Korkunç Bir Dolunay Macerası – 2

dolunaybalkon

önceki (ilk) bölüm için tıklayın

Tüm bu konuştuklarımıza inanamıyordum. Harut ve Marut‘un hikayesi kimleri için efsane olsa da iman eden herkesin doğru kabul ettiği (etmek zorunda olduğu) bir olaydı. Kur’an‘da Bakara Suresi‘nde yer alan o ayet aklıma geldi: “Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, “Biz ancak imtihan vasıtasıyız; sakın küfre sapma!” demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı.”

Bir zaman, Tanrı insanları yarattığında melekler ona sormuşlar. “Neden onlara bizden daha çok değer veriyorsun? Bizler günah işlemeyiz, senin yolundan ayrılmayız, sana kulluk etmekten başka bir şey bilmeyiz. Oysa onlar günah işler, seni unuturlar.” Bunun üzerine Tanrı, meleklere bir ders vermek ister. “İçinizde en güvendiğiniz iki meleği seçin, o iki meleğe de tıpkı insanlardaki gibi ‘nefis’ vereceğim.” Bunun üzerine, onlar en güvendikleri iki meleği Harut ile Marut’u seçerler. Tanrı bu iki meleği Dünya’ya gönderir. Bu ikisi günlerce Dünya’da gezerler, hiçbir günah işlemez, hiçbir kötü şey yapmazlar. Gündüzleri insan suretinde insanların arasında dolaşır, gece ise tekrar göğe yükselirler. Diğer melekler de böylece haklı olduklarını, insanın daha az değerli, hak ettiğinden daha azına layık bir varlık olduğunu yinelerler.

Tanrı için artık test zamanı gelmiştir. Bir gün bu iki meleğin karşısına bir kadın, çok güzel, çok alımlı, baş döndüren bir çıkar. Kadın bu iki melekle konuşup biraz zaman geçirdikten sonra küçük bir çocuğu öldürmelerini ister. Melekler şiddetle karşı çıkarlar. “Allah’ın verdiği canı alamayız, günahından sakınırız.” Bunun üzerine ertesi gün Tanrı yine bu ikisinin karşısına aynı kadını çıkarır. Kadın yine bunları baştan çıkarmaya çalışıp onunla birlikte olmalarını teklif eder. Melekler yine şiddetle karşı çıkıp Allah’ın zinayı haram kıldığını söylerler. Göktekiler sevinçten havalara uçarlar. Öyle ya melekler nefisleri varken bile insanlardan güçlüdür. Son gün Tanrı, meleklerin karşısına yine o kadını çıkartır. Kadın, meleklerin yanına sokulur, birlikte şarap içmeyi teklif eder ve ısrar etmeye başlar. Kadının ısrarları o kadar bunaltmıştır ki her ikisi de sadece birer kadeh içeceklerini, sonra kadının gitmesini söylerler. Elbetteki ilk kadehin ardından ikinci, üçüncü kadeh ve hatta ilk testinin ardından, ikinci testi gelir. İyice sarhoş olan melekler kadınla ilişkiye girip kadının gösterdiği küçük çocuğu da öldürürler. Kadına sarhoş kafayla aslında melek olduklarını, gündüzleri Dünya’da isteyen herkese büyü yapmayı öğretebileceklerini, geceleri ise yine bir büyü yardımıyla göğe yükseldiklerini anlatırlar.

Bunları öğrenen kadın meleklerden o büyünün ne olduğunu sorar. Melekler içkinin tesiriyle harfiyen öğretirler. Kadın bu ikisini bırakıp hemen ona öğretilen büyüyü yapar. Hızla göğe yükselmeye başlar. Ancak meleklerin yaşadığı o alemin sınırına geldiğinde nurdan yaratılmadığı için parçalanıp yok olur.

Geride kalan iki meleği ise Tanrı’nın azabı beklemektedir. Ayılan iki melek yaptıklarını fark edip yalvarmaya başlarlar. Tanrı, onlara bakar ve şöyle der. “İşte insanlar doğumdan ölüme kadar hep bu şekilde, nefisleriyle yaşarlar. Siz de kıyamet kopana kadar yeryüzünde kalacaksınız. Sizden soranlara bir şartla, ‘sonsuza kadar cehennemde kalmayı göze almak şartıyla’ istedikleri büyüleri öğreteceksiniz.” Sonra sorar: “Peki cezanızı Dünya’da mı yoksa ahirette mi çekmek isterseniz” Melekler, ahiretteki cezalarının sonsuz olacağını bildiği için cezalarını fani dünyada çekmek isterler. Bunun üzerine Tanrı da onları bir mağaraya baş aşağı asar, kıyamete kadar ömür verir. Baş aşağı asılı duran bu iki melek, türlü şekilde onlara ulaşan herkese sordukları büyüleri öğretirler. Gelen herkese önce Allah’ın kesin şartını –sonsuza kadar cehennem– hatırlatıp kabul edenlere istedikleri büyüleri anlatırlar.

Ben bu hikayeyi düşünürken, büyük bir sitenin önüne gelmiştik. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmamış olmanın verdiği huzursuzluğun yanı sıra dilim damağım da kurumuştu. Kadın arabadan inmemiz için işaret etti: Geldik. Sonra arka kapıyı açarak az önce beni kendimden geçiren o kazağı (muhteşem koku yine arabanın içine doldu) aldı. Arabadan inip önümüzdeki siteye baktım. Birkaç adım atarak kadını takip ettim. Öndeki apartmana girdi. Gelmem için kapıyı tuttu. İçeri girip merdivenlerden ikinci kata çıktım. “Annen beni görürse biraz garip olacak” dedim. “Ben yalnız yaşıyorum” dedi. Daha birkaç saat önce ilk defa gördüğüm (en azından canlı olarak) kadının şu anda evindeydim. Evin henüz kapısından geçmiştim ki bütün vücudum titredi. Evin içerisinde muazzam büyü izleri, birkaç noktada çok büyük enerji akışları vardı. Halimi görünce “Bugün ofise girince ben de benzerini yaşadım” dedi. Omzuma dokunup salona geçmem için yolu gösterdi. Bu dokunuş beni beter bir hale soktu. Bu evde çok fazla bir şeye dokunmadan ayrılmam gerekiyordu. Giderek saplanmıştım oysa ki. Hem kadının cazibesi hem de evdeki enerji beni tüketiyordu. Ancak bu tükenişten şu anda şikayet etmek bu güzel yüzü daha az görebilmek demekti.

Gösterdiği koltuğa oturdum. O ise tekrar odadan çıkıp gözden kayboldu. Oturduğum yerden duvarları dibi köşeyi incelemeye başladım. Duvarlarda tablolar ve objeler doluydu. Komik bir üç maymun tasviri (ahşaptan oyulan maymunların sırasıyla ağzı, gözü, kulakları kapalıydı ancak maymunlar çıplaktı ve pipileri açıktaydı), üst üste asılmış her biri aynı zamanı gösteren üç saat, şiddetle yağan karın resmedildiği bir orman manzarası, kırlarda oturan küçük bir kızı gösteren tablo ve çok dahası odanın her köşesindeydi. Çok fazla mobilya yoktu.

Kadın bir süre sonra elinde iki fincan ile döndü. Kahve içeceğiz sandım ancak bu iki fincanı bir sehpanın üzerine ters olarak kapatıp bir tanesinin üzerine bir parça yağ sürdü. Yağı çakmakla ısıtınca odaya hoş bir koku yayıldı. Şimdi rahatlamıştım, kapatma büyüsünün bir türünü yapıyordu. En bilinen büyülerden bir tanesiydi.

Anlatmaya başladı. “Ben bu şehirde büyüdüm. Ancak Kırşehir’de senin de görüştüğün o zat, ben daha küçük bir çocukken beni buldu. Yazları oraya gittiğimizde o bana küçük oyunlar hazırlardı. Ailem işin gerçek yüzünü bilmediği için tıpkı diğer tüm çocuklar gibi benim de bu adamla oynamama izin verirdi. Adam gerçekten dünyanın en merhametli insanıydı. Hala onun gibisi yoktur. O bana bir gün gerçek büyünün nasıl yapıldığını gösterdi ve ıstıraplı yılların ardından ben de işte büyüyle haşır neşir oldum. Harut’la Marut’u araman gerektiğini bile bilmediğine göre henüz çok güçlü bir büyücü sayılmazsın” dedi. Orada sözünü keserek, lafa girdim. “Yanılıyorsun, Petra’nın sırlı üç düğümünü çözdüm. Yaptığım her büyü ben istemeden bozulamadı. Tılsımlar kullanabiliyorum. Kelimeleri söylememe bile gerek kalmıyor.” Ben bunları anlatınca kadın şaşırdı, göz bebekleri büyüdü. “Tahmin ettiğimden daha yetenekliymişsin.

Her hareketi, o parlayan gözleri, zarif hareketleri… Kısacası varlığı bile beni benden almaya yetiyordu. Sonra gitti büyük bir klasörle geri geldi. Birçok harita döküldü yerlere. Eğilip bir tanesini aldı. Üzerinde işaretlediği yeri gösterdi. Suriye’de Şam yakınlarında bir yerdi burası. “Çok soruşturdum. Gecelerde istiareye yattım. Çağırmadığım varlık, girmediğim alem kalmadı. Ama nihayet Üm’rasul kabilesine ulaşınca Harut ve Marut’un yerini öğrendim.” Bu kabileyi, en azından cinler aleminde duymayan yok gibiydi. “Bunlar yüzyıllardır insan alemine geçmeyi isteyen, insan olmak isteyen varlıklar. Onlar da tıpkı bizim gibi Harut ve Marut’u arıyorlarmış. Bulmuşlar ancak nurun ışığı onları yaktığı için bir türlü buldukları mağaraya giremiyorlar. Ben onlarla bir anlaşma yaptım. Meleklerin yerini öğrenmeme karşılık onların insan olabilmesi için gerekli büyüyü öğreneceğimi söyledim. Elbette yalan. Eğer senin gözlerinde yalanı görürlerse ulaşmana asla izin vermezler. O yüzden yolun boyunca sakın geriye dönüp bakma.”

Cinlere yalan söyleyebilen bir kadın. Bunun için sürekli olarak üzerinde bir tılsım taşımak gerekirdi. O anda nefes almasını fırsat bilip sordum. “Diyelim ki gitmeyi kabul ettim, şu karışık zamanda nasıl gideceğim oraya? Suriye’ye üstelik?” Beklemediğim bir şey oldu, ayağa kalktı önüme gelip diz çöktü. Ellerimi yakalayıp “Gitmeyi kabul edeceğini biliyorum” dedi. Teninin sıcaklığı bana geçtiğinde tek kelime edemedim. “Ben her şeyi ayarladım. Oraya bir üniversite hocası gibi, Rusya’nın sponsorluğunda gidiyormuş gibi gideceksin.” Yutkundum. Sonra dizlerinin üzerinde doğrulup biraz daha yana geçti ve yere oturdu. Bana da oturmam için işaret etti. Elindeki tüm belgeleri, haritaları, eski kitaplardan çekilmiş fotokopileri yere serdi. Akşam saatlerinden günün ilk ışıklarına kadar sürecek olan konuşmaya, planı anlatmaya başladı. Her hareketinde havaya yayılan rayiha beni mest ediyor, konuşması, bakışları, dudağının kenarında beliren kıvrımlar, gözlerindeki esrarlı bakışları, her şeyiyle beni alt ediyordu. Bir süre sonra ona karşı direnmemeye karar verdim. Biraz daha yakın oturmak için hafifçe hareketlendim. Yerdeki ayakları benim bacaklarıma dokundu ve bunu fark ettiği an göz göze geldik.

Birkaç gün sonra otobüsle Hatay’a, oradan da Suriye Devleti’nin hala aktif olarak beklediği sınır kapısına ulaştım. Savaşın çıkmasının ardından Şam’a gitmek bir Türk vatandaşı için çok zorlaşmıştı. Ancak üzerinde Arapça/Rusça yazan bir tavsiye mektubuyla bir devlet üniversitesinde düzenlenecek “sözde” bir toplantıya katılacaktım. Kadın gerçekten her şeyi titizlikle ayarlamıştı. Neredeyse kimse hiçbir sorun çıkarmıyordu. Ülkeye girdikten üç dört saat sonra da Şam’a ulaştım. Şehre girince Şam’ın biraz dışında kalan otelime gittim. Burada beni yüzü güneş yanıklarıyla kaplı bir adam karşıladı. Bu adama tek kelime etmedim, ancak o beni bekliyordu. Elime bir zarf tutuşturdu ve hızlıca otelden uzaklaştı.

Ertesi günü otelde, odamdan çıkmadan geçirdim. Adamın verdiği zarftaki haritayı inceledim. Kadının öğrettiği sözleri tekrarladım. Pazar gecesi dolunay çıkacaktı. Bir gün daha beklemek gerekiyordu. Dikkat çekmemek için ara sıra lobiye inip günlerdir uçak modunda beklettiğim telefonumdan kadının fotoğraflarına baktım. Bu iş nasıl biterse bitsin, bu kadına âşık olmuştum. Dönüşte neler olacaktı, dönebilecek miydim onu bile bilmiyordum.

Nihayet Pazar sabahı otelden ayrılıp Şam’ın kuzeyinde bulunan bir kasabaya doğru yola çıktım. Şam’a yaklaşık 10 km uzaklıktaki bu kasaba bir dağın zirvesinde yer alıyordu. İşte Harut’la Marut’un yüzlerce yıldır gizli kaldığı mağara da bu dağın civarındaydı. Kadının tarif ettiği şekliyle dağa ulaştım. Burada daha önce birileri tarafından işaretlenmiş olan yolu buldum ve dağın daha ıssızda kalan kısmına doğru yürümeye başladım. Vakit öğleni biraz geçmişti. Yol giderek beni karanlık bir vadiye götürüyordu. İyice yorulunca biraz dinlenmek için yere oturdum. Bu esnada arkamda bir fısıltı hissettim. Bu anda anladım ki kadının bahsettiği cinler de peşimdeydi.

Kalkıp yola devam ettim. Dağı tırmanmak epey zorluydu. Bu esnada hava yavaştan kararmaya, açık gökyüzünde dolunay da kendini belli etmeye başlamıştı. Böylece yürümeye devam ederken artık arkamda koca bir kabilenin beni izlediğini hissediyor ve biliyordum. İyice karanlık çöktüğünde ise fısıltılar hırıltılara, tıslamalara dönüştü. Onlar da artık kendilerini sakınmıyorlardı. Her bir zerrem heyecan ve korkuyla titriyordu. Zaman zaman omzuma dokunuyor, başımı geri çevirmeye çalışıyorlardı. Kimi zaman sağımda solumda zıplayarak giden türlü yaratıklar görüyordum ancak bunların peşinden gitmiyor, asla ve asla geri dönüp bakmıyordum. Kadın tarif ettiği üzere, dolunay artık göğün tepesine asıldığında diğerlerinden çok farklı görünen bir kayaya ulaştım. Tüm kayalar sarı, kahverengi, gri renkli iken bu taş bembeyaz tıpkı bir mermer gibi ay ışığında parlıyordu. Vadinin bu yamacında yıldızlardan ve dolunaydan başka ışık yoktu. Yaklaşık belime gelen bu kayanın dibine çöktüm. Yüzüm kayaya dönük beklemeye, içimden Harut ve Marut’un ismini geçirmeye, Kur’an’da adlarının geçtiği ayetleri tekrarlamaya başladım. Bir süre sonra kayanın diğer ucunda bir delik belirdi. Belki de hep vardı ben göremedim. Önce elimle genişletmeye çalışınca yaklaşık bir adamın girebileceği genişlikte bir çukur açıldı. Çukurdan içeri girmeden önce son bir kez dolunaya baktım ve kendimi içeri bıraktım.

Birkaç dakikalık bir düşme, debelenme, sağa sola çarpmanın ardından yerden ancak kalkabildim. Zifiri karanlığın ilerisinde beyaz bir ışık zar zor seçiliyordu. İçimden dua edecek oldum. Sonra sustum ve kendimi durdurdum. Birkaç adım atmıştım ki çok derinden bir tıslama duydum: “Kimsin?” İşte bundan sonra ne yapacağımı bilmiyordum. Kadın bana bundan sonrasını hiç anlatmamıştı. “Muhammed’in ümmetinden M…” dedim. “Dur orada, yaklaşma. Şüphesiz Allah büyüyü ve büyü yapmayı haram kılmıştır. Büyü yapanlar ahirette sonsuza kadar cehennemde kalacaklardır.” dedi. “Biliyorum ama sormak istediğim bir büyü var” dedim. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra nihayet “Yaklaş” diye başka bir ses duydum. Adımlarımı korkarak atmaya başladım. Mağara giderek genişledi. Bir noktadan sonra gözlerim ancak bulanık görmeye başladı. Defalarca ovuşturmama rağmen bulanıklık gitmedi. Karşımda bembeyaz iki varlık, sanki iki insan bedeni, baş aşağı asılı duruyorlardı. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü net göremiyordum simalarını. Korkuyordum. Ölecek gibiydim.

-üçüncü ve son bölüm-

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s