Monthly Archives: Mart 2016

Radyasyondan Korunma Derneği’nin Müthiş Semineri

trkd_logo.png

Türkiye Radyasyondan Korunma Derneği

Salı günü, tek günlük bir eğitim için Bursa‘ya gittik sevgili okur. Radyasyondan Korunma Derneği, Radyasyon Kaynakları ve Radyasyondan Korunmanın Temel İlkeleri konulu bir eğitim düzenlemişti. İlkan abi, Murat abi ve ben, sabah saat 08.00’de Bilecik’ten yola çıktık. Bursa’nın Bilecik’e komşu ilçesi Yenişehir‘den geçtik. Sonra dayımın yıllarca öğretmenlik yaptığı Menteşe Köyü yol ayrımını gördük. Aklıma çocukluğum geldi. İçim bir tuhaf oldu. Keşke biraz vaktimiz olsaydı da bu köye uğrayabilseydik. Köydeki kimse ben tanımıyor, bilmiyor. Ama benim çocukluğumun bütün yaz tatilleri bu köyde, bu köyün bahçelerinde geçmişti.

Saat 09.30’da Bursa’da TÜBİTAK BUTAL‘e geldik. Radyasyondan Korunma Derneği, eğitim içim burayı kiralamış. Eğitime, Bilecik, Bursa, Yalova, Balıkesir ve Eskişehir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri katılacaktı. Ancak Eskişehir İl Müdürlüğü’nden katılım olmadı. Saat 10.00’u biraz geçe eğitim başladı. Eğitimi veren ve derneğin yönetim kurulu başkanı olan Nükleer Yüksek Mühendisi Ergün TOGAY, bize kısaca eğitimin içeriğinden ve derneğin faaliyetlerinden bahsetti.

Yazının bundan sonraki kısmı eğitimde tuttuğum yedi sayfa nottan derlediğim bilgilerden oluşuyor. Faydalı bir yazı olacak. Doğru bildiğimiz yanlışları okuyunca siz de benim gibi şaşıracaksınız.

  • Radyoaktivite, Dünya’nın oluşumundan daha önce bile var. Uranyum, toryum, radyum, radon ve potasyum-40 bu radyoaktivitenin kaynakları.
  • Toprakta doğal olarak uranyum, toryum, potasyum-40, radyum ve radon elementleri bulunur ve radyoaktiviteye yol açar.
  • Okyanuslarda bunlara ilave olarak trityum, karbon-14 ve rubidyum-87 element ve izotopları radyoaktiviteye yol açıyor.
  • Güneş sistemi dışından gelen radyoaktif maddelere kozmojenik maddeler deniyor. Bunlar karbon-14, hidrojen-3 ve berilyum-7.
  • Yiyeceklerde de çok az miktarlarda da olsa, radyoaktif maddeler bulunmaktadır. Özellikle kabuklu yiyeceklerde daha fazla olarak.
  • 1 diş filmi çektirince maruz kalınan radyasyon dozu 0,1 mSv’dir (miliSievert). İnsan sağlığı için tehlike yaratacak doz 1 Sv’dir. Yani 10.000 tane diş filmini aynı anda çektirmeniz gerekiyor.
  • Radyasyona sebep olan maddeler, kararsız izotoplardır.
  • Radyasyonun ne kadar az olup olmadığı önemli değildir. Eğer radyasyona maruz kalıyorsak (kaynağın cinsi ve dozu ne olursa olsun) risk hep var demektir.
  • Pilotlar sürekli yüksek irtifalarda görev yaptıkları için normal bireylere göre daha fazla radyasyona maruz kalırlar. Dolayısıyla bu kişiler “radyasyon çalışanı” kabul edilirler.
  • Yapay olarak üretilen radyoaktif elementler: Trityum, İyot-131, İyot-129, Sezyum-137, Stronyum-90, Teknisyum-99 ve Plutonyum-239.
  • Radyasyon “iyonlaştırıcı” ve “iyonlaştırıcı olmayan” radyasyon olarak ikiye ayrılır. İşte en büyük sıkıntı iyonlaştırıcı radyasyondur. Bizim de bundan korunmamız gerekiyor.
  • İyonlaştıran radyasyon alfa ve beta parçacıkları, nötron ışınları ile X ve Gama ışınlarından oluşuyor. Bir atomu iyonlaştırıcı etkisi ve gücü olan radyasyona iyonlaştırıcı radyasyon denir. Enerjisi ve frekansı yüksektir ancak dalga boyu küçüktür. Dolayısıyla girişkendir. Kararlı bir atomdan elektron kopartarak onu iyon haline getirir. Örneğin hücrelerde DNA yapısını bozar.
  • Tomografi cihazları, iyonlaştırıcı radyasyonla çalışırlar. Bunlar, hastanelerdeki atom bombalarıdır!
  • Yapılan araştırmalar göstermiş ki iyonlaştırıcı olmayan radyasyon vücutta yalnızca 1 derecelik ısı artışına sebep oluyor. Yani tespit edilebilen tek etkisi bu.
  • Cep telefonlarında sıkça kullanılan, SAR değeri spesifik soğurma hızı olarak çevrilebilir. SAR değeri, cihazın yaydığı radyasyonun vücut sıcaklığını arttıracağı değerin AB için beşte biri, ülkemiz için ise onda birine karşı gelen değerdir.
  • Vücutta radyasyona en hassas kısımlar göz, tiroit, beyin hücreleri ve üreme hücreleridir.
  • Cep telefonlarının en çok radyasyon yaydığı an arama tuşuna bastığımız andır. Bu anda cihaz, tüm gücüyle sinyaller göndererek en yakındaki baz istasyonlarını aramaya başlıyor. Konuşma başladıktan sonra bu radyasyon yayılımı azalıyor.
  • Cep telefonu iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kaynağıdır. İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun giriciliği az olduğundan, dalga boyu uzun olduğundan tepeleri, engelleri aşamıyor. Dolayısıyla dağda bayırda telefon çekmiyor.
  • Etkin doz: Tüm vücudun maruz kaldığı radyasyon dozudur.
  • İyonlaştırıcı radyasyonun ilk çeşidi alfa parçacıklarıdır: Bunları bir kağıt parçası ile durdurabiliriz. Zira kağıdın elektrik yükü çok fazla. Ancak solunum soluyla vücuda girince en çok hasara bunlar neden olur.
  • Beta parçacıkları: Bunları durdurmak için birkaç mm kalınlığında alüminyum levha veya fleksiglas kullanabiliriz. Burada ince, hafif ve ekonomik malzeme tercih etmek önemlidir.
  • Yoğunluğu (birim hacimdeki atom sayısı) fazla olan malzemeler radyasyon engelleyici olarak kullanılabilir. Kurşun çok iyi bir örnek.
  • Alfa ve beta ışımalarında parçacık atıyor, kütlesi var parçacıkların. Ama Gama ışımasında foton atıyor. Fotonların kütlesi ve yükleri yok. Delip geçiyor.
  • Gama ışınları enerjisi çok yüksek fotonlardır. Delicidirler. Fiziksel olarak delmekten bahsetmiyoruz elbette. Yani engellere takılmazlar. Dalga olarak iletilirler. Elektrik yükleri olmadığından da elektrik ve manyetik alanlarda saptırılamazlar.
  • Şöyle bir özetleyecek olursak; alfa ışımasını kağıtla, beta ışımasını alüminyum levha ile, gama ve X ışımasını kalın kurşun levha ile ve nötron ışımasını (ki en babası bu) su veya beton duvarla engelleyebiliyoruz ancak.
  • geiger

    Geiger Müller Sayacı

    Radyasyonun dozunu ölçen cihaza Geiger-Müller sayacı deniyor aklınızda olsun.

  • Radyasyona maruziyette harici ışınlanma ve dahili ışınlanma denen iki olay var. Harici ışınlanmada, radyasyon kaynağından temas kesilince doz alımı da bitiyor. Ancak dahili ışınlanmada, vücuda radyoaktif izotop girmişse ışınlanma günlerce devam ediyor.
  • Olurda radyasyona maruz kaldıysanız ılık bir duş alın.
  • Tomografi iyonlaştırıcı radyasyon kullanır, X ışını ile çalışır. Ancak MR, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon ile çalışır, zararsızdır.
  • Radyasyon dozu olarak 1 Sv(Sievert) doz, akut dozdur. Bu dozun altında bir doza maruz kalınmışsa oluşabilecek etkilere “stokastik (tesadüfi) etki” denir. Radyasyonun yol açacağı etkiler sadece kaynağın özelliklerine bağlı değildir. Hedefin de özellikleri çok önemlidir. Bu işte olasılık çok ön plandadır.
  • Eğer akut dozun üzerinde doz alınmışsa oluşabilecek etkilere deterministik etki denir.
  • 7 Sv’nin üzerindeki radyasyon dozu ölümcül dozdur. Bu dozun üzerinde radyasyona maruz kalan kişilerin %10’u ilk beş dakikada ölüyor. İlerleyen süreçte doz alanların %100’ü ölüyor.
  • Radyasyona maruz kaldıktan sonraki ilk birkaç hafta gizlenme evresi oluyor. İlk anda görülen bulantı, halsizlik etkiler ortadan kalkıyor. Ancak aynı etkiler bu sürenin sonunda çok daha şiddetli olarak ortaya çıkıyor.
  • En çok görülen bölgesel radyasyon hasarına Eritem deniyor yani güneş yanığı. Bronzlaşma dediğimiz olay kozmik ışınlardan kaynaklanan yanıklardır. Dolayısıyla güneşlenme düpedüz radyasyon yanığıdır. Bu yanıklar güneşlendikten hemen sonra değil, bir süre sonra oluşmaya, orta çıkmaya başlıyor. Bunun sebebi de radyasyonun içten dışa doğru yakmasıdır. Işın vücuda işlediğinde önce içteki hücrelerin yapısını bozuyor. Bu bozulma içeriden dışarıya doğru yavaş yavaş ilerliyor.
  • Nekroz ise radyasyon yanıklarının en kötüsüdür. Doku ölümü olarak özetleniyor. Ölen doku (parmak, el vb.) kesilip atılıyor.
  • Radyasyonla ilgili en büyük dezavantaj, radyasyonun hiçbir duyu organıyla hissedilemiyor oluşudur.
  • Uzaya gönderdiğimiz uydularda nükleer piller kullanılıyor. İşte bu pillerin ömürleri bitince uydunun da ömrü bitiyor. Bu teknoloji, nükleer enerjinin barışçıl kullanımının en güzel örneklerinden birisidir.
  • Duman dedektörleri, radyoaktif cihazlardır. Atıkları ise radyoaktif atıklardır.
  • Dünya’da meydana gelen en büyük 20 radyasyon kazasından biri 1998 yılında ülkemizde İstanbul İkitelli’de bir hurdacıda yaşandı. Üç adet Kobalt-60 radyoaktif kaynağının kullanım ömrü dolduktan sonra içerisinde konulduğu konteynerler parçalanmaya çalışıldı. Bu özel konteynerlere domuz deniyor. Hurdacıların bir şekilde ele geçirdiği bu üç domuz kaynakla parçalanmaya çalışılıyor. Aynı aileden 13 kişi hastaneye kaldırılıyor. Bir kişinin parmakları eriyor. Bir kişi ise kanser oluyor ve ölüyor. Söz konusu üç kaynaktan bir tanesi ise hala kayıp.
  • Brezilya’da bir hurdacı 100 gr. toz halinde radyoaktif madde buluyor. Bu maddenin göz alıcı rengi sayesinde (çelenkov mavisi) insanlar tarafından taşınıyor ve bütün bir yerleşim birimine dağılıyor.
  • Meksika’da yine bir hurdacı, 1 mm. çapında 6000 adet kobalt-60 kapsülünü içeren bir domuz alıyor. Bu domuzun hurdacı tarafından parçalanması sonucunda söz konusu radyoaktif kapsüller etrafa saçılıyor. Radyoaktif kapsüllerle kontamine olan metal hurdalarından inşaat demiri ve masa sandalye kaidesi üretiliyor. Bu malların yüklü olduğu kamyonlardan bir tanesi yolunu kaybedip bir araştırma laboratuvarının yakınına geldiğinde alarmlar ötmeye başlıyor ve olayın boyutları anlaşılıyor. İnşaat demirleriyle yapılan evler yıkılıyor. İnşaat işçilerinden dört tanesi kemik kanserinden ölüyor.
  • Radyasyon, ışık hızıyla hareket ediyor.
  • Bir radyoaktif elementin kendine özgü iki özelliği vardır: enerjisi ve yarı ömrü.

İşte yedi sayfadan derleyip toparladığım bilgiler bunlar. Umarım içerisinde işinize yaracak bilgiler vardır. Bu arada Radyasyondan Korunma Derneği’nin bir de internet sayfası var tabiki: http://www.trkd.org.tr

IMG-20160329-WA0004

Sabhankra ve Abbath’dan Müthiş Videolar!

todieforalie

To Die For A Lie Promo EP (2008)

Hayattaki az sayıdaki yaşama umudumuzdan biri olan Sabhankra nihayet bu yıl da süper işlere imza atacağının sinyallerini verdi. Grubun taa 2007’de kaydettiği ve yılan hikayesine dönen albümü Revenge‘in bu yıl yayımlanacağı müjdesinden sonra gruptan tam 8 yıl gecikmiş bir video geldi: To Die For A Lie. 2008’de yayımlanmış ve yayımlandığı zaman yakın zamanda çıkacak albüm hakkında heyecanlandıran EP, To Die For A Lie, üç parça içeriyordu. Bir önceki albüm Powercraft‘a göre çok daha melodik ve çok daha sert parçalar içeriyordu bu EP. Sonradan işler değişti, o albüm ertelendi ve taa bu yıla kadar geldik. Sabhankra’nın, o günkü şartlarda kaydettiği albümü grubun yeni müzikal yapısına uygun olacak şekilde, yeniden kaydedeceğini biliyordum.

revenge

Revenge

Sabhankra yeni videonun müjdesini verdiğinde şaşırmıştım. Çünkü hangi parça olacağını ya da grubun böyle bir hazırlık içerisinde olduğunu bilmiyordum. Çok kısa süre içerisinde To Die For A Lie’ın videosu yayımlandı. Tam 8 yıldır dinlediğim, çok da sevdiğim bir parçayı bambaşka bir halde dinleyince ilk esnada kabullenemedim. Sonradan gitarların falan daha net ve tertemiz kaydedildiğini fark etmeye başladım. Eksik olan tek şey şarkının en başından beri duymaya alıştığımız klavye vuruşlarıydı. Sabhankra, ilk defa bir videosunda birden farklı performansının kolaj görüntülerini kullanmış. Savaş Sungur’un her videoya gizlediği o özel hareketlerinden bir tanesi yine bu videoda da kendine yer bulmuş.

savassungur

Özetle, bu video birkaç güne çıkacak olan muhteşem bir albümün habercisidir. Geriye de You Will Die‘ın yeni versiyonunu dinlemek için heyecanla beklemekten başka bir şey kalmıyor. Nisana kadar hayatta kalmak için bir umudumuz var artık.

abbathmin

Abbath bu blogda sevilir.

Abbath, bu blogda sevilir biliyorsun sevgili okur. Yakın zamanda şu yazıyı yazmıştım hatta çıkardığı albümle ilgili olarak. İşte bu albümden beklenen ilk video yayımlandı: Winterbane. Ben bir video yayımlanacağını düşünmüyordum. Çünkü Abbath, grubu kurup albümü kaydettikten sonra grubun davulcusu ve gitaristi gruptan ayrılmıştı. Demek ki o arada bir de video

winterbane

Winterbane

çekmişler. Videoda davulcu Creature, basçı King ov Hell ve tabiki Abbath görülüyor. Şarkı büyü temalı olduğundan buna yakışır muhteşem büyücü kurguları yerleştirmişler. Sevgili okur, sen ne dersin bilmem ama çok iyi bir video olmuş. Özellikle kullanılan masklar efsane. Abbath’ın pozları falan da tam beklenen pozlar. Umarım albümden birkaç video daha çıkar. Gerçi bu Immortal mantığından beklenen bir şey değil. En azından Fenrir Hunts’a bir video gelir umarım.

Bir YDS Hikayesi

ydsYDS‘ye iki ay önce başvurmuştum. Sürekli erteleye erteleye, nihayet sınava hiç çalışmadan sınav gününü getirdim. Cuma gecesi unutmak istemeyeceğim rüyalar görmüştüm. Cumartesi sabahına, güne ve gerçek hayata başlamanın üzüntüsüyle uyandım. Can sıkıntısıyla Facebook’a baktım. O esnada tarih dikkatimi çekti: 26 Mart. Lan iyi de 27 Mart’ta sınav vardı? Yani ertesi gün! Ahh. O gün hiçbir şey yapmadım. Çünkü annem Kars‘tan gelmişti ve onu görmeliydim.Böylece gün bitmiş oldu.

Cumartesiyi pazara bağlayan gece saatin bir saat ileri alındığına emin oldum. Alarmı hem telefonda hem de çalar saatte kurdum. Ertesi sabah 8’de uyanacak, üstümü başımı hazırlayıp yola çıkacaktım. Sabah tam da planladığım saatte uyandım. Çok dinçtim. Pazar günü erken kalkmama rağmen şaşılacak derecede iyiydim. Üstümü başımı giydim. Sınava giriş belgemi aldım. Sınava bozuk para götürmek yasak olduğu için kağıt para bile aldım yanıma.

Sabahın ayazında düştüm yollara. Lan nasıl soğuk anlatamam. Sağda solda tek tük insanlar, çoğunluğu da  öğrenciler, ya üniversiteye gidiyorlar. Ya da üniversiteden taraf geliyorlar. Okula yaklaştıkça insanların elindeki sınava giriş belgelerini görüyorum. Heh diyorum, sınavın başlama saatine daha var o zaman. Neyse, hızımdan azaltmadan Anadolu Üniversitesi‘ne giriyorum. ÖSS’ye girdiğim fakülte, Hukuk Fakültesi‘ne gidiyorum yine. Kapıda küçük bir kuyruk var. Yanaştım ve  beklemeye başladım.

Bir polis beni işaret etti. Gülümsedim gittim yanına, kolay gelsin, dedim. Sağolun, dedi. Lütfen montunuzun önünü açar mısınız, diye sordu. Açtım. Omuzlarımı, paçalarımı, kemerimi yokladı. Sonra, kolay gelsin, diyerek içeri bıraktı. Arka tarafta bir başka görevli, kimliğinizi görebilir miyim, dedi. Dondum. Şok geçirdim. Elimi alnıma vurdum. Kimliğimi evde unutmuştum. Adama dönüp, saat kaç, diye sordum. Dokuzu on geçiyor, dedi.

Sessizce önümü kapatıp düştüm yola. Geldiğim onca yolu titreye titreye geri döndüm. Kendime ve dalgınlığıma bildiğim her şekilde sövdüm. Eve geldim, telefonu kapattım ve uyudum.

Getik Fanzin Sosyal Platformlarda!

Geçtiğimiz hafta 8. sayısı yayımlanan; Eskişehir ve Ankara’dan sonra İstanbul’da da okuyucuyla buluşan ve çok beğenilen fanzinimiz Getik Fanzin‘i sosyal medyadan da takip etmeyi neden denemiyorsunuz?

Eskişehir’de başta Çilek Kafe, L’acoustıque, Palmiye Kafe, Old Harabes, Ayrık Otu, Maestro, Arka Sokak Kafe, Black Cat ve Kıraathane olmak üzere pek çok farklı mekanda okuyabiliyor, ulaşabiliyorsunuz Getik Fanzin’e. Ankara’da ise Hacettepe Üniversitesi ve ODTÜ‘de okuyucuyla buluşuyor Getik. Son üç sayıdan itibaren İstanbul’da Kadıköy’de yavaş yavaş dağıtılmaya başladı. Aldığımız tepkiler çok iyi ve çok yapıcı.

Getik Fanzin’i online olarak okuyanların sayısı da en az basılmış dergiyi okuyanlar kadar var. Dolayısıyla ISSUU profilimiz bizim için çok önemli. Çünkü dergimizi online okumanın yolu bu. Aşağıda ISSUU profilimizin iştah açıcı görüntüsü yer alıyor:

issueYayımlanan 8 sayımızı da görebiliyorsunuz. Üstelik FOLLOW butonuna basarak takip ederseniz (önce üye olmanız gerekiyor) dergi aylık olarak posta kutunuza düşüyor. Getik Fanzin’e ISSUU üzerinden ulaşmak için:

https://issuu.com/getikfanzin

getik

Getik Fanzin’in en güzel hesabı ise bence Instagram hesabı! Tüm Getik okuyucularıyla burada buluşabiliyoruz çünkü. Hiç görmediğiniz insanlar, hiç tanımadığınız parmaklar Getik Fanzin tutuyor, gösteriyor 🙂 Bu çok keyif verici bir şey sevgili okur. Burada ayrıca derginin yükünün altında ezilen, emek veren arkadaşlarımıza dair güzel fotoğraflar da yer alıyor. Takip etmenin hiç bir şey kaybettirmeyeceği muhtemelen de güzel şeyler kazandıracağı mütevazi bir Instagram hesabı kısacası. Üstelik kısa süre sonra dergilerin içeriklerine dair ipuçları da yer alacak. Böylece ilginizi çeken bir konu hakkındaki yazıya, şiire, görsele kolaylıkla ulaşabileceksiniz.

https://www.instagram.com/getikdergi/

Instagram olur da Twitter olmaz mı? Olur tabi ki! Ben oldum olası Twitter’ı bir türlü kabullenemedim, kullanamadım, trendlerini anlayamadım ama siz belki de benim tam aksime bir Twitter fenomenisinizdir! Takip listenize eklemenizde fayda var o zaman 😉 Bütün hesaplarda yayımlanan içerikler burada özet olarak yer alıyor.

https://twitter.com/getikdergi

Vee geldik dergimizin en güzel projesine: Youtube Kanalımız! Dergiyi bir kere bile okuduysan dikkatini hemen çekmiştir sevgili okur, Kat 3 Daire 8 isminde bir bölüm var dergide. Burada her ay, belirli bir konu üzerine epey keyifli muhabbetler dönüyor. Kırk dakika hatta bir saate yakın süren bu konuşmaları ilk sayılarda yalnızca okuyabiliyorduk. Ancak yazıya aktarılmayan içerikler heba olup gidiyordu. İşte bu içerikten okuyucularımız mahrum olmasın diye dergiye bir de Youtube kanalı açtık. Burada yakın zaman uzun muhabbetlerden derlenen kısa ama etkili bölümler de yer alacak. Kanala abone olmak yapabileceğiniz en güzel şey aslında 😉

catalSon olarak Facebook’ta bize destek vererek, yazdıklarımızı okuayarak, eleştirerek ve hatta sen de kendi yazılarını, içeriklerini göndererek Getik topluluğumuza katılabilirsin sevgili okur. Yazının yukarılarında sizli bizli hitap ediyordum, bak yazının sonlarına doğru samimiyeti kurdum senli benli konuşmaya başladım. İşte Getik’te böyle samimi, kâr amacı gütmeyen, güzel bir dergi yahu!

http://www.facebook.com/getikfanzin

USB Ölücüsü: Harddisk, Optik Sürücü

lightning

Lightning

USB arayüzü kim ne derse desin, bilgisayar teknolojisinde kendine yer bulduğundan beri pratikliği ve kullanışlılığı sayesinde en büyük vazgeçilmezlerden birisidir. Aklı başında her ürün tasarımcısı, üreteceği cihaza muhakkak bir USB portu yerleştirir. Bu konuda Apple‘ın Allah belasını verecek sadece. Her ne kadar Mac’lere USB arayüz koysalar da halen daha iPhone‘lara koymamakta direniyorlar. Lightning arayüzü kullanıyor iPhone’lar. Ama bu artistlik kablonun diğer ucunda bitiveriyor. Çünkü bir ucu Apple’a özel Lightning bağlantısına sahip kablonun diğer ucunda babalar gibi standart USB portu bulunuyor.

USB’nin bu denli vazgeçilmez olmasının sebebi, bazı diğer arayüzler gibi sadece veri, ses ya da video aktarımında değil, enerji aktarımında da kullanılabiliyor olmasıdır. Yani telefonumuzu bilgisayara bağlayınca bir yandan da şarj edebiliyoruz örneğin. Ya da bir USB kablosuyla cihazımıza sadece enerji transfer edebiliyoruz.

Bu yazıda, elime geçen eski bir laptopu yavaş yavaş nasıl değerlendirmeye başladığıma dair bildiğiniz, fakat unuttuğunuz bazı ipuçları vereceğim. Bu blogun, ne kadar USB sever bir blog olduğunu hatırlamak için arama kutusuna USB yazıp enter’a basın.

Eski bir notebookta öncelikli olarak harddiski değerlendiriyoruz. Eğer cihazın harddiskle alakalı bir sıkıntısı varsa yeni bir harddisk takarak sorunu çözebiliriz. Ama benim şimdiye kadar gördüğüm arıza yapmış notebookların çok azında harddisk hatası vardı. Notebooklarda arızalar genellikle sıcaklığa bağlı olarak ekran kartında ya da anakartta ortaya çıkıyor. Ancak çarpma ya da düşürmeye bağlı olarak ekran ve harddisk hataları da ortaya çıkabiliyor. Notebooklarla ilgili en güzel şey, arka panellerinde çıkarılabilir birimler için birer kapak bulunması. Yani notebookun ram ve harddiskini kasanın tamamını hdd.jpgsökmeden çıkarabilmenizi sağlayacak iki, hatta bazen fanlar için de bir tane olmak üzere üç kapak bulunur. Biz yavaş ve kendimizden emin bir şekilde üzerinde şu yandaki sembol olan kapağı söküyoruz. Bu işi yapmak için bir yıldız tornavida tutabilmek yeterli. O kadar kolay yani. Laptoplarda 2.5 inçlik harddiskler kullanılıyor. Bu harddiskler, abileri olan 3.5 inçliklerin aksine, harici bir güç kaynağına ihtiyaç olmadan, USB üzerinden sağlanan enerji ile çalışabiliyor. Eğer söktüğünüz notebook eski bir cihaz ise harddiski IDE dediğimiz bağlantı türüne, yeni bir cihaz ise SATA bağlantı türüne sahiptir. Hemen bunların neler olduğunu göstereyim:

SATA Harddisk

SATA Harddisk

IDE Harddisk

IDE Harddisk

Evet, harddiski söktükten sonra giriyoruz bir alışveriş sitesine. Arama kutusuna yazıyoruz: 2.5 inç harddisk kutusu usb 3.0.  Söktüğümüz harddisk sata arayüzüne sahipse bu harddisk için USB 3.0 bir harddisk kutusu alabiliriz. Bunların kargo dahil fiyatı en çok 40 liradır. Montajı da çok kolaydır. Eğer harddiskiniz daha eskiyse bunun bağlantı arayüzü IDE’dir. IDE arayüzü için USB 2.0 desteklenir. IDE harddisk için USB 3.0 kutu almayın, boşuna para verirsiniz. Bir de Çin mallarında şöyle bir sıkıntı var. USB 3.o’ın rengi mavidir. Yani size mavi renkli bir kablo satan Çinlinin muhtelemen sıradan bir kablo satma olasılığı çok daha fazladır.satakutu02

satakutu01

USB 3.0 bağlantı soketi

optikutu03Her neyse, bu anlattığım zaten pek çok orta seviyeli kullanıcı için bilindik, sıradan bir değerlendirme yöntemi. Notebooktan değerlendirebileceğimiz bir diğer parça da var ki bence harddiskten daha kullanışlı bence. O da optik sürücü! Notebooklardan sökülen optik sürücüleri harici olarak kullanabilmek için harici kutular satılıyor. Ben bilmiyordum, fark edince hemen aldım. Notebooktan optik sürücüyü sökmek için klavyeyi söktükten sonra birkaç vida sökmek gerekiyor. Bu vidanın hangisi olduğunu anlamak çok basit aslında. Klavyeyi söktükten sonra optik sürücüyü tutan tek bir vida göreceksiniz. Bu markaya göre değişir gerçi. Ama olsun yapabileceğinizi biliyorum.

optikutu01

Söktükten sonra yine giriyoruz bir alışveriş sitesine. Arama kutusuna yazıyoruz: USB Sata Harici Kutu. Optik sürücüler zaten genellikle SATA oluyor. Ben henüz IDE olanını görmedim. USB ile çalışan tüm aygıtlar gibi SATA kutunun içerisine optik sürücüyü yerleştirmek de çok basit. Bunların fiyatları da kargo dahil en fazla 25 TL. Daha fazla para vermeyin.

Böylece eski notebookumuzun parçalarını kullanarak kendimize bir tane harici harddisk ve harici optik sürücü yaptık. Özellikle benim gibi netbook kullanıyorsanız ve dahili optik sürücünüz yoksa, bu USB cihazlar sizin için çok çok faydalı olacaktır. Çünkü kullandığım netbookta bir adet SSD takılı. Onun da kapasitesi 100 GB olduğu için depolama konusunda sıkıntı yaşıyorum. Böyle harici diskler özellikle büyük boyutlu dosyaların depolanması için harika bir çözüm.

optikutu02

Hüzne Boğ Beni

fullyGüzel şeyler de oluyor arada. Mesela İlkan Abi evlendi geçen hafta. Aslında bununla ilgili uzun bir yazı hazırlamıştım ama vazgeçtim yayımlamaktan. Ama elbette, İlkan Abi’nin mutluluğunu paylaşmazsam olmazdı. Ona ve ailesine, mutlu bir hayat diliyorum. Umarım mutlulukları kesintisiz olur. Umarım, küçük bir kızın kaleminden çıkan birkaç basit çizgi, onlar için muazzam bir aile tablosuna dönüşür.

“Başını kaldırıp gökyüzüne baktıysan, bu gece de beni bulacaksın aşkım.” Ellerim titriyor ceplerimde bile. Sesini son duyduğumdan beri kaç saat geçti ki? Kaç gün ya da ay? Her ay işler daha da ters gidiyor. Her şey daha da zorlaşıyor. Bak mesela geçen dolunay neler konuşmuştuk, oysa şimdiki çaresizliğime bak. Çözümsüzlüğün ortasındayım. Herkes bir tavsiye veriyor, sesler yükseliyor. Aslında büyük bir sessizlik eşlik ediyor içimde bana. Yalnızlık. Soğuk bir mermerle dertleşiyorum. Eh, biraz da ürkütüyor burası yalan yok. Bu suskunluğun içinde korkuyorum.

Oysa sende her şey çok farklı değil mi? Susarak dinlediğin, dinliyormuş gibi yaptığın ve hatta dinlemek zorunda kaldığın onlarca saçma sapan sözden bahsetmiştin. Ben en güzel cümlelerimi senin için kurmaya çalışırken, her dolunayı senin ibadetine ayırmışken, çevreni saran tüm o gürültüye, kulaklarını dolduran o anlamsız kargaşadan ve fısıltılardan nefret ediyorum. Senle olmak için bir ay daha sabretmeye çalışmak çok yorucu. Yoruluyorum. Keşke için benle dolsa, şarkılarım, şiirlerim kulaklarından hiç eksilmese Dolunay. Bu beni hiç yormazdı.

Bir ay daha beklemek gerekecek şimdi. Güzel yüzüne bir kere daha bakabilmek için bir ay daha sabretmek gerekecek. Hangi dertlerim biter, hangi üzüntülerim diner bilmiyorum. Neler duyarım, neler okurum bilmiyorum. Ama yazmaktan usanmayacağım tek bir şey var: Sen ve bu çaresizliğimizin müthiş ihtişamı!

Proofhead.net’e Geçiş Dönemi

proofmoveFark eden okurlar da oldu, sık kullanılanlardan girip farkına varmayan da. Bir süredir bloga proofhead.net adresinden ulaşmayı deneyenler, farklı bir şeyler döndüğünün farkına vardılar. Yıllardır wordpress.com üzerinde ücretsiz olarak barınan My Resort, kendi evine geçme kararı aldı. Bu kararda yine yıllar önce WordPress’e geçmemde etkili olan Volkan etkili oldu. YANIT Hosting firmasının çok hesaplı bir kampanyasıyla My Resort’un arsasını satın aldık ve evi dikmeye başladık. Ancak katlar yükseldikçe bir takım sorunlarla karşılaştık. İşte bu sorunlar blogun, yeni yuvasına tamamen geçmesini biraz geciktirdi ve geciktirecek.

imageshack_01İlk sorun aslında blogdan ya da yeni yuvamızdan kaynaklanmıyor. ImageShack isimli upload sitesinden kaynaklanıyor. İlk çıktığında tamamen ücretsiz olarak hizmet veren bu site, benim de içerisinde binden fazla görsel yükleyerek bloga aktardığım bir siteydi. Neden sonra bu şerefsizler, yemediler, içmediler, tüm ücretsiz üyelikleri iptal ettiler. İptal etmekle kalmayıp yüklenen görselleri de sildiler. Blogun özellikle 2014 öncesinde geriye doğru en az 3 yıllık görselleri şu anda görüntülenemiyor. Ben çaktırmıyorum aslında ama uzun süredir her akşam eski yazıların görsellerini güncelliyorum. Şu an 800 küsür görsel, yeniden yüklenmek için bekliyor. Eveti, bir akıllılık yapıp tüm görsellerimi yedeklemiştim. Şimdi bunları yazıların önem ve kalitesine göre yeniden upload ediyorum. Mesela blogun en güzel yazılarından olan Erzurum yazısını güncelledi bile. Yine plaklarla alakalı yazıları öncelikli olarak güncelliyorum.

Yukarıda bahsettiğim görsel sorunu, benim en temel sorunum. Bu sorunu tamamen çözdükten sonra eski blogun veritabanını eski bloga aktarabilirim. Böylece herhangi bir yazı kaybım olmayacak. Yeni blog yayına devam ederken eskisi de kalmaya devam edecek. Böylece görsellere ve içeriklere, hem yen, hem de eski blogdan ulaşabileceğiz. Böylece hayatımın son 6-7 yılına kestisiz ve renkli olarak erişebileceğim.

Blogu aktarırken veri tabanı aktararak sorunu çözebiliyorum. Ancak yeni blogun temasıyla eskisi arasında bir boyut problemi var. Yeni blogun temel bölümleri daha geniş. Bunu ayarlamak biraz sıkıntı olacak. Geçenlerde yazıların rengini beyaz yapabilmek için Volkan’la epey bir kodlara dalmamız gerekti. Ha bir de evet, yıllar sonra yeniden HTML, CSS olaylarına girmek gerekecek. Eski blogda çoğu şey hazırdı. Şimdi ihtiyacım olan şeyleri yapabilmek için biraz biraz kasmak gerekecek. Ama olsun.

Geçen fark ettiğim bir diğer sıkıntı da Youtube videoları. Eski blogda yani halen okumakta olduğun blogda, yazı içerisine bir Youtube videosu elemek için yalnızca yazmak yeterli oluyordu. Ancak bu şekilde eklediğim videoların hepsi şimdi yeni blogda video olarak çıkmıyor! Bu sorunu çözebilmemin tek yolu elimdeki yedi yıllık veri tabanında ilgili kısımları, ki bu kısımlar binlerce satır demek, toptan değiştirip işlerin yolunda gitmesini ummak.

Yeni blogun teması, eski blogun temasının sözde daha geliştirilmiş hali. Ama iki tema bir birinden çok farklı. Bu durum da beni görselleri ayarlama konusunda epey sıkıntıya düşürdü. Ya çok radikal bir karar alıp yeni bloga yepyeni bir tema ile başlayacağım sevdiğim kadını da mutlu edip, ya da ne varsa analogda var deyip direneceğim.

Bu sıkıntılar bazen beni yıldırıyor. Acaba diyorum, oturduğum yerde otursam, proofhead.wordpress.com üzerinden devam mı etsem? Hem böyle olunca proofhead.net’i de yeniden yönlendiririm. Yeni aldığım hosting’e bir de alan adı alır, bambaşka bir proje için sıfırdan yepyeni bir tasarım yaparım. Bak buraya bu şekilde yazınca bu yolu tercih etmek çok da mantıksız gelmedi. Dur ben bir anket yapayım…

Yeni Telefon, Kitaplar, CD’ler

Merhaba sevgili okur. Ülke bu haldeyken yazı yazmak gelmiyor içimden. Zuhal Topal gibi “Hayat devam ediyor” deyip reyting kasmak amacım da yok. Zaten bu blog, hiçbir zaman böyle amaçların blogu olmadı. Bazı yazılar çok sevildi okundu. Bazılarını ise bir kişi bile okumadı. Sorun değil. Ben, hissettiğimi yazdım hep. Eğlenceli olduğunu düşündüğüm şeyleri anlattım. Ya da yüreğime açılan yaraları gösterdim. Böyle böyle kaç yılı geride bıraktı My Resort. Yarın, belki bir patlama olur, ben de sebepsiz yere, ne olduğunu bile anlamadan, hangi ideoloji uğruna olduğunu bile bilmeden, kurban edilmiş olabilirim. Ya da senin bindiğin otobüs, tren birazdan havaya uçurulabilir. Sıkıntı ölmek değil. Sıkıntı ölümlerin bu kadar alışıldık hale gelmesi. Sıkıntı bu durumun artık şaşırtmaması. Buz kesmiş olmamız. 

2014 yılı Temmuz ayının sonlarında, askerden geldiğimden beri, akıllı telefon kullanmadım sevgili okur. Parasızlık, inat ve nihai olarak daha çok parasızlık gibi sebeplerden kendime en azından en temel uygulamalara erişebilmemi sağlayacak bir akıllı telefon almadım, alamadım. Geçtiğimiz günlerde İzmir’den bizi ziyarete gelen dayım sayesinde bu sorun çözüldü.

s3miniHayır, dayım bana yeni bir telefon almadı. Dayım ve babamın katkılarıyla, en küçük kardeşim Mustafa’ya yepyeni bir telefon alındı 🙂 Mustafa’nın eski telefonu olan Galaxy S3 Mini ise yeni sahibine, yani bana geçti. Ancak Mustafa okuldayken telefonu yere düşürmüş ve haftalardır ekranı kırık olarak kullanıyormuş. Bu durumda telefonun bu kırık camını değiştirmek gerekiyordu. Ben de İstanbul’daki arkadaşımız Serhat’la iletişime geçtim. Sağ olsun telefonun ön camını sıfırladı ve gönderdi. Kendim de bir orijinal arka kapak aldım ile temperli cam aldım ve telefon tıpkı kutudan çıkmış gibi oldu. Evet, artık WhatsApp‘ım var ve evet çılgınlar gibi Trivia Crack oynuyorum. Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim. Trivia triviaCrack isimli bir bilgi yarışması var, efsane! Telefonu kullanmaya başladığım ikinci günden itibaren etrafımdaki tüm arkadaşlarımla oynamaya başladım. Meğer ne kadar çok oynayan varmış! Diğer salakça oyunlar gibi saatlerce gözünüzü ayırmadan oynamanıza da gerek yok. Sıra size geldiğinde isterseniz ertesi gün bile oynayabilirsiniz.

Yeniden akıllı telefon kullanmak kısa sürede bile fark yarattı hayatımda. Blog için aklıma gelen fikirleri kaydedip aktarmak çok daha kolay oluyor böylece. Telefonu yıllar önce aldığım Bluetooth klavye ile kullanabildiğimden evdeyken çok pratik olabiliyor. Telefona bir de Slim Armor kılıf aldım. Şimdi elimdeki telefon, ses sistemi arabadan pahalı Şahin arabalar gibi duruyor.

Şimdi tabi alışverişten bahsetmişken elime geçen bir iki güzel kitaptan da bahsetmezsem olmaz. İlk kitabımız bir klasik olan,pek çok farklı yayınevinden yayımlanmış versiyonları bulunan Franz Kafka‘nın en yanlış anlaşılan, en az hissedilen ve ne yazık ki popüler kültürce en çok sulandırılmış eseri, Milena’ya Mektuplar. Kafka’nın o mektupları nasıl bir ruh haliyle yazdığını umursamaz kimse. Kullandığı cümleleri kopyalayıp profile yazmakla”kitabı okuduk” mesajı vermeye çalışmak çok daha kolaydır.

kitapKitap dikkatimi pembe renkli sırtıyla çekti. Kitabın öyküsünü ilk defa okuduğumda, sevdiğim kadınla da paylaşmıştım. Hatta kısa süre sonra aile dostumuz Hazal‘ın da elinde gördüm. Kaçamak kaçamak okumaya başlayınca, “Lan dedim, ben de bir tane kendime alayım bundan.” (Ben kendime  hep “lan” diye hitap ederim.) Ama normalde bu kadar kötü birisi değilim. Her neyse, Kitap Yason Yayınevi’nden çıkmış. Dağıtımcı ise tanıdık bir isim: İnsancıl Sahaf. Tıpkı büyük yayınevlerinin basımlarında olduğu, dip notlarla desteklenmiş eser. Kitabı yeniden okumaya başladım. Bazı mektupları özellikle işaretliyorum. Kafka’nın ruh halindeki değişimler o kadar açık ki. Ancak böylesi bir ızdıraba katlanan birisi mutluluğu hak ediyordur. Hemen ilave edeyim. Milena’ya Mektupları, yakın bir dostun ihaneti, vasiyete hıyaneti sayesinde okuyabiliyoruz. Dolayısıyla neresinden bakarsanız bakın, Milena’ya Mektuplar’da göreceğiniz şey aşk, çaresizlik ve ihanet olacaktır. Geçen gün iş yerinde Şemre ve Ramazan, ölümden başka her şeye çare var demişti. Şu an sahip olduğum ruh haliyle cevap veriyorum: Ölüm aslında en büyük çare.

Diğer bir güzel kitabımız ise Christopher Nolan‘ın en iyi filmlerinden birisi olan Prestij‘in senaryolaştırıldığı kitap olan The Prestige. Christopher Priest‘ın 1995 yılında yayımlanan ve yayımlandığı yıl en iyi fantastik roman ödülünü alan kitabı. Milena’yı bitirir bitirmez Prestij’i okumaya başlıyorum. Çünkü filmini en az üç dört defa izlediğim için kitap beni daha çok heyecanlandırıyor. Kitapta çok daha fazla ayrıntı bulabileceğimi tahmin ediyorum. İlk defa filmini izlediğim kitapları sonradan okumak, okuduğum her satırda filmden kareleri ve yüzleri aklımda canlandırmamı sağlıyor.

Geçtiğimiz gün Migros‘tan alışveriş yaparken yine tesadüf eseri birkaç tane güzel filmin VCD’sinin 1 liraya satıldığını gördüm. 1 lira nedir lan? Boş kutu alıyorsun o fiyata. Dayanamadım tabi, gözüme çarpan, elime geçenlerden aldım attım sepete. Evdeki discman VCD’de oynatabiliyor. Arada takıp izliyorum tadımlık. Aldıklarım arasında Uzay Yolu‘nun I. ve IV. filmleri şüphesiz en değerli olanları. Bir de nasıl oluyorsa oluyor, muhakkak bir iki tane western buluyorum. John Wayne’nin harika bir filmini buldum bu seferde.

vcd

Son yazıyı yazdığımdan bu yana 15 gün geçmiş. Evet, sıkıntılar var. Bunların neler olduğunu takip eden yazılarda okuyacaksın. Ama yazıyı yeni bir haberle bitiriyorum. Bir süre sonra My Resort, sana daha iyi hizmet verebilmek için kendi sunucusuna taşınacak sevgili okur. Vakit bulup işleri hızlandırabilirsem, halen proofhead.net’te yarım yamalak deneme sürümüyle gösterimde olan My Resort, bir ay içerisinde tamamen yeni evine taşınmış olacak. Heyecanla bekliyoruz.

Bir Adım Atsam Cehennem

between_wishes_and_stars_by_veelocity-d6ega70

Güneş battığında şehrimde,
Uzaklara bakıyorum, gözlerimi kırpmadan.
Kıpırdamadan üstelik, sanki bıçağın sırtındayım,
Uzaklar daha bir varılmaz oluyor, Dünya daha çekilmez;
Böyleyken, yaşamaya çalışanları izliyorum öylece,
Kıpırdamadan, kaçamadan sıçrayan çamurlardan.
Sevdiğinin yüzünde tek bir iz ararsın ya,
Senden yadigar bir küçük çizgi belki,
Kulağının ucundaki bir leke gibi,
Bir iz ararsın, uğruna ölünebilecek bir iz…

Uzaklar kararıyor şehrimde, gece üşütüyor,
Aynı yerde aynı taşa dokunuyor ayağım,
Kıpırdayamıyorum,
Bir adım atsam cehennem,
Geriye dönsem “yaşamak” ızdırabı,
Bari sesini duyayım diyorum, sonra kurtulurum,
Eceliyle çürümek en büyük ödülken insana,
Yaşamayı terk edip sığınırım çamura,
Artık gidiyorum,
Çünkü senin günahınla yanmayı seçmek çok kolay.

Deftones Yeni Albüm “Gore” Çok Yakında!

goreEskiden Nisan ayını Game Of Thrones‘un yeni sezonu çıkacağı için heyecanla beklerdik. Bu sene bu bekleyişe bir başka heyecan daha eklendi: Deftones‘un yeni albümü GORE. Şubat ayının başında şu şarkı yayımlandığında, en azından yakın zamanda dinlediklerimizden farklı bir albüm olacağını anlamıştım. Vokallerdeki ufak çaplı değişiklikler çok dikkatimi çekmişti. Daha sonra grup Nisan ayının başında yeni albümün yayımlanacağını duyurdu. Albüm kapağını yayımladı. Chino Moreno, biraz da klişe bir yorum yaparak, bu albümün çok farklı bir albüm olacağını söyledi. Albümde 11 parça yer alacak ve parça listesi de şu şekilde:

01. Prayers/Triangles
02. Acid Hologram
03. Doomed User
04. Geometric Headdress
05. Hearts and Wires
06. Pittura Infamante
07. Xenon
08. (L)MIRL
09. Gore
10. Phantom Bride
11. Rubicon

Burada şarkı listesinde (L)MIRL isimli kısaltmayı çok merak ettim.  Şu an Deftones resmi sitesinde GORE, 3500 adet basılan çift plak versiyonuyla ön siparişte. Ancak satın al butonuna basınca “tükendi” ibaresiyle karşılaşıyoruz. Albüm daha piyasaya çıkmadan bu çok özel versiyonu sayılmış bitmiş bile. Eh zaman gelecek, ben de bu sayfalarda elimde Deftones plaklarıyla sana gülümseyeceğim sevgili okur. Umalım da o süre çok uzun olmasın 🙂 Umalım da Deftones’un yeni albümü Gore, 2016’ya damgasını vuracak bir albüm olsun. Her şeyin bu kadar anlamsız olduğu dünyamda elimde bir tek müzik kalmış. Çok mu?