Category Archives: Melodik Mevzular

Müziği ve müzikle ilgili herşeyi içeren yazılar bu kategoridedir.

Bu Ayın Ruhu: Sercan’ın Müjdesi & Yağızhan’ın Sürprizi

City Soul. Şehrin Ruhu. Eskişehirli progressive rock grubu Hope To Find‘ın 2009’da yayımlanan Still Constant isimli EP’lerindeki muhteşem dört parçadan birisiydi. Eskişehir’de çekilen klibiyle, hikayesiyle, akıl alan riffleriyle benim favori parçamdı. Aradan yıllar geçse de hala ilk günkü gibi dinlerim bıkmadan. Klibi öyle çok değil sadece 10 yıl içinde Eskişehir’in ne denli değiştirdiğini gösteriyor. Her izlediğimde doyamıyorum.

Bir zamanlar bu şehirde çok kalabalıktık. Bu şarkıyı benimle dinleyen, benimle seven, benimle hisseden dostlarımla doluydu şehir. Sonra birer birer, bir biri ardına gitti herkes. O günlerden tanıdığım, hala görüştüğümüz üç beş kişi ya varız ya yokuz. O yüzden ne zaman City Soul çalsa, hemen o “ruha” bürünüyorum. Hemen gözlerimi kapatıp kendimi 2010’da hayal ediyorum. Herkes yanımdaymış gibi.

Ender ve Alper‘e bu şarkının o çok sevdiğimiz final kısmını yapacağımızı söylediğimde benden daha çok heyecanlandılar. Sonradan fark ettik ki parça zor bir parça. Çünkü parçayı çıkartmak yetmedi, bir de oturup ciddi çalışmak gerekti. Yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayınca bu sefer de bass ve altyapı eksikliği kendini hissettirdi. Sağ olsun bu noktada da Yağızhan‘a ulaştık. Ben amacımızdan bahsedince Yağız da Alper ve Ender’inkine benzer bir tepki verdi. Çünkü diyorum ya, biz bu şarkıyı o yıllarda hep birlikte dinleyip hissediyorduk. Nihayet Yağız’ın da son dokunuşlarıyla parça ortaya çıktı. Çalarken bana dikkat ederseniz parçanın büyük kısmında gözlerim kapalı. O anlarda inanın aklımda olan şey, Anadolu Üniversitesi‘nde yapmış olduğumuz konser organizasyonunda sahne alan Hope To Find ve o konserde tüm dostlarımızın görev alması/destek vermesiydi. Şimdi burada olmayan herkesin… Aşağıda o konserden kareler var. Volkan ve Savaşalp’i bulamadım. Bana küsmesinler.

Parçayı yayımladıktan sonra gelen tepkiler arasında şüphesiz bizi en mutlu eden Zafer Abi, Orkun Abi ve Mert‘in yorumlarıydı. Özellikle Mert’in “yeni albümün artık vakti geldi” yorumuna çok sevindik. Yeni Hope To Find albümünün çıkması için küçücük de olsa bir teşvikimiz olduysa ne mutlu bize! Orkun Abi’nin yorumuna ise ben özellikle çok sevindim. Kendisi o dönem grubun davulcusuydu ve bu şarkının davullarını da bizzat yazmıştı. Onun çaldığı davulu çalmak pek mümkün olmasa da elimden gelenin en iyisini yaptım.

Bu ayın en güzel haberini şüphesiz Sercan verdi. Kaç gündür dolunay vaktini bekliyorum yazmak için. Geçen hafta Sercan whatsapp’tan bir görsel attı ve bombayı patlattı: bebekleri olacakmış! Böylesine büyük bir müjdeyi birkaç kilobaytlık bir görsele sığdırabildi. Sercan’ı ilk tanıdığım günü düşündüm. Yıllar içinde yaşadıklarımızı… Sonra Ülkü‘yle ilk defa tanıştığımız günü. Geldiğimiz zamanı, konuştuğumuz konuları düşününce gülümsedim. Şu anda bile kucağımda Mert’le bu satırları yazmaya çalışırken içimden “Ulan, ben bu bebeğin doğduğunun müjdesini yazarken Mert yürüyor, belki de konuşuyor olacak” diye geçiyorum. Sevgili kardeşlerim Sercan ve Ülkü, mutluluğunuz daim, yuvanız huzurlu ve mutlu, evladınız sağlıklı olsun.

Gelelim Yağız’a. Yukarıda bahsettiğim şarkı için cover videosu hazırlarken Yağız aslında bambaşka bir işle çok meşguldü. Çünkü evlilik hazırlığı yapıyordu! Hazel‘le birlikte evlerini tuttular, eşyalarını alıp yerleştirdiler. Lanet olası Covid-19 pandemisi yüzünden olabilecek en sade törenle evlenip hayatlarına devam edecekler. Taa ki covid bitene kadar! Covid bittiğinde öyle bir düğün yapacağız ki öeeefff! Bi kere hepimizin sahnede olacağı keyifli bir program hazırlayacağız. Sonra halaylar var. Çok şakalı bir düğün pastası düşünüyorum. Bu fikirlerimi hep sunacağım çiftimize. Ve umarım yaşadığımız en keyifli düğünlerden birisi olacak. Umarım.

Bu dolunay baharın ilk dolunayı. Ancak şu sıralar havalar epey soğuk gidiyor. Tahminimce Nisan’ın ilk haftası da böyle devam edecek. uzun süre sonra gökyüzünü bulutsuz görünce, akşam üzeri balkona koştum. Aylar sonra ilk defa dolunayın fotoğrafını çektim. Çok hoşuma gitti. Böylesi bir bakır tonunu elde edebilmek için küçük bir öznitelik ayarı yapmam gerekti. Şimdi diyorum keşke bu görüntüyü geçen hafta elde etseydim üst görsel için. Kesinlikle bunu kullanırdım.

Güzel haberlerle, covid tedirginliğiyle, müzikle ve türlü türlü dertle dolu bir ay daha geride kalıyor. Peki sen nasılsın? Neler yapıyorsun? O yüksek tahtından buralar nasıl görünüyor sana? Tüm bu minik noktalar, birleşince bir anlam ifade ediyor mu?

Orcan – Desolation (2020)

2020 yılında pandemiyi fırsata çeviren pek çok üretken müzisyen yepyeni şarkılar yazdılar ve hatta albümler çıkardılar. Bu yeteneklerden birisi de çok sevgili dostum Orcan‘dı. Geçen yıl yayımladığı Desolation isimli ilk uzun-çalar albümüyle çevrim içi müzik platformlarında dinleyicisiyle buluştu.

Desolation, aslında Orcan’ın son birkaç yılının özeti gibi. Pandemi dönemi ise tüm bu birkaç yıllık ruh halini, elde avuçta biriken melodileri, duyguları ve yaşanmışlıkları derleyip toparlayıp keyifli bir albüme dönüştürme fırsatı vermiş.

Enstrümental ve minor tonların hakim yapıda olduğu bu albüm aslında hem deneysel, hem melodik elementler içeriyor ve bana göre çok iyi bir gitar albümü. Albümde, bir solo proje olmasının hakkını verircesine, Orcan’ın iğneden ipliğe her şeyle ilgilendiğini görüyoruz. Kayıtlar, mix ve mastering Orcan’ın kendi ev stüdyosunda, Ankara’da yapılmış. Akustik gitarlar ve basslar Orcan tarafından çalınmış. Bunun yanı sıra, Fiverr denilen çevrimiçi müzisyenler topluluğundan da büyük katkı almış albüm. Albümdeki tüm diğer enstrümanlar, Dünya’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan müzisyenler tarafından Orcan’ın yazdığı notalara uygun olarak çalınmış. Daha sonra Orcan tarafından mikslenmiş. Şimdi tüm o müzisyenlerin ismini ve profillerini anmazsak olmaz:

Neredeyse bütün 2020 yılımı bu albüme verdim” diyor Orcan. Ortalama parça süreleri ve deneysel elementlere rağmen kolay dinlenebilen yapısıyla Desolation bende müthiş bir uzun yol albümü havası uyandırdı. Albümde aradığım her hissi bulabildim. Favorim Prisoner of the Past oldu kafamda uyandırdığı hikayeyle. Bu arada bir diğer favorim olan son parça Road To Goodbye‘dan sonra bir de gizli parça var 🙂

Albümü Youtube’da görüp dinlemeye başladıktan sonra Orcan’la hemen iletişime geçtim ve isterse MCA Productions & Distro etiketiyle digipack olarak basabileceğimizi söyledim. Yukarıda da dediğim üzere iğneden ipliğe her şeyiyle Orcan’ın ilgilendiği albümün kapak tasarımı da kendisine ait. Sağ olsun o da en az benim kadar heyecanlandı ve izin verdi. Şimdilik kendimiz için birkaç kopya bastım. Ümidim bu albümün hak ettiği şekilde, büyük bir yapım ve dağıtım firması tarafından basılarak dağıtılmasıdır. Müzikle dolu ve keyifli bir hafta sonu dilerim.

Davul Setime Yeni Zil Ekledim: Roland Cy-8

Bir kaç yıldır yılın özeti yazılarıma bir hedef koyuyordum: Roland marka elektronik davul setim için ilave bir crash zili daha almak. Aslında zor bir hedef olmasa da nedense bir türlü gerçekleştirememiştim. Üstelik davul setini aldığım ilk günden beri yakındığım bir eksiklik olmasına rağmen.

Sağdaki maviyle işaretli zil sehpası akustik davullar içindir. Solda beyazla işaretli olan ise yeni zilim

Konuya uzak olanlar için bazı bilgileri çok kısa vermek gerekiyor belki de. Davul çalma işinde bazı stiller var sevgili okur. Bazı ekoller, rol modeller, tarzlar var. Davul çalmayı öğrendiğin kişiye, anatomik yapına, çalmayı tercih ettiğin tarza göre bunlar hep değişiyor. Benim gibi davul çalmayı kendi kendine ve ne yazık ki hiçbir kılavuz doküman vs. olmadan öğrenenlerin karşılaştığı en büyük sorun da özellikle davulun aksamlarının yerleşiminin bazen standart kurulumdan farklı ayarlarda olması gerektiğidir. Örneğin benim durumumda, sağ elimi baskın kullanmama rağmen davulu solaklar gibi çalıyorum. Ancak hi-hat denilen zil setini sağ tarafıma almam gerekirken solumda tutuyor ve “open hand” yani açık el denilen pozisyonda çalıyorum. Bu durum zaten çok iyi davulcuların -solak ya da sağlak fark etmeksizin- yapabildikleri bir teknik. Bazı parçaların çalımında kolaylık sağlasa da genel olarak işleri daha da zorlaştıran bir durum.

Davulu bu şekilde çalınca, set üzerinde kullandığım zillerin en yoğun olduğu bölge de haliyle sol tarafım oluyor. Yine hiç bilmeyenler için, ride denilen davul setindeki en büyük zili ben davulun soluna almak zorunda kalıyorum ve böylece setin sağ kısmında hiç zil donanımı kalmıyor. Rock ve metal tarzlarını çalarken, özellikle davul ataklarına eşlik eden zillerin davul setinin sağında ve solunda olması, ergonomik açıdan büyük avantaj sağlıyor. Dolayısıyla yıllardır ikinci bir zil (buna da crash zili deniliyor) almak hedefim vardı.

Birkaç hafta önce nihayet hiç ummadığım bir anda, aradığım zil olan Roland Cy-8 karşıma çıktı ve hemen aldım. Aldım ancak şöyle bir sorun vardı: Bu yeni zili, evimdeki davul setine nasıl ekleyecektim? Çünkü yeni zilin kutusundan yalnızca bağlantı kablosu, alt-üst keçe ve vidası çıkıyor. Sehpa dediğimiz bağlantı aparatları yok. Elektronik davul setlerinde tüm bağlantı elemanları özel ve pahalı aparatlardan oluşuyor. Parayı verip almak istesem dahi an itibariyle Türkiye’de bu bağlantı ekipmanının stokta olduğu bir mağaza bulamadım. Ben de elimdeki akustik davul ekipmanlarına yöneldim. Elektronik zili, akustik zil sehpası üzerinde kurarak sete bağladım.

Yıllar içerisinde eskiyen ride ziline ait pad’i ikinci crash zili olarak bağladım. Davulda en çok kullandığım zil olan ride zili için de yeni aldığım pad’i bağladım. Böylece eskiye nazaran daha da verimli bir set oluşturmuş oldum. Bu tip elektronik davullarda kullanılan ziller, padler ve pedallar kullanıma ve malzemenin ekonomik ömrüne bağlı olarak yıpranıyor, bu kaçınılmaz bir durum. Mesela geçtiğimiz yıl içerisinde de hi-hat zillerini kontrol etmeye yarayan pedalın içerisindeki kauçuk bağlantı parçasını yenilemiştim. Pedal sıfır gibi olmuştu böylece.

Bu davulla çaldığımız ve kaydettiğimiz videoları zaten biliyorsun. Özellikle 2020’nin ilk aylarında çok aktiftik. Yeni bir şarkı şu an için kaydetmedim ama yakın zamanda güzel şeyler gelmeye devam edecek.

Asia Minor – Points Of Libration (2020) Plağım

Tam 41 yıl sonra gelen üçüncü stüdyo albümüyle Asia Minor, bu yılın ilk plağını almamı sağladı. Points Of Libration, bir haftadır aralıksız dinlediğim bu geri dönüş albümü, kesinlikle böylesine güzel bir plağı hak ediyor.

Son 5-6 yıldır ülkemizde bana göre plak basımı işini en kaliteli şekilde yapan Rainbow45 Records tarafından yüksek ses kalitesi, gatefold kapaklı ve yüksek baskı kalitesiyle basılan bu plağı derhal sipariş ettim. Hayatımda ilk defa bir albümü ilk defa tamamen plaktan dinledim. Çünkü albüm plak formatında yayımlandığında henüz Spotify ya da Youtube’a yüklenmemiş, Türkiye’de CD formatında bile yayımlanmamıştı. O yüzden plak gelip dönmeye başlayınca büyük bir heyecan hissettim. Ancak yazının başında belirtmem gereken bir husus var. Albümün adı müzik sitelerinde yanlış yazılmış! Muhtemelen dağıtıcı firmanın hatası. Rainbow45’in kendi sitesinde doğru yazıyor ancak ülkenin bütün önemli müzik marketlerine ait sitelerde albümün adı hatalı bir şekilde “Points of Liberation” şeklinde yer alıyor.

Yıllar önce sevgili Savaş Sungur sayesinde keşfedip dinlemeye başladığım Asia Minor’ın taa 1981’de, ben hayatta bile değilken, yayımlanan ikinci albümleri Between Flesh and Divine, benim için bir başucu albümüne dönüşmüştü. İçerdiği o altı parça, hayatıma ne kadar dokunabilirse o kadar dokunmuştu. O yüzden grubun geri dönüşüne sevinmiş hatta bu dönüşü bir de albümle taçlandıracaklarını öğrenince sevinmiştim. Satın almadığım albüme yorum yazısı yazmadığım (gerçi bu albümü zaten yazamazdım çünkü dinleme imkanı yoktu) için birkaç gün de albümün gelmesini bekledim. İşte nihayet bugün o albümü, Points Of Libration’ı yazıyorum.

Points Of Libration, sekiz parçadan oluşuyor. Bu albümde grubun orijinal kadrosundan iki Türk, Setrak Bakırel (gitar ve vokal) ile Eril Tekeli (flüt ve gitar) yer alıyor. Grubun orijinal davulcusu Lionel Beltrami ne yazık ki sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmıştı. Albümde bazı şarkılarda ismini görüyoruz. Demek ki grup tüm o zamanlarında ellerinde epey materyal biriktirmiş. Bu albümde grubun beyni diyebileceğimiz ikilinin yanı sıra prodüktör olarak da ismi geçen Julien Tekeyan ismi ön plana çıkıyor ki kendisi aynı zamanda grubun yeni davulcusu. Bunun yanı sıra bass gitarda Evelyne Kandel, elektro gitar ve klavye de ise Micha Rousseau yer alıyor. Albümün kapak tasarımı ve görselleri Setrak Bakırel’in kızları tarafından yapılmış ve çizilmiş. Kapakta yer alan sekiz farklı çizimin her biri bir şarkıyı temsil ediyor.

İlk parça, aynı zamanda albümde en sevdiğim, Deadline Of A Lifetime. Bir dakikalık bir intro’dan sonra Asia Minor’ın alamet-i farikası olan flüt sesleri duymaya başlıyoruz. Yaklaşık ikinci dakika civarında parça başlıyor ve anlıyoruz ki sound olarak bir önceki albüm Between Flesh and Divine’a (BFAD) yakın durmuş grup. Yıllar sonra dönüp uçuk kaçık bir kurguyla hayal kırıklığı yaratabilirdi. Bunu iyi ki yapmamışlar. Setrak Bakırel’in nerede duysam tanıyacak kadar çok dinlediğim o İngilizce aksanıyla sözler başlıyor derken üçüncü dakikanın sonlarına doğru öyle bir kırılma geliyor ki bir anda hüzün çöküveriyor. İşte bunu not edin. Çünkü bu albüm, bir önceki albüme göre çok daha hüzünlü ve karanlık bir albüm olmuş. Ancak şarkının adı gibi, karanlığa düşmenin ardından aklımıza güzel hatıralar gelir gibi oluyor. Aydınlanıyor şarkı. Bu albümde alışık olmadığım ve şaşırtan bir yön de kadın back vokaller. Kötü değil, ancak dediğim gibi ilk duyduğumda şaşırttı beni.

In The Mist, özellikle flüt partisyonlarıyla çok sevdiğim bir parça oldu. Parçanın genel yürüyüşünün flüt ve klavye melodileriyle desteklenmesi çok ama çok hoşuma gidiyor Asia Minor’da. Bu açıdan bu parçayı bu haliyle alıp bir önceki albüme koysanız inanın hiç sırıtmazdı. Nihayet davulun da bu parçada parlamaya başladığını görüyoruz.

Üçüncü parça Crossing In Between bir saygı duruşu ve ağıt parçası. Asia Minor’ı müzikal olarak var eden tüm elementleri, özellikle de baskın flüt melodilerini içeriyor. Ancak bu parçada dikkati sözler çekiyor. Sözlerin arasına 1979 tarihli ilk albümleri Crossing The Line‘dan ve ikinci albümleri Between Flesh and Divine’dan şarkı isimleri serpiştirilmiş. Bu albümle ilgili inceleme yazan bir sürü Türkçe ve İngilizce sayfa okudum. Bir tanesinde de bu tespiti görmedim. Görselde kırmızıyla işaretli olanlar ilk albümden, mor renkli olanlar ise ikinci albümden.

Oriental Game, dokuz buçuk dakikalık süresiyle albümün en uzun parçası. Müthiş bir progressive şarkı. Az önce de bahsettiğim back vokallerin en etkili olduğu parça bu olmuş. Parça süresince trafik sürekli değişiyor. Özellikle bass gitara şapka çıkarmak lazım. Flütle birlikte parçayı onlar sırtlamış gibiler.

Beşinci parça The Twister bir eylem ya da gösteride kaydedilmiş kalabalığın sesiyle açılıyor. Hemen ardından vokalin radyo efekti verilmiş girişi bana belki de albümün açılış parçası bu olmalıydı diye düşündürdü. Bununla birlikte yine hüzünlü bir parça olmuş. Aslında biraz şaşırıyorum. Evet, 41 sene önceki albümde de hüzün vardı ama hareket ve agresiflik de vardı. Parçalarda akılları baştan alan dur kalklar, geçişler vardı. Gerçi aradan geçen onlarca yıl var. Şüphesiz müzisyenlerin hayatlarında neler oldu bitti. Albüm boyunca duyduğum en leziz gitar solosu bu parçada üçüncü dakikanın ortalarında başlıyor. Bu arada albümde gitarın ve özellikle soloların en yoğun olduğu parça da budur.

Melancholias Kingdom, tıpkı ikinci şarkı In The Mist gibi tınılıyor. “Silent is not a crime” sözünü ise yıllar önce bana “Konuşmuyorsun demek ki suçlusun” diyen sana gönderiyorum. Hemen ardından başlayan Urban Silk ise çok özel bir şarkı. Çünkü parçanın ikinci dakikasında başlayan bir “daraarad daaraa” bölümü var ki deyim yerindeyse ölünü toprağını alıp atıyor. Dinleyici bir anda aydınlanıyor olduğu yerde 🙂 Akıllıca düşünülmüş. Yine naçizane bir öneri olarak, ben olsaydım bu parçayı bitiş parçası yapardım. Müthiş!

Son şarkı Radyo Hatırası. Evet, albüm de bir de Türkçe şarkı var. Ancak Bakırel’in Türkçesinin geçen yıllar içerisinde zayıflamaya başladığını tebessümle fark ediyoruz. Albümdeki en uzun lirikler bu şarkıya ait ve Selen Tekeli tarafından yazılmış.Parçanın ilk yarısı akustik olarak devam ederken tam ortasından itibaren müthiş bir giriş yapıyor davul ve belki de albüm boyunca olmadığımız kadar hareketleniyoruz ve böylece albümün sonuna geliyoruz.

Henüz yılın başındayız. Konuşmak için çok erken olabilir ancak şüphesiz bu yıl yayımlanan en değerli albümlerden birisi bu albüm oldu sevgili okur. Asia Minor’ın birleşmesi bile büyük olayken bir de albüm çıkarmaları… Grubun bu yeni kadrosuyla Türkiye’ye konser için gelmesi belki mümkün olabilir. Ancak elbette devam eden pandemi döneminde bu biraz zor görünüyor. Bu arada albüm Spotify’da yayımlandı. Muhtemelen Youtube’a da yüklenir. Yazıma son verirken “Radyo Hatırası”ndan bir sözle veda ediyorum:

Bir ömür boyu sessizlik için, gerçek sonsuzluğu aradım içimde... Umarım Asia Minor’ın sessizliği bir daha bu kadar uzun sürmez.

DÜZELTME & EKLEME: Yazıyı yazdıktan sonra sevgili Eril Tekeli ve Setrak Bakırel beğenilerini ilettiler. Çok vahim bir hata yaparak Lionel Beltrami’nin vefat ettiğini yazmıştım ancak kendisi ciddi sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmış. Bunu düzelttim ve kendisine acil şifalar diliyorum. Ayrıca Crossing In Between parçasında grubun ilk albümünde yer alan bazı şarkılarının isimleri geçiyormuş, bunu gözden kaçırmışım. Setrak Bakırel hatırlattı sağ olsunlar. Bir güzel yorum da aşağıda, Rainbow45‘ten Salih Karagöz’den geldi. Her birine ilgileri için teşekkür ederim.

Black Omen – Demo (Kaset)

Geçen yılın yetişmeyen yazılarından sonuncusu da bu yazı olacak. Geçtiğimiz yıl, çok sevdiğim Black Omen grubunun ilk olarak 2003 yılında yalnızca CD olarak yayımlanan tek demosunu, Vaykorus Tapes kaset formatında ve yine çok az sayıda bastı. Ben bu albümün basılacağını duyduğum günden itibaren hemen her gün takipte olmama rağmen Aralık ayında basılacağı duyurulan kasetler Kasım ayında basıldı ve anında tükendi.

O an yaşadığım hayal kırıklığını tarif edebilmem imkansız. Çünkü 2004 yılında henüz Lise 2’deyken hayatımda dinlediğim ilk black metal demosu Black Omen’ın bu albümüydü. İnanılmaz bir şekilde, yıllar sonra bu adamların hepsi arkadaşım oldu ve sağ olsunlar yıllardır da karşılıklı büyük sevgi ve saygı besliyoruz birbirimize.

Ben söylenenden daha erken basılıp neredeyse duymaya fırsat kalmadan tükenen bu kaseti edinebilmek için son bir çırpınışla grup üyeleriyle irtibata geçtim ve sağ olsunlar bana kendileri için ayırdıkları çok az sayıdaki kopyadan birini ulaştırdılar. Tolga ve Serkan Abi sayesinde toplam 66 adet kopya basılan kasetin 61 no.lu kopyasına sahip oldum.

Kasetin kartonet tasarımı ve diğer grafik işlerini sevgili kardeşimiz Onat yapmış. Hem deck’te hem de walkman de dinledim. Ses kalitesi de şaşırtıcı derecede iyi. Kartonetin iç kısmında tüm şarkı sözleri ve grubun demo CD’de yer alan kadrosunun fotoğrafları yer alıyor. Bu fotoğrafta yer alan dörtlüden günümüzde yalnızca Serkan Abi halen aktif olarak grupta. Gerçi Baran Abi de aktif olarak grupta çalmasa da üretim sürecine halen destek veriyor.

Sahip olduğu amatör ruh, çiğ soundu, insanüstü vokalleri, sözleri ve melodikliğiyle bu albüm, hayatıma yön veren ve müzikal zevkime katkı sağlayan albümler arasında yıllardır yer alıyor. Yıllardır sormayı unuttuğum bir soru var. Orijinal tasarımda kapaktaki kişi kim? Gerçek biri mi? Kim bilir, belki de bir süre sonra plağı da çıkar ve cevabı orada buluruz. Sizce de harika olmaz mı?

2020 Yılımın Özeti

Mad Max: Fury Road filmini ilk kez sinemada izlerken filmin ilk aksiyon sahnesiyle koltuğumdan öne doğru fırlamış, bir daha da geriye yaslanamamıştım. İşte öyle bir yıl oldu 2020.

Blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldiniz. Bu özet yazıları, yıllardır her yılın sonunda yazdığım bir tür hesaplaşma, skor tutma, istatistik verme, racon kesme, kuyruğu kıstırma ve yazılması en uzun süren yazılar oluyor. Haydi, türümüzün son birkaç yüzyıldır yaşadığı en sıkıntılı yıllardan biri ve belki de en sıkıntılısı olan 2020 yılını nasıl geçirmişim hatırlayalım.

Bu yıl önceki yıla göre blogla daha çok ilgilenmeme rağmen, okuyucu sayımız biraz düşmüş. Ancak yazı sayısının önceki yıla göre ciddi oranda da arttığını söylemek lazım. Toplamda 80 yazı yayımlanmış blogda. Blogun son dört ayında WordPress ciddi bir güncelleme alarak “Blok” tasarımına geçti. Bunu okuyucu olarak siz fark etmediniz. Ancak içerik üreticisi olarak ben, ilk aylarda çok ciddi sıkıntı çektim. Ancak sonradan uyum sağlamayı başardım ve yazılar gelmeye devam etti. Tam 10 sene önce yazdığım “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazım bu yılında reyting rekortmeni. Hemen ardından Türkiye’nin belki de ilk ve tek Gillette Blue 3 ve Mach 3 koleksiyoncusu olmamı ispatlar şekilde, “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazım en çok okunan yazım oldu. Ciddi bir sağlık problemi yaşadıktan sonra yazdığım “Bir Reflü Macerası” yazım en çok okunan üçüncü yazı oldu. Buna çok sevindim çünkü internette çok az yerde bulunabilen bir diyet ve yasaklılar listesini yayımladım bu yazıda. Umarım okuyan herkesin işine yaramıştır o liste. Google’a “münazara” yazarak bana ulaşan çok ciddi sayıda okuyucu olması sevindirici. Çünkü ben yıllar önce yazdığım o yazıma ek olarak bir yazı daha yazdım ve ilk yazıyı okuyan okuyucuların bu ikincisini de okumasını görmek iyi. Bloga en çok ziyaretçiyi arama motorları göndermiş. Bunun dışında sırasıyla Facebook, Twitter, Linkedin ve Instagram okuyucu göndermiş. Bu sene birkaç özel yazı için ilk defa reklam vereceğim. Bugüne kadar reklamdan bir kuruş kazanmadım. Ancak yıl içerisinde bazı özel yazılar yazmayı planlıyorum. Bunlar için reklam vereceğim. Bir de yakında My Resort için bir Instagram hesabı açmayı düşünüyorum. Ancak yazılarıma link veremeyeceğim için bunu nasıl yaparım ya da neye yarar, bunu iyice planlamam lazım.

İhsan Oktay Anar‘ın çeşitli dergilerde yayımlanmış küçük öykülerini derlediğim şu iki dosya (İhsan Oktay Anar’ın Minik Öyküleri Derlemesi ve İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma) bu yıl en çok indirilen içerikler olmuşlar. Bu yıl onun İngilizce basılan tek kitabı olan The Book Of Devices‘ı aldım. Blogda en çok tıklanan görseller yüksek lisans diplomam ve reflü beslenme alışkanlıkları listesi olmuş. Haa bir de Gandalf var tabi. Bu yıl ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Almanya ve can Azerbaycan’dan gelmiş. İngiltere’den yapılan 86 girişin ise en az yarısının bizim Seval olduğundan eminim 🙂

Şimdi gelelim aylık performanslara ve yaşananlara:

Ocak 2020: Yıl içerisindeki en kötü yazım performansı bu ay olmuş sadece 3 yazı! Bunlardan bir tanesi de zaten 2019 yılımın özetiydi.
:: Geçen yılın en büyük müzikal keşiflerinden birisi olan Altın Gün ön plana çıkmış. Bana göre şimdiye dek çektiğimiz en iyi cover videolarından birini çekmişiz ve Altın Gün yorumuyla “Kolbastı” çalmışız. Sağ olsun Cem‘in bağlama da akmış gitmiş valla 🙂
:: Yıllar sonra nihayet blogun arka planını değiştirmişim. Ayrıca Gillette tıraş bıçağı koleksiyonum için de ayrı bir sayfa açmışım.

Ocak 2020’de kullandığım üst resim

Şubat 2020: Toplam 5 yazı. Eh, fena değil. Bu ay yılın hareketlenmeye başladığı, Covid-19‘un duyulmaya başlandığı bir aydı. Başımıza neler geleceğinden habersiz, öylece bekliyorduk.
:: Alper ve Özge nişanlandı. Bu yılın ilk düğün/dernek haberi Alperler’den geldi. Hep birlikte Ankara’ya gittik. Böylece Özge’nin ailesiyle de tanışma imkanımız oldu. Yıl içerisinde de pek çok arkadaşımızın güzel haberlerini almaya devam ettik.
:: Kendime nihayet bir masaüstü bilgisayar toplayabildim. Tabi bu gelişmede en büyük pay Kerem Bey‘in ve Lütfi Abi‘nin. Sağ olsun Kerem Bey’in bir kıyıda kalmış emektar bilgisayarını aldıktan sonra ram ve SSD takviyesi yaparak şu anda da kullandığım bilgisayarı hayata döndürmüş oldum.
:: Yağız ve Alper’le birlikte, şimdiye kadar yaptığımız en prodüksiyonlu videomuzu yaptık. Yıllardır severek dinlediğim büyük üstat Ennio Morricone’yi de andık böylece.
:: Kendime bir 75-300 odak uzunluklu zoom lens aldım. Böylece özellikle dolunaylarda çok daha güzel görüntüler çekebilmeye başladım.

Mart 2020: Bu ay toplam 8 yazı yazdım. Ayrıca çok fazla sayıda eski yazımı da güncelledim. Özellikle eski görsellerin linkleri öldüğü için blogun arka planında epey hummalı bir çalışma devam ediyor. Ülkede de bu aydan itibaren Covid salgını ciddi bir boyuta taşınmıştı. Yakın zamanda iki arkadaşımız HazalUtku ve BetülMustafa yeni evlerine taşındılar. Ayrıca bu ay Antalya’ya bir eğitim çıkmıştı, Yunus Emre‘yle birlikte gidecektik. Ancak Covid nedeniyle iptal edildi.
:: Orta Dünya’ya ait yepyeni kitaplar yayımlandı ve ben hepsini kitaplığıma ekledim. Şu anda birkaç eksik dışında gayet iddialı bir Orta Dünya kitaplığım oldu.
:: Ali Sami Yen‘e bir kere daha, bu sefer de Alperler’le gittim. Orada Özlem ve Ceyhun da ekibe katılınca müthiş bir gün ve müthiş bir maç oldu. Galatasaray’ımızın o yıl seyirciyle oynadığı son maçtı bu. Bir hafta sonra tüm ülkede Covid alarmları çalmaya başladı.

:: Çok uzun süredir arşivime katmak istediğim Daft Punk‘ın Random Access Memories isimli albümünün plağını nihayet alabildim.
:: Yıllardır karşılaştığım en kötü virüs bilgisayarıma bulaştı. Hep duyduğum ama bir şehir efsanesi olarak dinlediğim .remk virüsü bilgisayarıma bulaşıp tüm dosyalarımı şifreledi ve şifre için benden 980 dolar para istediler. Neyse ki (hala şükrediyorum) %99 oranında yedeklerim sayesinde kayıpsız olarak kurtuldum. Ancak bu bana yaklaşık 1 haftaya mal oldu.

Nisan 2020: Pandemi ülkeyi kasıp kavurmaya başladı. Evlere kapandık. İşe dönüşümlü olarak gidiyoruz. Karamsarlığın en üst düzeyde olduğu bir aydı. Arkadaşlarımız bir biri ardına evlilik tarihlerini ertelediler. Bu ay 8 yazı yazmışım.

:: Yıllar sonra arşivden bulunca Hobbit’in orijinal illüstrasyonlarını yayımladım. Eğer gözden kaçıran varsa muhakkak indirip arşivlesin.
:: Ülkemizin rock ve metal müzik kültüründe önemli bir paya ve yere sahip olan Çağlan Tekil bu ay hayatını kaybetti. Geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sürede komada yaşam savaşı verdi ancak daha fazla dayanamadı. Bu yazıda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.” demiştim. Birkaç ay sonra Head Bang son bir sürpriz yapacaktı.
:: Mach3 koleksiyonuma iki önemli parça eklemişim.
:: Bir süredir uğraştığım fotoğraf stoklama işlemini nihayet yapabilmişim. Bu sayede ayın çok daha net fotoğraflarını çekebiliyorum.
:: Halen daha hayatımızın en büyük maceralarından biri olarak nitelendirdiğimiz Gelibolu Maceramıza ait yıllar sonra bir keşif yaptım. Üstelik yıllar önce yazılan yazılardaki görselleri de güncelledim.

2012 Aralık

Mayıs 2020: Pandemi tüm ülkede devam ediyor. Nisan ayına göre biraz daha iyiye gidiyor durum. Bu ay yine 8 yazı yazmışım. “Evde kal“manın en büyük faydalarından birisi bu oldu. Bir de elbette bu yılın bizim için en büyük, en önemli ve en güzel olayı var: Mert Ekin dünyaya geldi.
:: İhsan Oktay Anar’ın daha önce hiç okumadığım bir öyküsünü keşfettim: Rabnûma. Yıllardır üstadın kaleminden yeni şeyler okumuyoruz. Bu öyküsü de 1989 yılında kaleme aldığı bir öykü. Tarzının oturmaya başladığı dönemler. Hoca bu öyküden 5 yıl sonra da Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlayacak.

:: Aylardır beklediğimiz mucize gerçek oldu ve sevgili yavrumuz Mert Ekin dünyaya geldi. Pandeminin ortasında, gözden uzak ve tedirgin geçen birkaç günün ardından yuvasına geldi. Ben bu satırları yazarken Mert’in 8 aylık olmasına birkaç gün kaldı. Buraya da yeni doğan değil de şimdiki halinin bir fotoğrafını ekliyorum. Yılbaşında çektik.
:: Bu yılın en iyi projelerinden birini daha başarıyla tamamladım. Mini vidalama makinesi yaptım. Bu projeyi yaparken bana destek olan Türker, Süha ve Murat‘a bir kere daha teşekkür ederim.
:: Bu yılın en gurur verici çalışmasına imza attık hem de neredeyse tüm arkadaş gurubumuz bir arada! 19 Mayıs’ta “Hoş Gelişler Ola” marşını çaldık hep birlikte ve ortaya yıllar sonra bile keyifle hatırlayacağımız güzel bir video çıktı. Emeği geçen tüm dostlara bir kere daha teşekkür ederim. Bu arada üç kardeş birlikte yer aldığımız ilk müzik videomuz da bu oldu.

:: Murat İlkan‘ın Fanus albümünün hatalı basılan ilk plağını aldım. Hem Murat İlkan’ı çok sevmem hem de koleksiyon değeri olan bir ürün olduğu için hiç kaçırmadım. Plak dinlenebiliyor ancak mastering’i çok yetersiz ve parçalarda çok ciddi hatalar var.
:: Nereden esti bilmiyorum ama daktilo alırken dikkat edilecek konulara ilişkin güzel bir yazı yazmışım. Bu sene çok okunan bir yazı olmadı ama reytinglerinin giderek arttığını görüyorum. Birkaç seneye blogun önemli yazılarından birisi olabilir.

Haziran 2020: Bu ay sadece 4 yazı yazmışım. Rehavet oldu tabi. Bütün ülke de tıpkı benim gibi rehavete kapıldı. 1 Haziran’da pandemi yasakları sona erdi. Covid 19’da tünelin ucunda birazcık ışık görmüşken, vak’a sayılarını nihayet 100’ün altına düşürmüşken ve tam da tedbirlerin korunması gerektiği yaz sezonun açılışıyla tüm tedbirler kalktı. Aylardır kapalı kalan halk bir anda hiç olmayacağı kadar dolaşıma çıktı. Bankalar insanlar tatile gitsin diye kredi verdi. Tatil sezonuyla çakışmasın diye üniversite sınavı ertelendi. Bunun bedelini de elbette birkaç ay sonra çok daha şiddetli bir şekilde ödeyecektik.

:: Mustafa, Massive Agressive isimli iç dekorasyon butiğini açtı. Başlangıçta steampunk esintili objelerde kısa sürede Instagram’da beğenileri toplamayı başardı. Her geçen gün satış ağını da genişletiyor.
:: Alper’le birlikte en sevdiğimiz Türk gruplarından olan Pentagram’ın en sevdiğimiz iki şarkı This Too Will Pass ve Lions In A Cage’i coverladık.
:: Yıllardır istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve kendi el yazımı bir fonta dönüştürdüm.
:: Ülkemizde basınında da yer alan ancak kimsenin tek bir kare fotoğrafını bulamadığı dergiyi Seval sayesinde Almanya’dan buldum. Seval’in Almanya’dan bana yaptığı son iyilik bu olacaktı. Çünkü bir süre sonra İngiltere’ye taşınacaktı.

Temmuz: Bu ay blogda 7 yazı yazmışım. Önceki yıllarda genede tatile falan gittiğimiz için Temmuz pek yoğun geçmezdi ancak bu sene Covid’den dolayı evlerde kaldığımızdan fena bir ortalama değil.

:: Biricik dostum Selçuk Ceylan‘ın yepyeni iki kitabını daha okudum. Selçuk’un yazdığı kitap sayısı 6’ya ulaştı.
:: Yılın en iyi dolunayını yılın en sevdiğim ayında yaşadım. Ender ve Alper’le birlikte Ghost’un Ritual parçasını coverladık.
:: Büyük üstat, çağımızın en büyük müzisyenlerinden Ennio Morricone hayatını kaybetti. Türkiye’de kendisinden ve eserlerinden en çok bahseden bloglardan birisi olan My Resort’ta, olabildiğince güzel bir yazı yazarak uğurladık ustayı.
:: Utku ve Alper’le pizza yeme yarışmasına katıldık. Ben dereceye giremedim ama Alper ikinci, Utku üçüncü oldu.
:: Hayatımın en sessiz sedasız doğum günlerinden birini geçirdim. Aynı dönemde In Flames, Clayman albümüne 20. yıl özel baskı yayımladı. Ben de bu albüm ve Fury filmi için birkaç yeni baskı tasarladım.

:: Okulda bu yıl düzenlenmeye başlayan çevrimiçi Öğrenci-Mezun Buluşmaları etkinliğinde bölümümüz ve mesleğimiz adına bir sunum yaptım. Keyifli bir akşam oldu. Bir kere daha, beni davet eden sevgili hocalarıma ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Blogda bahsetmesem de bu yıl bu şekilde pek çok çevrim içi etkinlik oldu. Covid-19’un hayatımıza kattığı farklı tecrübelerden birisi de bu oldu.
:: Çok kıymetlim ve yıllardır eski baskıları astronomik fiyatlarla satıldığı için alamadığım Nur Yoldaş’ın Sultan-i Yegah albümü yeniden plak olarak basıldı. Üstelik şeffaf, kırmızı renkli ve gatefold olarak. Hemen aldım.

Ağustos 2020: Yaz bütün rehavetiyle devam ediyor. Covid yavaş yavaş ülkeye yeniden yayılmaya devam ediyor. Gerçek rakamların kelime oyunlarıyla gizlendiği yönünde toplumda ciddi bir kuşku ortaya çıktı. Bir süre sonra bu kuşkuların haksız da olmadığı görülecekti. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım. Bu ay hem Koray ve Tuğba‘nın hem de Alper ve Özge’nin düğünleri vardı. Koray ve Tuğba’nın Antalya’daki düğününe gidemedim.

:: Alper tam 14 yıl sonra Eskişehir’den taşındı. Blogda yazdığım en depresif yazılardan birini yazdım. 2020’nin en kötü anlarından birisiydi veda anı. “Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.”
:: Kiracı olarak oturduğum evde büyük bir tadilat yapıldı. Ustaların da temiz çalışmamasından dolayı toparlanmak epey uzun sürdü. Ancak yine de ustaların hakkını yemeyeyim, en azından kısa sürede tamamladılar. Temizlik uğraştırdı biraz.
:: Özge ve Alper’in düğünü oldu. Bursa’ya gittim düğün için. Corona’nın gölgesinde korka korka yaptığımız, çok şükür kimseye de bir şey olmadan tamamladığımız bir düğün oldu.
:: Gillette Blue 3, beni şaşırtarak üç büyükler (Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş) renklerinde tıraş bıçakları çıkardı. Koleksiyona bir anda üç bıçak daha eklenmiş oldu. Ülkenin en iddialı koleksiyonuyum.
:: Bir klasik olan Fahrenheit 451‘i okudum. Kitap başta sarmadı, epey zorladı ancak sonradan çok hoşuma gitti. Filmini izledim ve çizgi romanını sipariş ettim. Bir de Eskişehir’de Fahrenheit 451 isimli bir sahaf keşfettim. Mehmet‘in sayesinde Devran’la tanıştık. İlerleyen günlerde de Devran’dan epey bir kitap alacaktım.

Eylül 2020: Covid’e karşı alınan önlemlerin göstermelik olduğu anlaşıldı. Özellikle Kurban Bayramı’yla birlikte memleketin dört bir yanına dağılan vatandaşlar sayesinde en küçük köylere bile virüs ulaştı. Nisan ayından daha beter bir duruma doğru ülke sürükleniyordu. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım.

:: Grafik tablet aldım. Okulların açılmayacağı ve derslerin uzaktan yapılacağı anlaşılınca bir fırsatçılık ülkesi olan Türkiye’de 300 liralık ortalama grafik tabletler 600-700 liralara fırladı. Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim uzatan yapılacaktır diye açıkladığı gece neredeyse %100 zamlandı tüm tabletler.
:: Yağızhan mezun oldu. Sagopa Kajmer, Yunus EP isminde bir albüm çıkardı. Bu albüm benim yıllar sonra dinlediğim ilk yeni Sagopa albümü oldu.
:: Gıda Dedektifi Musa ÖZSOY’un “Ne Yediğinizi Biliyor musunuz?” isimli kitabını okudum. Yalan yok, gıda endüstrisi hakkında daha önce bilmediğim pek çok yeni bilgi öğrendim. Ayrıca gıda tercihlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladı.
:: Scooter aldım. Xiaomi M365 marka modelli scooter, bu yıl aldığımız en verimli aletlerden birisi oldu. Özellikle şehir içi ulaşımda büyük bir devrim yarattığını söyleyebilirim.

Ekim 2020: Blog açısından iyi geçen, 9 yazılık bir ay oldu. Covid’in daha da kötü bir hal aldığı artık kabul edildi ve yeni tedbirler alındı. Bu ayın diğer bir özelliği ise Sertan ve Ayşe‘nin biricik yavrucukları Özüm dünyaya geldi. Mert doğduğunda yaşadığımız heyecanı, bu sefer de Özüm için yaşadık 🙂

:: Şevkiye‘nin teleskobunu ödünç aldım. Aynalı teleskop hiç kullanmamıştım. Ancak kurduktan sonra epey bir keyif verdi.
:: Bir devrin sonu geldi ve Head Bang 6, Çağlan Tekil’in yarım bıraktığı işi tamamlamak için son kez yayımlandı. Head Bang devri sona erdi. Müthiş bir bir veda sayısı olmuştu.
:: Efendi, 2020 yılı içerisinde tam üç tane single yayımladı. Bu yıl umarım yeni albümleri çıkar.
:: Plak koleksiyonumdaki ilk long playlerden biri olan Kamuran Akkor’un Boşver Üzülme plağı için yıllar sonra bir kapak yaptım.

Kasım 2020: Yıl sonu yaklaştıkça doktora teziyle ilgili kaygılarım da tavan yapmış durumdaydı. Covid’in tedavisine dair her kanalda aşı çalışmalarıdan bahsediliyor. Biz de yeni bir dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Bu ay 5 yazı yazabilmişim.

:: Yıllardır kitaplığıma katmayı çok istediğim Harry Potter’ın resimli baskılarını Merve’nin hediyesiyle aldım. Kitaplarım açısından bu yılın şüphesiz en müthiş olayı buydu. Aynı dönemde bir de Buz ve Ateşin Dünyası isimli Game Of Thrones evreni kitabını aldım.
:: Anneannem Kars’ta vefat etti. Yıl boyunca uzak akrabalarımızın, birkaç tanıdığımızın Covid’den dolayı vefat haberini almıştık. Ancak anneannemin vefatı hepimizi yaraladı. Onu bu şekilde kaybetmek tarifsiz. Hala da ne diyeceğimi bilmiyorum. Gidemedik göremedik. Işıklar içinde uyusun, mekanı cennet olsun.

Aralık 2020: Yılın son ayında 8 yazı yazmışım. Bu yıl da böylece bitmiş oldu. Covid’e karşı geliştirilen aşı haberleri büyük bir mucize gibi karşılandı Dünya’da. İnsanlar umut beslemeye başladılar. Çünkü ekonomi çok kötü durumdaydı. Aşı haberleri ve ülkedeki bir takım siyasi gelişmelerden dolayı (Maliye bakanı istifa etti) ekonomide olumlu yönde kıpırdanmalar oldu. Eve kurutma makinesi aldık. Resmen bayram havası yaşanıyor günlerdir 🙂
:: Tam 15 yıldır bıkmadan, sıkılmadan izlediğimiz Supernatural dizisi final yaptı. Hayatımızın yarısına eşlik etmiş abilerim Sam ve Dean Winchester’a veda ettik.
:: Kendime iyi bir tripod aldım. Bu sene 75-300 objektiften sonra fotoğrafçılığa yaptığım son yatırım bu oldu.
:: Avatar’ın “Verilen Söz” isimli çizgi romanı ilk defa Türkçe yayımlandı.

:: Yıllardır kullandığım emektar bendirimi modifiye ederek yeni bir bendir sahibi oldum. Devrim yaratan akort sistemi sayesinde çok başarılı tonlar elde edebiliyorum.
:: Çok sevdiğim Fury filminin Amerika’dan aldığım soundtrack plağına kavuştum.
:: Cidesphere’in Dawn Of A New Epoch albümünün plağını aldım. Bu yılın en iyi metal işlerinden birisiydi bu albüm.

Bu yıl iş yerindeki üçüncü yılımdı. Önceki yıllara göre biraz daha karamsardım bu yıl. Hayal kırıklıklarım çok fazlaydı. Bu yıl vedaların yılı oldu. Geçici süreliğine de olsa Pınar ve Melike gittiler. Lütfi abi ve Şükrü abi gibi değerli abilerimiz emekli oldular. İsmihan abla emekli oldu. Biricik arkadaşımız, en yakın arkadaşımız Caner ise en büyük darbeyi vurdu ve Zonguldak’a tayin olarak gitti. Üç yılın ardından ilk defa bu yıl şubeler arası ufak görev değişiklikleri oldu. Sevgili oda arkadaşım Hülya Hanım diğer şubeye, kıymetli arkadaşım Sanem Hanım da bizim şubeye geçti ve yeni oda arkadaşım oldu. Masam değişti. Gerçi itiraf etmek gerekirse masamın değişmesine çok ama çok sevindim. Bu yıl uzaktan çalışma kavramıyla tanıştık. Bütün bir yıla baktığımızda da yine iş yoğunluğumuzu Sıfır Atık, mahkemeler, yılın ilk dönemlerinde gürültü şikayetleri oluşturdu. Bu yıl ne yazık ki hiç spor etkinliğimiz olmadı. Sadece iş yerinde değil, Covid’in başlangıcı olan Mart ayından itibaren spor salonlarının kapatılması nedeniyle dışarıda da spor yapma imkanım olmadı. Spor salonu ekibiyle dışarıda görüştük. Enes, tam da bu dönemde askerden geldi. Erhan Abi ve Enes’le birkaç defa buluştuk.

Gelelim Instagrama. Bu yıl Instagram’da çok güzel coverlar paylaştık. Ayrıca koleksiyonla alakalı güzel derlemeler yaptım. Hepsini değil ama bir kısmını aşağıda paylaşıyorum.

Bu yılın da en sekmeyen yazıları dolunay yazıları oldu. Hatta bu sene 12 değil, 13 tane dolunay yazısı yazdım. Bu yazıların en güzel özelliği o dönem sahip olduğum ruh halini çok iyi yansıtmaları. Ayrıca müzikal çalışmalarımız da genellikle bu yazıların içerisinde veriyorum.

Youtube’u çok ihmal ettim. Çok ihmal ettim ve sadece 1 video yayımladım. Belki 2021’de daha dolu geçer. Covid pandemisi aslında evde kaldığımız dönemde film ve dizi izlemek için uygun bir zamandı. Ancak hem Merve’nin hamileliğinin son dönemleri olması hem de Mert’in doğmasıyla birlikte hayal ettiğimiz gibi olmadı film izleme olayı. Yine de Netflix‘te epey bir şeyler izledik. Bunların içerisinden beğendiklerimden bazıları Old Guard, Cinayet Süsü, Nice Guys gibi filmler oldu. Bu arada umarım Old Guard’ın devam filmi çekilir. Şunu fark ettim ki eski filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Fury, Yüzüklerin Efendisi, Kapıdaki Düşman, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi filmleri senede birkaç kere izliyorum. Mesela How I Met Your Mother‘a başladık yeniden.

Halen izlemekte olduğum İkinci Dünya Savaşı’nın En Önemli Olayları isimli belgesel ise hayatımda izlediğim en derli toplu 2. Dünya Savaşı belgeseli. Bu yıl ayrıca Atiye, Breaking Bad, Spartacus ve La Casa De Papel‘i izledik. Netflix dışında bu yıl Mustafa sayesinde Amazon Prime‘ı da denedim ama burada da birkaç eski film dışında yeni bir şey izlemedim. Bunlardan bağımsız olarak 1917 isimli film muhteşem bir WW1 filmiydi. Ayrıca ilk defa izlediğim Bone Tomahawk da yıllar sonra izlediğim en iyi western filmiydi.

Bu yıl edebiyatla dopdolu geçti. Bunda da en büyük pay Hicri Bilakis Kuşçu‘nundur. Bugüne kadar yıl içerisinde okuduğum, aldığım kitapların sayısını tutmazdım. Ayrıca kitaplara dair yaptığım incelemeleri de yazmazdım. Onun yılbaşından hemen önce verdiği Metis Ajanda 2020 – Ya Kebikeç! sayesinde bu envanteri günden güne tutabildim. Bu ajandanın en güzel yanı, ihtiyacınız olan her şeyi içeriyor olması. Önemli günleri, dolunay takvimi, özel sözler, yazarları eserlerinden alıntıları (ki bunlar bile başlı başına bir okuma kaynağı), küçük bir not bölümü, telefon rehberi ve birkaç faydalı bilgi. Yoğun geçen bir yıl olmasına rağmen baş ucumdan kitabı hiç eksik etmedim. Bu yılın ilk kitabı Borges’in Ficciones: Hayaller ve Hikayeler oldu. Burada yer alan Artificos kısmı müthişti. Bu yıl okuduğum en iyi kitaplar ise Alamut, Malafa ve Sapiens oldu. Bunu Herkes Bilir ve Meteor Avı‘nı yarıda bıraktım. Ayrıca Zaman Makinesi ve Fahrenheit 451‘den çok etkilenip çizgi romanlarını aldım. Bu yıl çeşitli yollarla (satın alarak, hediye olarak, takasla, ücretsiz olarak ve hibe edilerek) elime toplam 93 kitap geçmiş. Bunlardan 30 tanesi Jules Verne kitapları.

Jules Verne demişken, hayatımın Jules Verne’yle dopdolu geçen yıllarından birisiydi. Yılın ortalarında Murat Haser isimli ülkenin en büyük Jules Verne koleksiyoncusuyla tanıştım internetten. Paylaşımları üzerinden epey muhabbet ettik. Bu sayede benim tamamladığımı sandığım bazı serilerin eksik olduklarını görüp tamamladım. Ve İthaki koleksiyonumu sadece son kitap (46 no) eksik olmak üzere tamamladım. ALFA Yayınlarının “Olağanüstü Yolculuklar” serisine başladım. Bu serinin güncel bir seri olması nispeten işimi kolaylaştıracak.

Müzik. Bütün yıl boyunca dinledim. Hastanede doğum için kontrole gidince de dinledim, sabahları işe giderken de dinledim. Kulaklığım bozuldu ve aylardır servisten gelmedi. Dışarıdayken idare ediyorum başka kulaklıklarla. Bir gün Ender’le buluşmuştuk. Arabada radyoda bir şarkı duydum. Giriş melodisi acayip hoşuma gitti. Yıl boyunca da dinleyip durdum: Kahraman DenizUzak Gelecek. Oluyor böyle takıyorum bazı şarkılara. Mesela hiç tarzım olmamasına rağmen Kül, Dünya’dan Uzak ve Kentsel Dönüşümler isimli şarkıları da çok beğendim. Sagopa Kajmer’in de girişteki strachleri çok hoşuma gittiği için Pankart isimli yeni şarkısını beğendim. Bir de keşif yaptım ki keşfettikten sonra defalarca dinledim. İstanbul Şarkıcıları isimli oluşumun Köroğlu Dağları isimli şarkısı. 1980 yılında yayımlanmış. Müthiş bir şarkı. Bir de bahsetmezsem olmaz, Ouzo Bazooka‘nın Space Camel isimli şarkısı var ki klibiyle falan muazzam. Mert’i kucağıma alınca bunu açıp dans ediyoruz. Gerçek saykodelik budur!

Metal müzik dünyasında ise epey gelişmeler yayımlandı. In Flames, Clayman albümünün 20. yılına özel bir EP yayımladı. Eski şarkıların yeni düzenlemelerini içeriyordu. Yeni düzenlemelerin hiçbirini beğenmedim. Ancak albümün remastered halini beğendim. Deftones, Ohms isimli albümünü yayımladı. Albüm aklımı başımdan almadı ama kötü de değildi. Önceki albümden çok daha iyiydi. Deftones ayrıca başyapıtları White Pony’nin 20. yılına özel bir Anniversary Edition yayımladı. White Pony x Black Stallion isimli bu double albümde ilk albümün remastered şarkıları ve remiksleri yer aldı. Remikslerin bazıları resmen bambaşka şarkılar olmuşlar. Çok beğenmedim. Katatonia, City Burials isimli yeni albümünü yayımladı ancak olmadı, yaprak kımıldamadı bende. Yine bir başka grup Linkin Park da Hybrid Theory albümlerinin 20. yılına özel bir albüm yayımladılar. İçerik olarak çok zengindi ancak çok da pahalı olduğu için almak mümkün değildi. Yine de eski videolarını yeniden düzenleyip renkleri ve çözünürlüğü olağanüstü hale getirdiler. Sırf bu bile yetti de arttı. Yıllar sonra oturup Linkin Park dinledim. Hatta şu anda da In The End çalıyor.

Ülkemizde de müzik piyasası covid’e rağmen üretkendi. Konserler olmadı ama gruplar evlerinde üretti. Grupların bir dönem evlerinden yaptığı cover ve akustik çalışmaları beğeniyle izledim. Bu yılın en yeni yepyeni grubu benim için Bipolar Architecture oldu. Heretic Soul‘dayken de çok beğendiğim Sarp‘ın yeni grubu. Depresif melodilerin üzerine yaptığı vokali özellikle beğendim. Şu anda grubun üç şarkılık bir EP’si ve bir de single çalışması var. Bu yıl umarım onların adına daha iyi geçer. Canımız ciğerimiz Pentagram‘ımız yeni bir albüm çıkarır diye bekliyorduk ancak “Bu Düzen Yıkılsın” isimli bir single yayımladı. Bir de video çekti. Beğenmedim. Ancak şu açıdan mutlu oldum ki Pentagram yola sekiz kişi olarak devam edecek gibi görünüyor. Cidesphere, bu yılın en iyi albümlerinden birini çıkardı: Dawn Of A New Epoch. Yılın son aylarına denk gelmesine rağmen Spotify’ım da ilk üçe girdi albüm. Özellikle Sacred Patronage bu yıl favori metal şarkım oldu. Sabhankra bu yıl yeni bir materyal üretmedi, konserler verdi. Ancak 2021’de yeni bir albüm yayımlayacaklar. Yani aslında bu dönemi onlar da üretmek için kullandılar. Bu yıl onlarca albüm çıktı elbette ancak belki de bunları ben de ilerleyen yıllarda keşfedeceğim için buraya fazla detay yazmıyorum. Son olarak baş tacım Black Omen‘in ilk demosu kaset formatında yayımlandı. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım için detay vermiyorum.

2020’nin ilk aylarında verdiğim bir yedek parça siparişi vardı. Aralık ayının ilk haftası geldi ve yanlış geldi. Yeniden sipariş oluşturdum bekliyorum. Ayrıca Pioneer servisinden hala kulaklığımı bekliyorum. Umarım bunlar bu yıl gelir. Koray’ın istediği Mor ve Ötesi – Deli parçasının davul videosunu hala çekemedim. Onu bitireceğim. Sercan’la bu yıl üç kere görüştük. Ocak ayında Eskişehir’e geldiğinde ve Alper’in düğününde. Volkan’la ise görüşemedik hiç. Sercan‘a doğum gününde güzel bir kolaj video yaptık. Beğenmedi 🙂 Bursa’dan isimsiz bir mektup geldi. İçerisinde uzunca bir plak listesi vardı. Beni nereden buldu, ismime ve adresime nasıl ulaştı bilmiyorum. Ama iç içe de sevinmedim değil. Zaman zaman açıp okuyorum.

Yazmayı yukarıda unuttum ama kardeşim Mustafa, Kocaeli Üniversitesi’nden Osmangazi Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Dolayısıyla iki yıldır süren çilemiz nihayet bitti. Nihayet yeniden Eskişehir’de toplandık. Bu yılın güzel gelişmelerinden bir tanesiydi bu. Tabi ki bir diğer Mustafamız da nihayet gitti Trabzon’da nişanlandı Kübra’yla. Mustafa şüphesiz son yıllarda hayatımıza giren en değerli adamlardan. Ama Kübra da o kadar müthiş bir insan ki bazen diyorum acaba Mustafa’yı mı daha çok seviyoruz Kübra’yı mı 🙂

Bu yıl Ferit sağ olsun bana bir sürpriz yaparak hazırladığı exlibrisi göndermiş. Ben de mektuplarımda kullanıyorum bunu. Kendisi yıllar sonra Kütahya’dan ayrıldı. İzmir’e tayini çıktı. Elbette Kütahya demişken bir diğer sevgili kardeşimiz Gürcan‘dan da bahsetmezem olmaz. O da bir kere Eskişehir’de beni ziyaret etmişti. Pandeminin hızlanmaya başladığı günlerdi. Sonrasında iade-i ziyaret fırsatım olmadı. Ama 2021’de şartlar düzelirse Gürcan’ı Kütahya’da ziyaret etmeyi planlıyorum.

Evet, yılın özeti yazılarımın olmazsa olmazı olan Hedefler bölümüne geliyoruz. Bakalım geçen sene kendimize hangi hedefleri koymuşum, neleri başarmış, neleri yapamamışım. En önemlisi de, önümüzdeki yıl neler yapmak istiyorum? 2020 yılı için hedeflerim şunlardı:

  • Elektronik davuluma bir ilave crash zili almak (Olmadı, alamadım. Ancak bozuk bir aksamını tamir ettirdim)
  • Kendime yeni bir bilgisayar toparlamak ve bunu olabildiğince ucuza yapmak. (Harika! Bunu başardım!)
  • Bir şarkıyı baştan sona düzenleyip cover olarak yayımlamak. (Bunu da yaptım sayıyorum, çünkü birkaç şarkıyı baştan sona olmasa da coverladık ve düzenleme yaptım)
  • Konsept bir fotoğraf çalışması yapmak. (Başarısız sayıyorum. Gerçi Alper’in düğününde epey bir çektim ama olsun, bu hedefi yazarken hayal ettiğim şeyi yapamadım)
  • Tank maketimi bitirmek. (Olmadı, yapamadım)
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak. (Olmadı, alamadım)

Evet, hedefler açısından çok da parlak geçmemiş anlaşılan. Moral bozmayalım ve kendimize 2021 için yeni hedefler koyalım. Önceki senelere kıyasla daha minimal hedefler koyuyorum çünkü Covid-19’un ne zaman biteceğini kestiremiyorum. Buyurun:

  • Elektronik davuluma ilave bir crash zili almak
  • Tank maketimi bir diorama ile bitirmek
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak
  • Doktoramı bitirmek
  • Eğer covid-19 nihayet tüm ülkede sona ererse iki farklı zamanda tatile gitmek
  • Alper’in isimsizini bitirmek

Bir önceki yıl şöyle yazmışım: “Umarım 2020 pozitif şeylerle dolu bir yıl olur. Hayatımızın belki kökten değişeceği, belki dibe vuracağımız, belki de göklere çıkacağımız bir yıl olacak. Hazırlıklı olmakta fayda var.” Hazırlıklı olamadık açıkçası. Yıl boyunca çok fazla şey kaybettik. Sevdiğimiz insanları, yakınlarımızı kaybettik. Afetler ve hastalıklar yüzünden çok insan öldü. Ama pek çok yavru da bu yıl gözlerini açtı hayata. Mert Ekin, bizim için bu yılın tek güzel şeyi oldu. Her şeyden habersiz, üç beş kişilik dünyasında yaşamaya devam ediyor 🙂 Ben bu yıl da buralarda olacağım sevgili okur. Bu yazıda unuttuğum bir şeyler muhakkak vardır. Lütfen bana yazın, hatırlatın. Umarım 2021 yılı her birimiz için daha farklı ve daha güzel olur. Unutma, gökte dolunay olduğu sürece Dünya’dan bir çift göz ona bakacak.

Cidesphere – Dawn Of New Epoch

Bu yılın son plağı, Cidesphere‘in bu yıl yayımlanan ve büyük beğeni toplayan albümü Dawn Of A New Epoch. Bir önceki gün elime ulaşan plağın ve aslında aylardır dinlediğim albümün yazısını yazmaya hemen başlayalım.

Ankaralı melodik death metal grubu Cidesphere’in tam 18 yıl sonra yeniden bir araya gelip çıkarttıkları ikinci albümleri Dawn Of A New Epoch, Alman Testimony Records tarafından basıldı. Albüm cd ve iki farklı renkte plak formatında basıldı. Ben “maroon” denilen kırmızı ve beyaz dalgalı olan plak baskısını aldım. Dediğim gibi albümü zaten ilk iki single çıktığı günden beri dinlediğim ve merakla beklediğim için bu plağın siparişini grubun vokalistine vermiştim. Plakların ülkeye geldiği gün de hemen iletişime geçtim ve aldım.

18 yıl aradan sonra gelen albümde kadroya Türk metalinin yüz akı, taçsız kral Goremaster‘ın katılması bile metal ortamlarında beklentiyi epey bir yükseltmişti. (İlk albümde çalan Onur Ertem‘e de sevgiler saygılar ve selamlar) İlk single olan Reborn Into Extinction yayımlandığı anda “yerli At The Gates” etiketi altında şarkı çokça paylaşıldı ve kesinlikle beğenildi. Özellikle davul partisyonlarını ve rifflerin şekillenmesini ben de kendi adıma benzettim. Albümden çıkan ikinci single ise Plague Of Greed oldu. Soundun ayrışmaya başladığı şarkı da buydu zaten. Melodik death metal adına tipik ögeler içeriyordu bu parça. Ancak ben özellikle vokalleri çok beğendim. Parçaya ilk giriş kısmı o kadar başarılı ki. Çok sürmedi zaten, albümün ilk klibi bu parçaya geldi.

Hemen ardından da albüm tüm dijital platformlarda yayımlandı. Arşivci metalci olunca ille de basılı materyal diye tutturduk. Çok geçmeden de CD ve plakların haberi geldi zaten.

Albümdeki kadroda, vokalde Oral Akyol, gitar ve bass Aydın Aytaç ile Başar Çetin, gitarda Taylan Fırat ve davulda da Goremaster şeklinde. Davullar ve vokaller Erkan Tatoğlu tarafından kaydedilmiş. Miks ve mastering ise Ünsal Özata tarafından yapılmış. Albümün akılları baştan alan artwork’ü Delic Saike‘ye ait. Bana göre albümün en iyisi Sacred Patronage. Hatta eğer çekilecekse ikinci klip muhakkak bu parçaya gelmeli. İlk iki single’la birlikte Sadist, Hate Design ve Death Is Only Ours diğer favorilerim. Yukarıda da bahsettiğim üzere albümün tamamını dinlediğimde, At The Gates’in yanı sıra In Flames’ten de izler buldum. Ve diğer melodik death metal gruplarından da. Cidesphere, “yepyeni” bir şey deneyip ortaya ne olduğu anlaşılmayan bir albüm koymaktansa, taş gibi bir melodik death metal albümü yazmayı ve bunu yaparken de ustalara selam çakmayı tercih etmiş. Bravo! (Hatta kendi kendime hayıflandım. In Flames, şunun yarısı kadar mükemmel bir albüm yapsa bile hala peşinden giderdim.) Neyse albüme dönelim. Albümün 10 parçalık şarkı listesi şu şekilde:

1.Reborn into Extinction04:04
2.Plague of Greed04:18
3.Living Scars04:28
4.Sacred Patronage03:36
5.Sadist05:05
6.Dawn of a New Epoch05:06
7.Death Is Only Ours04:10
8.March of the Backstabbers04:09
9.Hate Design03:49
10.Sui Caedere02:51

Gelelim plağa. Maroon denilen beyaz üzerine kırmızı baskılı tek disk olarak geliyor. Ben gatefold olur diye bekliyordum ancak Almanlar single fold yapmışlar. Neyse ki albümün kartonet bilgilerini ve şarkı sözlerini bir iç zarfa basmışlar. Galiba bunu ilk olarak sleeve olarak düşünmüşler ancak sonradan zarf yapmaya karar vermişler çünkü baskısız zarf, baskılı olanın içinden taşıyor. Bir de zarf üzerinde grubun promo fotoğrafında grup üyelerinin isimlerini ters basmışlar. Bu durum plağın belki sonraki baskılarında düzeltileceği için, mevcut kopyaya değer katan bir ayrıntı.

Açıkçası plağın ses kalitesini CD’ye göre biraz zayıf buldum. Başta pikabın iğnesinden şüphe ettim ancak başka plakları deneyip ses iyi sonuç aldım. Dolayısıyla bu ses kalitesi zayıflığının, plağın baskısından ya da plağa özel yapılan mastering’ten kaynaklı olabileceğini düşünüyorum. Bir yerlerde bu tip renkli plaklar ile picture disklerde ses kalitesinin normal siyah vinillere göre her zaman biraz daha kötü olduğunu okumuştum. Bununla alakası var mıdır bilmiyorum. Ancak koleksiyon değeri çok yüksek olan bir albümü almanın mutluluğu elbette tüm bu ufak pürüzleri geride bıraktı.

Kısacası, bu yıl ülkemizden çıkan en iyi metal albümlerinden birisi ve kendi türünün de en iyisi Dawn Of A New Epoch’u muhakkak arşive katmak gerekiyor. Cidesphere bu albümle yakaladığı başarıyı ve ivmeyi arttırarak devam ederse birkaç yıl içerisinde çıtayı göğe çıkartır. 2021’in hepimizin için daha iyi bir yıl olması gerek ki Cidesphere’i sahnede izleyelim. Ellerinize sağlık!

Fury (2014) – Soundtrack Plağım

Koleksiyonun en nadide plaklarından biriyle daha karşı karşıyayız sevgili okur. Amerika’dan Volkan sayesinde getirtebildiğim 10 inçlik ve 1000 adet sınırlı sayıda üretilmiş bir plak. David Ayer‘in 2014 yapımı filmi FURY‘nin soundtrack plağı. Biliyorsun film müziklerine bayılırım. Yıl bitmeden yazmam lazımdı bu müthiş plağı.

Film, Brad Pitt‘in başrolünde oynadığı bir 2. Dünya Savaşı filmi. Fury isimli bir Amerikan Sherman tankı mürettebatının savaşın son günlerinde yaşadıklarını konu alıyor. 1945 yılında Almanya’da savaş bitmek üzere ve acemi bir erin, çok uzun süredir birlikte savaşmaya alışmış tank ekibiyle yolu kesişir ve olaylar olaylar… Hayatımda izlediğim en iyi tank filmi. Filmin en az kendisi kadar hoşuma giden diğer unsuru ise Steven Price‘ın bestelediği müzikleri olmuştu. Böyle olunca filmin piyasaya sürülen tüm formatlarını topladım, yetmedi bir iki tanesini de kendim tasarlayıp bastım. Aşağıdaki fotoğrafta görülen super-jewel box tamamen kendi üretimim.

Plak 2015 yılındaki Record Store Day‘e özel olarak yukarıda da bahsettiğim üzere 10 inç olarak basılmış ve Birleşik Devletlerin yabancı ülkelerdeki askeri birliklerine gönderilmiş. Kartonet ve plak üstü baskısı o dönemin plaklarına benzer şekilde hazırlanmış. Şarkı listesi şu şekilde:

A1April, 19452:42
A2The War Is Not Over1:47
A3Fury Drives Into Camp1:50
A4Airfight3:04
A5Emma2:33
B6This Is My Home3:43
B7Machine3:21
B8Still In This Fight3:39
B9Wardaddy Piano Theme1:08

Plakla ilgili belki de en büyük eksik, filmin tema müziği olan Norman‘ı içermemesi. Gerçi Emma isimli parça da çok benziyor ama neden böyle bir seçim yaptılar anlamadım. Plağın içerisinden siyah beyaz bir kartpostal çıkıyor. Plak 10 inç olduğu için klasik pozumu veremedim ama bu da çok güzel olmadı mı yahu 🙂

TR Rock Tarihi 1, Yeraltı Kütüphanesi, Bu Toprağın Çağdaş Ozanları

Bu yıl benim için kitapların yılı oldu diyebilirim. Pandeminin ilk günlerinde (çok daha iyi tedbirlerin olduğu zamanlarda) ve Mert‘i uyuturken epey kitap okuma fırsatım oldu. Sadece okumalık değil, koleksiyon ve arşivlik de pek çok kitap geçti elime. Çok büyük bir ilgiyle takip ettiğim Head Bang‘in altıncı ve son sayısı bu yıl yayımlanmıştı. Şüphesiz müzik yayıncılığı adına bu yılın en dikkat çekici yayını bu oldu. Bunun dışında okuduğum kitaplar ise büyük bir gecikmeyle Türkiye Rock Tarihi 1 – Saykodelik Yıllar, Yeraltı Kütüphanesi ve Bu Toprağın Çağdaş Ozanları oldu. Haydi şimdi bu kitaplara şöyle bir göz atalım.

Yıllar önce 2013’te ilk baskısı yayımlanan Türkiye Rock Tarihi 1, ülkemiz müzik yayıncılığının en önde gelen isimlerinden biri olan Güven Erkin Erkal‘ın yıllardır süren koleksiyonculuk ve arşivcilik merakının olabilecek en iyi meyvesi. Kitap iki cilt halinde planlanmış. İlk cilt olan “Saykodelik Yıllar” 2013 ve 2014 yıllarında iki baskı yapmış. Ülkemizde rock ve metal müziğin tarihin anlatırken Güven Abi konuyu en baştan ele almaya karar vermiş. Dolayısıyla bu cilt, sadece rock ve metal müzikseverlerin değil, ülkemizde müzikle ilgilenen herkesin sahip olması gereken bir başucu kaynağı niteliğinde. Rock ve metal müziğe gelmeden, ülkemizde pop, jazz ve blues’un maceralarını anlatarak işe başlamış. Eserde ülkemizin “ilklerine” sıkça değinilmiş ve pek çok belge sunulmuş. Bu açıdan arşive koyulması muhakkak gerekli bir kitap olmuş. Özellikle son kısımdaki plak rehberi (kronolojik liste) Türkiye’de daha önce yapılmayan bir tasnif çalışmasının bir sonucu. Elinizde referans olacak bir rehber niteliğinde. Aradan geçen bunca yıla rağmen Güven Abi halen ikinci cildi yayımlamış değil. En son 2017 yılında bir tweet atmış yakında geliyor diye ama en ufak bir gelişme yok.

Güven Erkin Erkal’ı, Anadolu Üniversitesi Rock Kulübü olarak davet etmiştik biz okuldayken. Volkan‘la ve Alper‘le birlikte epey uğraşıp emek verdiğimiz bir organizasyon olmuştu. O programda belki de bu kitabın temelini oluşturan bir sunum yapmıştı. Ne olmuş nasıl olmuşsa ben böyle bir kitap yayımlandığını bile kaçırmışım. Yıllar sonra fark edince hemen sepete attım ve bir solukta okudum. Bu yıl okuduğum en iyi müzik kitabı kesinlikle buydu.

Yeraltı Kütüphanesi, aslında konsept olarak Güven Erkin’in çalışmasına benziyor. Hatta kitabın yazarı Koray Sarıdoğan tarafından kitapta kendisi için ayrı bir başlık bile açılmış ve pek çok yerde övgüyle bahsediyor. Kitabın son 40 sayfasında ise kesinlikle ilk defa göreceğiniz ve sizi ciddi anlamda şaşırtacak pek çok belge ve fotoğraf yer alıyor. Bu anlamda yazar cidden çok iyi bir arşiv ve literatür çalışması yapmış. Bu açıdan kendisini tebrik etmek gerek. “90’lar Türkiye’sinde Altkültür: Rock, Dergi, Fanzin, Edebiyat” alt başlığıyla yayımlanan eserde önce Türkiye’nin 90’lardaki kültürel durumuna kısaca değinmiş. Daha sonra başlıklar halinde ülkemizde yayımlanan müzik kitapları, dergiler ve fanzinler ile edebi eserlere değinmiş. Çok da güzel bir iş yaparak bir de 2000’ler sonrası için bir okuma listesi vermiş. Kitabın son kısmı ise röportajlara ayrılmış. Altan Öktem, Aptülika, Çağlan Tekil, Murat Beşer ve Şenol Erdoğan ile yaptığı röportajlara yer vermiş. Yazar büyük bir samimiyetle Çağlan Tekil’le yaptığı röportaj sırasında Baron’un ona burun kıvırdığını bile yazmış 🙂 Bu elbette onun için unutulmaz bir anı olmuş ve kitabı da onun anısına atfetmiş. Tıpkı TR Rock Tarihi gibi, bu kitap da özellikle fanzin ve dergi yayıncılığı için bir katalog görevi göreceğinden kitaplıkta bulunmalıdır.

Son olarak Sibel Karagöz‘ün bu yıl yayımlanan “Bu Toprağın Çağdaş Ozanları” isimli kitabını okudum. Biraz üzülerek söylemem gerekirse kitabı çok da beğenmedim. Sibel Karagöz’ün bu kitapta da yer verilen bir yazısını daha önce okuduğumda şarkı sözleriyle kurguladığı cümle yapılarını çok orijinal bulmuştum. Ancak daha önceki tarihlerde yazdığı çeşitli yazıları derlediği bu kitapta, neredeyse tüm sanatçılar için aynı şeyi yaptığını görünce açıkçası biraz sıkıldım. Kendi adıma beni düşündüren ve sindiremediğim bir diğer husus ise kitapta yer alan sanatçıların seçimleri. Kitapta 21 farklı isme yer veriliyor. Düşünün ilk sıralarda Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, Fikret Kızılok gibi kalitesi çok net, ülkenin sadece müzik değil, başlı başına kültür tarihine adlarını yazdıran sanatçılar yer alıyor. Ancak sonlara doğru seçilen isimler “Dolu Kadehi Ters Tut”, “Emir Can İğrek”, “Evrencan Gündüz” gibi diskografisi daha az, profesyonel müzik yaşantısının henüz başında olan çevrim içi ünlü isimler var. Belki de evet, yirmi yıl sonra bu isimler de müzik tarihine adlarını yazdıracaklar ama Aşık Veysel’in, Barış Manço’nun olduğu bir listede bunlar ne arıyor diye soruyorum. “Ozan” olabilmek bu kadar kolay mı? Ben yazarın yerinde olsaydım kitabımı iki bölüm halinde hazırlardım. İlk bölümde ölümsüz isimlere yer verirdim. İkinci bölümde ise bu yeni seslere merhaba derdim. Elbette şunu da söylemezsem olmaz, bu ülkenin müzik tarihinde “çağdaş ozanlığa” yönelik bir çalışma yapıp da ülkenin pop müzik tarihinin belki de son yirmi yılının en iyi albümlerinden birini yapan, yepyeni bir soluk getiren, çizgisiyle rengiyle sözleriyle melodisiyle yüz akı olan Mabel Matiz nasıl unutulur? Aklım almıyor. Yeni baskısı olursa yazarın eklemesi gereken tek şey Mabel Matiz ve Maya albümü olmalıdır.

Bendir Modifikasyonu

Yıllar önce aldığım ancak dikkatsizlik sonucunda üst derisinde ezilme ve delinmeler meydana gelen bir bendirim vardı sevgili okur. Bunu üniversitedeyken almıştım. Aradan geçen yıllar hem akord mekanizmasında hem de plastik üst derisinde deformasyona yol açtığı için acaba yeni bir bendir nasıl alabilirim diye planlar yapıyordum.

Derken imdadıma lise arkadaşım Emirhan yetişti! Eskişehir Bendirhane‘de çalışıyormuş! Melih Özmen ustayla birlikte yepyeni bir tasarımla bendirler üretiyorlarmış. Emirhan’ın yanına birkaç defa uğrayınca aklımda şöyle bir fikir uyandı. Acaba bendeki bendirin kasasını koruyup bu yeni tasarımlarına göre modifiye edebilirler miydi?

Önce tasarımdan söz etmem lazım. Geleneksel tip bendirlerde üst deriyi gerdirmek için vidalı sistem ya da iç kısımdan iple gerdirme kullanılıyor. Tıpkı eski bendirimde olduğu gibi. Ancak Melih ve Emirhan işe biraz pratiklik katmışlar. Kasnağın çevresine bir iç lastik (evet bisikletten aşina olduğumuz) yerleştirip sibop ağzını bendirin iç kısmına gelecek şekilde monte ediyorlar. Deriyi ise bu lastiği kapatacak şekilde kaplayıp içten sabitliyorlar. Böylece dışarından bakıldığında bendirin yalnızca derisini görüyoruz. Kasnak görünmüyor. Peki akord işlemini nasıl yapacağız? İşte bu da işin en güzel yanı. Az önce bahsettiğim o siboptan el pompası yardımıyla bir miktar hava basarak ya da hava bırakarak ton ayarını yapabiliyoruz. Saniyeler içerisinde!

Bu durum sahne esnasında inanılmaz bir rahatlık ve pratiklik sağlıyor. Gerçek deri ve ahşap gibi doğal malzemeden üretilmiş bendirin her ne kadar iç kısmında plastik bir iç lastik bulunsa da görsel olarak dış kısımda herhangi bir metal aparat olmaması daha şık bir izlenim uyandırıyor.

Elimdeki eski tip bendiri modifiye edebilirler mi diye sordum Melih’e. Yanıt olumlu olunca gidip teslim ettim. Bir süre sonra yeni bendiri yapıp teslim ettiler. Üstelik yanında bir de küçük el pompasıyla! Çok daha şık ve çalma kolaylığı üst düzeyde. Yeni bir bendir almaktan çok daha ucuza yeni ve modifiye edilmiş bir bendirim oldu.

Bendirhanede yapılan tüm bendirler el yapımı. Üzerine gerilen derinin kesilmesi, isteğinize bağlı olarak üzerine sembol ya da şekil çizilmesi ve iç bezemelerin tamamı el işçiliği. Vurmalı çalgılara, özellikle de bendirlere ilginiz varsa muhakkak takip edin ve daha iyisini yapıp bir adet sipariş verin 🙂

http://www.instagram.com/bendirhane/