Ortaklaşa Öyküler – Pencerem

Not: İlk defa bir öyküyü ortaklaşa kaleme alıyoruz. Bu öykünün bazı kısımlarını Ender, bazı kısımlarını da ben yazdım. Kimin hangi kısmı yazdığını söylemiyorum. Buna benzer başka öyküler de kaleme alacağız birlikte. Umarım okunmaya değerdir.

Yıllarım bu mahallede geçti. Her sokağı, her evi ve her köşesini bilirim. Her taşın altına bakmışlığım, her ağacından sallanmışlığım vardır. Ben çok küçükken gelip yerleşmişiz buraya. Daha iyi bir eğitim alabilmem için ailem, memleketten buraya taşınmayı uygun bulmuş. Büyük şehre gelmişler ama yine de kalabalığa karışmamış, bu sessiz ve uzak mahalleyi tercih etmişler. Ben de şehrin bambaşka bir köşesinde, yüksek binalar arasında çalışıyor olmama rağmen bu mahalleden kopamadım.

Her gün onca yolu gidip gelmeye razı oldum. Her gün bambaşka dünyalara dokunuyor olsam da kendi dünyamın merkezi hep sokağım oldu. Buraya, bu sokağa hiç bir arkadaşımı sokmadım. Utandığımdan, çekindiğimden değil; diyorum ya burası benim kendi dünyamdı. Egemen olduğum tek yerdi. Burayı benden başka kimse keşfetmemeliydi. Gerçi bir istisna var, bunu belki de paylaşmalıyım.

İş yerinde bir arkadaşım vardı. Sinekkaydı tıraşının parlaklığına ilave olarak sımsıkı ilikli yakasında en parlak kumaştan kravatı adeta yapıştırılmışçasına düzgün durur, ne zaman göz göze gelsek göz kırpar, bunun ona ayrı bir hava kattığını düşünürdü. Ben de tebessüm ederdim, selam verirdim. Sonra bu göz kırpmalar, bu parlak kravatlar beni tam aksi yönde rahatsız etmeye başladı. Kulağında kulaklıkla odanın içerisinde dolaşıp durması hayattaki en büyük problemim olmuştu adeta. Bir gün, bir hafta sonu, evden öğlene doğru çıktım ve az ilerideki büyük bir markete doğru yürümeye başladım. Marketin otoparkında arkamdan birinin bana seslendiğini duydum. Dönüp baktım ve bizim parlak kravatı gördüm. Hayır, bu sefer çok farklıydı. Kravatı yoktu. Sıradan bir tişört giymişti. Yanıma geldi, selamlaştık. O da alışveriş için gelmiş. Çok fazla şey alacağı için arabasıyla gelmiş. Gülümsedim. O da gülümsedi hatta bu sefer göz de kırpmadı. Benim alacağım çok bir şey yoktu. Alışverişim çok uzun sürmeyecekti dolayısıyla. Nereden esti bilmiyorum, bana “bekle seni de bırakayım” dedi. Olur, diyiverdim. Bu oluru neden dedim hala bilmiyorum. İşte o gün arabasıyla sokağın başına kadar bıraktı beni sağ olsun. Bir milattır, o günden sonra da bana hiç göz kırpmadı.

Sokağımız, birbirinin aynısı iki katlı evlerden, evlerin önünde sıkışmış bahçeciklerden ibaretti. Bu bahçelerde meyve sebze yetiştiren de vardı, park yeri olarak kullanan da. Bizimkiler ilk geldikleri yıl ağaçlar dikmişler. Bunlar da benimle büyüdüler yani. Her birinin gövdesinde bana ait işaretler hala durur. Babam, emekli olduktan sonra ailem memlekete dönmeye karar vermişti. Gurbette geçen otuz seneden sonra insanın köklerine hala bu denli sımsıkı bağlı kalabilmesine başlarda çok şaşırmıştım. Beni bırakmamak için çok direnseler de ikna edip gönderdim annemi ve babamı. Şimdi fırsat buldukça birkaç günlüğüne de olsa gidiyorum yanlarına.

İnancım şudur ki aydınlık, ışığın yokluğundan; ses ise sessizlikten evrilmiş. Sokağa karanlık çöktüğünde, el etek çekilip kapılar kapandığında, pencerelerde perdeler çift kat örtüldüğünde arkama yaslanıp düşünüyorum. İnsan, aydınlıkta kör oluyormuş meğer. İnsanı düşündüren, fark ettiren şey ışığın yokluğuymuş. Kulağımda birkaç nota hiç eksik olmaz bu anlarımda. Müzik, hayattaki en güzel keşif… Yalnız olmak beni hiç korkutmazdı. Aksine yalnız kalmak beni bir sonraki adımı tahmin edilemez, tehlikeli bir adam durumuna getirmişti. Ben çekinilen ve saygı duyulan birisiydim. Düşündükleri belki de buydu. Karanlık gecelerim, bazen birkaç bardak çayla bazen de susuzluktan kurumuş dudaklarımla, ama hep hayallerime dalmış olarak geçti.

Bir gece, yine böyle hayallere, rüyalara dalmışken bahçeye sert bir şey düştü. En azından ben duyduğum sesten bunu tahmin edebildim. Bahçede devrilebilecek bir şey yoktu. Annemler gittiğinden beri bahçenin bakımını hiç aksatmamıştım. Yalnızdım. Yalnız yaşadığım için de evle ilgili çok fazla yapacak şey olmuyordu. Dolayısıyla bana bırakılan bu emanete daha çok vakit ayırabilme şansım oluyordu.

window_in_Ireland_by_ShoWatanabeGöz ucuyla perdenin ucundan görünen sokağa baktım. Birkaç ufak gölge oynaştı ve kaçıştı. Bahçenin kapısı kapalı duruyordu. Çitler bahçeyi sokaktan ve yan komşuların bahçelerinden ayırıyordu. Bahçelerin arasında bulunan, ancak yarım metrelik, aralıklar ise tamamen bomboştu. Tüm bunları görebiliyordum. Ancak tam da pencerenin önünde yetişen ağaç yüzünden bahçenin diğer ucunu göremiyordum. Fazla da üstelemedim. Tekrar yerime geçtim. Bardağın dibinde kalan son yudumu da içtikten sonra mutfağa yöneldim. Ertesi gün işe gitmeyeceğimden bu gece biraz daha geç yatabilirdim. Uzun zamandır izlemek istediğim film için en doğru vakit gelmişti anlaşılan. Film başladıktan kısa bir süre sonra uyuyakalmışım. Saat tahminen gece yarısını geçmiş olmalıydı ki kapım çaldı. Film bitmiş, ekran kapanmıştı. Kapı bir kere daha çaldı. Korkmadım ama şaşırdım. Yerimden doğruldum ve kapıya yöneldim.

Karşımda onu gördüm; sinekkaydı dostumu. O kadar bakımlı değildi. Suratını kıllar çevrelemişti. Uyarıcı bir madde kullandığını gözlerinin kızarıklığından anlayabildim. Kapıyı açık bırakıp içeriye girdim. Bir süre sonra ardımdan kapının kapandığını duydum. Yalnızlığı severdim ama paylaşmaya da razı olacaktım.

Yalpalayarak geldi, oturdu yanıma. Televizyonu açtım. Cuma gecesi şovunu izledik beraber. Gülüyordum, sanki orada eğlenenler yanı başımda bana arkadaşlık ediyorlardı, sanki bir yandan da benimle sohbet ediyorlardı. Karanlık odanın içindeki bu tek ışık kaynağından yeni hayatlar emiyordum sanki. O ise ağlıyordu. Bir karış uzağındaydım ama mesafeleri cetvelle ölçmeyecek kadar zekiydi. Ona dönüp göz kırptım. Suratımda ebleh bir ifade vardı. Yanımdaki ağlarken gülmeyi kendime yakıştıramadım. Omuzlarımı indirdim onunkiler gibi. Artık mutsuzdum.

Mutsuzdu. Halbuki ne kadar da istekliydi yaşamaya, nasıl da gayretliydi. Bir gün daha yaşayabilmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu, her şeye dikkat ediyordu. Mutlu muydu o zamanlarda bilinmez ama ayaktaydı işte, yaşıyordu.

Sonra nedense bir tren yolculuğunda durdu aklı. Nereden nereye gittiğini unuttu. Ne yaptığını, ne ettiğini, neden her gün o yolları çektiğini… Sürekli aynı şeyleri yapmanın ne kadar sıkıcı olduğunu anladı. Ölmeye karar verdi. Madem doğumu kendisine sorulmamıştı, o da ölümü için kimseden izin beklemeyecekti. Verdiği karardan dolayı kendisiyle gurur duyuyordu. Fakat kararını ne zaman gerçekleştirmeliydi, bilemiyordu. Ölmeliydi ama ne zaman ölmeliydi? Bir fincan kahve doldurup salona geçti ve ölüme bir süre daha vakit bulamadı.

Kahvesinden bir yudum çekip cebinden küçük bir kâğıt parçası çıkardı. Okumaya başladı:

‘’Senden kalan son filmi izledim bu gece. Sonu acıklıymış. Biraz olsun hak verdim sana. Hareketsiz kaldım, düşüncelere daldım. İçim karardı. Dağınık yatağımın üstünden duvarlara çevirdim çehremi. Sonra birden, boşluğun içine düştüm. Nasıl desem, her şeyi unuttum. Sanki hiç olmamış gibisin hayatımda. Sıradan günlerin birinde, kapıdan girip üç saniye sonra kaybolmuş gibisin. Hayalet olsan daha çok kalırdın aklımda. Kapanış müziğini dinledim filmin tekrar tekrar. Balkona çıkıp haykırmak istedim. Haykırmak! Hatırlamak için haykırmak… Hatırlamak için temas aramasak keşke. Hani nerede kaldı bizim insanlığımız? Kime mahsus biriktirmek acıları, hadi yalnızlığı geçtim. Lüzumsuz yere konan sineğe üflerken aydınlanıyorum. Yüzlerce kitaba ne gerek var ki? Bir anlık sahici boşluk yetermiş hayatı anlamaya. Aslında yeminliydim, hayat hakkında bir daha düşünmeyecek, konuşmayacak, yazmayacaktım. İzlerken uyuyakaldığım bir film kadar akılda kalıcı günlerim. Arada bir gözümü açmışım. Neler görebildiysem sanki… Hepsi de sahte hatıralar. Ne varlığını kanıtlayabilirim, ne yokluğuna inanabilirim. Her duyguyu kalbinde yaşayamaz insan.’’

Son cümleyle beraber odaya geri döndüm. Cuma gecesi şovu çok eğlenceliydi. Birkaç kelimeyle ne kadar beğendiğimi söyledim.

“En içeri girmek istiyorum, en içeri. Sanki seni hiç tanımamış, yüzünü hiç öpmemiş gibi. Hep aynı kalemle yazmak istiyorum şiirini, mısralardaki rakı sofralarına meze olmuşum sanki.

Yıllar mı eskitti seni beni? Yoksa bir alışamadığımız mesai saatleri mi?

Sen neredesin, ben nerede… Ama her memlekette bir çocuk vardır eğitimine aç, eğitimime aç.

Kaç lisan öğrendin beni görmeyeli, kaç lisan öğrettin ismimi unutalı?

Gâvur demeye dilim varmaz ama soframdan kaç kilometre uzak, takatime kaç santim yakın?

Yine de güzellik hepsinden çok ciğerde saklı. Üflesen de çıkmıyor ama sevdan da kanser etmiş beni kendime, bir derdim var dermanım beni bana bağlıyor.’’

Bahçeden gelen büyük bir gürültüyle uyandım. Sanki sert bir şey düşmüştü yere. Kalktığımda camın açık olduğunu gördüm. İçeri giren rüzgârdan uçuşan ufak kâğıtları ayağımla tuttum. Camı kapatıp onları elime aldım, göz gezdirdim. Yırtıp hepsini attım.

Hava aydınlanmış, sabah haberleri başlamıştı. Gece boyu açık kalmıştı televizyon. Sadece başını izleyebildiğim filmin adını bile hatırlamıyordum. Belli ki derin bir uyku çekmiştim.

Bir kahve yapıp, tıraş oldum. Yeni güne hazırdım, kendime göz kırptım. Güneş içeriye doldu. Kemiklerim ısındı. Dumanı tüten kahveyi lavaboya döktüm. Kahve içerken bir şeyleri erteliyorum gibi hissettim kendimi.

Anne ve babamın yanına gidecektim dönmemek üzere. Çok fazla eşyam yoktu, hemen hazırlanıp camı açtım ve çıktım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s