Category Archives: Devamlı Seriler

Aynı başlık altında seri biçimde devam eden yazı topluluklarını buradan takip edebilirsiniz.

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Hüzne Boğ Beni

fullyGüzel şeyler de oluyor arada. Mesela İlkan Abi evlendi geçen hafta. Aslında bununla ilgili uzun bir yazı hazırlamıştım ama vazgeçtim yayımlamaktan. Ama elbette, İlkan Abi’nin mutluluğunu paylaşmazsam olmazdı. Ona ve ailesine, mutlu bir hayat diliyorum. Umarım mutlulukları kesintisiz olur. Umarım, küçük bir kızın kaleminden çıkan birkaç basit çizgi, onlar için muazzam bir aile tablosuna dönüşür.

“Başını kaldırıp gökyüzüne baktıysan, bu gece de beni bulacaksın aşkım.” Ellerim titriyor ceplerimde bile. Sesini son duyduğumdan beri kaç saat geçti ki? Kaç gün ya da ay? Her ay işler daha da ters gidiyor. Her şey daha da zorlaşıyor. Bak mesela geçen dolunay neler konuşmuştuk, oysa şimdiki çaresizliğime bak. Çözümsüzlüğün ortasındayım. Herkes bir tavsiye veriyor, sesler yükseliyor. Aslında büyük bir sessizlik eşlik ediyor içimde bana. Yalnızlık. Soğuk bir mermerle dertleşiyorum. Eh, biraz da ürkütüyor burası yalan yok. Bu suskunluğun içinde korkuyorum.

Oysa sende her şey çok farklı değil mi? Susarak dinlediğin, dinliyormuş gibi yaptığın ve hatta dinlemek zorunda kaldığın onlarca saçma sapan sözden bahsetmiştin. Ben en güzel cümlelerimi senin için kurmaya çalışırken, her dolunayı senin ibadetine ayırmışken, çevreni saran tüm o gürültüye, kulaklarını dolduran o anlamsız kargaşadan ve fısıltılardan nefret ediyorum. Senle olmak için bir ay daha sabretmeye çalışmak çok yorucu. Yoruluyorum. Keşke için benle dolsa, şarkılarım, şiirlerim kulaklarından hiç eksilmese Dolunay. Bu beni hiç yormazdı.

Bir ay daha beklemek gerekecek şimdi. Güzel yüzüne bir kere daha bakabilmek için bir ay daha sabretmek gerekecek. Hangi dertlerim biter, hangi üzüntülerim diner bilmiyorum. Neler duyarım, neler okurum bilmiyorum. Ama yazmaktan usanmayacağım tek bir şey var: Sen ve bu çaresizliğimizin müthiş ihtişamı!

Bir Şubat Dolunayı

Gördüğüm, göreceğimden fazlası değil aslında. İnsan zaman geçtikçe idrak edebiliyor. İşin bir de perde kalktıktan sonra ortaya çıkan kısmı var ki, pişmanlıklarla dolu. Nasıl bu kadar aptal olabildim diyorum kendime.

yoldadoln

Heyecan dorukta!

Bu ayın dolunayı güzel bir güne rastladı sevgili okur. Tam bir dolunay gecesine yaraşır biçimde oldu bitti her şey. Gülünecek yerde güldük, kahkahalar attık. Ancak susmamız gerektiğinde de en ufak bir tereddüt göstermedik. İnsan bazen susar, susmak zorunda kalır, anlatamaz. Muhakkak başına gelmiştir. İşte bu “anlatamamak” durumu bana büyük keyif verdi bu dolunayda.

Tüm şehir gözleri yuvalarında büyümüş bir şekilde göğe çevirdi bakışlarını. Neyse ki ben senin ihtişamını yalnızca bulutsuz gecelerde fark edebilenlerden olmadım sevgili Dolunayım.

Haberler güzel. İteleye öteleye de olsa işler yürüyor. Birkaç öncelikli sorun ortadan kalıyor. Ama büyük tabloya bakınca bu önde duran bir iki figürün aslında resimdeki en önemsiz detaylar olduğunu görebileceksin. Şekerlemelerin bile eski tadı yok. Büyük bir karamsarlık ve hüzün içerisinde, ufak mutluluklar sayesinde bir sonraki güne katlanabiliyoruz artık. Bu benim için, pek çok yakın dostum için, nedense çevremdeki herkes için böyle. Ya çok büyük aktörleriz her birimiz ya da gerçekten içten içe acı çekiyoruz.

Ah Dolunay, her ay bir kere kendimle hesaplaşmamı sağladığın için sana ne kadar teşekkür etsem azdır.

EKLEME: Video. Alper.

IMG_20150505_221433

Gördüğümüz bu.

Mahçup Bir Dolunay

ocak23dolunayBurada oturmuş, evimden dolunayın tek gözüktüğü yer olan arka balkondan dolunaya bakıyorum. Böyle bir soğuk, böyle bir zulüm görmedim.

Evet, bir dolunay gecesinde evlenenler kervanına sevgili kardeşim Şemre de katılıyor. Tıpkı Ahmet Ali gibi o da bir dolunay gecesinde düğün yapıyor. Peki ben gidebildim mi o düğüne? Hayır. Kar yağışı sebebiyle, yola çıkmak  ve gece geri dönmek riskli olacağı için gidemedik düğüne. Oysa Yasin ve  Muhsin’le planı çok önceden yapmıştık. Mahcubuz.

sogun

“Büyük resimde görünen de sülalenin yüz karasıydı. Sigara bile içmezdi.”

Aklıma geçen yıl kar yağdığında Bilecik’te Şemre’ye misafir olduğum zamanlar geldi. İkimiz de çok büyük birer Kemal Sunal hayranı olduğumuz için oturur taa uyuyana kadar Kemal Sunal’ın filmlerini izlerdik uydudaki ıvır zıvır kanallardan. Bu kanallar çok iyi aslında. Belki sana da denk gelmiştir sevgili okur. Türksat uydusunda, kanal listesinin sonlarına doğru absürd isimli kanallar çıkıyor. Sunal TV, Saban TV, Yesilvadi TV gibi. İşte bu kanallarda 24 saat Kemal Sunal filmleri yayımlanıyor. Aralarda da dolandırıcılık reklamları çıkıyor. İşte biz de oturur bir gecede iki üç filmi eş zamanlı izler gülerdik. Ah Şemre, güzel kardeşim.

Ona benim dolunay hikayelerimi bile anlatmışlığım var birkaç defa. “O’lum sen bunları nası yazıyon la?” diye sorardı hep 🙂 Geçen gün, Bilecik’te yalnız olduğu bir akşam beni aradı. Eski günlerdeki dürümcünün bile eskisi gibi olmadığından dert yandı. Ben bir de çokopopslu kokopops‘larımızı yediğimiz günleri özlüyorum dostum. Kaşarlı mantarlı pideden hiç bahsetmiyorum bile 🙂

Yılın ilk dolunayında mahcubuz yani sevgili okur. Şemre’ye mutluluklar diliyorum. Mutlu günlerin olsun sevgili kardeşim Şemre.

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Mesleğimde Üçüncü Yılım

31 Aralık 2015 itibariyle mesleğimde ve Bilecik‘teki üçüncü yılım da dolmuş oldu sevgili okur. Şu yazıyı yazalı tam bir yıl olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor; hayatım, sen olmadan nasıl da tükeniyor sevgili okur. O yazıda anlattıklarımın üzerine bu sene çok da farklı bir şey olmamış dairede. Sular durulmuş gibi gözüküyor. Bu yıl “gerçek müslümanlığı” öğrendiğim yıl oldu dairede. Her iki anlamda da. Çalışmakla çalışmamak arasındaki ince çizgiyi de gördüm. Şimdi elim gitmiyor buradan ince ince giydirmeye, komik duruma düşmeye de lüzum yok.

Şubemiz yine aynı personel sıkıntısını yaşıyor. İlkan Abi‘yle yetişemiyoruz artık işlerimize. Bazı günler neredeyse bir alt kata inmeden çalışıyorum 🙂 Güne bilgisayarı açarak başlıyorum. Ondan sonra bir işi kenara bırakıp bir diğerine ortadan dalmak zorunda kalıyorum. Bu yılın ortasından itibaren öğle yemeği yemeyi de bıraktım. Öğle aralarında oturup dinlenmek, müzik falan dinlemek inan daha faydalı oluyor. Hazır yemek demişken, evet öğle yemeği halen Bilecik’te büyük sorun. Kurumumuzda yemek çıkmıyor.

Bu yıl Bakanlığın hayatımıza soktuğu en önemli şey herhalde E-Denetim uygulaması ve buna bağlı olarak çalışan “Risk Bazlı Denetim Uygulaması” olmuştur. Benim istisnasız her gün bir şekilde üzerinde çalıştığım bir yazılım bu. İş yükü olarak her sene ambalaj bildirimlerinden korkardık. Bu sene ise “Kirlenmiş Sahalar Bilgi Sistemi” evrak kayıt birimini adeta kilitledi. Bu işlerin altında da sağ olsun İlkan Abi kalktı. Yaz aylarında İl Müdürlüğü için ilk defa bir tanıtım kitapçığı hazırladık. Baskı boya işleriyle epey uğraştım bu sene. Yıl sonunda da bir ajanda tasarımı yaptım. Bakalım yılın ilk günlerinde belli olacak akıbeti.

Meslek hayatımda ilk defa tehdit edildim. Benim için can sıkıcı bir tecrübeydi. Ama tecrübe tecrübedir. Tecrübe kazandığım bir diğer konu ise sunum yapmak oldu. Bu sene farklı ortamlarda, farklı kişilerde, bambaşka konularda sunumlar yaptım. Sürekli uğraştığımız mevzuat işlerinden sıkıldığımda bu sunumlar çok daha eğlenceli oluyor benim için.

Meslek hayatımdaki bir ilk ise hizmet içi bir eğitim için yurt dışına, Hırvatistan’a gitme fırsatı bulmam oldu. Bu kısıtlı fakat güzel bir fırsattı.

Meslek içi eğitimler yılın son iki ayına sıkıştırıldığından Kasım ayının sonu ve Aralık ayının başı Antalya’da geçti. Üç dört günlük dönemler halinde bu şehre gittik geldik. İlkan Abi’yle yolculuk güzel oluyor. Eğitimlerin diğer bir güzelliği ise Şube Müdürümüz Talat Bey‘in de bize eşlik etmesi oldu. Ayrıca İl Müdürlüğü’nde AutoCad eğitimi düzenlendi. Bu eğitim sayesinde AutoCad’i epey bir hatırlamış oldum.

bursaBu yıl içerisinde iki defa Bursa‘ya gittik denetim çalıştayı için. İlk çalıştayda kalabalıktık biraz. İkinci çalıştay ise daha sınırlı oldu. İkisi de kendine göre güzeldi.

olduBu yıl, yukarıda da bahsettiğim üzere, çok çalıştığım, çok yorulduğum ama çok da rutin bir yıldı. Dikkate değer tek gelişme yıl sonuna doğru aldığım bir ödül oldu. İl Müdürlüğünde bir oylama yaptılar. Herkesten üç isim yazması istendi. Oylama sonucunda üç isim belirlendi. Bu üç isimden birisi de ben oldum. Bana şu yandaki ödülü verdiler sağ olsunlar. Buna benzer bir ödülü askere gitmeden önce de alacaktım aslında. Şube arkadaşlarım beni seçmişti. Ama o zaman ki idare, o dönemde aday memur olduğum için vermeye layık bulmamıştı beni. Değişik durumlardı.

Nazar değmesin, çok uzun süredir odam değişmiyor. Oda arkadaşlarım hala İlkan Abi, Canan Abla ve Zekiye Abla. Bu sene de umarım herhangi bir değişikliğe maruz kalmayız. Giden gelen olmaz umarım. Değişiklik demişken, Canan Abla eş durumundan aylardır tayin bekliyor. Onun durumu bakalım ne olacak.

Biz hala her gün Eskişehir’den gidip gelmeye devam ediyoruz. Aramıza yeni bir arkadaş daha katıldı: Çağrı. 30 Aralık 2014’te Hasan Hüseyin’le yolda mahsur kalmıştık. Bu sene de aynı tarihte, 30 Aralık 2015’te Hasan Hüseyin, Çağrı ve Hasan Abi aynı yolda mahsur kalmışlar. Ben yoktum. Neden? Çünkü yılın son haftası yıllık izne ayrıldım.

Bakanlık inatla Çevre Mühendisi atamamaya devam ediyor. Başka branşlardan alınan personeller de şehircilik kısmına alınıyor. Bir de Bakanlığın ayrılması durumu var. Gizem ve İlkan Abi, ayrılma olması durumunda Şehircilik kısmında kalacaklar. Belki 2016’da, üç sene sonra nihayet birkaç yeni arkadaş daha katılır aramıza. En azından bizim şubeye bir Çevre Mühendisi daha katılır. Ve ben umarım seneye bu yazıyı Eskişehir’de çalışıyorken yazarım. Mesleğimdeki üçüncü yılın da dolmasının en büyük avantajı bu: tayin isteyebilecek duruma gelmek. Hayat bu. Ne göstereceğini bilemeyiz ki…

Otel Hikayeleri Serisi – Elveda

antalya01Oteldeki son günüme uyandığımı bilmiyordum (öğleden sonra olacakları bilmiyordum). Sabah yarım saat daha erken uyandım. Duş almak istedim önce. Ama daha sonra vazgeçtim. Hiç iştahım olmadığı halde kahvaltıya geçtim. Bu otelin kahvaltıları biraz garip. Diğer günlerden farklı olarak bugün eğitim saat 9.30’da başlayacaktı. Önceki akşam Bilecik’ten Yasin ve Elif gelmişlerdi aynı otele fotoğrafçılık eğitimi için. Kahvaltıda görüştük biraz. Daha sonra ben tam saatinde salona geçtim. Salon bomboştu. Dışarıda yağmur çiseliyordu.

Şimdi en uzak pencereden görüyorum denizi. Kıyıya yakın çam ağaçları olmalı. Uç dallarını seçebiliyorum. Deniz, ufukta bir grilikte kayboluyor. Sonunu görebiliyorum ama sınırını seçemiyorum, gök nerede başlıyor, Tembelliği bırakıp ayağa kalkıyorum. “Otur oturduğun yerde” diyen ‘ben’e inat, pencereye doğru yaklaşıyorum. Manzara inanılmaz! Deniz kudurmuş, köpürüyor; dalgalar kumsalı dümdüz etmiş. Uzaktan ne kadar da kusursuz görünüyor. Bakıyorum, gerilerden kopup geliyor ve neredeyse üç metreyi buluyor dalgalar. Korkutucu. Orada çam ağaçları gerçekten de varmış. Sahilin bittiği yerde, yüz metre kadar içeriden başlıyorlar. Deniz böyleyken yağmur başlıyor ve şiddetleniyor. Toprak yıkanıyor, süzülüyor ve denizle kavuşuyor.

Ben böyle hülyalara dalmışken salon dolmuştu bile. Özel atıklara her zaman sempatiyle yaklaşmışımdır sevgili okur. Bundan olacak sunumlar su gibi aktı gitti. Öğle yemeğini Yasin’le birlikte yedik. Öğle yemeğinden sonra ise bizi bir sürpriz bekliyordu. Cuma günü sabahtan yapılacak olan eğitim programını bugün öğleden sonraya sığdırmışlar. Böylece cuma günü boşa çıkmış oldu. Eh bu durumda bizim de dönüş biletlerimizi erkene almamız için fırsat doğmuş oldu.

Bilet işlerini ayarladıktan sonra Halil Abi‘yle saat 17.30 civarında otelden ayrıldık. Planımız Antalya‘da Kaleiçi‘nde gezmekti. Beklediğimiz otobüs biz daha durağa gitmeden gelmiş durmuştu bile. Böylece hemen binebildik. Yaklaşık yarım saat sonra Işıklar Caddesi‘nde indik. Burada Pamukkale Turizm’in acentasını bulup servis saatini öğrendik.

antalya03Yolculuklarıma çıkarken yanıma küçük çantalar almayı tercih ediyorum. İşte bunun faydasını Antalya’da gördüm sevgili okur. Gezerken hiç sorun yaşamadım. Halil Abi’yle önce karnımızı doyuralım istedik. Ben bilmiyordum ama Antalya’nın piyazı çok meşhurmuş. Biraz şans, biraz tecrübeyle Şişçi Cafer & Piyazcı Cengiz iştirakiyle kurulan bir işletmeye rastladık. Oturduk, siparişi verdik. Halil Abi sorduğunda “ben çok piyaz sevmem” demiştim. Meğer ben hayatımda piyaz yememişim ki! Bir piyaz düşünün, tahinle yapılsın! Yok artık!

Hayatımda yediğim en muhteşem antalya02piyaz ve şiş köfte eşliğinde karnımızı doyurduk. Her eğitimin bir “en iyi anı” vardır, bu eğitimin en iyi anı da işte bu andı sevgili okur. Yemekten sonra Halil Abi’yle dolaşmaya başladık. Yıllar önce konser için geldiğimiz Kaleiçi’nde yıllar sonra yeniden geziyordum işte. Biz o zaman geldiğimizde sezondaydık elimi sallıyorduk Ruslara değiyordu, sapık diyorlardı dokunduğumuz için. Şimdi ise Kaleiçi bomboştu. Burada küçük bir mekana oturduk. Epey güzel muhabbet ettik. Daha sonra biraz daha dolaşıp başka bir mekana geçtik. Hayatımda dinlediğim en rahatsız edici canlı müzik performansı eşliğinde vakit geçirdik burada da.

Saat 22.00’ye doğru Halil Abi’yle vedalaştık. O otele geri dönmek üzere şehir içi otobüs durağına, ben de Otogar’a gitmek üzere Pamukkale Servis Durağı’na gittim.

Burada başıma ilginç bir olay geldi. Ben durakta beklerken küçük bir kızın elinden tutan bir adamın bana yolun karşısından dik dik baktığını fark ettim. Yanlarında ise tahminen yirmi yaşlarında bir genç kız daha vardı. Adam bana baktı baktı ve sonra yanıma doğru gelmeye başladı. Adam yanında iki kız olduğu halde yavaşça yanıma yaklaştı. “Merhaba” dedi. “Merhaba” dedim. “Servis mi bekliyorsunuz?” dedi. “Evet, Pamukkale” dedim. Adamın birden yüzü değişti, güldü. “Tamam kızım burasıymış” dedi. Sonra konuşmaya başladık. Nereye, ne iş yapıyorsunuz falan. Yanındaki küçük kız babasının elinden asılıyor, kendini bırakıyor, sağa sola sallanıyordu. Çocukken ben de anneme böyle işkence ederdim. Sonra kız birden “Aaa baba aya bak yuvarlak” dedi. Adam yukarıya doğru baktı. Gerçekten de ay pırıl pırıl bir dolunaydı. “Evet kızım bu gece tam ay varmış” dedi. Ben ekledim “Dün ve bugün dolunay. Ben takip ediyorum da.” Böyle deyince adamın büyük kızı hemen mesleğimi sordu. Çevre mühendisi olduğumu söylediğimde kız bir anlam veremedi. Zaten tam o anda da servis geldi.

antalya04Servisle kırk dakikalık bir Antalya turundan sonra Otogar’a ulaştık. Saat 23.30’da Eskişehir otobüsüne bindiğimde gözlerim kapanmak üzereydi. Yine de sürekli uyudum diyemem. Epey bir müzik dinledim. Bir Avuç Dolar İçin‘i izledim berbat bir Türkçe dublajı olmasına rağmen. Hatta bilgisayarla internete bile girdim. Sabah 05.30’da Eskişehir’e ulaşmıştık. Buz gibi eve girene kadar pek bir şey düşünmedim. Buz gibi yatağa girdiğimde de aklımda bir düşünce yoktu. Sonra aklıma geldi ve mesaj attım. Sonrası yok.

Otel Hikayeleri Serisi: Aynalar – 2

Şuradan devam.

“Birader hemen çık oradan ve sakın o aynalara dokunma.”

Dondum kaldım. Böyle anlarda beyninize binlerce soru hücum eder. Nasıl? Savaşalp nasıl olmuştu da bilmişti nerede olduğumu, ne yaptığımı? Buradan nasıl çıkacaktım?

salon

Gözlerimi kapattım ve bildiğim tüm duaları yalan yanlış, eksik gedik okumaya başladım. Salonun kapısını tüm gücümle ittirdim ve sanki yokuş aşağı iniyormuş gibi parmak uçlarımı direye direye çıktım salondan. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Kattaki güçlü lambaları sönmüş, geriye ufak tefek loş aydınlatmalar kalmıştı. Ancak aşağısı, lobi katı, gündüz gibi aydınlıktı. Telefonu henüz kapatmadığımı anlamam iki üç dakikamı aldı. Savaşalp de kapatmamış, diğer tarafta bekliyordu. “Adamım iyi misin? Çıktın mı?” diye sordu. “Çıktım Savaş çıktım. Ölüyordum lan korkudan.” dedim. “Bak dinle şimdi beni” diye devam etti Savaşalp. “Akşam Facebook’a girdiğimde senin tarafından beğenilen bazı bağlantılar gördüm. Herhalde otel hakkında araştırma yapıyordun. Farkında olmadan girdiğin sayfaları beğenmişsin. Onlar da doğrudan beğeni olarak karşıma çıktı. Benim de ilgimi çekince otel, araştırmaya başladım. Adamım, bu otel senin tahmin ettiğinden çok daha eski bir zamanda yapılmış. Hikayesi en az iki asırlık. İki asır önce de burada bir kumarhane varmış. O zaman adına ne diyorlarmış bilmem ama burada bulunan bir hanla ilgili hikayeler okudum. Şehre dışarıdan gelen tüm tüccar kazandıkları ne varsa burada kaybeder giderlermiş. Hatta pek çoğu kederinden kendini öldürürmüş. O dönemde bu handa çalışan bir odacı varmış. Bu zavallıların haline acırmış. Zaten yataklarında ölü olarak bulan da hep bu odacıymış. Kendini öldüren her bir misafir için bulduğu odaya bir ayna asmaya başlamış. Bir süre sonra bu aynalar odalara sığmamaya, hanın duvarlarını süsleme başlamış.” Savaşalp’in sözünü heyecanla kestim: “İyi de o günden bu güne ayna mı kalır Savaş?” Sanki bekliyormuş gibi devam etti: “Evet işte. Bu han büyük bir yangında yok olmuş. İçinden çıkan tüm aynalar parça parça olmuş. Sonra bir Rum ortaya çıkmış ve ‘Bu han dedemin yani benimdir. O yüzden geriye kalan her şey, külü bile, benimdir!’ demiş. Adam aslında bir ustaymış. Tüm aynaların kırıklarını toplamış, kille yoğurmuş ve bunlardan çok ihtişamlı varaklar yapmış. Ve tahmin et ne olmuş: Buraya yeni bir otel ve kumarhane yapılmasına karar verdiklerinde bu Rum’un oğlu çıkmış ve babasının vasiyeti olduğunu söyleyip tüm bu süslü varaklar otele hibe etmiş. Bedava mal baldan tatlıdır. İşte tüm oteldeki varaklar yıllar içerisinde ufak tefek tamirat görseler de hep o Rum’un yoğurduğu aynalı balçıktan yapılmış. Orada ocağı sönen zavallılar o aynalarda yaşıyor Mesut.”

Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemez bir halde, lobiye varmıştım bile. “Peki, benim orada olduğumu nasıl anladın Savaş?” diye sordum. Dolunay söyledi.” dedi.

“Dolunay” diye sayıklayarak odaya çıktım. Halil Abi uyumuştu bile. Yatağa uzandım ve gözlerimi yumdum.

Ertesi sabah perişan bir halde uyandım. Baş ağrısından gözlerimi açamıyordum. Hazırlandım ve kahvaltıya indim. Bu otelin sayesinde epey az yemek yiyorum sevgili okur. Mutluyum. Kahvaltıdan sonra hep birlikte salona geçtik. Eğitime dair detay verip canını sıkmıyorum. Öğle arası ve akşamdı derken yine gün bitti. Aynı akşam Halil Abi okuldan arkadaşlarıyla, Pınar ise Antalya’da oturan bir arkadaşıyla buluşacaktı. Dolayısıyla bana yalnız geçirecek koskoca bir akşam kalıyordu. Yemekten sonra sahile indim. Uzun süredir yalnız başıma dolaşmak istiyordum. Dolunayı izledim dakikalarca. Daha sonra dönüp odaya çıktım. Son iki

oda

Kaldığım oda

gecedir yaşadıklarımı düşündüm. Aklımı tek bir düşünceye odaklarsam herhalde daha rahat yatabilirim diye geçirdim içimden.

Bu arada otele geldiğimden beri çift kişilik yatakta yatıyordum. Geçen gece Halil Abi odasında uyuyamadığını söyleyince odalarımızı değiştirdik. Artık tek kişilik yatakta, F tipi bir hücreyi andıran odamda kalıyorum. Yalan yok hoşuma da gitti. Odanın tek bir küçük penceresi var. O da yangın merdivenine bakıyor. Neyse, ne diyordum. Tek bir düşünceye odaklandım. Belki biraz müzik de işime gelir diye düşündüm. Çok uzun süredir, neredeyse üç yıldır dinlemediğim bir parçayı fark ettim: Hedon. Açtım hemen, en kısık seste çalmaya başladı. Zifiri odada düşündüm, düşündüm, düşündüm. Uyumuşum.

Otel Hikayeleri Serisi: Aynalar

01Otelde günler fena geçmiyor. İlk gün eğitimleri gayet keyifliydi. Çok sıkılmadan takip edebildiğimiz bir program ayarlamışlar. Öğle arasında biraz sahil boyunca dolaştık. Program bittiğinde, akşam yemeğinden önce biraz dinlenmek için odaya çıktık Halil abiyle. Oturdum, epey bir yazı yazdım. Yemek zamanı geldiğinde vakit kaybetmeden restorana geçtik. Yedikten sonra Eskişehir’den katılan diğer arkadaşımız Pınar ve Halil abiyle birlikte otelin civarında bir keşif turuna çıktık. Sahilde bir yerde biraz mola verip daha önce hiç girmediğimiz bir sinema tartışmasına girdik. Çok eğlenceliydi. Bu keşif faslından sonra Pınar uyumak için odasına gitti. Biz de Halil abiyle lobide bir köşeye sinip muhabbet ettik, internete girmeye çalıştık. Çalıştık, çünkü burada da internet rezil sevgili okur. Odalarda paralı. Lobide de yavaş. Ben odada girebilmek için haftalık internet paketi aldım Turkcell’den. Böylece odadan da sıkıntısız girebiliyorum.

Lobide birkaç saat oturduk. Otelin abartılı süslemelerine, özellikle de duvarları kaplayan türlü türlü aynalarına baktım durdum. İnternette otelle ilgili araştırmalar yaptım. Önceleri kumarhane olarak hizmet veriyormuş. Ama çok ciddi ve büyük bir mekandan bahsediyorum. Türkiye’nin önemli isimlerinin geldiği, kaldığı, oyun oynadığı bir yermiş. Çok ünlü bir kumarhaneler kralının mekanıymış zira. İnternette epey bir bilgi, iddia ve hatta tuhaf haberler okudum. Sonra önce benim, sonra Halil abinin şarjı bitince artık uyumak vakti gelmiştir diyerek odaya tırmanmaya başladık. Odaya giderken ince montumu konferansın yapıldığı salonda unuttuğumu fark ettim.

Konferans salonu, restoranın hemen yanında yer alıyordu. Saat gece yarısına yaklaşırken umarım kapısını kitlememişlerdir diyerek kale kapısını andıran, şaşaalı bir kapının önüne gittim. Kapalıydı. Elimle açmayı denedim ve bingo! Kapı ağırlığından beklenen bir azametle, yavaşça açıldı. İçerisi zifiri karanlıktı. Gündüz eğitim esnasında sürekli olarak duvarlara bakıyordum. Duvarlarda asılı olan belki elli çeşit altın rengi varak içerisinde boy boy aynalar asılıydı. Gece zifiri karanlıkta hiçbiri görünmüyordu elbette. Açıkçası biraz da korkarak salona girdim.

Gündüz imza föylerini imzalatan kızın oturduğu köşedeki sandalyeye takıldı ayağım. Tökezledim ama düşmedim. Aksi gibi telefonumun şarkı bitmişti, aydınlatma düğmelerini bulmak ise neredeyse imkansızdı. El yordamıyla sol kanatta en öndeki sırayı buldum. Sonra yoklaya yoklaya dördüncü sıranın baştan ikinci sandalyesini seçebildim. İşte montum buradaydı. Çok şükür! Kapıya doğru yönelecekken arkamdaki duvardan bir tıkırtı geldi. Döndüğümde duvara asılı aynanın biraz sağa yatmış olduğunu seçebildim. Zifiri karanlığa gözüm alışmıştı biraz. Salonun sımsıkı kapalı perdelerinden sızan ışıklar duvarlardaki aynalarda korkunç görüntüler oluşturuyordu. Hemen arkamdaki hafifçe sağa yatmış duran aynaya yaklaştım. Elimi uzatıp düzeltmeye çalıştığımda “Anladı herhalde” diye bir fısıltı duydum. Salonda birileri vardı! Seslendim: “Kimse var mı?” Cevap gelmedi. Bir anda bütün aynaların tıkırdamaya, yerlerinden oynamaya başladığını fark ettim.

Korkuyla kaçmaya çalıştım. Yarabbi, o ne korkuydu öyle! Kapıya nihayet ulaştığımda cebimde telefonumun titrediğini hissettim. İyi de bu telefon kapalı değil miydi? Cebimden çıkardığımda arayanın Savaşalp olduğunu gördüm. Telefonu açtım, gerçekten de onun sesiydi ve telaşlıydı: “Birader hemen çık oradan ve sakın o aynalara dokunma.”

(Devamı çok yakında…)

Otel Hikayeleri Serisi: Başlangıç

548e9e90f3220Merhaba sevgili okur, Antalya’da Club Hotel Sera Deluxe’dayım. Pazar günü öğlene doğru Eskişehir’den Bozüyük’e geçtim. Burada İlkan Abi ve İl Müdürünü beklemeye başladım. Antalya’ya beraber gidecektik. Çok beklemeden geldiler. Birlikte yola çıktık. Afyon’da Afium’da bir mola verdik. Afium’da Ahmet’le karşılaştık çok uzun süre sonra. Ahmet’le biraz muhabbet edip ayrıldık. İlkan Abi’yle yemek yedik. Bir de kahve içip yola devam ettik. Hava karardığında Isparta’da bir mola daha verdik. Sonrasında yola devam ettik ve müthiş bir krallık yaparak bana otelime kadar eşlik ettiler. Daha sonra da kendi eğitimlerinin olduğu otele geçtiler.

548ae3051dcb0

Buraya gelmeden önce otel hakkında kötü yorumlar duymuştum. Ancak lobisine girdiğim otel, hiç de anlatılanlara benzemiyordu. O kadar abartılı bir şekilde dekor edilmişti ki anlatamam! Lobide otelin misafirlerin kaynaklı bir kalabalık vardı. Ancak hemen her duvarı kaplayan aynalar da en az bu kalabalık kadar başımı döndürdü. Bu aynaların istisnasız her biri altın rengi varaklara sahipti. Yerden tavana kadar uzanan yeşil ve beyaz mermerlerle kaplı kolonlar yönünüzü kaybetmenizi sağlıyor. Bir köşede duran kuyruklu piyanoya baktım iç geçirip. Niye iç geçirdim onu da anlamadım gerçi. Acıkmış olduğumdan hemen otelin restoranına çıktım ve başım bir kere daha döndü. Tavanda beyaz ve pembe/mor ışıklarla oluşturulan hoş bir aydınlatma sistemine ilave olarak, abartılı avizelerin ışıltısı eklenmişti. Burada da kolonların tamamı yeşil ve beyaz rengi mermerlerle kaplanmıştı. İnsanların kalabalığına aldırış etmeden, salonun diğer ucunu görmeye çalıştığımda kendimi bir balo salonundaymış, hani o dönem filmlerinde olanlardan, gibi hissettim. Dedim ki herhalde abartıyorum, ben daha sormadan şube müdürüm de beni onayladı. Otel önceden kumarhane olarak kullanılıyormuş. İki tip oda var. Ana binadaki yeni odalar deniz manzaralı ve geniş odalar. Eski binada yer alan odalar ise tamamen yemyeşil kaplı, Talat Bey‘in tabiriyle kendinizi Arap Şeyhi hissetmenizi sağlayacak bir mimariyle döşenmişler.

548c1650b135a

Bugüne kadar hemen hemen hiçbir otelde karşılaşmadığım kadar yabancı misafirle karşılaştım otelde. Sanki gerilmişçesine pürüzsüz tenleri, saçları sarıdan da öte, beyaz bile denebilecek kadar açık renkli, incecik el parmaklarının ucunda bir bonibon gibi duran pembe, kırmızı renk ojeleriyle dikkati hemen çeken pek çok misafir vardı sağda solda. Bana kızmayın, gülmeyin. Ben sadece gördüklerimi betimliyorum.

Otelin bu abartı süsleri, varaklı aynaları, mermer dekorları, duvarlardaki ışık oyunları, tüm bu renk ve insan curcunası beni burada her gün için bir kısa öykü yazmaya teşvik etti. Kaldığım oda şansıma iyi denk geldi. Odanın içerisinde iki ayrı oda var. Çift kişilik yatak daha geniş olan ve televizyonun da olduğu odada. Diğer tek kişilik yatak ise daha küçük bir odada yer alıyor. Bu arada Eskişehir İl Müdürlüğü’nden yakın dostum ve abim Halil Bey‘le kalacağız. Taa 2008’den beri süregelen bir dostluğumuz var kendisiyle.

Yemekten sonra acayip yorulmuş olduğumdan hemen odama çıktım. Odalarda internet olmadığı için biraz tv izleyip uyudum.

Gece aniden kapının vurulduğunu duydum. Bozuk bir Türkçe “İçeride kimse var mı? Yardım eder misiniz?” diye fısıldıyordu diğer tarafta. Aklıma yıllar önce bizim kurumun misafirhanesinde yaşadığım olay geldi. Biraz da korkarak kapıyı açtım. Kat arası ışığıyla yüzünü seçemedim ama kısa küt saçlı bir kadına benziyordu kapıdaki. Bana yardım eder misiniz, diye yineledi. “Problem nedir?” diye sordum şaşkınlıkla. Problem odamdaki adamlar, diye yanıtladı. “Problem” sözcüğündeki baskın telaffuzdan anladım ki bu kadın Rus. Doğru ya, otelde çok fazla vardı zaten. “Adamlar kimler, ne istiyorlar sizden?” diye sordum. Kadın bu sefer öfkeyle “Çekilecek misin önümden yoksa gideyim mi öldürsünler beni?” diye söylendi. “Öldürmek mi dedi bu?” diye dona kaldım. Rusların sarhoş olduklarında kontrollerini kaybettiklerini bilirdim, ama öldürmek? Kadının parmağında parlayan tek taş yüzüğü seçtim o anda. Kenara çekildim, odama girdi. Sanki bir şey arıyormuş gibi doğruca yattığım odadaki çekmeceleri karıştırdı. Boş olduklarını görünce rahatlamış bir şekilde yatağımın üzerine oturdu. Odanın karşısında diğer bir kapı görünce korkuyla sordu: “Orada ne var?” Bir şey yok, boş oda orası, dedim. Arkadaşım yarın Eskişehir’den, şey, başka bir yerden gelecek, o kalacak, dedim. “O zaman ben bu gece burada kalabilir miyim?” diye sordu. “Bilir miyim” sözcüğünde yine o  Rus aksanını hissettim. Komikti aslında. Neden bilmiyorum, o anda, “Olur” çıkıverdi ağzımdan.

Şimdi kadını, odanın ışığında daha net görebiliyordum. Sarı renk saçlarını küt kestirmiş. Arkadan baksanız erkek bile sanarsınız. Üzerinde dizleri kesik bir kot pantolon ve birer de çizme vardı. Gömleğinin üzerinden, boyundaki dövme belli belirsiz görülüyordu. Burnunda minik bir hızma vardı. Sol kulağında tek bir küpe, simsiyah bir melek kanadı küpesi vardı. Bunu hep görüyordum da bu kadar yakışanını hiç görmemiştim. Benim onu dikkatle süzdüğümü fark edince “Benim adım ….” dedi. “Pardon ne?” diye üsteledim. “Adım …” dedi. “Anlamıyorum adın ne?” diye soracakken nihayet, yavaş yavaş yayılan bir acıyla kendimi yerde buldum. Odaya giren birileri olduğunu hissettim. Duyduğum son sözler “Bulduk. Masadan ayrılmış. Üst katta…” oldu. Ama o kadar. Sonrası karanlık.

Sabah alarm çaldığında hemen yataktan fırladım. Saat sekiz buçuktu. Neredeyse deliksiz uyumuştum ve yataktaydım. Kapım kapalıydı. Hemen geceyi hatırlayıp yavaşça kapıyı açtım. Diğer odanın kapısı da açıktı. İçeride yatağın yanında yerde, bir çift terlik duruyordu. Gardrobun içerisinde yerleştirilmiş kıyafetleri gördüm. Yerde boş duran bir de valiz vardı. Tuvalete baktım. Lavabonun üzerine itinayla yerleştirilmiş diş macunu ve parfümü gördüm. Hatta banyo bile kullanılmıştı. Korkuyla oda arkadaşımı aradım: “Halil abi nerdesin geldin mi otele?” “Evet Mesutcum, gece çok geç geldim. Sana baktım dayak yemiş gibi deliksiz yatıyordun, hiç uyandırmadım seni. Haydi gel, kahvaltıya geç kalma.”

DCIM100GOPRO