahne almayacağı netleşti gerçi sonradan, ama bu durum bizim bir an için bile tereddüt etmemize yol açmadı. Öyle ya, Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen ve kişisel olarak da hayranı olduğumuz Murat İlkan’ı aynı sahnede bir daha izleme şansımız olmayacaktı.

01

Alper sağ olsun biletleri aldı. Ben de yeni yayımlanan akustik albümü aldım. Hali hazırda arşivimde yer alan diğer albümlerle çantamı doldurdum ve 29 Mart akşamı evden çıktım. Konser, 222 Park’ta yapılacaktı. Ahh, bu mekanda ne güzel anılarımız vardı sevgili okur. Düzenlediğimiz ve katıldığımız onlarca etkinlik geldi yol boyunca aklıma. Özgür Abi‘nin kulaklarını çınlattım.

Saat 20.00’de önce Koray’la buluştuk. Birlikte mekana geçerek kuyruğa girip kapı açılışını beklemeye başladık. Daha sonra Alper ve Mustafa da koşarak geldiler. Kapı açıldı ve içeri girdik. Düşün, öyle heyecanlıyız ki daha performansa 1,5 saat var ve biz içeride bekliyoruz. İçeride okuldan arkadaşımız olan diğer bir Mustafa’yla karşılaştık. O kadar saat aynı yerde ayrılmadan bekledim lan. Bizimkilerle muhabbet ede ede geçti zaman. Düşün hepsi en az birer kere dışarı çıktı. Ama ben çıkmadım ben, Yaşar Usta.

Dersime iyi çalışmıştım ve grubun daha önce verdiği üç konserin de incelemelerini okumuştum. Çalacakları parçaları ve sıralamayı aşağı yukarı biliyordum. Tam da beklediğim gibi başladı konser. Grup tam vaktinde sahnede yerlerini aldılar. Saydığım isimlere ilave olarak gruba sahnede Ozan Tügen de eşlik etti ki, kimse kusura bakmasın, kapasite olarak en iyi oydu diyebilirim. Ama orada gerçek bir yıldız vardı ve herkes kim olduğunu biliyordu.

02

Önce grubun Eskişehir konseri çalma listesini vereyim:

  1. Apokalips
  2. Lions In A Cage
  3. Fly Forever
  4. Şeytan Bunun Neresinde
  5. Uzakta
  6. No One Wins The Fight
  7. For The One Unchanging
  8. Gündüz Gece
  9. Geçmişin Yükü
  10. 1000s In The Eastland
  11. Anatolia
  12. In Esir Like An Eagle
  13. Doğmadan Önce
  14. Give Me Something To Kill The Pain
  15. Dark Is The Sunlight
  16. This Too Will Pass
  17. Bir
  18. Sonsuz
  19. Bir
  20. Gündüz Gece

03

Evet, tam yirmi şarkı çaldılar! Sonsuz’u çaldıktan sonra seyircinin ısrarı üzerine yine Bir’i çaldılar ve ardından Gündüz Gece’yi de eklediler. Ancak bizi bitiren olay “This Too Will Pass” olmuştu. Alper’le birlikte en sevdiğimiz Pentagram şarkısıdır This Too Will Pass. (Gerçi bazen de Lions In A Cage oluyor.) Daha önceki akustik konserlerinde çalınmamıştı. Albümde de yoktu zaten. Grubun Eskişehir’de ilk defa bu şarkıyı çalmaları ,bizim için gecenin Top 3 anından ilki olmuştu. Şarkıyı duymaya başlayınca kendimi kaybedip zıplamaya başladım. Enteresandır.

Yazı bir konser hakkında olduğu için, yirmi parçanın her birine ayrı ayrı yorum yazmak mümkün değil. O yüzden olayın tamamıyla ilgili özet halinde, değerlendirmeler yapacağım. Belki de hayranı olduğumuz için bilmiyorum, bana göre Murat İlkan gecenin yıldızı oldu. Ozan Tügen’i de unutmuyorum. Gecenin şaşırtan ismi ise Gökalp Ergen oldu. Pentagram’ın daha önceki Eskişehir konserinde hastaydı ve konserde kendisi de bunu dile getirmişti. Bu seferki akustik konserde inanılmaz işler yaptı. Mest olduk. Lions In A Cage’in aralarında “fifty years behind a wall” kısımlarını bu ülkede söyleyebilecek üç kişiden biri olduğunu gösterdi. Hem çaldı hem söyledi. Çalmak söylemek derken, bazı anlarda sahne dört tane akustik gitar oldu. Üç kişi ritim çaldı, bir kişi solo attı. Soloları Metin Türkcan, Hakan Utangaç ve Ozan Tügen değişmeli olarak çaldılar. Hakan Utangaç her solo attığında kalabalık çılgına döndü. Hakan abi, Ogün Sanlısoy’la birlikteki sahnede en karizma duran kişiydi. Haa, bir de Gündüz Gece’de Ozan Tügen’in cura solosuyla Tarkan Gözübüyük’ün bass solosu epey alkış aldı. Bu arada yine bak konusu açıldı. Ozan Tügen gece boyunca gruba back vokal, piyano, cura, ritim ve solo gitarda eşlik etti. Adam!

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Üç vokalist de ağırlıklı olarak kendi dönemlerinde yazılan şarkıları seslendirdiler. Cenk Ünnü hariç herkes back vokallere katkı sağladı. Her şey çok güzeldi lan. Murat İlkan’ın şarkılara tıpkı bizim gibi “tadına bakılacak tatlar” olarak yaklaşması bizi mest etti. “Hadi şimdi şöyle güzel bir Anatolia yapalım mı?” ya da “En nefis parçalardan olan In Esir Like An Eagle” gibi anonsları duydukça Alper sırıttı durdu. Bir ara Mustafa kayboldu yanımızdan, sonra yanında kız arkadaşıyla döndü.

Unutmadan, bizim için gecedeki bir diğer kahraman da Tuğba’dan emanet aldığı iPhone 7 ile konserdeki en süper şarkıları kaydeden Koray gardaşımız oldu. Önümüzdeki iki Suriyeli ise konseri izlemekten çok canlı yayımlamayı tercih ettiler. Gerçi bunu yapan çok kişi varmış Alper söyledi. Salonda kaç kişi vardı emin değilim ama iki tane öküz vardı ki bunlar kapalı alanda, hınca hınç dolu salonda sigara içmekten hiç utanmadılar.

Gece yarısı geçti, tahminim saat 00.30 civarında iş bitti. O anda grubun fotoğraflarını çeken kişi dikkatimi çekti. “Lan dedim bu Levan!” Sabhankra’nın da fotoğraflarını çeken kişi. İstanbul’da tanışmak istiyordum ama şansa bak, Eskişehir’de tanıştık. Bu arada konser boyunca, salonun sağ tarafında kule arkasında grubu izleyen Janset’i de fark ettik. Bilmeyenler için, Janset büyük bir Pentagram hayranıdır.

Sahne bitip de grup kulise geçtiğinde biz de hemen kulisin kapısına seğirttik. Kapıda mekânın görevlileri soru sormaya bile imkan vermeyen bir açıyla bekliyorlardı. Neden sonra kapıda bir kadın belirdi. Boynunda asılı “ALL ACCESS” kartını görüp kıskandım. Neyse, yazının o en başında okuduğun diyalog vardı ya, işte bu aşamada o diyalogu yaşadık ve bam bam bam! İçerideyiz. İşte bu da gecenin Top 3 anlarından ikincisi olmuştu. Yukarı çıktık ve abilerimizi dinlenirken yakaladık. Çantama doldurduğum ne kadar albüm varsa döktüm önlerine. O dakikadan sonrası Allah Allah! Koray bir yandan, Alper bir yandan, ben diğer yandan albümleri imzalatmaya başladık. Çok kral adamlar, en ufak tepki göstermeden, aksine büyük bir sevecenlikle albümlerimizi imzalamaya başladılar. Şu an grubun aktif kadrosunda benim en sevdiğim adam Hakan Utangaç mesela. Ona “This Too Will Pass” parçasını sordum. Kim yazdı bunu, dedim. Tarkan abi’yle ikisinin şarkısıymış. Dedim, “Unspoken” bizim en sevdiğimiz albüm. Aaa, onun yeri çok ayrı tabi, dedi. Muhtemelen o da en çok Unspoken’ı seviyor 🙂

06

alper07

En son Murat İlkan’ın yanına gittik. Bundan birkaç ay önce Murat İlkan, Metin Türkcan’la birlikte yine bir akustik projeyle birlikte Eskişehir’de sahne almıştı. O konserde kendisine eşi Alper İlkan ile Melisa Uzunarslan da eşlik ediyordu. O konserden önce Murat İlkan’a ve Metin Türkcan’a kendi solo albümlerini imzalatmıştık. “Murat abi bizi hatırladın mı Eskişehir konserinden?” diye sorduk. Baktı “Tamam ya hatırladım” dedi. “Abi o konserde eksik kalan albümler vardı imzalamadığın, onları da şimdi imzalatalım”. Murat Abi bizi kahkahalara boğan ve gecenin Top 3 anlarının sonuncusunu yaşatan o cevabı verdi: “Ooo lan Mesut, aştın sende kendini haa”. Sonra sağ olsun albümlerimizi isimlerimize imzaladı. Alper’in albümü de imzalarken yine bombayı patlattı: “Alper de en sevdiğim isimdir!

010

Kasetler hariç hepsi imzalıdır.

Şimdi bunları sana anlatıyorum sevgili okur. Belki saçma geliyor, belki komik geliyor. Ama inan ben aylar sonra geriye dönüp bunları okuduğumda o anki coşkuyu tekrar yaşıyorum. Samimi olarak yazıyorum.

Saat 01.00’i çoktan geçmişti. Az önce bizi içeri alan hanım efendiyle göz göze gelince artık kulisten çıkalım dedik. O da bizi arşivimiz için tebrik etti. Çıkarken Levan’la Savaş Abi’ye selam gönderdim. İletir herhalde.

Daha nice Pentagramlara diyorum ve yazıyı burada bitiriyorum. Fotoğrafları Koray çekti. Video da Instagramdan. Sevgiyle kal sevgili okur.

Lions in a cage. #pentagramakustik2017 @pentagramofficial #muratilkan #222park

A post shared by Mesut Proofhead Çiftçi (@proofhead) on

Teşekkürler Eskişehir! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Antalya’da Sulu Bir Macera

Lobiye girdiğimizde gözlerimiz kamaştı. Öyle ahenkten ya da göz alıcı şeylerden dolayı değil ama. Evet, ortada bir göz alıcılığı vardı ancak bu durum tamamen ortamın ve ortamdaki nesnelerin bembeyaz rengiyle alakalıydı. Resepsiyonun uzattığı kalem bile beyaz renkteydi. Yüksek tavanlı odanın içerisinde renkli olan tek şey akvaryumunda salınan turuncu renkli Japoncuk ile “Hoş Geldiniz” diyen görevlinin yemyeşil gözleriydi.

Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra nihayet kaydımızı yaptırabilmiştik ve odalarımıza doğru yola çıktık. Biz kimdik? Erdem Abi, Murat Abi ve ben. Farklı katlarda, farklı odalara yerleşecektik. Aşağıdaki bembeyaz hengameden sonra asansöre binip ufuktaki denizin rengini görünce içim ferahladı. Ancak asansör kata gelip simsiyah halılarla kaplı bir koridora çıkınca ilk defa küfrettim.

Odanın kapısını açıp odaya girdiğimde ise başımın döndüğünü hissettim. Odada her yerin ve her şeyin bembeyaz olmasına ilave olarak bir de üç duvarı kaplayan devasa aynalar vardı. İki duvarın tam ortasında durup aynaya baktığımda iç içe geçmiş milyonlarca beni gördüm. Bu görüntüye birazcık bakmak başımı döndürdü.

İlk gün böyle geçti. Yorgunluktan pek bir şey yapamadım. Bir süredir okumakta olduğum serinin son kitabını okudum. Sonra uykum geldi ve bembeyaz yatağa uzandım. Tam bir simetriyle ortaladım yatağımı, hep böyle yaparım. Gözlerim kapanırken dışarıda, uzaklardan geçen bir motorsikletin sesini duyduğumu hatırlıyorum.

Sabah uyandığımda yatağın sol yanında uyandım. Sağ yanımdaki boş kısma elimi koyduğumda hala sıcacık olduğunu fark ettim. Demek ki uyanmadan hemen önce sola dönmüşüm ve orada uyanmışım.

Antalya’ya yine bir eğitim programı için gelmiştik  ve bu sefer dört küsür yıllık meslek hayatımın “en çok arkadaşa denk geldiğim eğitimi” oldu. Birlikte gittiğimiz ekip haricinde Ersil, adaşım Mesut, Ahmet, Ferit, Harika ve Cemil Bey şu an aklıma gelenler. İnan bir o kadar da buraya yazmadığım var.

İkinci gün bu saydığım ekibin bir kısmıyla otelin lobisinde buluşup dertleştik. Evet, bizler sıradan insanlar gibi sohbet etmeyiz, dertleşiriz. Çünkü hepimiz dert erbabıyız 🙂 Gecenin bir köründe odaya çıktığımda burnuma aşina olmadığım bir koku geldi. Baktığımda balkon kapısının aralık olduğunu gördüm. Gidip kapıyı kapattım. Banyoya yeni bırakılmış havlulardan birinden geliyordu bu koku. Gayet hoş bir parfümdü. Ama ben küfrettim. Muhtemelen daha önce bir kadının kullandığı bu havluyu yıkamadan odama getiren kişiye kızdım için için.

Saate baktım iyice geç olmuştu. Dedim ki bir duş alayım. Duşa girdim. Kaynar suyun buharı tüm kabini doldurdu. Hızlıca yıkandım  ve çıktım. Havluyu almak için lavabo aynasının üzerindeki rafa uzanınca kalbim durdu adeta. Aynanın buğusuna iki sözcük yazılmıştı: “Merak Ediyorum…

Hemen havluyu üzerime sarıp odanın içerisinde geçtim. Duşa girerken banyonun kapısını açık bırakmış olacaktım ki içerideki aynaların da bir kısmı buğulanmıştı. Ama ne başka bir şey yazılıydı ne de odada kimse vardı. Üzerimi giyinip yatağa uzandım. Sonradan aklıma geldi. Muhtemelen benden önce kalan kişilerin marifetiydi bu. Cama sürülen bazı maddelerin yalnızca özel durumlarda okunabildiğini biliyordum. Bazen iş yerinde ben de yapıyordum böyle şeyler. Muhtemelen bu yazı da öyle bir “şakadan” kalmaydı. Uyudum ama ışığı açık bırakarak…

Ertesi gün Ersil’e, Talat Bey’e, Erdem Abi’ye ya da Mesut’a durumdan bahsetmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bu arada otelde gerçekten kaliteli yemek çıkıyordu. Takdir ettim. Yeme içme faslı, ders faslı falan derken gün boyunca odama uğramadım. Söylemezsem olmaz, Talat Bey‘le falezlere gittik. Güneş henüz batmamıştı ve manzara harikaydı. Akşam da yemekten sonra, Ahmet ve Ferit’le, birkaç yıl önce Halil Abi‘yle birlikte gezdiğimiz sokaklarda dolaştık. Kaleiçi‘nde gezdik.

Gece odaya döndüğümde ertesi gün döneceğimiz için biraz heyecanlıydım. Bu tür eğitimlere otomobille gelmek harika oluyor. Müthiş bir hareket kolaylığı sağlıyor. Valizimi toparlayıp ertesi gün hareket etmek için gerekli olan her şeyi hazırlamıştım. Kitabım, notlarım ve tılsımım. Gözüm karşımdaki duvarda yer alan büyük aynana takıldı. İlk gün yaptığım ve başımı döndüren o hareketimi anımsadım ve yine odanın tam ortasına geçtim. Kollarımı iki yana doğru açtım. Önümdeki ve arkamdaki aynalarda duran binlerce ben de aynısını yaptılar. Kollarımı kanat çırpar gibi sallanmaya başlayınca, diğer benler de aynısını yapmaya başladılar. Başım dönmüyor bilakis çok eğleniyordum.

Bir saniyeden daha bir kısa bir süre orada duran benlerden birinin kollarını sallamadığını gördüm ya da gördüm sandım. Ürpererek durdum. Yine aynı hareketi yaptım  ve yine aynı görüntüyü bu sefer daha uzun süre gördüm. Altıncı sıradaki ben, ben değildim zira yaptığım şeyi yapmıyordum. Küfrettim ama korkudan. Parasını misli misli ödetmeyeceklerini bilsem önümdeki aynayı parçalardım o anda. Korkup hemen yatağın yönünü değiştirdim çeke çeke. Bir önceki gece ışıklar açık uyumuştum. Bu sefer televizyonu da açık bıraktım. Arada bir başımı kaldırıp aynaya bakıyordum ve iç içe geçmiş binlerce benin de aynısını yaptığını görüyorum. Altıncı sıradaki bile. Böyle böyle uyumuşum.

Sabah telefonum hiç olmadığı kadar yüksek bir sesle çalıyordu ya da bana öyle gelmişti. Arayan Murat Abi’ydi, yola çıkacaktık ve ben geç kalmıştım. Kurduğum iki alarmı da duymamıştım. Alarmlardan bir tanesi çalmamıştı ve diğeri ise susturulmuştu! Bunu ben yapmamıştım. Murat Abi’nin telefonunu açtığım an gözüm valizimin üzerine bırakılan bir notta yazan birkaç sözcüğe ilişti, yutkundum ve telefona cevap veremeden kapattım: Hala merak ediyorum…