Golconda ve Kötülüğün Hikayesi

Askerdeyken dönem dönem çeşitli ruh hallerine bürünüyordum sevgili okur. Bu dönemlerde de öyküler yazıyordum. Bilgisayarlara flash bellek takmak yasak olduğundan ve mümkün olmadığından dolayı yazdıklarımı çıktı alıp saklıyordum. Önümüzdeki günlerde bu çıktıların taranarak metine çevrilmesini sağlayıp, yazdığım öyküleri birer birer burada yayımlayacağım.

Günlerini yalnız ve çoğunlukla açlıkla geçiriyordu. Tok uyuduğu, en azından aç olmadığını söyleyebilecek kadar tok olduğu, zamanlarda ise boğazından geçen yalnızca birkaç dilim siyah ekmek oluyordu. İçinden bir ses onu tuhaf bir biçimde tetikliyor ve aslında siyah ekmekten çok daha fazla ve lezzetli şeylerin tadına bakabileceğini fısıldıyordu.

Böylece bir gün bu sese kulak verdi. Sahip olduğu tek varlığını, büyük gümüş bıçağını çıkarıp hemen yakınlarında bulunan bir çiftliğe bir gece yarısı giriverdi. İleride duran küçük sevimli bir ev gördü. Bakımlı bir bahçeye bakan bir oda ve çiftliğin geniş otlaklarına açılan arka odalar… Ön taraftaki camdan ışık sızıyordu. Sessizce zayıf bir mumun aydınlattığı odaya yaklaştı. Pencereden içeriyi gözetleyip uyumakta olan çiftçiyi, karısını ve hemen üç adim uzaklarındaki bir kanepede yatan iki kız kardeşi seçti. Odanın bir köşesinde ise akşam yenen yemek öylece duruyordu. Masa hiç bozulmamıştı. Görüp seçebildiği kadarıyla koskoca bir pilicin yarısı tepside öylece duruyordu. Ayrıca yarım somun kadar beyaz ekmek ve büyük kısmı içilmiş, sürahinin ancak çeyreğini dolduracak kadar şarap kalmıştı. İçindeki ses onu cesaretlendirdi. Haydi, içeri gir, bak, gecenin efendisi sensin; kimse bu saatte dışarıda senin gibi özgür olamaz.

Bu doğruydu, şehirde güvenliği sağlamak için güneş battıktan sonra her ne amaçla olursa olsun, dışarı çıkmak yasaklanmıştı. Acil bir durumu olan ev sahipleri kapılarının önüne kızıl bir fener asarlar ve böylece fark edilip gece avcıları tarafından refakat edilerek işlerini görebilirlerdi. Bu evin önünde herhangi bir fener yanmıyordu. Mutlu bir akşam yemeği sonrasında tüm aile uykuya dalmıştı.

Zamanın gelmesini bekledi ve içindeki ses ona “Şimdi gir içeri” dedi. Kapıyı yokladı, kilitlenmemişti. Güneş battıktan sonra zaten kimse dışarı çıkamıyordu. O halde kilitlemeye ne gerek vardı ki? Kapı gıcırdamadı. Aksine hiç açılmamış gibi, tek bir gıcırtı bile duyulmadı. Doğruca masaya gitti. Beyaz ekmekten büyük bir ısırık aldı. Şaraptan bir yudum içti. Gümüş bıçağını çıkarıp piliçten irice bir parça kesti. Aceleyle ısırdı ve hızla tükürdü. Ağzına berbat bir kan tadı gelmişti. Pilicin belki de pişmeyen bir kısmını çiğnemeye kalkmıştı. Bir yudum daha şarap içip ağzındaki berbat tadı gidermeye çalışırken karanlıkta bir çift göz parladı. Aniden döndü ve onu gördü. Evin küçük kızını… Henüz on yaşında bile olmayan, dünyalar tatlısı o masum, sevimli yüzü gördü. Simsiyah saçları karanlıkta bile o kadar hoş görünüyordu ki… Teninin beyazlığı ve bir çocuğun sahip olabileceği en masum gözleri, güldüğünde kaybolacağına inanacağı o masum gözleri… Kız öylece durmuş ve bakıyordu. Bağırmıyor, ağlamıyor, belki korkmuyordu da. Eli, ayağı buz kesmişti. Öylece bakıyordu çocuğun yüzüne. Önce kaçıp gitmeyi düşündü. Ancak içinde bastıramadığı o ses buna izin vermiyordu.

Haydi, durma; bitir işini. Seni gördü. Bitir işini, seni gördü. Daha fazla düşünmedi, masada duran bıçağını alıp o dünyalar tatlısı çocuğun yanma yürüdü. O masum gözlerine bir kere daha bakıp narin boğazından yakaladı ve tek bir ses bile çıkarmasına fırsat vermeden kesiverdi boğazını. Dünya’nın en güzel bu meleği böylece Tanrısına kavuştu bembeyaz teni solup küçücük bedenindeki tüm kan ayaklarının dibine boşalınca.

Masumluk, ölmemek için ne kadar da güzel bir bahane, diye söylendi. Birden bu konuşanın kendi olmadığını fark etti. Hayır, bunu o söylemiş olamazdı. O hep duyduğu sesi dinlemeye çalıştı ve kendine kendine fısıldadı ve sen artık benim sesim oldun. Bu da neydi böyle? Haydi, çabucak toparlan ve uzaklaş buradan, yapman gerekeni yaptın, diye söylendi. Hayır, konuşmuyordu. Bu cümleleri dili damağına yapışarak seslendiriyor ama düşüncesizce ortaya döküyordu. İşte o zaman anladı, artık içindeki ses onun kendi sesi olmuştu. Susuzluktan kurudu boğazı. Masadaki sürahiye uzandı bir yudum aldı ve katran içmiş gibi oldu. Oysa daha çok susattı bu onu. Bir yudum su diye bakındı. Ne içtiyse aynı tat, katran tadı! O zaman yerde parlayan ve az önce canını aldığı o dünyalar tatlısı çocuğun kanını gördü. Tiksintiyle yaklaştı ve sonsuza kadar lanetlendi.

Can almak Tanrı’nın işi diye düşündü. Bu belki de Tanrı’nın en sevimsiz işiydi. Baksana, dedi, bunun için ellerini kirletmiyor ve Azrail’i kullanıyor. Artık iki kişi olmuştu. Ağzı ve dili hem ona hem de içindeki sese hizmet ediyordu. Ancak öncelik içindeki sese aitti. O dünyalar tatlısı, simsiyah saçlı ve bembeyaz tenli meleği bu dünyadan göç etmeye zorlayalı neredeyse dört mevsim geçmişti. Artık hiçbir şey yemiyordu. Yediği her şey ona katran tadını veriyordu. Sadece susuyor ve susuzluğunu yalnızca bir ölümün ona sağlayabildiği şarapla gideriyordu. Daha çok öldürüyor ve daha çok içiyordu. İçindeki o sesle konuşmaya başlamıştı artık. Bir gün ona şöyle sordu: Peki seni nasıl bulabilirim? Bu soruyu soracağın anı bekliyordum. Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir. Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını bulmak istiyor musun? Evet, dedi. O halde Golconda’yı bulmalısın. Onu bulduğunda beni bulmuş olacaksın. Yardım et, o halde bana dedi. Hayır, edemem; Golconda’yı ancak kendin, hissederek bulabilirsin. Böyle dedi o ses ve bir daha da duyulmaz oldu. Dudakları ve dili artık sadece kendisine hizmet ediyordu.

İçinde barındığı o izbeyi, o kuytu köşeyi hemen o gece ateşe verdi ve yola çıktı. Gündüzü beklemedi. Gündüzü zaten artık hiç beklemiyordu. Aydınlık canını yakıyor, susuzluğunu tahammül edilmez kılıyordu. Kıpırdayamaz hale geliyordu. Yola çıktı ve bu yolculuk onu türlü diyarlara ulaştırdı. Yeni bir şehre geldiğinde gün dogmadan önce kendine şehrin en karanlık sokağını, harabeleri, yıkılmaya yüz tutmuş eski evleri, unutulmuş mahzenleri, mezarlıkları, pislik içindeki kümesleri seçiyor ve bir gün batımı kadar bekliyordu. Susuzluğunu giderip Golconda’yı arıyordu. Hissediyordu, içindeki kötülük arttıkça daha çok yaklaştığını hissediyordu. Bu arayış onu geliştiriyordu da. Daha çok şehre gidip, daha fazla yer görmeye başladığından beri bilgisi de artıyor; yeni şeyler öğreniyordu. İnsanlardan kaçmaya bir son vermişti. Çünkü bu şehirlerin çoğunda geceleri sokağa çıkmak yasak değildi. Sarhoşlar, fahişeler, köleler ve daha nice insan geceleri de sokakta oluyordu. Karanlıkta kimse kimsenin neye benzediğini fark etmiyor ve açıkçası umursamıyordu da. Bu da ondaki kötülüğü körüklüyordu. Böylece yıllar geçti ve bu lanet, onu hiç yaşlandırmadı. Kötülüğünü dört bir diyara sürükledi. Her adımda, attığı her adımda biraz daha yaklaştığını düşündü Golconda’ya. Oraya vardığımda yıllar önce yitirdiği o sesi bulacak, kesinlikle susuzluğu da dinecekti. Kendini buna inandırmıştı.

Nefret, ölüm, dehşet ve korku… Geçtiği şehirlerde bıraktığı izler bunlardı. Ondan korkanlar bir yana, ona tapanlar bile vardı. Onu ve yaydığı kötülüğü en büyük güç bilip bu güce tapmaya başlayan ve onun gibi olmaya çalışan ölümlüler görüyordu artık. Bu ölümlülerin de kötülükle beslendiğini ve korku saçtığını izliyordu. Böylece kendi içinde, kendi yüreğine ektiği tohumların böylece filizlenip tüm dünyayı ele geçirdiğini keyifle seyrediyordu. Bu düşünce zihninden geçerken aniden durdu. Kendi kendine tekrar etti, “Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını mı bulmak istiyor musun?” İşte buydu! Golconda, kendi kalbinden başka bir şey olamazdı. Yıllarca bir eşya, bir yer ya da bir insanı arar gibi aramış durmuştu ancak Golconda hep yanındaydı, tüm kötülüğünün kaynağı, göğsünün altında çarpan kalbiydi. Sonra hatırladı, “Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir.” Bu işi bitirmeliyim ve artık sonuna geldim, dedi.

Hiç düşünmeden yıllardır yanından ayırmadığı gümüş bıçağını çekti belinden. Gerçek kötülüğü, kötülüğün kaynağını ellerinin arasına almalıydı. En ufak bir şey hissetmeden, büyük bir soğukkanlılıkla bıçağı göğsüne sapladı. O anda aklına ilk kurbanı, dünyalar tatlısı o masum ve sevimli kız geldi. Güldüğünde gözleri kaybolan ve simsiyah saçlı küçük meleği anımsadı. En ufak bir acı duymadan yüreğini söküp avuçlarının arasına aldı. Yıllardır başka bedenlerden emdiği kanlarla beslenip su anda avuçlarının arasında atan kalbe şaşkınlıkla baktı. Bu onun yüreği olamazdı. Capcanlı, kıpkırmızı ve neredeyse bir çocuğa ait olabilecek büyüklükte bir kalpti bu. Oysa o belki de gecelerden bile kara ve pislik içerisinde bir şey bulmayı umuyordu. Golconda, tüm kötülüğün kaynağı ve gerçek kötülük, işte şu avuçlarında duran ve umutla atan kalbinden başka bir şey değildi. Tıpkı uçmaya zorladığı o küçük meleğin sahip olduğu gibi.

Nedir Golconda’nın hikâyesi? Saf kötülük ve aldanmışlıktır. Masumluk ve vicdandır. En büyük arayışın sol tarafımızda çarpan yüreğimizde olması gerektiğidir. Bilgeliğin ve nefretin asla bağdaşmaması, aynı bedene sığınmamaları demektir. Aslında Golconda’nın hikayesi o dünyalar tatlısı masum küçük kızın yaşama umududur. Gümüş bıçak boğazını kestiğinde boğazından boşalan kan buhar olup uçmuştu. Göğe yükselen ruhunu Tanrı okşamış ve aynı sevecenlikle küçük bedenine geri yollamıştı. Bembeyaz teni, kesilen etini narince ve ustalıkla kapatmıştı. Yanında uyuyan kardeşinin sıcaklığı kalbine güç vermiş ve hiç durmadan umutla atmaya devam etmesini sağlamıştı. O küçük melek o sabah uyandığında sadece kötü bir rüya görmüştü. Annesi simsiyah saçlarını taramış ve aksam toplamadığı masayı toplaması için ondan yardım istemişti.

27.05.2014 Gelibolu.

NOT: Bu öyküye Selçuk Ceylan‘ın tavsiyesi ile ilerleyen zamanlarda eklemeler yapacağım, yapabilirim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s