Category Archives: O An Yaşananlar

Günlük hayatta yaşadığım olaylar ve içerisine girdiğim süreçlerle ilgili yazılar bu kategoride yayınlanacaktır.

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.

Eskişehir’de Antika Nostalji Günleri

antika00Geçen hafta sonu Kütahya’dan Gürcan geldi ziyarete. Güzel bir kahvaltıdan ve muhabbetten sonra uğurladım onu. Sonra eve dönerken Mehmet’le konuştuk. Meğer o hafta sonu Eskişehir’de Espark AVM’nin yan kısmında ilk defa bir “Antika Nostalji Günleri ve Pazarı” açılacakmış. Hemen geri dönüp Mehmet’i evden aldım ve doğruca etkinlik alanına gittik. İrili ufaklı yaklaşık otuz tane stant vardı.

Antikanın ve efemeranın her türlüsü o gün oradaydı sevgili okur. Plaklar, kasetler, gazeteler, dergiler, gazoz kapakları, rozetler, eski elektronik eşyalar, kıyafetler, enstrümanlar ve daha yüzlercesi…

Bir tezgahta çok güzel bir ahşap alto flüt gördüm. Fiyatını sordum. Satıcı önce yüzüme baktı “Yüz elli” dedi. “Yüz elli lira mı?” dedim. Güldü, “Dolar” dedi. “Avrupa’nın çok iyi markası bu” dedi. Tezgâhta bir köşede atılmış gibi duran alet için “Sıfır, burada açtım” dedi. “İyi o zaman hayırlı işler” dedim. Ben daha arkamı dönmemiştim ki adam ayağa kalktı ve yanındaki adam dönerek “Abi bir çılgınlık yapayım mı? Hadi o zaman, bu güne özel 250 lira” dedi. Ben de bu sefer daha bir gülerek “Hayırlı işler abi” dedim. Mehmet’le gün boyu buna güldük durduk.

antika01

antika02

antika07

antika04

Sadece bu satıcıda değil elbette, etkinliğin tamamındaki stantlarda fiyatlar epey yüksekti. Almanya’da kiloyla satılan plakları tanesi 25 liradan satanlar, Sovyetler Birliği’nin nüfusu kadar basılan rozetleri iki yüz liradan satanlar, üç gazoz kapağına yüz elli lira isteyenler… (Gazoz kapağı meselesinde kapak var kapak var diyebilirsiniz ama inanın seçtiğimiz kapaklar o para etmezler.)

antika03

Ultra nadir: 750 TL

Velhasıl hiçbir şey almadan çıktık. Ama olsun, Eskişehir’de böyle bir etkinliğin yapılması bile gerçekten müthiş bir olay. Koleksiyonerler için bulunmaz bir nimet. Ben ilerleyen günlerde koronavirüs riskinin azalmasıyla birlikte bu pazarların sürekli hale geleceğini düşünüyor ve bekliyorum.

antika05

antika06

Evde Tadilat İşleri

Şu anda oturduğumuz ev gibi, otuz yaşından büyük bir evde oturuyorsanız artık ihtiyarlayan bu dört duvarın, her an size tahmin edebileceğinizden daha fazla sorun

fayans00

Her şey böyle başladı

çıkaracağından ve tadilat müptelası olacağınızdan emin olabilirsiniz.

Bu yıl Mart ayında, evdeki koridorun tam ortasındaki fayansların kabarmaya başladığını fark ettik. Zamanla bu kabartı kırıklara dönüştü ve koridorun ortasında bir inşaat alanı oluştu. Yerde döşeli eski tip 15×7 cm’lik fayansları bulmak artık imkansızdı. İlk korkumuz, demir borulardan oluşan tesisatın bir şekilde içten aşınarak patlamasıydı. Ancak biraz bakınca, çok şükür herhangi bir kaçak olmadığını gördük. Otuz yıldan daha eski olan tesisat, sıcak soğuk değişimine bağlı olarak genleşip üzerindeki beton kısmı da genleştirmiş ve fayansları çatlatmıştı. Komşularla konuşunca hemen herkesin de benzer sorunları yaşadığını öğrendik. Aradan zaman geçtikçe evdeki çatlaklar büyüdü durdu. Artık bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Böylece bu yıl ilk defa yıllık izin aldım bayramdan sonraki hafta için. Salı günü erken saatte geldi iki tane arkadaş. Koridorda evin tüm odalarına açılan kapıları kapatıp, kapı eşiklerini de eski havlu ve bezlerle sıkıca tıkadım. Yaklaşık on metre uzunluğundaki ve bir buçuk metre genişliğindeki koridoru iki kişi sabah dokuzdan öğleden sonra üçe kadar ancak kırıp bitirdiler.

fayans01

fayans02

Bunlar gibi yaklaşık altmış çuval

Bu kadar alandan üçte biri doldurulmuş altmış çuval hafriyat malzemesi çıktı. Kendileri de şaşırdı kaldılar. Ev otuz yaşından daha büyük olduğu için söktükleri malzemedeki çimento artık yok gibiydi. Temizleyip boşalttıkları zeminde eski tesisat da ortaya çıktı böylece. Akşam altıdan sonra bir diğer usta gelip eski demir borulardan oluşan tesisatı söktü ve plastik borular yerleştirdi. Ancak bir sorun vardı. Özellikle sıcak su musluklarından su ya hiç gelmiyordu ya da çok çok az geliyordu. Bunun nedeni ise otuz yıldır boruların içinde biriken kirin ve pasın titreşimle hareket edip muslukları tıkamasıydı. Saat iyice geç olduğu için her şeyi olduğu gibi bırakıp evi kapattık. Tüm gün kırma işinin içinde olduğum için üstüm başım toz toprak içindeydi ve o halde annemlere gittim.

Ertesi gün yine çok erken saatte uyanıp eve geldim. Ustalar birer ikişer geldiler. Önce, bir önceki akşam apartmanda büyük sorun olan hafriyat çuvallarını indirdiler aşağıya. Daha sonra da evin içine atılacak beton için kum ve çimento çıktı yukarıya. Bir önceki günden yarım kalan tesisat işini tamamladıktan sonra ustalar önce betonu karıştırıp sonra koridora sermeye başladılar. Her ne kadar su terazisiyle çalışılsa da anladım ki cidden bu iş ustalık işi. Şöyle düşün ki çalışan üç ustadan birisi sadece tesviye yaparken diğer ikisi onun emirlerine göre malzeme hazırladılar. Usta bir şey istediği anda ben de dahil hemen herkes istediği şeyi temin etmeye çalışıyoruz, usta daha bir kral oluyor gözümüzün önünde, bir sigara yakıyor, yakabilir miyim diye sormuyor, altı yıldır ilk defa biri bizim evin içinde koridorda sigara içiyor, sigara bitince de hiç tereddütsüz az önce attığı betonun içine sokuşturuyor izmariti. Yani sırf bu izlemenin keyfinden sustum bakalım neler yapacak diye ses etmedim. Yanındakiler şaka yaptığında hafifçe gülümsüyor, onun şakalarına ise sözleşmiş gibi hepimiz kahkahalarla gülüyoruz. Çünkü o usta ve usta olmak bunu gerektirir.

fayans03

Neyse, şaka bir yana cidden adamlar çok iyi çalışıp o gün koridora hem beton atıp hem de üzerine fayansları döşediler. Ertesi güne sadece derzleri doldurmak kaldı. Akşam fayans04olunca yine ustalarla birlikte evden çıkıp annemlere yollandım.

Üçüncü gün sabahtan yine erken saatte geldiler. Hemen derz işini ve süpürgelikleri halledip öğlen olmadan çıktılar gittiler. Bana da bir gün geçmeden hiçbir şey yapmamamı tembihlemeyi unutmadılar. Dördüncü gün yani iznimin son günü, diğer günlerin aksine saat dokuzda kalktım. Annemlere kahvaltı hazırladım. Öğlene doğru da eve gelip temizliğe başladım. Öğleden sonra Mustafa geldi yardıma. Ona kapıları devredip kendimi banyoya kapattım. Banyo, ustalar sürekli girip çıktığı ve duş bölümündeki fayanslar da yenilendiği için leş gibiydi. O meşhur karikatürdeki gibi banyodaki her şeyi boşaltıp tamamen hortumla yıkadım.

Koridoru dört beş defa paspaslayıp avizeleri de temizledikten sonra temizlik işi bitti diye kovadaki suyu tuvalete döktük. Ama o da ne? Tuvalet tıkanmış. İşler devam ederken fayansları hep tuvalette kesmişlerdi. Küçük parçalar tuvaleti tıkamasın diye deliği kapatmıştım. Korktum küçük parçalar kaçıp tesisatı tıkadı diye. Lavabo çözücü falan döktük nafile. Sonra bir baktım ki bir ıslak mendil çıktı! Böylece tıkanıklık meselesini de çözdük.

fayans05

Derzler ve süpürgelikler yapılmadan önce

Apartmanın içini, merdiven kolçaklarını ve komşumun kapısını da sildikten sonra temizlik işi cidden bitti. Evin içinde otururken bu tür tadilatları yapmak büyük zulüm oluyor sevgili okur. Böyle bir iş yaptıracaksan kolaylıklar dilerim.

Alper’in Vedası: Hayat İşte!

2008 yılıydı ve okulun ilk günü. Ne oldu, nasıl oldu hatırlamıyorum Alper’le tanıştık bir müzik muhabbeti üzerine. Aradan 12 yıl geçti ve Alper önceki gün Eskişehir’den gitti. Birbirimizle konuşmadığımız, yazışmadığımız, görüşmediğimiz neredeyse tek bir gün bile olmayan dopdolu 12 yıl. Birlikte yaptığımız onlarca iş, başarılarımız, hayal kırıklıklarımız… Ah ulan ah! Kimler geldi ve geçti hayatlarımızdan. Onca kahkaha, onca müzik, onca şakalar, onca goygoy, sırlar, gizemler, çözemediklerimiz ve geride kalan her şey… Şimdi her şey yarım kaldı Alper gidince.

Alper yoksa Mesut da yoktur zaten” diyen hocalarımızı hatırlıyorum. Müzikle dolu cumartesilerimizi zaten hiç unutamıyorum. Okuldaki en güzel anlarımızı paylamış olmamız ve sonrasındaki en korkunç dönemde yanımda duruşun hiç bir zaman unutulmayacak.

Yazamıyorum bile. İnan ne yazacağımı da bilemiyorum. Yepyeni bir hayatın olacak artık. Zaten bir süredir provasını yapıyordun. Artık yaşamaya başlayacaksın yeni kaderini. Bu büyük kopuş umarım ki senin için yepyeni ufuklar yaratır. Uzak limanlarda sonsuzluğa erişirsin.

Yıllar geçiyor ve herkes birer ikişer kopuyor bu şehirden, bu büyük ağacın dallarından. Seval, Sercan, Volkan, Togay ve sen… Ulan bir gün gidecektiniz elbet biliyordum da yüzleşmeye korkuyordum. Şakasını da yaptık ama gerçek bu: geride kalana zor her şey. Yokluğunda bir tek Mert‘le avunabilirim. Kucağında büyümesini isterdik ne yalan söyleyeyim. Artık kalanlara seni anlatacağım. Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.

Sercan’la konuştuk. “Alper de gidiyor, çok kötü oldum” dedim. “Hayat işte” dedi. Merve şöyle bir baktı bana, “Epey üzüldün” dedi. Üzüldüm haklısın. “Eee hayat işte” dedi. Ben “Alper de gitti” diyorum. “Hayat işte” diyorlar. Ne de çok duydum bunu.

Birkaç hafta sonra düğününde görüşeceğiz. Blogun en hüzünlü yazılarından biri daha bitiyor. Veda fotoğrafı yok. Son bir şarkı var:

Dünya Proofhead Günü: Doğum Günü, 32, İhsan Oktay, Özel Tasarımlar

Her yılın 19 Temmuz günü, Eskişehir’de birkaç evde coşkuyla kutlanır. Dünya Proofhead Günü olarak da bilinen bu tarihte ben doğdum. Şimdilik kutlamalar birkaç evde üç beş arkadaşımla sınırla olsa da ileride daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyorum.

Yılın en güzel ayı; doğduğum, yürüdüğüm, ilk görüşte vurulduğum, sırılsıklam aşık olduğum ve bir milim bile oynamadan sevdiğim ay Temmuz. Aylar önce almayı ihsanoktay0720bıraktığım OT Dergisi‘nin bu ay ki sayısında kapakta uzun süre sonra İhsan Oktay Anar‘ı görünce sessiz bir sevinç çığlığı attım. Dergi poşette olmasaydı hemen açıp bakacaktım ne yazmış diye. Öyle ya, büyük usta aylar sonra dergiye dönmüş. Hatta ismini en öne, yaşayan efsane Türkan Şoray‘ın ve ülkenin en meşhur adamı Cem Yılmaz‘ın önüne, ilk sıraya yazmışlar. O hevesle dergiyi aldım. Eve gelip sayfaları heyecanla çevirip İhsan Oktay’ın yazdığı tek sayfayı buldum. İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşadım o an! Koskoca sayfada toplam beş fotoğraf, kediler hakkında kısacık iki paragraf yazı ve güya komik olması beklenen birkaç resim altı yazısı. Böyle vasat bir dönüş beklemiyordum açıkçası. Kötü değil evet ama kesinlikle bir dönüş yazısı da değil. Umarım ilerleyen sayılarda daha eli yüzü düzgün bir şeyler okuyabiliriz.

19temmuz01

Hayatımdaki en sessiz sedasız doğum günlerinden birisiydi. Gece yarısını bir geçe Mustafa‘yla Betül aradılar. Sonra İskender Pala‘nın İtiraf romanından birkaç sayfa okuyup uyudum. Doğum günü sabahına, Mert bey kucağıma oturmuşken uyandım. Tüm gün evde geçti. Alperler önceki gün Bilecik’e kamp yapmaya gitmişti ve öğlen gibi döneceklerini planlıyordum.  Akşam üzeri çocuğu biraz dolaştıralım dedik, böylece gece daha iyi uyur diye. Eve yakın bulvara gittik. Sessiz bir köşeye geçip oturduk Merve‘yle. Tam o arada Alper aradı. Hiç kontak kapatmadan yanımıza gelmesini söyledim. Onlar da gelince bir saat daha oturup kalktık. Doğum günü bitti 🙂

Bir süredir yapmaya fırsat bulamadığım fan ürünleri tasarımlarına geri döndüm şu sıralar. Nedense izlediğim günden beri çok fazla sevdiğim film FURY için bir Super Jewel Box tasarımı yaptım. Alper’in Ankara’dan getirdiği kutular çok işime yarıyor. Bir de In Flames‘in geçen aylarda çıkardığı ancak dinledikçe şarkıdan soğutan CLAYMAN 2020 düzenlemesi için fan made bir single tasarımı yaptım.

clayman2020

fury

furyost

Bugün yeni ay var. Sana en uzak olduğum gündeyim. Bunun bir izahı da yok, iflahı da. Otuz iki yaşındayım ve hala elde etmenin çok uzağındayım. Bir doğum günü klasiğiyle bitiriyorum:

Pizza Yeme Yarışmasına Katıldık

Geçen hafta Alper, Burak‘ın ona haber verdiği bir yarışmadan bahsetti: Pizza Yeme Yarışması. Daha önce de pek çok kere gittiğimiz Pizza Il Forno isimli mekanın düzenlediği ve katılımın yalnızca 15 kişiyle sınırlı tutulduğu bir etkinlikti bu.

Alper aracılığıyla kaydımızı yaptırdık ve cumartesiyi beklemeye başladık. Cumartesi günü hangi akla hizmetse kahvaltıdan çok geç kalktım ve kısa bir süre sonra da Utku ve Hazal‘la buluşup yarışmanın yapılacağı Cassaba Modern isimli AVM’ye gittik.

pizza03

Fotoyu Burak çekti

Burada Alper, Caner ve Burak bizi bekliyordu. Yarışmanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Pizza yeme yarışması iki şekilde yapılabilirdi: Ya belli bir miktardaki -örneğin bir büyük pizzayı- en hızlı yiyen ya da belli bir sürede en çok miktarda pizza yiyen şeklinde. Nedense biz en başından beri ilk seçeneğe odaklandık.

Aradan zaman geçtikçe ve yarışma saati yaklaştıkça ne yalan söyleyeyim tatlı bir heyecan sardı beni ve hepimizi. Nihayet mekana gittik ve kısa bir bekleyişin ardından yarışma masasına aldılar bizi. Alper, Utku ve ben yarışacaktık. Koray ve Koray’ın beni tanımayan ancak benim çok iyi tanıdığım arkadaşı Melih, isimlerini yazdırmalarına rağmen gelemeyeceklerini söylediler. Koray’ın devam eden boya badana işleri var şu sıralar.

pizza02

Masaya oturduk. Diğer yarışmacılar da gelmişlerdi. Bir yetkili önce kuralları açıkladı. Toplam 10 dakika içerisinde en fazla pizzayı yiyen kazanacaktı. Kendi adıma hiç beklemediğim bir durumdu. Hala tok sayılan biri için pek şansım yoktu. Daha sonra zil çaldı ve yarışma başladı. Büyük boy pizzalar herkesin önünde duruyordu. İçecek olarak da su ikram ediliyordu.

pizza04Aradan geçen her dakika lokmaların ağzımda büyümesi anlamına geliyordu. Bu arada Alper ve Utku ise maşallah yardırarak devam ediyorlardı. Alper iki büyük pizzayı bitirdi ve üçüncü pizzadan da bir dilim aldı. Utkunun ise ikinci pizzasından bir ya da iki dilim kalmışken yarışma bitti.

Birinci olan arkadaş, Alper’den sadece bir dilim fazla yemişti. Hemen ardından Alper ikinci oldu ve Utku ise üçüncü oldu 🙂 Böylece üç kişi katıldığımız yarışmadan iki dereceyle ayrılmış olduk. Alper’e 150 TL, Utku’ya da 100 TL’lik hediye çeki verdiler. Çok uzun süre sonra, ekipçe katıldığımız ilk yarışma olmasının yanında, cidden keyifliydi. Seneye takip edip belki de daha çok kişiyle katılmak gerek 🙂

pizza01

Yılın En İyi Dolunayı!

yunusemre

Foto: Yunus Emre Başak

Şöyle ya da böyle değil, Temmuz ayı olduğu için elbette. Eskişehir’de Haziran’ın son haftalarını, bıktıran yağmurlara teslim ettikten sonra Temmuz nihayet beklediğim yazı getirdi. Mert durumdan pek memnun değil, sıcak rahatsız ediyor, ancak henüz Eskişehir’in kışını görmediği için şanslı sayılır. Tam bugün iki aylık oldu. Bu yaz tatile gidemeyeceğiz büyük ihtimalle. Belki sıra dışı bir fırsat çıkarsa birkaç gün…

Eskileri karıştırdım biraz. Yazılmış çizilmiş onca güzel sözcük buldum yine. İskender Pala‘nın okuduğum dönemde hayatımı, ruh halimi alt üst eden, bir daha da okumaya cesaret edemediğim romanı İstanbul’da Aşk Babil’de Ölüm‘den altını çizdiklerim.  Vaktiyle avuç içi kadar defterime yazdığım sözcükleri aradan zaman geçince yeniden okumanın verdiği hazzı sana anlatamam.

“Saçları gün ışığı gibiydi. Bu kız başında bir güneş taşıyor. Gözleri berrak maviydi. Ona bakan gökyüzü yere inmiş sanırdı…”

“Vaktiyle Leyla’nın yakınında bitmiştim, gelecekte onun ellerinde yitmeyi istiyordum.”

“Tanrı bana onsuz yaşayacağım bir mutluluk yerine onunla öleceğim bir azabı versin.”

Okumaktan korktuğun kaç kitap var? Dinlemeye çekindiğin kaç şarkı var? Kaç film seni tek karesiyle bile göz yaşlarına boğuyor?

dolunay0407

Bu dolunayda objektif, Yunus Emre için doğruldu gökyüzüne. Dolunayın sarı rengini severim. Gözümün gördüğü ile makinenin kaydettiğinin bire bir olması harika. Tüm arkadaşların güzel bir dolunay gördüklerinde, bana haber vermeleri çok hoşuma gidiyor. Onlardan gelen güzel fotoğrafları da paylaşmaya devam edeceğim.

Geride kalan ay içerisinde Ghost‘un çok sevdiğim parçası Ritual‘ı coverladık. Ender ve Alper‘in yine baş rollerde olduğunu söylememe gerek yok.

Önümüzdeki ay kendimce birkaç küçük özel üretim ürün tasarımı yapacağım. Alper sağ olsun artık bulmanın çok zor olduğu Super Jewel Box denilen kutulardan aldı benim için. Muhakkak buradan paylaşırım. Görüşmek üzere.

Gelişmeler: Tel Zımba, Exlibris, Fren, Matrakçı Nasuh

İnkar etmek boşuna! Mert‘in varlığı hayatımızın eksenini yavaş yavaş değiştiriyor. Ancak tüm bu süreçte blogu ihmal etmeyi düşünmek söz konusu bile olamaz. Devam ediyoruz. Devam ediyoruz ve yazılmayı bekleyen irili ufaklı olaylar var. Şöyle tek bir yazıda toparlayayım istedim.

HEIFER ZIMBA MAKİNESİ

zimba01Yanılmıyorsam Bilecik’te çalışırken BİM‘den almıştım bu Heifer markalı zımba makinesini. Aradan geçen sürede ufak tefek işlerde epey bir işime yaradı. Birkaç ay önce de Erhan Abilere lazım olunca onlara götürdüm. Makinenin yanında verilen zımba telleri böylece bitti.

zimba_02Ulan biz sonradan farkına vardı ki meğer bu makinenin içerisinde olan zımba telleri piyasada yok! Bir yerde buldum sanmıştım ancak deneyince o da olmadı. Nasıl bir standart ise artık bırak Eskişehir’i, internette bile bulamadım. Ufak bir araştırma yapınca da o dönem BİM’in millete müthiş bir kazık attığını anlamış oldum. Eskişehir’deki zımba teli bayisi de daha önce gelen giden olduğu için konuyu biliyormuş ve bana güldü 🙂

Şansımı denemek için sağdan soldan birkaç farklı ebatta tel buldum ancak nafile. Makinenin şarjör kızağına olmuyor hiçbirisi. Olanların ise tel kalınlığı ince olduğundan, çakma işlemi yapamıyor makine. Böylece elimde patladı. Eğer uygun tel bulamazsam yeni bir mekanik zımba bulmak zorundayım 😦

EXLIBRIS ve FERİT

exlib_mesut2Hiç beklemediğim bir anda, haberim bile yokken bir kargo geldi geçen hafta. Öyle ufak tefek bir paket. Açınca insanı daha da meraklandıran bir zarf gördüm. Üzerinde “NBR?” yazıyordu. Göndericinin Ferit olduğunu anlayınca heyecanım daha da arttı. Zarfın içerisinde çok kaliteli bir baskıyla üretilmiş bir sürü exlibris çıktı. Ferit sağ olsun benim için çizmiş ve bastırmış. Hepsi sticker şeklindeydi.

Aradım hemen nereden esti diye? O da bir süre önce, özellikle de eski dönemlerde basılan kitapların önlerindeki her biri neredeyse kitapla yarışacak kadar güzel çizimleri araştırdığını, exlibris adı verilen bu çizimlerden bir tane de benim için yapmak istediğini söyledi.

Elimde bir deste var. Kullanmaya kıyamıyorum bile. Ferit’in her yıl çok sınırlı sayıda yapıp hediye ettiği takvimlerden sonra bu da hem tasarımı hem de yarattığı sevinç dalgası sayesinde unutulmaz bir hediye oldu. Sağ ol Feritcim!

exlib_mesut

BİSİKLET FRENİ

frenvidaKorona mevzusu ülkeye yayılmaya başladığından beri, yaklaşık iki aydan uzun bir süredir işe bisikletle gidip geliyorum. Toplu taşıma kullanmıyorum. Durum böyle olunca, eskiden haftada ayda bir bindiğim bisikletimle her gün yol yapmaya başladım. Biraz daha zaman geçince arka frenlerin iyice işlevsiz kaldığını fark ettim.

Aslında sorun da basitti. Fren kolunun dibindeki vida yalama olduğundan fren teli istenen gerginlikte kalmıyor ve fren pabuçları istediğim kadar sıkı kavrayamıyordu. Sürekli gittiğim bir bisikletçi var. O vida var mı diye sormaya gittim geçen gün. Yokmuş, onun yerine tam takım fren vereyim dedi. Tam takım fren 100 lira? Yok dedim, kalsın. internetten araştırdım. Ancak bu basit vidanın bazı sitelerde 15 lira, bazı sitelerde de çift olarak 15-20 tl civarlarında satıldığını gördüm.

Durum böyle olunca son bir kere de şansımı yıllar önce Betül’e bisiklet aldığımız büyük bisikletçide denemek istedim. Eskişehir’de Hat Boyu mevkinde yer alan bu bisikletçinin adı: Çınar Bisiklet. hem satış hem de yedek parça olarak Eskişehir’deki en büyük dükkanlardan birisi. Aradığım parçayı burada 1 liraya buldum. Aldım ve hemen taktım. Bisikletin freni kendine geldi 🙂 Ulan iyi ki gaza gelip 100 liraya yeni fren seti taktırmamışım 🙂

MATRAKÇI NASUH VE ESKİŞEHİR MİNYATÜRÜ

nasuh copyBirkaç ay önce Betül, yeni bir fikirle geldi. Yeni evlerine Matrakçı Nasuh‘un meşhur Eskişehir minyatürünün güzel bir tablosunu asmak istiyordu. Bu çok meşhur minyatür, Eskişehir’de bugün bile çok az kişinin hatırladığı, bildiği bir değirmenin varlığını ortaya koyması bakımından önemli bir çalışmadır. O gece oturup hep birlikte Matrakçı Nasuh övünce, ben de oturup güzel bir görsel hazırlayayım dedim.

Bu minyatürün yüksek çözünürlükte halini bulmak biraz zor. Bulduğum en kaliteli görselin üzerinde Photoshop’la biraz uğraşmam gerekti. Bazı deformasyonları da dijital olarak onardım. Ayrıca renkleri biraz daha düzelttim. Daha sonra ilk örneği bastırdım. Mustafa‘yla birlikte bize uğradıkları bir gün örneği Betül’e gösterdim. Çok beğenilince ekibin tamamına yaptırmaya karar verdik.

Geçen hafta içi çok sevdiğim bir dijital baskı makinesiyle baskısını aldık. Daha sonra Palet Çerçeve‘ye götürüp teslim ettik. Daha önce de yazmıştım bu dükkanı. Adam büyük usta. Hemen bu çalışmanın yanına bir de paspartu eklemiş. Güzel bir de çerçeve seçince sonuç leziz oldu. Eskişehir’imizi, yüzyıllar önce yaşamış bir sanatçının elinden çıkmış güzel bir eserle duvarımıza astık. Harika değil mi?

Yaza Merhaba: Dolunay, Kendi Fontum

Dün Mert Ekin bir aylık oldu. Doğum gününe denk gelmedi ama o güne denk geldi Dolunay. Parçalı tutulmayı iyi bir teleskoba sahip olanlar gözlemleyebildi ancak. Ben de birkaç fotoğrafını çektim. Stoklama ve biraz da Lightroom dokunuşlarıyla güzel görseller çıktı bu ay.

FINAL copy

IMG_6862_-2_1000px

Eskişehir – Bademlik Üzeri Dolunay
(135mm / f/4.5 / 1/15sn / ISO1600 / 10stacked / Lightroom & Photoshop / EOS550 / EF75-300)

Geride kalan dönemde müzik yapmaya hiç ara vermedik. Hayatımızdaki en değerli gruplardan olan Pentagram‘ın en sevdiğimiz iki şarkısını coverladık Alper‘le birlikte. Yetişmediği için Türker ve Cem‘le yapacağımız iki cover’ı daha ilerleyen günlerde yayımlarız.

This Too Will Pass ve Lions In A Cage, Pentagram’ın  şarkıları olmalarının yanında, kendi adıma benim hayattaki en sevdiğim şarkılar arasındadır kesinlikle. O yüzden bu cover işini yaparken büyük keyif aldım. Lions In A Cage’te de biz eşlik eden Serkan Yıldırım‘a kattığı şeyler için ne kadar teşekkür etsek azdır.

mcaelyazisi

www.calligraphr.com adresinden de siz de kendi fontlarınızı oluşturabilirsiniz. Kendi el yazımdan oluşan fontu, yakın zamanda yaptığım bir afişte de kullandım. Aldığım tepkiler çok iyi oldu. Kaligrafi üzerine biraz daha çalışıp bundan sonraki tasarımların çoğunda kendi ürettiğim fontları kullanabilirim.

afisfont

Bu ay hiç beklenmedik şekilde normale döndük ve çok hızlı başladık. İş yerinde bir yoğunluk var. Evde yoğunluk var. Diğer işlerimde biraz hareketlilik var. Bir sonraki Dolunay’a dek kendine dikkat et sevgili okur. Görüşmek dileğiyle.

Bebeğimiz Oldu: Mert Ekin :)

5 Mayıs 2020 Salı günü Mert Ekin bebeğimiz dünyaya geldi.

Nasıl yazsam, nereden başlasam bilemiyorum. Bu ayın dolunayı, hayatımın en büyük olayına, en büyük mutluluğuna şahit oldu yine. Aylardır beklediğimiz küçük oğlumuz 5 Mayıs’ta dünyaya geldi. 13 yıldır bu bloga yazdığım belki de en mutlu, en büyük ve en sade haber bu. Ufak çaplı bir yorgunluk döneminden sonra nihayet oturabilmişken yazıyorum.

Babalık nasıl bir his diye soruyor en tecrübeli babalar ve henüz baba olmamış arkadaşlarım. İnan bilemiyorum, galiba biraz korku var. Biraz şaşkınlık var. Kendimi derin düşüncelere dalmış olarak buluyorum. Aklımda tek bir soru var: Ulan bu çocuk nasıl büyüyecek?

Eskişehir’de, koronavirüs tedbirleri nedeniyle öyle çok ses getiremeden (!) doğdu Mert. Hastaneye gelebilen birkaç arkadaşımızla atlattık bekleme faslını. Doğumdan sonra da öyle kritik bir şey olmadı. Doktorumuz Yusuf Öztürk‘e sonsuz teşekkürler. Yanımızda olan ve olamayan, arayan arayamayan herkese teşekkürler.

Detaylar? Şimdilik detaylar bu kadar. Blogun da bundan sonraki macerasında, Mert Ekin’e arka planda sık sık rastlayacaksınız. Şimdilik yazı bitiyor ama bizim hayatımızın yeni bir dönemi başlıyor. Tüm dostlar, kardeşler, arkadaşlar ve sevgili okurlar Mert Ekin Çiftçi artık aramızda !