Category Archives: Deneyimler & Projeler

İlk defa yaptığım ya da yapılışına doğrudan yahut dolaylı olarak katıldım her türlü olay ile ilgili yazılar bu kategoridedir.

Alper’in Yeni Yatağı: Palet Projesi

palet08Bu sene yaptığımız büyük ebatlı işlerden birisi bu oldu sevgili okur. Bundan bir ay kadar süre önce başlayıp yaklaşık bir haftada bitirdiğimiz, tertemiz bir işten bahsedeceğim bu yazıda. Alper, uzun süredir kardeşiyle birlikte kaldığı evinde bir dekorasyon yapacağını söyleyince, kendisine “ahşap paletlerden bir yatak” yapabileceğini söyledim. Mustafa da paleti nereden bulabileceğimize dair çok parlak bir fikri olduğunu söylediğinde, plan aşağı yukarı kafamızda oluşmuştu.

Bir işi keyifli kılan şey, elbette fikrin orijinal olması ve emek sarf etmeyi gerektirmesidir sevgili okur. Evet, bizim fikrimiz çok orijinal değildi, daha önce yapılan bir dekorasyondu. Ama inan her birimizin verdiği emeğin karşılığında, ortaya çıkan işi görünce hepimiz hem Alper adına sevindik, hem de kendi adımıza gururlandık.

Önce gidip bir hurdacıdan ahşap palet aldık. İnternette bu tip projeleri yapanlar gidip yapı marketlerden tertemiz paletleri alıp doğrudan kullanıyorlar. Eh bunun pek de zor bir tarafı yok. Ancak bu şekilde temizlenmiş ve uygun ebattaki paletlerin fiyatları 50-100 TL/adet civarında oluyor. Biz ise çok da leş durumda olmayan 10 tane paleti toplamda 100 liraya aldık. Okumaya devam et

Reklamlar

Sanalpazar’la Alışveriş Tecrübesi: Akordeon

akord01Uzun sürekli ayrılıklar kötüdür. Ancak bu ayrılıkların belki de tek iyi yanı, geri döndüğünde -üstelik bir dolunayda- anlatacak çok şeyinin olmasıdır. İşte o hevesle başlıyorum.

Yaklaşık iki ay önce bir akordeon aldım sevgili okur. Bizim Ömer Burak’ın sattığı, İtalyan yapımı harika bir alet bu. Akordeona olan merakım ortaokul yıllarıma dayanıyor. Ortaokuldayken Çerkez Halk Dansları ekibindeydim. Oyunlarımıza eşlik eden müzikler inanılmaz ilgimi çekiyordu o yıllarda. Ortaokul bitip lise başlayınca Çerkez dansları maceram da bitmiş oldu. Ancak yıllar sonra, Üniversitenin hazırlık sınıfında şans eseri bir sabah, sınıf arkadaşımın telefon alarmını duyunca, yıllar önceki o melodiler bir anda aklımda belirdi. Arkadaşımdan o parçayı ve telefonunda bulunan tüm diğer Çerkez melodilerini aldım. O günden bu yana, Çerkez kültürünün tamamına değil ama özellikle müziğine büyük bir ilgi duydum. Bu ilgimin yıllar içerisinde bloga olan yansımalarını da okudun hatta.

Böyle böyle yıllar geçer ve çevremizdeki müzisyen sayısı artarken nihayet akordeon çalan biriyle, Ömer Burak’la tanıştık. Efendi’den Utku’yla da samimi olmamız aynı döneme rastladı aslında. Biraz Burak’a imrenip biraz da Utku’nun teşvikiyle, biraz da şans eseri kendime Paolo Soprano marka bir akordeon aldım.

Enstrüman kozmetik olarak kusursuz. İşlevinde hiçbir kusur yok. Tahmin ettiğimden biraz daha ağır sadece. Kayışları sapasağlam. Belki de tek kötü yanı taşıma çantası. Çok ciddi bir tamirata ihtiyacı var. Ancak, işin içinde tamirat olunca bu durum beni biraz heveslendirmedi de değil.

Ömer Burak, akordeonda genellikle klasikleri, akordeonla duymaya alıştığımız parçaları çalmayı tercih ediyor. Ancak benim tercihim ise yazının başındaki uzun girizgahtan da anlaşılacağı üzere Çerkez müziklerinden yana.

Yeni taşındığım evin hemen altında bir müzik dükkanı var. Buranın sahibi, Eskişehir’in sayılı akordeon sanatçılarından biri. Bu benim için harika bir tesadüf. Planım kısa süre içerisinde kendisiyle ders konusunda görüşmek. Böylece ilk defa bir enstrümanı daha iyi çalabilmek için ders almış olacağım.

akord02

Şimdi yazının başlığındaki konudan bahsedeyim biraz da. Akordeounu satın almak için Ömer Burak’la anlaştıktan ödemeyi kredi kartıyla taksitlendirebilmenin tek yolu olarak al sat sitelerine ve komisyonlarına göz attık. En popüler al sat siteleri gittigidiyor, sahibinden ve sanalpazar malumunuz üzere. Bunlar özetle, satıcı ve alıcı arasında güvenli alışverişi temin eden, tarafların birbirlerini dolandırmalarını önleyen siteler. Üçü arasında komisyon oranı en düşük site sanalpazar. Bu sitede Ömer Burak, akordeonunun ilanını açtı. Ben de girip kredi kartımla satın aldım. Daha sonra Ömer Burak ürünü kargoya vererek bana ulaşmasını sağladı ve kargo bilgilerini sisteme girdi. Ben de tarafıma ulaşan kargoyu aldığımı ve ürünün sağlam olduğunu sisteme teyit ettikten sonra beklemeye başladık. Normalde, birkaç iş günü içerisinde site benden aldığı paradan kendi komisyonunu kesip kalan parayı satıcının hesabına geçirmeliydi. Ancak öyle olmadı.

Alıcı ve satıcı birbirini dolandırmasın diye kurulan bu sitenin bizzat kendisi, dolandırıcı çıktı! Üstelik ufak bir araştırma yapınca tek mağdurun bizler olmadığını da görmüş olduk. Bu sitenin bağlı olduğu ticari kuruluş, iflas etmiş. Bu kuruluşa bağlı olan tüm alt kuruluşların da hesaplarına da tedbir konulmuş. Dolayısıyla sizin yatırdığınız para sizden çıkıyor ve doğrudan şirketin kasasına gidiyor. Ama şirket bu parayı satıcıya aktarmıyor. Siz belki dolandırılmıyorsunuz ama ürünü size satan kişi düpedüz dolandırılıyor, mağdur ediliyor. Buradan alacağı parayı bir yıldan daha uzun süredir bekleyenler olduğunu falan gördük araştırınca.

Diyeceksin müşteri hizmetleri? Yok öyle bir hizmetleri. Bir numara var arıyorsun, yalan. Mesaj atıyorsun cevap yok. Bize olmadı ama başkaları dalga geçer cevapların atıldığını falan da ağlamış ekşide. 22 Ağustosta satıcının parasını alamadığını ve mağdur olduğunu belirten bir mesaj attım. Takip eden günlerce aynı mesajı defalarca attım. Nihayet bu mesaja 5 Ekim günü ürün bedelinin satıcıya aktarıldığına ilişkin bir mesaj attılar. Böylece, şanslıyız ki, mağduriyetimiz iki ay sürmüş oldu.

Her türlü aksilikten ders çıkarmasını bilen blog Proofhead My Resort uyarıyor: Sakın Sanalpazar’a bulaşmayın.

Yazı burada bitiyor. Ama enstrümandan bahsedip de video koymamak olmaz. Ufak hatalarla da olsa malımızın arkasındayız, malum bu gece dolunay var. Sevgilerle.

16 İğnelik Hastalık Maratonu

Bayramdan önceki haftanın benim için önemi, şüphesiz yıllar sonra, yediğim iğneler oldu. Üşütmüşüm. Hep üşütürüm. Üst solunum yollarım çocukluğumdan beri hep sorunlu olduğu için bu organlara bağlı olarak türlü türlü hastalıklar yaşıyorum. Her sene istisnasız hastalanır, çoğunun ayakta geçirdiği hastalıklar beni yataklara düşürür ve boğazımı mahveder.

igne01

İlk aldığım ilaçlar

Birkaç hafta önce, Mustafa Rusya’ya gitmeden hemen önceki günlerde, birkaç gece dışarı çıktık. O akşamlardan birinde üşüttüm. Pazartesi sabahı dayanılmaz bir baş ağrısı ve halsizlikle Bilecik’e geldim. Aile hekimim boğazıma bakınca hemen bir günlük rapor ve bir de antibiyotik yazdı. Eğer çarşambaya kadar iyileşemezsen gel, iğne yazacağım, dedi. Ben de hemen watsapta bir grup kurdum hastalığımla ilgili olarak ve Hazal‘ı, Utku‘yu ve Alper‘i ekledim. Bunlar benim hasta olmama inanmadılar. Zaten hep inanmazlar. Neyse, salı sabahı, bir önceki günden daha kötü uyanınca Acil’e gitmeye karar verdim. Böylece bunlar da inanmış, görmüş oldular ve bana inanmadıkları için çok pişman olup özür dilediler.

Hastalandığımda boğazımı doktora göstermek çok enteresan oluyor. Eline abeslangı alıp dilime bastırınca, gözleri büyüyor hepsinin. Tıpkı aile hekimi gibi, acildeki doktorun da tepkisi bu oldu: Uff, çok fena. İlaçlarımı gösterdim. Hepsini bırak, iğneye başlıyoruz, dedi. Hemen orada bir tane penisilin kendi vurdu. Bir de reçete yazdı ve sabah akşam dedi. Çıktığımda sabah akşam diyorsa iki üç gün gelirim herhalde diye düşünmeye başladım.

igne02

Penisilin iğnesini yedikten sonra inan kendime geldim sevgili okur. Gün içinde yaptıklarımı bir kenara bırakıp, akşam nöbetçi eczaneden ilaç almaya gittiğim sahneye geliyorum. Eczacıya reçeteyi uzattım. Reçete dediğim de ufacık bir kağıt, üzerinde barkod var. Eczacı hemen tezgahın altından 15 tane enjektör çıkardı. O kadar enjektörü bir arada görünce ne olduğumu bilemedim, başım döndü. Adam turuncu renkli 14 kutuyu (İecilline) gösterip,  “Bunları sabah akşam vurduracaksın, bu yeşil olanı da (Deposilin 1.2) son iğneden bir gün sonra vurdur. Bu sonuncu depo penisilindir.” dedi. O akşamdan başlayarak tam bir hafta boyunca, her sabah Bilecik Devlet Hastanesi Acil’inde ve akşamları Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi Acil’inde iğne yaptırdım. Bilecik’te değil ama Eskişehir’de bir baktım ki hemen herkes aynı iğneyi yaptırıyor. Bana iğneyi yazan doktorun tarzı bu şekildeymiş demek ki 🙂

igne03

Penisilin iğnesi yakıyor. Gerçekten çok yakıyor. Bunun sebebi iğnedeki solüsyonun pH değerinin çok düşük olması, yani asidik olması. O yüzden iğneyi batırdıktan sonra ilacı yavaşça vermek daha da çok yakıyor. En çok yakan da depo antibiyotik dedikleri Deposilin 1.2. Çünkü bunun solüsyonu, dolayısıyla ilaç miktarı daha fazla. Unutmadan söyleyeyim, bu iğneleri aile hekimleri yapmıyor. Özel hastaneler de yapmaktan imtina ediyor ve sizi devlet hastanesine yönlendiriyor. Çünkü söz konusu penisilin olduğu için her zaman alerji oluşturma riski varmış. Bana istisnasız tüm iğneleri olduktan sonra en az 10 dakika daha hastanede beklememi söylediler. Neyse ki herhangi bir terslik olmadı ve bir haftalık iğne tedavisinden sonra şu anda sapasağlamım.

Bu Seneki Dragon Maceramız

Kısa sürdü. Evet, yazının iki kelimelik özeti bu aslında. İlk defa takım kurmakta bu kadar zorlandık. İlk defa bu kadar tırmaladık ve uğraşımız çok kısa sürdü ne yazık ki. Yazının devamı sizi çok şaşırtacak.

196418_340Bu sene Dragon Yarışları için iki tarih açıklandı: İlki 19 Mayıs, ikincisi ise 4 Hazirandı. Biz daha önceki iştiraklerimizden dolayı bu yarışları büyük ilgiyle takip eder ve takım sporlarına olan ilgimizi göstermekten çekinmeyiz. Her sene ilk olarak yaptığımız üzere, takıma adam almadan önce takım kaptanını seçtik. Kaptanımız Emre olacaktı. Sonra, önceki yıllarda kullandığımız takım adını değiştirdik ve Caner’in önerisiyle The North Remembers yaptık.

Bu sene daha önceki yıllardaki ekibimizden geriye Alper, Volkan, Emre, Koray, Murat ve ben kalmıştık. Takımda en az 3 tanesi bayan olmak üzere 11 kişi olması gerekiyor. Biz de eksik olan oyuncuları birer ikişer tamamlamaya başladık. Önce Alper’in kardeşi Caner’i ve Murat’ın bir arkadaşını aldık takıma. Daha sonra bizim bölümden arkadaşımız İlayda dahil oldu. Emre’nin kız arkadaşı Göksu ve Göksu’nun bir arkadaşını daha alınca takım tamamlanmış oldu.

19 Mayıs yarışı öncesindeki cumartesi günü prova yapmak için yollara döküldük. Ancak son dakikada Murat’ın arkadaşının, Göksu’nun arkadaşının gelemeyeceğini öğrendik. Hemen yakın arkadaşımız Özlem ile Utku kardeşimizi aradık. Utku yardımımıza koştu. Üstelik sadece kendisi değil, yanın da bir de arkadaşını getirdi sağ olsun. Yapacak bir şey yok diyerek bu halde antrenmana doğru yola çıktık. Özlem işten geç çıktığı için, Volkan’da sınavı olduğu için antrenmana gelemedi. Böylece asıl yarışta olacak dört kürekçimiz antrenmana çıkmadı.

Aslında tamtamcı olarak düşündüğümüz Göksu’yu, arkadaşı ve Özlem gelmediği mecburen küreğe kaydırdık. Murat’ın gelmeyen arkadaşı ile Volkan’ın yerine de Utku ve misafiri olan kardeşimiz geçtiler. Antrenmanı müthiş rüzgarlı ve yağmurlu bir havada yaptık, bitirdik. Ceyhun sağ olsun çok yardımcı oldu bize.

19 Mayıs günü, Eskişehirli bir şehidimiz olduğu için tüm etkinlikler iptal edildi, yarış olmadı. Olsun dedik, bizim için önemli olan 4 Haziran’daki yarış. Ekibe son halini verip yarışı beklemeye başladık. Yarıştan hemen önceki cumartesi günü son antrenman için organizasyon ekibi duyuru yaptı. O hafta sonu takımdaki herkesin işi vardı ve ne yazık ki antrenmana gidemedik. Olsun,  dedim yine. Hayatlarındaki ilk küreği yarış esnasında çekecek olan takımı iyi motive edip bir de senkronize olmalarını sağlarsak yine olur bu iş dedim.

Yarıştan bir hafta önce Murat ilk bombayı patlattı: Açık öğretim sınavları olduğu için yarışa gelemiyormuş. Onun yerine Caner’in bölümden bir kardeşimiz katıldı ekibe, Tarık. Murat’a epey bir sövdükten sonra bu sefer de Göksu’nun arkadaşının takımda olamayacağını öğrendik. Böylece bu arkadaş da elini küreğe sürmeden takımdan ayrıldı. Bunun üzerine İlayda hemen devreye girip bir arkadaşını takıma dahil etti. Tamam dedik, artık giren çıkan olmaz herhalde. Ne de olsa yarış yarın olacaktı.

Oldu. Murat’ın arkadaşı cumartesi günleri çalıştığını söyleyerek takımdan ayrıldı. Eli küreğe değmeden takımdan ayrılan bir kişi daha! Yine ben, üstelik dışarıda oldum halde söve söve küçük kardeşim Mustafa’yı çağırdım. Böylece bu sorunu çözmüş olduk. Oh, dedik ve arkamıza yaslandık. Nihayet rahat bir nefes aldık, dedik.

Telefon çaldı. Tedirgin olup bir birimize baktık. WatsApp grubunda yazan Koray’dı! İşi çıkmış gelemiyormuş! Yuh dedim artık bu nedir lan? Koray’ın da Murat gibi ayrılması sebebiyle takımdaki tecrübeli sayısı bir anda 4 kişiye düşmüş oldu. Teknede yalnızca iki sıra tecrübeli adam kalmıştı artık. Geriye kalanların hepsi ilk defa yarış günü yarışacaklardı (Caner ve İlayda hariç, onlar antrenmana katıldı). Koray takımdan ayrılınca yapacak bir şey kalmadı diye düşünürken sağ olsun yine İlayda koştu yardıma ve Alper Alp kardeşimizi takıma çağırdı. Ulan dedim, artık tamam. Bu saatten sonra takımdan çıkmak yasaktır. Yarın yarışta görüşürüz. O gece Alper’de kaldım. İç huzuruyla uyandım. Aylar sonra ilk defa yüzüme çarpan güneşle uyandım. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Yarış sabahı içimde müthiş bir huzurla uyandım. Lan dedim, çok badireler atlattık ama oldu be, nihayet suya inebileceğiz. Hatta bir önceki gün bastırdığım takım logosunu falan düşünüp mutlu oldum. Gidip Uğurluoğlu kardeşleri uyandırdım. Airguitar’la Opeth çaldık sabah sabah. Derken telefon çaldı. Baktım Emre mesaj atmış. İlayda’nın ayarladığı kız arkadaşının ev arkadaşı hastanelik olduğundan ve kızın başında hastanede ondan başka bekleyecek kimse olmadığın yarışa gelemiyormuş. Eh, yarışa bir saat kaldığı için ve eksik kadroyla yarışamayacağımız için bu yolun sonu demekti. Tüm sürecin başından beri suskunluğunu koruyan Alper, yutkundu ve ağzından tek bir sözcük çıktı: BETÜL!

Aslında en başından beri takıma dahil etmek istediğimiz üç isim vardı: Togay, Utku ve Betül. Ancak bu arkadaşlarımız kendileri de istemelerine rağmen çeşitli sebeplerle katılamamışlardı. İşte şans ya Betül’ün o gün işi iptal olmuş. Çaresizlik anımızda Betül’ü online gören Alper hemen teklifi yaptı ve 20 dakika sonra Betül’ü de almış şekilde, iki arabayla yola çıkmıştık bile.

north

Yarışın ön elemesinin yapılacağı Sarısungur Göleti’ne vardığımızda müthiş bir kalabalık vardı. Bu zamana kadar gördüğüm en yoğun katılımdı bu. Yaklaşık 30 takım olduğu söyleniyordu. Kuralar için takım kaptanı çağrıldığında, umarım ikinci dörtlü içerisinde yer alırız diyordum. Ama olmadı. Takım kaptanımız gitti 1 numarayı çektik. Yani günün ilk yarışında biz olacaktık. Etrafta her sene olduğu gibi pek çok iddialı takım da vardı. Bunlar ayakkabısından eldivenine bir örnek kuşanıp gelmişlerdi.

Tekneye binmeden önce oradaki bir hocamızdan takım fotoğrafı çekmesini rica ettik. İşte bu yazı da sırf bu fotoyu beklediğim için böyle gecikti. Fotodan sonra tekneye bindik. Takımın yarısından çoğu, antrenman dahi yapmadan yarışacaktı. Bu müthiş bir dezavantajdı ama dragon yarışının en güzel yönü de buydu aslında. Şansın hep vardı. Önemli olan koordine olmaktı. Biz ilk sırada yarışacaktık ama şansımıza bizimle birlikte yarışacak takımlardan biri de D-Dragons isimli takımdı. Bunlar, Demir Döküm Grubu’nun özel bir takımıydı. Bizimle birlikte gölete inip başlangıç noktasına geldiklerini gören bizim çocuklar acayip tedirgin oldular ve işte bu moral bozukluğu bizim bu sene ki maceramızın sonu oldu.

north2

Yarış başladı. Beş dakika boyunca inanılmaz bir hırsla kürek çektik Alper’le. Alper’in anlık olarak ayağının kaymasına rağmen hemen toparladı. Önceki yılların aksine bu sefer en önde olduğumuz için takımı izleyemedik. Hiç olmaması gereken oldu ve önde kopup giden iki takımı görünce bizim çocuklar çekmeyi bıraktılar. Bu, daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Ancak sonuçta ilk defa kürek çekmişlerdi. Kürek tutmayı dahi bir saat önce öğrenmişti çoğu. Yarıştan sonra herkese teşekkür ettik ve kurduğumuz gruptan çıkmamalarını tembihledik. Bir kere daha gördük ki antrenman her şey demekmiş.

Bakalım, Eylül ayında bir yarış daha olacak. O yarışa da katılacağız. Kim bilir, belki sefer şansımızı epey zorlarız 🙂

Basit Müdaheleler: Plakçalar Kapağı

Bağımsız bir plakçalara sahip olmak iyidir. Sahip olduğunuz plakçalar “direct drive” diye tabir edilen türdeyse, yani plak tablası dönme hareketini doğrudan bir motora bağlı olarak gerçekleştiriyorsa, iyi ve muhtemelen pahalı bir makineye sahipsiniz demektir. İşte bu pahalı olma durumuna bir alternatif olarak “belt drive” plakçalar geliştirilmiştir. Eğer evinizde seksenlerin ortalarında, doksanların başında alınmış bir müzik seti varsa, bu setin en üstünde de bir plakçalar varsa çok büyük ihtimalle “belt drive” dediğimiz bu sisteme sahip bir plakçalarınız var demektir. Burada plak tablasının dönme hareketi, motordan bir kayış (belt) yardımıyla aktarılarak sağlanmaktadır. Yıllar geçip kayış eskidikçe plak tablası titremeye başlar. Kayış kopabilir, diş atabilir. Ancak ortalama bir ev kullanıcısı için pekala belt drive plakçalar da kullanılabilir. Önemli olan iyi bir iğneye sahip olmaktadır.

philipsBenim beş altı yıl önce, komşumuzun eski müzik setinden sökerek bağımsız hale getirdiğim bir plakçalarım vardı. Philips‘in FP9300 modeli. Sizde yoksa bile apartmandaki bir komşunuzda vardır ya da en azından bir yerlerde görmüşsünüzdür. Şu anda baktım gittigidiyor’da falan “bakım isteyen” bir tanesini 175 liraya satıyorlar. Tüm müzik setinden plakçaları ayırmak aslında basit bir iş. Plakçaların sistemle bağlantısını iki kablo sağlıyor sadece: Güç kablosu ve ses çıkış kablosu. Bunları iyi ayıklayabilirseniz, pekala harici bağlantılarla kullanmaya devam edebilirsiniz.

Plakçaları ayırdıktan sonra, yıllardır kullanmaya devam ettim. Hatta kendi evime taşındıktan sonra da yanımda getirdiğim ilk eşyalarımdan birisi bu olmuştu. Ancak bu plakçaların kapağı ilk günden beri kırıktı. Dolayısıyla setin üzerini kapatmıyordu. Nasıl ederim ne yaparım diye düşünerek birkaç yılı geride bıraktım. Daha sonra bir sabah bu işi çözmeye karar verdim.

Önce üst kapakla plakçaların bağlantısını sağlayan pimlerin hangi noktalara temas ettiğini çizdim. Daha sonra üst kapağa her bir pim için sıralı olacak şekilde karşılıklı dörder delik açtım. Bu aşamada ne yazık ki çok da estetik olmuyor. Çünkü bu deliklerden ip vs. geçirmeyi deneyince üst kapağı tutmadığından emin oldum. Ben de kolay bükülebilen ancak üzerindeki plastik kaplama sayesinde çok dayanıklı olan bir tel kullandım. Basitçe dikiş attım mika kapağın üzerine.

pikap06

derbi

İşte bu güçlü yapıştırıcıyı kullanıyorum

Daha sonra bu deliklere pimleri oturtup kapağı ve plakçaları bağlamış oldum. Üst kapakta birkaç kırık ve çatlak vardı. Buraları Derby marka güçlü yapıştırıcı ile yapıştırıp üzerine bir de aktivatöründen sıktım. Taş gibi oldu. Normal bantlara göre daha güçlü olduğu için 3M marka çift taraflı bantla da üzerinden geçtim. Şimdi geriye tek eksiğim bu üst kapağın üzerini bir tür folyoyla kaplamak kaldı. Bir dönem laptopların falan üzerini kaplardık hani. O türde bir folyo arıyorum şimdilerde.

Bu türde “how-to-build (nasıl yapılır)” yazıları için ayrı bir kategori açmayı düşündüm. Ancak sekiz yıldır bu yazıları bir şekilde diğer kategorilere yedirdiğimi gördüğümden vazgeçtim. Öpüyorum.

 

Sercan’ın Ziyareti ve Airsoft Deneyimimiz

topluSercan‘ın Eskişehir’e bizi görmeye her gelişinde ayrı, apayrı bir atraksiyona giriyoruz sevgili okur. Bu bizde giderek psikolojik bir takım değişiklikler de yaratıyor. Zira Sercan ne zaman Eskişehir’e geleceğini söylese, ben istemsizce gülüyor ve yine çok eğleneceğiz diyorum. İçim çok eğlenecek olmamızın verdiği heyecanla doluyor. İstersen Sercan’ın daha önceki Eskişehir ziyaretlerini ara oku blogda ve ne demek istediğimi gör 🙂

Bu sefer de aynısı oldu. 18 Mayıs akşamı çıktı geldi Sercan. Ertesi gün resmi tatil olduğundan, hep birlikte oturup ertesi gün yapacaklarımızı planlamaya başladık. Ertesi sabah kahvaltıda buluştuk. Kahvaltıda Volkan’ın tavsiyesine uyup London isimli mekana gittik. Bu sıralar da böyle şehir isimleriyle açılan mekanlar pek popüler oluyor. Bir de New Castle var mesela. Ama o başka bir hikaye. Neyse, kahvaltıda buluştuk. Aynı zamanda 19 Mayıs, Volkan‘ın doğum günüdür. Kahvaltıya en son Volkan gelmesini de fırsat bilip Sercan ve Alper, doğum gününe özel nutellalı pankek hazırladılar. Üzerine bir de mum çakınca, ortaya bir doğum günü pastası çıkmış oldu! Garsonlar bile gelip gelip baktılar ve Alper’i tebrik ettiler fikrinden dolayı. Volkan geldi, şaşırdı ama mumları da üflemekten geri kalmadı. Uzun süredir yaptığımız en iyi kahvaltıdan sonra, kimin aklına geldi nasıl oldu hatırlamıyorum, ortaya bir fikir atıldı: AIRSOFT!

Eskişehir’de bir tane açılmış: W&D Airsoft. Alper aradı hemen randevu aldı. Oyunlar en az sekiz kişilik takımlar halinde, en az iki saat süreyle oynanıyor. Biz daha önce hiç oynamadığımız için açıkçası biraz da bizi neyin beklediğini bilmeden heyecanla oyun saatinin gelmesini bekledik. Üç arabayla kalktık şehrin biraz dışındaki oyun alanına geldik. Kim kim? Alper, Volkan, Özlem, Sercan, Utku, Koray, Emre ve ben.

Alan epeyce büyük, doğal bir arazi. Bir tanker, birkaç baraka, yığınaklar, birikintiler, çalılar ve ağaçlarla kaplı bir arazi. Dolayısıyla çeşitli senaryolar oynamak için elverişli. Burada giyeceğiniz kıyafeti, kullanacağınız silahı, telsizi ve mühimmatınızı veriyorlar. Oyun ücreti 50 lira. Bunun içerisinde 5 tam dolu şarjör var. Olur da şarjörleriniz erken biterse ilave her şarjör 5 lira. Gece oyunları için kullanılan fosforlu mermiler ise 6 lira 😉

topsuz

Şimdi oturup Airsoft nasıl oynanıyor ya da biz nasıl oynadık onu anlatmak istemiyorum. Biliyorum ki bizim için yeni olsa da pek çoğunuz için bu bağımlılık seviyesinde bir oyun. Kaldı ki o akşam oradan ayrılırken bizim de kendimize sürekli sorduğumuz buydu: “Lan bu zamana kadar neden oynamadık?

Ama hiç bilmeyenler için birkaç faydalı detay vermeliyim galiba. Oyunda kullanılan silahlar boncuk atıyorlar. Çocukluğumuzda bir dönem boncuklu silahlar popülerdi hani. İşte o boncukları atıyor silahlar. Kullandığınız techizatlar bire bir replikalar. Yani görünüş, boyut ve ağırlık olarak gerçek silahlarla aynı özellikteler.

Oyun, bir askeri strateji oyunu. En büyük kuralı da dürüst olmak. Yaklaşık 50 yıldır oynanıyormuş ve halen daha izli mermi yapılmamış. Yani bu ne demek? eğer biri sizi vurursa dürüstçe vurulduğunuzu söyleyip oyundan çıkıyorsunuz.

Mermiler acıtıyor mu? Evet, acıtıyor. Vurulduğunuz mesafeye bağlı olarak kızarıklıkla şişlik arasında bir etki bırakıyor. Vurulduğunuz halde dürüstçe çıkmazsanız daha çok canınız yanacağı için en güzeli dürüst olun.

Ne olursa olsun, istersen buğulansın, ister çamurlansın, oyun alanında asla ve asla gözlüğünüzü çıkarmayın. Oyunun en büyük riski bu. Gözünüze mermi çarparsa muhakkak zarar verir. Silahların etkili menzili 60 metreymiş. O yüzden sakın gözlüğünüzü çıkarmayın.

Muhakkak bot giyin. Kendinize ait kıyafetiniz (elbetteki askeri kamuflaj) varsa daha iyi olur. Ancak yoksa da bizim gittiğimiz W&D Airsoft’un en iyi yönü, size tertemiz kıyafetler veriyor olması. Oyunu sürekli oynayanlar silahlar da dahil olmak üzere tamamen kendi teçhizatlarıyla geliyorlarmış.

Oynarken en önemli şey gaza gelmemek, akıllı hareket etmek ve takımın diğer üyeleriyle sürekli iletişim halinde olmak. Bunu nasıl yapacağız? Telsizle!

Dediğim gibi oyunun nasıl oynandığına, oyun içerisindeki senaryolara falan değinirsem başlı başına bir yazı yazmak gerekecek. O gün şansımıza yanımıza bir aksiyon kamerası vardı. Bu kamerayla ilk senaryonun tamamını çektiler. Daha sonra Sercan ve Alper bu görüntülerden bir kolaj yaptılar ve karşınızda ilk Airsoft oyunumuzun videosu:

Dikkatli izleyici Sabhankra şarkılarının isimlerini fark etmiştir. Ne yapalım lan! Seviyoruz işte. Evet, özet olarak eğer hiç denemediyseniz işte size bir fırsat. Bu oyunu oynamayı deneyin. Biz bir sonraki oyun için şimdiden planlar yapmaya başladık bile 😉

03

 

23 Nisanlar ve Ben

Bu yazıyı aslında dün yayımlayacaktım. Ama birkaç ekstra işler çıktığı için yetişemedi, bugüne kaldı. Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı‘ydı. Nedenini bilmiyorum ancak oldum olalı 23 Nisan’ı çok daha fazla sevmişimdir. Lise’de de mesela 19 Mayıs’ı kutluyorduk. Ama şu an 19 Mayıs’lara dair hatırladıklarım o kadar az ki… Ama 23 Nisan’lar benim için hep eğlenceli geçen zamanlar olmuştur, çok daha fazla anım vardır o günlere dair.

Aile albümünü karıştırınca geçmiş 23 Nisan’larıma dair bir sürü fotoğraf buldum. Bunlardan en güzellerini seçtim bu yazı için. Bu benim için nostaljik ve eğlenceli bir yazı olacak.

00Bu fotoğrafta Tunceli‘deyiz. Sene 1992. Fotoğraftaki tarih okunabiliyor. 24 Nisan 1992. Burada 4 yaşındayım. Elimdeki bayrak muhtemelen bir önceki gün yapılan kutlamalardan alınmış. Ya da babam getirmiştir. Yerde duran oyuncak tankı hala hatırlıyorum. Tank yürüdükçe o adamların kafaları aşağı yukarı inip çıkıyorlardı. Pek bir tosun tombarlak ya da Hazal‘ın tabiriyle “Çabi” bir çocukmuşum. Bu fotoğraf çekildikten bir sene sonra Eskişehir Sivrihisar‘a taşınmışız. zaten 1994’te de okula başlamışım.

01Bu yukarıdaki fotoğrafta, ilkokul 1. sınıftayım. İlk 23 Nisan’ım diyebiliriz. Annem o zaman önlüğümün üst cebine hep mendil koyardı. Okul hayatımın ilk senesi olduğu için hiçbir atraksiyona girmeden kutladığım ilk ve tek 23 Nisan bu seneydi. Atatürk büstünün önünde öylece duruyorum. Ama muhtelemen trampetçileri izleyip epey iç geçirmişimdir. Bir gün bende çalacaktım o trampetten! Ancak bunun için iki sene daha beklemem gerekecekti.

02

Ve ilkokul 2. sınıftayım! Polis olmuşum! Trafik polisi olmuşum ama. Babamın büyük şapkası nasıl da kocaman durmuş kafamda. O günü tüm detaylarıyla hatırlıyorum. O sabah okula tek polis ben olacağım diye gitmiştim. Hatırlıyorum, annem son sabah ayarlamıştı gömleği falan. Ama ilkokul birinci sınıfta, adı Gözde olan ve fotoğrafta yanımda görünen kız çıkagelmişti. Bu kızın da annesi polisti Sivrihisar’da. Biraz keyfim kaçmıştı ama olsun lan dedim. Bizi tuttular okul konvoyunda en önlere yerleştirdiler. O ne biçim forstur anlamazsın sen. Tüm tören boyunca arkadaşlarım gelip gelip bana bakmıştı.

03Sonra piyasaya Murat çıkıyor. Okula başlıyor ve daha ilk 23 Nisan’ın da polis kıyafetlerini giyiyor. Hem onun malzemeleri daha çok benden. Yeleği var! Silahı var, daha ne olsun! Ama fark ettiysen ben de nihayet okulun bando takımına girmişim trampetçi olarak. Bunun mutluluğu yetmiş bana. Bu fotoğrafı muhtemelen törenden geldikten sonra çekilmişiz. Bu şekilde üç sene trampet çaldım.
04

06

Trampet takımının son senesinde, bu sefer bir de şiir okuyorum. Şiirimi o kadar güzel okuyorum ki Sivrihisar İlçe Stadyumunun toplam yüz kişilik tribünündeki herkes ayağa kalkıp alkışlıyor. En azından bizimkiler bana öyle diyor. Bu yanımda görünen öğretmenin adı Bünyamin Altındağ. İlginç bir şekilde, o yıllarda Sivrihisar’da yapılan tüm etkinlikleri bu öğretmen sunardı. Bizim okuldan değildi. O yüzden hep çekinirdim kendisinden. Çok ciddi bir insandı. O şekilde hatırlıyorum. Keşke burada okuduğum şiirin ne olduğunu da hatırlayabilseydim.
05İşte bu yandaki fotoğrafta da orta 1. sınıftayım. Hayatımda ilk defa Çerkez müziği ve halk dansları ile tanışıyorum. Yarabbi o ne coşku! O nasıl bir heyecan bizdeki anlatamam. Orta okul boyunca bu Çerkez oyunları muhabbeti devam etti. Fotoğrafını bulamadım, ama muhtemelen orta 2. sınıfta da yine bu kıyafetle, tam da danstan sonra bir şiir okumuştum. Fotoğrafta yanımda görülen kişi ilkokul öğretmenim Selahattin Öğretmenim. Hayatımı etkileyen ilk üç kişiden biridir. Hayatımı etkileyen ilk kişidir hatta. Biz ilkokulu bitirip orta okula geçtiğimiz sürede ve sonrasında, liseye gittiğim süre de bile Sivrihisar’da hep görüştük. Sonra Eskişehir’de de görüştük hatta. Ancak araya epey zaman girdi. Öğretmenimi görmeyeli epey zaman oldu. Birgül, bunu okuyorsan haberleşelim mutlaka.

23 Nisan gerçekten güzel bir bayramdır sevgili okur. Kutlanması, atlanması, zıplanması, o günün tatil edilmesi gereken muhteşem bir bayramdır. Olayın tarihi önemi zaten malum. Bence çocukları tüm bu güzelliklerden mahrum bırakmamak en doğrusu. Ben çocukluğumun en güzel anılarını 23 Nisanlarda yaşadım. Ya sen?

Babamın Guatr Ameliyatı

Babam yaklaşık iki yıldır guatr rahatsızlığı çekiyordu. Hastalık ilk defa teşhis edildikten sonra, doktoru önce ilaçla tedavi yolunu denemeyi önerdi. Gerçi ameliyatı da önermiş olabilir ancak ilaç gibi bir alternatif varken babam da ameliyata çok sıcak bakmadı. O günden bu güne kadar, dönem dönem testler, tahliller yaptırdı, ilaç kullanmaya devam etti. Ancak hastalığı, iyileşmek şöyle dursun biraz daha ilerledi. Tabi o dönemleri bilirsin sevgili okur. Benzer hastalıklar yaşamış ya da bu hastalıkları yaşayanları tanımış kişilerin tavsiyeleri duyarsın hep. “Sakın ameliyat olma, ilaçla tedavi en iyisi”, “İlaçla vakit kaybetme, hemen ol iyileş”, “Ameliyat olsan da boş, hastalık tekrarlıyor” gibi tavsiyeleri duyuyorduk hep. Bizim durumumuz da bunlardan ikincisi oldu. İlaçla vakit kaybettik. Gerçi ilaç kullanmasaydı bu zamana kadar ne halde olurdu onu da pek kestiremiyoruz.

Doktorun en başında ortaya koyduğu ameliyat senaryosu gerçek oldu. Pazartesi günü, babamla görüştüm ve Perşembe günü ameliyat olacağını öğrendim. O hafta Perşembe ve Cuma günleri için izin aldım. Çarşamba günü hastaneye yatış yapıldı ve biz muhtemelen ertesi gün, Perşembe günü olacak ameliyat için beklemeye başladık. Ancak babamın doktoru Prof. Dr. Ercüment Paşaoğlu’nun tavsiyesiyle operasyon Cuma sabahına ertelendi. Perşembe günü ameliyat öncesi bir takım hazırlıklar tamamladı. Cuma sabahı saat tam 08.00’de babamı ameliyathaneye uğurladık.

Kimse düşmesin hastaneye, zor iş. Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ameliyata giren hastaları beklemek için bir ameliyathane bekleme salonu yapmışlar. Burada pek çok hastanede olduğu gibi monitörden hastanın ameliyat durumunu izleyebiliyorsunuz. Ancak babamın tam dört saat süren ameliyatı boyunca bizim ekranda okuduğumuz tek ibare “Ameliyata alındı” ibaresiydi. Doğal olarak biz bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyorduk ameliyatın. Saat 12.00’de babamın ameliyat sonrası yoğun bakıma alındığını söylediler. Buraya bir takım gerekli malzemeleri götürüp teslim ediyorsunuz: Önden ilikli pijama, böbrek küvet, ıslak mendil, kağıt havlu, terlik ve doktorun gerekli göreceği bilumum malzemeler. İçeri girmeniz, yoğun bakımdaki hastayı görmeniz falan mümkün değil. Tüm bu bekleme süresinde yoğun bakım ünitesini telefonla arayıp hemşireden hastanın durumunu öğrenebildik. Nihayet saat 17.00’de babamı servise çıkardılar.

Boğazında yer alan iki kitle, tahmin edilenden büyük çıktığı için operasyon beklenenden uzun geçmiş. Yani Ercüment Hoca’nın bize söylediği bu şekilde. Ancak başarılı bir operasyon olduğunu da eklemiş adam sağ olsun.  Boğazdan iki tane tahliye aparatı koymuşlar. Burada biriken kan ve diğer sıvıları vakumlayarak çekiyor. Boğaza bağlı olarak duruyor bu aparatlar. Bepanthen Pastil isimli ilacı istediler. Boğazı ağrıdığı zaman alması gerekiyormuş. Hemşirelerin ve asistanların ısrarla bir şeyi tekrar edip durdular: Hastanın ellerinde, ayaklarında ya da dudak kenarlarında karıncalanma, uyuşma olursa hemen haber vermeliymişiz.

Babamın durumu şu anda gayet iyi. Ameliyatın üzerinden 48 saat geçti. Şu anda ben de hastane odasında, onun yanında yazıyorum bu tecrübeleri. Ameliyattan sonra annemlerle konuşmasını saymazsak, doktoru hafta sonuna rastlaması sebebiyle, hiç görmedik. Tiroit bezi tamamen mi alındı, bir kısmı mı alındı, yoksa sadece yabancı kitleler mi temizlendi bunu henüz bilmiyoruz. Detayları konuşamadık. Ben bu yazıyı burada boş boş otururken yazıyorum Umarım birilerine faydalı olur diye. Sağlıklı günlerin olsun sevgili okur. Kendine dikkat et.

Getik Fanzin Sosyal Platformlarda!

Geçtiğimiz hafta 8. sayısı yayımlanan; Eskişehir ve Ankara’dan sonra İstanbul’da da okuyucuyla buluşan ve çok beğenilen fanzinimiz Getik Fanzin‘i sosyal medyadan da takip etmeyi neden denemiyorsunuz?

Eskişehir’de başta Çilek Kafe, L’acoustıque, Palmiye Kafe, Old Harabes, Ayrık Otu, Maestro, Arka Sokak Kafe, Black Cat ve Kıraathane olmak üzere pek çok farklı mekanda okuyabiliyor, ulaşabiliyorsunuz Getik Fanzin’e. Ankara’da ise Hacettepe Üniversitesi ve ODTÜ‘de okuyucuyla buluşuyor Getik. Son üç sayıdan itibaren İstanbul’da Kadıköy’de yavaş yavaş dağıtılmaya başladı. Aldığımız tepkiler çok iyi ve çok yapıcı.

Getik Fanzin’i online olarak okuyanların sayısı da en az basılmış dergiyi okuyanlar kadar var. Dolayısıyla ISSUU profilimiz bizim için çok önemli. Çünkü dergimizi online okumanın yolu bu. Aşağıda ISSUU profilimizin iştah açıcı görüntüsü yer alıyor:

issueYayımlanan 8 sayımızı da görebiliyorsunuz. Üstelik FOLLOW butonuna basarak takip ederseniz (önce üye olmanız gerekiyor) dergi aylık olarak posta kutunuza düşüyor. Getik Fanzin’e ISSUU üzerinden ulaşmak için:

https://issuu.com/getikfanzin

getik

Getik Fanzin’in en güzel hesabı ise bence Instagram hesabı! Tüm Getik okuyucularıyla burada buluşabiliyoruz çünkü. Hiç görmediğiniz insanlar, hiç tanımadığınız parmaklar Getik Fanzin tutuyor, gösteriyor 🙂 Bu çok keyif verici bir şey sevgili okur. Burada ayrıca derginin yükünün altında ezilen, emek veren arkadaşlarımıza dair güzel fotoğraflar da yer alıyor. Takip etmenin hiç bir şey kaybettirmeyeceği muhtemelen de güzel şeyler kazandıracağı mütevazi bir Instagram hesabı kısacası. Üstelik kısa süre sonra dergilerin içeriklerine dair ipuçları da yer alacak. Böylece ilginizi çeken bir konu hakkındaki yazıya, şiire, görsele kolaylıkla ulaşabileceksiniz.

https://www.instagram.com/getikdergi/

Instagram olur da Twitter olmaz mı? Olur tabi ki! Ben oldum olası Twitter’ı bir türlü kabullenemedim, kullanamadım, trendlerini anlayamadım ama siz belki de benim tam aksime bir Twitter fenomenisinizdir! Takip listenize eklemenizde fayda var o zaman 😉 Bütün hesaplarda yayımlanan içerikler burada özet olarak yer alıyor.

https://twitter.com/getikdergi

Vee geldik dergimizin en güzel projesine: Youtube Kanalımız! Dergiyi bir kere bile okuduysan dikkatini hemen çekmiştir sevgili okur, Kat 3 Daire 8 isminde bir bölüm var dergide. Burada her ay, belirli bir konu üzerine epey keyifli muhabbetler dönüyor. Kırk dakika hatta bir saate yakın süren bu konuşmaları ilk sayılarda yalnızca okuyabiliyorduk. Ancak yazıya aktarılmayan içerikler heba olup gidiyordu. İşte bu içerikten okuyucularımız mahrum olmasın diye dergiye bir de Youtube kanalı açtık. Burada yakın zaman uzun muhabbetlerden derlenen kısa ama etkili bölümler de yer alacak. Kanala abone olmak yapabileceğiniz en güzel şey aslında 😉

catalSon olarak Facebook’ta bize destek vererek, yazdıklarımızı okuayarak, eleştirerek ve hatta sen de kendi yazılarını, içeriklerini göndererek Getik topluluğumuza katılabilirsin sevgili okur. Yazının yukarılarında sizli bizli hitap ediyordum, bak yazının sonlarına doğru samimiyeti kurdum senli benli konuşmaya başladım. İşte Getik’te böyle samimi, kâr amacı gütmeyen, güzel bir dergi yahu!

http://www.facebook.com/getikfanzin

Cajon Yaptık!

“Bu eser, Alper’le birlikte yaptığımız onlarca güzide işten yalnızca bir tanesidir.”

Nereden geldi aklımıza, neden ortaya çıktı hatırlamıyorum. Ama benim ilk gördüğüm andan itibaren hep yapmak istediğim bir enstrümandı cajon. Perküsyona ve aslında temelde vurmalı çalgılara olan ilgim çocukluğumdan beri beni tanıyan herkesin bildiği bir gerçektir. Belime yastık bağlayıp evde trampet çalmamdan, çıkardığım seslerden rahatsız olan ailem nihayet ilkokulda trampet takımına girmeme izin vermişti.

Cajon, çok enteresan bir vurmalı çalgı sevgili okur. Yüzlerce farklı türü, modeli, sesi mevcut. Onlarca farklı şekilde tasarlanabiliyor. Hatta ileri seviye perküsyoncular kendileri için, özel tonlarda ses veren cajonlar yaptırıyorlar. Günümüzde müzisyenler tarafından akustik performanslarda sıklıkla cajon tercih ediliyor. Bu iş aslında birazcık da trend işi. İlk defa Latin Amerika‘da ortaya çıkmış. Ancak ben çoğunlukla flamenko parçaların icralarında izliyordum. Bunu da aslında Ergin‘e borçluyum. Oturup flamenko izleyeyim demedim hiç bir zaman. Ama Ergin’in bana sıklıkla gönderdiği Vicente Amigo ve Paco’nun eski videolarında perküsyoncuların altında hep bir cajon görürdüm, pek sempatik gelirdi.

Cajonla ilgili bir diğer güzellik ise üzerine oturarak çalıyor olmanız. Neden bilmiyorum, bana çok keyifli geliyor bu oturma işi. Bir enstrümanın üzerine oturursanız ona zarar verirsiniz. Kırar, eğer ya da ezersiniz. Ama cajonda oturabilirsiniz.

cajon01

İşi yapmaya önce cajonun yapımında kullanacağımız ahşap malzemeyi kestirerek başlıyoruz. İnternette araştırıp okuduğum kadarıyla bu hususta en önemli olay ön ve arka kapağın malzemesi. Biz de eldeki imkanlar neticesinde ve Murat‘ın müthiş kıyağıyla hesapladığımız boyutlarda ahşap malzemeyi gittik kestirdik, ayarladık.

Kestirdiğimiz parçaları yukarıdaki fotoğrafta görebileceğin şekilde birleştirmeye başladık sevgili okur. Üstte kalacak parçayı matkapla delip onu tutacak parçaya uzun vidalarla sabitledik. Daha sonra da bir yıl kadar önce Bilecik’te aldığım ve şimdiye kadar gördüğüm en güçlü yapıştırıcı ile yapıştırarak destekledik. Üzerine oturacağımız için üst kapağın yan kapakların üzerinde durmasını sağladık. Üst tabladaki vidaları görüyorsun.

cajon02

Cajon’un içerisinde titreşimi sağlayan bir kord teli mevcuttur. Aslında aynı mantık trampetlerde de vardır. Alt derinin üzerinde gerili halde bulunan bir sıra metal tel vardır. Buna kord teli diyoruz. İşte cajon’un da içerisinde buna benzer bir mekanizma var. Ben de gittim bir kord teli aldım. Sonra oturduk bunu Alper’le birlikte tam ortasından iki parça halinde kestik.

Kord telinin cajon içerisinde ileri geri hareket edip, isteğe göre sabitlenebilmesi gereklidir. Ben bunu, yan kapakların bir tanesinin üzerinde bir vida bırakarak sağlayabildim. Bu noktada almak istediğiniz sese göre kendi tasarımınızı yapabilirsiniz. Ön kapağı takarken de yukarıdaki görselde hangi noktalardan vidaladığımızı görebilirsin. Vurduğumuz kısmın kenarlarında hiç vida yok. Yine bu vidaların sıkılığı da almak istediğiniz sese göre size kalmış. 
cajon03

 

 

Yapmaya başlarken aklımı kurcalayan en büyük soru, kajonun arka panelinde açacağımız deliğin büyüklüğüydü. Zira elimde bu kadar büyük bir deliği açmamı sağlayacak aparat yoktu. Eh, bu proje sayesinde artık daha iyi bir panç setim oldu. En büyük panç ile arka kapağın tam ortasında bir delik açtım. Enstrümanı işte bu açıklıktan mikrofonluyoruz çalarken.

Ve işte nihayet bu son karede cajonun çalınmaya hazır, son halini görebiliyoruz. Bunun üzerini istediğimiz şekilde süslemek elbette bize kalmış. İnsanın kendi el emeğiyle bir şeyler üretip, o veya bu şekilde, ortaya koyabilmesi müthiş bir haz veriyor sevgili okur. Üstelik kendi yaptığı enstrümanla müzik yapması ise apayrı bir zevk!

cajon04