Ortaklaşa Öyküler – Bin Musibet (Kaçmak)

NOT: Ortaklaşa öyküler serisinin ilk öyküsünü şurada yazmıştık Ender’le. Şimdi yeni bir öyküyle daha karşınızdayız. Diğer öykü gibi bu öykünün de bir kısmını Ender, bir kısmını ben yazdım. Ayrıca geçen seferden farklı olarak, bu sefer aramıza Aysun’u da dahil ettik. Aysun, öykülerimizi renklendiriyor artık. Öykünün tamamını okumadan, sadece bir paragrafı okuyarak, sulu boyasıyla harikalar yarattı. Umarız okunmaya değer olmuştur.
Ender – Aysun – Proofhead

Bir gün, dedin bana. “Öyle bir öleceksin ki, Tanrı bile inanmayacak öldüğüne…”

Şu hayatta tek korkum, erken ve kolay ölmekti. Sanki, çok çetrefilli bir hayat yaşamıştım da bundan korkuyordum. Ama elimde değil karşı koymak… Günümüz hastalığı diyorlar ya ‘panik atak’, tam ondan dedi işte doktor. Üstüne bir de sen defolup gitmemi söylediğinde fazla üstelemedim. Aylardır düşünüp, kendime göre çözüm olarak bulduğum yol buydu belki de. Oturup konuşmanın, durup anlatmaya çalışmanın ya da herhangi bir şekilde kendimi ifade etmeye çalışmanın beni daha beter hale sokacağından emindim. Hastalığım bunlara izin vermiyordu. Kaç ve kurtul diyordu.

Bir çarşamba akşamıydı. Haftanın en sıradan ve gereksiz günü… Gara yetişmek için ara sokaklara daldım. Mahalle pazarı olduğunu unutmuştum, kalabalık arasında kendimi kaybettim. Neden kaybettim, nasıl kaybettim bilinmez ama hayat işte… Kendinizi bir anda kaçarken ya da zifiri karanlıkta gözyaşları içinde bulabiliyorsunuz. Çarptım, takıldım, devirdim ama durmadan koştum. Sağa sola özür dilemekten imanım gevredi. Geçiştireni de oldu, anlayanı da.

Ne yaptım, ne ettim o trene yetiştim. Trene bindim. Allah kahretsin ki herkesin bir hayali vardı pencerelerden bakarken. Bu dünyada yaşayan sanki sadece bendim de herkes başka âlemlere göçmüştü. Trenin içine tıkılmış, hapsedilmiş gibi hissettim kendimi. Özgür olmak adına son bir esaret, dedim kendi kendime. Biliyordum, herkesin bir amacı vardı şu güneş tepede yanarken. Oysa sanki bir tek ben terliyordum. Pencereden dışarı bakıyordum bomboş. Hayal falan görmüyordum. Düşündüm, ben neden 19.45 trenindeydim? Hiç sormayın.

Bir tren yolculuğunda anladım saçımda siyahtan çok beyaz olduğunu. Sanki herkes bir yöne gidiyordu da ben ters yöne gidiyordum.

Kalbim yarı zamanlı yavaşladı. Esnemeye başladım. Esnemek güzeldir, esnemek umursamamaktır. Uyuyakalmışım. Uyandığımda kafam yere sürtüyordu. Ağzımda kan tadı, birkaç takladan sonra belimde bir çatırdama duydum. Etrafın sarsılması durduğunda camdan sarkmış haldeydim. Ağaçlar devrilmiş, valizler kompartımanlardan fışkırmıştı. Ortalığı bir duman sarmış, burnumu keskin bir yanık kokusu yakıyordu.

Belliydi. Kaza yapmıştık ve ben son dinlediğim şarkıyı hâlâ hatırlıyordum. Tren harap olmuş haldeydi ve anlaşılan sağ kurtulmuştum. Bu bir intikam duygusu muydu, bilemem. Ama kan revan içinde bir gülme tuttu beni. En öne kadar kâh yürüyüp kâh sürünerek gidip makinisti ya da ondan geriye kalanları buldum. Beni öldürmemiş, bana özgürlüğümü vermişti, esaret bitmişti. Oysa daha bir saat bile geçmemişti yolculuk başlayalı, kaçamamıştım bu şehirden.

Birkaç adım daha atmaya çalıştım ancak ters dönen bacağımla birlikte yere yığıldım. Gözlerim kapandı. Kulaklarımda uğultular yükseldi, uğultuları siren sesleri takip etti, bağırışlar, patlayan flaş sesleri… Sonra tüm sesler, yerini o son dinlediğim şarkıya bıraktı. Suratıma dokunan lateks eldivenleri hissettim. Sonra bir, iki, üç ve havalandım. Gözlerim açılmıyordu. Açılmadı da, yine uyuyakaldım.

Kaçmayı bu kadar kafama koymuşken, Tanrının mizah anlayışı beni işte yine bu şehre, bu hastane yatağına mahkum etti. Bir ay, dedi doktor, en az bir ay kıpırdama. Gözlerini tavana dik ve bir ay bekle. Üzerimdeki parçalanmış gömleği keserek çıkarmışlar. Pantolonumu da aynı şekilde. Bacaklarım ve kollarım mosmordu. Göğsümün tam altından başlayan ve kıçımın biraz üzerinde biten çelik bir korse sımsıkı sarmıştı bedenimi. Senin yokluğuna nazire yapıyordu adeta. Hastane kıyafeti çok biçimsiz durdu üzerimde. Sol kolum alçıdaydı. Kafamda koca bir bandajla kıpırdamadan yatıyordum.

Bir iki gün geçmişti. Kapı her açıldığında gözlerim sana bakıyordu sanki. Ama ya yaramaz bir yeğen koşup atlıyor yatağıma ya da ah vah eden bir teyzem bir halam gelip okşuyor bandajlarımı. Geliyorlar, belki istemiyorum belki de korkuyorum, konuşmuyorum pek. Gülümsüyorum isteksizce. İçten içe kızıyorlar bana. Bunu anlıyorum. Öylece haber vermeden nereye gittiğimi sormak istiyorlar belki. Bu çocuk hep böyleydi işte, diyorlardır belki de.

aysun

Hastanenin penceresinden pek bir şey görünmüyordu. İleride sağda solda irili ufaklı binalar serpilmişti.  Kırmızıya boyanmış bir apartmanın geniş camlarla çevrili en üst katı seçiliyordu. Bazen bu geniş camlarının arkasında yeşil kazaklı bir kişi seçiyordum. Sigara içiyordu aşağıyı seyrederek. Bana da bakıyor muydu acaba? Bu hastane onun için, sıralı onlarca pencereden ibaret bir binaydı. Oysa bilmiyordu ki her pencerenin ardında birileri acı çekiyor, canı yanıyor ya da umudunu yitiriyordu. Odamın kapısı çalıyordu, bir umut beliriyordu içimde ve sonra siliniveriyordu. Hemşirenin gözlerinin rengi tıpkı seninkileri andırıyordu ve her gördüğümde yaralarım daha bir sızlıyordu.

Günler geçtikçe yaralarım iyileşiyordu ama içten içe ölüyordum. Gelen gidenim de epey azalmıştı. Kapının açılması artık hayatımın en önemli olayı olmuştu. Ne yemek istiyordum ne de içmek. Kapı açılsın yeter ki. Saplanıp kalmak ve kıpırdayamamak: İşte diri diri gömülmenin lisanımdaki tarifi… O kadar uzun süredir suskundum ki dilim ağzımın içerisinde kaybolmuştu sanki.

Bir sabah hemşire, gözleri seninkilere benzeyen, yanıma geldi ve hadi sizi biraz rahatlatalım dedi. Rahatlatmak? Ardından bir doktor geldi. Zaten çelimsiz olan vücudum bir aydır iyice zayıflamıştı. Doktor zarif bir hamleyle önce belimdeki bandajları kesti. Sonra korseyi çıkardı. Morluklar gitmişti. Ayakta durmaya çalışma sakın, bir iki gün de bu şekilde dinlen dedi. Sonra taburcu olacaksın.

Gidiyordum işte nihayet! Çıkıyordum. Bir ay bekledim seni. Tam bir ay! Bu şehirde, birkaç mahalle ötende idim. Bir ay bekledim. Gelmedin. Duymadın mı? Birileri fısıldamadı mı? Hayır, sen gelmedin. İşte o son gece aklıma koydum. Bir daha, 19.45 treniyle, bir daha. Hastanede ışıklar söndü ve son defa yatağıma uzandım. Kırmızı apartmanın son katında ışıklar yanıyordu. İçeride hareket yoktu. Heyecanlıydım. Kaçacaktım yine. Uyuyamadım. Gözlerimi yumdum ve gömülü olduğumu düşünmemeye çalıştım. Ne kadar geçti aradan bilmiyorum. Kapım yavaşça açıldı. Lüks bir mağazadan alınmış yeni sezon pahalı pabuçlarının uçlarına basarak girdin içeri. Kalbim çarpmaya başladı. Yurt dışından getirttiğin parfümünün kokusunu doya doya çektim içime sessizce, gözlerimi açmaya bile cesaret edemeden. Geldin, yatağımın ucuna oturdun. Bir gün, dedin bana. ‘’Öyle bir öleceksin ki, Tanrı bile inanmayacak öldüğüne. Ama gitmene izin veremem. Hala senden alacağım var.”

İşte o anda, haftalar sonra ilk defa adını telaffuz ettim. “… yine kaçamadım senden.”  Sen kovdun beni ve ben yine kaçamadım senden. Anladım ki beni seninle olmak öldürecekti. Senden kaçmaya çalışmak boşunaydı. Bak, ölüm geldi ve yokladı. Anlıyorum ve artık kaçmıyorum senden…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s