Category Archives: Gezdim Gördüm Yazdım

Yaşadığım şehir dışına çıkıp gördüğüm yerler ve olaylar hakkındaki yazılar bu kısımdadır.

Proofhead Adana’da: Gizem & Keyb’nin Düğünü

Daha önce Adana‘ya hiç gitmemiştim sevgili okur. Mersin‘e gitmiştim bir kere. O da Ahmet‘le Petra‘nın düğünü içindi. Ama Adana’yı bu kadar merak etmeme rağmen, nihayet gitmem Keyb‘nin düğünü sayesinde oldu. Geçen hafta sonunu Adana’da, kebaba, sıcağa, şırdana ve conoya bulanmış bir şekilde geçirdik. Biz geçirdik. Kimiz biz? Hafize, Mustafa, Kenan, Ahmet ve ben.

Bundan yaklaşık bir buçuk iki ay önce, Keyb’nin düğün tarihi belli olunca, hemen uçak için bilet bakmaya başladık. Şansımıza 55 liraya Anadolu Jet‘ten gidiş ve 35 liraya Pegasus‘tan (satın alırken 10 lira daha ekliyor) dönüş bileti bulduk!

13 Ekim’i 14 Ekim’e bağlayan gece, sabaha karşı saat 02.00’de Eskişehir’den Ankara‘ya doğru yola çıktık. Arabayı önce Hafize, sonra da Kenan sürdüler sağ olsunlar. Arkada yol boyunca sohbet ettik. Sabah saat 05.30 civarı hava alanına geldiğimizde vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Arabayla hava alanına gelmek çok iyi bir tercih. Hemen yakında bulunan otoparka günlüğü 15 liraya park edip oranın sağladığı servisle ya da havalı ismiyle “shuttle (şatıl)” kullanarak, hava alanına ulaştık. Ertesi sabah Adana’dan ilk uçakla döneceğimiz için tek günlük park çok makuldü.

Saat 08.00’de uçağa bindik. 08.20’de havalandık ve saat 09.00 civarında pilot inişe geçmek üzere olduğumuzu anons etti. Anadolu Jet ve THY, çok büyük firmalar sevgili okur. Kaliteli hizmetten hiçbir zaman tereddüdün olmuyor. Toplamda bir saatlik bir uçuştan sonra Adana’ya iniş yaptık. Ankara’nın sabah ayazını yemiştik. Adana’ya indiğimizde iliğimiz kemiğimiz ısındı yalan yok. Hava alanı çok merkezi bir yerdeydi. Sonradan öğrendiğimize göre, buradan taksiye binince şehir merkezi en fazla 10 dakika ve 20 TL tutuyormuş.

Bizi Keyb’nin efsane kuzeni Nuri karşıladı. Yazının başında hemen belirteyim. Adana’dan bu denli keyif alabilmişsek bu Nuri kardeşimizin sayesindedir. Böyle akraba görünce gözlerimiz yaşardı günün sonunda. Neyse, Nuri kardeşimiz bizi konaklayacağımız Toprak Mahsulleri Ofisi Misafirhanesi‘ne getirdi önce. Burası hava alanına çok yakın. Geceliği 30 lira. Kamuda çalışıyorsanız ve kurumunuzun Adana’da misafirhanesi yoksa o zaman 15 TL ödüyorsunuz 😉

Ahmet, sabah Ankara’da yediği ayazın etkisiyle rahatsızlandı biraz dinlenmek için misafirhanede kalmayı tercih etti. Biz de Nuri’yle birlikte ciğerciye gittik. Evet, saat 09.30-10.00 civarıydı ve kahvaltı için ciğerciye, Ciğerci Ulaş‘a, gittik. Zalımlar o nasıl güzel ciğerdi öyle! Başta yeyip yememek konusunda tereddüt yaşayan Mustafa ve Hafize bile beğendiler. Kendisi bizzat kasaplık sektöründen gelen Hafize kaliteyi onayladı. Nuri bizi Turgut Özal Caddesi olarak bilinen yere getirmişti. Yemek faslından sonra bu caddeyi bir uçtan diğerine gezdik. Mado‘da küçük bir mola vermişken Ahmet de aradı. Kendini biraz toparlamıştı. Ahmet’in gelmesini beklerken Hafize, Mustafa ve Kenan kuaföre gittiler. Burada fiyatlar çok ucuz sevgili okur. Aynı akşam Keyb’nin babası, Mehmet Ali komutanımın şu sözü aslında çok güzel özetleyecekti: Adana’da yaşamak da ucuz, insan yaşamı da ucuz. Üstelik bunu söyleyen tek Adana’lı da Mehmet Ali amca değil.

Kırmızı ışıkta duran doğanlardan sarkan conoları saymazsak, İller Bankası civarı da çok güzel yerler sevgili okur. Burada bir kafede Keyb’nin gelmesini beklerken ki evet, saat 15.00’e gelmişti ve biz hala Keyb’yi görememiştik, oturup kahve içtik. Keyb, yanında Nuri’yle geldi. Burada fazla oyalanmayıp tekrar misafirhaneye gittik ve nihayet düğün için hazırlanmaya başladık. Hazırlık faslı bitince gruplar halinde düğünün yapılacağı yerin yakınındaki bir restorana gittik yemek için. İşte burada Keyb’nin ailesiyle ve düğüne gelen diğer misafirlerle buluştuk. Düğün için en uzaktan gelenler bizdik ve bizim içimizde de en uzaktan gelen hatta ülke değiştirip Rusya‘dan gelen Mustafa’ydı. Böylesi bir vefanın elbette ödülü de olacaktı.

Restoranda çeşit çeşit salatalı ve mezeli bir sofrada oturup (Adana’da tüm restoranlarda masadaki salata ve mezeler en az 5 çeşit) yemek yedik. Yediğimiz adanadan çok mezeler ilgimizi cezbetti burada. Saat 18.00’e doğru, Keyb’yi ite kaka gelini kuaförden almak için gönderebildik. Biz de düğünün yapılacağı ve baraj gölü manzaralı açık hava olan salona gittik. Gittiğimizde bir de baktık ki bizden ve masaları yerleştiren garsonlardan başka kimse yok. Mekanın boş olmasını fırsat bilip bir dolu fotoğraf çektik. Saat 20.00’ye doğru misafir gelmeye ve salon dolmaya başladı.

Düğün başladı. Gelin ve damat salona girdiler. Bizim Eskişehir’deki düğünlerden farklı olarak burada müzisyen yoktu. Burada DJ vardı. Tüm oyun havalarını basları arttırılmış ve teknoya yakın remikslerle çalan bir DJ. Yazının en başında demiştim ya Adana’dan keyif almamızı sağlayan şeylerin başında Nuri kardeşimiz geliyordu. Keyb’nin de sağdıcıydı hatta. Ama keyfimizi bozan tek şey ise düğündeki davulcu ve zurnacı oldu. Sadece biz değil, tüm misafirler için büyük ızdırap oldular.


Hani demiştim ya böylesi bir vefanın ödülü de büyük olacaktı diye. Heh işte, Keyb nikah şahidi olarak Mustafa’yı seçti. Onlar sırasıyla “evet” diye bağırırlarken (gelin ve damadın bu performansları takdire şayandı) sıra şahit olarak Mustafa’ya geldiğinde biraz temkinli davrandı. Epey bir düşündü, sessizlik falan oldu. Nihayet ikna oldu ve şahidim diyebildi.

Nikah şahidi olarak Mustafa

Selim ve Semih‘i en son 4 ya da 5 sene önce görmüştüm. Bu düğünün bir güzel yanı da, yıllardır aramızda devam eden kopukluğun nihayet sonra ermesi oldu. Gece boyunca her ikisiyle de, daha da çok Selim’le takıldık. Düğün bitmek üzereyken Kenan ve ben hariç bizim ekibin geriye kalanı misafirhaneye geçtiler. Biz de Keyb’nin üniversiteden arkadaşı başka bir kral insanla (ismini unuttuğum için beni bağışlasın) 15-20 dakika sonra misafirhaneye geçebildik.

Burada üzerimizi değiştirip inanılması zor ama, kebap ve şırdan yemek için yine çarşıya geçtik. Hafize, epey yorulduğu için gelmedi. Biz de sıkış tepiş Selim’in arabaya doluşup çarşıya çıktık. Saat gece yarısını geçmişti bak! Mekana gittiğimizde yine inanılması güç bir şekilde, kapıda tam 6 tane gelin arabası saydık. Meğer Adana’da adet böyleymiş. Düğünden sonra herkes adana kebap yemeye gidiyormuş. Eh, farkında olmadan biz de geleneğe uymuş olduk. Biz yemeği bitirmek üzereyken düğünden çıkmış ve kıyafetlerini değiştirmiş halde Keyb ve düğün ekibi de geldiler. Biraz da onlarla sohbet edip bu sefer şırdan yemek için yola düştük. Semih ve Ahmet, yemeyecekleri için Nuri kardeşimiz, bir başka peygamberlik örneği gösterip, kendisi de yemekten vazgeçip bunları misafirhaneye, şehrin diğer ucuna götürdü. Biz de Mustafa, Selim, Kenan ve ben nihayet beşinci şırdancıda bulabildik şırdanı. O saatte Adana’da şırdanın piyasası epey yüksekmiş anlayacağınız.

Mustafa ve Kenan, yemediler. Neden yemediler anlamadım. Selim’le ben birer şırdan götürdük. Sonra Selim dayanamadı bir de mumbar söyledi. Ondan da yedik. Lan tereyağında kızartmışlar nasıl çıtır çıtırdı mumbar. Vay arkadaş!

Şırdan

Mumbar

Uykusuzluktan ölüyorduk tabi ki. Şırdan faslında sonra misafirhaneye geçtik. Keyb ve Gizem’le son defa burada görüştük ve kucaklaştık. Saat 03.00 civarındaydı. Alarmı iki buçuk saat sonrasına kurup uyudum. Saat 05.30’da uyandım ve Ahmet’i de uyandırdım. Saat 06.00’da taksiye binip hava alanına geçtik. Mesafe çok kısaydı dediğim gibi. Saat 07.30’daki uçağa çok çok rahat yetiştik. Uçakta Ahmet’le yan yana oturuyorduk. Pegasus, check-in işleminde koltuğunuzu default olarak veriyor. Kendiniz koltuk seçmek isterseniz, cam kenarı falan seçmek isterseniz ekstra ücret ödemek zorundasınız. Uçağa binince direkt olarak uyudum. Uçak Ankara’da tekerleri yere vurunca kendime gelebildim. İşte Adana macerası bitmişti. O sıcacık ve bol acılı bir günün ardından sabah ayazında yine Ankara’daydık.

Aracımızı otoparktan alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık. Hepimizin çeşit çeşit boşaltım sorunları vardı ama olsun. Adana’nın suyu bizi mahvetmişti sevgili okur. Yol üzerinde Ankara çıkışında bir benzin istasyonunda, çok lezzetli poğaçalar ve simitler yapan bir fırında kahvaltımızı yaptık. Sonra Eskişehir’e kadar beni uyutmadılar. Perişan oldum. Nihayet Ahmet ve Mustafa uyuyunca ben de yarım saat falan uyuyabildim.

Yazı bitti. Keyb’ye ve Gizem’e ömür boyu mutluluklar diliyorum. Nuri’ye de sonsuz teşekkür ediyorum. Umarım Eskişehir’de ağırlama imkanım olur. Bu yazıyı okursan muhakkak bana ulaş. Ah Adana ah! Yine geleceğim, belki bu sefer yanımda sen de olursun.

Reklamlar

İklim Değişikliği Hibe Programı 2017 – Ankara

ankar007

Evet sevgili okur, geçen hafta ben neredeydim? Ankara‘da! Ne yapıyordum orada? AB tarafından verilen birliğe katılım öncesi mali destek fonun aracılığıyla (IPA), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na aktarılan hibeden, Bilecik olarak hazırladığımız proje sayesinde küçük bir pay alabilmeyi hak etmiştik çünkü. Ankara’da işte bu proje kapsamında alınan hibenin ne şekilde harcanacağı ve projenin nasıl yürütüleceğine ilişkin bir eğitim programına katıldık.

Hazırladığımız proje, iklim değişikliği alanında mevcut farkındalığın ortaya konularak, yapılacak çalışmalar sayesinde bu seviyeyi daha üst düzeylere çıkarmak ve konuya ilişkin bir takım sürdürülebilir yaptırımlarda bulunmak üzerineydi. Böyle süslü püslü ifade edince ne de güzel duruyor değil mi 🙂

ankara005

ankar003Salı günü Bilecik ekibiyle buluşup Ankara’ya gittik. Burada, Çukurambar tarafında Point Hotel‘e yerleştik. İlk gün pek bir şey olmadı. Ertesi gün bizzat Bakan’ın da katılacağı etkinlikte neler yapacağımızı konulup programladık. Çok yorgun olduğum için hemen uyudum. Ertesi sabah saat 07.30’da otelden servislere bindik ve bu sefer Sheraton Hotel‘e geçtik. Zira etkinliğe Bakan’ın ve Bakanlığın da üst düzey yöneticileri katılacağı için ilgi çok büyüktü. O kadar insanı alabilecek büyüklükte salon çok az sayıda otelde varmış.

ankar012

Ekibimiz

Saat 08.15 civarı kayıt yaptırıp fuaye alanına girdik. Burada hibe almaya hak kazanan 38 farklı projenin her biri için birer stant kurulmuştu. Kendi projemizin standını bulup yerleştik. Yaklaşık iki saat kadar bekledikten ve diğer 37 projeyi inceleyip o ekiplerle tanıştıktan sonra protokol geldi ve program başladı. Salonun tamamına yakını doluydu. Öyle ki Bilecik ekibinde Halk Sağlığı Müdürlüğü‘nden Mehmet Abi ve ben ön taraflarda oturmaya yer bulamadık. Unutmadan ekleyeyim, etkinlikte tam 6 yıl sonra kimi gördüm dersin? Burcu‘yu! Biricik sınıf arkadaşımı. İşte etkinlik başlayınca salonun arka kısımlarında Burcu, Mehmet abi ve ben birlikte oturduk. Etkinliği oradan izledik.

ankar010

Burcu ve ben

Etkinlikte çok değerli konuşmacılar yer aldı ve gerçekten çok önemli kitabi bilgiler verdiler. Şimdi bu konuşmacıları ve konuşmalarından aldığım notları aktarıyorum. Burada yer alan ifadelerin bazılarını ben özet halinde yazmış olabilirim. Rakamlarda ufak tefek hatalar olabilir ve konuşmacıların düşünceleri kendilerini bağlamaktadır.

Açılış konuşmasını NTV‘den tanıdığımız sunucu Simge Fıstıkoğlu yaptı. “İklim Değişikliği Sonumuz Olabilir mi?” sorusu üzerinden konuşmasına yön verdi. Salonu epey kontrolü altına aldı diyebilirim. Konuşmasından notlar: Okumaya devam et

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97

Seval’in Düğünü

seval01Geçen hafta cuma akşamı, Alper ve annemle birlikte akşam saat 20.00’de Eskişehir’den Bursa‘ya doğru yola çıktık sevgili okur. Seval‘in o hafta sonu cumartesi günü düğünü vardı. Yakın zamanda ameliyat olan dayımı da ziyaret etmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı.

Cumartesi günü yapılacak olan düğüne katılacaktık katılmasına ama bir sorun vardı. O da, Alper’in çok yakın bir diğer arkadaşı Erman‘ın da aynı gün ve aynı saatte, şehrin tam zıt diğer ucunda düğününün olmasıydı. Elemanlar düğün için o kadar büyük organizasyon yapmış ki Ankara’da askerliğini yapan arkadaşları düğüne gelebilmek için tezkeresine birkaç gün kala izin almış ve askerliğini uzatmayı göze almış. Üstüne bir de Alper’i sahneye çıkarmak gibi bir sürpriz plan yapmışlar.

Neyse, cuma akşamı çok güzel bir yolculuktan sonra dayımlara vardık. Sağ olsun Alper, bizi bıraktı ve kendi evine gitti. Ertesi sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra dayımla birlikte biraz turladık mahallede. Seval’le konuştum ve saat 16.00’da aksiyonun başlayacağını öğrendim.

Saat 15.00’de yola çıktığımda Bursa’da hayatım boyunca görmediğim kalabalıkta bir trafik gördüm. Normal zamanda 15 dakika sürecek yolu bir saati aşkın sürede gelebildim. Kıyafetime uygun kemeri Eskişehir’de unuttuğum için, kendime yeni bir kemer aldım. Sonra da metroya atladım. Bursa’nın metrosu çok güzel lan. Ankara’nın metrosunu bu kadar sevemedim.

Seval’le konuştuğumuz saati biraz geçe evlerine varabildim. Yeme içme faslından sonra Seval’in eski iş yerinden, Alper’in de stajdan arkadaşı Özkan‘la buluştuk. Özkan’ın adını daha önce her ikisinden de çok duymuştum ancak bir türlü tanışamamıştık. Seval’in hayırlı işinin bana hayrı da bu oldu demek ki 🙂

seval07

Biz Özkan’la birlikte, Seval’in Yunanistan’da yaşayan kuzenleriyle muhabbet ederken, Aydın amca geldi ve “Seval sizi çağırıyor” dedi. Gittik. Seval’i gelinliğiyle ilk defa orada gördüm. Sarıldık, bir acayip oldum. Kız kardeşim yok benim. Ama demek ki kız kardeşi olanlar böyle hissediyormuş. Bildiğin duygusallaştım. Bir iki kare fotoğraf çekildik derken aşağıdan korna sesleri duyulmaya başladı. Biz hemen Seval’i yukarıda bırakıp aşağıya koştuk. Off ne orkestra vardı! Akordeon, klarnet ve davulla, muhacirler gelin almaya gelmişti!

Epey eğlenceli şeyler dinledikten sonra bizim kız yanında eşi Birol‘la birlikte indi aşağıya. Fotoğraflar, flaşlar derken yavaş yavaş gelin arabalarına doğru yürüdüler. Erkek tarafının kadınları muhtemelen kendi aralarında sözleşmişti ki her biri masmavi kıyafetler giymişlerdi. Bizimkiler arabaya bindikten sonra bir kadın bunların arkasından ısla pirinç attı durdu.

Biz de Özkan gardaşımla hemen arabaya atlayıp peşlerine düştük. İstikametimiz Kestel Muhacir Konutları’ndaki düğün salonu idi. Salona konvoydan hemen önce vardık. Arkamızdan gelin arabası geldi. Biz Özkan’la baktık ki epey vakit var daha düğünün başlamasına. Özkan günün krallığını yaptı: Gel seni şelaleye götüreyim! Vay arkadaş, şelale lan! Bursa’nın o muhteşem tabiatına doya doya ilerledik sevgili okur. Çevre mühendisiyiz ya, bir yandan da Özkan bana civardaki tesisleri anlatıyor. Böyle böyle gittik ve yol bitti. Nihayet harika bir yere gelmiştik. Dağın içinden su patlamış akıyor, nasıl gürül gürül anlatamam. Sonradan Ferhat abim bana bu suyun, altında Ağustos sıcağında bile durulamayacak kadar soğuk olduğundan bahsedecekti. Güzel yer yapmışlar. Sağda solda fotoğraf çektirmelik papağanlar, Poni cinsi atlar vardı. Şelaleden çıkan su, sağında solunda masaların bulunduğu bir yatağın içerisinden akıyordu. Ulan ne güzel yerdi be. Taze havadan başımız ağrıdı, sarhoş gibi olduk.

seval06

Düğün salonuna döndük ancak karnımız acıktığı için hemen yakındaki bir yerde karnımızı doyurduk. Salona yetiştik ve Seval’le Birol’un salona alkışlarla girişini izledik. Onlar ilk danslarını yaparken Alper geldi yetişti. Herif, Bursa’nın diğer ucundan kalktı geldi. Neyse, okuldan arkadaşımız Parisa‘yı da gördük ve onun yanına oturduk. Pasta kesiminden sonra takı merasimi anons edildi. O an bir ayaklanma oldu ortalık karıştı. Nasıl bir kuyruk oldu anlatamam! Bu upuzun takı kuyruğunun bize ulaşması tahminen 2 saat süreceği için Alper, en öne attı kendini, takısını taktı ve diğer düğüne gitmek üzere yola düştü.

seval03seval04

Özkan ve ben beklemeye başladık. Sağımız solumuz önümüz ve arkamız hep muhacir vatandaşlarla doluydu 🙂 Hayatımda bu kadar sarışın ve renkli gözlü insanı bir tek

seval05

Takı kuyruğu

İsveç’te görmüştüm. Velhasıl, şaka yok, bir saat kadar sonra sıra bize geldi. Alelacele sarıldık, öpüştük, kucaklaştık, fotoğrafımızı çekildik.

Takı töreni bizden sonra da 1 saatten fazla sürdü. Biz o sırada Seval’in kuzenleri ve Parisa’nın da olduğu masada muhabbet ettik. Nihayet takı bittiğinde saat 22.30’u geçmişti. Seval ve Birol bir üst katta bulunan “gelin odasına” geçtiler. Gelin odası efsane bir yer sevgili okur. Adı gelin odası ama içeride gerekli gereksiz bir sürü kişi oluyor. Bununla ilgili çok komik bir hikayem var, daha sonra anlatırım.

seval02

O sabah saat 05.30’da kalkmış olan Özkan’ın gözlerine kan oturmuştu yorgunluktan. Seval ve Birol’la son defa kucaklaşıp vedalaştık. Özkan, gecenin son krallığını yaparak beni getirip dayımlara bıraktı. Ben de geldikten sonra yorgunluktan pek birşey yapamadım. Ferhat abimle boğuştuk biraz. Sonra uyudum.

Böylece biriciğimiz Seval de evlenmiş oldu. Umarım hayatı hep mutlulukla geçer. Umarım mutluluğu daim olur 🙂

Proofhead Safranbolu’da!

Yazıları, iş işten geçtikten sonra yazmak yönünde ciddi bir eğilimi olan blog, Proofhead My Resort’ten herkese sevgiler!

Ben geçen hafta neredeydim? Safranbolu‘daydım. Orada “Kalıcı Organik Kirleticiler(KOK) ve KOK Stoklarının Bertarafı“na yönelik bir eğitim çalışması vardı. Yasin‘le birlikte bu eğitime Bilecik adına katıldı. Bir de iş yerinden arkadaşımız, Satberk abimizin kızı Merve de kendi çalıştığı firma adına katıldı. Böylece üç kişilik bir ekip olarak orada bulunacaktık.

Pazarı pazartesiye bağlayan gece Eskişehir Otogar‘dan yola çıktım. Neden bu saatte? Çünkü Eskişehir’den Safranbolu’ya bir tek bu saatte otobüs vardı. Yalnızdım. Yasin ve Merve de aynı araca Bilecik‘ten bineceklerdi. Küçük bir çanta dışında pek bir şey almadım yanıma. Eşim, bari bir pantolon daha alsaydın, dedi. Güldüm, yahu ne gerek var, dedim…

Otobüse bindikten 10 dakika sonra, henüz Eskişehir’den çıkmamışken muavin servis yaptı. Kola istedim, istemez olaydım. Gecenin karanlığında elim çarptı ve bir yudum alamadan olduğu gibi üzerime döktüm! Bak daha yolculuğun 10. dakikasındayım!

Kurulamak, silmek için hiçbir şey yoktu. Muavin kolanın döküldüğünü gördü, yüzüme baktı. Peçete getirir misin, dedim. Gitti iki tane peçete getirdi. O peçeteler koltuğun üzerinde biriken kolayı emdirmeye yetti ancak. Neyse uzatmayayım, muavinin her seferinde iki tane getirip bırakması sebebiyle tam dört defa peçete istedim. O tek tek getirmekten bıkmadı, inadına ben de isteyip durdum lan. İşin kötüsü pantolonun altı da olduğu gibi ıslandığı için, dünyanın en iğrenç hissiyle Bilecik’e kadar gitmek zorunda kaldım. Hayatımın en çileli üç Bilecik yolculuğundan birisiydi. Tam gece yarısı Bilecik Otogarı‘na girdik. Hemen indim ve Yasin’den istediğim peçetelerle ıslak mendilleri aldım. Bu arada Satberk abi de kızını yolcu etmek için gelmişti. Görüştük, vedalaştık. Otobüs fazla oyalanmadı ve yola devam ettik. Bu esnada birkaç saat geçtiği için koltuk ve pantolonum kurumaya başlamıştı. Allahtan yanımda oturan yoktu da yan koltukta nispeten daha rahat gidebildim. Merve uyuduktan sonra Yasin arkamdaki koltuğa geçti. Biraz sohbet ettik ve biz de uyuduk. Gözümü açtığımda Karabük Otogarı‘ndaydık. Gözümü geri kapattım. Sanki birkaç dakika geçti ve bu sefer muavin, Safranbolu geçmiş olsun, dedi. Lan dedim bu kadar yakın mıymış! Hakikaten yakınmış. Neredeyse iç içeler.

safran01Otele geldiğimizde saat 05.00’e yaklaşıyordu. Hilton Garden Inn Hotel‘de kalacaktık. Aklımda uykudan başka bir şey olmadığı için bu kısımları hatırlamıyorum. Odaya girdim ve uyudum. Saat 09.00 civarında uyanınca, nihayet bir oh diyebildim. Arayıp Yasin’i de uyandırdıktan sonra kahvaltıya geçtik. Kahvaltıyı hep birlikte tamamlayıp Safranbolu’yu gezmeye çıktık. Ancak nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp işin olmayacağını anlayınca tekrar otele dönüp yardım isteyelim dedik. İşte bu an, şansımızın döndüğü an oldu.

Otelin girişinde kahvesini yudumlayan bir bey bizi görünce selam verdi. Otelin Genel Müdürü Onur İslam! Kendisi Karabük’e gideceğini ama istersek bizi “Eski Çarşı” denilen ve o meşhur evlerin bulunduğu yere bırakabileceğini söyledi. Lan şansa bak!

Atladık arabaya. Onur Bey’le birlikte Safranbolu’nun kalbine doğru yol almaya başladık. Safranbolu halkı, yazları ve kışları farklı yerlerde konaklıyormuş. Yani en azından eskiden böyleymiş. Hak yazları daha yukarıda bulunan ve şimdi şehrin modern yakası olan kısımlardaki bağ evlerinde kalırken, kışın Eski Çarşı dedikleri o konaklara çekilirmiş. Bizi Eski Çarşı’nın tam göbeğindeki otobüs durağına bıraktı Onur Bey. Burası gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Hemen bitişiğinde Tarihi Cinci Hamamı yer alıyor. Hala hizmet veriyor, masaj, kese ve bilumum hamam hizmeti varmış.

safran00

Hüsnü Çoban’ın ilk defa geldiği sahne

safran14Hamamın iki yanından şehrin alt mahallelerine iniliyor. Sağ tarafta yukarı doğru bir yol çıkıyor. Burada sırasıyla Ziraat Bankası ve Hüsnü Çoban başkomiserimin haksız yere sürüldüğü karakol binası yer alıyor. Aynı yolu tepeye kadar izlediğinizde Kent Tarihi Müzesi karşınıza çıkıyor. Zaten kentte sarı rengi, en yüksek tepede yer alması ve heybetli mimarisiyle hemen dikkati çekiyor burası. Burada geçmişten günümüze Safranbolu temasıyla bir takım eserler sergileniyor. Müzenin giriş katındaki bilişim sergisini ise pek çok büyük şehirde dahi bulamazsınız. En altta zemin katta, kentte geçmişte yürütülen ve artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleklere ilişkin canlandırmalar var.

Kent Tarihi Müzesi’nin arkasında bir saat kulesi var. Buraya müzeye girerken verdiğiniz bileti göstererek girebiliyorsunuz. Bu saat kulesi, Anadolu’daki en eski saat müzesi. Mekanik aksamı hala çalışır durumda. Hala bakımı yapılıyor ve işliyor. İngiliz malı. Bakımını 55 yıldır üslenen bir üstat tarafından saat kulesine ve Safranbolu’ya dair pek çok bilgi veriliyor. Bugün Anadolu’da pek çok şehirde saat kulesi vardır, diyor. Ancak pek azı ilk kurulduğu mekanizmayla çalışmaktadır, diye de ekliyor. 1797 yılında İzzet Mehmet Paşa‘nın İngiltere’den getirttiği mekanizma tıkır işliyor. O dönemden bu döneme saat kulesine bakım işini üstlenen dördüncü kuşak imiş usta.

safran02Biz, önce Demirciler Çarşısı‘na gittik. Burada birkaç dükkanda halen demir işleri yapılıyor. Bakır eşya satanlar ise bunun ticaretini yapan kişiler. Yani gördüğünüz eşyaların hiçbiri bunlar tarafından yapılmamış. Alınıp satılan türde eşyalar. Dolayısıyla gürz, kılıç, miğfer, balta vb. eşyalar görünce heyecanlanmayın. Fiyatları da absürt pahalı zaten. Demirciler çarşısında ilgimi çeken bir detayı aktarayım hemen. Bir dükkanda dış kapı tutamağı yapıyorlar. Bunların kiminin üzerinde bildiğimiz şekliyle pentagram, kimisinde de Davud yıldızı yer alıyor. Ustaya sordum, “Davud yıldızı neden usta? Biz de böyle bir motif yok?“. Usta hiç beklemediğim bir cevap verdi: O yıldız, Hz. Davud’un yıldızı, bizim ustamızdır o. Doğru ya, Kutsal metinlerde Davud’un demirciliğin piri olduğu bahsi vardır.

Kentin daha aşağı mahallelerinde Rumlar kalıyormuş. Yukarı mahallelerde ise Türkler. Nüfus mübadelesi olunca Rumlar çekilip gitmişler. Bizimkiler de ilk iş, onlardan kalan kiliseyi camiye çevirmişler. Caminin kubbesine bakınca çok net anlaşılıyor.

Çarşının iç kısımlarında, Cinci Hanı‘na yakın bir yerde, Kaymakamlar Müzesi var. Ha unutmadan ekleyeyim, tüm müzelere giriş 2 lira. Kaymakamlar Müzesi önemli. Çünkü tipik bir Safranbolu konağının içini gezme fırsatı sağlıyor. Konaklarda üç kat var. Burada odalarda sensör var. Sizi görünce, odalara yerleştirilen maketler hareket etmeye başlıyor. Bazı odalardaki setler korku filmlerini andırıyor. Yine odalardan bazılarının içerisindeki dolaplarda banyo yapmaya yarayan tekneler var. Her odaya ortadaki büyük bir salondan giriliyor. Yani evlenen çocuklar, baba evinde kendi odalarında yaşamaya devam edebiliyor. Bu şekilde tasarlanmış. Evler hakkındaki en büyük özellik, kot farkından yararlanıp hiç bir konağın bir diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde inşa edilmiş olmasıymış. Pencere sayıları bilerek bol tutulmuş. Bol güneş alsın diye. Özetle, Kaymakamlar Müzesi, muhakkak görülmesi gereken bir yer.

safran13Müzeden çıkıp rampa aşağı beş dakika yürüyünce meşhur Cinci Hanı’na geliyorsunuz. Halen otel olarak işletiliyor. Buraya da giriş paralı. İçeride ne var? Hiçbir şey. Ama şehrin göbeğinde dönemin mimari özelliklerini yansıtması bakımından güzel. Buranın en büyük avantajı en üst katına çıktığınızda gördüğünüz manzara. Aman diyeyim, en üst merdivene çıkınca karşınıza çıkacak olan kapıyı sakın çalmayın. Zira burası da otelin bir odası 🙂

safran12

Cinci Hanı’ndan panoramik. Tıkla büyüsün

Cinci Hanı’ndan çıkınca, şehrin içerisinde kaybolmayı deneyin. Tam karşıda bir PTT Şubesi var. Kendinize bir kart atabilirsiniz. Küçük dükkanlar göreceksiniz. Her birinde, birbirinin aynısı hediyelikler var. Çoğu Çin malı. İlginç bir şeyler bulmak zor. Diyeceksiniz ki lokum? Safranlı lokum bana biraz hikaye geldi. Yılda toplam üretiminin “30 kg” olduğunu (evet, tüm Safranbolu’da ve hatta Türkiye’de) düşünürsek bu baharatın. Yediğiniz beş gramlık lokumun içerisindeki safran yüzdesi herhalde sıfırdır, yoktur. Zira tadında Eskişehir’de yediğim lokumdan farklı bir tat yoktu. Ben ki hiç bir şeyin tadını unutmayan biriyim, bu kadar da iddialıyım. Ha güzel lokum yok mu? Var tabi, yaban mersinini bir deneyin derim.

Gördüğümüz yerleri Yasin Göynük’e benzetti, ben Odunpazarı’na, Merve ise Hamamönü’ne. İç turizmde ne yazık ki gidebildiğimiz en ileri nokta da bu: buzdolabı süsü. Belki Eskişehir’e ilk defa gelen biri için “Balmumu Müzesi” ilgi çekici bir yer olabilir ama ne bileyim, Safranbolu’da benim ilgimi çeken çok az şey oldu.

Otel hakkında pek bir şey yazmadım. Küçük bir otel. Onur Bey’in jesti sayesinde dört yıldızı aldı benden 🙂 Ancak konaklama hizmeti dışında başka hiçbir hizmet vermiyor, otelde oturup tv izlemekten başka bir şey yapmadık. Sezonda değildik diyemeyeceğim zira Safranbolu için bir sezon kavramı yok.

Son gün, Hıdırlık Tepesi denen bir yere çıktık. Burada bize Safranbolulu bir bey eşlik etti. Bu yazıyı yazarken aralara serpiştirdiğim bilgilerin çoğunu, onun tepeden şehri anlatımı esnasında öğrendim. Şahsına münhasır biriydi sağ olsun. Arada ince ince giydiriyordu. Mesela Cinci Hanı ve Hamamı’nın, Padişah Deli İbrahim‘i okuyup üfleyen Cinci Hoca tarafından yaptırıldığından bahsetti. Kahkahalarla dinledik.

safran23

Hıdırlık Tepesi Panoramik. Tıkla büyüsün.

safran24

Safranbolu’daki ilk gün otelde öğle yemeği yiyemediğimiz için (daha doğrusu çorbaya 16 lira vermek istemediğimiz) için otelden ayrılıp şehrin içerisinde indik. Burada “peruhi” ve “haluşka” denen yemekleri tattık. Fena değiller. Ama yemekten daha çok meze gibi düşünülebilir. Meşhur kuyu kebabı varmış, onu yiyecek mekanı bulamadık, göremedik.

Eskişehir ve Bilecik’e giden başka bir araç olmadığı için, cuma sabahı saat 10.30’da Safranbolu Otogarı’ndan yola çıktık. Eskişehir’e varmam saat 18:15’i buldu. Otobüsten indiğimde elim ayağım titriyordu yorgunluktan. Özetle sevgili okur, Safranbolu kaçmak için güzel bir kent. Aracınız da varsa bir iki günde tamamen keşfedip tadına varabilirsiniz.

safran17

Kent Müzesi Girişi – Yasin ve ben

Antalya Sahilleri: Büyük Bir Dolunay

ant01
Antalya’ya en son bir yıl önce İlkan Abi’yle birlikte gitmiştik. Ne güzel zamanlardı be. Bir yıl sonra, yine bir eğitim programı için, bizim Bakanlığın en kapsamlı ve en sevdiğim eğitimlerinden olan Atık Yönetimi Eğitimi için geldim, bu sefer yalnız başımaydım. Mesleğim icabı, en çok mesai harcadığım konudur atıklar ve atıkların yönetimi. Bu beş günlük eğitimde de yeni yayımlanacak birkaç yönetmelik ve uygulamalar hakkında bilgi verilecekti.

Cumartesiyi pazara bağlayan gece, dolunaya bir kala, saat 01.30’da Eskişehir’den yola çıktım. Bilecik’e gide gele, yolda uyumaya alışmak şöyle dursun, başımı yasladığım her yerde uyuyabiliyorum artık. Otobüste de yata yata giderim diyordum. Otobüse binince yanımdaki ikili sırada oturan kadının bebişi olduğunu görüp umutsuzluğa kapıldım. Ama hemen enseyi de karartmadım. Belki de sessiz sedasız, bizim İpektoş gibi bir bebiştir dedim. Değilmiş.

Bebiş ağladı. Mızıldandı, 15 dakikalık periyotlarla ses çıkarmaya devam etti. Asia Minor’ın Between Flesh And Divine albümünü belki üç kere baştan sona, In Flames’in yeni albümü Battles’ı da bir kere baştan sona dinledim. Saat 04.30’da bir mola verdik galiba. O arada otobüsteki herkes çıkınca oluşan sessizlikten yararlanıp uyudum. Saat 07.00’de uyandım. Yaklaşık bir saat daha yol gidip saat 08.00’de Antalya Otogar’a ulaştık.

Eğitimin yapılacağı hotel Belek’te olduğundan iç hatlar terminalinden Belek’e gidecek bir araç aradım. Varmış. Serik’e giderken Belek kavşağında bırakıyormuş. Serik’e doğru yola çıkınca fark ettim ki az önce otobüsle geldiğim yolu şimdi minibüsle geri dönüyorum. Bu da yaklaşık bir saat sürdü. Kendime not, bir daha Belek’e geleceksen otobüsten erken in oğlum.

Neyse, Belek kavşağında inip bir de Belek aracına bindim. Ve nihayet saat 10.30’da otele ulaştım. Bir süre bekleyip kayıt yaptırdıktan sonra yeni oda arkadaşım, İzmir’den Kenan Abi’yle odaya doğru yollandık. Bu arada Kenan Abi, bu eğitimin en büyük kazanımlarından birisiydi (#01). Tüm illerden en az ikişer kişi katıldığından hemen tüm katılımcılar kendi illerinden gelenlerle konaklıyorlardı. İzmir ekibi beş kişi gelmişti ve tek kalan Kenan Abi’yle böylece oda arkadaşı olduk. Neyse, odaya çıktıktan sonra bir süre sonra yorgunluktan uyumuşum. Taa ki Iğdır’dan adaşım, yakın dostum Mesut arayana kadar.

ant06

Günün geri kalanında hep birlikte vakit geçirdik Mesut ve onun da arkadaşlarıyla. Sahilde, bir sonraki gün gelecek muhteşem dolunayı gözledik. Dolunayın hikayesini anlattım bunlara. Çok beğendiler. Dedim ben yıllardır onu arıyorum, onu gözlüyorum; bakın şimdi herkesin dikkatini çekti. Yarın yine unutacaklar. Ama ben unutur muyum? Unutmazsın abi, dediler.

ant02

Evet, eğitimin ilk günü sabahı Şevkiye, Pınar ve Gülnur Hanım’la kahvaltıda buluştuk ve aslında eğitim boyunca birlikte olacağım arkadaş grubumu da bulmuş oldum. İlk gün eğitimleri her zaman en iyi eğitimler olmuştur. Bu sefer de o şekilde oldu. Teknik detayları bir kenara bırakırsak, en çok katılımın olduğu, en fazla fikir alışverişinin yapıldığı gün bugün idi.

ant03Akşam eğitimden sonra sahile koştuk. Ay buluta girmişti. Ülkenin yer yanından dolunay fotoğrafları instagram’da, facebook’ta, sağda solda akıyordu durmadan. Burada yeri gelmişken bir detay daha vereyim. Son yetmiş yılın en büyük dolunayı diye lanse edildi bu dolunay. Ancak standart bir dolunaya göre öyle devasa şekillerde falan da gözlemlenmedi. En azından ülkemiz de değil. Bunu çok net ifade edeyim. Evet büyük bir dolunaydı ancak bu büyüklük gözle çok az fark edilebilecek kadar farklıydı. Gökyüzüne bakarken aklıma yıllardır dinlemediğim şu efsane şarkı geldi:

Eğitimin ikinci günü sabahtan rahat bir program vardı. Diğer tüm eğitimlerde ve hatta okulda da olduğu gibi, sayfa sayfa not çıkardım sevgili okur. Öğleden sonra kişisel gelişim eğitimi vardı. Beden diliyle ilgili pek de kabul edemediğim bazı teorilerden bahsetti eğitici. Dediğim gibi, öne sürdüğü şeyler, tarif ettiği jest ve mimiklerin büyük kısmı benim için geçerli değil. Bu da beden dilimden bir şeyler anlamaya çalışanlar için büyük bir handikap demek.

ant04

ant05

Üçüncü gün eğitim programının en yoğun günüydü. Önceki günlere göre çok geç saatte çıktık. Odaya çıkıp yemeğe kadar uyudum. Biraz da otelden bahsedeyim aslında. Otel daha önce kaldığım iki otele de komşu: Maritim Pine Beach – Belek Hotel. Bir biriyle bağlantılı üç farklı binadan oluşuyor. Biz erken gitmenin avantajıyla ana binada kalabildik. Bunun dışında bağımsız odalarda  ve ayrı bir binada kalanlar da varmış. Otelin restoranı güzel, yeterli. Sezonda olmadığımız için herhangi bir sosyal aktivite yoktu. Ancak özellikle havanın güzel olduğu ilk ve ikinci günlerde epey bir turist denize giriyordu. Bu esnada Halil Abim Eskişehir’den bize “gelmeyin buraya, burası -7 derece” diye uyarı mesajları gönderiyordu.

Dördüncü gün özel atıklarla ilgili sunumlar vardı. Öğle arasında önceden tanıdığım şube müdürüm İhsan Bey ve yanında staj yaptığım Hatice Hanım’la sohbet ettik hep birlikte. Bu arada Gülnur Hanım, Şevkiye ve Pınar da Eskişehir’den arkadaşlarım, yukarıda yazmayı unuttum. Tatlı bir Antalya havasında, güzel bir sohbet oldu. Öğleden sonra ise çok kısa bir maden atıkları sunumu yapıldı. Ardından da sınav. Kırk soruluk sınavı bitirdikten sonra eğitim programı resmen bitmiş oldu. Akşam yemekten önce Balıkesir’den bir tanıdık sayesinde çok çok değerli bilgiler öğrendim ki bu da eğitimin diğer bir önemli kazanımıydı (#02).

Akşam yemeğinde Türk gecesi varmış.  Keşke olmasaymış. Abarttım, kendimi üzdüm yok yere. İşte bu üzüntü de otele dair son anım oldu.

Bu ne büyük şans aslında! Dolunayın yalnız olduğum günlere rastlaması! Bu güzel doğa olayının tam da ihtiyacım olan yalnızlığa denk gelmesi! Kendi iç hesaplaşmalarımda, daha objektif davranabiliyorum bu sayede. Hani diyor ya oturun şapkanızı önünüze koyup düşünün diye. Tam o ruh hali işte.

Özetle eğlenceli, eğitici ve sürprizlerle dolu bir programdı sevgili okur. Bu sefer Antalya daha çekilir oldu benim için. Öpüyorum.

Proofhead Ankara’da!

Peki neden? Bunca işin gücün arasında Ankara‘da ne işin var Proofhead? Çünkü çalıştığım Bakanlık burada bir eğitim düzenledi. Daha önce hiç yapmazdı, Ankara’da eğitim düzenlemezdi. En azından böyle üç günlük bir eğitim hiç olmadı. Bu bir ilk. Bana denk gelen bir ilk…

Ankara’da olmaktan memnun muyum? Burada olmazsam, nerede olmak zorunda kalacağımı bildiğim için memnunum. Neden bilmiyorum, Ankara benim korktuğum; sokaklarında gezerken içimin sızladığı bir şehir. Bu histen kurtulamıyorum. Şehir huzursuz ediyor o yüzden.

Salı günü trene bindiğimde bir süredir grup olarak yaşadığımız eski sevgiliyle karşılaşma korkumu yendiğimi gördüm fark ettim. Yanıma oturan kişi hemen uyumaya başlayınca, ben de trende bulduğum dergiyi ilk satırından son satırına dek okudum. Aralıksız müzik dinledim. Ankara Garı’na girip üç beş adım atmıştım ki eğitimde birlikte konaklayacağım arkadaşım ve adaşım, Mesut’u gördüm garda. Meğer aynı trenle gelmişiz. Mesut’la birlikte taksiye atlayıp otele geldik.

anka03

Otelin terasından Anıtkabir görünüyor

anka04

Otelin önündeki Central Park

anka05

Ankara Tıp ve Hacettepe

Otel, Kızılay‘a çok yakın, yürüme mesafesinde bir yerde, Bera Hotel. Güzel, mütevazi bir hotel. En güzel yanı da internetin sınırsız, ücretsiz  ve her yerde çekiyor olması. Üstelik odalar da bir de lan kablosu var, doğrudan kabloyla bağlanabiliyorsunuz. Harika lan! (LAN’lı espri yaptım.)

Saat 18.30 civarında otele geldik ve yerleştik. Akşam yemeğinden sonra odaya çıktık. Mesut’un söylediğine göre yaklaşık 2.5-3 saat bilgisayar başında kalmışım. O süre içerisinde bir mahkeme savunması hazırladım. Sonra gece yarısı uyuduk.

Bugün, yani salı günü, eğitimin başlama saatinden hemen önce, dün gece yazdıklarımı iş yerine yolladım. Daha sonra eğitim başladı. Konu, kimyasallar ve bunların sınıflandırılması, etiketlendirilmesine ilişkin hususlardı. Mesleki detayları anlatmıyorum.

anka01Akşam ders bittikten sonra epey vaktimiz olduğunu fark ettik ve Kızılay’a gittik. Burada sürekli uğradığım iki plakçı, üç tane de sahaf ve kitapçı var. Bunlara gittim yine. Jules Verne koleksiyonuma eksik birkaç parça bulup aldım. Bu arada, Jules Verne’nin eserlerinden oluşan, Alfa Yayınlarından çıkan, sekiz kitaplık yeni bir seri yayımlandığını gördüm: Olağanüstü Yolculuklar. Lanet olsun ki, bir süre sonra, en azından İthaki serisini tamamladıktan anka02sonra, bu seriyi de almak zorunda kalacağım. Ben bu yeni yayın evine söverken sağ olsun, bu dakikalarda Mesut adaşım, bana eşlik etti. Bu gezintiden sonra otele döndük ve ben yeni bir savunma yazısı hazırladım. Savunma yazısı, dünküne çok benzediği için daha az vaktimi aldı. Yemeğe yalnız indim. Yemekte, Balıkesir’den muhteşem bir insanla tanıştım. Aralıksız üç saat muhabbet ettik. Sonra izin isteyip odaya çıktım ve bu yazıyı yazmaya başladım.

Ankara’da işim cuma günü bitecek. Dolayısıyla epey vaktim var. Umarım eğitimler biraz daha çabuk biter de planlarımı gerçekleştirebilirim. Yeni planlarda, yeni olaylarda  görüşmek üzere sevgili okur.

Cam Ambalaj Sağlıktır Konferansı

cam00Perşembe günü akşamı ve cuma günü sabahı İstanbul‘daydım sevgili okur. Şişecam tarafından düzenlenen Cam Ambalaj Sağlıktır konulu konferansa katıldım. İstanbul’da yediğim içtiğim benim olsun, ben size ne gördüm ne duydum ve neler öğrendim onlardan bahsedeceğim. Birazdan okuyacaklarınız İngilizce ve Türkçe olarak yapılan sunumlardan derlediğim bilgiler. Atıklar ve geri dönüşüm, ambalaj atıkları ve özel olarak cam ambalajlarla ilgileniyorsanız muhakkak bir göz atın derim. Sunumlarda elbette pek çok husus birkaç defa tekrarlandığından bazı tekrarlar olacaktır içerikte.

  • Aslında en sonda yazacağımı en başta yazıyorum. Konferanstan çıkardığım özet dört kelimeden fazlası değildi: Cam, en sağlıklı ambalajdır.
  • Camın hammaddesi çok basitçe “kum” olarak ifade edilir. Tamamen inert bir malzeme olduğu için içeriğindeki maddelerle (en azından gıda ambalajı olarak kullanıldığında) herhangi bir etkileşime girmiyor.
  • Avrupa’da kişi başına yıllık olarak 35-40 kg cam ambalaj kullanılıyor. Bu oran, cennet vatanımızda 13 kg/yıl civarında.
  • Camın bir ambalaj malzemesi olarak en büyük avantajı, %100 oranında ve sonsuz defa geri dönüştürülebiliyor olmasıdır. Bu, tüm malzemeler içinde eşşiz bir avantaj. Malzemenin kalitesi hiç kaybolmuyor.
  • Avrupa’da üretilen cam ambalajların geri dönüşümdeki payı %80’miş. Jeolopolitik konumu sayesinde Dünya’nın en önemli ve en güçlü ülkelerinden biri olan ülkemizde ise bu oran %20 civarında.
  • cam02Avrupa, cam ambalaj üreticileri birliği diye çevirebileceğimiz bir oluşum var: FEVE – The European Container Glass Federation. Türkiye’den Şişecam buraya üye. Ayrıca tüm Avrupa’da cam üreticilerinin %90’ı da (yaklaşık 60 firma) bu oluşuma üye.
  • Geri kazanılan cam malzemenin gıda saklamaya uygun olup olmadığı yönünde çekince duymaya gerek yokmuş. Kesinlikle uygunmuş.
  • Özellikle sıcak iklime sahip ülkelerde PET malzemeler çok sıkıntılı, mesela Hindistan. Sıcaklığın artmasıyla PET malzemenin yapısından çözünmeler oluyor ve içerdiği gıdaya karışıyor.
  • BPA denen bir malzeme var, bisphenol A. Bu maddenin 2011’den beri plastik malzemeden üretilen bebek malzemelerine katılması yasak. Bu maddeyi yasaklayanlar (Dünya Sağlık Örgütü) camı tavsiye ediyor.
  • Sağlıklı bir ambalaj malzemesi; inert olmalı, içerdiği malzemeye sızmamalı, ürünün orijinal tadını saklamalı, ürünü sıcaklık değişimlerine rağmen korumalıdır. Oksijen ya da nem gibi etkenler ürüne girmemelidir.
  • Sunumu yapan Adeline Farrelly, şöyle bir soru sordu: Satın aldığımız ürünlerin etiketlerinde her detay var da neden paketlemeyle ilgili bir bilgi yer almıyor? Etiketlerin arkasına bakmamızı tavsiye etti Adeline.
  • Bir ürünün, bir üretimin “sürdürülebilirliği”, yalnızca sağlık etkilerinin kontrolü değil, söz konusu gıda ambalajları ise, çok daha fazlasıdır.
  • Cam ambalajın sürdürülebilirliği sosyal etkiler, ekonomik etkiler ve çevresel etkilerdir. Bu sosyal etkiler iş imkanı ve iş sağlığı gibi hususlardır. Ekonomik etkiler ise üretimin kârlılığı ve vergilerin oranları üzerinedir. Çevresel etkiler ise, işte burada Adeline bombayı patlattı! Çevresel etkileri, LCA – Life Cycle Assessment(Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi) ile gözlemlenenler ve LCA ile gözlemlenmeyenler olarak ikiye ayırmış. LCA, henüz çok yeni bir kavram iken Adeline’ın bu yaklaşımı iki türlü ele alması, “Adamlar yapıyor abi” argümanını kullandırdı bana.
  • Camın geri dönüşümü, çok ciddi enerji tasarrufu ve depolama açısından avantaj sağlıyor, karbondioksit emisyonunu azaltıyor. Ayrıca nihai bertaraf amacıyla kullanılan depolama alanlarının da ömrünü uzatıyor.
  • Okyanuslarda, yüzen plastik atıklardan dolayı çok ciddi bir sorun oluşmuş durumda: Çöp adaları. Bu malzemelerin durumu, ne yazık ki LCA’da hesaplanamıyor.
  • Camın geri dönüşüm süreci kapalı bir döngü olarak ifade ediliyor. İki tür ekonomik model var: lineer ekonomik model ve döngüsel ekonomik model. Lineer ekonomik model, en eski yaklaşımdır. Kullan ve at mantığına dayanır. Artık yürümeyen bir model. Döngüsel ekonomik modelde ise kaynağı kullan, ürünü üret, atığını geri kazan yaklaşımı var.
  • Avrupa’da marketlerde yer alan cam ambalajların %77’si geri dönüştürülmüş malzeme.
  • Kullanıcıların %87’si bir ürün alırken özellikle cam ambalaj içerisinde olanları tercih ediyor.
  • Eğitimin ikinci yarısında sahneye Prof. Dieter Schrenk çıktı. O da sunumuna gıda ambalajlamanın amaçlarını anlatarak başladı: Gıdayı koruma, raf ömrünü uzatma, gıdanın kalitesini(tad, tazelik, koku ve renk) devam ettirme.
  • En iyi ambalaj, gıdayı ağaçtan toplandığı ilk andaki gibi taze tutabilendir.
  • Ambalaj, yiyeceği dışarıdan gelen her şeye karşı (oksijen, hava ve diğer etkiler) korumalıdır. Yiyeceklerin mikrobiyal ya da kimyasal bozulmalarını önlemelidir. Yiyeceğin kokusunu ve suyunu paket içerisinde saklayabilmelidir.
  • Plastik polimerlerin yapısı güneş ışınlarıyla bozuluyor. Malzemenin yapısındaki polimerizasyon süreci ise sürekli devam ediyor. Bu durum, içeriğinde kalıntı olarak monomer ve oligomerleri oluşturuyor.
  • Tetrapak, %100 güvenli bir ambalaj değil. Çünkü en içte gıdaya temas eden kısım yine plastik türevi.
  • Kağıt/karton ambalajlar iç kısımdan plastik tabaka ile kaplılar. Bunların üretiminde kimyasallar kullanılıyor ve koruyucular içeriyorlar. Bu ambalajların üst kısmında yer alan baskı mürekkepleri tamamen kimyasal içerikler.
  • Metal ambalajların dezavantajı ise kimyasal etkileridir. Burada demir ve çelik inert malzemeler değil. Benzer şekilde alüminyum da çok kararlı bir malzeme değil. Asidik reaksiyonlarla bozuluyorlar. Paslanmaz çelik, çok iyi bir malzeme ancak bu malzemeden gıda ambalajı yapılamıyor.
  • Teneke ambalajlar iç kısımdan korozyonu önlemek için polimerle kaplanabiliyor. Ama ne olursa olsun, metal gıda ambalajında gıdaya geçen “metalik tad” en büyük sıkıntı.
  • Cam üretiminde, gıdaya sızabilecek herhangi bir kimyasal kullanımı yoktur. Camın yapısında herhangi bir organik materyal kullanılmıyor. Tamamen inert malzemelerden oluşuyor.
  • Kağıdın geri dönüşümü iyi bir yöntemdir. Ancak geri dönüştürülmüş kağıdın ne için kullanılacağı da önemlidir. Zira, geri dönüştürülmüş kağıttan gıda ambalajı yapılamaz.
  • Son olarak, Prof. Schrenk, cam ambalaj %100 güvenlidir, diyerek noktayı koydu.
cam03

Refika Birgül

Sunumlardan sonra NTV‘de yayımlanan “Refika’nın Mutfağı” programından tanıdığım Refika Birgül sahneye çıktı. Tamamı cam ambajlarda yer alan onlarca farklı malzeme ile sağlıklı tariflerinden birini paylaşacağını anlattı. Güzel, eğlenceli ve samimi bir sunum oldu.

Nihai olarak, cam ambalajlarla ilgili olarak aklımda kalan iki soru var:

  • Aynı miktar gıdayı cam ambalajda, plastik ambalajda, tetrapak ambalajda ve teneke ambalaj içerisinde tüketiciye sunmanın maliyeti nedir? Cam ambalaj kullanmanın tüketiciye maliyeti nedir?
  • Cam ambalajların tamamına yakını plastik kapaklarla ya da plastik kaplanmış metal kapaklarla kapatılıyor. Bu durum, ambalajın tamamen cam olmasının faydasını ne oranda etkiliyor?
  • cam01

    Etkinliğin yapıldığı mekandan boğaz manzarası

Radyasyondan Korunma Derneği’nin Müthiş Semineri

trkd_logo.png

Türkiye Radyasyondan Korunma Derneği

Salı günü, tek günlük bir eğitim için Bursa‘ya gittik sevgili okur. Radyasyondan Korunma Derneği, Radyasyon Kaynakları ve Radyasyondan Korunmanın Temel İlkeleri konulu bir eğitim düzenlemişti. İlkan abi, Murat abi ve ben, sabah saat 08.00’de Bilecik’ten yola çıktık. Bursa’nın Bilecik’e komşu ilçesi Yenişehir‘den geçtik. Sonra dayımın yıllarca öğretmenlik yaptığı Menteşe Köyü yol ayrımını gördük. Aklıma çocukluğum geldi. İçim bir tuhaf oldu. Keşke biraz vaktimiz olsaydı da bu köye uğrayabilseydik. Köydeki kimse ben tanımıyor, bilmiyor. Ama benim çocukluğumun bütün yaz tatilleri bu köyde, bu köyün bahçelerinde geçmişti.

Saat 09.30’da Bursa’da TÜBİTAK BUTAL‘e geldik. Radyasyondan Korunma Derneği, eğitim içim burayı kiralamış. Eğitime, Bilecik, Bursa, Yalova, Balıkesir ve Eskişehir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri katılacaktı. Ancak Eskişehir İl Müdürlüğü’nden katılım olmadı. Saat 10.00’u biraz geçe eğitim başladı. Eğitimi veren ve derneğin yönetim kurulu başkanı olan Nükleer Yüksek Mühendisi Ergün TOGAY, bize kısaca eğitimin içeriğinden ve derneğin faaliyetlerinden bahsetti.

Yazının bundan sonraki kısmı eğitimde tuttuğum yedi sayfa nottan derlediğim bilgilerden oluşuyor. Faydalı bir yazı olacak. Doğru bildiğimiz yanlışları okuyunca siz de benim gibi şaşıracaksınız.

  • Radyoaktivite, Dünya’nın oluşumundan daha önce bile var. Uranyum, toryum, radyum, radon ve potasyum-40 bu radyoaktivitenin kaynakları.
  • Toprakta doğal olarak uranyum, toryum, potasyum-40, radyum ve radon elementleri bulunur ve radyoaktiviteye yol açar.
  • Okyanuslarda bunlara ilave olarak trityum, karbon-14 ve rubidyum-87 element ve izotopları radyoaktiviteye yol açıyor.
  • Güneş sistemi dışından gelen radyoaktif maddelere kozmojenik maddeler deniyor. Bunlar karbon-14, hidrojen-3 ve berilyum-7.
  • Yiyeceklerde de çok az miktarlarda da olsa, radyoaktif maddeler bulunmaktadır. Özellikle kabuklu yiyeceklerde daha fazla olarak.
  • 1 diş filmi çektirince maruz kalınan radyasyon dozu 0,1 mSv’dir (miliSievert). İnsan sağlığı için tehlike yaratacak doz 1 Sv’dir. Yani 10.000 tane diş filmini aynı anda çektirmeniz gerekiyor.
  • Radyasyona sebep olan maddeler, kararsız izotoplardır.
  • Radyasyonun ne kadar az olup olmadığı önemli değildir. Eğer radyasyona maruz kalıyorsak (kaynağın cinsi ve dozu ne olursa olsun) risk hep var demektir.
  • Pilotlar sürekli yüksek irtifalarda görev yaptıkları için normal bireylere göre daha fazla radyasyona maruz kalırlar. Dolayısıyla bu kişiler “radyasyon çalışanı” kabul edilirler.
  • Yapay olarak üretilen radyoaktif elementler: Trityum, İyot-131, İyot-129, Sezyum-137, Stronyum-90, Teknisyum-99 ve Plutonyum-239.
  • Radyasyon “iyonlaştırıcı” ve “iyonlaştırıcı olmayan” radyasyon olarak ikiye ayrılır. İşte en büyük sıkıntı iyonlaştırıcı radyasyondur. Bizim de bundan korunmamız gerekiyor.
  • İyonlaştıran radyasyon alfa ve beta parçacıkları, nötron ışınları ile X ve Gama ışınlarından oluşuyor. Bir atomu iyonlaştırıcı etkisi ve gücü olan radyasyona iyonlaştırıcı radyasyon denir. Enerjisi ve frekansı yüksektir ancak dalga boyu küçüktür. Dolayısıyla girişkendir. Kararlı bir atomdan elektron kopartarak onu iyon haline getirir. Örneğin hücrelerde DNA yapısını bozar.
  • Tomografi cihazları, iyonlaştırıcı radyasyonla çalışırlar. Bunlar, hastanelerdeki atom bombalarıdır!
  • Yapılan araştırmalar göstermiş ki iyonlaştırıcı olmayan radyasyon vücutta yalnızca 1 derecelik ısı artışına sebep oluyor. Yani tespit edilebilen tek etkisi bu.
  • Cep telefonlarında sıkça kullanılan, SAR değeri spesifik soğurma hızı olarak çevrilebilir. SAR değeri, cihazın yaydığı radyasyonun vücut sıcaklığını arttıracağı değerin AB için beşte biri, ülkemiz için ise onda birine karşı gelen değerdir.
  • Vücutta radyasyona en hassas kısımlar göz, tiroit, beyin hücreleri ve üreme hücreleridir.
  • Cep telefonlarının en çok radyasyon yaydığı an arama tuşuna bastığımız andır. Bu anda cihaz, tüm gücüyle sinyaller göndererek en yakındaki baz istasyonlarını aramaya başlıyor. Konuşma başladıktan sonra bu radyasyon yayılımı azalıyor.
  • Cep telefonu iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kaynağıdır. İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun giriciliği az olduğundan, dalga boyu uzun olduğundan tepeleri, engelleri aşamıyor. Dolayısıyla dağda bayırda telefon çekmiyor.
  • Etkin doz: Tüm vücudun maruz kaldığı radyasyon dozudur.
  • İyonlaştırıcı radyasyonun ilk çeşidi alfa parçacıklarıdır: Bunları bir kağıt parçası ile durdurabiliriz. Zira kağıdın elektrik yükü çok fazla. Ancak solunum soluyla vücuda girince en çok hasara bunlar neden olur.
  • Beta parçacıkları: Bunları durdurmak için birkaç mm kalınlığında alüminyum levha veya fleksiglas kullanabiliriz. Burada ince, hafif ve ekonomik malzeme tercih etmek önemlidir.
  • Yoğunluğu (birim hacimdeki atom sayısı) fazla olan malzemeler radyasyon engelleyici olarak kullanılabilir. Kurşun çok iyi bir örnek.
  • Alfa ve beta ışımalarında parçacık atıyor, kütlesi var parçacıkların. Ama Gama ışımasında foton atıyor. Fotonların kütlesi ve yükleri yok. Delip geçiyor.
  • Gama ışınları enerjisi çok yüksek fotonlardır. Delicidirler. Fiziksel olarak delmekten bahsetmiyoruz elbette. Yani engellere takılmazlar. Dalga olarak iletilirler. Elektrik yükleri olmadığından da elektrik ve manyetik alanlarda saptırılamazlar.
  • Şöyle bir özetleyecek olursak; alfa ışımasını kağıtla, beta ışımasını alüminyum levha ile, gama ve X ışımasını kalın kurşun levha ile ve nötron ışımasını (ki en babası bu) su veya beton duvarla engelleyebiliyoruz ancak.
  • geiger

    Geiger Müller Sayacı

    Radyasyonun dozunu ölçen cihaza Geiger-Müller sayacı deniyor aklınızda olsun.

  • Radyasyona maruziyette harici ışınlanma ve dahili ışınlanma denen iki olay var. Harici ışınlanmada, radyasyon kaynağından temas kesilince doz alımı da bitiyor. Ancak dahili ışınlanmada, vücuda radyoaktif izotop girmişse ışınlanma günlerce devam ediyor.
  • Olurda radyasyona maruz kaldıysanız ılık bir duş alın.
  • Tomografi iyonlaştırıcı radyasyon kullanır, X ışını ile çalışır. Ancak MR, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon ile çalışır, zararsızdır.
  • Radyasyon dozu olarak 1 Sv(Sievert) doz, akut dozdur. Bu dozun altında bir doza maruz kalınmışsa oluşabilecek etkilere “stokastik (tesadüfi) etki” denir. Radyasyonun yol açacağı etkiler sadece kaynağın özelliklerine bağlı değildir. Hedefin de özellikleri çok önemlidir. Bu işte olasılık çok ön plandadır.
  • Eğer akut dozun üzerinde doz alınmışsa oluşabilecek etkilere deterministik etki denir.
  • 7 Sv’nin üzerindeki radyasyon dozu ölümcül dozdur. Bu dozun üzerinde radyasyona maruz kalan kişilerin %10’u ilk beş dakikada ölüyor. İlerleyen süreçte doz alanların %100’ü ölüyor.
  • Radyasyona maruz kaldıktan sonraki ilk birkaç hafta gizlenme evresi oluyor. İlk anda görülen bulantı, halsizlik etkiler ortadan kalkıyor. Ancak aynı etkiler bu sürenin sonunda çok daha şiddetli olarak ortaya çıkıyor.
  • En çok görülen bölgesel radyasyon hasarına Eritem deniyor yani güneş yanığı. Bronzlaşma dediğimiz olay kozmik ışınlardan kaynaklanan yanıklardır. Dolayısıyla güneşlenme düpedüz radyasyon yanığıdır. Bu yanıklar güneşlendikten hemen sonra değil, bir süre sonra oluşmaya, orta çıkmaya başlıyor. Bunun sebebi de radyasyonun içten dışa doğru yakmasıdır. Işın vücuda işlediğinde önce içteki hücrelerin yapısını bozuyor. Bu bozulma içeriden dışarıya doğru yavaş yavaş ilerliyor.
  • Nekroz ise radyasyon yanıklarının en kötüsüdür. Doku ölümü olarak özetleniyor. Ölen doku (parmak, el vb.) kesilip atılıyor.
  • Radyasyonla ilgili en büyük dezavantaj, radyasyonun hiçbir duyu organıyla hissedilemiyor oluşudur.
  • Uzaya gönderdiğimiz uydularda nükleer piller kullanılıyor. İşte bu pillerin ömürleri bitince uydunun da ömrü bitiyor. Bu teknoloji, nükleer enerjinin barışçıl kullanımının en güzel örneklerinden birisidir.
  • Duman dedektörleri, radyoaktif cihazlardır. Atıkları ise radyoaktif atıklardır.
  • Dünya’da meydana gelen en büyük 20 radyasyon kazasından biri 1998 yılında ülkemizde İstanbul İkitelli’de bir hurdacıda yaşandı. Üç adet Kobalt-60 radyoaktif kaynağının kullanım ömrü dolduktan sonra içerisinde konulduğu konteynerler parçalanmaya çalışıldı. Bu özel konteynerlere domuz deniyor. Hurdacıların bir şekilde ele geçirdiği bu üç domuz kaynakla parçalanmaya çalışılıyor. Aynı aileden 13 kişi hastaneye kaldırılıyor. Bir kişinin parmakları eriyor. Bir kişi ise kanser oluyor ve ölüyor. Söz konusu üç kaynaktan bir tanesi ise hala kayıp.
  • Brezilya’da bir hurdacı 100 gr. toz halinde radyoaktif madde buluyor. Bu maddenin göz alıcı rengi sayesinde (çelenkov mavisi) insanlar tarafından taşınıyor ve bütün bir yerleşim birimine dağılıyor.
  • Meksika’da yine bir hurdacı, 1 mm. çapında 6000 adet kobalt-60 kapsülünü içeren bir domuz alıyor. Bu domuzun hurdacı tarafından parçalanması sonucunda söz konusu radyoaktif kapsüller etrafa saçılıyor. Radyoaktif kapsüllerle kontamine olan metal hurdalarından inşaat demiri ve masa sandalye kaidesi üretiliyor. Bu malların yüklü olduğu kamyonlardan bir tanesi yolunu kaybedip bir araştırma laboratuvarının yakınına geldiğinde alarmlar ötmeye başlıyor ve olayın boyutları anlaşılıyor. İnşaat demirleriyle yapılan evler yıkılıyor. İnşaat işçilerinden dört tanesi kemik kanserinden ölüyor.
  • Radyasyon, ışık hızıyla hareket ediyor.
  • Bir radyoaktif elementin kendine özgü iki özelliği vardır: enerjisi ve yarı ömrü.

İşte yedi sayfadan derleyip toparladığım bilgiler bunlar. Umarım içerisinde işinize yaracak bilgiler vardır. Bu arada Radyasyondan Korunma Derneği’nin bir de internet sayfası var tabiki: http://www.trkd.org.tr

IMG-20160329-WA0004