Category Archives: Askerlik

Askerliğe dair tüm anılar ve deneyimler.

2014 Şubat’tan Beri Aradığımız Şarkı

2014 yılı Şubat ayında askere gittiğimde aklımda olanlar binlerce soru, bir son bakış ve kanadı kırık bir baykuştu. Şu anda havası en kirli ilçe olarak ünlenen Keşan‘da, soğuktan titiriyorduk. Askerliğin ilk günlerinde acemilikten, şaşkınlıktan ve can sıkıntısından adeta boğuluyorduk. Bu günlerde dışarıda sıra beklerken, eğitimde ara vermişken ve kantinde Power Türk ya da Yeşilçam TV izleyip neskafe içerken kendi kendimize oyunlar icat ediyorduk. Ben o sıralar henüz poğaça kağıtlarına mektup yazmayı akıl edememiştim.

Bir gün nereden esti, nasıl çıktı hatırlamıyorum. Galiba şarkı bulmaca oynuyorduk. Bir kişi ağzıyla bir şarkının girişini ya da ana melodisini yapıyor, diğerleri bulmaya çalışıyordu. Galiba böyle bir oyundu. Ortaya şöyle bir melodi atıldı:

Tabi şimdi siz bu şekilde, daha anlaşılır bir şekilde dinleyebiliyorsunuz. Askerde ve acemi birliğinde olduğumuzdan ağzımızla yapmak büyük bir lükstü 🙂 Shazam falan yoktu, kaldı ki shazam ağzınızla yaptığınız melodileri bulamıyor.

Biz günlerce düşündük o melodi neydi? Çok arabesk bir giriş olduğundan herkesin fikri İbrahim Tatlıses olabileceği yönündeydi. Ama bir türlü adını koyamıyorduk şarkıya. Ankesörlü telefon kuyruklarında bizimkilerin ağızlarıyla bu melodiyi çıkardıklarını falan duyuyordum. O sıralar düşünecek çok fazla bir şeyimiz olmuyordu zira. Ama olmadı, kimse cevabı bulamadı.

Usta birliğine geçtik. Burada uzun dönem askerlere sorduk. Ağzımızla “dıt dıdıdıdı dıt dııt” yaptık. Ancak yine kimse çıkıp da şu şarkıdır diyemedi. Çok zaman geçti, terhis olduk. Terhisin de üzerinden yıllar geçti. Umur‘la ne zaman konuşsak, muhabbet bir şekilde bu arabesk introya geldi dayandı.

Ve nihayet geçen hafta Umur aradı. Hemen Youtube’u aç, arama satırına … yaz dedi. Söylediği iki kelimeyi yazıp ara tuşuna bastım. Çıkan ilk şarkı çalmaya başladığında ben sevinç çığlıkları atmaya başlamıştım bile! Umur, neredeyse iki yıldır aradığımız o melodinin hangi şarkıya ait olduğunu bulmuştu işte!

Şimdi ben burada, yazı içerisinde açık açık yazmadım o şarkının ne olduğunu. Belki sen de bir süre düşünüp bulmak istersin diye. Ama uğraşmayayım, armut pişsin kulağıma gelsin diyorsan işte buraya tıklayarak o şarkıyı öğrenebilirsin. Hayatımda hiç bir şarkıyı bu kadar uzun süre kovalamamıştım.

Bir Yıl Önce Bugün?

Askere gittim! Evet, bir yıl önce bugün, 5 Şubat 2014 günü Keşan‘ın kıç titreten ayazında saat 11.00’e doğru 4. Mekanize Piyade Tugayı 2. Tank Taburu’na teslim oldum. Burası Gelibolu’daki usta birliğimden önce 21 gün süreyle cehennem azabı yaşadığım acemi birliğimdi.

kesanSaate bakıyorum, 20.44. Muhtemelen bir yıl önce bugün bizi içtima olacak diye bir yerlerde bekletiyorlardı. Hiç unutmuyorum ilk akşam yemeğini, mayına basmış tavuk vardı. Şansıma tabağıma düşen pay, derisiyle bir parça kemik olmuştu 🙂 Yani şu saatlerde açtım, yorgundum ve büyük bir şoktaydım. Günlüğüme yazdığım ilk satırlarda da aynı şeyleri yazmışım.

Yemin töreninde ben

O gün bana “bugünü” sorsanız, muhtemelen ağlardım. Çünkü oradan çıkma ihtimalim olduğuna inanmıyordum. Bunu en iyi, askerlik yapmış okur anlayacaktır. Ha, bu bir nimet değil, anlamasanız da çok bir şey kaybetmiş sayılmazsınız.

İlk gün akşama kadar spor ayakkabıyla gezmiştim kışlada. Çünkü 46 numara bot bulamamışlardı. Neyse ki akşam olduğunda botlarımı alabilmiştim. Gece yatma vakti geldiğinde de korkumuz botların çalınması olmuştu. Neyse ki önceden duyum almıştık. Botları çitf kilitle kitleyip öyle koymuştuk. Gerçi birkaç gün sonra botluktaki botların kilitlerinin açılıp başka botlarla karıştırıldığını fark ettik. Karşıdaki koğuşun bize bir mesajıymış bu 🙂

Bir yıl nasıl geçmiş böyle sevgili okur. 2014 kesinlikle hayatımın en garip yılıydı. Garipti. Yılbaşından yılsonuna kadar garipti.

Düşler Irmağı – 2. Bölüm

Yazının ilk kısmı için tıklayın.

Varlığımın bu denli kudretli olması, yakıp yıktığım tüm o ocakların, insanların kederinden ötürüdür. Varlığımın bu denli acımasız olması içimi doldurduğum olanca insanlığın acısından ötürüdür. Varlığımın bu kadar gösterişli olması beslendiğim tüm o kibirli duygulardandır. Varlığımın belki de sevilebilecek tek yanı halen içimde taşıdığım bir avuç güzel duygunun söze gelmiş hallerdir, aşk, sevgi, saygı ve güven gibi. Evet, fark ediyorum, kendi varoluşumun aslında kendime bile büyük bir mutsuzluk vermeye başladığını görüyorum. Öyleyse bu düşü yarıda kesmenin zamanı geldi. Okumaya devam et

Düşler Irmağı – 1. Bölüm

Bu deneme, askerdeyken yazdığım en uzun ve belki de en karamsar yazı oldu. Ruh halimin en bunalımlı olduğu anlarda, gizli gizli yazdım bunları. Sonra da birkaç kopya çıktısını alabildim ancak. Çıktıyı 11 puntoyla aldığımda A3 kağıdını 3 sütunda tamamen doldurmuştu. Uzun bir yazı olduğu için iki kısım halinde olacak. O dönemde yazabildiğim ve benim için en değerli yazılardan birisidir halen. Okuması için önce tek bir kişiye, onun onayını aldıktan sonra da diğer birkaç arkadaşıma göndermiştim birer mektupla.

Upuzun bir ırmağı düşlüyorum. Sözcüklerin sular gibi aktığı, en canlı ve kıvrak olanların yukarıda yüzdüğü ve artık modası geçmiş olanların dibe çöktüğü bir ırmak bu. Hayal ediyorum, arada bir çubuk parçasıyla dibini karıştırıyor ve unutulmuş sözcüklerin suya karışmasını izliyorum. En yeni sözcüklerin yanında bu eski sözcükler kuru bir asillikle yüzüyorlar. Yüzmeyi sizlerden mi öğreneceğiz, der gibi bakıyorlar.

Tüm hayallerimi, düşüncelerimi ve umutlarımı bu ırmağın bir kıyısından bırakıyorum suya. Karışıveriyor hemen, daha birkaç metre ötede bile. Anlatmaya başlıyorum kendi kendime. Ağzımdan dökülen her sözcük, zihnimde beliren her sözcük süzülüyor ve karışıyor tüm bu harfler ırmağına. Irmağın her iki yakası da insanlarla dolu… Her kıyıdan binlerce sözcük karışıyor ve ırmak daha da doluyor, güçleniyor. Durduğum noktadan ileriye bakınca, uzakta, çok uzakta bu ırmağın bir çağlayana dönüştüğünü ve önüne çıkan her şeyi adeta yutarmış gibi ilerlediğini görüyorum. Ağızlardan dökülen onlarca sözün açtığı tüm o yıkımlar, dehşet, hayal kırıklıkları ve kayıplar gözümün önüne seriliyor tüm ırmak boyunca. Güzel şeyler de var elbette. Okumaya devam et

Fransız Ölütlüğü’nde

Askerdeyken dönem dönem çeşitli ruh hallerine bürünüyordum sevgili okur. Bu dönemlerde de öyküler yazıyordum. Bilgisayarlara flash bellek takmak yasak olduğundan ve mümkün olmadığından dolayı yazdıklarımı çıktı alıp saklıyordum. Önümüzdeki günlerde bu çıktıların taranarak metine çevrilmesini sağlayıp, yazdığım öyküleri birer birer burada yayımlayacağım.

Gelibolu’nun belki de en sessiz sokakları, sonu hep denize açılanlar olmuştur. Burada kaldığım kısıtlı sürede şaşırarak bunu fark ettim. Denizi cepheden gören ve sahile kadar inen sessiz sokaklar, geniş caddelerle birleşir; tarihin izleri denizin o insana huzur veren görüntüsüyle fark eden gözlerin içine işler. Gelibolu, her köşesiyle tarih kokar.

İçimdeki olanca özgürlükle yalnız başıma bir yokuşu tırmanıyorum. Yapacak bir isim kalmamıştı, yuvaya dönmekten başka. Kolumun altında yoldaki son büfeden aldığım bir gazete katlı bir şekilde duruyordu. İleride tozlu bir telefon kulübesi görünce uzun zamandır annemi aramadığımı hatırladım. Çok uzun suredir kullanılmıyor olacak ki ahize toz ve pislik içerisinde kalmıştı. Telefonun çalıştığından bile emin değildim. Kartımı takip numarayı çevirdim. Annem her zaman ki heyecanlı sesiyle telefonu açtı. Canim anneciğim. Bir süre konuştuk. Telefonu kapatmak üzereyken yolun ilerisinde ne zamandır yanından gelip geçerken gördüğüm, kapısının üzerindeki mermer levhada “Fransız Olütlüğü” yazısını seçebildiğim bir mezarlığa gözüm kaydı. Zira bilen bilir, Gelibolu’nun savaş tarihi ortadadır. Ancak söz konusu savaşların hiç biri bulunduğum yörede yapılmamıştır. İşgalci devletler yarımadanın bu kısmında savaşmamışlardı. Savaşın olduğu yerlerde pekâlâ çeşitli milletlere ait anıtlar ve mezarlıklar bulunabilirdi ancak burada bu mezarlığın işi neydi?

Ellimdeki gazeteyi katlayıp cebime soktum ve annemle vedalaşıp telefonu kapattım. Aklımda onlarca soru ile mezarlığın ya da kapının üzerinde yazdığı sekliyle “ölütlüğün” önüne geldim. Bizim kabristanlara benzer yeşil renk ağır bir kapısı vardı. Bir asker mezarlığına yakışacak kadar görkemliydi. Sürgüyü çekip içeri adımımı attım ve arkamdan usulca sürgüyü kapattım.
Müthiş bir sessizlik beni karşıladı. Şaşırılacak kadar sessiz bir mezarlığa bakıyordum. En ufak bir ses duymuyordum, nasıl oluyordu da sokağın sesi bile içeriye sızmıyordu? Gelibolu’nun ortasında, denizi gören bir yükseklikte; sağında solunda sıradan mahalle evleri yükselen bir mezarlıktı burası. İçeride bir virane görmeyi beklerken beni sessizliğin yanında, gayet bakımlı bir bahçe karşıladı. Ağaçlar budanmış, çimler tam da istenildiği gibi yetişmiş, renk renk çiçekler açmıştı. Kapıdan girdiğimde sağ tarafta küçük bir avlusu olan bir ev fark ettim. Muhtemelen bu mezarlığa bakan kişi bu evde oturuyor, önümde uzanan onlarca Fransız askerinin naaşlarını bekliyordu.

Sağda solda mezarlığın hikâyesiyle ilgili çok bilgi aradıysam da bulamadım, “Kırım Savaşı’nda Türk askerleriyle birlikte kanlarını döken Fransız askerleri ölütlüğü” yazısından başka. Cezp edici detaylar aradı gözlerim. Mezarların üzerlerini hızlıca taradı gözlerim. Henüz içeri bir adım atmıştım. Mezarların üzerinde yalnızca isimler ve işlenmiş harfler göze çarpıyordu. Mermerler sanki dün yerleştirilmiş gibi yepyeni görünüyordu karşıdan. Yarımadanın diğer yerlerinde gördüğüm ve gezdiğim asker mezarlıklarına hiç benzemiyordu. Çok uzun suredir gelen ilk ziyaretçi benmişim izlenimine kapıldım. Acaba bu askerlerin torunları da kıtalar aşıp dedelerinin huzuruna geliyor mudur, diye düşündüm.

İçeriye doğru birkaç adim daha attım. Yağmur henüz yağmış olduğundan toprak ıslaktı. Bastığım yerlere ayağım hafifçe gömülüyordu. İleride büyükçe bir anıt ve üzerinde beyaz çoğunlukta ve yer yer siyah çizgilerle motiflenmiş dört köşeli bir sütun duruyordu. Her yüzeyinde dört kısa ve bir uzun siyah çizgi çekilmişti ve kocaman gösterişli bir haç eklenmişti. Mezarlar üç çeşitti. Birinci tip basit mezarlarda mermer levhaların üzerinde bir haç kabartması duruyordu. Bu mezarlarda erler yatıyordu. Rütbeler Fransızca yazıyordu ancak İngilizce eşlerine benzerliklerinden neler olduklarını kestirebiliyordum. Biraz ileride üzerinde “Yüzbaşı” yazan bir mezar gördüm. Bu mezardaki haç kabartmasının etrafı yine bir kabartma çelenkle süslüydü. Bunlar da ikinci tur mezarlardı. Son olarak biraz ilerde mermerden yine yüksekçe bir lahit gördüm. Üzerinde belki de her dilden anlaşılabileceği bir biçimde “General” yazıyordu. Mezarlıktaki en yüksek rütbeli ölü! Generalin mezarı, ölen bir askerin asilliğine yaraşacak şekilde bir lahitte yapılmış, üzeri yine bir çelenkli haçla, diğerlerinden daha büyük, süslenmişti. Mezarlık girişi, en alt noktaya göre tepede kalıyordu. İlerledikçe yokuş aşağı iniyordum. En aşağıda bir adam boyu yükseklikte bir duvar yükseliyordu ve ötesi kumsaldı. Fransız askerleri her gün denizin sesini duyuyorlardı uyuduktan bu mezarlarda. Hayat, dört bir yanlarında akmaya devam ediyor ve onlar evlerinden binlerce kilometre uzakta; belki de neden girdiklerini bile anlayamadıktan bir savaşın sonunda, bedenlerini burada, bu topraklarda dinlendiriyorlardı.

Nihayet turumu tamamladım. Burası gerçekten ilginç bir mekan idi. Gayet sıradan görünen ancak adim attıkça insani sessizliği ile doyuran ve içine girdikçe zevk veren bir görselliğe haiz bir mezarlık, ölütlüktü. Yüzlerce yaşayanın her gün önünden gelip geçtiği ve bizden olmadıkları için sadece bakmakla yetindikleri bir mezarlık idi. Sadece bakmak. Her gün yaptığım gibi. Belki içini merak etmek, ama sadece bakmakla yetinmek… Benim gibi olamayacağını, benden olamayacağını düşünmek, vakit ayırmayı boşuna görmek ve sadece bakmak.

İşte Fransız Ölütlüğü, bana bir seferliğine de olsa bunu öğretti: Sadece bakmakla yetinen olmadım, dokundum ve öğrendim.

25.04.2014 / Gelibolu

Tatbikat Alanında

Gösteremeyeceğim, Tanrı bilir ya, hiçbir zaman da görme imkânın olamayacağı bir yer burası. Kolordu‘nun tatbikat alanı. Kışlaya öyle çok uzak değil. Yaya olarak on beş dakikada ulaşılabiliyor. Askeriyenin ezelden beridir yürüttüğü ağaçlandırma politikasının gereği olarak, tam da olması gereken yerlerde, olması gereken cinste ağaçlar dikilmiş belki de bundan kırk sene önce… Kavak, badem ve çam ağaçları cinslerine göre ayrı ayrı dikilip bu ağaçların çevrelediği alanlar ihtiyaçlara göre bölünmüş. Tatbikat alanına birkaç yüz metre uzaklıkta bir sahil kasabası kurulmuş. Kırmızı renkli askerli levhalar ve çoğu artık küflenmiş dikenli tellerle alan, sivil hayattan yalıtılmış. Ancak doğa elbette boş durmamış, tellerin her iki yanı da rastgele uzamış otlarla dolmuş.

İki adam boyunda ağaçların oluşturduğu küçük bir koruluğun ortasına getirip bıraktı kamyonet bizi. Ağzına kadar çadır malzemesi yüklü bir diğer kamyon ise gelip en olmadık yerde durdu. Kamyonu boşaltmaya başlamadan önce etrafı biraz tanıyabilmek için diğerlerinden ayrıldım. Biraz ileride görünen iki küçük kulübe dikkatimi çekti. Yaklaşınca burasının komutan karargâhı denilen bahçe olduğunu ve bahçede yükselen kulübelerin etrafta görünen yegâne betonarmeler olduğunu gördüm. Zamanında epey bakımlı olduğu anlaşılan bahçenin tam ortasında altıgen biçimli bir kulübe yer alıyordu. Yeşil renge boyalı olsa pekala bir türbe sanılabilecek bu yerin duvarları kırmızı renk kiremitlerle süslenmişti. Ancak “askeri mimari” ne kadar gizlemeye çalışsa da kulübelere o askeri soğukluk hakimdi yine. Kulübenin hemen arka tarafında yer alan iki gözlü ve duvarları beyaz renge boyanmış bir diğer kulübede birer kapıdan başka hiçbir detay yoktu. Kapılardan bir tanesi lavaboya ve bir tanesi de depo olarak kullanılan bölmeye açılıyordu. Hemen kontrol ettim, lavabonun kapısı kilitliydi.

Tatbikat sahasından alçak duvarlarla özellikle ayrılmış olan bahçede boy boy badem ağaçlan vardı. Birkaç hafta önce burada olsaydık şu an dallarda kararmış ve sertleşmiş olarak duran zerdalilerin tadına bakabilirdik. İnsan böyle bir alanda bu ağaçlan görünce ister istemez şaşırıyor ve ağzı sulanıyor. Yapmaya geldiğimiz işin zahmetini düşündükçe canım sıkıldı. Kim bilir yine vücudumun hangi parçası yaralanacak, hangi salağın attığı taş kafamı delecek; hangi parmağıma çekiçle vuracaktım.

Mevsimle hiç alakası olmadığı halde esen soğuk rüzgârlar canımızdan bezdiriyor. Çadır kurmayı zorlaştırıyor. Burada kurduğumuz iki tip çadır var: Konaklamak için kullanılacak mevsimlik çadırlar çift katlı olarak kuruluyor, içeriye mümkün olduğunca soğuk geçirmiyor. Bunların iskeletleri hafif malzemeden yapılmış. Taşıması da pek zahmetli değil. Bu çadırlardan tam on dört tane kurduk. Yedişerli iki bloktan oluşan küçük bir koğuş bölgesi oluşturduk. Tatbikata katılacak asker ve komutanlar işte bu çadırlarda ve muhtemelen bizim taşıyacağımız ranzalarda konaklayacaklardı. İkinci tip çadır ise hemen her askerin korkuyla baktığı, kurulum malzemeleri bir kamyonu tamamen dolduracak kadar çok olan Ahtapot Çadır idi. Ahtapot çadır düzgün bir altıgenin beş köşesine açılan birer uzun çadır ve altıncı köşeden açılan tenteli bir kapıdan ibaretti. Ancak kurulum malzemesi fazlasıyla ağırdı. Kurulumu ise fazlaca zahmetli… Önce çadırın merkezindeki altıgen kuruluyor. Çelik halatlarla sağlamlaştırıldıktan sonra her bir kol teker teker kuruluyor. Tatbikatta bu çadırın her bir kolunda bir birim çalışıyor. Bir kolu tamamen Kolordu Komutanı’na ayrılmış. Bu kolun taban malzemesi diğerlerinden farklı olarak metal levhalardan oluşuyor. Diğer personel ise ahşap levhaların üzerinde çalışıyor.Canla başla çalışıyoruz ve emek veriyoruz bu tatbikat için.

Tatbikatta ne yapılıyor peki? Hiçbir şey. Gerçekten hiçbir şey! Komutanlar anlattığım ahtapot çadırda oturup kâğıt üzerinden bir savaş yönetiyorlar. Savaş senaryolarını çalışıyorlar. Sonra akşamlan mesai bitince, hazırladığımız on dört çadırlık koğuşlarda kalıyorlar. Bir kısmı önceki günden hazırladığı malzemelerini çıkartıp yemek yiyor, bir kısmi ise henüz döndüğü nöbetten dert yanıyor. Orada burada bekleyen birkaç askerin ise dudaklarından küfürden başka bir söz duyulmuyor.

İzninizle biraz uzaklaşabilir miyim komutanım, diye sordum. Bu ne demek simdi, der gibi baktı yüzüme. Fazla uzaklaşma, diyebildi neden sonra. Çok değil, belki birkaç yüz metre yürüdükten sonra durup arkamda biriktiğim tüm o çadırlara, askerlere ve ağaçlara baktım. Komik geldi her şey. Bağırışlar, çekiç sesleri, ağaçların hışırtıları ve doğanın bin bir türlü sesi. Biraz daha uzaklaşsam diye düşündüm. Sonra asker olduğumu hatırladım ve geriye döndüm. İsteksizce, ayaklarımı sürüye sürüye…

Nerede olduğuma bakıyorum. Ne yaptığıma bakıyorum. Kadere bak, diyorum. Yeşilliğin ortasında, ağaçların içerisinde, bir sefil piyade er. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyor ve ağzım kuruyor. Birden bire her şey yitiyor gözümden. Ne o anlattığım ağaçlar kalıyor ne de o kırmızı tuğlalı kulübe. Sanki birer birer yıkılıveriyorlar ayaklarımın dibine. Tüm ağaçlar kuruyor birden bire. Kurduğumuz o devasa çadır küçülüyor küçülüyor, ufacık oluveriyor. Tüm heybeti sönüyor. Etrafıma bakıyorum, yoksa ben mi devleşiyorum diye. Botlarımı yokluyorum, hala aynılar. Omuzlarıma, kollarıma bakıyorum, hala aynılar, bomboş. Aşağıdan tüm komutanlarım bakıyorlar bana ve sesleniyorlar. Emrediyorum sana küçül artık, diyor biri. Sen bu ordunun askerisin, diye bağırıyor bir başkası. Kulaklarım uğulduyor, sesler duyuyorum. Silahlar patlıyor ve gözlerim kararıyor.

Neler oluyor? Neler oluyor? Neler oluyor?                                           

14.05.2014/Gelibolu

Golconda ve Kötülüğün Hikayesi

Askerdeyken dönem dönem çeşitli ruh hallerine bürünüyordum sevgili okur. Bu dönemlerde de öyküler yazıyordum. Bilgisayarlara flash bellek takmak yasak olduğundan ve mümkün olmadığından dolayı yazdıklarımı çıktı alıp saklıyordum. Önümüzdeki günlerde bu çıktıların taranarak metine çevrilmesini sağlayıp, yazdığım öyküleri birer birer burada yayımlayacağım.

Günlerini yalnız ve çoğunlukla açlıkla geçiriyordu. Tok uyuduğu, en azından aç olmadığını söyleyebilecek kadar tok olduğu, zamanlarda ise boğazından geçen yalnızca birkaç dilim siyah ekmek oluyordu. İçinden bir ses onu tuhaf bir biçimde tetikliyor ve aslında siyah ekmekten çok daha fazla ve lezzetli şeylerin tadına bakabileceğini fısıldıyordu.

Böylece bir gün bu sese kulak verdi. Sahip olduğu tek varlığını, büyük gümüş bıçağını çıkarıp hemen yakınlarında bulunan bir çiftliğe bir gece yarısı giriverdi. İleride duran küçük sevimli bir ev gördü. Bakımlı bir bahçeye bakan bir oda ve çiftliğin geniş otlaklarına açılan arka odalar… Ön taraftaki camdan ışık sızıyordu. Sessizce zayıf bir mumun aydınlattığı odaya yaklaştı. Pencereden içeriyi gözetleyip uyumakta olan çiftçiyi, karısını ve hemen üç adim uzaklarındaki bir kanepede yatan iki kız kardeşi seçti. Odanın bir köşesinde ise akşam yenen yemek öylece duruyordu. Masa hiç bozulmamıştı. Görüp seçebildiği kadarıyla koskoca bir pilicin yarısı tepside öylece duruyordu. Ayrıca yarım somun kadar beyaz ekmek ve büyük kısmı içilmiş, sürahinin ancak çeyreğini dolduracak kadar şarap kalmıştı. İçindeki ses onu cesaretlendirdi. Haydi, içeri gir, bak, gecenin efendisi sensin; kimse bu saatte dışarıda senin gibi özgür olamaz.

Bu doğruydu, şehirde güvenliği sağlamak için güneş battıktan sonra her ne amaçla olursa olsun, dışarı çıkmak yasaklanmıştı. Acil bir durumu olan ev sahipleri kapılarının önüne kızıl bir fener asarlar ve böylece fark edilip gece avcıları tarafından refakat edilerek işlerini görebilirlerdi. Bu evin önünde herhangi bir fener yanmıyordu. Mutlu bir akşam yemeği sonrasında tüm aile uykuya dalmıştı.

Zamanın gelmesini bekledi ve içindeki ses ona “Şimdi gir içeri” dedi. Kapıyı yokladı, kilitlenmemişti. Güneş battıktan sonra zaten kimse dışarı çıkamıyordu. O halde kilitlemeye ne gerek vardı ki? Kapı gıcırdamadı. Aksine hiç açılmamış gibi, tek bir gıcırtı bile duyulmadı. Doğruca masaya gitti. Beyaz ekmekten büyük bir ısırık aldı. Şaraptan bir yudum içti. Gümüş bıçağını çıkarıp piliçten irice bir parça kesti. Aceleyle ısırdı ve hızla tükürdü. Ağzına berbat bir kan tadı gelmişti. Pilicin belki de pişmeyen bir kısmını çiğnemeye kalkmıştı. Bir yudum daha şarap içip ağzındaki berbat tadı gidermeye çalışırken karanlıkta bir çift göz parladı. Aniden döndü ve onu gördü. Evin küçük kızını… Henüz on yaşında bile olmayan, dünyalar tatlısı o masum, sevimli yüzü gördü. Simsiyah saçları karanlıkta bile o kadar hoş görünüyordu ki… Teninin beyazlığı ve bir çocuğun sahip olabileceği en masum gözleri, güldüğünde kaybolacağına inanacağı o masum gözleri… Kız öylece durmuş ve bakıyordu. Bağırmıyor, ağlamıyor, belki korkmuyordu da. Eli, ayağı buz kesmişti. Öylece bakıyordu çocuğun yüzüne. Önce kaçıp gitmeyi düşündü. Ancak içinde bastıramadığı o ses buna izin vermiyordu.

Haydi, durma; bitir işini. Seni gördü. Bitir işini, seni gördü. Daha fazla düşünmedi, masada duran bıçağını alıp o dünyalar tatlısı çocuğun yanma yürüdü. O masum gözlerine bir kere daha bakıp narin boğazından yakaladı ve tek bir ses bile çıkarmasına fırsat vermeden kesiverdi boğazını. Dünya’nın en güzel bu meleği böylece Tanrısına kavuştu bembeyaz teni solup küçücük bedenindeki tüm kan ayaklarının dibine boşalınca.

Masumluk, ölmemek için ne kadar da güzel bir bahane, diye söylendi. Birden bu konuşanın kendi olmadığını fark etti. Hayır, bunu o söylemiş olamazdı. O hep duyduğu sesi dinlemeye çalıştı ve kendine kendine fısıldadı ve sen artık benim sesim oldun. Bu da neydi böyle? Haydi, çabucak toparlan ve uzaklaş buradan, yapman gerekeni yaptın, diye söylendi. Hayır, konuşmuyordu. Bu cümleleri dili damağına yapışarak seslendiriyor ama düşüncesizce ortaya döküyordu. İşte o zaman anladı, artık içindeki ses onun kendi sesi olmuştu. Susuzluktan kurudu boğazı. Masadaki sürahiye uzandı bir yudum aldı ve katran içmiş gibi oldu. Oysa daha çok susattı bu onu. Bir yudum su diye bakındı. Ne içtiyse aynı tat, katran tadı! O zaman yerde parlayan ve az önce canını aldığı o dünyalar tatlısı çocuğun kanını gördü. Tiksintiyle yaklaştı ve sonsuza kadar lanetlendi.

Can almak Tanrı’nın işi diye düşündü. Bu belki de Tanrı’nın en sevimsiz işiydi. Baksana, dedi, bunun için ellerini kirletmiyor ve Azrail’i kullanıyor. Artık iki kişi olmuştu. Ağzı ve dili hem ona hem de içindeki sese hizmet ediyordu. Ancak öncelik içindeki sese aitti. O dünyalar tatlısı, simsiyah saçlı ve bembeyaz tenli meleği bu dünyadan göç etmeye zorlayalı neredeyse dört mevsim geçmişti. Artık hiçbir şey yemiyordu. Yediği her şey ona katran tadını veriyordu. Sadece susuyor ve susuzluğunu yalnızca bir ölümün ona sağlayabildiği şarapla gideriyordu. Daha çok öldürüyor ve daha çok içiyordu. İçindeki o sesle konuşmaya başlamıştı artık. Bir gün ona şöyle sordu: Peki seni nasıl bulabilirim? Bu soruyu soracağın anı bekliyordum. Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir. Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını bulmak istiyor musun? Evet, dedi. O halde Golconda’yı bulmalısın. Onu bulduğunda beni bulmuş olacaksın. Yardım et, o halde bana dedi. Hayır, edemem; Golconda’yı ancak kendin, hissederek bulabilirsin. Böyle dedi o ses ve bir daha da duyulmaz oldu. Dudakları ve dili artık sadece kendisine hizmet ediyordu.

İçinde barındığı o izbeyi, o kuytu köşeyi hemen o gece ateşe verdi ve yola çıktı. Gündüzü beklemedi. Gündüzü zaten artık hiç beklemiyordu. Aydınlık canını yakıyor, susuzluğunu tahammül edilmez kılıyordu. Kıpırdayamaz hale geliyordu. Yola çıktı ve bu yolculuk onu türlü diyarlara ulaştırdı. Yeni bir şehre geldiğinde gün dogmadan önce kendine şehrin en karanlık sokağını, harabeleri, yıkılmaya yüz tutmuş eski evleri, unutulmuş mahzenleri, mezarlıkları, pislik içindeki kümesleri seçiyor ve bir gün batımı kadar bekliyordu. Susuzluğunu giderip Golconda’yı arıyordu. Hissediyordu, içindeki kötülük arttıkça daha çok yaklaştığını hissediyordu. Bu arayış onu geliştiriyordu da. Daha çok şehre gidip, daha fazla yer görmeye başladığından beri bilgisi de artıyor; yeni şeyler öğreniyordu. İnsanlardan kaçmaya bir son vermişti. Çünkü bu şehirlerin çoğunda geceleri sokağa çıkmak yasak değildi. Sarhoşlar, fahişeler, köleler ve daha nice insan geceleri de sokakta oluyordu. Karanlıkta kimse kimsenin neye benzediğini fark etmiyor ve açıkçası umursamıyordu da. Bu da ondaki kötülüğü körüklüyordu. Böylece yıllar geçti ve bu lanet, onu hiç yaşlandırmadı. Kötülüğünü dört bir diyara sürükledi. Her adımda, attığı her adımda biraz daha yaklaştığını düşündü Golconda’ya. Oraya vardığımda yıllar önce yitirdiği o sesi bulacak, kesinlikle susuzluğu da dinecekti. Kendini buna inandırmıştı.

Nefret, ölüm, dehşet ve korku… Geçtiği şehirlerde bıraktığı izler bunlardı. Ondan korkanlar bir yana, ona tapanlar bile vardı. Onu ve yaydığı kötülüğü en büyük güç bilip bu güce tapmaya başlayan ve onun gibi olmaya çalışan ölümlüler görüyordu artık. Bu ölümlülerin de kötülükle beslendiğini ve korku saçtığını izliyordu. Böylece kendi içinde, kendi yüreğine ektiği tohumların böylece filizlenip tüm dünyayı ele geçirdiğini keyifle seyrediyordu. Bu düşünce zihninden geçerken aniden durdu. Kendi kendine tekrar etti, “Gerçekten kötülüğü, kötülüğün kaynağını mı bulmak istiyor musun?” İşte buydu! Golconda, kendi kalbinden başka bir şey olamazdı. Yıllarca bir eşya, bir yer ya da bir insanı arar gibi aramış durmuştu ancak Golconda hep yanındaydı, tüm kötülüğünün kaynağı, göğsünün altında çarpan kalbiydi. Sonra hatırladı, “Beni bulmak gerçek kötülüğü ellerinin arasına almak demektir.” Bu işi bitirmeliyim ve artık sonuna geldim, dedi.

Hiç düşünmeden yıllardır yanından ayırmadığı gümüş bıçağını çekti belinden. Gerçek kötülüğü, kötülüğün kaynağını ellerinin arasına almalıydı. En ufak bir şey hissetmeden, büyük bir soğukkanlılıkla bıçağı göğsüne sapladı. O anda aklına ilk kurbanı, dünyalar tatlısı o masum ve sevimli kız geldi. Güldüğünde gözleri kaybolan ve simsiyah saçlı küçük meleği anımsadı. En ufak bir acı duymadan yüreğini söküp avuçlarının arasına aldı. Yıllardır başka bedenlerden emdiği kanlarla beslenip su anda avuçlarının arasında atan kalbe şaşkınlıkla baktı. Bu onun yüreği olamazdı. Capcanlı, kıpkırmızı ve neredeyse bir çocuğa ait olabilecek büyüklükte bir kalpti bu. Oysa o belki de gecelerden bile kara ve pislik içerisinde bir şey bulmayı umuyordu. Golconda, tüm kötülüğün kaynağı ve gerçek kötülük, işte şu avuçlarında duran ve umutla atan kalbinden başka bir şey değildi. Tıpkı uçmaya zorladığı o küçük meleğin sahip olduğu gibi.

Nedir Golconda’nın hikâyesi? Saf kötülük ve aldanmışlıktır. Masumluk ve vicdandır. En büyük arayışın sol tarafımızda çarpan yüreğimizde olması gerektiğidir. Bilgeliğin ve nefretin asla bağdaşmaması, aynı bedene sığınmamaları demektir. Aslında Golconda’nın hikayesi o dünyalar tatlısı masum küçük kızın yaşama umududur. Gümüş bıçak boğazını kestiğinde boğazından boşalan kan buhar olup uçmuştu. Göğe yükselen ruhunu Tanrı okşamış ve aynı sevecenlikle küçük bedenine geri yollamıştı. Bembeyaz teni, kesilen etini narince ve ustalıkla kapatmıştı. Yanında uyuyan kardeşinin sıcaklığı kalbine güç vermiş ve hiç durmadan umutla atmaya devam etmesini sağlamıştı. O küçük melek o sabah uyandığında sadece kötü bir rüya görmüştü. Annesi simsiyah saçlarını taramış ve aksam toplamadığı masayı toplaması için ondan yardım istemişti.

27.05.2014 Gelibolu.

NOT: Bu öyküye Selçuk Ceylan‘ın tavsiyesi ile ilerleyen zamanlarda eklemeler yapacağım, yapabilirim.

Askerde Okuduğum Kitaplar – 2

Evet sevili okur, ilk kısmını şurada okuduğun yazının ikinci kısmı ile karşındayım. Buy azımızda da yine askerlik süresince okuduğum bazı kitapların mini incelemelerini okuyacaksın.

dogan_kardesimin_hikayesi_tn.jpg11. Kardeşimin Hikayesi: Askerde okuduğum ve final kısmıyla en çok şaşkına çeviren kitap herhalde buydu. Zülfü Livaneli‘nin okuduğum ilk kitabı ve öyküsü. Kurgusunu çok beğendim. Bu kitabı Eskişehirli bir arkadaşım Fatih bana hediye etmişti okumam için. Umur kitabı okuduktan sonra olayın baş kahramanını bana benzetmişti. Kitapla ilgili olarak askerdeyken yazdığım yorum şu şekilde olmuş: “30.04.2014. Fatih’in okumam için verdiği, isteksizce başlayıp bir solukta okuduğum; özellikle de son kısmı ile ağzımı açık bırakan bir kitap oldu. Zülfü Livaneli’den böyle bir eserin çıkması muazzam bir olay! Bravo! Fatih’ten kitabı hediye etmesini isteyeceğim. (…) Kitaptaki kahramanın kitaplık evini çok beğendim.” Okumaya devam et

Askerde Okuduğum Kitaplar – 1

Askerlik boyunca yaşadığım az sayıdaki güzel zamanlardan biri de okumak için fırsat bulduğum zamanlardı. Yaptığım işten vakit bulduğumda ve amelelik yapmadığımız zamanlarda çokça kitap okudum sevgili okur. İnan, askerliği çabuklaştırmanın daha verimli bir yolu da yok.

Okuduğum kitapların bazılarını üst tertiplerden, bazılarını ortalıkta sahipsiz dolaşan kitaplardan, bazılarını Umur‘dan ve bazılarını da kendi paramla çarşıdan aldım. Şöyle bir sayınca usta birliğim boyunca yaklaşık 20 kitap okumuşum. (Acemi birliğinde neredeyse kağıt kalem bile bulamıyorduk bırak kitabı) Eh, her biri yaklaşık yirmişer gün sürer iki tören hazırlığı ve bir tatbikat boyunca da hiç kitap okuyamadım. Bir de Suç ve Ceza‘yı okumam çok uzun sürdü. Bunun nedenini kitaptan bahsederken anlatacağım. Her bir kitabı okuduktan sonra anlık defterime kitapla ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Buraya yazacağım yorumlar da doğrudan o defterden alınma. Yazı iki kısımdan oluşacak ve bu ilk kısmı.

kelebek1. Kelebekler ve İnsanlar: Askerde okuduğum ilk kitap. Bu kitabı Keşan‘daki yemin töreninde bana ödül olarak verdiler. Sonu başından belli, ortalamayı geçemeyen bir öykü. Konusu fena değil yine de. Okunabilir. Kitabın iç sayfasına acemi birliğindeki tüm arkadaşlarıma imza attırdım. Üstün Dökmen’in okuduğum ilk kitabı.


milyar.jpg2. Milyarlarca ve Milyarlarca:
Carl Sagan‘ın büyük bir hayranıyım sevgili okur. Askerde çıktığımız ilk çarşıda en önce gittiğimiz yerlerden birisi de kitapçı oldu. Carl Sagan’ın bu kitabını görünce zaten önceden de okumaya hevesim olduğu için hemen aldım. Büyük bir keyifle okudum. Carl Sagan’ın Tanrı’ya dair tespitleri çok yerinde. Ayrıca yine kitabın sonlarına doğru kürtaj hakkında özel bir bölüm var. Burası da gayet harika hazırlanmıştı.


seytenyemini.jpg3. Şeytan Yemini: Jean Christophe Grangé
‘ın okuduğum ilk kitabı. Kitabı gayet başarılı buldum. Özellikle kurgu çok iyi. Anlığa şu şekilde yazmışım: “26.03.2014. İyi bir kitap. Soluk soluğa okuyorum, bırakamıyorum. Çok fazla isim ve yer olmasına rağmen olayların takibi keyif veriyor. Yazarın aralara serpiştirdiği cinsellik de dozajında. Muhtemelen kitap yarın bitecek ve bu yorumun sonunu da yarın tamamlayacağım. Evet, aradan 12 saat geçti ve kitap bitti. Sonu şaşırtıcı, evet. Güzel bir kitap. Belki bazı ölümler olmasıydı, daha da harika olabilirdi. Luc’ün neden intihar ettiğini kitabın sonuna gelmeden yaklaşık 100 sayfa önce tahmin ettim. Yazarın diğer kitaplarına da göz atmakta fayda var. Karargah Bölüğü Koğuşu, Gelibolu.” Bu kitapla ilgili hatırladığım bir diğer husus da şu oldu. Kitabın ortalarına doğru yaklaşık 10 sayfalık bir kısmın baskı hatası sebebiyle olmadığını farkettim.  O hafta sonu çarşıya çıktığımda gidip kitabın bir dijital kopyasını bularak bu sayfaların çıktısını aldım ve öyle tamamladım.

Okumaya devam et

Askerlik Sonrası My Resort

926761_312124265608714_675395662_a

Piyade Neftesi

Bir erkeğin hayatındaki en unutulmaz (ve muhtemelen en gereksiz) zaman dilimlerinden biri de askerlik oluyormuş sevgili okur. 168 günlük hizmetim boyunca ve kapıdan çıktığım günde de bunu anladım. İnsanın geriye bakıp “neydi lan şimdi bu?” demesi kadar acı bir şey olabilir mi?

Son sabahına kadar sıkıntılı dolu bu süreçte elbette kıymetli insanların da varlığı sayesinde bir takım komik anılar yaşadım. Askerliğin bana kattığı en değerli şey de işte bu güzel hatıralar oldu. Bir diğer önemli katkı ise askerlik boyunca okuma fırsatı bulduğum kitaplar oldu. İşte bu sayede d  e yazabilme yeteneğimi bir nebze de olsa geliştirme fırsatı bulabildim.

Çok fazla yazdım sevgili okur. Okudum ve yazdım. Onlarca mektup yazdım. Acemi birliğinin ilk gününden itibaren günlük tuttum. Olayları günlük ve anlık adını verdiğim iki ayrı defterde not aldım. Bunlar elbette yalnızca bana özel bir takım notlar ve blogda bunlara dair derlemelere ilerleyen günlerde rastlayabileceksiniz.

Askerde giyilen spor ayakkabılar

Şimdi, bu askerlik sürecini, hayatımı adeta bir “pause” dönemine sokan bu süreci hayatımı anlattığım bu blogda da anlatmamak olmazdı. Askerlik sürecinde pek çoğunuzun farkedeceği üzere tek bir yazı bile yazamadım. Ancak bunun acısını çıkarmak niyetindeyim. Elbette sürekli olarak askerlik anılarımı yazmayacağım ama blogda bu alanda yepyeni bir kategorimiz olacak. Adı: Proofhead Askerde.

Bu yeni kategori altında askerlik süresince yaptığım herşeyi anlatacağım. Aslında böyle bir kategori içerisinde askere gideceklere tavsiyeler şeklinde bir yazı yazmak da mantıklı olabilir. Hatta evet, böyle bir yazı yazayım. Malum yakın zamanda yeni dönem arkadaşlar bot bağlıyorlar. Onlara faydası olabilecek bir kaç husustan bahsedebilirim.

Askerde okuduğum ve beni çok etkileyen kitaplardan birisi

Askerde olduğum süre zarfında blogla hiç ilgilenememe rağmen yine de okur sayısı makul düzeylerde kalmış. Önceden yazdığım içeriklerin sayesinde oldu bu elbette. Yeni içeriklerle ve okuyucularla bu yeni dönemde blogu umarım daha da aktif bir hale getirebilirim.

O zaman yakın zamanda Proofhead Askerde kategorisine eklenecek başlıkları şöyle bir yazayım:

  1. Askere gideceklere tavsiyeler
  2. Askerde okuduğum kitaplar
  3. Askerde yazdığım denemeler
  4. Askerde tanıdığım insanlar

Bunlar kısa vadede aklıma gelenler. Çok daha fazlası için takipte ol sevgili okur.