Category Archives: Bakış Açılarım

Yaşanan olaylara, durumlara benim nasıl baktığımı anlatan yazılarımı bu kategoride yayınlıyorum.

O Ses Türkiye Bilmeze Yatmaları

o-ses-tc3bcrkiye-logoKasım ayının ortalarında, halen TV8’de yayımlanmakta olan “O Ses Türkiye” isimli yarışma programında yarışan bir yarışmacı hakkında bir haber gördüm: “Yarışmacının Çıkardığı Sesler Jüriyi şok etti!” Lan dedim ne yapmış adam? Videoyu izleyince Deyiş Devran Kılıç isimli yarışmacının, Türkiye’de yıllardır Hayko Cepkin‘in yaptığı gibi, bir rock parçasının içerisine kısım kısım brutal vokaller (ki brutal vokali ağa babalarından dinlemiş biri olarak brutal bile demek zor) ekleyerek, parçayı biraz daha deyis-devran-kilic-bir-derdim-var-7882764_x_oilgi çekici ve ekstrem hale getirdiğini izledim. Mor ve Ötesi’nin Bir Derdim Var Parçası‘nı bilirsin. Deyiş Devran, parçada üç ya da dört yerde ufak brutal çıkışlar yapıyor. Hayko Cepkin’in yaptığının aynısı. Bu videoyu Youtube’da bir yarışma programı olarak değil, normal bir kayıt olarak izlesen şaşırmazsın yani. Hadi bizim basının distortionu biraz fazla Rock müziği, Metal müziği hala “şaşırılacak, alışılagelmişin dışında bir tür” olarak nitelemesine alıştık. Ama bir ses yarışmasının jürilerinin şaşırması?

Programın videosunu izleyelim önce.

Murat Boz‘un yüzündeki o şaşırmış ifade dikkatini çekti değil mi sevgili okur? Neden? Neye şaşırıyor? Bunun neyin ilk defa duymuşluk şaşkınlığı? En az kendisi kadar ünlü bir isim olan Hayko Cepkin’i hiç mi duymamış? Ülkenin müzik piyasasını hiç mi takip etmiyor? Hadi duymamış diyelim. Konservatuvar mezunu birinin, bir ses yarışmasında jüri olan birinin, hayatında hiç brutal vokal duymamış olmaması nasıl bir durumdur?

nergal

Nergal

O Ses Türkiye formatı, The Voice‘un Dünya’daki çeşitli ülkelerde yayımlanan bölümlerinde, yarışmacılar metal de dahil onlarca farklı tarzda söylüyorlar. Polonya’da yayımlanan yarışmanın birkaç sezon önce jüri üyelerinden birisi, Dünya metal sahnesinin en ekstrem metal gruplarından birisi olan Behemoth‘un vokali Nergal idi. Bu açıdan bakınca bizde yayımlanan yarışmada galiba en donanımlı ve en seçilebilir jüri Athena oluyor, yani Hakan ve Gökhan kardeşler. Dört jüri içerisinde yurt dışında albüm yapan, yurt dışında bunlar kadar çalışmış ve hemen her tarz hakkında fikri olan bir başkası daha yok. Belki Hadise diyeceksin. Yanlış. Tek avantajı zamanında babasının işçi olarak Belçika’ya göçmüş olması. Beyaz Show‘a ilk çıktığı programı bulup izle. Şimdi olduğundan daha fazlası değil.

Neyi eleştiriyorum? Bizdeki yarışmanın, üstelik kaç sezondur yayımlanıyor, halen daha yapmacıklığını atamamasını eleştiriyorum. Yarışmacıların neredeyse ön elemeden yarışmaya çıkarıldığına inanıyorum

cengiz.jpg

Cengiz Tural

bazen. Arada çok iyi söyleyenler çıktığında ise jürinin yaptığı alakasız yorumlar çileden çıkartıyor. Metal müziğin hala şaşırılacak bir şey olarak algılanmasını eleştiriyorum. Lan ekmek çarpsın ki “uyuyan yılanı uyandırdın” diye şarkı söyleyen Gülşen‘i duyduğumda ben daha çok şaşırıyorum. Ancak hiç mi iyi yanı yok O Ses Türkiye’nin? Var abicim: Orkestrası. Yurt dışındaki benzerlerini izliyoruz sürekli ama bizdeki kadar iyi bir orkestra yok sevgili okur. Bizdeki orkestrada ise herkesin gözdesi, davulcu Cengiz TURAL. Hususi olarak oturup drumcam videolarını izliyoruz. Helal olsun.

Neyse, uzun süre sonra ilk defa bir kritik yaptım. Yazıya konu olan Deyiş Devran isimli yarışmaya başarılar dileyerek bu yazıyı bitiriyorum.

Bir Yıkım Senfonisi

Müzik ve savaş kavramları, insanlık tarihinde belki de geçmişi en eski ve nadir iki kavramlardır. Savaş insanlığa nasıl hüznü ve acıyı getirmişse çağlar boyunca, müzik de eğlencenin ve neşenin kaynağı olmuştur aynı insanlığa. Ne yazık ki sadece eğlence ve neşe ile sınırlı kalmamış müzik, savaşın yıkımlarının ardından yükselmiştir savaş meydanlarından. Geride kalanların çektiği acıyı anlatmış, hüznü taşımıştır notalarında. Ve yine ne yazık ki sadece bununla da kalmamış, müziğin manevi gücünü keşfeden insanoğlu tarafından belki de karıştırılması gereken son duyguya, yok etme duygusuna karıştırılmış ve fetih marşları, zafer marşları ortaya çıkmıştır. Müzik, yıkıma alet edilmiştir.

Savaş, her ne kadar istemesek de, içerdiği çok farklı duygular ve insan manzaraları ile aslında müzikle anlatılmaya çok uygundur. Millete, coğrafyaya göre bu anlatımın şekli ve özellikleri değişir. İskandinav müziğinde savaşın getirdiği yıkım övülür, yakıp yıkmak büyük bir coşku ile anlatılır genellikle. Anadolu türkülerinde savaşmak zorunda kaldığımıza vurgu yapılır ve onurlu bir ölümle gurur duyulur. Savaşın hem öncesi, hem sonrası hem de savaşın kendisi yani savaş anı müziğe konu olarak kullanılabilir. Savaş sonrasını anlatan eserlerde zafer ve hüzün bir arada anlatılır. Anadolu türkülerinde gördüğümüz budur en azından. Çanakkale Türküsü, Yemen Türküsü ve Plevne Marşı şu an aklıma ilk gelen eserler. Tamamı da savaştan sonra yazılmıştır ve tamamına hüzün ve kahramanlık edası hâkimdir. Ortak tarihimizin savaşlarla dolu olmasını ve “savaşçı millet” olarak nitelendirildiğimizi düşünürsek, aslında Türk müziğine savaşın etki etmemiş olması garip olurdu. Bugün neredeyse tüm Kafkas milletlerinin müziklerine baktığımızda sözlerin muhakkak bir savaş, sürgün, yıkım teması içerdiğini görürüz. Bu kesinlikle bir acındırma değildir; bu, tamamen yaşanmışlığın, duyguların tam da olması beklediği üzere müziğe yansımasıdır.

Müziğin en büyük elementi olan maneviyat, elbette ki müthiş bir güçtür. Savaş tekniğinde fiziksel güç ve manevi güç neredeyse eşit derecede önemlidir. Fiziksel olarak daha güçlü orduları, sayıca daha az ama daha çok inanmış ordularımızla yendiğimiz onlarca savaş hikâyesi vardır tarihimizde ve insanlığın savaş tarihinde. Müzik gibi doğrudan maneviyata etki eden bir kavramın savaşta kullanılmasının keşfi tüm milletler için hiç de zor olmamıştır. Asya milletlerinin savaş davulları, düşmana gök gürültüleri gibi geliyor, özellikle korkunç bir aksaklıkla çalınan bu davullar karşı askerleri daha tek bir hamle yapamadan oldukları yerlere çiviliyordu. Osmanlı mehteranı imparatorluğun en güçlü dönemlerinde rakip devletlerin en son duymak isteyecekleri melodiler icra ediyordu. Mehter takımları, temelde vurmalı ve tiz sesli üflemeli çalgıları esas alan bir yapıdaydı. Hücum Marşı, Fetih Marşı gibi allegrodan prestoya değişen tempolar ve tamamı kreşendo yapıda eserler, savaş anında savaşan askerlere müthiş bir moral kaynağı oluyordu. Aynı mehter takımı sadece savaş esnasında değil, savaşa giderken ve savaştan dönerken de askerin maneviyatına hitap ediyordu. Savaş yolu boyunca askere deyim yerindeyse gaz veriyor, zafer kazanılmışsa zafer türküleri çalıyordu. İskandinav milletlerinin ataları olan Vikingler’in savaş boruları meşhurdur. Dünya’ya da savaş borusu kavramını Vikingler getirmişlerdir. Geceleri karanlığın içerisinden gelen boru sesleri kıyı kentlerde yaşayan ve saldırıya uğrayan kentleri halklarının kâbusları olmuştur tarih boyunca. İlkel dönem tarihte durum böyleyken, modern zamanlarda da değişen tek şey orduların silah gücü olmuştur. Amerikan iç savaşında Güneylilerin ve Kuzeylilerin, Avrupa savaşlarında Fransızların çaldıkları hücum borularını pek çok filmde duyarız. Bugün bir enstrüman olarak ortaya çıkan French Horn’un kökeni de bizzat savaş borularıdır. Enstrüman olarak güçlü ve tiz sesler veren üflemeli çalgılar ve davullar savaş müziğinin en önemli unsurlarıdır.  Savaş filmleri için ya da içerisinde savaş sahnesi olan filmler için hazırlanan soundtrack’lerin neredeyse tamamında bu enstrümanların çoğunlukla kullandığını görebiliriz. Bir diğer önemli nokta ise çağımız müzik anlayışında savaş müziğinin orkestra ile çok daha etkili ve başarılı icra edilebiliyor olmasıdır. Yüzüklerin Efendisi ve Karayip Korsanları serilerinin soundtrack’leri bu hususta verebileceğim en popüler örnekler. Özellikle Yüzüklerin Efendisi serisinde besteci Howard Shore, bu konuya adeta yepyeni standartlar getirmiştir. Sadece Yüzüklerin Efendisi serisi için hazırladığı besteleri için geliştirdiği yöntem ve teknikler bile savaş müziği besteciliği olarak yepyeni bir dalı doğurmuş olabilir. Filmdeki her ırk için apayrı elementler kullanması ve bunu senfoniye müthiş aktarması filmin başarısına başarı katmıştır. Bugün ben halen Rohan savaş borusunun tüm detaylarını biliyorsam bunu Howard Shore’a borçluyum.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Rus radyolarının sürekli olarak senfoni yayını yapması hem askerler hem de savaşın yıkımıyla mücadele etmeye çalışan halk için müthiş bir moral oluyordu. Hatta bu senfoni ile ilgili olarak çok bilinen bir olay vardır. Stalingard Savaşı’nda Almanlar şehri kuşatmışlardır. Şiddetli çatışmalar devam ederken Ruslar askerlere moral vermek için cepheye bir senfoni orkestrası getirirler. Konser başlar, bir süre sonra Almanların ateş etmeyi kestikleri fark edilir. Bir süre sonra orkestra çalmayı bitirdiğinde Almanlara Ruslara seslenirler, “Biraz daha Bach çalar mısınız? Söz, ateş etmeyeceğiz.

Klasik müzik yapısı itibariyle bu tür bir etki yaratırken, diğer müzik türlerinde durum daha çok eleştirel boyutlarda gelişmiştir. Rock müzik özellikle seksenli yıllardan itibaren savaş karşıtı bir duruş geliştirmeye başlamıştır. İlk dönemlerinde böyle bir duruş çok göze çarpmasa da seksenlerde Rock ve barış olguları iç içe geçmiş durumdaydı. John Lennon’un “Elvis askere gittiği gün ölmüştü” sözü sanırım bir fikir veriyordur bu konuda. The Beatles, Jim Morrison, Bob Dylan ve Jimmy Hendrix savaş karşıtlığının ilk temsilcilerinden olmuşlardır. 1969’da Vietnam Moratorium Günü konserinde Give Peace A Chance (Barışa Bir Şans Verin) şarkısını John Lennon 500.000 kişiye söyletmiştir. Bu halen daha kayda değer bir rekordur.

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalarda okuduğum bir makalede yazar çok başarılı bir tespit yapıyor ve bugün sözüm ona savaş karşıtlığı yapanların sadece yukarıda saydığım isimleri taklit ettikleri, söylemlerinin sadece sözde olduğunu ve hayatlarında söylediklerinden en ufak bir iz bile taşımadıklarını söylüyordu. Bugün müzikte savaş karşıtlığı bile artık ticarileştirilmiştir. Bono ve pek   çok sanatçının sırf bu temayla popüler kaldığı bir gerçek haline gelmiştir. Belki de bu konudaki en güzel tespit de South Park dizisinin 11. sezonunun 9. bölümünde anlatılmıştır. Buradan izlenebilir.

Müzikle savaşa karşı verilen mücadelede belki de kitlesel boyuttaki en önemli hareket, hippi hareketi oldu. Çıkış noktasında müziği ve salt barışı planlayan bu hareket de yine zamanla yozlaştı ve uyuşturucu batağında, bırakın savaşı barışı, hayatın kendisini umursamayan insanlar sürüsüne dönüştü. Dolayısı müziğin savaşla olan mücadelesine olan güven kayboldu. Ben kendi adıma bugün bu amaçla yapılan çalışmaların çoğunun samimiyetine inanmıyorum. Bu sözde samimiyetin ödül törenleriyle perçinlenmeye çalışılmasını ise kaldıramıyorum açıkçası. Bir memesi açıkta şarkıcının sahneden “peaceee” diye bağırmasını bir popülerizm pornosu olarak adlandırıyorum.

Savaş karşıtı duruşuma rağmen belki de en büyük zaafım, savaşı anımsatan simgelerin müzikte kullanılmasını destekliyor olmamdır. Yukarıda yazdıklarıma ne kadar da tezat bir ifade oldu bu. Ancak durun ve anlatacaklarımı dinleyin. Özellikle metal müzikte, sözlerle alakalı olsun olmasın, müzisyenlerin kılıçlarla, baltalarla süsledikleri imajlarını çok şiddetli bir şekilde destekliyorum ben. Bu tamamen fantastik ve simgesel bir duruştur, bir role play’dir aslında. Immortal’a, Amon Amarth’a, kliplerinde eli kılıç tutan herkese buradan saygılarımı iletiyorum. İskandinav metalini seviyor olmamın belki de bir sebebi bu yoğun simge kullanımıdır. Ülkemizde de savaş simgeleri kullanan ve şarkı sözlerinde savaştan bahseden metal gruplarımız var. Sabhankra, Garmadh ve Forgotten bu grupların önde gelenleri. Özellikle tema bakımından Garmadh, şarkılarında Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını anlatmaktadır. Yerli ve yabancı grupların savaş temalı albüm kapaklarını birer sanat eseri sayıyor ve dijital ortamda topluyorum. Çok iyi olanları poster bile yapıyorum.

Yazıyı bir sonuca bağlamayacağım. Çünkü yazarken aklımda herhangi bir çıkarım yoktu. Tek bir çıkarım yapabildim, o da doğrudan kendimle alakalı: Müziğin içerisinde kılıç görmek hoşuma gidiyor.

NOT: Yazıyı yazmayı bitirdiğimde Megadeth’in müziğine ve kliplerine bol bol konu ettiği savaş karşıtlığından ve Symphony Of Destruction’dan bahsetmeyi unuttuğumu farkettim. Ancak yazının bütünlüğünü bozmamak adına herhangi bir ekleme yapmaktan kaçındım.  Bu sebepten dolayı yazının başlığını değiştirip “Bir Yıkım Senfonisi” yaptım. Yazıyla bir alakası olmadığını göreceksiniz.

İki Kargo – İki Fiyat

Gittigidiyor.com‘dan geçtiğimiz hafta aldığım iki parça ürün için satıcılar iki farklı kargo firmasıyla yollamışlar aldıklarımı. Daha önce bir kaç defa bu blogda kargo firmalarıyla ilgili değerlendirme ve şikayetlerimi kaleme almıştım. Şu yazımda Yurtiçi Kargo‘yu soygunculukla suçlamış, şu yazımda dört farklı kargo firması arasında bir değerlendirme yapmış ve şu yazımda da MNG Kargo‘yu işgüzarlıkla itham etmiştim.

Bu yazımda da yine Yurtiçi Kargo’nun “hizmet” adı altında yaptığı soygundan ve ona iyi bir alternatif olabilecek ancak geçmişte beni birkaç defa soymuş bir başka firmadan, Aras Kargo‘dan bahsedeceğim.

Gittigidiyor.com’un çalışmamızı tavsiye ettiği kargo firmaları

Gittigidiyor.com’dan alışveriş yaptığınızda, eğer aldığınız ürünün kargo ödemesi size ait ise yapacağınız öncelikli şey yollayan satıcıya bir özel mesaj atıp Gittigidiyor’un Yurtiçi Kargo ile yaptığı kargo anlaşmasını hatırlatmak olsun. Bu noktada iki farklı durum var. İlk durumda satıcının kendisinin kargo firmalarıyla anlaşması olabilir. Zaten deneyimli satıcılar bu durumu ilan sayfasında belirtirler. Hangi kargo firması ile çalıştıklarını ve fiyatın ne olduğunu görebilirsiniz. İkinci durumda ise nispeten daha ufak çaplı satışlar yapan satıcılar ya da herhangi bir anlaşma yapmamış olan satıcılar, kargolama için doğrudan Gittigidiyor’un Yurtiçi Kargo ile yaptığı anlaşmalardan faydalanabilirler. İşte satıcının üşenmeyip kargoyu yollarken bu detayı kargo görevlisine söylemesini sağlamak için muhakkak mesaj atın. Firmalar arası yapılan anlaşma gereği “Gittigidiyor kullanıcıları 1-10 kg/ds arası kargolarını (kargo taşıma ücretleri, adresten alım – adrese teslim hizmetleri ile sigorta hizmetleri dahil) sabit, tek fiyattan (5,50 TL + KDV) gönderiyor. Ayrıca 0 kg/ds dosya gönderileri ve 11 kg/ds üzeri gönderilerinde %35 indirim fırsatından faydalanıyor.

Şimdi bunun bir fırsat olduğu tartışılır elbette. Geçen hafta bana gelen iki paketi aşağıya koyuyorum. Bu paketlerin ikisi de aynı ilden Bilecik’e yollandı satıcılar tarafından. Yurtiçi Kargo ile gelen paketin boyutlarıyla Aras Kargo ile gelen paketin boyutlarını görebiliyorsunuz. Aras Kargo ile gelen paket daha büyük olmasına rağmen ödemesi çok daha azdı! Yurtiçi Kargo için 6.5 TL ödedim ancak Aras Kargo için 4 TL ödedim.

Kısacası tavsiyem bu kargo ücreti konusuyla ilgili olarak satıcıyla iletişime geçmekten çekinmeyin ve ona mümkünse Aras Kargo ile çalışmasını söyleyin. Böylece daha az kargo ücreti ödersiniz.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nden İnanılması Zor İşgüzarlık!

Eskişehir yerel basının işgüzar haberleri ile desteklemeleri sonucu Büyükşehir Belediyesi, Eskişehir’de yaşayan halkın sıkıntı çekmesini sağlayan ve destekleyen bir uygulamayı yürürlüğe koydu. Artık şehirler arası otobüsler yolcularını ara duraklarda indirmiyorlar. Yani yolcu indirme bindirme işlemi zamanında Belediye eliyle yapılan ve sayısı dördü geçmeyen ara duraklarda da alternatif olarak yapılamıyor, sadece Otogar’da yapılıyor. Yerel basın, gelen tepkiler üzerine topu kendi üzerinden atmak için “gazetelerine ulaşan şikayetleri” işaret diyor. Sürekli yolculuk yapan ve Tepebaşı, Yenikent gibi uzak bölgelerde oturan bir vatandaşın bu durumdan şikayet etmesi mümkün değildir. Bu sözde şikayetlerin Otogar Esnafı tarafından kasten yapıldığını anlamamak aptallık olmalı bence. Burada esnaf kendince haklı olarak, yolcuyu otogara çekebilmek için yol üzerinden sadece birkaç noktada yolcu indirip bindiren otobüs firmalarını şikayet ediyor sürekli. Amaç çok açık: yolcuyu ne olursa olsun Otogar’a çekmek.

Ancak uygulamada çok ciddi sıkıntı yaratıyor bu durum. Batıkent‘te oturan bir vatandaş, otobüs evinin yanından geçip gelmesine rağmen Tepebaşı Işıklar mevkiinde inemiyor, Otogar’da iniyor. Sonra o boşuna gittiği yolu 1 saat tramvayla geri gelmek zorunda kalıyor. Belediyenin bu uygulaması tamamen işgüzarlıktır. Bir uygulamayı yürürlüğe koymak güzeldir. Ancak bununla ilgili altyapıyı hazırlamadan, ön çalışmayı yapmadan tepeden inme kararlar almak şu anda Eskişehir halkına yapıldığı gibi angaryadan öteye gidemez.

Belediye bu soruna nasıl bir çözüm getirebilirdi peki? Aslına bakacak olursak ortada herhangi bir sorun da yok. Eskişehir içinde Tepebaşı Işıklar ve Anadolu Üniversitesi Kampüs olmak üzere iki tane ara durak var. Ayrıca Basma Kavşağı mevkiinde ve Osmangazi Üniversitesi Meşelik Kampüsü önünde de birer ara durak var. Mesafe olarak Otogar’a uzak kalan vatandaşlar bu ara duraklardan otobüslerine binebiliyorlardı. Ara durakların hepsinde otobüslerin akan trafiği aksatmayacak şekilde yanaşabilmeleri için cepler bulunuyor. Üstelik kampüs önünde bulunan ceplere bizzat belediye tarafından duraklar yapılmıştı zamanında. Belediye illa ki bu duruma el atmak istiyorsa otobüs firmalarıyla oturup bu ara durakların konumunu iyileştirebilir ve sadece bu ara duraklarda yolcu indirilip bindirilebilmesi şartıyla şehir içinde durulmasına izin verebilir. Belediye illa ki otobüs firmalarının ara duraklarda yolcu bindirip indirmelerini yasaklamak istiyorsa, Otogar’dan uzak mahallelere kalkan ücretsiz ve en az 20 dakikada bir hareket eden ring hatları koymak zorundadır. Ya da otobüs firmalarına servis olayını zorunlu hale getirmelidir.

Sakarya Gazetesi‘nin söz konusu durumla ilgili yaptığı iş güzar haberleri ve altına düşülen yorumları okuyabilirsiniz.

http://www.sakaryagazetesi.info/haberler.php?sayfa=detay&oku=20376&kategori=5

http://www.sakaryagazetesi.info/haberler.php?sayfa=detay&oku=21359&kategori=5

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Çok Tutarlı Tespitlerde Bulunabilen Blog: Eurovizyon

Bildiğin üzere sevgili okur bu sene Mayıs ayında İsveç’de düzenlenecek 58. Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmama kararı aldı geçenlerde TRT. Bu kararıyla TRT adeta benim sözüme kulak vermiş oldu. Şu yazımda Eurovizyon’dan neden çekilmemiz gerektiğinden bahsetmiştim bundan aylar önce. TRT Genel Müdürü de benim bloğu okumuş olacak ki (!) bu sene yarışmaya ülke olarak katılmayacağımızı açıkladı. Bakın ben de o yazımda ne yazmışım:

Ben bunu yaklaşık 4 yıldır söylüyorum ve yine söyleyeceğim: Türkiye, Eurovision’dan çekilmelidir sevgili okur. Eurovision, yapıldığı ilk yıldan beri bir kuruntu, kasıntı mücadelesidir bana göre. İlk yarışmayı organize eden “abi ülkelerin” diğer ülkelere kendilerince fark attıkları başka bir alan oluşturma mücadelesidir. İlerleyen yıllarda ise sürecin giderek ekonomik ve siyasi anlamda değeri olan bir sürece dönüştüğünü gördüklerinde, kendi kurdukları bu sistemi ve sahneyi “daha küçük kardeşlere” bırakmışlardır. Her yıl yarışmaya doğrudan katılma hakları vardır zira. Eurovision pazarında her daim var olup, istisnalar hariç hemen her yarışmaya gayet sıradan parçalar yollamışlardır.

Benim blogu okuyor mu bilmiyorum, ama kararın gerekçesi olarak yarışma birincisinin seçiminde yapılan haksızlık gösterilmiş. Yarışmada 2010 yılına kadar birinciler sadece izleyenlerin oylarıyla seçilirken, bu yıldan itibaren izleyici oylarının etkisi yarıya indirilmiş ve diğer yarısında da jüri oyları etkili olmaya başlamış. Avrupa Yayın Birliği’nin kurucu üyeleri Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya kendi yaşadıkları başarısızlıkları bir nebze olsun kurtarabilmek adına böyle bir karar almış. Zaten bir diğer haksızlık da bu saydığım ülkelerin yarışma finaline doğrudan katılabiliyor olması.

Türkiye, Polonya, Portekiz ve Bosna-Hersek’le beraber yarışmadan çekilen dördüncü ülke olmuş. Helal olsun bize böyle tavrımızı koyabilmişiz. (Gerçi ne kadar önemlidir, tartışılır.) Yarışmaya 1975’ten beri toplamda 34 defa katılmışız, sadece dört sene (1976, 1977, 1979, 1994) katılmamışız. Son 10 yılda bir birincilik (2003), üç dördüncülük (2004, 2007, 2009), iki yedincilik (2008, 2012) ve bir ikincilik (2010) kazanmışız.

Çok tutarlı tespitlerde bulunan blog, Proofhead My Resort’ten ve Bilecik’ten herkese selamlar…

Yurtiçi Kargo’nun Büyük Soygunu

Sevgili okuyucu belki şu yazımdan hatırlayacaksın Yurtiçi Kargo’yu ne kadar sevdiğimi. Bugünden itibaren Yurtiçi Kargo’yu sevmiyorum lan! Neden? Çünkü müşterilerine fahiş fiyatlarla hizmet verdikleri için.

Geçen gün Gittigidiyor.com‘dan açık arttırma ile şu plağı kazandım. Satıcı Ankara‘da oturuyordu. Ben Eskişehir‘de oturduğum için ve satıcının yollayacağı nesnede 50 gr ağırlığında ve 30 cm x 30 cm ebatlarında bir plak olacağı için kargonun az tutacağını hesapladım. Böylece açık arttırma ile aldığım plak hesaplıya gelmiş olacaktı. Satıcı satışın hemen ertesi gün ürünü kargoya verdi. Cumartesi kargoya verildi ürün ve pazar tatil olduğu için pazartesi evime teslim edildi, ancak gayet yuhani bir fiyata: 9.23 TL.

Plak özel bir pakette gelmedi. Yani ekstra koruma özelliği olan bir pakette falan değildi. Kargo ile gelen faturada verilen “hizmetin” fiyatları da yer alıyordu. Ankara’dan Eskişehir’e 50 gr.lık bir paket standart taşıma hizmetine giriyormuş ve fiyatı 5.86 TL imiş. Kargomu şubeden ben almadığım ve onlar evime getirdikleri için 1.56 TL “adrese teslim ücreti” ilave edilmiş. Bir de “Alıcı Ön Bilgi Hizmeti” adı altında 0.40 kuruşluk bir ücret eklenmiş ki bunun alınması zaten başlı başına yanlış. Zira beni ne arayan oldu ne de mesaj atan. Şimdi bu şekilde toplayınca 7.82 TL’lik bir fiyat çıkarmışlar. Bu toplam fiyata bir de %18 KDV eklenince fiyat olmuş 9.23 TL!

Lan ayıptır ayıp. Ankara’dan Eskişehir’e 15 liraya adam taşıyorlar otobüsle. Bu fiyata kargoculuk mu olur? Hizmet olarak çok iyisin Yurtiçi Kargo ama fiyat olarak kesinlikle çok kötüsün, adeta soyuyorsun müşterilerini. Hem de sürekli olarak seni tercih eden devamlı müşterilerini. Yapma böyle, n’olur yapma.

Burada bence Gittigidiyor.com‘a da bir görev düşüyor. Sonuç olarak uyguladıkları satış sisteminden kendileri de para kazandıkları için bizler Gittigidiyor’un da müşterileri oluyoruz. Ve müşteriler olarak bu kargo ücretlerinden hiç memnun değiliz. Koskoca Gittigidiyor’un bence ülkedeki tüm kargo şirketlerinin dikkatini çekebilecek kadar bir işlem hacmi ve günlük satış/kargolama sayısı vardır. Bence bu işi bir ihaleye dönüştürüp kullanıcıları için en iyi hizmeti ve fiyatı veren kargo firmasıyla anlaşıp site için resmi firma olarak belirleyebilir, biz müşteriler de böylece belirli bir tek fiyat üzerinden, ama makul bir tek fiyat üzerinden şimdiki gibi 10 TL değil, kargo hizmeti alırız. Çoğu zaman alacağım çoğu şeyi almaktan sırf kargoya ödeyeceğim saçma ücretler yüzünden vazgeçiyorum. Lütfen Hepsiburada, bu çağrımıza kulak ver!

Evrim Bu Kadar Salakça Reddedilmezdi!

Evrim vardır ya da yoktur, bu yazıda bunu tartışmayacağım sevgili okur. Ama geçen gün şans eseri denk gelip indirdiğim ve incelediğim “Yaradılış Atlası” isimli “eser”deki şu görseli senle paylaşmazsam inan çatlardım.

Bu atlas, pek çoğumuzun sosyal medyadan tanıdığı Adnan Oktar tarafından Harun Yahya adıyla yazılmış ve “Yaradılış Teorisi“ni ispatlamak, “Evrim Teorisi“ni çürütmek amacıyla hazırlanmış bir atlastır. Harun Yahya, bol bol resim ve fotoğraflar kullandığı bu atlasında bir takım bilimsel bilgiler vermeye çalışıyor, yetmiyor Kur’an’dan ayetlere başvuruyor. Bu atlasın tamamı kuşe kağıda basılıp okullara ücretsiz olarak dağıtılmış diye de bir söylence var hatta.

Harun Yahya bu atlasını tam dört cilt olarak hazırlamış. İnternet sitesinden ücretsiz olarak PDF formatından indirilebiliyor üstelik. Ben özellikle biyoloji bölümünde okuyan arkadaşlarıma tavsiye ediyorum indirmelerini. Neden diye soracak olursanız bir bilimsel çalışma nasıl yapılmamalıdır, bilimsel bir yalan nasıl ortaya çıkarılır, kime bilim adamı denir sorularıın hepsinin cevabını bu “eser”leri incelediğimizde görebiliyoruz.

Sunulan içerikler baştan sona yanlış, hatalı, bilimle bağdaştırılamayacak ifadelerle ve bilgi aralıklarıyla dolu. Kullanılan hiç bir görsel için kaynak belirtilmemiş. Fosillerin hiçbirisi için katalog numarası, detaylı bilgi verilmemiş. Tüm fosiller tek tip, sanki bilgisayarda hazırlanmış gibi. Ve en komik olanı da Harun Yahya’nın sadece görsel bir eleme kullanıp her fotoğrafın altına “Bakın 54 milyon yıl önce de bu böyleydi şimdi de böyle, demek ki evrim yoktur” diye yazması. Şu aşağıya koyacağım görselle de zaten tüyü dikmiştir kanımca.

Harun Yahya, timsah ile sincap arasında bir evrim yoktur diyor. Ulan iyi de hangi evrimci kalkıp bu görselleri çizerek sincaplar timsahlardan evrimleşmiştir dedi ki? (tıklayın büyük görün)

Ben biyoloji konusunda çok bilgili değilim. Aslında biyolojinin tüm alanlarında background’um çok iyi değil. Ama bu yazıyı hazırlarken bu söylediklerime katılan pek ço biyoloji bloguna rastladım. Orada da özellikle kitapta verilen familya adlarının yanlış olduğu, fosil ile günümüzdeki karşılıklarının bambaşka hayvanlar olduğu konusunda yığınla yanlışlıklar tespit edildiğine dair yazılar vardı.

Harun Yahya’nın yaptığı şey herkesin açıkça reddedebileceği görsellerle, insanları bilimsel sorgulamadan tamamen uzaklaştırıp kendi tarafına çekmek; müjdelerle, Kur’an’dan haberlerle kendine bir takipçi kitlesi oluşturmaktır. Tavsiyem mutlaka bir göz atmanız, bu çarpıklıkları kendinizin de görmenizdir.

Anadolu Habere Tavsiyeler

Anadolu Üniversitesi‘nde öğretime başladığım 2006 yılı Eylül ayından beri okulun gazetesi Anadolu Haber‘i takip eder, biriktiririm. Blogda da bu gazete ile onlarca yazı yazmışlığım vardır. Şu linktenAnadolu Haber” ile ilişkili yazılara hızlıca göz atabilirsiniz.

377. Sayı

Bana göre Anadolu Haber, Anadolu Üniversitesi gibi medya yönü güçlü bir üniversiteye yakışmayan bir okul gazetesidir. Haftalık olarak ve bazı dönemlerde de 15 günde bir olarak yayımlanan gazetede sadece ön ve arka sayfa renkli olarak yayımlanıyor. Bazı özel sayılarda gazetenin sayfa sayısı artsada genel olarak 8 sayfa ve siyah beyaz basılıyor. Bugüne kadar verilen özel sayılar Anadolu Haber 2 ve Mezuniyet Özel sayıları oldu.

Bu yazımda okulumuzun gazetesinde gördüğüm eksikliklerden bahsedeceğim ve gazete için bir takım önerilerde bulunacağım. Bunu belki de bu gazeteyi okulda en ciddiye alan kişi olarak yapacağım kendi çapımda.

629. Sayı

1. Sayfa Sayısı: Bugün süpermarketler bile 16 sayfalık kitapçıklar dağıtabiliyorsalar, üstelik bunların tamamı renkli olabiliyorsa pekala Anadolu Haber de bunu yapabilir. Anadolu Üniversitesi gibi her yıl etkinlik rekorlarının kırıldığı, aynı il içerisinde altı yedi tane farklı kampüs, tesis ve benzeri sosyal ve kültürel alanlara sahip bir üniversite herhalde yazacak haber bulma sıkıntısı yaşamaz. 8 sayfalık bir gazetede insan okulla ilgili bir gazete okuyormuş hissine kapılmıyor. Dolayısı ile Anadolu Haber’in sayfa sayısı arttırılmalıdır.

2. Renkli Baskı: Gazetenin sadece ilk ve son sayfası renkli olarak basılıyor. Diğer sayfalar tamamen siyah beyaz. Renkli baskının maliyeti arttırdığının bir gerçek olduğu ortada. Ancak en azından iç sayfalardan iki tanesi daha renkli olsa ve bu sayfalara da ilk sayfada manşet ya da sürmanşet olarak verilen haberlerle ilgili daha detaylı ve renkli görseller yer alsa çok daha başarılı olur.

3. Manşet Haberleri: Gazetenin ilk sayfasında yer alan manşet haberleri “devamı şu sayfada” diye bitiriliyor. İlgili sayfaya gittiğinizde de saçma sapan bir ya da iki sütunsuz resimsiz siyah beyaz bir haber buluyorsunuz, bu muydu manşet diyorsunuz. Manşette verilen haberler iç sayfalarda daha detaylı anlatılmalı, görsellerle desteklenmelidir.

Gazeteye çıktığım 489. Sayı

4. İç Sayfa Haberleri: İç sayfa haberlerinin çoğu insanın okumak için ilgisini çekmeyecek konum ve dizilimdeler. Halbuki insanların iç sayfa haberlerini de okumaları, pas geçmemeleri esastır. Bununla alakalı olarak Anadolu Haber, iç sayfalarda yer alan haberleri görsellerle desteklemelidir.

5. Öğrencilere Sorduk Kısmı: Gazetenin artık geleneksel hale gelmiş bir kısmı bu. Son sayfada renkli olarak yayımlanıyor. Her hafta farklı bir konuda öğrencilerin görüşleri alınıyor. Bence gazeteyle özdeşleştiği için bu kısım aynen kalmalı ve belki içeriği bir nebze olsun genişletilmelidir.

6. Bahar Şenliği Sayısı: Bahar Şenliği gibi mükemmel bir dönemde Anadolu Haber Bahar Şenliği’ne özel, tamamı renkli bir sayı çıkarmalıdır. Ayrıca her bahar şenliğinde sanki bahar şenliğini sadece Güzel Sanatlar Fakültesi kutluyormuş gibi davranıp sadece orada okuyan öğrencilerin fotoğraflarını yayımlamamalıdır.

475. Sayı – Tanıtım Özel Sayısı

7. Yılın İlk Sayısı: Bu sayı da yine cıvıl cıvıl koleksiyon değeri olan bir sayı olarak hazırlanmalıdır. Okula yeni gelen öğrenci eline aldığında “vay be ne okula gelmişim” demelidir.

8. Daha Fazla Öğrenci Katılımı: Öğrenciler gazete için makale, araştırma ve inceleme içerikleri hazırlayabilirler. Bunları Anadolu Haber editörlerine yollayarak yayımlanmasını sağlayabilirler. Bunlar, hem gazete için çok geniş bir içerik arşivi oluşturur hem de çok farklı konularda olacakları için gazetenin kültürel değeri artar.

9. Röportajlar: Ben öğrenci olarak diğer öğrenci arkadaşlarımın yaşamlarını merak ederim. Eskiden Anadolu Haber’de okulumuzda eğitime devam eden ve çeşitlli yönleriyle ön plana çıkan öğrenci arkadaşlarımızla yapılmış röportajlar olurdu. Bence bu çok başarılı bir uygulamaydı. Yeniden yapılmalıdır. Ben öğrencilerin ünlü simalardan çok, kendileriyle aynı şartlarda yaşayan, eğitim gören arkadaşlarını daha fazla ilham kaynağı olarak göreceklerinden eminim.

2008 Yılı Mezuniyet Özel Sayısı

10. Dağıtım: Anadolu Haber’in belki de en çok üzerinde durması gereken konu gazetenin dağıtımı olmalı sevgili okur. Gazete ne kadar iyi olursa olsun, eğer okuyucu ona ulaşamıyorsa ya da o okuyucuya ulaşamıyorsa hiçbir anlamı kalmıyor. Okulda Anadolu Haber için şimdiye kadar uygulanandan farklı dağıtım yöntemleri uygulanmalıdır. Kantinlere, fakültelerde koridorlara vs. mutlaka düzenli olarak koyulmalı, takibi iyi yapılmalıdır.

Okul gazetesi ilk bakışta çok küçümsense bile bence okul içerisindeki kitlenin iletişimi için en güçlü araçtır. Gazete sadece bir tabakanın diğerlerine bilgi verdiği bir iletişim aracı olmamalı, kitleleler arasında, aynı tabakalar, farklı tabakalar arasında da bir iletişim, organizasyon aracı olarak kullanılmalıdır.

Nacizane olarak yukarıya yazdığım 10 maddeye dikkat edilir ve uygulanırsa inanıyorum ki Anadolu Haber daha güzel bir gazete olacaktır.

Türkiye Eurovision’dan Çekilmelidir

Dün gece Bakü‘de düzenlenen 57. Eurovision Şarkı Yarışması‘ni izledik sevgili okur. Saat 01.00 sularında da sinir olup televizyonu kapattık. Her sene giderek siyasileşen ve adeta coğrafya dersine dönüşen bir Eurovision‘u daha geride bırakmış olduk böylece.

Birinci olan İsveç de dahil, nacizane müzik zevkime hitap eden tek bir şarkı bile yoktu lan. Yani ne bileyim, cidden çok kötüydü şarkılar. Sahne şovu yapacağım diye maymunlaşan tipler, ah ah ah diye birinci olan şarkı, bol bol iç çamaşırı gösteren bir Yunanistan… Müzikalitenin çok gerisinde, tamamen görselliğe (ki görsellik bile berbattı) ve dış politika oylamasına dayalı bir yarışmaydı, her sene olduğu gibi.

İsveç

Ben bunu yaklaşık 4 yıldır söylüyorum ve yine söyleyeceğim: Türkiye, Eurovision’dan çekilmelidir sevgili okur. Eurovision, yapıldığı ilk yıldan beri bir kuruntu, kasıntı mücadelesidir bana göre. İlk yarışmayı organize eden “abi ülkelerin” diğer ülkelere kendilerince fark attıkları başka bir alan oluşturma mücadelesidir. İlerleyen yıllarda ise sürecin giderek ekonomik ve siyasi anlamda değeri olan bir sürece dönüştüğünü gördüklerinde, kendi kurdukları bu sistemi ve sahneyi “daha küçük kardeşlere” bırakmışlardır. Her yıl yarışmaya doğrudan katılma hakları vardır zira. Eurovision pazarında her daim var olup, istisnalar hariç hemen her yarışmaya gayet sıradan parçalar yollamışlardır.

… Buradaki “5 büyük” ülke (İtalya, Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İspanya) yarışma için 5 büyük ekonomik katkı kaynağı sağlamaktadır ve finalde otomatik olarak ödüllendirilmektedirler… Kuralların tamamı.

Bizim gibi başka alanlarda bu abi ülkelerle rekabet edemeyen ülkeler de Eurovision’u milli dava haline dönüştürmüş, siyasi anlamda bir değer kazanmasına yol açmışlardır. Komşuların komşularına göz kırptığı bir coğrafya da yakın zamanda Azerbaycan katılana kadar bizim ülkemizin tek bir dostu olmadığını görüyorduk. Gerçi çok da önemli değildi böyle bir dostluk ama televizyon başında her sene Kıbrıs‘a 12 veren Yunan’ı, Yunan’a 12 veren Kıbrıs’ı izlemek canımızı sıkıyordu. Ya da bizim 10 puan verdiğimiz Ermenistan‘ın bize nah çekmesini kabullenemiyorduk. Almanya’dan az oy çıkınca Almancılara sövüyorduk, aynı Almancılar 12 puan verince gururlanıyor, sahip çıkıyorduk. Bosna-Hersek bize, bu yarışmada olduğu gibi, çok puan vermeyince “vayy ulan sizi bir kurtarmadık mı Sırplar’dan” diye hayıflanıyorduk. Hakkaten lan dün gece Bosna-Hersek’in şarkısı fena değildi bak, kadın Tuzlalı’ymış. Tuzlalı bir arkadaş vardı zamanında.

Bülend Özveren

Bu açıdan belki de el altından kendimize bir kültür bile oluşturmuş olduk. TRT‘de her yıl yarışmayı Bülend Özveren sunar mesela. Adam çok deneyimli bir televizyoncu olmasına rağmen sadece Eurovision zamanı sesini duyarız. O da sesini duyarız, yüzünü görmeyiz. Bülend Özveren, ülkeleri iyi bilir, kim nereye ne kadar verir, sonuçlar açıklanmadan önce tahmin eder ve söyler. Genelde de haklı çıkar. Coğrafya bilgilerimiz açısından faydalı ancak herşey önceden tahmin edilebildiği için müziğe verilen önemi göstermek adına saçma bir yarışmadır yani.

Eurovision’daki bana göre bir diğer saçmalık ise Avrupa’dan bahsedip İsrail‘i, Ermenistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı Avrupa kıtasına dahil etmektir. Bu bile yarışmanın nasıl bir siyasi zemine oturduğunu göstermeye yeterdir.

İşte tüm bu mantıksızlıklar silsilesine bir tepki olarak bence Türkiye artık Eurovision’dan çekilmelidir. Bu yarışma için harcanan her kuruşa yazıktır. Yok reklammış, yok tanıtımmış, inanın kimsenin de umrumda değil bence. Sertap Erener‘in kazandığı sene ne oldu, ne değişti? Ondan sonraki senelerde katılan çok daha güzel şarkılarımızı politik oylamalara heba ettiler. Bu durum çok kaliteli müzik adamlarımıza ne derece yansıdı? Çekilmek ayıp değildir. Bu sene Polonya, Avrupa Futbol Şampiyonası’nı yapacağız diye çekilmiş. Ermenistan da Dağlık  Karabağ Bölgesi‘ni halen işgal altında bulundurduğu ve Azerbaycan’la diplomatik kriz içerisinde olduğu için yarışmaya katılmadı.

Bu arada Karabağ demişken, belki de dün gece sevindiğim ve savunabileceğim tek şey oldu sevgili okur. O da Azerilerin aralarda sürekli olarak Karabağ’la ilgili vtrler gösterip dünyaya bu yönde bir tanıtım yapmalarıdır. Politik ama bence yerinde bir politik hamle oldu bu. Aynı Azerbaycan’da muhaliflerin de sokaklarda olduğunu ve yine bu yarışmayı kullanarak seslerini duyurmaya çalıştıklarını da hatırlatayım hemen. Sadece bu iki örnek bile artık müzik adına pek bir olayın kalmadığını gösterir bize.

Can Bonomono

Bu arada bizim Şaban’ın şarkısı iyiydi. Ama bu sahne olayı çok kötüydü. Yani ben beğenmedim. Şarkıyı kendisi yaptığı için vicdanı rahat olsun, kareograf düşünsün gerisini. Aferim oğlum.

Şu linkten ülkemizin Eurovision’daki tüm durumunu detaylı olarak görebilirsiniz.

Dijital Yaşam Maymunluğu

Geçen gün okulda bir seminere katıldım sevgili okur. Artık dijital yaşamın hayatımızın nasıl bir vazgeçilemez parçası olduğu konusunda sunumlar dinledik. Dijital yaşam sayesinde yapabileceğimiz “mucizevi” işleri gördük. Bunları bize bir “Dijital Yaşam Koçu” aktardı.

IPad'deki Slide hareketi

Bu seminerde eğitim sisteminin nasıl dijitalleştirileceği anlatılıyordu. Bundan kaçmak imkansızdı. Dijital yaşam işimizi o kadar kolaylaştırıyordu ki çıkardığım sonuca göre yakında öğretmen yetiştirmeye dahi gerek kalmayacaktı! “Dijital yaşam koçumuz” bize hayatımızın özüne işlemiş bu “dijitalliği” şu örneği ile çarpıcı bir şekilde açıkladı: “Artık yeni doğan bebekler hayata şu hareketle başlıyor“, dedi ve parmağını yana doğru salladı. Bu hareket I-Pad‘deki kaydırma hareketiydi. İşte herkesin evinde zaten hali hazırda bir I-Pad’i olduğu için bebeklerimizi bu hareketi yapmaktan korumak konusunda ne kadar çaresizdik biz…

Blogumun adresinin QR Code ile temsili

Çok basit bir teknoloji: QR Code. Çok basitçe olarak içine yerleştirdiğiniz bir metini, bir adresi çeşitli özel cihazlarla okuyup doğrudan o adrese ya da bilgiye erişmenizi sağlıyor. Bu teknolojinin sunum ile “DYK” tarafından anlatılmasını bir duysaydınız sanırsınız atomu parçalamışlar! Yarabbim!

Bu hafta Bilim Etiği dersinde de bu konuya değindim sevgili okur. İyi denk geldi ben de düşündüklerimi söyledim. Yaptığımız şey, o seminerde bize anlatılan şey bence bir “Dijital Yaşam Maymunluğu“ndan başka bir şey değildi. Sosyal platform destekli bir yaşam sürdüğümü inkar etmiyorum. Ancak bu kafama dank etitğinde kendimi bir elinde tablet sallayan diğer eliyle ağaca tutunan bir maymun olarak gördüm. Yazıyorum, iyi kötü çiziyorum ve bunları paylaşıyorum. Bu maymunluğun bir parçası oluyorum.

Eğitimin dijitalleşmesi korku verici bence. Kardeşimin her ödevini bilgisayardan çıktı alıp götürmesini, verilen bir araştırma konusunu doğrudan vikipedi‘nden kopyalayıp yapıştırdıktan sonra ödev hazırladım diye öğretmenine sunması ve o öğretmenin de bunu kabul etmesi korkularımı destekliyor. Bu neslin çocukları yazı yazamıyor sevgili okur. Ansiklopedi kullanmasını bilmiyor, interneti Google; Facebook‘u Google’ın kardeşi zannediyor. On iki yaşındaki bir veledi cebine I-Phone koyup okula yollayan gerizekalı annesi babası, çocuğunun okulda hafiyeliğe soyunup her şeyi kamera çekmesini kabul edebiliyor, tenefüslerde internete girip arkadaşlarına üstünlük kurduğunu düşünmesini sağladığı için de mutlu oluyorlar. En basit bir ihtimalle cebindeki bu bin beşyüz liralık telefonun çocuklarının önünü kesen bir zibidi tarafından alınmak isteyeceğini, belki de çocuklarının bu yüzden zarar görebileceğini düşünmüyorlar. Elinde internet erişimi olan ve mobil internet erişimi sayesinde çocuklarının porno’ya çok küçük yaşta aşina olmaya başlayacağını kestiremiyorlar.

Dersteki konuşmalardan ortaya çıkan bir diğer sonuç da teknolojinin bizi nasıl esir ettiğiydi. Arkadaşlarımızdan birisi bu durumu şu şekilde özetliyordu: “İzin günümde olmama rağmen sürekli iş yerinden arıyorlar.

Bence insanlığa artık teknolojik yaşam koçları değil, insan gibi yaşama koçları lazım sevgili okur. Teknolojinin kölesi olmak insana zevk verip, saç tellerini dikleştiriyor olsa bile en azından korunmalıyız. Bunu yapabilmeliyiz.

EKLEME: Seminerde tuttuğum notları buldum. İçeriside bir takım istatistiki bilgiler ve tahminler yer aldığı için sizlerle paylaşıyorum.

  • Yapılan sunumun başlıkları şu şekildeydi: Eğitimde Gelecek, Sosyal Medya, Dijital Yaşam Ne Durumda, Dijital Eğitim Seferberliği
  • Facebook’un 847 milyon aktif üyesi varmış. Ortalama arkadaş sayısı 130 kişiymiş. Ayda ortalama 40 dakika geçiriliyormuş Facebook’ta.
  • Linked.In’in 2 milyon şirket üyesi varmış.
  • Google +’ın 90 milyon kullanıcısı varmış.
  • Pinterest’in 21 milyon kullanıcısı varmış.
  • Amerikalılar’ın sosyal medyayı ne amaçla kullandıklarına dair ilginç yüzdeler verdi sunumu yapanlar:
    :: Arkadaşlarla iletişim: %67
    :: Aile bireyleriyle iletişim %64
    :: Eski arkadaşlarla iletişim %50
    :: Yeni arkadaş bulma %9
  • Geleceğin en gözde meslekleri; internet pazarlama uzmanı, yönetici menajerliği, ntwork-web uzmanlığı, sürdürülebilir iş modeli uzmanlığı, biyoloji ve gen uzmanlığı, her alanda kişisel içerik yaratıcılar, simülasyonculuk, senaryo tasarımcılığı, holografikerlik
  • Gelecekte olması muhtemel durumlar: Üniversitede çift anadal zorunlu hale gelecek, psikoloji ve hukuk bilmek her meslek için gereklilik olacak, kişisel girişimcilik artacak.