Durum Hikayesi Denemesi – Sonbahar

Gitarımı usulca yatağımın üzerine bıraktım ve şarkının son dizesini tekrar ettim: Bak bir yıl oldu ve ben ölmedim. Bu şehre geleli bir yıl olacaktı neredeyse. Tam da geçen sene bugünlerde çizilmişti hayatımın bu kısmı. Çizilmişti, yazılmamıştı. Yazmayı severim ama hayatımın bir yazıdan ibaret olduğunu kabul etmek konusunda çok da iyi değilimdir. Hayatım bana göre bir resim. İşte bu resmin son bir yılını anlatan bir şarkı yapabilir miyim? Yaparım elbette.

Televizyonum sürekli açıktır, sesi ise daima kapalı. Bazen söyleniyorum karşısında, Sesiniz çıkmıyorken ne kadar da az etkileyebiliyorsunuz beni. Sesinizi duysam ben sizlerin esiri olacağım, oysa şimdi siz benim esirimsiniz. Odamdaki küçük bir detaysınız ancak. Eh, yalnız yaşamanın bir kötü yanı da birilerinin hareket etmesine ihtiyaç duymak. İşte televizyonum tam da bu ihtiyacım için var. Birilerine dokunmak, birilerinin hareket etmesini izlemek ihtiyacı bende buraya geldiğimden beri vardı. Dokunmak istemiyorum artık ama hareket etmek… İşte ondan vazgeçemiyorum.

Tam kapatıp çıkacakken en büyük rakibimi gördüm açık kanalda. Sesini duymuyordum ama belliydi, söylüyordu yine şarkısını. Bu adamı bu kadar insan dinliyor da bu adam ne anlatıyor? Hiç. Söyledikleri kaç kişinin hayatına gerçekten temas ediyor? Hiç. Öyle birkaç dakikalık yalancı gözyaşlarını kastetmiyorum ben. Kimin hayatını kökten değiştirebiliyorsun müziğinle? Hiç. Daha fazla dayanamadım ve kapattım televizyonu.

Sonbaharı özleyerek adımımı attım sokağa. Üzerimde lacivertin en rezil tonunda bir gömlek vardı ve kesinlikle göz zevkine uymayan bir mont giyiyordum. Kışın ilk günleri her zaman değerli olmuştur. Bir sene önceki izleri aramaya başladım dört bir tarafımda. Ama nafile. Ne denizin o kusursuz bedeni, ne o ormanların tarihle karışık kokusu ne de akan kanların izleri vardı. O ağaçlardan eser yoktu mesela. Bizler yaşıyorduk, ama birileri izin vermemişti onlara. Öldürmeye kim karar verebilir? Hırsla ezdim toprağı, çamurlar sıçradı botlarımdan. Biraz da toprağa gömüldü ayaklarım. Paniklemeye de lüzum yoktu. Kurtardım kendimi.

Az sonra aklımda uyuyakalıp işe geç kaldığım sabahlardaki tedirginlikle yürümeye başladım sokaklarda. Buraların yokuşları aniden çıkıyor insanın karşısına. Kendinizi alıştıracak vakit bulamadan nefesiniz kesiliyor, kolunuza bağlı baloncuklar bile gülüyor halinize. Gülüyorlar, en güzel yaptıkları şey zira.

Ayazın keskinliği bana lise yıllarımı hatırlatıyor. Kalbimde aşk, üzerimde eski bordo renk bir ceket, onca vakit bahçede otururdum. Yine de üşümezdim. Etrafımdaki renklerin her biri apayrı cennetlerin birer parçasıydılar. Sararmış yapraklar, upuzun ve halen canlı çamlar, okulun kimbilir kaç yıllık soluk turuncu duvarları, beyaz taşlar döşenmiş patikalar ve biraz ilerideki toprak sahanın yaz kış bitmeyen çamuru. Her biri bir başka dünyaydı benim için. Şimdi evimden uzakta, yeni bir Anadolu şehrinde, yine küçüklükten, soğuktan ve aynı şeylerden dert yanan insanların arasındayım. Ben farklı mıyım oysa? Hayır.

Her birimiz farklı dünyalardayız şimdi çocuklar, hayat bize bunu layık gördü.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s