O Çocuğun Üç Rüyası

Seni sevmek bir düşten ibaretse, yalvarırım bu gece de gel düşlerime, dedi çocuk ve uyudu. Çok geçmemişti ki rüya görmeye başladı. Bir zihin ustası olduğundan kimbilir kaçıncı uykusunda artık ne isterse görebiliyordu düşlerinde. Yönetebiliyordu zihninin karanlığını. Kalburüstü “bilinçaltı” der ya, işte orayı. Yaradanın ellerinden en uzak olan yeri.

İlk rüyasında çocuk, kendini bir başka alemde gördü. Genişçe bir meydanda toplanmıştı tüm halk. Büyük bir panik vardı ve sirenler çalıyordu. Bir saldırı vardı. Kimseyi tanımıyordu etrafında. Yalnızca sevdiği kadın vardı ellerinden tutan. Rüyaydı evet. Ama parmaklarının parmaklarına geçtiğini açıkça hissedebiliyordu. Kilometreler varken arada bu denli gerçeği hissedebilmek nasıl bir mucize idi? İşte, en büyük mucize, zihnimizin karanlığına istemsizce depoladığımız o anlar ve hislerdir. Çocuk sevdiği kadının ellerinden tutuyordu ve birisi kalabalığı uyarıyordu. Buradan ayrılmak yasaktır. Buradan ayrılmayı düşünen varsa son gücüyle şu ilerideki yola doğru koşsun. Sizleri kurtaracak araçlar orada bekliyorlar. Çocuk bir an sevdiğinin yüzüne baktı ve el ele son hızla koşmaya başladılar. Koştular, koştular can havliyle. Sonra sevdiği, yoruldum, beni bırak, dedi. Çocuk bir an bile düşünmedi ve kucağına alıverdi sevdiğini. Bu halde koşmaya devam ettiler. Çok az kalmıştı çünkü. Arabalar onları bekliyordu. Koştular, çocuk sevdiğinin arabanın arkasına binmesini sağladı. Bu kamyonlar hep savaş filmlerinde görürdü. Ayağını uzatıp tam binecekken arkasından bir el onu boynundan yakalayıp geriye doğru çekti. İşte tam o anda sevdiği bir çığlık attı ve çekip çocuğu kurtardı. Araba son gaz yola çıktı. Çocuk savrularak uyandı.

İkinci rüyasında çocuk, kendini ve sevdiği kadını bir deniz kıyısında buldu. Burada irili ufaklı çadırlar gözüne çarpıyordu. Denize daha yakın olan çadırların aksine yukarıda, tepede daha büyük çadırlar ve en tepede ise bir kale vardı. Çocuk bu coğrafyayı hatırlıyordu. Anzak Koyu idi burası. Sevdiği ve kendisi gizli bir görev için buraya gelen iki casustular. Çocuk ve kız, yavaş yavaş ilerlerken birden varlıklarının farkına vardılar ve kızı yakaladılar. Çocuk ellerinden kurtuldu ama fazla uzaklaşmadı. Kendini gizledikten sonra sevdiği kadının sahil kıyısındaki bir çadıra götürüldüğünü gördü. Çocuk bu gizlendiği yerde tam 7 hafta bekledi. Nihayet bir sabah uzaktan kendi askerlerini seslerini duydu. İşte bu an tam beklediği andı. Ortalık bir anda karıştı. Çocuğun tarafındaki askerler tüm çadırları makineli tüfeklerle tarıyorlardı. Çocuk koşarak sevdiğinin tutulduğu çadırın önüne geldi. 7 haftadır beklediği için kıyafetleri parça parça olmuştu. Sevdiği kadının adıyla bağırdı çadıra doğru. Çadırdan dışarı koşarak çıktı kız. Biraz ilerlemişti ki boynundan geçen bir iple olduğu yere yığıldı. Çocuk, o anda eline geçen bir silahla arkada ipi tutan adamı yere devirdi. Tam bu esnada büyük bir patlama oldu. Kız iplerinden kurtuldu ve tepedeki kaleye doğru koşmaya başladı. Çocuk da kendine gelip kızı takip etti. Kalenin içerisine Kara Murat’ın Bizans surlarına daldığı gibi daldı çocuk. Biraz ilerledikten sonra koridolarların kesiştiği bir alana geldi. Uzaktan kızla bir birlerini gördüler. Kız gülümseyip çocuğa doğru koşmaya başladı. Çocuk artık bitti diye düşünürken uzaktan birisi ateş etti ve kız karnından yaralandı. Kızın üzerindeki beyaz elbise giderek kırmızılaştı. Çocuk bu efekti onlarca filmde görmüştü. Ağlamaya başladı ve adıyla kıza yalvardı. Lütfen ölme, n’olur dayan biraz daha, diye. Ama olmadı. Kız öldü. Çocuk bu sefer yavaşça doğruldu yatağından ve rüyasından uyandı.

Son rüyada çocuk kendini daha büyümüş olarak gördü. Adam oldu. Sevdiği kadını çocukluğunun geçtiği mahalleye götürdü. Oturdukları apartmanı gösterdi önce. Apartmanı arkasındaki ve önündeki boş arazileri gösterdi. Ancak apartmanın önündeki boş araziyi birileri kapatmıştı. Arazinin her yeri çevrilmiş ve üzeri de tamamen örtülmüştü. Mahallenin abisi Ayhan Abi yapmıştı bunu. Çocuk biraz hayal kırıklığına uğramıştı. Evin hemen yanından akan dereyi ve az ilerideki ormanı da gösterdi sevdiği kadına. İşte bak ben buralarda büyüdüm, dedi gururla. kendi oturdukları apartman artık bir virane haline gelmişti. Dört katlı bir apartmandı ama yığma bir binaydı. Yıllar sonra çocuk orada şans eseri hayatta kaldıklarını öğrenecekti. Dört katlı yığma bina mı olurdu lan? Sevdiği kadına bunları hep gösterdi. Sevdiği ise gülümseyerek dinledi. Pıtırcıklar hep böyle yapmaz mıydı? Bu rüyayı gördükten çok sonra uyandı çocuk.

O çocuğun üç rüyası hayatından kesitler içeriyordu sevgili okur. Gördükleri, anlattıkları ve anlatamadıkları. Sonra çocuk düşündü, bütün bir hayatımı anlatabilmek için kaç rüya gerekli acaba, diye. Birden farketti. Hayatında hala bir şeyler eksikti zira. O zaman bunu, birkaç sene sonra yeniden soracağım kendime, dedi ve bu düşünce zihninin karanlıklarına gömüldü.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s