Category Archives: Gezdim Gördüm Yazdım

Yaşadığım şehir dışına çıkıp gördüğüm yerler ve olaylar hakkındaki yazılar bu kısımdadır.

Efendi ile Arpej Yapım ve İstanbul Macerası

arpej002Böyle maceralar, sonradan anlatınca daha keyifli oluyor sevgili okur. Geçen haftalarda şipşak bir İstanbul maceramız olmuştu. Kısa ama çok önemli bir ziyaretti bu İstanbul’a. 2018 yılına çok iyi bir başlangıç yapan Efendi, yılın en önemli gelişmesinin hemen öncesinde İstanbul’da Arpej Yapım‘la anlaşmaya vardı. Biz de hep birlikte bu anlaşma için görüşmek üzere bir cumartesi sabahı erkenden yola çıktık.

ARPEJ-yeni-logo.pngTıpkı bir önceki Ankara konseri gibi, bu sefer de erken gitmek üzere sözleştik ve yine belirlediğimiz saatten daha geç ama yine de erken sayılabilecek bir saatte Alper‘in arabasıyla yola çıktık. Kim kimdik peki? Aykut, Utku, Alper ve ben. Yol boyunca Aykut’un grubun imajına uygun takım elbisesini konuştuk ve yeni albüm için kaydedilen parçaları dinledik. Güzel, sorunsuz ve sakin bir yolculuktan sonra saat 11.00 civarında Beşiktaş‘a ulaşmıştık bile! Görüşme saat 13.00 civarında olacaktı ancak hem yolların bomboş olması, hem de Arpej Yapım’ın ofisinin köprüye çok yakın olması sebebiyle erken gelmiş olduk. Aracı park edip ofise geçtik.

Kısa bir süre bekledikten sonra, Efendi’nin menajeri Özcan Abi sayesinde iletişim kurduğumuz firma yetkilisi Özlem Hanım‘la buluştuk. Yaklaşık bir saatlik görüşmede neler oldu anlatamayacağım tabi ki. Görüşme esnasında Umut Kuzey de bize katıldı. Bilmeyenler için Umut Kuzey, Arpej Yapım’ın da sahibidir. Olumlu geçen görüşmenin ardından yakında bulunan bir mekanda kahvaltı ettik. Bir hafta önce Ankara’da teyit ettiğimiz şeyi, bu sefer burada, İstanbul’da da teyit ettik ki “Kahvaltı Eskişehir’de yapılır.

arpej006

Kahvaltının sonlarına doğru kim geldi dersiniz? Mahmut! Efendi’nin gitaristi. Neredeyse iki yıldır görüşemiyorduk. Mahmut da geldikten sonra yeniden Arpej Yapım’a gittik ve burada grup, firmayla anlaştı. Umut Kuzey’le birlikte şu yukarıdaki zafer pozunu verdik. En az Efendi’nin üyeleri kadar sevinçliyim ben de. Zira Arpej Yapım’ın promosyon, reklam, tanıtım çalışmalarını önceden beri görüp imreniyordum.

arpej008

Anlaşma faslı mutlu şekilde sonlandıktan sonra, Beşiktaş’ta olduğumuz ve vapur iskelesi yakın olduğu için tüm grubu vapura binip karşıya, Kadıköy‘e geçmek için ikna ettim. Hemen de ikna oldular sağ olsunlar. Bu esnada Cihan da bizimle buluşmak için geliyordu, onu da iskeleye yönelttim. İskeleye ulaştık ve Cihan’la buluştuk. Bir süre bekledikten sonra vapura bindik ve ver elini Kadıköy. Peki neden Kadıköy? Çünkü Hammer Müzik orada.

arpej004

Hammer Müzik’te dostlarla.

Rıhtımdan Akmar Pasajı‘na ve orada da Hammer Müzik’e ulaşmamız 10 dakika sürmedi bile. Öyle bir hızla daldım dükkana. Lan kimi göreyim? Yaşru vokalisti, çok da sevdiğim insan Berk Öner! Yaşru’nun son albümü Ant Kadehi‘ni teslim etmek üzere o da Hammer Müzik’e gelmiş. Ben de hazır gelmişken alacaklarımın arasına Ant Kadehi’ni de ekleyebildim böylece. Hem de imzalı. Neler aldım peki? Deftones‘un White Pony albümünü plak formatında aldım nihayet. Bloodbath‘in Nighmares Made Flesh isimli muhteşem albümünü aldım. İkinci el olarak Duman’ın ve Hayko Cepkin’in albümlerini aldım. Enis Abi, alışverişin üzerine bir  de zeytinyağlı dolma ikram etti. Gamze ismindeki arkadaşımız yapmış ellerine sağlık.

arpej005

arpej007Hammer’da işimiz bittikten sonra yemek yedik. Mahmut’la da vedalaştık ve tekrar iskeleye geldik Beşiktaş’a dönmek için. Dönüş yolculuğu daha keyifliydi nedense. İndikten sonra bir taksiye atladık ve sabahtan arabayı park ettiğimiz yere kadar kısa yollardan, kestirmelerden gelebildik. Bu noktada, alışılanın aksine bir profil çizen taksiciyi kutluyorum. Arabanın yanına gelince de Cihan’la vedalaştık ve yola çıktık.

arpej003

Her şeyin bir şeyi var tabi. Benim ısrarımla plana eklenen bu Hammer Müzik macerası sebebiyle akşam trafiğine takıldık. Üstelik Utku da birazcık rahatsızlanınca epey vicdan yaptım 😦 Her neyse, dönüş yolculuğumuzda da bir sıkıntı, kaza, bela yaşamadık ve saat 23.00 sularında Eskişehir’e ulaştık.

Süper hızlı ve çok eğlenceli bir İstanbul macerasıydı bu. Efendi açısından çok önemli bir eşikti. Arkadaşlığımız dostluğumuz açısından en keyifli anlardan birisiydi. Başta söylediğimi sonda söyleyerek bitiyorum yazıyı. 2018, Efendi için çok iyi bir yıl olacak sevgili okur. Takipte kalmalısın 🙂

Reklamlar

Efendi Ankara IF Performance – Anıtkabir

2018 yılı Efendi grubu için çok iyi geçeceğe benziyor sevgili okur. 27 Ocak Cumartesi ve sonrasındaki hafta sonu Ankara’daydık. Neredeydik? IF Performance Hall’da bir cumartesi gecesinde müziğe doyduk ve ertesi günde de Anıtkabir’e gittik. Hadi bakalım başlıyorum anlatmaya.

Cumartesi sabahı, saat 06.30’da Alper’in telefonuyla uyandım. “Kapıdayız seni bekliyoruz”, dedi. Yanında Caner ve Burak’la birlikte çoktan gelmişlerdi kapıma. Hemen uyanıp aceleyle giyinip çıktım. Ankara’ya gidiyorduk. Yola saat 07.00 civarında çıktık. Bizim Alper de iyi araba kullanır sevgili okur.  Böylece muhabbet ede ede yaklaşık iki buçuk saatte Ankara’ya vardık. Burak, arkadaşıyla buluşmak için ayrıldı bizden. Biz de Merve ve Özge’yle buluşmak için daha önce şu yazımda bahsettiğim Sheraton Hotel’in de yakınlarında bulunduğu Arjantin Caddesi üzerindeki Cafémiz isimli mekana gittik. Burada kahvaltı ettikten sonra küçük çaplı bir alışveriş olayına girecektik.

Şimdi bu noktada, yazının bu kısmında, Ankara’da gittiğim bir mekan hakkında inceleme yazmayayım. Bunu çok güzel yapan ve bazen de sinir bozan birisi vardı zaten. Ancak fiyat performans açısından şunu çok rahatlıkla söylüyorum ki “kahvaltı Eskişehir’de yapılır”. Gerçekten ve pişmanlık duymadan bunu söyleyebiliyorum. Kısacası memnun kalmadığımızı söyleyebilirim.

ankara003Buradan ayrıldıktan sonraki maceramız çok daha eğlenceliydi. Eskişehir’de olmayan birkaç mağazaya gittik. Ankara’yı uçtan uca dolaştık. Saat 18.00’e doğru da Çankaya’da bulunan IF Performance Hall isimli mekana geldik. Biz geldiğimizde Utku, Aykut, Ersan ve Ömer Burak gelmişlerdi bile. Aykut’un kurulumunun sonuna yetiştim. Daha sonra “soundcheck” için beklemeye başladık. Bir süre sonra, şimdiye kadar tanıştığım en iyi ve en samimi tonmaister, Samet’le tanıştık. İyi kötü, amatör orta halli, Okumaya devam et

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Proofhead Adana’da: Gizem & Keyb’nin Düğünü

Daha önce Adana‘ya hiç gitmemiştim sevgili okur. Mersin‘e gitmiştim bir kere. O da Ahmet‘le Petra‘nın düğünü içindi. Ama Adana’yı bu kadar merak etmeme rağmen, nihayet gitmem Keyb‘nin düğünü sayesinde oldu. Geçen hafta sonunu Adana’da, kebaba, sıcağa, şırdana ve conoya bulanmış bir şekilde geçirdik. Biz geçirdik. Kimiz biz? Hafize, Mustafa, Kenan, Ahmet ve ben.

Bundan yaklaşık bir buçuk iki ay önce, Keyb’nin düğün tarihi belli olunca, hemen uçak için bilet bakmaya başladık. Şansımıza 55 liraya Anadolu Jet‘ten gidiş ve 35 liraya Pegasus‘tan (satın alırken 10 lira daha ekliyor) dönüş bileti bulduk!

13 Ekim’i 14 Ekim’e bağlayan gece, sabaha karşı saat 02.00’de Eskişehir’den Ankara‘ya doğru yola çıktık. Arabayı önce Hafize, sonra da Kenan sürdüler sağ olsunlar. Arkada yol boyunca sohbet ettik. Sabah saat 05.30 civarı hava alanına geldiğimizde vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Arabayla hava alanına gelmek çok iyi bir tercih. Hemen yakında bulunan otoparka günlüğü 15 liraya park edip oranın sağladığı servisle ya da havalı ismiyle “shuttle (şatıl)” kullanarak, hava alanına ulaştık. Ertesi sabah Adana’dan ilk uçakla döneceğimiz için tek günlük park çok makuldü.

Saat 08.00’de uçağa bindik. 08.20’de havalandık ve saat 09.00 civarında pilot inişe geçmek üzere olduğumuzu anons etti. Anadolu Jet ve THY, çok büyük firmalar sevgili okur. Kaliteli hizmetten hiçbir zaman tereddüdün olmuyor. Toplamda bir saatlik bir uçuştan sonra Adana’ya iniş yaptık. Ankara’nın sabah ayazını yemiştik. Adana’ya indiğimizde iliğimiz kemiğimiz ısındı yalan yok. Hava alanı çok merkezi bir yerdeydi. Sonradan öğrendiğimize göre, buradan taksiye binince şehir merkezi en fazla 10 dakika ve 20 TL tutuyormuş.

Bizi Keyb’nin efsane kuzeni Nuri karşıladı. Yazının başında hemen belirteyim. Adana’dan bu denli keyif alabilmişsek bu Nuri kardeşimizin sayesindedir. Böyle akraba görünce gözlerimiz yaşardı günün sonunda. Neyse, Nuri kardeşimiz bizi konaklayacağımız Toprak Mahsulleri Ofisi Misafirhanesi‘ne getirdi önce. Burası hava alanına çok yakın. Geceliği 30 lira. Kamuda çalışıyorsanız ve kurumunuzun Adana’da misafirhanesi yoksa o zaman 15 TL ödüyorsunuz 😉

Ahmet, sabah Ankara’da yediği ayazın etkisiyle rahatsızlandı biraz dinlenmek için misafirhanede kalmayı tercih etti. Biz de Nuri’yle birlikte ciğerciye gittik. Evet, saat 09.30-10.00 civarıydı ve kahvaltı için ciğerciye, Ciğerci Ulaş‘a, gittik. Zalımlar o nasıl güzel ciğerdi öyle! Başta yeyip yememek konusunda tereddüt yaşayan Mustafa ve Hafize bile beğendiler. Kendisi bizzat kasaplık sektöründen gelen Hafize kaliteyi onayladı. Nuri bizi Turgut Özal Caddesi olarak bilinen yere getirmişti. Yemek faslından sonra bu caddeyi bir uçtan diğerine gezdik. Mado‘da küçük bir mola vermişken Ahmet de aradı. Kendini biraz toparlamıştı. Ahmet’in gelmesini beklerken Hafize, Mustafa ve Kenan kuaföre gittiler. Burada fiyatlar çok ucuz sevgili okur. Aynı akşam Keyb’nin babası, Mehmet Ali komutanımın şu sözü aslında çok güzel özetleyecekti: Adana’da yaşamak da ucuz, insan yaşamı da ucuz. Üstelik bunu söyleyen tek Adana’lı da Mehmet Ali amca değil.

Kırmızı ışıkta duran doğanlardan sarkan conoları saymazsak, İller Bankası civarı da çok güzel yerler sevgili okur. Burada bir kafede Keyb’nin gelmesini beklerken ki evet, saat 15.00’e gelmişti ve biz hala Keyb’yi görememiştik, oturup kahve içtik. Keyb, yanında Nuri’yle geldi. Burada fazla oyalanmayıp tekrar misafirhaneye gittik ve nihayet düğün için hazırlanmaya başladık. Hazırlık faslı bitince gruplar halinde düğünün yapılacağı yerin yakınındaki bir restorana gittik yemek için. İşte burada Keyb’nin ailesiyle ve düğüne gelen diğer misafirlerle buluştuk. Düğün için en uzaktan gelenler bizdik ve bizim içimizde de en uzaktan gelen hatta ülke değiştirip Rusya‘dan gelen Mustafa’ydı. Böylesi bir vefanın elbette ödülü de olacaktı.

Restoranda çeşit çeşit salatalı ve mezeli bir sofrada oturup (Adana’da tüm restoranlarda masadaki salata ve mezeler en az 5 çeşit) yemek yedik. Yediğimiz adanadan çok mezeler ilgimizi cezbetti burada. Saat 18.00’e doğru, Keyb’yi ite kaka gelini kuaförden almak için gönderebildik. Biz de düğünün yapılacağı ve baraj gölü manzaralı açık hava olan salona gittik. Gittiğimizde bir de baktık ki bizden ve masaları yerleştiren garsonlardan başka kimse yok. Mekanın boş olmasını fırsat bilip bir dolu fotoğraf çektik. Saat 20.00’ye doğru misafir gelmeye ve salon dolmaya başladı.

Düğün başladı. Gelin ve damat salona girdiler. Bizim Eskişehir’deki düğünlerden farklı olarak burada müzisyen yoktu. Burada DJ vardı. Tüm oyun havalarını basları arttırılmış ve teknoya yakın remikslerle çalan bir DJ. Yazının en başında demiştim ya Adana’dan keyif almamızı sağlayan şeylerin başında Nuri kardeşimiz geliyordu. Keyb’nin de sağdıcıydı hatta. Ama keyfimizi bozan tek şey ise düğündeki davulcu ve zurnacı oldu. Sadece biz değil, tüm misafirler için büyük ızdırap oldular.


Hani demiştim ya böylesi bir vefanın ödülü de büyük olacaktı diye. Heh işte, Keyb nikah şahidi olarak Mustafa’yı seçti. Onlar sırasıyla “evet” diye bağırırlarken (gelin ve damadın bu performansları takdire şayandı) sıra şahit olarak Mustafa’ya geldiğinde biraz temkinli davrandı. Epey bir düşündü, sessizlik falan oldu. Nihayet ikna oldu ve şahidim diyebildi.

Nikah şahidi olarak Mustafa

Selim ve Semih‘i en son 4 ya da 5 sene önce görmüştüm. Bu düğünün bir güzel yanı da, yıllardır aramızda devam eden kopukluğun nihayet sonra ermesi oldu. Gece boyunca her ikisiyle de, daha da çok Selim’le takıldık. Düğün bitmek üzereyken Kenan ve ben hariç bizim ekibin geriye kalanı misafirhaneye geçtiler. Biz de Keyb’nin üniversiteden arkadaşı başka bir kral insanla (ismini unuttuğum için beni bağışlasın) 15-20 dakika sonra misafirhaneye geçebildik.

Burada üzerimizi değiştirip inanılması zor ama, kebap ve şırdan yemek için yine çarşıya geçtik. Hafize, epey yorulduğu için gelmedi. Biz de sıkış tepiş Selim’in arabaya doluşup çarşıya çıktık. Saat gece yarısını geçmişti bak! Mekana gittiğimizde yine inanılması güç bir şekilde, kapıda tam 6 tane gelin arabası saydık. Meğer Adana’da adet böyleymiş. Düğünden sonra herkes adana kebap yemeye gidiyormuş. Eh, farkında olmadan biz de geleneğe uymuş olduk. Biz yemeği bitirmek üzereyken düğünden çıkmış ve kıyafetlerini değiştirmiş halde Keyb ve düğün ekibi de geldiler. Biraz da onlarla sohbet edip bu sefer şırdan yemek için yola düştük. Semih ve Ahmet, yemeyecekleri için Nuri kardeşimiz, bir başka peygamberlik örneği gösterip, kendisi de yemekten vazgeçip bunları misafirhaneye, şehrin diğer ucuna götürdü. Biz de Mustafa, Selim, Kenan ve ben nihayet beşinci şırdancıda bulabildik şırdanı. O saatte Adana’da şırdanın piyasası epey yüksekmiş anlayacağınız.

Mustafa ve Kenan, yemediler. Neden yemediler anlamadım. Selim’le ben birer şırdan götürdük. Sonra Selim dayanamadı bir de mumbar söyledi. Ondan da yedik. Lan tereyağında kızartmışlar nasıl çıtır çıtırdı mumbar. Vay arkadaş!

Şırdan

Mumbar

Uykusuzluktan ölüyorduk tabi ki. Şırdan faslında sonra misafirhaneye geçtik. Keyb ve Gizem’le son defa burada görüştük ve kucaklaştık. Saat 03.00 civarındaydı. Alarmı iki buçuk saat sonrasına kurup uyudum. Saat 05.30’da uyandım ve Ahmet’i de uyandırdım. Saat 06.00’da taksiye binip hava alanına geçtik. Mesafe çok kısaydı dediğim gibi. Saat 07.30’daki uçağa çok çok rahat yetiştik. Uçakta Ahmet’le yan yana oturuyorduk. Pegasus, check-in işleminde koltuğunuzu default olarak veriyor. Kendiniz koltuk seçmek isterseniz, cam kenarı falan seçmek isterseniz ekstra ücret ödemek zorundasınız. Uçağa binince direkt olarak uyudum. Uçak Ankara’da tekerleri yere vurunca kendime gelebildim. İşte Adana macerası bitmişti. O sıcacık ve bol acılı bir günün ardından sabah ayazında yine Ankara’daydık.

Aracımızı otoparktan alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hepimizin çeşit çeşit boşaltım sorunları vardı ama olsun. Adana’nın suyu bizi mahvetmişti sevgili okur. Yol üzerinde Ankara çıkışında bir benzin istasyonunda, çok lezzetli poğaçalar ve simitler yapan bir fırında kahvaltımızı yaptık. Sonra Eskişehir’e kadar beni uyutmadılar. Perişan oldum. Nihayet Ahmet ve Mustafa uyuyunca ben de yarım saat falan uyuyabildim.

Yazı bitti. Keyb’ye ve Gizem’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Nuri’ye de sonsuz teşekkür ediyorum. Umarım Eskişehir’de ağırlama imkanım olur. Bu yazıyı okursan muhakkak bana ulaş. Ah Adana ah! Yine geleceğim, belki bu sefer yanımda sen de olursun.

İklim Değişikliği Hibe Programı 2017 – Ankara

ankar007

Evet sevgili okur, geçen hafta ben neredeydim? Ankara‘da! Ne yapıyordum orada? AB tarafından verilen birliğe katılım öncesi mali destek fonun aracılığıyla (IPA), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na aktarılan hibeden, Bilecik olarak hazırladığımız proje sayesinde küçük bir pay alabilmeyi hak etmiştik çünkü. Ankara’da işte bu proje kapsamında alınan hibenin ne şekilde harcanacağı ve projenin nasıl yürütüleceğine ilişkin bir eğitim programına katıldık.

Hazırladığımız proje, iklim değişikliği alanında mevcut farkındalığın ortaya konularak, yapılacak çalışmalar sayesinde bu seviyeyi daha üst düzeylere çıkarmak ve konuya ilişkin bir takım sürdürülebilir yaptırımlarda bulunmak üzerineydi. Böyle süslü püslü ifade edince ne de güzel duruyor değil mi 🙂

ankara005

ankar003Salı günü Bilecik ekibiyle buluşup Ankara’ya gittik. Burada, Çukurambar tarafında Point Hotel‘e yerleştik. İlk gün pek bir şey olmadı. Ertesi gün bizzat Bakan’ın da katılacağı etkinlikte neler yapacağımızı konulup programladık. Çok yorgun olduğum için hemen uyudum. Ertesi sabah saat 07.30’da otelden servislere bindik ve bu sefer Sheraton Hotel‘e geçtik. Zira etkinliğe Bakan’ın ve Bakanlığın da üst düzey yöneticileri katılacağı için ilgi çok büyüktü. O kadar insanı alabilecek büyüklükte salon çok az sayıda otelde varmış.

ankar012

Ekibimiz

Saat 08.15 civarı kayıt yaptırıp fuaye alanına girdik. Burada hibe almaya hak kazanan 38 farklı projenin her biri için birer stant kurulmuştu. Kendi projemizin standını bulup yerleştik. Yaklaşık iki saat kadar bekledikten ve diğer 37 projeyi inceleyip o ekiplerle tanıştıktan sonra protokol geldi ve program başladı. Salonun tamamına yakını doluydu. Öyle ki Bilecik ekibinde Halk Sağlığı Müdürlüğü‘nden Mehmet Abi ve ben ön taraflarda oturmaya yer bulamadık. Unutmadan ekleyeyim, etkinlikte tam 6 yıl sonra kimi gördüm dersin? Burcu‘yu! Biricik sınıf arkadaşımı. İşte etkinlik başlayınca salonun arka kısımlarında Burcu, Mehmet abi ve ben birlikte oturduk. Etkinliği oradan izledik.

ankar010

Burcu ve ben

Etkinlikte çok değerli konuşmacılar yer aldı ve gerçekten çok önemli kitabi bilgiler verdiler. Şimdi bu konuşmacıları ve konuşmalarından aldığım notları aktarıyorum. Burada yer alan ifadelerin bazılarını ben özet halinde yazmış olabilirim. Rakamlarda ufak tefek hatalar olabilir ve konuşmacıların düşünceleri kendilerini bağlamaktadır.

Açılış konuşmasını NTV‘den tanıdığımız sunucu Simge Fıstıkoğlu yaptı. “İklim Değişikliği Sonumuz Olabilir mi?” sorusu üzerinden konuşmasına yön verdi. Salonu epey kontrolü altına aldı diyebilirim. Konuşmasından notlar: Okumaya devam et

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97

Seval’in Düğünü

seval01Geçen hafta cuma akşamı, Alper ve annemle birlikte akşam saat 20.00’de Eskişehir’den Bursa‘ya doğru yola çıktık sevgili okur. Seval‘in o hafta sonu cumartesi günü düğünü vardı. Yakın zamanda ameliyat olan dayımı da ziyaret etmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı.

Cumartesi günü yapılacak olan düğüne katılacaktık katılmasına ama bir sorun vardı. O da, Alper’in çok yakın bir diğer arkadaşı Erman‘ın da aynı gün ve aynı saatte, şehrin tam zıt diğer ucunda düğününün olmasıydı. Elemanlar düğün için o kadar büyük organizasyon yapmış ki Ankara’da askerliğini yapan arkadaşları düğüne gelebilmek için tezkeresine birkaç gün kala izin almış ve askerliğini uzatmayı göze almış. Üstüne bir de Alper’i sahneye çıkarmak gibi bir sürpriz plan yapmışlar.

Neyse, cuma akşamı çok güzel bir yolculuktan sonra dayımlara vardık. Sağ olsun Alper, bizi bıraktı ve kendi evine gitti. Ertesi sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra dayımla birlikte biraz turladık mahallede. Seval’le konuştum ve saat 16.00’da aksiyonun başlayacağını öğrendim.

Saat 15.00’de yola çıktığımda Bursa’da hayatım boyunca görmediğim kalabalıkta bir trafik gördüm. Normal zamanda 15 dakika sürecek yolu bir saati aşkın sürede gelebildim. Kıyafetime uygun kemeri Eskişehir’de unuttuğum için, kendime yeni bir kemer aldım. Sonra da metroya atladım. Bursa’nın metrosu çok güzel lan. Ankara’nın metrosunu bu kadar sevemedim.

Seval’le konuştuğumuz saati biraz geçe evlerine varabildim. Yeme içme faslından sonra Seval’in eski iş yerinden, Alper’in de stajdan arkadaşı Özkan‘la buluştuk. Özkan’ın adını daha önce her ikisinden de çok duymuştum ancak bir türlü tanışamamıştık. Seval’in hayırlı işinin bana hayrı da bu oldu demek ki 🙂

seval07

Biz Özkan’la birlikte, Seval’in Yunanistan’da yaşayan kuzenleriyle muhabbet ederken, Aydın amca geldi ve “Seval sizi çağırıyor” dedi. Gittik. Seval’i gelinliğiyle ilk defa orada gördüm. Sarıldık, bir acayip oldum. Kız kardeşim yok benim. Ama demek ki kız kardeşi olanlar böyle hissediyormuş. Bildiğin duygusallaştım. Bir iki kare fotoğraf çekildik derken aşağıdan korna sesleri duyulmaya başladı. Biz hemen Seval’i yukarıda bırakıp aşağıya koştuk. Off ne orkestra vardı! Akordeon, klarnet ve davulla, muhacirler gelin almaya gelmişti!

Epey eğlenceli şeyler dinledikten sonra bizim kız yanında eşi Birol‘la birlikte indi aşağıya. Fotoğraflar, flaşlar derken yavaş yavaş gelin arabalarına doğru yürüdüler. Erkek tarafının kadınları muhtemelen kendi aralarında sözleşmişti ki her biri masmavi kıyafetler giymişlerdi. Bizimkiler arabaya bindikten sonra bir kadın bunların arkasından ısla pirinç attı durdu.

Biz de Özkan gardaşımla hemen arabaya atlayıp peşlerine düştük. İstikametimiz Kestel Muhacir Konutları’ndaki düğün salonu idi. Salona konvoydan hemen önce vardık. Arkamızdan gelin arabası geldi. Biz Özkan’la baktık ki epey vakit var daha düğünün başlamasına. Özkan günün krallığını yaptı: Gel seni şelaleye götüreyim! Vay arkadaş, şelale lan! Bursa’nın o muhteşem tabiatına doya doya ilerledik sevgili okur. Çevre mühendisiyiz ya, bir yandan da Özkan bana civardaki tesisleri anlatıyor. Böyle böyle gittik ve yol bitti. Nihayet harika bir yere gelmiştik. Dağın içinden su patlamış akıyor, nasıl gürül gürül anlatamam. Sonradan Ferhat abim bana bu suyun, altında Ağustos sıcağında bile durulamayacak kadar soğuk olduğundan bahsedecekti. Güzel yer yapmışlar. Sağda solda fotoğraf çektirmelik papağanlar, Poni cinsi atlar vardı. Şelaleden çıkan su, sağında solunda masaların bulunduğu bir yatağın içerisinden akıyordu. Ulan ne güzel yerdi be. Taze havadan başımız ağrıdı, sarhoş gibi olduk.

seval06

Düğün salonuna döndük ancak karnımız acıktığı için hemen yakındaki bir yerde karnımızı doyurduk. Salona yetiştik ve Seval’le Birol’un salona alkışlarla girişini izledik. Onlar ilk danslarını yaparken Alper geldi yetişti. Herif, Bursa’nın diğer ucundan kalktı geldi. Neyse, okuldan arkadaşımız Parisa‘yı da gördük ve onun yanına oturduk. Pasta kesiminden sonra takı merasimi anons edildi. O an bir ayaklanma oldu ortalık karıştı. Nasıl bir kuyruk oldu anlatamam! Bu upuzun takı kuyruğunun bize ulaşması tahminen 2 saat süreceği için Alper, en öne attı kendini, takısını taktı ve diğer düğüne gitmek üzere yola düştü.

seval03seval04

Özkan ve ben beklemeye başladık. Sağımız solumuz önümüz ve arkamız hep muhacir vatandaşlarla doluydu 🙂 Hayatımda bu kadar sarışın ve renkli gözlü insanı bir tek

seval05

Takı kuyruğu

İsveç’te görmüştüm. Velhasıl, şaka yok, bir saat kadar sonra sıra bize geldi. Alelacele sarıldık, öpüştük, kucaklaştık, fotoğrafımızı çekildik.

Takı töreni bizden sonra da 1 saatten fazla sürdü. Biz o sırada Seval’in kuzenleri ve Parisa’nın da olduğu masada muhabbet ettik. Nihayet takı bittiğinde saat 22.30’u geçmişti. Seval ve Birol bir üst katta bulunan “gelin odasına” geçtiler. Gelin odası efsane bir yer sevgili okur. Adı gelin odası ama içeride gerekli gereksiz bir sürü kişi oluyor. Bununla ilgili çok komik bir hikayem var, daha sonra anlatırım.

seval02

O sabah saat 05.30’da kalkmış olan Özkan’ın gözlerine kan oturmuştu yorgunluktan. Seval ve Birol’la son defa kucaklaşıp vedalaştık. Özkan, gecenin son krallığını yaparak beni getirip dayımlara bıraktı. Ben de geldikten sonra yorgunluktan pek birşey yapamadım. Ferhat abimle boğuştuk biraz. Sonra uyudum.

Böylece biriciğimiz Seval de evlenmiş oldu. Umarım hayatı hep mutlulukla geçer. Umarım mutluluğu daim olur 🙂

Proofhead Safranbolu’da!

Yazıları, iş işten geçtikten sonra yazmak yönünde ciddi bir eğilimi olan blog, Proofhead My Resort’ten herkese sevgiler!

Ben geçen hafta neredeydim? Safranbolu‘daydım. Orada “Kalıcı Organik Kirleticiler(KOK) ve KOK Stoklarının Bertarafı“na yönelik bir eğitim çalışması vardı. Yasin‘le birlikte bu eğitime Bilecik adına katıldı. Bir de iş yerinden arkadaşımız, Satberk abimizin kızı Merve de kendi çalıştığı firma adına katıldı. Böylece üç kişilik bir ekip olarak orada bulunacaktık.

Pazarı pazartesiye bağlayan gece Eskişehir Otogar‘dan yola çıktım. Neden bu saatte? Çünkü Eskişehir’den Safranbolu’ya bir tek bu saatte otobüs vardı. Yalnızdım. Yasin ve Merve de aynı araca Bilecik‘ten bineceklerdi. Küçük bir çanta dışında pek bir şey almadım yanıma. Eşim, bari bir pantolon daha alsaydın, dedi. Güldüm, yahu ne gerek var, dedim…

Otobüse bindikten 10 dakika sonra, henüz Eskişehir’den çıkmamışken muavin servis yaptı. Kola istedim, istemez olaydım. Gecenin karanlığında elim çarptı ve bir yudum alamadan olduğu gibi üzerime döktüm! Bak daha yolculuğun 10. dakikasındayım!

Kurulamak, silmek için hiçbir şey yoktu. Muavin kolanın döküldüğünü gördü, yüzüme baktı. Peçete getirir misin, dedim. Gitti iki tane peçete getirdi. O peçeteler koltuğun üzerinde biriken kolayı emdirmeye yetti ancak. Neyse uzatmayayım, muavinin her seferinde iki tane getirip bırakması sebebiyle tam dört defa peçete istedim. O tek tek getirmekten bıkmadı, inadına ben de isteyip durdum lan. İşin kötüsü pantolonun altı da olduğu gibi ıslandığı için, dünyanın en iğrenç hissiyle Bilecik’e kadar gitmek zorunda kaldım. Hayatımın en çileli üç Bilecik yolculuğundan birisiydi. Tam gece yarısı Bilecik Otogarı‘na girdik. Hemen indim ve Yasin’den istediğim peçetelerle ıslak mendilleri aldım. Bu arada Satberk abi de kızını yolcu etmek için gelmişti. Görüştük, vedalaştık. Otobüs fazla oyalanmadı ve yola devam ettik. Bu esnada birkaç saat geçtiği için koltuk ve pantolonum kurumaya başlamıştı. Allahtan yanımda oturan yoktu da yan koltukta nispeten daha rahat gidebildim. Merve uyuduktan sonra Yasin arkamdaki koltuğa geçti. Biraz sohbet ettik ve biz de uyuduk. Gözümü açtığımda Karabük Otogarı‘ndaydık. Gözümü geri kapattım. Sanki birkaç dakika geçti ve bu sefer muavin, Safranbolu geçmiş olsun, dedi. Lan dedim bu kadar yakın mıymış! Hakikaten yakınmış. Neredeyse iç içeler.

safran01Otele geldiğimizde saat 05.00’e yaklaşıyordu. Hilton Garden Inn Hotel‘de kalacaktık. Aklımda uykudan başka bir şey olmadığı için bu kısımları hatırlamıyorum. Odaya girdim ve uyudum. Saat 09.00 civarında uyanınca, nihayet bir oh diyebildim. Arayıp Yasin’i de uyandırdıktan sonra kahvaltıya geçtik. Kahvaltıyı hep birlikte tamamlayıp Safranbolu’yu gezmeye çıktık. Ancak nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp işin olmayacağını anlayınca tekrar otele dönüp yardım isteyelim dedik. İşte bu an, şansımızın döndüğü an oldu.

Otelin girişinde kahvesini yudumlayan bir bey bizi görünce selam verdi. Otelin Genel Müdürü Onur İslam! Kendisi Karabük’e gideceğini ama istersek bizi “Eski Çarşı” denilen ve o meşhur evlerin bulunduğu yere bırakabileceğini söyledi. Lan şansa bak!

Atladık arabaya. Onur Bey’le birlikte Safranbolu’nun kalbine doğru yol almaya başladık. Safranbolu halkı, yazları ve kışları farklı yerlerde konaklıyormuş. Yani en azından eskiden böyleymiş. Hak yazları daha yukarıda bulunan ve şimdi şehrin modern yakası olan kısımlardaki bağ evlerinde kalırken, kışın Eski Çarşı dedikleri o konaklara çekilirmiş. Bizi Eski Çarşı’nın tam göbeğindeki otobüs durağına bıraktı Onur Bey. Burası gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Hemen bitişiğinde Tarihi Cinci Hamamı yer alıyor. Hala hizmet veriyor, masaj, kese ve bilumum hamam hizmeti varmış.

safran00

Hüsnü Çoban’ın ilk defa geldiği sahne

safran14Hamamın iki yanından şehrin alt mahallelerine iniliyor. Sağ tarafta yukarı doğru bir yol çıkıyor. Burada sırasıyla Ziraat Bankası ve Hüsnü Çoban başkomiserimin haksız yere sürüldüğü karakol binası yer alıyor. Aynı yolu tepeye kadar izlediğinizde Kent Tarihi Müzesi karşınıza çıkıyor. Zaten kentte sarı rengi, en yüksek tepede yer alması ve heybetli mimarisiyle hemen dikkati çekiyor burası. Burada geçmişten günümüze Safranbolu temasıyla bir takım eserler sergileniyor. Müzenin giriş katındaki bilişim sergisini ise pek çok büyük şehirde dahi bulamazsınız. En altta zemin katta, kentte geçmişte yürütülen ve artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleklere ilişkin canlandırmalar var.

Kent Tarihi Müzesi’nin arkasında bir saat kulesi var. Buraya müzeye girerken verdiğiniz bileti göstererek girebiliyorsunuz. Bu saat kulesi, Anadolu’daki en eski saat müzesi. Mekanik aksamı hala çalışır durumda. Hala bakımı yapılıyor ve işliyor. İngiliz malı. Bakımını 55 yıldır üslenen bir üstat tarafından saat kulesine ve Safranbolu’ya dair pek çok bilgi veriliyor. Bugün Anadolu’da pek çok şehirde saat kulesi vardır, diyor. Ancak pek azı ilk kurulduğu mekanizmayla çalışmaktadır, diye de ekliyor. 1797 yılında İzzet Mehmet Paşa‘nın İngiltere’den getirttiği mekanizma tıkır işliyor. O dönemden bu döneme saat kulesine bakım işini üstlenen dördüncü kuşak imiş usta.

safran02Biz, önce Demirciler Çarşısı‘na gittik. Burada birkaç dükkanda halen demir işleri yapılıyor. Bakır eşya satanlar ise bunun ticaretini yapan kişiler. Yani gördüğünüz eşyaların hiçbiri bunlar tarafından yapılmamış. Alınıp satılan türde eşyalar. Dolayısıyla gürz, kılıç, miğfer, balta vb. eşyalar görünce heyecanlanmayın. Fiyatları da absürt pahalı zaten. Demirciler çarşısında ilgimi çeken bir detayı aktarayım hemen. Bir dükkanda dış kapı tutamağı yapıyorlar. Bunların kiminin üzerinde bildiğimiz şekliyle pentagram, kimisinde de Davud yıldızı yer alıyor. Ustaya sordum, “Davud yıldızı neden usta? Biz de böyle bir motif yok?“. Usta hiç beklemediğim bir cevap verdi: O yıldız, Hz. Davud’un yıldızı, bizim ustamızdır o. Doğru ya, Kutsal metinlerde Davud’un demirciliğin piri olduğu bahsi vardır.

Kentin daha aşağı mahallelerinde Rumlar kalıyormuş. Yukarı mahallelerde ise Türkler. Nüfus mübadelesi olunca Rumlar çekilip gitmişler. Bizimkiler de ilk iş, onlardan kalan kiliseyi camiye çevirmişler. Caminin kubbesine bakınca çok net anlaşılıyor.

Çarşının iç kısımlarında, Cinci Hanı‘na yakın bir yerde, Kaymakamlar Müzesi var. Ha unutmadan ekleyeyim, tüm müzelere giriş 2 lira. Kaymakamlar Müzesi önemli. Çünkü tipik bir Safranbolu konağının içini gezme fırsatı sağlıyor. Konaklarda üç kat var. Burada odalarda sensör var. Sizi görünce, odalara yerleştirilen maketler hareket etmeye başlıyor. Bazı odalardaki setler korku filmlerini andırıyor. Yine odalardan bazılarının içerisindeki dolaplarda banyo yapmaya yarayan tekneler var. Her odaya ortadaki büyük bir salondan giriliyor. Yani evlenen çocuklar, baba evinde kendi odalarında yaşamaya devam edebiliyor. Bu şekilde tasarlanmış. Evler hakkındaki en büyük özellik, kot farkından yararlanıp hiç bir konağın bir diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde inşa edilmiş olmasıymış. Pencere sayıları bilerek bol tutulmuş. Bol güneş alsın diye. Özetle, Kaymakamlar Müzesi, muhakkak görülmesi gereken bir yer.

safran13Müzeden çıkıp rampa aşağı beş dakika yürüyünce meşhur Cinci Hanı’na geliyorsunuz. Halen otel olarak işletiliyor. Buraya da giriş paralı. İçeride ne var? Hiçbir şey. Ama şehrin göbeğinde dönemin mimari özelliklerini yansıtması bakımından güzel. Buranın en büyük avantajı en üst katına çıktığınızda gördüğünüz manzara. Aman diyeyim, en üst merdivene çıkınca karşınıza çıkacak olan kapıyı sakın çalmayın. Zira burası da otelin bir odası 🙂

safran12

Cinci Hanı’ndan panoramik. Tıkla büyüsün

Cinci Hanı’ndan çıkınca, şehrin içerisinde kaybolmayı deneyin. Tam karşıda bir PTT Şubesi var. Kendinize bir kart atabilirsiniz. Küçük dükkanlar göreceksiniz. Her birinde, birbirinin aynısı hediyelikler var. Çoğu Çin malı. İlginç bir şeyler bulmak zor. Diyeceksiniz ki lokum? Safranlı lokum bana biraz hikaye geldi. Yılda toplam üretiminin “30 kg” olduğunu (evet, tüm Safranbolu’da ve hatta Türkiye’de) düşünürsek bu baharatın. Yediğiniz beş gramlık lokumun içerisindeki safran yüzdesi herhalde sıfırdır, yoktur. Zira tadında Eskişehir’de yediğim lokumdan farklı bir tat yoktu. Ben ki hiç bir şeyin tadını unutmayan biriyim, bu kadar da iddialıyım. Ha güzel lokum yok mu? Var tabi, yaban mersinini bir deneyin derim.

Gördüğümüz yerleri Yasin Göynük’e benzetti, ben Odunpazarı’na, Merve ise Hamamönü’ne. İç turizmde ne yazık ki gidebildiğimiz en ileri nokta da bu: buzdolabı süsü. Belki Eskişehir’e ilk defa gelen biri için “Balmumu Müzesi” ilgi çekici bir yer olabilir ama ne bileyim, Safranbolu’da benim ilgimi çeken çok az şey oldu.

Otel hakkında pek bir şey yazmadım. Küçük bir otel. Onur Bey’in jesti sayesinde dört yıldızı aldı benden 🙂 Ancak konaklama hizmeti dışında başka hiçbir hizmet vermiyor, otelde oturup tv izlemekten başka bir şey yapmadık. Sezonda değildik diyemeyeceğim zira Safranbolu için bir sezon kavramı yok.

Son gün, Hıdırlık Tepesi denen bir yere çıktık. Burada bize Safranbolulu bir bey eşlik etti. Bu yazıyı yazarken aralara serpiştirdiğim bilgilerin çoğunu, onun tepeden şehri anlatımı esnasında öğrendim. Şahsına münhasır biriydi sağ olsun. Arada ince ince giydiriyordu. Mesela Cinci Hanı ve Hamamı’nın, Padişah Deli İbrahim‘i okuyup üfleyen Cinci Hoca tarafından yaptırıldığından bahsetti. Kahkahalarla dinledik.

safran23

Hıdırlık Tepesi Panoramik. Tıkla büyüsün.

safran24

Safranbolu’daki ilk gün otelde öğle yemeği yiyemediğimiz için (daha doğrusu çorbaya 16 lira vermek istemediğimiz) için otelden ayrılıp şehrin içerisinde indik. Burada “peruhi” ve “haluşka” denen yemekleri tattık. Fena değiller. Ama yemekten daha çok meze gibi düşünülebilir. Meşhur kuyu kebabı varmış, onu yiyecek mekanı bulamadık, göremedik.

Eskişehir ve Bilecik’e giden başka bir araç olmadığı için, cuma sabahı saat 10.30’da Safranbolu Otogarı’ndan yola çıktık. Eskişehir’e varmam saat 18:15’i buldu. Otobüsten indiğimde elim ayağım titriyordu yorgunluktan. Özetle sevgili okur, Safranbolu kaçmak için güzel bir kent. Aracınız da varsa bir iki günde tamamen keşfedip tadına varabilirsiniz.

safran17

Kent Müzesi Girişi – Yasin ve ben

Antalya Sahilleri: Büyük Bir Dolunay

ant01
Antalya’ya en son bir yıl önce İlkan Abi’yle birlikte gitmiştik. Ne güzel zamanlardı be. Bir yıl sonra, yine bir eğitim programı için, bizim Bakanlığın en kapsamlı ve en sevdiğim eğitimlerinden olan Atık Yönetimi Eğitimi için geldim, bu sefer yalnız başımaydım. Mesleğim icabı, en çok mesai harcadığım konudur atıklar ve atıkların yönetimi. Bu beş günlük eğitimde de yeni yayımlanacak birkaç yönetmelik ve uygulamalar hakkında bilgi verilecekti.

Cumartesiyi pazara bağlayan gece, dolunaya bir kala, saat 01.30’da Eskişehir’den yola çıktım. Bilecik’e gide gele, yolda uyumaya alışmak şöyle dursun, başımı yasladığım her yerde uyuyabiliyorum artık. Otobüste de yata yata giderim diyordum. Otobüse binince yanımdaki ikili sırada oturan kadının bebişi olduğunu görüp umutsuzluğa kapıldım. Ama hemen enseyi de karartmadım. Belki de sessiz sedasız, bizim İpektoş gibi bir bebiştir dedim. Değilmiş.

Bebiş ağladı. Mızıldandı, 15 dakikalık periyotlarla ses çıkarmaya devam etti. Asia Minor’ın Between Flesh And Divine albümünü belki üç kere baştan sona, In Flames’in yeni albümü Battles’ı da bir kere baştan sona dinledim. Saat 04.30’da bir mola verdik galiba. O arada otobüsteki herkes çıkınca oluşan sessizlikten yararlanıp uyudum. Saat 07.00’de uyandım. Yaklaşık bir saat daha yol gidip saat 08.00’de Antalya Otogar’a ulaştık.

Eğitimin yapılacağı hotel Belek’te olduğundan iç hatlar terminalinden Belek’e gidecek bir araç aradım. Varmış. Serik’e giderken Belek kavşağında bırakıyormuş. Serik’e doğru yola çıkınca fark ettim ki az önce otobüsle geldiğim yolu şimdi minibüsle geri dönüyorum. Bu da yaklaşık bir saat sürdü. Kendime not, bir daha Belek’e geleceksen otobüsten erken in oğlum.

Neyse, Belek kavşağında inip bir de Belek aracına bindim. Ve nihayet saat 10.30’da otele ulaştım. Bir süre bekleyip kayıt yaptırdıktan sonra yeni oda arkadaşım, İzmir’den Kenan Abi’yle odaya doğru yollandık. Bu arada Kenan Abi, bu eğitimin en büyük kazanımlarından birisiydi (#01). Tüm illerden en az ikişer kişi katıldığından hemen tüm katılımcılar kendi illerinden gelenlerle konaklıyorlardı. İzmir ekibi beş kişi gelmişti ve tek kalan Kenan Abi’yle böylece oda arkadaşı olduk. Neyse, odaya çıktıktan sonra bir süre sonra yorgunluktan uyumuşum. Taa ki Iğdır’dan adaşım, yakın dostum Mesut arayana kadar.

ant06

Günün geri kalanında hep birlikte vakit geçirdik Mesut ve onun da arkadaşlarıyla. Sahilde, bir sonraki gün gelecek muhteşem dolunayı gözledik. Dolunayın hikayesini anlattım bunlara. Çok beğendiler. Dedim ben yıllardır onu arıyorum, onu gözlüyorum; bakın şimdi herkesin dikkatini çekti. Yarın yine unutacaklar. Ama ben unutur muyum? Unutmazsın abi, dediler.

ant02

Evet, eğitimin ilk günü sabahı Şevkiye, Pınar ve Gülnur Hanım’la kahvaltıda buluştuk ve aslında eğitim boyunca birlikte olacağım arkadaş grubumu da bulmuş oldum. İlk gün eğitimleri her zaman en iyi eğitimler olmuştur. Bu sefer de o şekilde oldu. Teknik detayları bir kenara bırakırsak, en çok katılımın olduğu, en fazla fikir alışverişinin yapıldığı gün bugün idi.

ant03Akşam eğitimden sonra sahile koştuk. Ay buluta girmişti. Ülkenin yer yanından dolunay fotoğrafları instagram’da, facebook’ta, sağda solda akıyordu durmadan. Burada yeri gelmişken bir detay daha vereyim. Son yetmiş yılın en büyük dolunayı diye lanse edildi bu dolunay. Ancak standart bir dolunaya göre öyle devasa şekillerde falan da gözlemlenmedi. En azından ülkemiz de değil. Bunu çok net ifade edeyim. Evet büyük bir dolunaydı ancak bu büyüklük gözle çok az fark edilebilecek kadar farklıydı. Gökyüzüne bakarken aklıma yıllardır dinlemediğim şu efsane şarkı geldi:

Eğitimin ikinci günü sabahtan rahat bir program vardı. Diğer tüm eğitimlerde ve hatta okulda da olduğu gibi, sayfa sayfa not çıkardım sevgili okur. Öğleden sonra kişisel gelişim eğitimi vardı. Beden diliyle ilgili pek de kabul edemediğim bazı teorilerden bahsetti eğitici. Dediğim gibi, öne sürdüğü şeyler, tarif ettiği jest ve mimiklerin büyük kısmı benim için geçerli değil. Bu da beden dilimden bir şeyler anlamaya çalışanlar için büyük bir handikap demek.

ant04

ant05

Üçüncü gün eğitim programının en yoğun günüydü. Önceki günlere göre çok geç saatte çıktık. Odaya çıkıp yemeğe kadar uyudum. Biraz da otelden bahsedeyim aslında. Otel daha önce kaldığım iki otele de komşu: Maritim Pine Beach – Belek Hotel. Bir biriyle bağlantılı üç farklı binadan oluşuyor. Biz erken gitmenin avantajıyla ana binada kalabildik. Bunun dışında bağımsız odalarda  ve ayrı bir binada kalanlar da varmış. Otelin restoranı güzel, yeterli. Sezonda olmadığımız için herhangi bir sosyal aktivite yoktu. Ancak özellikle havanın güzel olduğu ilk ve ikinci günlerde epey bir turist denize giriyordu. Bu esnada Halil Abim Eskişehir’den bize “gelmeyin buraya, burası -7 derece” diye uyarı mesajları gönderiyordu.

Dördüncü gün özel atıklarla ilgili sunumlar vardı. Öğle arasında önceden tanıdığım şube müdürüm İhsan Bey ve yanında staj yaptığım Hatice Hanım’la sohbet ettik hep birlikte. Bu arada Gülnur Hanım, Şevkiye ve Pınar da Eskişehir’den arkadaşlarım, yukarıda yazmayı unuttum. Tatlı bir Antalya havasında, güzel bir sohbet oldu. Öğleden sonra ise çok kısa bir maden atıkları sunumu yapıldı. Ardından da sınav. Kırk soruluk sınavı bitirdikten sonra eğitim programı resmen bitmiş oldu. Akşam yemekten önce Balıkesir’den bir tanıdık sayesinde çok çok değerli bilgiler öğrendim ki bu da eğitimin diğer bir önemli kazanımıydı (#02).

Akşam yemeğinde Türk gecesi varmış.  Keşke olmasaymış. Abarttım, kendimi üzdüm yok yere. İşte bu üzüntü de otele dair son anım oldu.

Bu ne büyük şans aslında! Dolunayın yalnız olduğum günlere rastlaması! Bu güzel doğa olayının tam da ihtiyacım olan yalnızlığa denk gelmesi! Kendi iç hesaplaşmalarımda, daha objektif davranabiliyorum bu sayede. Hani diyor ya oturun şapkanızı önünüze koyup düşünün diye. Tam o ruh hali işte.

Özetle eğlenceli, eğitici ve sürprizlerle dolu bir programdı sevgili okur. Bu sefer Antalya daha çekilir oldu benim için. Öpüyorum.