Category Archives: Gezdim Gördüm Yazdım

Yaşadığım şehir dışına çıkıp gördüğüm yerler ve olaylar hakkındaki yazılar bu kısımdadır.

Proofhead Türk Telekom Arena’da!

ttarena03Galatasaray‘ın bu seneki kötü gidişatı malum. Oysa ki sezon başında büyük bir heyecanla ilk defa Passo Lig kartlarımızı almıştık grup olarak. Ancak aradan geçen zamanda takımın giderek daha ruhsuz bir oyun ortaya koyması ve bir takım başka aksaklıklar sebebiyle günden güne sinirleri bozan, canları sıkan bir Cimbom izler olduk. Ancak bir düşen bin kalkan takımımıza ne olursa olsun sırt çevirmeyecektik. İşte böyle böyle sohbet ederken, birden bire ortaya çıktı Alanyaspor maçını izleme fikri. Türk Telekom Arena‘da oynanacak maçın hem günü hem de saati, Eskişehir’den gidip gelmeye çok uygundu.

Fazlaca düşünmeden Yunus Emre girdi sağ olsun biletleri aldı. Telefona biletiniz alındı diye sms gelince Caner de ben de çılgınlar gibi sevindik. Bir kişi passo sistemi üzerinden en fazla dört adet bilet alabiliyor. Bilet aldığı kişilerin de muhakkak suretle ev sahibi takımın passolig kartına sahip olması gerekiyor. Bu arada, biz henüz ilk seferde tecrübe ettik ki alınan biletin hiçbir şekilde iadesi mümkün değil. Sadece bileti bir başka aynı takım taraftarına transfer edebiliyorsunuz. Bu durumda dahi paranızı geri almanız mümkün değil. Transfer ettiğiniz kişiden elden istemek gerekiyor parayı.

Bizim bir anda gelişen bu planımız son anda Halil Abi‘nin gelememe riskiyle sarsılınca şu yukarıda anlattığım durumu yaşadık. Ancak neyse ki Halil Abi büyük fedakarlıklarla gelmeyi başardı.

Cumartesi günü saat 13.00’te buluştuk. Önce Batıkent’e gidip eski evden iki tane kış lastiği alıp bagaja yükledik. Bu lastikleri Kocaeli‘de babamlara teslim edecektik. Daha sonra da Halil Abi’yi evinden alıp yola çıktık.

Eskişehir’de buz gibi ve gri renkli bir hava vardı. Bozüyük’e yaklaştıkça kar yağmaya başladı. Bozüyük öyledir, Eskişehir’e göre her zaman daha soğuktur. Bilecik’e yaklaşırken yavaş yavaş kar kayboldu, tünel mevkini geçtikten sonra ise abartmıyorum güneş açtı. Biz böylece beklentimizden farklı olarak gayet güzel bir trafikte seyretmeye başladık. Bilecik’in girişinde bir tesiste durup önceki gün Eskişehir’den aldığım bir siparişi vermek için Soner Abi’yle buluştuk. Ayak üstü görüştük, fazlaca oyalanmadan ayrıldım.

ttarena01Kocaeli’ye kadar sorunsuz devam etti yolculuk. Kocaeli’de de Kandıra gişeleri denilen yerde otobandan çıkıp İzmit Otogarı‘na döndük. Orada yol üstünde bu sefer babam ve kardeşim bizi bekliyordu. Eskişehir’den getirdiğimiz kış lastiklerini orada bırakıp yine vakit kaybetmeden yola devam ettik.

Çok iyi bir saatte, saat 17.00’yi biraz geçe İstanbul‘a ulaştık. Telekom Arena’nın belki de ne güzel tarafı (en azından şehir dışından gelenler için) ikinci köprüyü geçtikten sadece birkaç kilometre sonra olması. Biz böylece köprü trafiğinden başka bir trafiğe girmeden doğruca stadyuma gittik.

ttarena07

Stadyumun arkasında bir AVM var: Vadistanbul. Stadyuma çok yakın ve hatta yürüme mesafesinde. Vakit kaybetmeden bu AVM’nin en alt katındaki otoparka aracımızı bırakıp (bu arada Yunus Emre’nin arabasıyla gidiyorduk) karnımızı doyurmak için üst kata bir çıktık ki neredeyse ağlayacaktık o an! Yüzlerce sarı kırmızılı taraftar kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, aileler tıpkı bizim gibi AVM’de vakit geçiriyorlardı. Şimdi bu yazıyı okurken şunu düşün. Biz Eskişehir’de yaşıyoruz ve burası özellikle Eskişehirspor taraftarlarının büyük kısmının inanılmaz tutucu olduğu bir şehir. Burada diğer takımların taraftarlarına toleranslı olamıyor kimse. Üstelik bu hoşgörüsüzlüğü şehrin yerel basını da destekliyor. Her sene süper ligde, örneğin Galatasaray ya da Beşiktaş ya da bir başkası şampiyon olduğunda, hiçbir taraftara şampiyonluk kutlatmıyorlar ve bunu da gururla “Türkiye’de bir tek Eskişehir’de kutlanmadı” diye haber yapıyorlar. Eskişehirspor’a zarar veren çok şey var. Ancak bu bahsettiğim hoşnutsuzluk bana göre en büyüğü.

Neyse, biz her tarafta sarı kırmızılı renklere bürünmüş futbol severleri görünce dibimiz düştü. O huşuyla oturduk yemeğimizi yedik. İstanbul’da, Eskişehir’in aksine müthiş güzel bir hava vardı. Maç olmasa o AVM’nin yemek katındaki o terasta saatlerce oturabilir, ellerini tutup duymak istediklerini anlatabilirdim. Neyse ki maç yakındaydı.

ttarena02

Maçın başlamasına bir saat kala aynı kattaki ücretsiz hava ray sistemine bindik ve AVM’den doğruca stadyuma giden bir hat üzerinden beş dakikada stada ulaştık. Yine beni mazur gör, hayatında ilk defa tuttuğu takımın stadyumuna gelen biri ne hissederse ben de öyle hissettim: Mutluluk, heyecan, daha önce gelmemenin pişmanlığı ve birazcık da utancı.

ttarena04

Bulunduğumuz noktadan stat bu şekilde görülebiliyordu

Maça henüz bir saat vardı ve daha fazla beklemeden tam dört üst aramasından geçip oturacağımız bölüme girdik. Sahayı müthiş gören bir tribündeydik. Hiç birimiz keşke demedik. Stat yavaş yavaş dolmaya başlamışken kale arkası tribün coşmaya başlamıştı bile. Maç başladığında tuvaletle falan uğraşmak istemediğim için yanımdakilere “beni burada bekleyin, buradan ayrılmayın” diyerek lavaboya girdim. Üç dakikadan kısa sürede çıktım bir de gördüm ki beklemelerini söylediğim yerde değiller. Böyle olunca ben de doğrudan oturacağımız yere yöneldim. Oraya değil ama biraz daha önlerde yer alan koltuklara geçtim. Belirttiğim yerden ayrılmamalarını söylediğim ekip on beş dakika sonra yanıma geldiler. Hepsine bravo 🙂

ttarena05

Takımlar sahaya çıktı. Rakip takımı yuhaladık. Niye yaptık onu da bilmiyorum. Tribün kültürüm olmadığı için zaman zaman, özellikle kale arkası tribünün neye kızıp ıslıklamaya yuhalamaya başladığını bir türlü kestiremedim. Olsun.

Şimdi burada dakika dakika maçı anlatmayacağım. Çok kısaca bahsetmek gerekirse maçın henüz en başında, dördüncü dakikada bir gol oldu. Biz yıkıldık adeta. Caner bana döndü “her hafta gelelim lan” dedi. Ama gelinmeyecek gibi değil ki… Sonra birden ıslıklar yükseldi. Hakem VAR‘a gitmiş. Pozisyon ofsaytmış. Tabi yuhlamalar falan… Sonra yirminci dakikada penaltıyla kendimizi kaybediyoruz, vuruş gol olunca bir kez daha stat yıkılıyor.

İlk yarı böylece ite kaka karşılıklı ataklarla geçiyor. İki gol de hemen önümüzde olunca keyiften dört köşeyiz. Devre arasında kıpırdamıyorum yerimden. İkinci yarı başlıyor. Aman Allahım! Kötüyüz. Baskı kuramıyoruz. Bu sefer yine önümüzde Muslera ecel terleri döküyor. Biz yukarıdan bağırıp çağırıyoruz. Muslera devleşiyor. Dakika 70 ancak bu kötü oyuna belki bir çare olacak oyuncu değişikliği hala olmayınca tüm stat Fatih Hoca’ya bağırıp çağırıyor. Oyuna önce Jimmy Durmaz giriyor. Sonra yine birden ıslıklar yükseliyor bir de bakıyoruz ki Falcao oyuna girmek üzere. Bu nasıl bir şans böyle 🙂

ttarena06

Falcao giriyor girmesine de takım son dakikalara kadar herhangi bir atak geliştiremiyor. Tek farkla galip oluyoruz. Biraz buruk bir mutluluk yaşıyoruz.

Maç bittikten sonra bu sefer hava ray aracını beklemeden bir de yürüyerek gidelim dedik. Aşağı yukarı 10 dakikada Vadistanbul AVM’ye ulaştık. Vakit kaybetmeden hemen yola çıktık. Stadın çıkışında yolu biraz karıştırsak da nihayet köprü yoluna çıktık. Olabilecek en iyi şekilde, gece saat 02.00’yi biraz geçe Eskişehir’e ulaştık. Hayatımın en amacına uygun, en keyif veren yolculuklarından birisi oldu. Çabucak, sorunsuz, sıkıntısız. Sonradan öğrendik ki bu sezon oynanan en az seyircili maça (28 bin seyirci) gitmişiz. Bu kadar rahat hareket edebilmemizin bir sebebi de belki de buydu. Yazı sona ererken en başından beni yan yana olduğumuz Yunus Emre, Caner ve Halil Abi’ye teşekkür ederim. Yol arkadaşlıkları da, iş arkadaşlıkları da, kardeşlikleri de çok ama çok kıymetli benim için.

Galatasaray bu sezon ne yapar? Toplar mı? Daha mı beter olur, bilmiyorum. Umarım şans getiririz takıma. Ancak şu da bir gerçek ki şanstan çok daha fazlası lazım. İkinci yarı bir maça daha gideceğiz ancak henüz karar vermedik. O güne kadar ah be Galatasarayım, üzme artık bizi yahu…

Konya’da Karamanlıca Dili Keşfi

sille03Önceki hafta, Konya‘ya yaptığım ziyaretle ilgili yazdığım yazı çok ilgi gördü. Okuyan herkese teşekkürler. O yazının içerisinde Konya’da Sille Mahallesi’nde yer alan “Aya Eleni Kilisesi” hakkında da birkaç kelime yazmıştım. Bu yazıda esasen bu kilisenin kitabesinden yola çıkarak, aslında kolaylıkla okuyabileceğimiz bir dilden, Karamanlidika ya da Karamanlıca denilen artık ölü sayılabilecek bir dilden bahsedeceğim.

sille01Mehmet ve Emrecan, Sille’ye gideceğimizi söylediğinde heyecanlanmıştım. Çünkü burada yer alan antik sayılabilecek bir kilisenin varlığından haberdardım. Sille’ye ulaşıp bomboş sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir süre sonra çocuklar bana kiliseyi gösterdiğinde şaka yapıyorlar sandım. Çünkü yapılışı bu kadar eski olan bir kilisenin halen ibadet edilebilecek kadar sağlam olması ilginçti. Sonradan anladım ki yapıldığı iddia edilen 327 yılından bugüne kadar pek çok tadilat görmüş. Yapılış tarihinden ve kilisenin tadilat geçmişinden bahsedebilmemizi sağlayan ve aslında bu yazının da konusu olan şey ise 1833 tarihli kitabesi.

1833 tarihi bile epey eski bir tarih. Bugün Sivrihisar‘da bulunan Ermeni Kilisesi‘nin 1881 yılında yapıldığını biliyoruz. Yıllarca süren mezbelelik halinden şu son beş on yıldır kurtulmuş (çok da iyi yapılamayan bir restorasyon sayesinde) durumda. Oysa bu kilisenin, Bizans’ın Hristiyanlıkla neredeyse tanıştığı yaşta olduğu iddia ediliyor. O dönem Bizans’ın efsane imparatoru Konstantin‘in annesi Helena, Hacı olmaya karar veriyor. Bunun için de Kudüs’e giderken Konya’ya uğruyor. Kalıntılarını bugün bile kilisenin sağında solunda gördüğümüz ve ilk Hıristiyanlık çağlarına ait antik oyma mabetleri görüyor. Bir iddiaya göre orada kaldığı süre içerisinde kiliseyi yaptırıyor, bir iddiaya göre ise hac yoluna devam edip dönene kadar bitirmelerini emrediyor. Konya’da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün sitesinde bile bu bilgi yer alırken Prof. Dr. Semavi EYİCE‘nin 1975 yılı Ocak ayında yayımladığı “Anadolu’da Karamanlıca Kitabeler” isimli makalesinde ise şöyle bir iddia yer alıyor:

sille05

Dolayısıyla kilisenin aslında benim de ilk anda anlam veremediğim şekliyle, o kadar da eski olmadığı kanaatine varmış durumdayım.

İşte bu kilisenin kapısının üzerinde bir kitabe yer alıyor. Şöyle dikkatlice bakınca, yazan sözcükleri okuyabildiğinizi, Türkçe kelimelere benzetebildiğinizi fark ediyorsunuz. O kadar şanslıydım ki Konya’ya gitmeden kısa süre önce ekşi şeylerde okuduğum ve ilgimi çektiği için alfabesini döküp çalıştığım Karamanlidika dilinin halen en büyük örneklerinden bir tanesi sayılan bir kitabe, üstelik ülkede bu dilde yazılmış on altı adet kitabeden birisine rastlamıştım (Semavi Hoca’nın çalışmasında 9 tanesi yer alıyor).

Karamanlidika ya da Karamanca, bu bölgelerde (Nevşehir, Niğde, Konya) yaşayan Hristiyan Türklere ait bir dil. Bu kişiler, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda konuştukları Türkçe’yi, Yunan harfleriyle yazmayı tercih etmişler. Çevrilen kitabelerde ve bu dilde yazılan kitaplarda sözcükler Türkçe. Sadece benim tespit ettiğim kadarıyla kişilerin isimleriyle ay isimleri Yunanca.

sille06

ekşi şeyler’de bulduğum örnek bir Karamanlıca yazı

Dilin özünün Türkçe olması, ancak yazılan harflerin Yunan alfabesi olması nedeniyle bazıları Karamanlıca’yı ayrı bir dil olarak kabul etmiyorlar. Bu durumun “Türkçe’yi Kiril alfabesiyle yazmaktan ne farkı var?” diyorlar. МЕСУТ ПРООФХЕАД ЧИФТЧИ gibi.

Bu kısımda yine Prof. Dr. EYİCE’nin çalışmasından yararlanarak kitabede ne yazdığını açıklayalım.

sille02sille04

sille07

327 tarikinte pou serrif ekklisemizi
Aya Eleni Mihail arhangelos ismine kourtou temeli
Hale ekklesiamızın outzntzou tamiri
Sefketlou Soultan Mahmout efentimiz ihsan eileti emri
Epitropos zarraf Ha Elia oltou tekmil nazırı
Mihael arhangelosun sefaati-ilan Haktaale
Imtat eten (n) ere ve zehmet çekennere vere eciri
Sine . 1833 : Feb 12
a ô

Şu haliyle okunduğunda bile az çok anlayabiliyoruz anlatılmak isteneni, ancak yine de günümüz Türkçesiyle ifade etmek gerekirse:

327 tarihinde bu şerif kilisemizi
Aya Eleni Mikhaik Arkhangelos ismine kurdu temeli
Halen kilisemizin üçüncü tamiri
Şevketlu Sultan Mahmud efendimiz ihsan eyledi emri
Epitropos sarraf Hacı Elia oldu tekmil nazırı
Mikhail Arkhangelos’un şefaatiylen Hak ta’ala
İmdat edenlere ve zahmet çekenlere vere ecri
Sille Sene 1833, şubat (Fevruarios) 12
a ô (en son satırdaki bu harfler grek alfabesinin ilk ve son harfleri olup her şeyin başı ve sonu anlamında Hristiyalarda kabul edilen bir işarettir)

Bu yazıları okumak benim için birazcık da bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sayesinde giderek daha kolay oldu. Bir de Grek alfabesindeki çoğu harfin Kiril alfabesiyle aynı olduğunu fark ettim. Dolayısıyla alfabenin de şöyle bir listesini yapmak gerekirse:

sille08sille09

Ülkemizde böyle bir dil, böyle hazine var. Kim bilir belki uzak bir köyde, kahvehane bahçesinde bulunan bir dikili taş görürsünüz bir gün. Belki de üzerinde yazanlar size tanıdık gelir. Hatta okumak için heyecanla arabadan inersiniz telefonu yere düşürüp camını kırmak pahasına. Yüzlerce yıl önceden size gelen birkaç kelimeyi, bir mesajı okuyup anlamanın verdiği o hazla gözünüz görmez olur hiç bir şeyi…

 

Proofhead Konya’da!

Geçtiğimiz hafta hayatımda ilk defa Konya’daydım sevgili okur. Atıksu arıtma tesisleriyle ilgili bir eğitime katılmak üzere pazartesi günü yüksek hızlı trenle Konya’ya gittim. Eskişehir’den Konya’ya her gün üç sefer düzenliyor TCDD. Ancak yer bulmak neredeyse imkânsız. Eğer Eskişehir-Konya şeklinde değil de İstanbul-Konya şeklinde aratırsanız yer bulabiliyorsunuz. Yani TCDD, Eskişehir’e çifte standart uygulayıp kota vermiyor. Bu da böyle biline.

Yarım saatlik bir gecikmeyle İstanbul-Konya treni geldi. Aynı trene Kocaeli’den iki arkadaşımız ve Bilecik’ten de Murat Abi’yle Olgun binmişlerdi. Böylece toplamda beş kişilik küçük bir kafile olarak yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra Konya Gar’ında indik. Hiç vakit kaybetmeden etkinliğin yapılacağı Bayır Diamond Hotel’e geçtik.

konya12Öğleden önce etkinliğin açılış konuşmaları yapılmıştı ve öğleden sonra ise ilk oturumu başlıyordu. Eşyalarımı odaya atıp hemen salona indim. Üç grup halinde katıldığımız etkinlik boyunca ağırlıklı olarak çevre mühendisliğinin konusu olan atıksu arıtımına ilişkin fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri ayrıntılı bir şekilde tartıştık. Eğitim boyunca Murat Abi’yle aynı sınıftaydık ve ayna yana oturduk.

Oda arkadaşımla daha önce Antalya’da tanışmıştık. Sağ olsun hiçbir sorun yaşamadık. Ancak beş gün boyunca otel odasının geçmek bilmeyen küf kokusuna maruz kaldık. Gün içerisinde Kütahya’dan Ferit ve Gürcan’la buluştuk, muhabbet ettik. Akşam yemeğini ise Murat Abi’yle yedikten sonra otelin civarında ufak bir tur attık. Ölesiye yorulmuştum ve hemen uyudum.

konya20

Ben – Emre Can – Mehmet

Ertesi sabah erkenden derse gittik. Akşama da kadar da otelde geçti. Akşam ise Gelibolu’dan asker arkadaşlarım Mehmet ve Emre Can geldiler otelin kapısına dayandılar 🙂 O saate kadar yemek yemediğim için bunlara hemen bildikleri en iyi etli ekmek yapan yere çekmelerini söyledim. Havzan denilen yere gittik. Burada Emre Can, Konya’nın sıralı güzellikleri etli ekmek, Mevlâna, bıçak arası ve Konya böreğini söyledi. Bunların içinden bir tek Konya böreği denilen peynirli pideyi yememiştim. Aman yarabbim o nasıl lezzetli bir pideydi öyle anlatamam. Fırıncı getirip koca küreği masaya yanaştırınca insanın gözleri yuvalarından fırlıyor.

Yemek faslı epey keyifli geçti. En son 2014 yılı temmuz ayında gördüğüm bu iki kardeşimle hasret giderdik. Asker arkadaşı olunca konu da hep askerlik oldu. Belki herkes kendisi için aynısı söyler ama bizim bölük gerçekten bir acayipti. Çok sıra dışı, akıl almaz adamlar vardı. O günleri konuşmaya başlayınca aklıma askerliğin geceleri geldi. Bizden sonra olan olayları ağzı açık dinledim. Umur’la birlikte ruhumuz bile duymadan, bölükte olan bitenleri konuştuk hep. Gülmekten karnımız ağrıdı.

konya13Yemekten sonra Sille denilen yere geçtik. Burası -iddia edildiği üzere- Türkiye’nin en eski kilisesi olan Aya Eleni Kilisesi’nin de bulunduğu bir mahalle. Neredeyse 6000 yıllık yerleşik bir tarihi var. Burada 327 yılında yaptırılan kilise, tarih boyunca pek çok onarım gördüğü için bugün halen ayakta kalabilmiş. Bu kiliseyle ve kilisenin Karamanlıca dilinde yazılmış kitabesiyle ilgili apayrı, çok ilginç bir yazı yazacağım. O yüzden detaya girmiyorum. Kiliseden sonra Sille’yi tepeden gören Chic isminde bir mekâna gittik oturduk ve aramızda apayrı bir muhabbet başladı. Bizim çocukların bu sıralar peşinde oldukları bazı çalışmalar varmış. Öyle ilginç şeyler anlattılar ki büyük ihtimalle bunları derleyip bir öykü içerisinde bloğa yazacağım. Son günlerde yaptığım en ilginç ve en keyifli muhabbetlerden birisiydi.

Bu arada söylemeyi unuttum, Konya’ya geldiğimiz günün akşamından gideceğimiz güne kadar sis hiç eksik olmadı. Sisle beraber üzerimize çöken ve genzimizi yakan bir kömür kokusu vardı hep. Atmosfer bilimciler bu duruma “smog” diyorlar. İşte Sille’ye gittiğimiz gece vaktinde de sis nedeniyle bir noktadan sonra arabanın içinden bir metre önümüzü göremez olmuştuk. Dakikalar boyunca yola böyle devam ettikten sonra nihayet şehir merkezine gelince hava açıldı. Saat gece yarısını geçe ismini hatırlayamadığım ama Konya’da meşhur olan bir künefeciye gittik. Ben hayatımda böyle bir künefe sunumu görmedim. Eğer bir daha gidersem Konya’ya, bu mekâna yine gideceğim.

Gecenin köründe otele dönüp hemen uyudum. Çarşamba sabahı derse girdikten sonra Ferit ve Gürcan’la birlikte nihayet iki gündür gitme planları yaptığımız Mevlâna Müzesi’ne doğru yola çıktık. Otele çok yakındı ve dolmuşla 10 dakikada vardık.

konya17

Mevlâna Müzesi ve buradaki dergâh, muhtemelen ülkedeki en kutsal yerlerden birisi. Yani yıllardır o şekilde duyduk gidenlerden. Ancak ben buraya ilk defa gelmeme rağmen, orta ölçekli bir Anadolu Müzesi oluşumundan başka bir şey göremedim. Mevlana’ya ait olduğu söylenen birkaç parça eşya dışında buraya atfedilen maneviyata ve “Ne Olursan Ol, Yine Gel” mottosuna uygun pek bir düzenleme göremedim. Yıllar önce Alper’le birlikte Afyon’da ziyaret ettiğimiz Mevlevihane de bile daha çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum.

konya16

konya14Mevlana’nın bahçesinde bulunan müzeden hiçbir şey almayın. Çünkü 100 metre dışarıda bulunan hediyelik eşya satıcılarında aynı ürünler neredeyse üçte bir fiyatına var. Biz de buralardaki dükkanlardan ufak tefek şeyler aldıktan sonra Ferit’in çok methettiği bir dükkâna gittik. “Hurmacı” ismindeki bu dükkân, hayatımda görüp duymadığım kadar çok çeşitte hurma satıyordu. İlginiz varsa, tadını seviyorsanız muhakkak buraya uğrayın. Yaklaşık olarak yumruğumun içini dolduracak kadar büyük bir hurma vardı mesela. Tekini 5 TL’ye satıyorlardı.

Buradan yola devam edip Rampalı Çarşı denilen ve Konya sahaflarının yoğun olarak bulunduğu bir işhanına ulaştık. Hızlıca turladık ancak dikkatimizi çeken bir kitap olmadığından çıktık ve otele döndük. Öğle yemeğinden sonra bizi bir teknik geziye

konya18

Barbaros Abi

götürdüler. Burada biraz fazla vakit geçirip rüzgârı da yiyince adam akıllı sersemledim ve akşamı zor ettim. Akşam yemeği için Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir restorana, geleneksel Konya yemekleri yemek üzere gittik. Farklı gruplarda olduğumuz için o güne kadar pek denk gelemediğimiz Barbaros Abi, eşi, Gürcan ve Ferit’le birlikte aynı masaya oturduk. Konya’nın meşhur yemekleri birbiri ardına gelmeye başladı. Mesela biz bamya çorbasını yıllarca Sivrihisar’da içtik. Meğer Konyalıların da meşhur yemeğiymiş. Çorba ve ana yemeği bir kenara bırakıyorum ve burada “etli yaprak sarması” için bir parantez açıyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli yaprak sarmasını yedim, çok net. Bu mekâna sırf yaprak sarması yemek için gelinir sevgili okur. Yediğimiz tüm yemekler gerçekten ve şaşırtıcı şekilde güzeldi, ancak şu yaprak sarması ah…

konya19

Perşembe günü akşamüzeri bir plan yaptık. Eğitim biter bitmez Gürcan ve Ferit’le hemen, önceki gün gittiğimiz merkeze gidecektik. Ancak tam o saatte Ferit, sırra kadem basınca plan yattı. Bir süre otelde amaçsızca bekledik. O gece tüm ekibi Mevlana Müzesi yakınlarındaki bir merkeze, sema gösterisi için götürdüler. Hayatımda ilk defa gerçek bir sema gösterisi izleyecektim. Gösterinin yapılacağı yere gittik. Yerlerimize oturduk. Sonra sırasıyla müzisyenler, semazenler ve dedeler çıktılar. Müzik yavaştan başlayıp semazenler dönmeye başlayınca eş zamanlı olarak bir ekranda söyledikleri ilahiler hem Türkçe, hem Arapça hem de İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bir noktadan sonra aslında bu ritüelin ciddi anlamda bir kendinden geçme hali olduğunu anladım. Bu hal her birimizi ciddi anlamda etkiledi. Gece bittiğinde epey yorulmuştuk. Gürcan odasına çıktı. Biz de Ferit’le bir yarım saat kadar otelin yakınındaki Kulesite AVM’ye gittik. Burada yüz metreden daha uzun bir kulenin ucunda, tıpkı bir zamanlar Ankara’da bulunan Atakule’ye benzer bir restoran ve seyir terası vardı. Yazının ortalarında bir yerlerde beş gün boyunca aralıksız sis vardı yazmıştım. Haklıydım. Haklı olduğumu da en tepeye seyir terasına çıkınca anladım. Konya yoktu. Sadece sonsuz bir sis vardı çünkü. O moral bozukluğuyla aşağı indik. Otele döndük ve uyuduk.

konya15

Ertesi sabah eğitim yine hız kesmeden başladı ve inan saat 15’e kadar aralıksız sürdü. Son kısımda küçük bir sertifika töreni vardı. Törenden sonra Ferit’le karnımızı doyurduk. Sonra da birlikte gara geçtik. Ferit’in treni benden önce olduğu için önce onu yolcu ettim. Sonra da yine aynı trenle döneceğim Olgun ve Murat Abi’yi beklemeye başladım.

sultaniGünler önce Kocaeli’den Eskişehir’e dönerken, bir tren garında başladığım kitabım “Sultanı Öldürmek” elimdeydi. Ahmet Ümit’in en meşhur polisiye romanlarından bir tanesiydi bu. Saat geldi ve tren gelmedi. Gecikti. Aşağı yukarı yarım saatlik bir gecikmeyle yola çıktık. Ve bir tren yolculuğunda okumaya başladığım kitabı yine bir tren yolculuğunda bitirdim.

Eskişehir’e dönünce yolda Ayşe’ye uğrayıp günlerdir beklediğimiz müjdeyi aldım.

Konya’ya yaptığım beş günlük ziyaret böylece bitmiş oldu. Misafirperverlikleri için kıymetli kardeşlerim Mehmet ve Emre Can’a, eğitim boyunca yan yana olduğumuz kıymetli dostum Ferit’e, tanışıp hemen samimi olduğumuz Gürcan’a, Murat Abi’ye, Olgun’a ve pek tabii ki büyüğümüz abimiz Barbaros Abi’ye selamlar, sevgiler ve teşekkürler. Konya güzel şehir.

Özlem & Ceyhun Mutluluklar, Kocaeli Ziyareti

ozlemdavetiye.jpg

Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’daydım sevgili okur. Biricik arkadaşımız Özlem’in kına gecesi vardı. İstanbul’da yapılacak olan düğüne katılamayacağım için Ankara’daki kınaya gitmeye karar verdim. Cumartesi günü öğleden sonra hızlı trene bindim. Trendeki derginin bulmacasını çözdükten sonra uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren Eryaman istasyonuna gelmişti bile! Uykuda ısrarcı olup Ankara’da gara girene kadar uyudum. Tren yolculuklarının en güzel yanı da bu deliksiz uykular… Trenden indikten sonra, garın hemen dışında Özge ve Alper beni bekliyorlardı. Zaten çok yakında olan Hamamönü tarafına gittik.

Burası, birkaç yıl önce bir akrabamızın da nişanının yapıldığı yerdi. Zaten bu Hamamönü dedikleri mevkide kına/nişan konseptinde bir sürü mekan vardı. Her biri iki katlı, Anadolu’nun pek çok şehrinde gördüğümüz konak mimarisiyle inşa edilmiş yapılar. Özlem’in eğlencesi saat 19.00’da başlayacaktı. Mekana girince aynı sabah gelmiş olan Menekşe’yi ve Büşra’yı gördüm. Menekşe’yle sık sık görüşüyoruz ama Büşra’yı son gördüğümden bu yana herhalde dört sene geçmiştir.

ozlcyn03

Büşra – Menekşe – Mehtap

Kızlarla merhabalaştıktan sonra bu sefer gelin ve damadın, Özlem ve Ceyhun’un yanlarına çıktık. İki ay önceki dolunayda yine birlikteydik. Beklediğimin aksine, ikisi de o kadar rahattılar ki neredeyse ben onlardan heyecanlıydım 🙂 Kına ve nişan organizasyonlarında, bir noktadan sonra gelin ve damat için durum “bitse de gitsek” kıvamına geliyor. İşte bu anlarda da inanılmaz rahatlıyorsunuz.

ozlcyn01

Özlem, Ceyhun, Alper, Özge, Menekşe, Büşra, Serap ve ilk defa orada tanıştığım pek çok kişiyle, hazır mekan boşken rahat rahat fotoğraf çekildik. Sonra saat 19.30’a doğru artık içerinin dolmasına paralel olarak kına gecesi başladı. Mekanın üst katında, salon

ozlcyn02

Tüm o yer darlığına rağmen bu bebek arabası, bizi bir an olsun yalnız bırakmadı

tamamen doluydu. Pek çok kadın, erkek, çocuk ve bir de bebek arabası olarak oynamaya hazırdık 🙂

Adına kına gecesi diyorum ama aslında ufak çaplı bir düğün provasıydı bu. Neler yaptık, neler çaldı tek tek anlatmaya gerek yok. Özlem ve Ceyhun’un sayesinde yıllardır görmediğimiz birkaç arkadaşımızı da görme şansımız oldu. Bölümden arkadaşım Burçin mesela. Bu zamanları seviyorum, eşle dostla uzun süren ayrılıkların kavuşması çok keyifli oluyor zira. Epey bir eğlence oldu. Yemesi içmesi kahkahası boldu. Hayatımda duymadığım şarkılar çaldı.

Nihayet o kadar eğlenceden sonra, saat 22.30 civarında yeni çiftimiz ve arkadaşlarla vedalaşıp oradan ayrıldık. Özlem ve Ceyhun’un düğünleri yarın (benim bu yazıyı yayımladığım tarihin ertesi gün) İstanbul’da olacak. Her ikisine de sonsuz mutluluklar diliyorum. Birlikleri daim olsun.

ozlcyn04

Sonrasında Alperler beni Keçiören’e bıraktılar. Ertesi sabah da erkenden kalkıp Eskişehir’e döndüm. Çünkü Pazartesi günü öğlen vakti yeni bir yolculuğa çıkacaktım. Biliyorsun, annemler geçen yıl kardeşimle beraber Kocaeli’ye gittiler. Okul zamanı orada kalıyorlar. Geçen sadece bir kere, İstanbul’dan dönerken uğrama fırsatım olmuştu. Ancak hiç kalamamıştım. Bu sene böyle bir fırsat geçince elime değerlendirmek farz oldu artık.

Pazartesi günü, Cumhuriyet Bayramı sebebiyle yarım gün tatil olunca ben de öğlene doğru yine tren garına, bu sefer Kocaeli’ye gitmek üzere, geldim. Bilet alma işini son günlere bırakınca ayazda kaldım tabii ki. Bırak boş yeri, trenlerde engelliler için ayrılmış koltuklar bile doluydu. Abartmıyorum, on dakikada bir mobil uygulamadan boş koltuk var mı diye kontrol ettim. Bir önceki sabah Ankara’dan dönüşte, trenden inmek için dakikaları sayarken uygulamada tek bir koltuğun boşaldığını gördüm. Business class falan dinlemeden aldım. Gidişi halletmiştim, ancak dönüş? O hala muallaktı…

Yalan yok, hayatımda ilk defa business class vagonuna biniyordum. Nispeten rahat ve geniş koltuklar, kahve ve kahvaltı/bisküvi ikramı dışında pek bir ekstrası yoktu. Zaten gideceğim yere gitmekten başka bir beklenti içerisine de girmemiştim.

departedYolculuğum The Departed filmini izleyerek geçti ve bitti. Muazzam, muhteşem bir film. İzlemediyseniz muhakkak izleyin. Merve kızacak belki ama bir kere daha onunla izlerim, o derece. Bu arada tren tam olması gerektiği saatinde İzmit Garı’na girdi. Gara gidince çok şaşırdım. Çünkü Eskişehir’in garının yanında burası küçük ilçe terminalinden halliceydi.

İnanılmaz bir şekilde, tıpkı önceki gün olduğu gibi, trenden inmek üzereyken ertesi gün akşam 20.00 trenine, yine business class’tan bilet bulabildim. Böylece business class’tan, üstelik gidiş dönüş olarak da alamadığım biletler yüzünden, maddi olarak beklediğimden daha fazla içeri girdim. Olsun, canları sağ olsun. Mustafa garın kapısında beni karşıladı. Yarım saatlik bir yolculuk ve kısa bir alışverişten sonra Kocaeli’de Umuttepe Kampüsü yakınlarında bulunan Dünya Bankası Konutları denilen yere ulaştık. Annemler burada, her biri diğerinin aynısı binalardan oluşan bir yerde, giriş katında oturuyorlardı. Aşırı nemden dolayı tüm binaların kolon ve kirişleri dışında renkleri atmış, gri-siyah arası renklere bürünmüşlerdi. Dış yalıtım olmayan binalarda kiriş ve kolonlar terleme yapmadığı için karalanmış kağıda sürülen silgi izleri gibi bembeyazdı.

Kocaeli’de okumanın en güzel ya da en kötü yanı, okuldan başka yapacak bir şey olmaması… Çocuklar, şehir merkezinden uzaktaki Umuttepe denilen yerde ve civarında konaklıyorlar. Çarşıya gitmelerine çoğu zaman gerek kalmıyor. Biz de eve gittikten sonra akşam üzeri çıkıp üniversite tarafına gittik. Kardeşimin okulunu ve kampüsü gezdik. Daha sonra o ana kadar gördüğüm en güzel manzaralı Starbucks’ta oturup muhabbet ettik.

Hava değişikliği beni epey şok uğratmıştı. Burnum akmaya, başım ağrımaya başladı. O gece uyumaya çalışmak da epey zor oldu bu yüzden. Neyse ki ertesi sabah daha rahatlamış olarak uyandım. Kahvaltıdan sonra Mustafa’nın arkadaşları geldiler. Bu gençlerin adlarını aylardır duyuyordum ancak ilk defa tanıştım: Pelin, Melih ve Cansu. O gün onlarla epey vakit geçirdik. Kardeşimin arkadaşlarıyla galiba ilk defa sultanitakılıyordum 🙂 Bir abi olarak ben de sınırlarımı zorluyorum galiba. Sayılı zaman çabuk geçermiş. Öyle de oldu. Zaman adeta uçtu gitti.limonata

O gün akşam saat 20.00’de İzmit Garı’nda, yalnız başımaydım. Ahmet Ümit’in çok satan romanı “Sultanı Öldürmek” elimde duruyordu. Başlamak için daha güzel bir yer olamaz dedim ve ilk iki bölümü okuyup bitirdim. Trene bindikten sonra ise bu sefer Ali Atay’ın yönettiği Limonata filmini izledim. İyi ki (!) tren 25 dakika rötar yaptı, yoksa filmin sonunu getiremezdim.

Yorgun, argın ama mutlu bir şekilde eve geldiğimde saat çok ama çok olmuştu. Özlem ve Ceyhun’un mutluluğu, bizimkilerin mutluluğu derken iki günüm olabilecek en güzel şekilde geçmişti. Sağ olun, var olduğunuz sürece mutlu olacağım.

Odunpazarı Modern Sanat Müzesi

ommmuze.jpg

Alper‘le birlikte sanata, sanatın hemen her dalına ve özellikle resim ve heykel alanında da modern sanata karşı olan ilgimizi herkes bilir. En azından bizi iyi kötü tanıyan herkes. O yüzden Eskişehir’de geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan Odunpazarı Modern Sanat Müzesi, duyduğumuz ilk günden beri bizi inanılmaz heyecanlandırdı.

omm00Geçtiğimiz hafta sonu, tüm planlarımızı iptal edip telefonlarımızı da uçuş moduna aldıktan sonra, bisikletlerimize atlayıp Odunpazarı‘na, henüz önünde Balmumu Müzesi kadar kuyruk oluşmamış müzeye gittik. Müzedeki eksikliklerden çok da önemli olmayan bir tanesi henüz ilk dakika karşımıza çıktı. Bisikletler için bir park yeri düşünülmemiş. Oysaki müzenin giriş kısmındaki merdivenler engelli araçları ve çocuk arabalarının da erişimini kolaylaştırmak için Eskişehir’de ilk defa gördüğüm rampalı basamak sistemiyle inşa edilmişti. Bu sayede bisikletimizden hiç inmeden ve yardım almadan müzenin kapısına ulaşmak mümkün oluyor.

Biletlerimizi hemen müzenin önünde bulunan gişelerden aldıktan sonra içeri girdik. İçeri kesinlikle yiyecek ve içecekle giremiyorsunuz. Bu malzemelerin çanta içerisinde olması gerekiyor. Girişin hemen yanında bir kafeterya var. Aldığınız biletle, burada bir takım indirimler oluyor. Biz kafeteryaya girmeden doğrudan müzenin zemin katına indik. Toplamda üç katlı olan müzenin her katında bir sergi alanı var. En alttan yukarı doğru gezdik biz.

omm10

Müzenin giriş kısmı

Zemin katta indiğinizde sizi şu üç boyutlu yüz karşılıyor. Esere tam karşıdan baktığınızda dahi sanatçının bakış açısı sayesinde yüzdeki derinliği görebiliyorsunuz. Müzede ziyaretçileri bu durgun yüz ifadesi karşılıyor. Gülmüyor, ağlamıyor, kızgın değil, yorgun değil, bomboş.

omm01

Erol Tabanca isimli sanatseverin “Vuslat” isimli koleksiyonunda yer alan eserleri görmeye başlıyoruz birer birer. Yazının devamında yer alacak görsellerin altında o görseldeki eserin ve sanatçının isimleri ile küçük açıklamalar yer alacak. Okumaya devam et

Side – Antik Kent – Doğum Günü

İşte yine ilk cümlesini seçmekte zorlandığım bir yazıya başlamak zorundayım. Geride bıraktığımız hafta Side’de, gürültüden patırtıdan uzakta, birkaç gün dinlenme fırsatımız oldu. Tatil dönüşü yazı yazmak kadar sıkıcı bir şey yok itiraf edeyim. Ancak birkaç paragraf yazdıktan sonra açılıyorum ve yazmak daha eğlenceli hale geliyor. Haydi bakalım.

15 Temmuz Pazartesi gecesi Eskişehir’den, Hasan Polatkan Migros’un önünden yola çıktık. Anlaştığımız turizm acentesi, sezon boyunca hemen her gün Eskişehir’den Antalya’ya araç kaldırıyormuş. Bu sayede, kalacağınız otelin kapısına kadar bırakıyorlar ve dönüşte de aynı yerden alıp Eskişehir’e getiriyorlar. Aradaki tüm aktarmaları ve otobüs firmalarının türlü rezilliklerini çekmektense, bu yol bize çok daha makul geldi. O gece Mustafa, Betül, Merve ve siyatik ağrısı tavan yapmış ben, gittik bizi bekleyen araca bindik. Biner binmez uyudum. Çünkü tüm gün sabahtan kendimi hazırlamıştım. Hesapta olmayan tek şey siyatik ağrısıydı. Neyse.

side003

Otobüs firmalarından farksız olarak, düzenli aralıklarla yarım saatlik molalar vere vere sabah 8’de Antalya’ya, kalacağımız otele ulaştık. Otelimiz Side’de, Kumköy mevkiinde bulunan “Luna Blanca” isimli oteldi. Kıyıdan biraz içerideydi. Ancak aralıksız çalışan bir servisle müşterileri 4 dakika uzaklıktaki sahile taşıyordu. Bu yolu isterseniz yürüyerek 10 dakikadan daha kısa sürede de alabiliyorsunuz. Çok büyük bir otel olmaması bizim side001için avantaj oldu. Tüm imkanlarından fazlasıyla yararlanma şansımız oldu bu sayede. Bir de inanılmaz sakindi.

Otele girdiğimiz ilk gün, ancak öğlen oda verileceği için saat 08.00’den 14.00’e kadar denizde vakit geçirdik. Bu esnada otelin yine her türlü imkanından yararlandık. Hatta bize alternatif bir oda imkanı bile sundular ancak biz kabul etmedik. Okumaya devam et

Şile Ağva Kerpe Kefken Gezisi

Şu yazımda anlattığım düğün macerasından sonra, dönüş yolunu biraz daha eğlenceli hale getirmek niyetindeydik. Düğünün ertesi sabahı erkenden yola çıktık. Hedefimiz sırasıyla Şile, Ağva, Kerpe ve Kefken‘e gitmekti.

Gittiğimiz düğünün gerçekleştiği Tekirdağ‘dan İstanbul‘a dönüşümüz çok problemsiz oldu. İstanbul’da ise köprü trafiğine takıldık. Bakım çalışması nedeniyle müthiş bir yoğunluk vardı. Planımız şu şekildeydi. Önce Şile’ye uğrayacak, ilçe merkezinde biraz dolaşacaktık. Sonra Ağva’ya uğrayacak, eğer denizi ve plajı beğenirsek biraz denize girecektik. Daha sonra o gece konaklayacağımız Kerpe’ye geçecektik. Ertesi gün ise Kefken’e uğrayıp buradan Ceyhun‘u geri İstanbul’a uğurlayıp biz yola devam edecektik.

kefkenmap

Rotamız

Böylece üç araçlık bir konvoy olarak yola çıktık. Elbette İstanbul’da, o trafikte bunu yapmak fazlasıyla zor bir olaydı. Arabanın yakıtı da azalınca Alper, Koray, Merve ve benden oluşan ekibimizle bir istasyona girdik. Burada hem yakıt aldık hem de bozulan sinyallerden birini tamir ettik. Tam hareket edecektik ki Alper’in telefonunun olmadığını fark ettik! Arabanın altını üstüne getirmemize rağmen telefon çıkmadı. Defalarca aradık, telefon çalmasına rağmen ne biz sesini duyduk, ne de bir başkası cevap verdi. Galiba yolculuğumuzun ilk hırsızlık olayıyla karşı karşıyaydık. İstasyondaki çalışanlardan yardım istedik. Alper, araçtan inmeden telefonuyla oynadığını çok iyi hatırlıyordu. Galiba yakıt alıp lavaboya gittiğimiz sırada birileri aldı diye düşünmeye başladık. Son çare olarak kameralara bakmaya karar verdik. Tam o anda aracın ön kısmında göğsün üstünde telefonu gördüm. Beyefendi, telefonu tamamen sessize alıp oraya bırakmış ve unutmuş. O kısım da camın en önüne denk geldiği için görememişiz.

sile01sile02

Böylece hırsızlık heyecanımızı yatıştırıp yol devam ettik. Geldik çıktık Şile’ye. Özgür bize öncülük etti. Girdik Şile’ye. Lan bomboş bir yer. Denizin içerisinde birkaç güzel kayalık ve bir burçtan başka bir şey yoktu. Okumaya devam et

Ülkü ve Sercan’ın Düğünü

sercono02

Söz konusu Sercan olduğunda akan sular duruyor elbette. Bu bloga her yıl bir başka dostumuzun, kardeşimizin düğün haberini yazıyorum. Yaşıtlarımızın, okul arkadaşlarımızın hemen hepsi birer ikişer evlenmeye, evli olanlar da çocuk sahibi olmaya başladılar. Tüm bu kalabalık grup içerisinde Sercan’ın yeri çok ayrıdır. Blogun, çok az sayıdaki “Çok Yazarlı” yazılarından birisine daha hoş geldin sevgili okur. Düğün şimdi başlıyor.

Sercan, belki de birkaç sene önce evleneceğine kendisi bile şüpheyle bakarken hayatının aşkını buluverdi. Olaylar çok hızlı gelişti. Bizler daha Ülkü‘yü birkaç kere görebilmişken ve hatta hala tanışmamış olanlar varken, Sercan davetiyeyi yollayıverdi Whatsapp‘tan!

Okumaya devam et

Antalya – Bilecik – Özgür’ün Düğünü

Geçen hafta, belki de çok uzun süredir peş peşe gelen bir yoğunluğun ardından, küçük bir mola verebilmek için elime geçen en iyi fırsattı sevgili okur. Hizmet içi eğitimlerin değişmez adresinde, Antalya‘daydım. Hafta bitene kadar da orada kaldım.

Atıksu arıtma tesislerinin nihai çıkış noktaları olan, arıtılmış atıksuların deşarj noktalarına SAİS adı verilen, sürekli izleme sistemleri kurulması gerekiyor. Bununla ilgili bir mevzuat, bu süreçle ilgili bilinmesi gereken bazı teknik meseleler var. Yapılan eğitim bunlara yönelikti. 22 Nisan’ı 23 Nisan’a bağlayan gece yola çıktım. Antalya’ya gece gitmek kadar keyifli bir şey yok. Özellikle yola çıkacağım gün, akşam üzeri ayranları içmeye başlıyorum. Böylece gece yarısı bindiğim otobüste koltuğa oturunca uykuya dalabiliyorum. O gece de öyle oldu. Gece 00.30’da bindim otobüse. Sabah 07.00 civarı gözümü Antalya Otogarı‘nda açtım. Hemen karşıdaki Kamil Koç şehir içi servisine bindim. Lara‘ya giden servisin son durağı olan Güzeloba‘da inip taksiye bindim. Böylece saat 08.30 civarı kalacağımız otele geldim.

antalya0419

Bu otele yıllar önce, başka bir eğitim kapsamında da gelmiştim. Aradan geçen yıllarda otel fiziksel olarak epey yıpranmış, eskimişti. Ben sabah erken saatte otele geldiğimde, çalıştığım kurumdan henüz kimse gelmemişti. Sağ olsunlar, resepsiyondan bana odamı verdiler hemen. Eşyalarımı bırakıp kahvaltıya geçtim. Öğleden sonra da Bilecik‘ten oda arkadaşım Olgun geldi. Olgun’la beraber yıllardır hiç yapmadığım bir şey yaptım  ve denize gittim! Bizi görmeliydin 🙂 Koşarak denize girdik, sonra hiç bozuntuya vermeyip koşarak denizden çıktık. Buz gibiydi su! Dayanamadık yüzmeye. Günün geri kalan kısmı, nispeten boş olan otelin havuzunda geçti. Eğitim ertesi gün başlayacağı için asıl yoğunluk akşam saatlerinde oluyordu. İnsanlar o saatlerde geliyorlardı.

Eğitimin ilk günü sabah 08.00’de kalktık. Eğitim, sonra yemek ve sonra tekrar eğitimden oluşan bir programdan sonra ilk gün bitti. Biz de vaktimizi yine otelin imkanlarından ki bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde, faydalanarak geçirdik. Eskişehir’den birlikte geldiğimiz Hülya Hanım‘la birlikte vakit geçirdik. Sonra Olgun bizi otelin etkinliğine çağırdı. Etkinlikten sonra da gün bitti zaten.

İkinci gün bir teknik gezi vardı. Sabahtan Hülya Hanım, öğleden sonra da Olgun ve ben katıldık bu geziye. Akşam hiçbir şey yapmadan, Galatasaray maçını izledik. Sonra da uyudum. Cuma günü eğitimin son günüydü, sınav vardı. Sınavdan sonra otogar için transferi bekledik. Transfer hareket saatine bir saat kalaydı. Başta bir tereddüt ettik acaba yetişecek miyiz diye. Ancak çok rahat bir şekilde yetiştik. Bu arada haberiniz olsun, Antalya’da otellerden kalkan transfer araçları Otogarın içine giremiyor. Yasak.

pacificrimSaat 13.00’te yine Kamil Koç’un Bursa otobüsüne bindik. Gündüz yapılan uzun yolculuklar inanılmaz sıkıcı oluyor malum. Harry Potter ve Melez Prens ile Pacific Rim isimli filmleri izledim. Bu arada, otobüsün lastiklerine bir şeyler oldu. Bir yarım saat tamiratla gitti. Bir de kırk beş dakikalık mola verdik. Yetmedi bir de Seyitgazi ilçesinin Kırka Mahallesi’nde 15 dakikalık bir ihtiyaç molası verdik. Böyle dura dura saat 20.00 civarında Eskişehir’e ulaştık. Dönüş yolunu saymazsak, otelde geçirdiğim zamana göre galiba hayatımın en keyifli Antalya iki Antalya eğitiminden birisiydi. (Diğeri çok daha unutulmazdı.)

O akşam evde, yorgunluktan bayılmış bir halde geçti. Öylece oturduk. Ertesi sabah yine erkenden, bu sefer de Bilecik’e gitmek için yola çıktım. Çünkü canımız İsmail Abimizin  biricik oğlu, Özgür kardeşimizin düğünü vardı! Ve bu, neredeyse bir buçuk yıldır görmediğim Bilecikli dostları görmek için harika bir fırsattı. Eskişehir Otogar’da, Bilecik’e ekspres olarak giden minibüsler var. Saat 09.00’da hareket edecek olan araca, Bahri ve kendim için bilet aldım. Bilecik’e birlikte gitme planını haftalar öncesinden Bahri’yle yapmıştık. Planımız tıkır tıkır işledi ve saat 10.15 civarında, Bilecik’te can dostum Şemre bizi karşıladı. Herifi aylardır görmemenin verdiği özlemle epey bir kucaklaştık. Sonra kahvaltıya gittik.

bilecik0419

Bilecik nasıl? Bilecik aynı. Ufak tefek değişen yerler var. Ama aynı. Zaten bir buçuk yılda ne kadar değişebilir? Kahvaltıdan sonra lojmana gittik. Kurumun bahçesindeydi lojmanlar. Orada Yasin, Hamdullah Abi ve Ramazan‘la karşılaştık. Yakın arkadaşların zillerine bastım. Şanssızlığıma evde yoktular. Evde olan Talat Bey‘le görüştük.

Sonra düğüne geçtik. Düğünde birkaç kişi hariç, dairedeki tüm arkadaşlar katılmışlardı. Gerçekten, herkesi bir arada iş stresinden uzakta görmenin en iyi yolu buydu sanırım: Düğünler. Bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım İl Müdürüyle de tanıştım. Yeşim Hanım tanıştırdı bizi. Sonrasında Özgür’le ve gelin hanımla selamlaştık takı merasiminde 🙂

ozgurdugun

Şansımıza Muhsin de aynı gün Eskişehir’e dönecekmiş. Düğünde biraz daha vakit geçirdik. Çıkmadan önce Özgür ve Sinem‘in yanına gidip biraz sohbet ettim. Fotoğraf çekindik. Mehmet de oradaydı. Onunla da konuştuk. Daha sonra mutluluklar dileyip Muhsin, Bahri ve ben birlikte Eskişehir’e doğru yola çıktık. Sağ olsun Muhsin bizi çabucak getirdi. İtiraf ediyorum, Bilecik’te geçirdiğim birkaç saat yetmedi bana. Galiba ben de özlemişim şehri biraz. Aylardır bir türlü görüşemediğim Emre kardeşimle yine doyamadık sohbetlere…

Bilecik’teki dostlara buradan selamlar, değerli kardeşim Özgür’e de ömür boyu mutluluklar dilerim.

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et