Category Archives: Melodik Mevzular

Müziği ve müzikle ilgili herşeyi içeren yazılar bu kategoridedir.

Cengiz Tural Workshop’a Katıldım

ctural01Geçen hafta perşembe günü işten çıkıp Halil Abi‘yle biraz vakit geçirdik. Sonra eve doğru geçerken Alper aradı. “Ben bugün gecikeceğim, sen Cengiz Tural’a yalnız git” dedi. Lan! Cengiz Tural Eskişehir’e geliyordu! Ben bunu nasıl unutmuştum?

Aslında tüm mevzu ben geçen haftalarda şehir dışındayken olmuştu. Şehrimizin iddialı müzik marketlerinden Music Store, O Ses Türkiye‘de zaman zaman orkestranın da önüne geçen performansı sayesinde, son yılların en popüler davulcularından biri olan Cengiz Tural’ı bir workshop için şehrimizde ağırlıyordu. Alper sağ olsun ikimiz için birer davetiye aldı. Etkinlik günü geldiğinde de kendisi geciktiği için benim yalnız da olsa, gitmemi sağladı.

Etkinlik için saat 19.00’da Public Arena‘ya gittim. Şansıma kapı henüz açılmıştı. Gittim en öne yalnız başıma oturdum. Sonradan mekan doldu. Mekan yarım saat içerisinde herhangi bir grubun konseri varmış gibi doldu. Saat 19.30’da sahneye çıkan Cengiz Tural da bu doluluktan hem memnun hem de şaşkındı. “Bizim What Da Funk ismindeki grubumuzun sahnesine bile bu kadar gelmiyorsunuz“, dedi. Kısaca kendisini tanıttı. Bilmeyenler için 1984 doğumlu ve 1999 yılından bu yana davul çalıyor. Bana göre ülkedeki en teknik davulculardan bir tanesi. Şansı (ya da şanssızlığı) bu müzisyenin, O Ses Türkiye sayesinde tanınmış olması.

ctural02Geçtiğimiz yıllarda, Türk Metal tarihinin en büyük davulcusu Goremaster, Cem Devrim Dursun ile sohbet etmiştik onun hakkında. Cem abi bana, Cengiz Tural’ı beğendiğini, çok büyük ihtimalle onun geçmişinde bir metalcilik olduğunu düşündüğünü söylemişti. Aklımdaki sorulardan bir tanesi buydu aslında. Ancak benim sormama gerek kalmadan kendisi de cevapladı. Çok sıkı bir metalciymiş. Cannibal Corpse dinliyormuş zamanında. Hatta kendi ifadeleriyle, “Hammer Smashed Face’i ezbere söylerim, gerekirse distortion’a boğarım”. 

Cengiz Tural, gerçekten komik, sempatik, sevecen bir insan. Olması gerektiği yerde çok ciddi, bir öğretmen tavrına sahip. Üç saatten biraz fazla süren workshop boyunca sekizlik ve onaltılık notaların gruplamalarından bahsetti. Ama benim için en önemli kısımlar “Duyum” ile ilgili anlattıklarıydı. Bir de “tarza göre sahip olunması gereken” yaklaşımları çok iyi açıkladı. Epey moralim bozuldu mu? Evet. Çünkü adam çok iyi, çok çalışmış, çok emek vermiş ve hala kendisini yeterli görmüyor. Sürekli çalışıyor. Çalıyor ama çalışıyor da 🙂 Şaka bir yana, özellikle nota bilmekle ilgili söyledikleri beynime kazındı. Bana yepyeni ufuklar açtı.

Cengiz Tural, iyi davul çalabilmek için gerekli olan en önemli şeylerden birinin İngilizce bilmek olduğunun altını defalarca çizdi. Çünkü ancak bu sayede en doğru kaynaklara erişilebilir. Bu konuda sonuna kadar haklı. Okulda gördüğümüz mühendislik eğitiminde de bize sürekli dikte edilen buydu. Öğrenim boyunca, İngilizce sayesinde ödevlerimizi yapabildik. Bu noktada, “güzel davul çalabilmek için nota bilmek ilk öncelik olmayabilir ama İngilizce öyle” diyerek noktayı koydu.

ctural04

Katılan kitleye yönelik, 2000’lerde doğan jenerasyon için yaptığı “Instagram jenerasyonu” tespiti muazzamdı. Küçük (muhtemelen 4-5 yaşlarında) bir kız çocuğu sordu: “O Ses Türkiye’yi izliyor musun?” Cevap verdi: “Evet, ama arkalardan izliyorum.” 🙂 Bir başka arkadaş, sahneye çıkıp şarkı söylemek istedi. Usta kırmadı bu arkadaşı. Meğer arkadaş, O Ses Türkiye seçmeleri yapılıyor sanmış öyle gelmiş 🙂 Soru faslında bir sürü komik soru soruldu. Sağ olsun, bıkmadan usanmadan hepsine cevap verdi.

ctural00

O Ses Türkiye’de

Workshop esnasında sürekli olarak Eren Başbuğ‘un ismini andı. Bu arkadaşımız, belki de ülkemizden çıkan en yetenekli klavyecilerden. Dream Theater‘ın klavyecisi Jordan Rudess‘la çalışmaları var. Üstelik çok da iyi besteleri var. Progressive müziğin ülkemizdeki öncülerinden olmaya aday bir arkadaşımız. Cengiz Tural da kendisiyle çalışıyor. Tural’ı, “sadece O Ses Türkiye’nin davulcusu” olarak tanıyanlar da ilk duyduklarında çok şaşırıyordur muhtemelen. Ancak öylesi progressive bestelerin altından kalkabilecek az sayıdaki isimden biri bana göre.

 

Son kısımda, Dream Theater’ın “legend” parçası “The Dance Of Eternity“i çaldı. Grup bu parçayı yıllar önce kendi davulcularını seçerken kullanmıştı. Audition’lar sırasında Mike Mangini ile Marco Minnemann, muhtemelen saatler boyunca aynı şarkıya çalıştıkları için ezberden çalabilmişlerdi. Tural, workshop esnasında notadan çaldı. İşte bu da bana aradığım bir başka sorunun cevabını verdi.

ctural03

Kendisi çok büyük bir davulcu. Çok önemli isimlerle güzel işler yapmaya devam ediyor. Onun tavsiye ettiği davulcuların başında ise Doğaç Titiz geliyor. Oturup izlemekten, takip etmekten asla vazgeçmeyin, diyor. Etkinliğin sonunda ben önce Özcan Yapıcı‘yı tebrik ettim, böyle kaliteli müzisyenlerle tanışma imkanını bize sağladığı için. Ayağına sağlık Cengiz Tural. Seni tanımak çok keyifliydi. Şimdi o müthiş performansı izleyelim:

 

Vega – Delinin Yıldızı Plağım

delinin002

delininyildiziSon yıllarda çıktığı günden beri aralıksız dinlediğim az sayıdaki albümden birisiydi Delinin Yıldızı. Az değil, tam 12 sene sonra yayımlandığında, benzeri pek çok grubun aksine, kaldığı yerden devam etti müziğine Vega. Şaşırtmadı belki ama üzmedi de. İşte bu yüzden Vega, Delinin Yıldızı ile kendi tarzında son yılların en doğru dürüst işini yaptı diyebilirim.

Albüm çıkmadan hemen önce ön siparişi vermiştim. Şansıma Eskişehir‘deki konserinden önce CD’sini almıştık. Ancak birkaç ay sonra, grubun bağlı olduğu firma Gergedan Müzik, albümün plak formatında da yayımlanacağını duyurduğunda artık beklenecek üç şey kalmıştı: İlk klip, albümün plağı ve ilk reaksiyon. İlk reaksiyonu boş verin, onu daha sonra açıklayacağım. Okumaya devam et

İlkyazım! Biricik Dolunayım!

dolnask02

Merhaba,

Bahar geldi artık. Hatta biraz da acele etti ve neredeyse yaza döndü yüzünü. Her sabah yalnız başıma, Eskişehir’in bahar sabahlarını adımlıyorum. Belki seneler sonra, bu şehre dair hatırlayacağım en güzel anları yaşıyorum bir başıma.
dolnask09Bu ay enfes bir dolunay var gökyüzünde. Üstelik ilginçtir, tam üç gündür öylece parlıyor. Fersah fersah uzakta ancak ışığı sıcacık, aydınlığı çok berrak. Baktıkça güzünü alamıyor insan. Sana çok yakınım biliyordum ama uzanıp dokunmak için bir hamle yapmıyordum. Yapmadım da. Döndüm ve geldim o küçük dünyama yine. Çirkinliğimi bağışla, inan içim seninle dolu.

Mor ve Ötesi büyük bir sürpriz yapmıştı hani geçen ay. Biriciğimiz, Sultan-ı Yegâh‘ımızı yeniden yorumlamıştı. İşte sürprizin büyüğü, bu teklinin plağa basılması oldu. Dayanamadım, sınırlı sayıda basılan kırkbeşliklerden bir tanesini sipariş ettim. Heyecanla beklemeye başladım. Şimdiye kadar aldığım en kaliteli kaliteli baskıya ve malzeme kalitesine sahip dış kabıyla çıktı geldi plağım.

Atilla İlhan, süper yazmış eyvallah da, Ergüder Yoldaş‘ın mucizesine her seferinde şaşırmak da neyin nesi? Bunca ay geçti, bir sana bakmaktan bir de bu şarkıyı dinlemekten bıkmadım.

dolnask03Bu tekli, ülkemizi yıllar sonra kaliteli baskı plaklarla yeniden tanıştıran, Rainbow45 Records tarafından 500 adet sınırlı sayıda yayımlandı. Ambalajda yer alan etikette de bu ibare yer alıyor. Bu noktada, Rainbow45’i bir kere daha tebrik etmek lazım. Çünkü ülkede plağa basılmayı hak eden ne kadar kaliteli albüm varsa birer ikişer yayımlamaya devam ediyorlar. Her ay muhakkak sitelerini (http://www.rainbow45records.com/)kontrol ediyorum. Plak koleksiyonculuğuyla ilgilenen herkesin de takip etmesinde fayda var. Çünkü ülkemizde plak basan firma sayısı çok az. Rainbow45’ten başka bir de Sony Music bu işi yapıyor ama açık söylemek gerekirse çoğu işi sırf para tuzağı, başka bir şey değil. Çok kaliteli materyaller sunamıyor.

dolnask01

Geçen hafta, dergileri düzenlerken OT‘un bir sayısında, bloga eklemek için işaretlediğim sayfaları fark ettim. İşaretlediğim dizelerin özellikle çizimleri beni benden aldı. “Neden herkes güzel olmaz?” diye soruyor. Neden herkes sen olmaz? Nedir seni, benim olarak gören her gözden çektiğim? “Seni görünce, aynı anda geçer aklımızdan aynı düşünce… Bir duvar gibi aramızdan.” El ayak çekildiğinde, karanlık bir gecede, sessizce bekleyen benim. Ne olur gözlerim kamaşsa ve kesilse soluk alış verişim?

Bu manzaraları eklemek artık geleneksel bir hal aldı. Belki aynı kareler diyebilirsin. Ancak yanılıyorsun. Her biri tam da o gün çekilen, o anı anlatan kareler. Hiçbir şey aynı kalmıyor. Bir sonraki dolunay, biraz daha yaşlanmış oluyor. Tıpkı büyüyen bir bebeğin fotoğrafını, her ay çekmek gibi düşün. Büyüyen yalnızca et ve kemik değildir onda. Düşüncelerdir, hislerdir ve en önemlisi içindeki o en gizli karanlıktır. Kendisiyle baş başa kaldığında duymaya başladığı o sestir, kendisidir. O hiç susmayan itiraftır. Sen de büyüyorsun dolunayım. Belki gökyüzünde, belki benim içimde…  Değişiyorsun, eskiyorsun, ama hiç bitmiyorsun. Biz göremiyoruz sendeki o tükenişi. Sahi, kim biliyor? Kaç kişiye fısıldıyorsun aklındakileri?

dolnask05

Ulus’a giden yol

dolnask06

Bariyer

Gün batımı

dolnask08

Gizli

Deftones – White Pony Plağım!

deft000deft003Geciken yazıları yazmaya başlıyoruz yine sevgili okur. Şubat ayında İstanbul‘a gitmiştik hatırlarsan. Uzun süredir almak istediğim ve o gün nihayet alabildiğim bir albüm, bir başucu albümü, Deftones‘un efsane albümü White Pony hakkında olacak bu yazı.

Dünya’da 2000’li yıllarda yükselmeye başlayan numetal ve alternatif rock türlerinin ders kitabı sayılabilecek albüm, tam da bu yılların en başında, 2000 yılında yayımlandı. Bu yönüyle, yolu açan albümlerden birisi demek hiç de yanlış olmayacaktır. White Pony, grubun ilk iki albümünde ortaya koyduğu tarzı iyice benimseyen, sözleri ve özellikle Okumaya devam et

Bloodbath – Unblessing The Purity 10″

blood000

blood001Plak arşivimin ilk 10″ (inç) plağıyla tanışmaya hazır ol sevgili okur. Karşında BloodbathUnblessing The Purity! Dört parçadan ve aslında dört hit parçadan oluşan bir maksi single. Plağın her bir yüzeyinde ikişer parça kayıt edilmiş.

Superband” olarak adlandırılan Bloodbath grubunun, 2008 yılında çıkardığı ikinci single albümü olmakla birlikte grubun dördüncü yayımlanan çalışması da olan Unblessing The Purity’nin en önemli özelliği, grubun sürekli değişen kadrosunda, bana göre en efsane vokalisti olan Mikael Åkerfeldt (Opeth) ile yayımlanan ilk albüm olması. Uzun ve karışık bir cümle oldu farkındayım. İzah edeyim. Bilmeyenler için Bloodbath, grup üyelerinin tamamının başka ve çok daha popüler projelerde yer aldığı bir keyif projesi. Bu tüp gruplara superband deniyor. Grubun birkaç üyesi hariç diğer tüm üyeleri albümden albüme ya da zamanla değişiyor. Örneğin Bloodbath bugüne kadar toplam üç vokalist, dört gitarist ve iki farklı davulcuyla çalışmış. Grubun değişmeyen üyeleri ise Katatonia grubundan Anders “Blakkheim” Nyström ile Jonas Renkse. İlginçtir Jonas, Katatonia’da vokalde ilahlaşmışken, Bloodbath kadrosunda bass gitar çalıyor.

Her neyse, gelelim Unblessing The Purity’e… Okumaya devam et

Sabhankra – From The Frozen Mountains (2018)

Artık şunu herkes biliyor sevgili okur: Söz konusu Sabhankra ise, Proofhead My Resort bu grup hakkındaki en kapsamlı bilgiyi bulabileceğin yegane ortamdır. İşte yine Sabhankra’nın yeni albümü “From The Frozen Mountains” hakkında yazılmış en kapsamlı incelemeyle karşındayım. Şimdi şu aşağıdaki videodan, albümü dinlemeye ve yazıyı yavaş yavaş okumaya başla.

20626564_10210396217567187_7655190690518992723_oTürkiye’nin şüphesiz en üretken ve diskografisinde en çok şarkıyı barındıran gruplarından biri olan Sabhankra, bu yıl da yepyeni bir albümle bizlerin şu küçücük dünyalarını aydınlattı. Ben bu tamlamayı (Türkiye’nin en üretken ve diskografisi en kalabalık metal gruplarından bir tanesi) geçen yıl yazdığımda herifin biri yorum olarak bana “sen daha lastik don giyerken bilmem kim grubu albüm yayımlamıştı” yazmıştı. Mail adresini falan çok araştırdım da bulamadım kim olduğunu. Benim demek istediğimi anlamamak bir yana, ortaya sürdüğüm gerçek, nedense onu çok üzmüştü.

Durum ortada. Her sene yeni parçalar üreten, albüm yapan, konser veren bir metal grubu var: Sabhankra. Henüz bu yılın başında yepyeni albümlerini yayımladılar ve -bazılarının iddiasının aksine- pek çok dinleyici/yorumcu tarafından çok başarılı bulundular. PasifAgresif, albümü Sabhankra’nın her açıdan en iyi albümü olarak değerlendirdi. Dost sitelerimizden olan ZeroSixExtreme ise albümü “en hızlı, en sert ve en vurucu Sabhankra albümü” olarak nitelendirdi. 

Albüm, 2017’nin son aylarında duyuruldu. Önce albümün kapağı, hemen ardından da albüme adını veren parça “From The Frozen Mountains” yayımlandı. Bu dönem hayatımın karmakarışık dönemlerinden bir tanesine denk geldiği için şarkıya epey tutundum. Heyecanla albümün gelmesini bekledim. Bundan önceki iki albümde Rusya’yla çalışan Sabhankra, bu albümde de rotayı Rusya’ya çevirmişti. Dolayısıyla ipler Rusların elindeydi. Albümün gelmesini bekliyorduk. Bu esnada albümü basan firma Metalism Records albümü Youtube’a yüklemişti. Hatta pek çok sitede kritikler bile yayımlanmaya başlamıştı. Geç oldu ama nihayet geçen hafta CD olarak elime geçti yeni albüm. Elbette Yurtiçi Kargo, kalitesini göstermiş ve sipariş ettiğim iki CD’nin de kutuları paramparça olmuş, kartonetleri delinmiş halde elime ulaşmıştı. Ama olsun, en azından CD’lere bir zarar gelmemişti ve şükretmem gerekiyordu.

frozen001

Evet, albümde 6 parça yer alıyor. Aslında parça sayısı olarak bakıldığında EP olarak değerlendirilebilir. Ancak çalma süresi yaklaşık 41 dakika olan bir EP olamayacağı için, Sabhankra diskografisinin 4. full-lenght albümü oluyor. Albümün açılış parçası “Crushed Under The Fists Of The New Reign“. Parçanın en başında scream bir giriş olduğu için anlıyoruz ki “bu sert bir Sabhankra şarkısı” olacak. (Albüm bu açıdan ikiye ayrılıyor. Üç parça çok sert ve agresifken, üç parça ise daha hüzünlü ve vurucu.) Albümün süre olarak en kısa parçası. Ben özellikle vokal altı melodisini çok beğeniyorum ve parçadan aklımda kalan melodi de bu oluyor. Davulun trafiği bir dakika olsun yavaşlamıyor, blastlar ve peşine seri ataklar ve twinlerin üzerine kurulmuş bir yapıyı dinliyoruz. Grubun davulcusu Rıdvan Başoğlu, teknik olarak bunun da üzerinde bir davulcu olduğu için konserlerde epey olay çıkacağa benziyor bu parçada.

Bir sonraki parça da yine screamle başlama geleneğini bozmuyor: They Are Everywhere. “Kim onlar?” diye sordum defalarca Savaş Sungur‘a. Cevap vermedi. İşte cevabı şarkının sözlerinde:

This nightmare I had found myself in – Kendimi içerisinde bulduğum bu kabus,
Won’t let me be myself again – Yeninden “ben” olmama izin vermeyecek,
It pings inside my head – Kafamın içerisinde dönüp duruyor,
How to get rid of my visions? – Bu rüyalardan (sanrılardan) nasıl kurtulurum?
They are everywhere! – Her yerdeler!

Yazmış, helal olsun. Parça böyle böyle giderken üçüncü dakikadan itibaren bir klavye melodisi giriyor ki off off. Anlatamam sevgili okur. Klavyecisi olmayan, konserlerde alt yapı kullanan bir grup için fazlasıyla cesur, cesaret isteyen ve parçayı sırtlayan bir melodi bu. İşte Sabhankra, bu sebepten çok kaliteli bir grup. İşte Sabhankra bu sebepten Türkiye’nin en iyi metal gruplarından bir tanesi. Melodiyle birlikte başlayan davul atakları da en az melodinin kendisi kadar yükseğe taşıyor parçayı. Parça boyunca aynı frekansta ve seste devam eden tek bir nota var. Bir dokunuş. Parça bitiyor ve hala kulaklarımızdan kaybolmuyor. Yıllar önce To Die For A Lie’da bir benzeri vardı. İşte bu ses, şarkıda anlatılan ve “kafamızın içerisinde sürekli dönen” o ses!

Üçüncü parça: My Thirst For Blood. Klavyenin olabildiğine sakin tonuna karşılık oldukça yırtıcı bir vokal eşlik ediyor parçaya. Savaşmak ve öldürmek için yol alan askerlerin havadaki korkuyu hissetmeleri ancak bu şekilde anlatılabilir. Fazlaca bir aksiyona girmeden, bu formülle bitiyor parça. Bu açıdan bakıldığında albümün en zayıf parçası diyebilirim.

Vee hemen ardından albümün açık ara en iyi parçası, en unutulmaz melodisi başlıyor: It Burns! Aman yarabbim! Ne kadar çok özlemişiz Sabhankra’nın gitar melodilerini. Ne kadar çok özlemişiz Powercraft‘takine benzer, ilk saniyede beyne işleyen o melodileri. It Burns, özellikle gitarlardaki muazzam numaralarıyla ön plana çıkıyor. Çok az kişinin bildiği bir detayı hemen aktarayım. Bu şarkı, The Game Of Thrones‘un (içimin yağlarını da eriten sahnelerinden biri olan) 7. sezonundaki o meşhur ejderhayla savaş sahnesini, Daenerys Targaryen‘in ejderhasıyla Lannister ordusunu kavurduğu o sahneyi anlatıyor. Albümün kapağındaki ejderhayı hatırladınız değil mi? Beşinci dakikadan itibaren ejderhanın alevi kavuruyor, yakıp yıkıyor ortalığı. “Köleler yok, efendiler yok, zincirleri sonsuza dek parçalarım, yeni bir düzen geliyor ve ben bunu koruyacağım!” Şarkının son kısmının özellikle savaş alanındaki seslerle birlikte mikslenmiş olması, parçayı benim gözümde bir başyapıt seviyesine taşıdı. Bu parçada emeği olan herkesi özellikle tebrik etmek gerekiyor. Şimdi o sahneyi hatırlayabilirsiniz…

Evet, Sabhankra diskografisinin ilk featuring şarkısı var beşinci sırada: The Last To Stand. Klavyenin yine “naifliğiyle” bizi bizden aldığı, vokalin Yaşru grubundan Berk Öner tarafından yapıldığı albümün en slow parçası. Ayakta kalan son adamın öyküsü. Brutal vokalin altında eğer “Berk Öner” ismi yazmasa, pekala bu sesi Savaş Sungur’a benzetebilirsiniz. Yaşru ve Sabhankra birbirlerine çok yakın dost olan gruplar ve daha önce de sahnelerini paylaşmışlıkları vardır. Altıncı dakikanın sonlarına doğru parça bitiyor, sonrasında duyduklarımız ise yutkunduktan sonra aklımıza gelen her şey. Pişmanlıklar, eskimiş mutluluklar, keşkeler ve birazcık da öfke. Ahh.

frozen002

Albümün kapanış parçası albüme adını veren “From The Frozen Mountains”. Bana göre albümün ikinci en iyi parçası. Olabildiğine sert ve soğuk. İskandinav stilinin çok başarılı bir uyarlaması. Özellikle nakarat üstü giren ve parçayı o donmuş dağların zirvelerine taşıyan klavyeler ilk duyduğum günden beri M-Audio midi klavyemde çalmaya çalıştığım kısımlar oldu. Vokalin scream ve hızlı üslubu, grubun özellikle Powercraft albümünden sonra çıkardığı 2010 dönemindeki parçalarındakinin aynısı. Üçüncü dakikadan itibaren parçanın akışı değişmeye başlıyor ve burada çok yerinde bir soloyla bunu yapıyorlar. Gitaristlerin hangisi hangi kısmı çalıyor o anda bilemiyorum ancak burada ilk defa parçayı gitaristler sırtlanıyor. Ancak tekrar yazıyorum, albümde ne zaman parça, yükselse bunun altından klavye ve davulun işbirliği çıkıyor. Parçanın son kısmı, muhtemelen son parça olması ve kapanışın etkisini çok daha iyi verebilmek için karın içerisinde yürüyerek uzaklaşan kahramanımızın ayak sesleriyle bitiyor. Arka planda ise bize Our Kingdom Shall Rise’dan hatırladığımız o meşhur “snare roll” partisyonu eşlik ediyor. Diyorum ya, çok özlemişiz.

Albümün kapağı son iki albümün kapaklarını çizen Martha Sokolowska‘dan farklı olarak bu sefer Jereme Peabody tarafından çizilmiş. Donmuş karlı tepelerden süzülerek inen kızıl bir ejderha. Sade, beyazın ve grinin hakim olduğu ancak ejderhanın bir anda tüm dikkati kendi üzerinde topladığı çok başarılı bir görsel olmuş. Bunun plağı ne biçim olurdu be…

Albümün mix ve mastering işlemleri Ali Sak tarafından gerçekleştirilmiş. Bundan önceki albümlerin tamamında Barbaros Ali Kaynak imzası vardı. Ali Sak da en az onun kadar başarılı bir iş çıkarmış. Keşke basslar birazcık daha belirgin olsaydı diyebilirim belki. Emeğine sağlık. Kartonette yer alan grup fotolarını Levan Uzbay gardaşım çekmiş. Eline sağlık onun da. Bir fan olarak en mutlu olduğum an da tabii ki teşekkür listesinde kendi adımı gördüğüm an oldu 🙂

frozen003

Geçen seneki konser albümlerini saymazsak, davulcu Rıdvan Başoğlu’nun Sabhankra’daki ilk albümü bu. Sevgili misterimiz Süha Kozbey (gitar) ve muhteşem dostumuz Gürkan Yücel (bass),  grubun diğer emektarları. Vokal ve gitarda ise olmazsa olmaz, “Yeterince metal mi?” sorusunu dillere pelesenk eden Savaş Sungur yer alıyor.

Yukarıda da bahsettiğim üzere, Albüm Rusya’da Metalism Records tarafından basıldı. Diğer iki albümü basan firma Haarbn Productions tarafından da dağıtımı yapılıyor. Türkiye’de Hammer Müzik ve bizzat grup tarafından satışı yapılıyor.

Bu yıl maceramız donmuş dağlarda, buzul tepelerinde geçiyor. Sabhankra üretmeye devam ediyor. Beğenenler destek oluyor, albüm satın alıyor, konserlere geliyor, merchandise alıyor, başkalarını dinlemek için teşvik ediyorlar. Türkiye’de metal müziğin ihtiyacı olan şeyi yapıyorlar yani. Öpüyorum.

 

Yeni Yıl Seninle Başladı!

Seneler sürer her günüm, 
Yalnız gitmekten yorgunum, 
Zannetme sana dargınım, 
Ben gene sana vurgunum…

Sabahattin Ali yazmış bu dörtlüğü. O çok meşhur şiirinden, “Eskisi Gibi“den bir dörtlük. Ali Kocatepe bestelemiş. En sevdiğim şiirlerden bir tanesidir. Yeniden başlamayı, ayaklarının ucunda kıvrılmaya ne kadar da isterdim. Olmadı, bizi bıraktın yine. Ve yeni yıl seninle başladı. Dünya başımıza yıkılmışken bile gözlerim seni aradı durdu. Ah Dolunayım!

ocakdolu02

ocakdolu03

ocakdolu01Her yılın ilk yazısı Özet yazısı olduğundan dolunay yazım birazcık gecikti. Aksi gibi yılın ilk iki gecesinde gökyüzünde nasıl devasa bir dolunay vardı anlatamam. Türker, odasının camından fark edince aklına ben gelmişim. “Abi senin şu bitmeyen öykülerinin hali ne olacak?” diye sordu. Güldüm.

Zannetme unuttum adını, zannetme unuttum ışığını, zannetme kör oldum. Ben hep oradayım. En gizli mabedinde. Her an fırlayıp odana girebilecek, merdivenlerde sürünen bir gölge, park yerine vuracak bir beyaz ışık. Ama her zaman orada, oralarda olacağım. Çünkü biliyorum, benim göğümde ve göğsümde tek ilah sensin.

 

Çok sonraları fark ettim. Şu film, özellikle şu görsellerdeki sahneleriyle Ahu Tuğba‘nın oynayıp oynayabileceği en muhteşem, en iç titreten filmmiş. Şaşkınım ve üzgünüm. O yerden kalkan bakışları nasıl da daha önce fark edemedim!

Madem böyle başladı, böyle bitsin.

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Delinin Yıldızı & Benim Dolunayım

ekimdolunayİşte yine bir gökyüzü şenliği! Kaldır başını ve göğe bak. Bu ayın dolunayında kendimize ve içimizde sönmeyen şu öfkemize yepyeni bir marş buldum. Kulağıma her çarptığında saçların yüzüme vurmuş gibi hissediyorum. 

vega-delinin-yildizi-ile-geri-donuyor-10014839_1788_oEvet sevgili okur, muhtemelen geçen ayın en önemli müzik gündemlerinden bir tanesi de Vega‘nın yepyeni albümü “Delinin Yıldızı“, tam 12 yıl sonra yayımlandı. En son 2005’te yayımladıkları başyapıt “Hafif Müzik“ten sonra, 2000’lerde rock yapan pek çok grup gibi sessizliğe bürünmüştü. Biz aradan geçen 12 yıla rağmen hala “Ver mendilin varsa yanında…” diye bağıra çağıra şarkılar söylerken Vega, öyle bir dönüş yaptı ki seni bilmem ama beni olduğum yere çiviledi.

Delinin Yıldızı, toplam 10 parçadan oluşan ve pek çok bakımdan bir önceki albüm Hafif Müzik’i anımsatan bir albüm olmuş. Bu yeni albümde davulları biraz tek düze bulduğumuzu söyleyebilirim. Gerçi programlanmış olmasına rağmen gayet gerçekçi geliyor onu da itiraf edeyim. Hafif Müzik’teki davul partisyonları çok daha yaratıcı ve çeşitliydi. Deniz Abla‘nın sesi bizi bizden alırken, aslında arkada davulcu inanılmaz şeyler yapıyordu.

vega1703

Albümdü yaklaşık on gündür dinliyorum. İki gün önce de iki adet elime geçti. Bu satırları yazarken albüme adını veren ve aynı zamanda açılış parçası da olan “Delinin Yıldızı” çalıyor. Albümde en sevdiğim parça çok net bir biçimde bu. Çünkü sözleri öldürdü, yüreğimi parçaladı. Youtube’da salağın biri “kurtulamadınız ergen sözlerden” diye yorum yazmış. O salak bilmiyor ki bu albüm neden yazılmış? Deniz Özbey‘in şu satırlarının ardında neler gizli? İtiraf ediyorum bu yazı aslında tam da bu parçaya dikkat çekmek için yazıldı. O güzel dizeleri şöyle alalım:

Bir rüyanın içindeyim, bileklerim sade bir suda
Yılları var şarapların sallanırken şu sofrada
Kadehin ağzımda bir ay yarısı bulutlarla firar

Yukarıyı hayal ettim bir aşk acısı koynumda
Bir sevgilim vardı kolları şimdi kimin boynunda?

Düşmüş delinin yıldızı yüzüyor ayağımın ucunda
Rüyamın en garip yerindeyim
Düşmüş aşkların en haksızı, yanıyor kalbimin ucunda
Ve ben hala onun elindeyim

vega1704

Albümün ilk klibi de bu parçaya çekilirse büyük sürpriz olmayacak. Yakın zaman da bir de plak müjdesi verdiler. Bakalım Eskişehir konserine yetişir umarım.

Albümdeki bir diğer favorim ise vasat sözlerine ve son kısımdaki gereksiz atraksiyona rağmen, yine de kendini çok sevdiren Dünyacım. Çok iyi parça. Bir diğer iyi parça ise özellikle vokalin yarattığı o gizemli havadan dolayı Sevgilim. Özellikle nakaratlarla konserlerde çok patlayacağını düşünüyorum bu parçanın da. Albümün genelinde ister istemez, bir önceki albümle bir kıyaslama yapıyorum. Üç aşağı beş yukarı diğer albümde denk düşen parçalar oluyor. Ancak bu benzerlik rahatsızlık vermek şöyle dursun bilakis bizim özlediğimiz bir durumdu. “Seni mutsuz edicem biraz” müziğinden kurtulup şöyle dokunaklı şeyler dinlemeyi özlemişim. Albümün parça listesi şu şekilde:

1. Delinin Yıldızı
2. İsim-Şehir
3. Arzuhal
4. Sevgilim
5. Dertler İri Kıyım
6. Komşu Işıklar
7. Dünyacım
8. Sonunu Söyleme Bana
9. Man-yak-lar
10. Ve Tekrar

Albümün kapağındaki güzellik, Deniz Özbey ve Tuğrul Akyüz‘ün kızları. Bu albümün belki de 12 yıl sonra çıkmasının sebebi de bu küçük güzelliğin ta kendisi. Anneciği onu büyütmekle meşgulmüş. Kartonette şöyle bir not yer alıyor: “Bu albüm kendi gücüyle ayakta durmaya çalışan kız çocuklarına, onlara bunun için yol gösterenlere ve güzeller güzeli annemiz Güler Özbey’e adanmıştır.”

vega1705

Albümü yayımlayan Gergedan Müzik Prodüksiyon, Youtube kanalında tüm şarkıları yayımladı. Dinleyin. Ama özellikle Delinin Yıldızı’nı dinleyin. İlk dinlemede sizi sarmazsa ısrarcı olun, birkaç kere daha dinleyin. Bir bakmışsınız ki sarıp sarmalanmışsınız. Unutamadığınız o sıcaklık tüm vücudunuza yayılmış.

vega1702

Tek bir öykü yazamadım sana. Ellerim gitmiyor kağıdın üzerine. Korkuyorum bir harf döner, bir nokta kayar da sen olur diye. Bu, muhtemelen seni açık seçik görebildiğim bu yılın son dolunayıydı. Umarım öyle olmaz.

Düşmüş delinin yıldızı yüzüyor ayağının ucunda.

Sonbaharın Dolunayı

Bak işte sonbaharın ilk yazısını yazıyorum bu gece. Uzun bir tatilden sonra nihayet oturabildim bilgisayarın başına. Bu ayın dolunay yazısı, “sihirli aşk mısraları” başlıyor.

Geçen hafta neler oldu neler. Uzun süredir kullandığım Samsung Galaxy Note 2 telefonum bir daha açılmamak üzere kapandı. Teknik servis sorunun anakarttan kaynaklandığını söyledi ve onarım masrafının 600 TL olacağını ekledi. Bu durumda yapılacak tek şey çok uzun süredir gözümün üzerinde olduğu, Samsung Galaxy Note 5‘i almaktı. İlk çıktığı zamana göre fiyatı da ucuzlamıştı. Nihayet, bayramdan hemen önce gittim, bir daha tek bir çöp almamaya yemin ettiğim Teknosa‘dan aldım telefonu. Telefon için başlı başına bir yazı yazacağım. En aşağıdaki görseller yeni cihazla çekildi. Seni görebilmenin en iyi yollarından birisi.

20626564_10210396217567187_7655190690518992723_oBir süredir gözümüz kulağımız Sabhankra‘daydı. Yeni albümden ilk bombayı patlatmasını bekliyorduk  ve o bomba patladı: From The Frozen Mountains. Yüreğimiz cayır cayır yanarken, birden kendimizi buzulların ortasında bulduk. Kalplerimiz dondu ve taş kesildi. Sevgiden, kaderden ve yaşamaktan ümidimizi kesip kederin ve hüznün doğurduğu yepyeni acımasız ve öfke dolu insanlar olup çıktık. İşte, From The Frozen Mountains da bu filmimizin soundtrack’i oldu. Sabhankra, özlediğimiz klavye altyapıları, güçlü screamleri ve epik riffleriyle dopdolu bir parçayla yeni albüm için başlangıcı verdi. Artık gözümüzü geride kalan izlerden ayırıp karlı dağlara çevirdik. Bekliyoruz.

getik11Başka bir güzel haber ise biricik dergimiz Getik Fanzin‘den. Yine uzun bir aradan sonra, 11. sayımızı çıkarttık bu ay. Derginin teması para. Fakat biz temamızdan biraz daha bağımsız olarak, savaş ve tereddüt konusunu işledik. Bu sayıdaki öykümüz Ender‘in bir rüyasıyla başlıyor. Devamında ise direksiyona ben geçiyorum. Aysun, sağ olsun, yine bizi yalnız bırakmadı ve bir tepeye hem de senin resmini çizerek, konduruverdi hikayenin geçtiği hastaneyi. Bu hastaneyi de çocukluğumun geçtiği ilçenin tek hastanesini düşleyerek kurguladım. Öyküdeki her detay, bu hastaneye dair halen aklımda kalanlarla, hatırladıklarımla alakalı. Processed with VSCO

1 Ekim 1943 sabahı öldüğüme inanarak uyandım. Gözlerim bulunduğum odanın içerisindeki parlaklığa bir türlü alışamadı. Etrafımı göremiyordum, fakat o korkunç inlemeleri rahatlıkla duyabiliyordum. Başımı sağa sola çevirsem de kısık gözlerimden görebildiğim görüntü değişmiyordu. Işığın şiddeti her tarafımda aynıydı. Hiçbir şey hissetmiyordum. Duyduklarımdan başka hayat belirtisi yoktu, içeride de dışarıda da. İşte bu da beni daha çok korkutuyordu.

Dolunayım, bugün seni anlattım yine. “Vay be” dedi dost, öyle girdi. Sonra yutkunduk birlikte. Ancak vazgeçemedim ben gökyüzüne bakmaktan. 30 Ağustos’ta dünyamıza girdin. Yeşermeni bekliyorum. Seni bekliyorum.