Anne Kız Hikayeleri – Fırça Bıyıklı Doktor

Anne ile kızın hikayesi bir savaşın ortasında, bir kampta başlıyor. Anne ile kızı arasında on beş yaş vardı ve anne şu an otuzlu yaşlardaydı. Ancak Tanrı’nın bu siyah saçlı, uzun boylu kadına verdiği onlarca kusurdan birisi olan “yaşlanamama” kusuru sayesinde ikisi de neredeyse aynı yaşta gözüküyorlardı.

Savaşlar, belki de antik atalarımızın bize miras bıraktığı en baş belası, en utanılacak miraslardır. Kaçıncı yüzyılda olduğumuzu bilmiyorum artık. Bu hikayeyi sizlere ben anlatacağım kalemimden kan damlayarak.

Anne ve kızının aklından savaşa dair pek bir şey geçmiyordu. İzini kaybettiren babalarını özlüyorlardı sadece. Bir baba, bir koca. Kimbilir neredeydi? Kız bu soruyu soruyordu kendine. Annesinin aklındakileri duysa belki kendini kaybedeceğinden soramıyordu annesine. Tüm gün gökyüzüne bakıyordu. Anne, uzun siyah saçlarını toplamış, bulundukları bu sözde “silahsızlandırma kampı”nda gün boyu kapıdan geçen insanları izliyordu. Günler geçtikçe öldürülüp bir köşeye atılan, en azından gömüldüğünü umduğu kocası aklına daha bir işliyordu.

Kampta barındırılan nüfus belliydi ve hiç değişmiyordu. Nasıl oluyorsa oluyor, sayı hep aynı kalıyordu. Her sabah yapılan sayımda hep aynı sayı okunuyordu yüzlerine. Muhtemelen ilk günlerde bunun farkına kimse varamıyordu, ancak günler geçtikçe çocuklar annelerine neden ortalıkta hiç yaşlı olmadığını sormaya başlıyor ve bir insanlık ayıbı küçük dudaklarda bu şekilde mühürleniyordu.

Fırça bıyıklı bir doktor vardı kampta. “Savaş mağdurları”nı getirildikleri bu “silahsızlandırma kampı”nda tedavi etmekle görevli bir askerdi bu sarışın, bakıldığı zaman bir tanesi sonradan eklendiği çok belli olan masmavi gözlere sahip bir kaçıktı. Doktorluk bilgisi sıradan bir insan ile aynı seviyedeydi. Sapsarı bir bıyığı vardı. Aynı iğrenç sarılıkta, kısa ama yaşına rağmen halen dökülmemiş saçlara sahipti. Bu hikayenin kötü adamıydı kısacası. Yanından hiç ayrılmayan bir koruması vardı. Tüm gün boyunca kaldığı ve muayenehane olarak kullandığı yerden her gün birkaç defa çok yüksek sesle “Sofya’da Dans” duyulurdu.

Fırça bıyıklı adam, kampta belirli bir yaşın üzerinde ve altındaki tüm kadınların listesini tutar, bunları her gün sözde kontrollere çağırırdı. Bunların nefesleri kokuyor, dediği için ağzına taktığı ve muhtemelen mesleğinin başında aldığı maskesi ağzından hiç düşmezdi. Taa ki hasta ile yalnız kalana kadar. İşte o zaman maskesi yüzünden düşer, türlü iğrençliklerle nefsini köreltirdi. Ve Sofya’da Dans yine duyulurdu. Bu kamptaki herkes ve her şey iğrençi zaten ona göre, böyle bir iğrençliği görmezden gelmek çok da zor değildi.

Anneyi de geldiğinden birkaç hafta sonra listesinde farketti. Doktorun kendine geliştirdiği sistem çok yönlü idi. Tedaviye her gün belirli saatlerde değil, her gün istediği saatlerde devam ediyordu. Aynı günün akşamı sağlık kontrolü için çağırdı. Karşısında böyle genç görünen bir kadın bulunca bir an gözlerini doğrudan bedeninde dolaştırdı. Pisliği pislikle kapattı, maskesini yine yüzüne taktı. Refakatçi askerlere ve korumasına “beni hasta ile yalnız bırakın.” dedi. Askerler de gülüşerek çıktılar.

Anne durumu sezdi. Gülümsedi önce. Doktor, bu gülümsemeyi görünce daha bir memnun oldu halinden. Adını sordu anneye. Kadın söyledi. Sonra doktor kadına yaşını söyledi ve onaylattı. Son olarak doğum gününü de söyle, dedi. 22 Mayıs, dedi anne. Ağrıların var mı, diye sordu doktor çok da umrunda olmayarak. O an için aklı bambaşka şeylerle doluydu. Bir kere daha baktı ve sordu: Ağrıların çok mu?

Anne içeri girdiğinde kızı da annesiyle gelmiş, kapıdaki askerlerin uzaklaşmasını bekliyordu. Askerler bir süre sonra uzaklaşınca, aynı şarkı çalmaya başladı. Kız yavaşça kapıyı araladı. Kapı, muhtemelen kimsenin zorlamaya cesaret edemeyeceği düşünülüp ince bir ahşaptan yapılmıştı. Üzerinde bir takım amblemler, düşmüş harflerden oluşan isimler ve ünvanlar yer alıyordu.
Kız içeri girdiğinde annesini eski bir hasta koltuğunda kendinden geçmiş olarak gördü. Sessizce olduğu yere çömeldi ve izlemeye başladı. Fırça bıyıklı doktor maskesini çıkarıp kadına yaklaştı. Kız gözlerini yumdu. Doktor, bir şey unutmuş gibi durdu. Beklemeye başladı. Beklemeye başladı. Birkaç dakika geçmesine rağmen beklemeye devam etti. Kız da nefesini tutmuş bekliyordu. Doktor dakikalar geçmesine rağmen hareket etmiyordu. Kız gözlerini açtı ve cesaretle kalktı, yavaşça doktorun yanına gitti. Adamın yüzüne doğru baktı.

Adam donmuştu.

Gözlerini hareket ettirebiliyor ancak vucüdunu oynatamıyordu. Kız şaşkınlıkla bir süre adama dokundu. Sonra vurmaya başladı. Tüm gücüyle doktoru tekmeleyip yere devirdikten sonra doktorun diğerine göre daha cansız duran gözünü söküp aldı. Ama işi henüz bitmemişti. Savaşın belki de en korkunç yanı buydu. İnsandaki merhamet duygusunu söküp atıyordu… Annesini uyandırmaya çalıştı. Kadın uyandı, ama bu uyanma bir bayılmadan uyanma değil; bir uykudan uyanma idi.

Doktoru orada öylece bırakıp çıktılar. Dışarı çıktıklarında bu durumu nasıl açıklayacaklarını bilemeden yürüdüler. Karşılarına kimse çıkmadı. Nasıl oldu, ne oldu, ne bitti bilemediler. Sadece yürüdüler. Kampın boş kapısından çıktılar. Yürüdüler karanlıkta. Annesi kızına gülümsedi. Ne yaptım ben de bilmiyorum, dedi kadın kızına. Kızı, böyle olmasını dilemiştim ben, dedi. Biraz daha yürüdüler. Kızı annesinin belki de o anda aklından geçenleri hissetmiş olacak ki “Merak etme, acı çekerek ölmesini sağladım herkesin.” dedi. Anne hiç bir şey demedi. Bana doğru yürümeye başladılar. O geceden sonra kız çok az uyudu ve çok az şey istedi içinden.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s