Category Archives: Melodik Mevzular

Müziği ve müzikle ilgili herşeyi içeren yazılar bu kategoridedir.

Sonbahar Başlıyor Gökyüzünde

Between the grinder and the abattoir – Öğütücüyle mezbaha arasında,
Such are the landscapes of grief – Şunlar hüznün manzaralarıdır:
Grayness and glitz – Grilik ve parıltı,
Glitter and gehinnom – Işıltı ve cehennem.
Between tedium and fright – Bıkkınlıkla dehşet arasında,
Such is the song of the nether World – Şunlar aşağıdaki dünyanın şarkısıdır:
The hissing of rats – Sıçanların tıslaması,
And the jarring chants of angels – Ve meleklerin kulak tırmalayan ilahileri.

Sağlık sorunları nedeniyle biraz gecikti bu yazı. Sonuçlarını bilemiyorum, umarım daha iyi haberler alırım bir sonraki aya kadar.

Geçenlerde pasifagresif’te okuduğum bir yazıdan sonra, Darkside isimli bir davulcu radarıma girdi. Şansıma birkaç hafta sonra da bu adamın çaldığı grup olan MGŁA’nın (Mıgva diye okunuyor) yepyeni bir albümü çıktı. Black metal türündeki bu albüm, çok uzun süre sonra baştan sona sıkılmadan dinlediğim bir black metal albümü oldu. Grubun şöyle ilginç bir yanı var ki şarkılarına isim olarak numara veriyorlar. Son albümleri Age Of Excuse’da yer alan “II” isimli ikinci parça benim için albümün en iyi şarkısı. Yazının en başında okuduğunuz sözler ise bu şarkının nakarat kısımları. Her ay yazdığım dolunay yazısına neden bu sözlerle başlama gereği hissettim? Belki de sözlerin çarpıcılığından, belki de tamamen çarpık ve karşıt duygulardan bahsetmesinden dolayı. İşte ruh halim. Hoş geldiniz.

Bu ay dolunayın en mükemmel konumunu birlikte izledik bizimkilerle. Özlem ve Ceyhun’un nikâhlarını belki de böyle kutlamış olduk. Varlığından haberdar olduğum ancak daha önce gidip de hiç oturmadığım bir kıyıda buluştuk. Olanca soğuğa, esen rüzgara rağmen dolunayın sudaki silueti bizi olduğumuz yere çivilemeye yetti de arttı bile. Bazen böyle karanlık gecelerde, bağırıp çağırmak geliyor içimden. Sonra aklıma şu söz geliyor, belki daha iyi bir yol bu, diyorum.

ishould

“Sana hiçbir şey söylemeden her şeyi anlatmanın bir yolunu bulmalıyım.”

nouvelleTuxedomoon isimli grubun 1985 yılında çıkardığı “In A Manner Of Speaking” isimli şarkıdan bir söz bu. Şarkının orijinal sahibini bir kenara bırakıp Nouvelle Vague’un 2004 yılında yaptığı covera kulak veriyorum. Zaten bu sözleri bu denli anlamlı kılan da onun tarzı ve ses rengi bence. Blogun kendi başına yaptığı en güzel keşiflerden biriyle daha karşı karşıyayız. İşte, az önce black metalle başlayan satırlarımız şimdi muhteşem bir bossa nova düzenlemesiyle devam ediyor. Böyle yalın albüm kapakları, tek bir bakış yetiyor aklımı almaya. Yukarıdan atılmış bir bakış, tertemiz duru bir yüze yerleşmiş bir gurur ifadesi, öne çıkık bir çene. Tüm bunlar bir yerlerden tanıdık geliyor böyle anlatınca.

Ağaçların altında oturduğumuz o gecede, sudaki ışık kırıntılarını izlemek sadece bana değil, ekibin tamamına keyif vermiş olacak ki geride kalan yorgunluktan çok az bahsettik. Alper’in neşesi yerindeydi. Dolunaylarımı iyi bildiğinden olacak, anın tadını çıkarmaya çalıştı. Ağaçların yaprakları gökyüzüne muhteşem bir çerçeve çiziyordu. Rüzgar hafiften esiyor, su sanki bizi dinliyormuş gibi kıpırdamıyordu. Eskişehir’de sonbahar böylece başlıyordu. Belki bir sonraki dolunayda gökyüzü bulutlara teslim olacak. Belki bu seni nice uzun aylar boyunca son görüşüm olacak. Her şey daha iyi olmalı artık.

sonb01

Dolunay’da Şarkılar

agus19moon

Yazın son dolunayı da geldi ve geçti! Bu yaz, belki de tüm ömrümün en çabuk yazı oldu, bitti desem yeridir. Çaresizce son sıcaklara tutunmaya çalışıyoruz resmen. Son üç beş günde geldi, günümüze yerleşti şu soğuklar. Sanki yaz mevsiminde değiliz. Moraller bozuk, canlar sıkkın. Sağ olsun, bu ay dolunayı Eda‘nın sayesinde ölümsüzleştirdik.

Parça parça oluyor çoğunlukla yazmak. Çok uzun süredir bu saatlerde yazı yazmıyordum. Bir haber beklerken, hiç dayanamadığım Öyle Kolaysa başladı çalmaya. Hiç kolay değil. İnan hiç kolay olmuyor. Gölgelerde yaşıyordum bir zamanlar. Şimdi belki ışığa çıktım ama bu sefer de senin gölgenden kaçıyorum. Kim bilir kaç satırı sildim nokta koymadan. Ah yalnızlık ve gece! İnsanı aşık eden, üzüntüden öldüren, düşünceden kanser eden iki kötü yoldaş. Uzak durmak “hiç kolay değil”.

Sana baktıkça kanım kaynıyor, kalp atışlarım hızlanıyor, sanki o an gördüğüm her şey ve “her beyaz” sen oluyorsun. O an nasıl bir özgüvenle doluyorum anlatamam. Dün gece de yine öyle hissediyordum. Bir an kendimi, ömür boyu unutamayacağım o rakamları tekrar ederken buldum. Sonra dehşetle irkilip telefonumu kapattım. Yerimde doğruldum aniden. Neredeyim ben? Neler hayal ediyorum böyle? Tüm bu ağrılarımdan sonra nasıl oluyor da, yüreğimdeki acı galip gelebiliyor? İsimler geçiyor aklımdan, dakikalar saatleri kovalıyor ama isimler dönmeye devam ediyor hiç durmadan. Hangi mektubumdaydı unuttum, saniyelerin sesi ve kalem kâğıttan çıkan hışırtılarla geçiyor günler demiştim. Şu anda burada durum daha farklı. Burada duyduğum ses Deniz’in sesi. “Bu sabah bir umut var içimde.

boyalida

Son olarak, uzaktasın artık. Göremiyorsun, inanmıyorsun. Susmuşsun belki de. Bilmiyorum. Biz bu ay şu aşağıdaki videoyu kaydettik. Split-screen cover denilen mevzuya girdik uzun süre sonra yeniden. Mabel Matiz‘in Boyalı da Saçların isimli şarkısında geçen şu melodiyi duyduğum günden beri unutamıyorum. Cansın ve Alper‘le birlikte hissettiğimiz gibi çalıp kaydettik önce. Cansın İstanbul’dan gönderdi videosunu. Alper ve benim çaldığım kısımlar ise Eskişehir’de çekildi malum. Sonra sağ olsun Yağızhan bizim için ses miksajını yaptı. Video kurgusunu ise ben yaptım. Bu yazın son dolunayı için güzel bir hatıra olsun diye 🙂

Temmuz Dolunay’ı – Küçük Bir Tatil

Yılın en güzel ayı geldi çattı. Belki doğduğum ay olduğu için böyle dediğimi düşünüyor olabilirsin. Ancak Temmuz, o güzel zamanlarımızı en çok hatırladığım ay. O yüzden bu ayın her şeyi gibi dolunayı da çok özel. Bu ay, dolunay vaktinde evde olmayacağım. Bu çok iyi. Çünkü bir balkonla sınırlı kalmayacak buluşmamız. Koskoca bir sahil olur belki önümde. Ya da zifiri bir tepe. Bilmiyorum. Ancak bu işin kötü tarafı, o gece önümde bilgisayar olmayacak. Yazıyı bir gün erkenden yazmak zorunda kalıyorum.

Yola çıkıyorum birazdan. Bir süre Antalya civarında olacağım. İlk defa bir yolculuğa -biraz da heves ederek- tüm ekipmanımla çıkıyorum. Umarım dönüşte, elimde çok güzel kareler olacak. Bir albümüm var. İçerisinde en özel fotoğraflarını ekliyorum. Kimse de dönüp bakmıyor nasılsa. O albüme tek bir kare bile ekleyebilirsem kafi.

yapboz

Dönüşüm muhteşem olacak. Tam on yıldır bir yapıp bir bozduğumuz ancak bir türlü bitmeyen, “extreme” zorluktaki 2000 parçalık yapboz nihayet bitti. Onunla ilgili bir yazı ekleyeceğim. Bir de erken doğum günü hediyesi olarak Canon‘un 50 mm f/1.8 STM  sabit odak uzaklıklı objektifini aldım. Canon Günlükleri serisinde bahsedeceğim. Doğum günüm tatile denk geleceği için çok bir atraksiyon olmayacak. Ama gelenek haline geldiği için, yine de bir doğum günü yazısı okuyacaksın.

deadmanGeçen gün Halil Abi‘yle 1995 yapımı “Dead Man (Ölü Adam)” filmine gittik festival kapsamında. Çok uzun süredir siyah beyaz film izlemiyordum. Halil Abi’nin tavsiyesiyle gittiğimiz filmler, cidden sinematik açıdan kaliteli filmler oluyor. Bu film de hem oyunculukları, gencecik Johnny Depp’in performansı, hem bir western üstelik fantastik de sayılabilecek bir western oluşu, hem de Neil Young‘ın bestelediği film müzikleriyle sinema tarihinde kendine bir yer edinmiş. Western türünü çok sevmeme rağmen, nasıl oldu da bugüne kadar karşıma çıkmadı diye çok şaşırdım. Filmden çıktığımızda Halil Abi’nin arabayı neredeyse şehrin diğer yakasına park etmesi sayesinde filmi ve müziklerini konuşacak epey zamanımız oldu. Haftanın şüphesiz en iyi keşfi bu oldu benim için. Senin sayende keşfettiğim tüm o soundtrack albümünü hala dinliyorum, itiraf ediyorum. Umarım sen de bunu beğenirsin. Görüşmek üzere.

Head Bang 4’te Neler Var?

headbang4_1.jpgSıkış tepiş masamda oturmuş, belki de haftalar önce yazmam gereken bir yazıyı nihayet yazabilmenin mahcubiyetle karışık mutluluğunu yaşıyorum şu anda. Bir üst rafta duran, şu anda Türkiye’nin en eli yüzü düzgün metal müzik yayını olan Head Bang‘in dört sayısına ve hatta dördüncü son sayısına bakıyorum. Bu sayının diğer sayılara göre çok daha kalın olduğunu (220 sayfalık bir ansiklopedi) hemen en başta söyleyeyim. Çağlan Tekil ve arkadaşları, her geçen sayıda kaliteyi daha da yukarıya taşıyarak devam ediyorlar yola.

En kalın sayı olmasının yanında, ilk defa bir Türk Metal ikonunu kapağına taşıması bakımında da dördüncü sayı Head Bang’in en önemli sayısı oldu bana göre. Bookazine denilen formatta yayımlanan ancak en nihayetinde bir dergi olan Head Bang’in bu sayısında, kapakta Dr. Skull‘un maskotu kuru kafa Vehbi‘nin biraz “makyajlı” bir görüntüsü yer alıyor. Derginin de en iddialı röportajlarından birisi Dr. Skull’la yapılan röportaj şüphesiz. Çok büyük ihtimalle 2019 yılında yerli metal piyasamızdaki en büyük olay Dr. Skull’un yıllar sonra gelen birleşme haberi ve akabinde gelen konser oldu. Dr. Razor ismiyle sahne alan Razor’un müthiş performasına birkaç şarkıda Dr. Skull’un asıl elemanları da eşlik edince tarihi bir gece yaşanmıştı. Velhasıl, o geceye ve grubun en güncel durumuna ilişkin okuyabileceğiniz en kapsamlı röportaj bu sayıda yer alıyor.

headbang4_07 Okumaya devam et

Hayal Kırıklıkları: In Flames – I The Mask, Mikado Ses Sistemi

In Flames – I, The Mask

in-flames-i-the-mask.jpg

Zamanında her yeni In Flames albümü öncesinde, çıktığı günde ve sonrasında defalarca yazan bir blogun, My Resort’un geldi hale bak sevgili okur. Hayır ama, bu durum blogun değil, In Flames’in suçu. Dünya müzik literatürüne “Çok bozdular abi” sözcüğünü kazandırmakla kalmayıp iki de bir bunu pekiştiren bir şeye, In Flames diye tanıdığımız şeyden bambaşka bir şeye dönüştüler. Melodik death metalle başladıkları kariyerlerine rock grubu olarak devam ediyorlar. Bu nedir?

Kim, hangi otorite, hangi müzik sitesi bunlara “Abi başarınız giderek artıyor, kalite yükseliyor” diyor da, bu abiler her defasında bir öncekini bile aratan işler yapıyorlar? Pasifagresif‘te bu albümle ilgili inanılmaz güzel, her kelimesine katıldığım bir inceleme yayımlandı. Benim gibi, eski bir In Flames hayranı olan yazar belki de her birimizin içini acıtan şu haklı tespiti yapmış: “Eskiden şarkı sözlerine, kelimelerine, parça numaralarına kadar ezbere bildiğimiz grubun şu anda davulcusu ve bassçısı kim bilmiyoruz“. Lan bu kadar doğru bir tespit olamaz. İşte, In Flames bize bunu yaptı: Bizi kendisinden soğuttu. Üzdü. Kimiz oğlum biz? Aklı başında son albüm Come Clarity‘den, yani 2006’dan beri bekleyen, aradaki albümlerde tek tük çıkan güzel parçalarla avunan bir nesiliz lan. Umudu kesmedik. Bu sene de olmadı, belki bir sonrakine olur diyenleriz.

In-Flames-Band

Bence son on yıldır ve 2019’da, In Flames’in sıkıntısı şu: İsveç’ten vazgeçtiler. Amerikalı oldular. Grubun DNA’sı Avrupa’ya, İskandinavya’ya kodlanmışken, Amerika’dan adam almak, yılın yarısını oralarda turnede, bilmem nerelerde geçirmek neden? Gruptan giden adamlar bir araya gelseler, Öz Hakiki In Flames diye grup kursalar, şu anda içinde benim de olduğum milyonlarca fanları hazır, stok şeklinde bekliyor. Anders, artık scream vokal yapamıyor. Anders’in işine artık clean vokal yapmak geliyor. Grup korkuyor, lan sert bişey çıkmasın sakın, diyor. Sert oldu galiba, daya hemen çocuk korosunu, diyor. Metal müzik yapmak istemiyorlar. İmaj yumuşuyor, çocuklar görüyor her yerde.

Bak, yazmaya başladığımdan beri yeni albüm I, The Mask’ı dinliyorum. Bir tane de yeniden açtığım parça yok. Yok yani. Olmadı. Olmadı In Flames.

Düzeltme: Bir şarkısının sözünü yazmıştım. Tolga düzeltti sağ olsun. Sildim.

Mikado 2+1 Ses Sistemi

mikado

Aman diyeyim, sakın diyeyim sevgili okur. Alma. Aldırma. Mikado‘nun MD-2200 modelli 2+1 ses sisteminden bahsediyorum. Önceki hafta, durup dururken 4+1 ses sistemim arızalandı. Sol kanalı komple kaybettim. Kabloları falan kurcaladım belki düzelir diye. Ancak nafile. Düzelmedi. El mahkum girdim internete, kendime yeni bir 2+1 ses sistemi araştırmaya başladım. Kendim sonradan ilave aparatla birer çıkış daha çoğaltırım diye düşündüm. Araştırırken hepsiburada.com‘da satılan Mikado MD-2200 2+1 ses sistemini gördüm. Sözüm ona bilmem kaç liradan 150 liraya düşmüştü. Yorumlarına baktım. “Tam bir fiyat performans canavarı” diyen mi, “Çok başarılı, basslar çok iyi” diyen mi, hatta “cızırtı yapıyor” diyenlere “cızırtı falan yapmıyor, kabloları değiştirin” diye karşı çıkanlar mı ararsın… Ben de “Eh, deneyeyim bari” dedim.

Hemen, ertesi gün kargolandı ve kısa sürede elime ulaştı. Şu anda kullandığım ses sisteminin sadece subwoofer’ı büyüklüğünde bir kutu geldi. Gerçekten küçük bir sistemdi. Hoparlörlerin her biri en fazla 200 gr ağırlığında, inanılmaz tırt bir malzemeden imal edilmişti. Benzer şekilde subwoofer da. Bu kadar paraya bu kadar malzeme kalitesi Mesut’cum, dedim. (Ben kendime Mesut’cum derim.) Takayım da fişe, göreyim şu fiyat performans canavarını, dedim ve fişe taktım. Aletten ses çıkmadı. Ses kablosunu biraz eğip bükünce bir ses geldi ama sesten çok, dip sesti bu ve o anda fark ettim: Alet boştayken dahi dip ses ve cızırtı veriyordu! Aman yarabbim!

Hiç üstelemeden, bir kere daha denemeden, kutusuna koyup naylonlara sarıp, güzelce ambalajını geri paketledim ve iade ettim. İade süreci “Sürat Kargo” ile olduğundan, bunun da çok az şubesi bulunduğundan biraz sancılı oldu ama sonunda paramı geri aldım. Mikado’ya, takadoya falan bulaşma sevgili okur. Logitech ve Creative’in ölüsünde bile bir fiyaka var. İşin en güzel tarafı şu oldu. Aynı akşam bozuk sistemi açıp bir kontrol ettim. Birkaç vidayı sıktım, gevşettim ve yeniden çalışmaya başladı 🙂

Arşiv Tamam: Black Omen – Darkness Is My Essence

blackomen04Black Omen adını ilk defa duyduğum 2004 yılının üzerinden 15 sene geçmiş. Geçen bu sürede grup, bir demo ve dört albüm yayımlayarak ülkemizin diskografisi en kalabalık black metal gruplarından birisi haline geldi. Grup üyeleri ülkenin dört bir yanında (Eskişehir, Ankara, Trabzon, İstanbul) yaşıyor olsa da Black Omen halen Eskişehirli bir grup! Son çalışmaları Darkness Is My Essence ise, hem o derin mavi rengiyle hem ilk defa kaset olarak da basılmasıyla hem de yıllar sonra gelmesine rağmen hayal kırıklığı yaratmayan kalitesiyle başımızın tacı oldu.

Albümü geçen gün hem kaset hem de CD formatında Eskişehir’de tek satış noktası olan Adımlar Kitabevi‘nden aldım. Bu aşamada Serkan abiyi ve Ali‘yi epey darladım, bana kızmasınlar 🙂 Özellikle kaset çok sınırlı sayıda (50 adet) üretildi. Tükendi mi bir daha bulmak imkansız. Kasetler, Khufu Records tarafından basıldı. Adını çok duyuyoruz bu aralar. Okumaya devam et

Sabhankra The Dream Is Dead Kaseti

dreamiskaset

Bu ayın ilk günleriydi yazdığımda. Sabhankra‘nın son EP’si The Dream Is Dead, CD formatında değil ama kaset formatında yayımlandı nihayet. EP ile ilgili çok kapsamlı bir yazısı şurada yazdığımdan bu yazıda sadece kasete dair bilgiler vereceğim.

Geçenlerde denk getirip bit pazarından aldığım walkman ile dinledim EP’yi. Lisedeyken defalarca dinlediğim Awake albümünden yıllar sonra baştan sona walkmanla dinlediğim ilk kasetten albüm bu oldu. Diğer Sabhankra kasetlerini hep deck ile dinlemiştim.

Albümü son günlerde ismi giderek duyulmaya, popülerleşmeye başlayan Khufu Records bastı. Sabhankra’dan başka, Yaşru ve Black Omen gibi başarılı ve benim de çok çok sevdiğim grupların işlerini basıyor olmaları nedeniyle Khufu Records’a olan sempatim her geçen gün artıyor. Ülkemiz metal müzik piyasasında ve underground distrolarda bu şekilde, kasete doğru bir ilgi artışı var. Bu beni çok memnun ediyor. Ancak piyasasının artık bitmiş olması nedeniyle de boş kaset bulmak da epey zor bir iş.

The Dream Is Dead, yalnızca 100 kopya olarak basıldı. Bir daha basılmayacak. Bende elle numaralandırılmış 011 ve 017 no.lu kopyalar var. 011 no.lu kopyada tüm grup üyelerinin imzaları yer alıyor. Bunun için başta Savaş Sungur olmak üzere (küçük hediyesi için ayrıca teşekkür ederim) tüm gruba teşekkürler ve selamlar. Sağ olsunlar.

Albümün kapak resmini Martha Sokolowska çizmiş. Kasedin iç kısmında da aynı görselin büyük hali yer alıyor. Üç parçanın tamamının sözleri yer alıyor inlay’de. Grup üyelerinin fotoğrafları Levan Uzbay gardaşıma ait. Albümün teşekkür listesinde başta Ahmet Saraçoğlu ve pasifagresif olmak üzere ülkedeki belli başlı metalci abiler yer alıyor. Kartonetin baskısı gayet başarılı. Siyah beyaz baskıyla birlikte gerçekten dört dörtlük bir izlenim uyandırıyor.

Parçalar? Parçaları zaten anlatmıştık şurada. Aşağıya da bıraktım listeyi. Artık yazı bitiyor. Son bir not, aman diyeyim sevgili okur, tükenmeden muhakkak al arşivine koy bu albümü. Sonra bulamazsın. Sağdan soldan araştırır, hatta bendeki yedek kopyaya bile göz dikebilirsin 🙂

Sabhankra – The Dream Is Dead (2019)

sabhankradream.jpg

Yeni bir yıl başladığında yerli metal müzik piyasasındaki kemik kitle, o yıl dinlenecek yeni albümlerin arayışlarına giriyor. Son iki yıldır da Sabhankra, daha yılın ilk günlerinde bombayı bırakıyor ortalığa. Son yıllarda sertlikten taviz vermek şöyle dursun, bilakis daha karanlık ve hızlı parçalarıyla Sabhankra artık piyasanın amiral gruplarından birisi olduğunu iyice ortaya koyuyor. İşte The Dream Is Dead, bu yükselişin zirve noktasında yepyeni üç parçadan oluşuyor. Takvimler, 2019 Şubat ayını gösteriyor ve Sabhankra yine yayında. Sen de Sabhankra’yı en Türkçe olarak en kapsamlı yazan yerdesin.

Geçen senin sonbahar aylarında yeni bir çalışmanın müjdesini vermişti Sabhankra. Zaten 2018 yılı da konserler ve yeni materyallerle (CD, kaset, tişört) dopdolu geçmişti. Bu noktada da, çok büyük ihtimalle Sabhankra şu anda diskografisi en kalabalık Türk Metal gruplarından biridir ve hatta en kalabalık olanıdır diyebiliyorum. Şu anda metal-archives’te Sabhankra adına 13 farklı çalışması (1 demo, 4 albüm, 4 EP, 2 live, 2 DVD) ve eski adları olan Constantinopolis adına da 2 farklı çalışması (1 demo, 1 albüm) kayıtlı. Tüm bu çalışmaları derlediğinizde karşınıza 70’ten fazla kaydedilmiş farklı şarkı çıkıyor. Aşağı yukarı 16 senelik bir kariyerde ortaya çıkan işler bunlar. Üretiyor adamlar. Durmuyorlar, rölantiye almıyorlar, cepten yemiyorlar, eski materyallerle yetinmiyorlar, yeni yeni yeni sunuyorlar sürekli olarak. O da yetmiyor videolar, dvdler, klipler yayımlıyorlar.

Yavaş yavaş The Dream Is Dead’i konuşmaya başlayalım. Her şey Savaş Sungur’un grubun daha önceki Seers Memoir ve Revenge çalışmalarının albüm kapaklarını da çizen Martha Sokolowska’dan yeni bir albüm kapağı çizmesini istemesiyle başlıyor. Gelen görselden o kadar memnun kalıyor ki ellerinde biriken materyallerden sonuca en yakın olanları hemen derleyip toparlayıp üç parçayı oluşturuyorlar. Şunu hemen en başında belirteyim, bir bütün olarak en sert Sabhankra albümüyle karşı karşıyayız. Grup giderek melodik black metale evrimleşiyor. Bu dönüşümün zirve noktası.

Albüm yine home studio productions tarafından kaydedilmiş. Mastering ve miksaj işlerini ise önceki albümlerden tanıdığımız Ali Sak yapmış. Şu anda yalnızca dijital platformlarda yayımlandı albüm. Ancak kısa bir süre sonra Khufu Records tarafından kaset olarak basılacak. Uzun vadede ise CD olarak basılması pek mümkün değil. Ancak belki ileride birkaç EP birleştirilip split bir iş olarak CD formatında da basılması mümkün olabilir (bu benim temennim).

savasridvanAlbüme adını veren parça, The Dream Is Dead ile başlıyor EP. Altı dakikalık bir kaos başlıyor. Parçanın başından sonuna kadar kesilmeyen blastlar üzerinde melodik rifflerle ilerliyor parça. Burada vokal de olabildiğince agresif. Zaten bu üç parça Savaş Sungur’un öfkesinin de en yoğun halini temsil ediyor. Bir müzisyen olarak ruh halini bundan daha iyi nasıl yansıtabilirdi bilemiyorum. Biz kendisini tanıdığımız için bu çıkarımı rahatlıkla yapabiliyoruz. Parçanın dördüncü dakikası içerisinde ortalama bir solo başlıyor. Bunun çok çok daha iyilerini önceki albümlerde duyduğumuz için buna ortalama diyorum. Albüm bu parçadan son parçaya kadar çok hızlı bir albüm. Bunun da sebebi davulcu Rıdvan Başoğlu. Sonunda söyleneceği başında söyleyeyim, bu albüm performans açısından Rıdvan Başoğlu’nun albümü olmuş. Yani albümü kim dinlerse dinlesin, dikkatleri ilk çeken şey davullar! Diskografinin en hızlı, en teknik parçaları bunlar. Grup üyeleriyle konuşunca da her biri “Rıdvan hız istiyor” diyorlar.

Immortal’ı andıran bir girişle, ikinci parça Blood For Blood başlıyor. Ben bu girişi ilk duyduğumda aklıma hemen Süha Kozbey geldi. Kendisinin Immortal’ı sevdiğini biliyorum. Ancak şaşırtıcı bir şekilde bu parçanın değil de üçüncü parçanın Süha Kozbey tarafından yazıldığını öğrendim. Dönelim parçaya. Bir öncekine göre daha da karanlık bir parça bu. Grubun yakın zamanda Bursa’da olacak konserinde de ilk defa sahnede çalmayı planladığı parça buymuş. Neredeyse yedi dakikalık süresiyle de en uzun parça. Yıllar önce şu yazımda yazdığım kural gereğince, tüm sert Sabhankra parçalarında olduğu gibi bu parçanın da girişinde vokal öncesinde bir scream giriş var.  Tüm bu ana kadar, yazabileceğim en büyük eksiklik klavyelerin eksikliği olabilirdi. Ancak parçanın başında başlayarak sonuna kadar eşlik eden ve son kısımda nihayet trafiği kontrol eden klavye melodisini es geçmiyorum. Bu albüm bir gitar albümü. Ne yazık ki klavyeler çok baskın değil bu sefer. Sadece klavye melodisinin alıp götürdüğü parçalar yok. Elbette ki böyle sert bir albüm albüm kaydetmek niyetindeyseniz klavyelerden fedakarlık etmek durumunda kalıyorsunuz.

Yukarıda “bu albüm bir gitar” albümü diye bir cümle kullandım. Son parça, Fight Back The Piercing Light başladığında bu durum biraz değişiyor. Rıdvan Başoğlu, girişten bitişe kadar “ben varım” diyor. Parça benzer bir trafikle başlıyor ve devam ediyor. Melodik bir solosu yok. Bunun yerine, aralarda blastlarla tırmanan ve twin pedal/melodik rifflerle taşınan bir gövde ritmi var.  Bu şarkı diğer bir yandan, Güneş’e, günışığına savaş açan Savaş Sungur’un bir manifestosu da olmuş durumda. Diyor ki:

“Come together, stand against the piercing light!
Stand strong, fight back the piercing light!

(Bir araya gelin, delip geçen ışığa karşı durun!
Güçlü durun, delip geçen ışığa karşı koyun!)”.

grupsabhankra.jpgUnutmadan, albümün ve grubun 2019 yılı güncel ve uzun yıllar böyle kalmasını dilediğimiz kadrosu:

Savaş Sungur – Gitar, vokal
Süha Kozbey – Gitar
Gürkan Yücel – Bass
Rıdvan Başoğlu – Davul

Genel olarak değerlendirildiğinde, melodiklik olarak öncekilere göre zayıf, ancak hız ve agresiflik olarak zirvede bir EP’den bahsediyoruz. Gruba Rıdvan Başoğlu’nun etkisini artık çok net görebiliyoruz. Her biri çok sevdiğim insanlar, arkadaşlarım olan Gürkan Yücel, Süha Kozbey ve Savaş Sungur’un da bu evrime en başarılı şekilde uyum sağladığına hiç şüphe yok. Black Metal’in melodik sularında yüzüyoruz artık dostlar. Geçen yılın buzulları, dağları (From The Frozen Mountains) artık geride kaldı. Artık öfkemizin doruklarındayız.

EKLEME: Kaset çıktı. İmzalı kopyamı da aldım 🙂 25.02.2019

dreamiskaset

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Headbang – Maya – Doğaç Titiz ve Akın Bağcıoğlu

mag01Aslında geç kaldım yazmak için. Ama bu gecikme Plak Mecmuası‘nın da yeni sayısının yayımlanması yüzünden oldu. Headbang‘in 3. sayısının yayımlandığını görünce heyecana kapılıp siparişi verdim. Daha sonra bir de ne göreyim! Meğer Plak Mecmuası’nın da 4. sayısı yeni yayımlanmış. Mecmuayı da sipariş edeyim, ikisini birlikte yazarım diye düşündüm. Ancak erteleye erteleye yalan oldum. Bir de üzerine kredi kartımı iptal ettirmem durumu gelince, dedim ki iyice gecikmeden bu muazzam bookazine‘i, yani Headbang’in yeni sayısını muhakkak yaz.

Bu yeni sayının şimdiye kadar ki en başarılı kapakla çıktığını belirtmeme izin ver öncelikle. Bu sayıda Çağlan Tekil‘in, en sevdiği gruplardan olan Ghost yine kapakta en üstte yazılmış. Ghost, gerçekten metal midir yoksa rock mıdır, yoksa rock bile değil midir? Şu sıralar yerli yabancı tüm platformlarında ve özellikle Youtube’da bu tartışma yapılıyor. Dergideki Ghost’la ilgili olan yazıyı henüz okumadım. Ancak bana göre son albümüyle küllerinden doğan, yıllardır bir benzerini daha bulamadığım, Immortal‘la ilgili olan röportaj müthiş. Çok büyük ihtimalle Türkiye’de, grupla yapılmış en kapsamlı röportajlardan birini yapmış Zeynep Çolakoğlu. Kendisini birkaç yıl önce Eskişehir’deki bir etkinlikte tanımıştım. Hatta “Büyülü Sözlük” isimli bir de kitabı var ki çoğu zaman mitolojik kavramların anlamlarına bakmak için başvurduğum kapsamlı bir kaynak. Muhakkak kitaplığınızda olması gerekiyor.

mag02

Headbang, bu sayıda ilk defa diğer iki kapaktan farklı olarak mor renkte yayımlandı. Bir de kitap ayracı vermişler. Keşke bir sonraki sayılarında, ilk iki sayı için de birer ayraç hediye etseler. Bu tip nesneler, koleksiyon değeri olan nesneler zira. Yazı çok geciktiğinden bir de bookazine’in tamamını okumak için beklemedim. O yüzden içeriklere dair yorum yapamıyorum. Ancak bir sonraki Headbang yayımlanana kadar bu sayıyı da bitirmeden bırakmayacağım gibi geliyor.

mag03

maya.jpgAylar önce pasifagresif, Mabel Matiz‘in Maya isimli albümü için bir kritik yayımlandığında sitenin takipçileri arasında acayip bir tartışma çıktı. Yazar, bu tartışmaları önceden kestirebilmiş olacaktı ki albüm kritiği yazısında pek çok defa albüme neden kritik yazılması gerektiğini yinelemişti: Çünkü albüm çok kaliteliydi. Sen ne düşünüyorsun bilemem ama bana göre Mabel’in “Öyle Kolaysa” parçası, yılın en iyi pop şarkısı. Çok açık ve net. Benim tanıdığım pop müzik dinlemeyen, hatta gayet ekstrem türleri dinleyen pek çok kişi ve arkadaşlarım, müzisyenler bile parçanın kalitesi konusunda olumsuz bir eleştiri yapmadılar. Maya albümünden çıkan sırasıyla “Ya Bu İşler Ne?“, “Öyle Kolaysa”, “Sarmaşık” ve “A Canım” isimli parçaların her biri gerek sözleri, gerek altyapıları ve gerekse de başarılı klipleriyle bu yıl ülkemizin pop müzik piyasasına şüphesiz altın harflerle kazındılar.

Müzik arşivciliği yapmak çok zor bir olay sevgili okur. Sevdiğin, özellikle takip ettiğin sanatçıların, grupların albümlerini almak zaten farz iken, bir de o yıla, o türe damga mag06vurmuş, zamanla kalitesi anlaşılan albümleri de toparlamak gerekiyor. Örneğin Levent Yüksel‘in “Med Cezir” albümü. Albüm biriktiriyorum, müzik tarihine ilgiliyim diyen birinin arşivinde muhakkak olması gereken bir albümdür bence. Ya da Tarkan‘ın “Aacayipsin” albümü. Hiçbir zaman Tarkan dinleyicisi olmadım ancak bu albümün, pop müzik tarihinde önemli bir yere sahip olduğunu kimse inkar edemez. İşte Mabel Matiz’in Maya albümü de böyle sevgili okur. Çok büyük ihtimalle Mabel Matiz’in kendisi bile bir daha böyle bir albüm yapamayacak. Ülkede de en azından üç dört sene böylesine her parçası hit olan bir albüm çıkmayacak. Albümün yalnızca müzikal başarısı da değil söz konusu olan. Tüm albümün kliplerinden, sözlerinden ve melodilerinden, Mabel’in sahne kıyafetlerine kadar bir tema, bir bütünlük taşıyor olmasından bahsediyoruz. Ellerine sağlık, Barış Manço ve Erkin Koray‘ın ülke müziğinde bir dönemi başlattığı “Anadolu” teması, bence hiç bu kadar iyi işlenmemişti bugüne kadar. Eh, Barış Abi ve Erkin Baba’nın ucundan kulağından aşırdığı ufak tefek melodileri hoş görüyoruz elbette. Mabel’in hayatının bir noktasından itibaren uğradığı ya da en azından bize yansıttığı o “ötekileştirilmeye çalışılmaktan, insanların hadsiz hesapsız acımasızlığından kaçışının muazzam bir manifestosu Maya. Ellerine sağlık.

mag05

Bu albümü de yayımlanan en klas versiyonuyla, Deluxe Edition Digipack ile satın aldım. Aslında plak formatında da bekliyordum ancak onun yayımlanmasına dair herhangi bir haber yok henüz. Digipack formatındaki albüm 2 CD’den oluşuyor. İlginçtir ki tüm hit parçalar ilk CD’de yer alıyor. Dört bölmeli digipack’te ortaki iki kısımda CD’ler, sağ ve sol ceplerde ise şarkı sözlerinin yer aldığı kitapçık ile arka yüzünde İngilizce şarkı sözlerinin yer aldığı Mabel Matiz posteri ve bir adet sticker yer alıyor. ŞArkı sözü çevirileri çok çok başarılı. “Öyle Kolaysa”nın çevirisini aşağıya ekledim. Kısacası, bu yılın bana göre en başarılı pop albümü buydu sevgili okur. Mabel, çıtayı öyle bir yere koydu ki şimdi kendisi bile düşünüyordur bunu nasıl aşabileceği diye 🙂

mag04

mag07

Aralık ayı, yıllardır Eskişehir’de gördüğüm en müzikal ay oldu diyebilirim. Daha geçen gün Cengiz Tural‘ın davul workshop‘ını yazmıştım hatırlarsan. Bundan çok kısa bir süre sonra da ülkenin en celebrity davulcularından olan Doğaç Titiz ile Akın Bağcıoğlu‘nun davul workshopları duyuruldu. Bu ikili, geçmişte de birlikte workshoplar yapmışlar. Bu açıdan Eskişehir’e gelmeleri, ikisini bir arada izlemek bakımından çok iyi oldu.

Etkinlik yaklaşık 45 dakikalık bir gecikmeyle başladı. Sahne çıktıklarında bu durum için özür dilediler. Mekan, çok eskiden Ermeni Kilisesi, daha sonraları Asri Sinema ve nihayet de Zübeyde Hanım Kültür Merkezi ismiyle kullanılan binaydaydı. Dolayısıyla kilise zamanından kalan kubbe yapısı, buradaki davul sahnesi için büyük bir sorun oluşturmuş. Davullardaki mikrofonları fark ettim. Kimileri normal, kimileri ise dinamikti. İlk olarak da bu hususu sordum. Ancak anlaşıldı ki kurulan mikrofonların hiçbiri çalışmıyordu. Yani duyduğumuz sesler doğrudan davulun ham ve tonlanmış sesleriydi. Belki sahneye çok yakın olduğumdan, çok leziz geldi bu sound bana. Ancak genel olarak değerlendirmek gerekirse, Cengiz Tural’ın workshop’ındaki altyapı ve ses düzeni çok çok daha iyiydi. Çünkü bu sıkıntıdan dolayı Titiz ve Bağcıoğlu ne yazık ki hiç parça çalamadılar. Çok isterdim.

mag09

Cengiz Tural, biraz daha kitaba bağlı bir müzisyendi. Ancak (en azından benim konuşmalarından çıkardığım kadarıyla) Doğaç Titiz ve özellikle de Akın Bağcıoğlu, biraz daha serbestler bu konuda. Her workshopta aynı soruları soran çocuk, bu workshopta da yine aynı soruları sordu. Orada davul metotlarıyla ilgili yaptıkları değerlendirmeleri çok beğendim.

mag08Cengiz Tural, metal ve rock müzik kökenli bir müzisyendi. Doğaç Titiz’i de hep öyle sanardım. Ancak değilmiş, hatta sevmiyormuş bile. Sahnede mevcut kapasitelerinin sadece %5’ine ihtiyaç duyduklarını söylediler. Pop müzikle ilgili söyledikleri ve yaptıkları tespit ise muazzamdı. Merak eden olursa mesaj atıp sorabilir. Bir de Doğaç Titiz’in, her gece sabahlara kadar Youtube’da davulcu videoları izlediğini öğrenmek beni şaşırttı doğrusu. Hala kendini yeterli görmeyip Dünya’daki diğer insanların neler yaptığını da sürekli araştırıyormuş. Helal olsun.

Teknik olarak bu workshop’ın bana en büyük faydası ghost note olayına dair fikir edinmemi ve estetik duruş/oturuş konusunda rehber olmasıydı. Gerçekten de Doğaç Titiz, ülkedeki en doğru ve ergonomik duruşa sahip. Bunu önceki workshopta Cengiz Tural söylemişti. Gerçekten hak verdim.

Her iki büyük müzisyene de saygı ve sevgiler. Geldikleri için teşekkürler.

Akın Bağcıoğlu’nun Instagram hesabından aldım

GÜNCELLEME: 26.12.2018. Yazıyı ilk yazdığımda en alta, workshop’ta kendi çektiğim bir videoyu, Doğaç Titiz’in performansından birkaç dakikayı koymuştum. Ancak aynı akşam, Doğaç Abi bir mesajla ulaşarak videoyu kaldırmamı rica etti. Zira kendisi de o akşam pek çok kamerayla çekmişti. Şimdi montajlanıyormuş hatta o videolar. Ben Youtube’a yüklediğim videoyu sildim. O da kendi instagram hesabından benim çektiğim videodan bir kısım yayımlamış sağ olsun. Aşağıya onu ekliyorum:

View this post on Instagram

Workshop mode on @pearl_drums #pearlmasterworks ✌️🥁 Özel davul dersi için dm atın #pearl davullarini @zuhalmuzik te bulabilirsiniz @evansdrumheads @a_tune_ears @promarkbydaddario @istanbulagop 🔥💥👍👏🥁@4cmusic @erhanbeyaz @pearl_drums @pearldrumseurope @@evansdrumheads @promarkbydaddario #playdrums @erhanbeyaz @istanbulagop #evans #speed #drums #drumset #drumsforlife #drumfill #drummerlife #drummeroftheday #drummerworld #drummerboy #drummerlife #drummer #stickcontrol #drumporn #drumset #druming #drumpractice @drumsdaily @drumcommunity #drummerlife #drummerworld #drumset #druming #drumpractice #stickcontrol @drumset.up @yaseminenginsoy #drumsolo #drumbreaks #drumfill #bateria #drumeo @professional_drummers #fastandfurious #fasthands #gospelchops #baterista #bateristas #drumsticks #speed #cymbals #musically @instagroove_ @drums_inc @drummersilike @drumsoutlet

A post shared by Dogac Titiz (@dogactitiz) on