Category Archives: Gezdim Gördüm Yazdım

Yaşadığım şehir dışına çıkıp gördüğüm yerler ve olaylar hakkındaki yazılar bu kısımdadır.

Odunpazarı Modern Sanat Müzesi

ommmuze.jpg

Alper‘le birlikte sanata, sanatın hemen her dalına ve özellikle resim ve heykel alanında da modern sanata karşı olan ilgimizi herkes bilir. En azından bizi iyi kötü tanıyan herkes. O yüzden Eskişehir’de geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan Odunpazarı Modern Sanat Müzesi, duyduğumuz ilk günden beri bizi inanılmaz heyecanlandırdı.

omm00Geçtiğimiz hafta sonu, tüm planlarımızı iptal edip telefonlarımızı da uçuş moduna aldıktan sonra, bisikletlerimize atlayıp Odunpazarı‘na, henüz önünde Balmumu Müzesi kadar kuyruk oluşmamış müzeye gittik. Müzedeki eksikliklerden çok da önemli olmayan bir tanesi henüz ilk dakika karşımıza çıktı. Bisikletler için bir park yeri düşünülmemiş. Oysaki müzenin giriş kısmındaki merdivenler engelli araçları ve çocuk arabalarının da erişimini kolaylaştırmak için Eskişehir’de ilk defa gördüğüm rampalı basamak sistemiyle inşa edilmişti. Bu sayede bisikletimizden hiç inmeden ve yardım almadan müzenin kapısına ulaşmak mümkün oluyor.

Biletlerimizi hemen müzenin önünde bulunan gişelerden aldıktan sonra içeri girdik. İçeri kesinlikle yiyecek ve içecekle giremiyorsunuz. Bu malzemelerin çanta içerisinde olması gerekiyor. Girişin hemen yanında bir kafeterya var. Aldığınız biletle, burada bir takım indirimler oluyor. Biz kafeteryaya girmeden doğrudan müzenin zemin katına indik. Toplamda üç katlı olan müzenin her katında bir sergi alanı var. En alttan yukarı doğru gezdik biz.

omm10

Müzenin giriş kısmı

Zemin katta indiğinizde sizi şu üç boyutlu yüz karşılıyor. Esere tam karşıdan baktığınızda dahi sanatçının bakış açısı sayesinde yüzdeki derinliği görebiliyorsunuz. Müzede ziyaretçileri bu durgun yüz ifadesi karşılıyor. Gülmüyor, ağlamıyor, kızgın değil, yorgun değil, bomboş.

omm01

Erol Tabanca isimli sanatseverin “Vuslat” isimli koleksiyonunda yer alan eserleri görmeye başlıyoruz birer birer. Yazının devamında yer alacak görsellerin altında o görseldeki eserin ve sanatçının isimleri ile küçük açıklamalar yer alacak. Okumaya devam et

Side – Antik Kent – Doğum Günü

İşte yine ilk cümlesini seçmekte zorlandığım bir yazıya başlamak zorundayım. Geride bıraktığımız hafta Side’de, gürültüden patırtıdan uzakta, birkaç gün dinlenme fırsatımız oldu. Tatil dönüşü yazı yazmak kadar sıkıcı bir şey yok itiraf edeyim. Ancak birkaç paragraf yazdıktan sonra açılıyorum ve yazmak daha eğlenceli hale geliyor. Haydi bakalım.

15 Temmuz Pazartesi gecesi Eskişehir’den, Hasan Polatkan Migros’un önünden yola çıktık. Anlaştığımız turizm acentesi, sezon boyunca hemen her gün Eskişehir’den Antalya’ya araç kaldırıyormuş. Bu sayede, kalacağınız otelin kapısına kadar bırakıyorlar ve dönüşte de aynı yerden alıp Eskişehir’e getiriyorlar. Aradaki tüm aktarmaları ve otobüs firmalarının türlü rezilliklerini çekmektense, bu yol bize çok daha makul geldi. O gece Mustafa, Betül, Merve ve siyatik ağrısı tavan yapmış ben, gittik bizi bekleyen araca bindik. Biner binmez uyudum. Çünkü tüm gün sabahtan kendimi hazırlamıştım. Hesapta olmayan tek şey siyatik ağrısıydı. Neyse.

side003

Otobüs firmalarından farksız olarak, düzenli aralıklarla yarım saatlik molalar vere vere sabah 8’de Antalya’ya, kalacağımız otele ulaştık. Otelimiz Side’de, Kumköy mevkiinde bulunan “Luna Blanca” isimli oteldi. Kıyıdan biraz içerideydi. Ancak aralıksız çalışan bir servisle müşterileri 4 dakika uzaklıktaki sahile taşıyordu. Bu yolu isterseniz yürüyerek 10 dakikadan daha kısa sürede de alabiliyorsunuz. Çok büyük bir otel olmaması bizim side001için avantaj oldu. Tüm imkanlarından fazlasıyla yararlanma şansımız oldu bu sayede. Bir de inanılmaz sakindi.

Otele girdiğimiz ilk gün, ancak öğlen oda verileceği için saat 08.00’den 14.00’e kadar denizde vakit geçirdik. Bu esnada otelin yine her türlü imkanından yararlandık. Hatta bize alternatif bir oda imkanı bile sundular ancak biz kabul etmedik. Okumaya devam et

Şile Ağva Kerpe Kefken Gezisi

Şu yazımda anlattığım düğün macerasından sonra, dönüş yolunu biraz daha eğlenceli hale getirmek niyetindeydik. Düğünün ertesi sabahı erkenden yola çıktık. Hedefimiz sırasıyla Şile, Ağva, Kerpe ve Kefken‘e gitmekti.

Gittiğimiz düğünün gerçekleştiği Tekirdağ‘dan İstanbul‘a dönüşümüz çok problemsiz oldu. İstanbul’da ise köprü trafiğine takıldık. Bakım çalışması nedeniyle müthiş bir yoğunluk vardı. Planımız şu şekildeydi. Önce Şile’ye uğrayacak, ilçe merkezinde biraz dolaşacaktık. Sonra Ağva’ya uğrayacak, eğer denizi ve plajı beğenirsek biraz denize girecektik. Daha sonra o gece konaklayacağımız Kerpe’ye geçecektik. Ertesi gün ise Kefken’e uğrayıp buradan Ceyhun‘u geri İstanbul’a uğurlayıp biz yola devam edecektik.

kefkenmap

Rotamız

Böylece üç araçlık bir konvoy olarak yola çıktık. Elbette İstanbul’da, o trafikte bunu yapmak fazlasıyla zor bir olaydı. Arabanın yakıtı da azalınca Alper, Koray, Merve ve benden oluşan ekibimizle bir istasyona girdik. Burada hem yakıt aldık hem de bozulan sinyallerden birini tamir ettik. Tam hareket edecektik ki Alper’in telefonunun olmadığını fark ettik! Arabanın altını üstüne getirmemize rağmen telefon çıkmadı. Defalarca aradık, telefon çalmasına rağmen ne biz sesini duyduk, ne de bir başkası cevap verdi. Galiba yolculuğumuzun ilk hırsızlık olayıyla karşı karşıyaydık. İstasyondaki çalışanlardan yardım istedik. Alper, araçtan inmeden telefonuyla oynadığını çok iyi hatırlıyordu. Galiba yakıt alıp lavaboya gittiğimiz sırada birileri aldı diye düşünmeye başladık. Son çare olarak kameralara bakmaya karar verdik. Tam o anda aracın ön kısmında göğsün üstünde telefonu gördüm. Beyefendi, telefonu tamamen sessize alıp oraya bırakmış ve unutmuş. O kısım da camın en önüne denk geldiği için görememişiz.

sile01sile02

Böylece hırsızlık heyecanımızı yatıştırıp yol devam ettik. Geldik çıktık Şile’ye. Özgür bize öncülük etti. Girdik Şile’ye. Lan bomboş bir yer. Denizin içerisinde birkaç güzel kayalık ve bir burçtan başka bir şey yoktu. Okumaya devam et

Ülkü ve Sercan’ın Düğünü

sercono02

Söz konusu Sercan olduğunda akan sular duruyor elbette. Bu bloga her yıl bir başka dostumuzun, kardeşimizin düğün haberini yazıyorum. Yaşıtlarımızın, okul arkadaşlarımızın hemen hepsi birer ikişer evlenmeye, evli olanlar da çocuk sahibi olmaya başladılar. Tüm bu kalabalık grup içerisinde Sercan’ın yeri çok ayrıdır. Blogun, çok az sayıdaki “Çok Yazarlı” yazılarından birisine daha hoş geldin sevgili okur. Düğün şimdi başlıyor.

Sercan, belki de birkaç sene önce evleneceğine kendisi bile şüpheyle bakarken hayatının aşkını buluverdi. Olaylar çok hızlı gelişti. Bizler daha Ülkü‘yü birkaç kere görebilmişken ve hatta hala tanışmamış olanlar varken, Sercan davetiyeyi yollayıverdi Whatsapp‘tan!

Okumaya devam et

Antalya – Bilecik – Özgür’ün Düğünü

Geçen hafta, belki de çok uzun süredir peş peşe gelen bir yoğunluğun ardından, küçük bir mola verebilmek için elime geçen en iyi fırsattı sevgili okur. Hizmet içi eğitimlerin değişmez adresinde, Antalya‘daydım. Hafta bitene kadar da orada kaldım.

Atıksu arıtma tesislerinin nihai çıkış noktaları olan, arıtılmış atıksuların deşarj noktalarına SAİS adı verilen, sürekli izleme sistemleri kurulması gerekiyor. Bununla ilgili bir mevzuat, bu süreçle ilgili bilinmesi gereken bazı teknik meseleler var. Yapılan eğitim bunlara yönelikti. 22 Nisan’ı 23 Nisan’a bağlayan gece yola çıktım. Antalya’ya gece gitmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle yola çıkacağım gün, akşam üzeri ayranları içmeye başlıyorum. Böylece gece yarısı bindiğim otobüste koltuğa oturunca uykuya dalabiliyorum. O gece de öyle oldu. Gece 00.30’da bindim otobüse. Sabah 07.00 civarı gözümü Antalya Otogarı‘nda açtım. Hemen karşıdaki Kamil Koç şehir içi servisine bindim. Lara‘ya giden servisin son durağı olan Güzeloba‘da inip taksiye bindim. Böylece saat 08.30 civarı kalacağımız otele geldim.

antalya0419

Bu otele yıllar önce, başka bir eğitim kapsamında da gelmiştim. Aradan geçen yıllarda otel fiziksel olarak epey yıpranmış, eskimişti. Ben sabah erken saatte otele geldiğimde, çalıştığım kurumdan henüz kimse gelmemişti. Sağ olsunlar, resepsiyondan bana odamı verdiler hemen. Eşyalarımı bırakıp kahvaltıya geçtim. Öğleden sonra da Bilecik‘ten oda arkadaşım Olgun geldi. Olgun’la beraber yıllardır hiç yapmadığım bir şey yaptım  ve denize gittim! Bizi görmeliydin 🙂 Koşarak denize girdik, sonra hiç bozuntuya vermeyip koşarak denizden çıktık. Buz gibiydi su! Dayanamadık yüzmeye. Günün geri kalan kısmı, nispeten boş olan otelin havuzunda geçti. Eğitim ertesi gün başlayacağı için asıl yoğunluk akşam saatlerinde oluyordu. İnsanlar o saatlerde geliyorlardı.

Eğitimin ilk günü sabah 08.00’de kalktık. Eğitim, sonra yemek ve sonra tekrar eğitimden oluşan bir programdan sonra ilk gün bitti. Biz de vaktimizi yine otelin imkanlarından ki bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde, faydalanarak geçirdik. Eskişehir’den birlikte geldiğimiz Hülya Hanım‘la birlikte vakit geçirdik. Sonra Olgun bizi otelin etkinliğine çağırdı. Etkinlikten sonra da gün bitti zaten.

İkinci gün bir teknik gezi vardı. Sabahtan Hülya Hanım, öğleden sonra da Olgun ve ben katıldık bu geziye. Akşam hiçbir şey yapmadan, Galatasaray maçını izledik. Sonra da uyudum. Cuma günü eğitimin son günüydü, sınav vardı. Sınavdan sonra otogar için transferi bekledik. Transfer hareket saatine bir saat kalaydı. Başta bir tereddüt ettik acaba yetişecek miyiz diye. Ancak çok rahat bir şekilde yetiştik. Bu arada haberiniz olsun, Antalya’da otellerden kalkan transfer araçları Otogarın içine giremiyor. Yasak.

pacificrimSaat 13.00’te yine Kamil Koç’un Bursa otobüsüne bindik. Gündüz yapılan uzun yolculuklar inanılmaz sıkıcı oluyor malum. Harry Potter ve Melez Prens ile Pacific Rim isimli filmleri izledim. Bu arada, otobüsün lastiklerine bir şeyler oldu. Bir yarım saat tamiratla gitti. Bir de kırk beş dakikalık mola verdik. Yetmedi bir de Seyitgazi ilçesinin Kırka Mahallesi’nde 15 dakikalık bir ihtiyaç molası verdik. Böyle dura dura saat 20.00 civarında Eskişehir’e ulaştık. Dönüş yolunu saymazsak, otelde geçirdiğim zamana göre galiba hayatımın en keyifli Antalya iki Antalya eğitiminden birisiydi. (Diğeri çok daha unutulmazdı.)

O akşam evde, yorgunluktan bayılmış bir halde geçti. Öylece oturduk. Ertesi sabah yine erkenden, bu sefer de Bilecik’e gitmek için yola çıktım. Çünkü canımız İsmail Abimizin  biricik oğlu, Özgür kardeşimizin düğünü vardı! Ve bu, neredeyse bir buçuk yıldır görmediğim Bilecikli dostları görmek için harika bir fırsattı. Eskişehir Otogar’da, Bilecik’e ekspres olarak giden minibüsler var. Saat 09.00’da hareket edecek olan araca, Bahri ve kendim için bilet aldım. Bilecik’e birlikte gitme planını haftalar öncesinden Bahri’yle yapmıştık. Planımız tıkır tıkır işledi ve saat 10.15 civarında, Bilecik’te can dostum Şemre bizi karşıladı. Herifi aylardır görmemenin verdiği özlemle epey bir kucaklaştık. Sonra kahvaltıya gittik.

bilecik0419

Bilecik nasıl? Bilecik aynı. Ufak tefek değişen yerler var. Ama aynı. Zaten bir buçuk yılda ne kadar değişebilir? Kahvaltıdan sonra lojmana gittik. Kurumun bahçesindeydi lojmanlar. Orada Yasin, Hamdullah Abi ve Ramazan‘la karşılaştık. Yakın arkadaşların zillerine bastım. Şanssızlığıma evde yoktular. Evde olan Talat Bey‘le görüştük.

Sonra düğüne geçtik. Düğünde birkaç kişi hariç, dairedeki tüm arkadaşlar katılmışlardı. Gerçekten, herkesi bir arada iş stresinden uzakta görmenin en iyi yolu buydu sanırım: Düğünler. Bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım İl Müdürüyle de tanıştım. Yeşim Hanım tanıştırdı bizi. Sonrasında Özgür’le ve gelin hanımla selamlaştık takı merasiminde 🙂

ozgurdugun

Şansımıza Muhsin de aynı gün Eskişehir’e dönecekmiş. Düğünde biraz daha vakit geçirdik. Çıkmadan önce Özgür ve Sinem‘in yanına gidip biraz sohbet ettim. Fotoğraf çekindik. Mehmet de oradaydı. Onunla da konuştuk. Daha sonra mutluluklar dileyip Muhsin, Bahri ve ben birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Sağ olsun Muhsin bizi çabucak getirdi. İtiraf ediyorum, Bilecik’te geçirdiğim birkaç saat yetmedi bana. Galiba ben de özlemişim şehri biraz. Aylardır bir türlü görüşemediğim Emre kardeşimle yine doyamadık sohbetlere…

Bilecik’teki dostlara buradan selamlar, değerli kardeşim Özgür’e de ömür boyu mutluluklar dilerim.

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Antalya Dönüşü – İşler Güçler

Şu yazımda ilk günlerini anlattığım Antalya seyahatim, nihayet geçtiğimiz cuma günü bitti ve aylar sonra ilk defa İlkan Abi‘yle buluşup Eskişehir’e döndük.

antdonus04

Sınavın dehşet anı

Eğitim nasıldı? Teknik ve hizmet içi bir program olması dolayısıyla fazlaca detay vermek istemiyorum ama sonunda sınav yapılan bir eğitimdi. O sebeple, huyum kurusun, tüm derslere sonuna kadar girip notlarımı aldım. Başta biraz umursamasak da sınavın ne kadar ciddi bir sınav olacağını cuma günü görecektik. Kimse o anda farkında değildi zira. Sınav günü Emre‘nin ve aslında hepimizin yaşadığı korku anı görülmeye değerdi.

Otelde müthiş bir “puan lobisi” faaliyeti dikkatimi çekti. Bu zamana kadar hiç bir eğitimde görmemiştim böyle bir şey. Akşam lobide takılırken ya da restoranda yemek yerken

antdonus01

Hayatın iki yolu: Acı ve Tatlı

ellerinde tabletlerle otel görevlileri gelip halinizi hatırınızı soruyorlar. Bir şeye ihtiyacınız var mı diye üsteliyorlar. Muhabbet ilerledikçe sizden hemen o anda ellerindeki tabletten otelpuan.com veya tripadvisor sitelerine üye olup otele tam puan vermenizi istiyorlar. Bu da gitmeden önce otelin puanlarında neden ardı ardına 10 puanlar olduğunu açıklıyordu. Bu işi çok ciddiye alıyorlar anladığım kadarıyla. Ölü sezonda zaten bir beklenti içinde olmadım. Ancak bu şekilde olunca da düşük puan riskini tamponlayabiliyorlar demek ki. Emrin Bey, tuttu güzel bir eleştiri yazdı ve düşük puan verdi. İnanmazsın, birkaç saat içinde aradılar. Özür dilediler. İnanılmaz bir takip sistemi var.

Sağanak yağmur biz gittiğimiz sabahtan, otelden başımızı çıkartana kadar aralıksız devam etti. Dolayısıyla ilk gün haricinde bir kere bile sahile gidemedim. Perşembe günü, otelin yakınındaki bir atıksu arıtma tesisine saha çalışması için gittik. Ancak iki ekip halinde gittiğimiz çalışmayı sağanak yağmur altında pek de doğru dürüst tamamlayamadık. Olsun.

antdonus02

Saha çalışması

Günlerimiz Murat Abi ve Emrin Bey’le birlikte muhabbet ederek geçti. Arada sağ olsun İhsan Bey de bize eşlik etti. Bir de uzun süre sonra gördüğüm Koray ve Orhan kardeşlerim vardı. Bir türlü Çukurova Üniversitesi mezunu bir çevre mühendisiyle karşılaşmayan Emrin Bey, aynı zamanda hemşehrisi de olan Orhan’la çok iyi anlaştı. Epey muhabbet ettiler. Orhan’la aynı dönemde atandık biz. Denizli’de çalışıyordu. Sonradan Adana’ya geçti.

antdonus03

Adanalılar ve ben

Cuma günü sınav için salona gittiğimizde ufak çaplı bir şok yaşadık. Kapılara isim ve oturma sırası listeleri asılmıştı. Listeden numaramızı bulup yerimize oturduk ve C grubu soru kitapçığım geldi önüme. Tam dört farklı grup kitapçık vardı! Kırk soruyu çözdük yarı şaşkın çıktık sınavdan. Eşyalarımızı gece topladığımız için, İlkan Abi’yle önceki gün anlaştığımız üzere beklemeye başladık. Bu sırada hava nasıl güzel anlatamam. Günlerdir yağan yağmurdan eser yoktu. Güneş pırıl pırıldı. Öylece kös kös baktık. Sonra İlkan Abi gelince valizlerimizi yükledik Emrin Bey’le ve yola koyulduk.

antdonus05

Ayrıldığımız sabah Antalya

Bu noktada ayrı bir parantez açmak hatta apayrı bir yazı yazmak gerekiyor. İlkan Abi, şu dünyadaki en naif, en kaliteli insanlardan birisi, birlikte çalıştığım en güzel iş ortaklarından birisiydi sağ olsun. Onunla yolculuk yapmak da güzeldir ama eğer onun huyunu biliyorsanız… Zira İlkan Abim müthiş dikkatli bir sürücüdür, asla riske girmez ve mola verir. Ama güzel mola verir 🙂 Epey mola verir. Yolda önce Isparta’da mola verdik. Burada Bilecik’ten eski bir dostumuz Abdurrahman Abi‘yle buluştuk. Sonra yola devam ettik, Afyon’da mola verdik. Böyle mola vere vere geldik akşam 20.00 civarında Eskişehir’e. Emrin Bey’i uğurladık önce. Sonra, uzun süredir abi kardeş görüşmemenin eksikliğiyle bir saat kadar da Eskişehir’de takıldık. Birkaç ufak detayı halledip yeniden yola çıktı ve Ankara’ya geçti sağ olsun. Böylece bu yılın son Antalya macerası da sona ermiş oldu.

antdonus06

Isparta (Davraz Dağı)

antdonus07

Afyon

antdonus08

Gerçek bir kraldır

O yorgunlukla eve girip hiç dinlenmeden geri çıktım. Neden? Çünkü Bülent Abi‘nin doğum günü vardı. Kral o gün yeni yaşını kutlayacaktı. Gecikmiş olarak gittik mekana. antdonus09Neyse ki bizi beklemişler. Bülent Abim bekler beni. Sever. Bu arada Bülent Abi’den bahsetmişken, geçtiğimiz haftalarda babası Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR‘in yazdığı tam 584 sayfalık bir otobiyografi, “Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış Bir Ömür” isimli kitap yayımlandı. Bu kitap, babasının hayatını anlatıyor olsa da Bülent Abi’yle ilgili güzel detaylar da barındırması bakımından ilgili çekti. Sağ olsun, Süleyman ÖZDEMİR hocamız bizim için bir tane imzalayıp göndermiş. Teşekkür ederim. Aynı gece Mustafa‘nın yeni aldığı Samsung Galaxy Note 8 epey olay oldu. Tıpkı Alper‘in aldığı günkü kadar sevindim anlatamam. Umarım bir gün ben de alırım.

notlar.JPGBu arada önceki hafta girdiğimiz Açık Öğretim Fakültesi sınavlarının sonuçları açıklanmış. Bir ders hariç sonuçlar gayet iyi sevgili okur. Final sınavını bekliyorum ancak başımda bundan çok daha büyük bir dert var. 2019’un Ocak ayının ilk günlerinde, devam ettiğim doktora programının yeterlilik sınavları olacak iki gün süreyle. Tarih yaklaştıkça karın ağrılarım artıyor. Planlı bir şekilde hazırlanmak gerektiğinden neye ne şekilde ihtiyacım olduğunu belirliyor ve o şekilde çalışıyorum. İşler umarım tersine dönmez.

Bu haftadan itibaren o tarafa yoğunlaşacağım. Yıl sonuna kadar umarım doğru dürüst hazırlanıp yeni yılda da bu işi bitiririm. Her şey gönlünce olsun. Çok öptüm. Unutmadan, şu da İlkan Abi’ye söz verdiğim video:

Proofhead Aylar Sonra Antalya’da!

Ölü sezon ve Spice Hotel

Buraya, Belek‘e, gelmenin ne kadar sancılı bir iş olabileceğini unutmuşum sevgili okur. Beş günlük bir mesleki eğitim programı için Belek’teki Spice Hotel‘e, şube müdürüm Emrin Bey‘le birlikte geldik. Antalya‘ya aylar önce gelmiştim. Bir yıldan uzun süre önce. Eskişehir’e tayin olduğumdan beri geldiğim ilk Antalya eğitimi bu oldu.

Yolculuk geride bıraktığımız cumartesiyi pazara bağlayan gece başladı. Detaylarını daha sonra anlatacağım ama Nilüfer Turizm firmasının kazığı unutulmaz oldu. Gece 01.00’de son anda Kamil Koç firmasından bulduğumuz biletlerle yola çıktık. Sabaha karşı saat 08.15 civarında Antalya Otogarı‘na ulaştık. Buradan yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir yolculukla Serik‘e, Serik’ten de yaklaşık 20 dakikalık bir yolculukla Belek’e ulaştık. Belek merkezinden otele gelmek de bir başka araçla yaklaşık 10 dakika sürdü. Nihayet saat 10.15’te otele ulaştık.

Spice Hotel, çok çok büyük bir hotel. Sezon dışında olduğumuz için ölü haliyle. Eski tip, abartı dekoratif ögelerle bezeli ama güzel sakin bir otel. Havuzu mavuzu nasıl bilemiyorum. Ama ilk defa otel binasından sahile kadar uzanan bir havuz sistemi gördüm. Burayı yazın da görmek isterdim.

Odaya yerleştikten sonra karnımızı doyurduk ve hemen sahile koştuk. Hayır, denize girmek için değil. Şöyle uzun uzun denize bakabilmek için.

Sonrasında tüm gün hiçbir şey yapmadık. Ohh, mis. Spora gittim gerçi biraz. Sonrasında akşam yemeği bitti ve İhsan Bey’le oturduk biraz. Bu esnada otelin sinema salonunda Beşiktaş-Galatasaray maçına gittik. Klasik olduğu üzere, herkese VAR bize yok oldu. Kaybettik. Maç esnasında Murat Abi aradı, yerimi söyleyip çağırdım. Aylar sonra karşılaşınca pek bir sevindim. Maç bitince de gece boyunca onunla muhabbet ettik. Sonrasında odaya çıkıp uyudum. O yorgunlukla bayılmışım adeta.

Eğitimin ilk günü erken kalktık. Kahvaltıdan sonra programın bir saat kadar aksadığını öğrendik. O arada ne yapacağımızı bilmez halde oturduk. Sonra dersler başladı. Çok yoğun olmayan bir program vardı aslında. O yüzden çok sıkılmadan dinledim. Akşam da saat 17.15’te bitti. Otelde Polonyalı bir turistle tanıştım. Ulan Polonya’yla ilgili ne konuşabiliriz diye birbirimizin yüzüne baktık. Sonra ben Behemoth ve Nergal’den konuyu açtım. Herif inanılmaz şaşırdı. “Aaahhh, Nergalaaa” dedi. Yanındaki kadına da bir şeyler söyledi. Kadın bana döndü ve yüzünü buruşturup elleriyle horn yaptı. Şaşırdım, güldüm.

Murat Abi’yle epey goygoy oluyor. Farklı illerden uzun süredir görmediğim arkadaşlar da var. Onlar da sağolsun aralarda muhabbete geliyorlar. Bu hafta bu şekilde burada geçecek. Tabletten yazıyorum şu anda bu yazıyı. Klavye bağladım 🙂 Umarım bu hafta rahat rahat yazabilirim. Saygılar sevgiler.

İtalya diyor

Eskişehir Kitap Fuarı – 2018

Güzel bir tesadüf oldu ve bu sene düzenlenen 2. Eskişehir Kitap Fuarı‘nı tek başıma gezme şansım oldu sevgili okur. Geçen sene Türker‘le birlikte gitmiştik, yine süper keyifliydi. Bu sene yalnız gitme fikrine ilk başta tereddütle yaklaşsam da fuar alanına gittikten sonra, yalnız olmanın verdiği huzurla, gerçek yüzümü gizlememe gerek kalmadı. Abi ne gezdim ne muhabbet ettim anlatamam.

Anlatırım aslında da uzun sürer. Biz hemen bu senenin “fuardan düşenlerine” odaklanalım. Yazının en başında şunu belirtmeme izin verin, Türk Dil Kurumu Yayınları haricinde, aldığım tüm diğer kitapları, idefix ya da kitapyurdu‘ndan çok daha ucuza alabiliyordum. Bu çok net. O yüzden birazdan da belirteceğim gibi fuar işini biraz daha cazip hale getirmek lazım. Yayınevleri sözüm size.

Tübitak Yayınları haricinde, takip ettiğim tüm yayınevleri fuara katılmıştı. Pek çoğunda ancak %15-20 kadar indirim vardı. Bazıları da sadece belirli kitaplarda indirim yapmıştı. İlk olarak Yapı Kredi Yayınları‘nın standına uğradım. Çocukluk tutkusu olan Harry Potter serisine şöyle bir baktım. Ancak indirimli hali bile çok pahalı lan kitapların. Ben de ufak ufak tezgahın etrafında dolaşmaya başladım. Hayatımızın özetini bizim için yazan, okudukça sızlatan; geçmişi bırak silip atmayı, giderek yüreğimize, düşlerimize işleyen adam, Sabahattin Ali‘nin kendi el yazısıyla yazdığı şiirlerinin derlendiği müthiş bir albüm/kitap buldum. O çok sevdiğim “Eskisi Gibi” şiirini bulup açtım. Fazla bir şey demeden aldım.

Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.
(…)
Gönlüm seninkine yardı,
Aynı şeyleri duyardı
Ayaklarımız uyardı…
Ben gene sana vurgunum.

Buradan bir de Salinger‘in meşhur “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanını aldıktan sonra rotamı İş Bankası Yayınları‘na çevirdim. Sait Faik‘in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” romanı aylardır “Okunacaklar Listemde”, tam karşımda asılı duruyordu. Bunun yanına bir de bir hayli ilgi çeken, rengarenk kapağıyla Sunay Akın‘ın “Hayal Kahramanları” kitabını aldım. Bunu aldım çünkü bir roman değil, çocukluğumuzdaki tüm o kahramanlara dair süper derlemeler içeriyordu. Bir koleksiyoncu ve blog yazarı için yeni ufuklar açabilir diye düşündüm.

Daha sonra diğer yayınevlerinin stantlarını dolaştım. KAFA Dergisi de stant açmıştı. Lan çok ilginç, OT Dergisi‘nin standı mesela, tıklım tıklımdı. Ancak KAFA’nın standında kimseler yoktu. Bende olmayan en eski üç sayısını aldım. Bir de zaten alacağım yeni sayıyı aldım. Çıkışa doğru yönelmişken Türk Dil Kurumu standını gördüm. Bir birinden farklı alanlarda düzenlenmiş onlarca sözcük ve derleme çalışması vardı. “Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra – Kaşgarlı Mahmud ve Divani Lügati’t-Türk” isimli mükemmel bir kitap buldum. Kuşe kağıda basılmış, eserin orijinal çizimlerini de içeren, muhteşen figür ve çizimler içeren başarılı bir derleme çalışması olmuş. Ve o anda uzun süredir alınacaklar listesinde olan, benim için anlamı çok büyük olan “Ömer Seyfettin – Bütün Nesirleri” isimli muazzam derlemeyi gördüm. Lan fiyatına bakmadım bile. Sizi bilmem ama benim çocukluğum Ömer Seyfettin’in bir birinden gaz, bir birinden kurnaz öyküleriyle geçti. O yüzden bu adamın adını nerede görsem, duysam saygı duruşuna geçerim. Bu eser ise, TDK tarafından yayımlanan ve gözden geçirilmiş baskısıyla büyük üstadın öykü haricinde yazdığı her şeyi içeriyor. Sıra ödeme gelince afalladım. Meğer tüm kitaplarda tam %50 indirim varmış! %50 diyorum. Zaten piyasaya göre ucuz olan eserler, bir de yarı fiyatına! Örneğin, Ömer Seyfettin’in Bütün Nesirler’i üzerinde etiket fiyatı 30 TL yazıyor. Ancak ben bunu 15 TL’ye aldım. 15 TL’ye bunun boş kağıdını vermezler. O derece.

O gazla ayaklarım kıçıma vura vura ayrıldım fuar alanından. Bak şimdi yazarken bile mutlu oldum sevgili okur. İşte okurların bir kitap fuarından beklentisi tam olarak da budur: İndirim ve özel içerikler. Kitapları internetten, çoğu zaman kargo bedava, mağazalara göre çok daha ucuza zaten alıyoruz. Fuar yapacaksanız indirimlerle okuyucu mutlu edin. Stokları eritin. Yeni yazarları keşfetmeyi sağlayın. Sadece o fuara özel basımlar ve ürünler getirin. Kitap kapaklı defter satma saçmalığından vazgeçin. Bir de son olarak çok seviyorsanız, unutamayın, yüreğiniz yansın, kulaklarınız bayram etsin 🙂

Proofhead Balkanlar’da 4 – Karadağ, Arnavutluk, Kosova

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)
(
3- Novi Sad, Saraybosna, Mostar)

Bosna Hersek ile Karadağ arasındaki Hum Sınır Köprüsü denilen bu köprüye aracı yaklaştırdık. Yavaş yavaş geçmeye başladık. O an ki psikolojiyle sanki bütün köprü gıcırdıyor gibi hissettik. Köprüyü geçince birden her şey değişti. Yerdeki asfalt kaymak gibi, şeritlere ayrılmış, levhaları olan bir hale dönüştü. Karadağ’daydık.

Yol muhteşemdi. Ancak epey yükseklerde, dağların koynundan kıvrıla kıvrıla, virajlara gire çıka, bazı noktalarda kazma kürekle açılıp tahkimatı bile yapılmamış tünellerden geçe geçe yola devam ettik. Hayatımda gördüğüm gövde yapısı en yüksek barajı gördüm burada. Piva Gölü’nün kıyısından, olağanüstü bir manzara eşliğinde Karadağ’ın iç kısımlarına doğru devam ettik.

Nihayet saat 22.00’de, Yugoslavya dönemindeki adı Titograd olan Podgorica şehrine ulaştık. Buraya gelmeye aynı günün sabahında karar verdiğimiz için kalacağımız yeri de gün içerisinde ayarlamıştık. Çok bir beklentimiz yoktu. Ancak gittiğimiz zaman şimdiye kadar kaldığımız en kötü otelle karşı karşıya kaldık. Odanın ışığını açınca duvardan inen kertenkeleyi görmesem belki hayat çok daha güzel olurdu.

Otelde fazla durmadık. Dışarı çıktık. Küçücük ve bomboş olan şehri dolaşmaya başladık. Küçük müçük ama felaket pahalı bir yer. Dilim pizza 2 Euro, Milka tablet çikolata 1.5 Euro. Zorlama bir Avrupa havası var. İnsanlar çok rahatlar. Gecenin geç saatlerinde dahi sokaklarda rahatlıkla dolaşıyorlar. Dolaşıp bir de gazete aldıktan sonra otele geri döndük. Saat 01.30’da uyuduk. Sabah 9’da herkes aracın yanında gitmeye hazırdı. Şehri bir de gündüz gözüyle görelim istedik. Şehrin içinden geçen Moraca Nehri üzerine inşa edilmiş Milenyum Köprüsü’nü geçtik. Burada da kahvaltı olarak börek yedik. Ama hiçbir yerde Mostar’daki tadı bulamadım. Saat 11.00’de tekrar yola çıktık. Çok sürmedi saat 11.30’da Karadağ sınırından geçip Arnavutluk sınırına geldik. Burada Bülent Abi’nin gümrük memuru olan ablayla olan sohbeti bizi gülmekten kırdı geçirdi. Saat 12.00’de burayı da geçtik. Bir saat sonra İşkodra şehrindeydik. Yollar yapılmıştı ancak trafik keşmekeşti. Bir yerde Filiz Hoca, Bülent Abi’den bir sokağa özellikle girmesini istedi. Ben de merak edip sordum: Hocam o sokakta ne var? Filiz Hoca döndü: B.k var yavrucum, dedi. Girmeden yola devam ettik. Meğerse o sokak şehrin tarımsal gübre depolama alanıymış. Filiz Hoca böyle şakaları hep yapar.

Şimdi planımız Kosova’da ikinci büyük şehir olan Prizren’e gitmekti. Ancak arada yol olmadığı için şu aşağıda gördüğünüz dönüşü yapmak zorundasınız. Ve kadere bakın ki o en alttaki viraja kadar, trafik çok berbattı. Ancak oradan dönüp Kosova’ya yönelince yol da güzelleşti. Duble yollar başladı. Saat 15.40’da Kosova sınırına geldik.

balk100

Bundan bir hafta önce çıkış yaptığımız ülkeye geri dönmüştük. Sınırı geçtikten kısa süre sonra saat 16.00’da Prizren’deydik işte. Çok güzel bir şehir. Ciddi anlamda kendimizi evde hissettik burada. Çok acıkmıştık ve yolculuğumuzun son kallavi yemeğini yiyecektik. Burada Besimi Beska Restoran’a gittik. Türkçe karşılandık. Herkes Türkçe

balk89

Pleskavicya

konuşuyordu. Garson bizi bir Türk garsonundan farksız olarak karşıladı ve bizimle ilgilendi. Önden geleneksel bir tür peynir ve sıcak ekmek ikram ettiler. Bilenler bilir, peynire bayılırım. Bu da cidden olağanüstü aromalı bir peynirdi. Yıllar önce anneannem Kars’tan gönderirdi bize. O peyniri hatırlattı bana. Burada garsonun da tavsiyesiyle her şeyden azar azar yaptırmaya karar verdik. Bülent Abi ben söyleyeceğim dedi ve kendi miksini söylemek için dizginleri aldı: İki parça özel sucuk (bizdeki sucukla lezzet olarak alakası yok çok farklı), çok büyük bir köfte olan pleskavicya, ikişer parça da diğer et ürünlerinden. Bir de meşhur bir peynirli salataları var. Ondan aldık. Dediğim gibi tüm bu siparişi Türkçe verebilirsiniz. Çünkü adamlar baya baya Türkçe konuşuyor. Evdesiniz. Hesap, her şey dahil, 28 Euro geldi iki kişi için. Şimdi bu noktada insan kahroluyor. Bunların para birimi zaten Euro olduğu için fiyatlar hep aynı. Buraya şubatta gelseydik örneğin Euro 4,66 liradan, bizim toplam hesap 130 lira olacaktı. Ve cidden yediğimize göre çok çok uygun bir hesap olacaktı. Ancak güncel kurdan düşününce Türkiye’de böyle bir yemeğe verilecek parayla kafa kafaya geliyor. Neyse ki bul yolculuk için Mart ayında Euro alıp bir kenara ayırmıştım. Çok zararım olmadı. Ama bu artan kur farkını düşündükçe insan üzülüyor.

balk90

balk87

Prizren

balk88

balk92

Her neyse, yemekten sonra çok yakında bir noktada şehir turu için kişi başı 1.5 Euro alan bir tren görünümlü araç var. Ona bindik ve Prizren’i dolaştık. Prizren dağı, nehri, farklı dinleri, dilleri olan bir şehir. Dağın zirvesinde bir kale, kalenin de eteklerinde bir şapel ve bir kilise bulunuyor. Dağlar şehri kuşatmış, nehir ise tıpkı bizim Eskişehir’de Porsuk gibi kenarında, üzerindeki köprülerde insanların vakit geçirdiği sakin, huzurlu bir havası var. Tüm çeşmelerin suyu içilebiliyor. Burada Bülent Abi’nin tavsiyesiyle, daha önceden alışveriş yaptığı bir kasaptan kuru et aldık. Burada kasapla da sohbet ettik. Bize, Priştine’de bir şey yok, Prizren de daha güzel vakit geçirirsiniz, dedi. Şehirde Maraş bölgesi denilen bir kısım var. Türkçe konuşulan, Türkçe konuştuğunuzu duyunca insanların dönüp selam verdiği, hatta bir de Beşiktaşlılar Derneği’nin bulunduğu bir mahalle burası. O gün şanslarına Beşiktaş’ın da maçı olunca Sertan ve Mustafa maçı izlemeye gittiler.
balk91

Akşam 21.30’da nehrin kıyısında oturup kahve içtik. Bülent Abi burası için “Türkiye dışında Türk kahvesini, bizden daha iyi yapan tek yer” yorumunu yaptı. O böyle yorumları çok sever sağ olsun. Bu güzel şehirden saat 23.00’te ayrıldık. Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısını biraz geçe Priştine’ye geldik. Yol üzerinde bir otel olmasına rağmen, şimdiye kadar kaldığımız en temiz ve en klas otele gelmiştik: Hotel Rio. Saat 01.30’a kadar dönüş yolculuğu için valizlerimizi hazırlayıp uyuduk. Ertesi gün eve dönüyorduk.

Otel cidden çok iyiydi. Tertemizdi. Geç yatmamıza rağmen, herhalde temizliğin verdiği o mutlulukla çok güzel uyuyup sabah 08.30’da uyandık. Hemen kahvaltıya indik ve yine şansımıza son günümüzde, en iyi kahvaltımızla karşı karşıya kaldık. Açık büfede epey bir çeşit vardı. Şimdi bu detayı yazıyorum evet, beni yanlış anlamayın. Çünkü kendi adıma ben bir seyahat yazısı okuyorsam bu detayları istiyorum. Yapacağım yolculuklarda fikir vermesi için.

balk96

Saat 11.00’de otelden çıktık. Priştine’yi dolaşmaya başladık. Eski bir kapalı spor salonundan dönüştürülmüş olan bir otoparka aracımızı bıraktık. Saat 12.30’da Kosova Ulusal Müzesi’ne geldik. Üç katlı bir müze burası. Alt katta tarihin ilk çağlarından itibaren Kosova topraklarında yaşamış medeniyetlere ait buluntular vardı. İlginçtir, bu tarihler 15. Yüzyılda bitiyordu. Sonra 20. Yüzyıl başlıyordu. Yani müzede Osmanlı’nın bölgedeki dört asırlık egemenliğine ilişkin tek bir fotoğraf, tek bir eser, lan tek bir düğme balk95bile yoktu. Adeta Osmanlı hiç bu topraklarda var olmamış gibi. İlginç. Kosova’nın tarihteki adı Dardania imiş bu arada. Üst kata çıkarken Dünya’nın tel zımbayla yapılmış en büyük resmini görüyorsunuz. Üst katta ise bizim yıllarca metal grubu olarak dinlediğimiz UÇK’nın aslında Kosova’nın kurtuluş ordusu olduğunu ve açılımının da “Ushtria Çlirimtare e Kosovës” olduğunu öğrendim. Bu müzeye giriş ücretsiz.

balk94

Bu İskender. Ama o İskender değil.

Bir ucu buraya açılan Rahibe Terasa Caddesi’nde bir kafede oturduk. Buradakileri görünce Türkiye’deki dilenciler gözüme klas göründü. Buradakiler çekinmeden ve ısrarla gelip sizi dürtüyor, dokunuyor ve taciz ediyorlar. Masanızın başına gelip dikiliyor, elinizdeki, cebinizdeki paraya bakıyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Saat 14.30’da Kosova Ulusal Kütüphanesi’ne geldik. Burası özellikle dış cephesiyle ilginç bir bina. Dış cephe tasarımı, Kosovalı’ların meşhur bir başlığından esinlenilerek Japon mimarisine göre yapılmış. Çelik örgüler kullanılmış. Hayatımda ilk defa bir kilise inşaatı gördüm, hemen bu kütüphanenin yanında.

balk97

Ulusal Kütüphane

balk98

Kütüphanede de kısa bir tur atıp 15.20 civarında aracımızı teslim edeceğimiz adamla buluşmak üzere havaalanı yakınlarındaki AVM’ye gittik. Burada biraz oyalandık. Yemek yedik. Bir de baktık ki saat 16.20. Her birimizi korkunç bir tedirginlik kapladı. Yol kısaydı ama trafik çok yoğundu. Akmıyordu. Check-in’den en az bir saat önce havaalanında olmamız gerekiyordu. Ama şu durumda imkansız görünüyordu. Arabayı teslim alan dayı da inadına yavaş yavaş gidiyordu. Dualar okundu, salavatlar getirildi, adaklar adandı. Neyse ki saat 16.50’de havaalanına yetiştik. Check-in’lerin kapanmış olması gerekiyordu normalde. Büyük ihtimalle binemeyecektik. Havaalanına girip de kuyruğu görünce rahat bir nefes aldık. Yetişmiştik sevgili okur. Ama o korkuyla Bülent Abi hariç, hepimizin hayatından en az bir yıl gitmiştir.

balk93

Kosova’nın kuruluşunun 10. yılı anıtı

Check-in sırasında işlemler biraz uzun sürdü. Valizleri teslim edip hiç durmadan pasaport kontrolü geçtik ve saat 17.35’te uçağa binebildik. Tam zamanında kalktı uçak ve planlanan saatte de indi. Merve, Betül, Filiz Hoca ve Bülent Abi arabayla döndüler. Sertan ve Ayşe’de Kocaeli’ye geçtiler. Mustafa’yla ben de gece 1’e kadar bekleyip nihayet otobüse bindik ve sabaha karşı 05.30’da Eskişehir’e ulaştık. Yol boyunca hiç uyumadım.

balk99

Havaalanında bu haldeydik

Bu yolculuk boyunca yaptığım en önemli keşif galiba Schweppes Bitter Lemon oldu. Ha bir de yol boyunca dinlediğimiz ve muhabbetini yaptığımız Roxanne şarkısı oldu. Bir daha böyle uzun bir seyahate ne zaman ve nasıl çıkarız bilemiyorum. Ama her şeyiyle keyifli, unutulmaz bir tecrübe oldu bizler için. Bülent Abi’ye katlandığı yüzlerce kilometre için; Filiz Hoca’ya da konaklamalar ve planlamaya verdiği emek için teşekkür ederim, ederiz, ederler.

Şunlar da yolculuğumuz boyunca, tüm ülkelerden topladığımız magnet ve kar küreleri:

magnet.jpg