Esaret Hakkı

Bilmem kaçıncı birliğin on ikinci takımıyız. Göğsümde üzerinde “12” yazan bir arma var. Omzumda da bir çizgi duruyor, küçük bir çentik. Komutanı olduğum bu takımın 11 tane askeri var. Bir mevzi içerisinde duruyoruz ve göğsümüze kadar toprağın içerisindeyiz. Solda, en başta ben duruyorum. Askerlerin elinde tüfekler var. Ben de ise bir tabanca. Mevzinin hem önünden hem de arka tarafından tek tük kurşunlar vızırdıyordu.

soldier_by_purdoy25-d5abxfjAskerler mevzinin içine sindiler ve beklemeye başladılar. Karşımızda bize ateş açanlar İngiliz askerleriydi. Mevzinin arkasından gelen ateşin daha zayıf olduğunu anlayıp askerlere komut veriyorum: “Öne, geriye dön!” Tıpkı öğrettiğim gibi sağ baştaki adam mevzinin önüne, iki numaralı adam arkasına, üç numaralı adam önüne ve bu şekilde bir öne bir geriye dönüyor adamlar. Ben ise yüzüm askerlere dönük ve her iki tarafı da kontrol edebilecek şekilde mevziye yerleşiyorum.

Askerler müthiş savaşıyorlar. Özellikle ön taraftan gelen karşı ateş epey azalıyor. Çocuklar attığını vuruyorlar. Bunun üzerinde 1 ve 11 numaralı adamlara da emir veriyorum ve bunlar da geriye dönüyor ve ön taraf ateş gücümüz biraz azalıyor. Ancak bu taraftan gelen ateş de epey azaldığı için yeterli olur diye düşünüyorum. Ancak mevzinin gerisinden gelen ateş epey şiddetleniyor. Askerlere hemen emir veriyorum; ben demeden, kesinlikle kimse kımıldamayacak, yönünü değiştirmeyecek.

Geriden hücuma kalkıyor İngilizler. Sol tarafta bir komutanlarını görüyorum. Ulan diyorum, ben bunu indirirsem İngiliz birliği kolaylıkla dağılır. İngilizler hücuma kalkınca mevzinin ön tarafına dönük askerler telaşlanıp geriye dönüyorlar ve geriden gelen hücumu önlemeye çalışıyorlar. Ben bağırsam da duyulmuyor o anda. Ön taraftaki ateş gücümüz aniden kesilince, meğer saatlerdir siperlerinde sessizce bekleyen İngiliz askerleri benim sırtı dönük ve paniklemiş askerlerimi sırtından vurmaya başlıyorlar.

Her bir askerin tek tek vurulduğunu görüyorum. Aklım bulanıyor adeta. Derin bir nefes alıyor ve karşıdan halen gelmekte olan o komutana nişan alıyorum. Bir şarjörü boşaltıyorum ama nafile, vurulmuyor herif. İkinci şarjörü takarken enseme acayip sert bir darbe alıyorum ve düşüyorum.

İngilizlerin eline esir düşmüşüm. Yanımda askerlerimden bir tanesi daha var. Bir türlü isabet ettirip öldüremediğim o İngiliz komutanı bana pis pis sırıtıyordu. Olanca yavşaklığıyla yanıma geldi, omzumdaki rütbeyi yırtıp söktü. Göğsümdeki 12 armasını da aynı şekilde söktü. Silahımı çekti aldı elimden. Şarjörünü çıkartıp yere savurdu silahı. Silahın mekanizması dağıldı yerlere. Adam silahımı alıp rütbelerimi sökerek elinden gelen her şekilde beni aşağılamaya başlamıştı.

Bir süre sonra önümüze iki tane kova getirdiler. Bir tanesinde fokur fokur kaynayan bir kırmızı sıvı, bir diğerinde ise sarı renkli bir toz vardı. Bize “ellerinizi temizlemeniz gerekli” dediler. Ellerimizi kırmızı sıvının içerisinde sokmamız istediler. Fokur dokur kaynıyordu, haliyle askerim de ben de çekinip elimizi sokamadık. Bunun üzerine askere bi tokat attılar ve ellerini zorla kırmızı sıvıya daldırdılar. Askerin çığlık atmasını bekliyordum ancak olmadı. Ardından “Komutanım, su sıcak değil” dedi. Bunun üzerine ben de ellerimi soktum kovaya. Gerçekten de ılık bir sıvı vardı içinde. Fokurdama ise herhalde kimyasal bir olayın neticesidir diye düşündüm o anda. Ulan dedim acaba gerçekten adamların niyeti ellerimizi temizlemek istemeleri sadece?

O pis pis sırıtan komutanları eliyle sarı renkli kovayı gösterdi ve ellerimizi sokmamızı istedi. Hatta bir elini sokup eline biraz toz alıp ufaladı. Bunun üzerine bu sefer de elini ilk sokan ben olayım bari diye düşünüp ellerimi o sarı renkli toza buladım.

Bu ne acı! Aman yarabbi bu ne büyük bir acı! Ellerim anında kıpkırmızı oluyor, şişiyor, tırnaklarım patlıyor. O anda anlıyorum, meğer kırmızı renkli sıvı ile sarı renkli toz bir birini tamamlayan bir asit reaksiyonuymuş. Ellerim haşlanıyor, yanıyor. Beni gören askerim direnmeye çalışıyor, ellerini sakınıyor, çırpınıyor. Bu şerefsizlerden biri bağırıyor ve askerimi oracıkta vuruyor. Elimin acısını unutuyorum ve öfkeden bağırıyorum: Bunu yapamazsınız, bir esiriz, esaret hakkımız var…

Sonra uyandım sevgili okur. Yatakta, sırtı üstü olduğum halde gözlerimi açtım. Parmaklarımı kıpırdattım. Muhtemelen şu İngiliz kurgusu önceki gece izlediğim “The Water Diviner” filminin bir etkisi. “Esaret Hakkı” kavramı da Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl filminden kalmış olmalı aklımda. Son dönemde rüyalarımda kendimi hep asker olarak görüyorum, hadi bakalım hayırlısı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s