Category Archives: O An Yaşananlar

Günlük hayatta yaşadığım olaylar ve içerisine girdiğim süreçlerle ilgili yazılar bu kategoride yayınlanacaktır.

Olaylar: Plak Mecmuası 5. Sayı, Volkan’ın Ziyareti

plakmec053Uzun süredir beklediğim, yolunu gözlediğim olaylar nihayet gerçekleşti sevgili okur. Bunların ilki, halen Türkiye’nin tek plak kültürü dergisi olarak yoluna devam eden, daha doğrusu etmeye çalışan Plak Mecmuası‘nın yine biraz gecikmeli olarak yayımlanan 5. sayısı.

Bir önceki dördüncü sayısı Kasım-Aralık-Ocak (2019) olarak yayımlanmıştı. Aradan beş ay geçtikten sonra Mayıs-Haziran-Temmuz (2019) olarak son sayıyı yayımladılar. Ben de Temmuz ayında almıştım. Bloga yazmak ancak mümkün oldu. Onlar gecikince, ben de birazcık da sitem ederek bloga geç yazıyorum. Öyle görünüyor ki bundan sonra derginin çıkan her sayısına adeta son sayısıymış gibi daha bir önem göstereceğiz.

plakmec052

Zira bu çıkan yeni sayı, şimdiye kadar yayımlanan en iyi sayı olmuş bana göre. Ancak şimdiye kadar ki en iyi kapak kesinlikle değil. Bu sayıda özellikle Dr. Skull‘la ilgili plak haritasının açıklama kısmına bayıldım. Grubun yeniden basılan Rools 4 Fools albümünün plağı için Aptülika tarafından çizilen özel çizimde, Türk Rock ve popüler kültür tarihinin önemli isimlerinin karikatürize edilmiş simaları yer alıyor. Derginin en güzel bölümlerinden biri olan Plak Terzisi bölümünü de Aptülika hazırlıyor. Ayrıca Edip Akbayram ve Queen‘le ilgili (özellikle plakları üzerinden) hazırlanan yazı da çok kaliteli olmuş. Bir diğer dikkatimi çeken inceleme ise dünyanın en meşhur jazz sanatçısı olan Miles Davis‘in albüm kapaklarında yer alan kadınların kimler olduğuna dair yazıydı. “Böyle bir yazıyı ben yazmalıydım” dedim okurken.

plakmec051

Evet, Plak Mecmuası bu yılın ilk baskısını yaptı. Umarım son baskısı olmaz. Bir sonraki sayı için umarım arayı daha fazla açmazlar. Ülkede plak kültürü adına yayımlanan tek dergi bu. Benim tavsiyem üç aylık (ve hatta beş altı aylık) yayımlanan bu dergiyi muhakkak alıp arşivinize koyun. İleride çok kıymetli olacak. Bu yıl, Plak Mecmuası’ndan çok daha fazla beklediğimiz bir şey, birisi varsa o da şüphesiz Volkan‘dı.

mutluluklar

O meşhur kapı arkası pozu 🙂

Amerika’ya yaptığı beyin göçüyle, bizim burada bir dalımızı kırık bırakan, sadece annesine değil, her aklımıza geldiğinde bize de “inşallah bir gün dönecek” dedirten kardeşimiz Volkan’ımız, bu yaz yine kısa bir süreliğine ülkeye döndü. Hayırlı bir iş için döndü, kaşla göz arasında nişanlanıverdi! Gidemedik tabi, aile arasında yaptıkları için ancak aklımız kalmadı da değil. Biz artık tam umudu kesmişken güzel haber, bir akşamüzeri ulaştı: Eskişehir’e geliyorlarmış.

O akşam saat 21.00’e yaklaşırken, aylar ve “tamamlanmamış onca cümleden” sonra nihayet buluştuk Volkan’la. Sanki hiç gitmemiş, sanki az önce Şimşek Sokak‘taymış, sanki her şey 2008’miş gibi oturduk, güldük, konuştuk ve yine güldük. Dostluk ne acayip şey! “Acabasız” seviyorsun, tıpkı o genç yıllarda sevdiğin gibi. Özlemişiz Volkan’ı. Alper de hemen geldi. Maykıl Ceksın‘ın üç üyesi bir aradaydık. Sercan uzaktaydı.

volkangeldi

Nişanlandığı için galiba, pek bir sevimli, pek bir heyecanlıydı. Şaşkınlıkla karışık, ne soracağımızı da bilemedik. Bu buluşmanın böyle plansız olması biraz üzücüydü. Kendi adıma Volkan’la yapmayı düşündüğümüz hiçbir şeyi yapamadım. Olsun. Gece yarısını geçene kadar muhabbet ettik. Sonra, Volkan’la birlikte gelen ailesiyle ve aslında çok iyi bir okuyucum olan Rızvan Teyzemle buluştuk. Gecenin bir yarısı, ayaküstü sohbet etmekle yetindik de ne onların içine sindi, ne de bizim.

Şimdi planımız şu: Önümüzdeki yıl Denizli‘ye, Volkan’ın düğününe ya birkaç gün önceden gideceğiz ya da düğünden sonra birkaç gün kalacağız. New York‘ta yaşayan bir Türk’ün objektifinden “Kölelik hala devam ediyor” tespitini görmeye çalışacağız.

Burada böylece birkaç saati anlattım ama yetmez. Ah Volkan! Sen her zaman apayrı yazıların konusu olacaksın 🙂

Canon EOS 550D Günlükleri: EF 50mm, Türkçe Kılavuz, Çanta

Bu seri önümüzdeki dönemde hayli ilgi çekici bir seri olacak benden söylemesi.

Evet, bu yıl yola Canon‘la, EOS 550D ile devam etmemiz nedeniyle tüm dikkatimi markaya ve makinenin yeteneğine vermiş durumdayım. 2009 yılında üretilmesine ve aradan geçen 10 yıla rağmen halen, güncellenmiş versiyonlarına kafa tutabiliyor. SLR makinelerdeki en büyük olayın algılayıcı olması sebebiyle, üst versiyonlarda CMOS‘tan farklı bir tür kullanmadıkları sürece bu makine günümüz standartlarında bir kaliteyle iş üretmeye devam edecektir.

canongun03Cihazı aldıktan hemen sonra kullanma kılavuzunu İngilizce olarak bulup indirmiş ve hatta bastırmıştım. Kullanma kılavuzu özellikle çekim modlarıyla ilgili bir sürü fikir verdi bana. Geçenlerde şans eseri bu cihazın Türkçe çevrilmiş bir kullanma kılavuzu olduğunu da gördüm. Türkçe çevrilmiş diyorum çünkü firmanın resmi olarak yayımladığı Türkçe bir kılavuz yok ne yazık ki sitesinde. Bu Türkçeye çevrilen kılavuzu bir siteden bin bir güçlükle indirdim ve ne gördüm! Şifreli! Neyse, biraz uğraştıktan sonra şifresini kırdım. Tamamen şifresiz, yazdırılabilir bir hale getirdim. Tıpkı daha önce yaptığım gibi, kitap halinde bastırdım ve zaman zaman açıp inceliyorum. Bu yazının belki de en büyük güzelliği bu olacak. İndirmek için aşağıdaki linke tıklayın. Doğrudan indirebilirsiniz. Aradan uzun zaman geçmiş ve bir şekilde bağlantı ölmüşse lütfen bana haber verin.

Canon EOS 550D’nin Türkçe kullanma kılavuzunu indirin

canongun02Fotoğrafla ilgili teknik derslerin en başından beri üzerinde durulan önemli bir nokta var: Sabit odak uzaklıklı objektifler, hareketli olan zoom objektiflere göre çok daha kaliteli ve keskin görüntü üretirler. Dolayısıyla, özellikle profesyonel çekimlerde fotoğrafçılar zoom objektifler veya kit objektifler yerine her bir odak uzaklığı için ayrı ayrı objektifler kullanırlar. Çünkü üretilen görüntünün en kusursuz olması istenir. Kaldı ki bu adamların kullandığı algılayıcılar da Full Frame dediğimiz en yüksek kalitedeki algılayıcılardır.

canongun01Buradaki fikirden hareketle, bir süredir kendime 50 mm odak uzaklıklı bir objektif (lens) almak istiyordum. Kit lenslerden farklı olarak, 50 mm lensler özellikle portre çekimlerinde de kullanıldığı için çok düşük (çok açık) diyafram aralıklarına (1.8 gibi) izin verebiliyorlar. Evde de zaman zaman bu konuyu konuşuyorduk. Çünkü bizim ev hep böyledir: sanat, belgesel, jazz falan… Şaka bir yana, Merve sağ olsun bu isteğimi uzun süre ölçüp biçmiş ve bana sürpriz -doğum günü sürprizi- olarak Canon EF 50mm F/1.8 STM modelli lensi almış. Hiç beklemediğim bir anda gelen kargoyla şaşkına döndüm 🙂

Bu lensi önceki haftalarda gittiğimiz Side gezisinde çok fazla kullanma şansım oldu. Kit lense göre çok daha kaliteli işler başardık birlikte 🙂 Lens, 1.8 diyafram açıklığına kadar izin verebiliyor. Bu arada, kit lenslerin dış çapı 52 mm iken bu lensin 48 mm. Bu bilgiyi internette bulamamıştım. Lensi alınca bizzat kendim gördüm. Dolayısıyla yedek kapak vb. alacaksanız 48 mm.ye göre sipariş etmeniz gerekiyor.

canongun06

50 mm lens kullanarak çektiğim bir kare. Betül‘ün arka kısmındaki kısma dikkat edin. Alan derinliği çok düşmüş. Bu da çok açık diyafram değeri sayesinde oldu.

Lensin kutusunun içerisinde bir yatağı var. Benim tavsiyem kullanmadığınız zaman alt ve üst kapaklarını örterek bu kutu içerisinde saklayıp tozdan, kirden koruyun. Hemen Canon’un resmi sitesine girip diğer ekipmanların olduğu gibi bu objektifin de kaydını yaptırdım. Bu, ileride çalınma vb. durumlarda bir tür delil niteliği taşır. Ayrıca, Canon zaman zaman kullandığınız ürüne göre bazı güncellemeler (elektronik aksamlar için) gönderiyor.

canongun04

Yazının son kısmında ise bir diğer güzel doğum günü hediyesinden, çok kaliteli bir fotoğraf makinesi çantasından bahsedeceğim. Sağ olsunlar biricik kardeşlerim, dostlarım benim için almışlar. Fotoğrafçıların sırt çantası kullanımı giderek yaygınlaştı, artık eski tip el çantalarına rağbet azalıyor. Sırt çantası hacmi sayesinde çok daha fazla ekipmanı, sıkış tepiş olmadan muhafaza edebiliyor. Bir de iç kısmındaki portatif yastıklar sayesinde çantanın içerisini organize edebiliyorsunuz. Petrix markalı çantanın iç kısmında ve ön yüzünde de bir sürü cep ve bölme var. Dahası askı aparatları üzerine fazladan askılar konulmuş. Bu sayede isterseniz tripodu ya da monopodu çantanın yanına asabilir ve bağlayabilirsiniz. Bu çanta için Alper, Utku, Hazal, Özge, Koray, Mustafa ve Caner‘e endless sevgilerimle 🙂 Her kullandığımda, hatta her elimi sürdüğümde aklıma şu güzel fotoğraf karesi gelecek 🙂

canongun05

Side – Antik Kent – Doğum Günü

İşte yine ilk cümlesini seçmekte zorlandığım bir yazıya başlamak zorundayım. Geride bıraktığımız hafta Side’de, gürültüden patırtıdan uzakta, birkaç gün dinlenme fırsatımız oldu. Tatil dönüşü yazı yazmak kadar sıkıcı bir şey yok itiraf edeyim. Ancak birkaç paragraf yazdıktan sonra açılıyorum ve yazmak daha eğlenceli hale geliyor. Haydi bakalım.

15 Temmuz Pazartesi gecesi Eskişehir’den, Hasan Polatkan Migros’un önünden yola çıktık. Anlaştığımız turizm acentesi, sezon boyunca hemen her gün Eskişehir’den Antalya’ya araç kaldırıyormuş. Bu sayede, kalacağınız otelin kapısına kadar bırakıyorlar ve dönüşte de aynı yerden alıp Eskişehir’e getiriyorlar. Aradaki tüm aktarmaları ve otobüs firmalarının türlü rezilliklerini çekmektense, bu yol bize çok daha makul geldi. O gece Mustafa, Betül, Merve ve siyatik ağrısı tavan yapmış ben, gittik bizi bekleyen araca bindik. Biner binmez uyudum. Çünkü tüm gün sabahtan kendimi hazırlamıştım. Hesapta olmayan tek şey siyatik ağrısıydı. Neyse.

side003

Otobüs firmalarından farksız olarak, düzenli aralıklarla yarım saatlik molalar vere vere sabah 8’de Antalya’ya, kalacağımız otele ulaştık. Otelimiz Side’de, Kumköy mevkiinde bulunan “Luna Blanca” isimli oteldi. Kıyıdan biraz içerideydi. Ancak aralıksız çalışan bir servisle müşterileri 4 dakika uzaklıktaki sahile taşıyordu. Bu yolu isterseniz yürüyerek 10 dakikadan daha kısa sürede de alabiliyorsunuz. Çok büyük bir otel olmaması bizim side001için avantaj oldu. Tüm imkanlarından fazlasıyla yararlanma şansımız oldu bu sayede. Bir de inanılmaz sakindi.

Otele girdiğimiz ilk gün, ancak öğlen oda verileceği için saat 08.00’den 14.00’e kadar denizde vakit geçirdik. Bu esnada otelin yine her türlü imkanından yararlandık. Hatta bize alternatif bir oda imkanı bile sundular ancak biz kabul etmedik. Okumaya devam et

Ülkü ve Sercan’ın Düğünü

sercono02

Söz konusu Sercan olduğunda akan sular duruyor elbette. Bu bloga her yıl bir başka dostumuzun, kardeşimizin düğün haberini yazıyorum. Yaşıtlarımızın, okul arkadaşlarımızın hemen hepsi birer ikişer evlenmeye, evli olanlar da çocuk sahibi olmaya başladılar. Tüm bu kalabalık grup içerisinde Sercan’ın yeri çok ayrıdır. Blogun, çok az sayıdaki “Çok Yazarlı” yazılarından birisine daha hoş geldin sevgili okur. Düğün şimdi başlıyor.

Sercan, belki de birkaç sene önce evleneceğine kendisi bile şüpheyle bakarken hayatının aşkını buluverdi. Olaylar çok hızlı gelişti. Bizler daha Ülkü‘yü birkaç kere görebilmişken ve hatta hala tanışmamış olanlar varken, Sercan davetiyeyi yollayıverdi Whatsapp‘tan!

Okumaya devam et

Dolunay ve Açıköğretim Mezuniyeti Sevinci

İki yıldır, zaman zaman hakkında yazdığım, müthiş keyifli ve bir o kadar da öğretici, eğitici Açıköğretim yolculuğumun sonuna geldim sevgili. Geçen hafta Perşembe günü mezuniyet töreni vardı. Yazmak için dolunayı beklemeye karar verdim. Bu bir mezuniyet yazısı olacağı için birazcık uzun olacak.

dolunay0619

Dolunay biraz nankördür. Bir ay yüzünü bile göstermez, bir diğer ay ışığı düşer yastığınıza…

mezuniyetposterGeçtiğimiz hafta Açıköğretim Fakültesinin final sınavları açıklandı. Böylece, toplamda dört dönem süren Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Programı’ndan mezun oldum. Geride bıraktığım dört dönem içerisinde, dönem ortalamamın en yüksek olduğu dönem son yani dördüncü dönemdi. Programı 3,70 genel not ortalamasıyla bitirdim. Eğer ilk dönem, şimdi sahip olduğum öngörüye sahip olsaydım inan bu ortalamanın daha da yüksek olmaması için hiçbir neden yoktu. Üstelik vereceğim tavsiyelere uyan herkes en az bu şekilde bir ortalama yaparak bölümden mezun olabilir. Ha, şu da var tabi ki: Ortalamaya yapmaya ne gerek var? Hiçbir gerek yok 🙂

Ben Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Programına 11 Eylül 2017’de kayıt oldum. Toplamda dört dönem, yani iki yıldan ibaret bir programdı. Yıllardır okuduğum, Fen bilimleri alanından farklı bir alanda okumak, eğitim almak istediği her zaman olmuştur bende. Hatta doktorada da, önce Sosyoloji Anabilim Dalı’na başvurmuştum. Başvurum, alan farkı yüzünden kabul edilmeyince Sosyal Bilimler alanına olan hırsım daha da arttı.

Muhakkak hepimizin içinde, güzel sanatların bir kısmına ya da tümüne karşı bir ilgi vardır. Ben de yıllarca özellikle resim sanatına çok büyük ilgi duydum. Özellikle filmlerde, sosyal çevrede ünlü ressamlar ve tabloları, eserleri hakkında bilgi birikimine sahip insanlar gördükçe, ne yalan söyleyeyim, hep imrendim. Sanatın bu en renkli dalı, sanat akımları, sanat tarihine geçmiş en ilginç ve özel anlar gibi konular hep ilgimi çekti.

İşte okuduğum bölüm, yalnızca fotoğraf sanatı ve sinema hakkında değil, sanatın tüm branşları, iletişim, reklam, sosyoloji gibi alanlarda da inanılmaz bilgiler ve değerler kattı.

dersler

Bu tabloda her dönem aldığım dersler yer alıyor. Bunlardan renkli olarak belirttiklerim en keyifle okuduklarım oldular. Bu konularda inanılmaz bir genel kültür de sağladılar. Açıköğretim Fakültesinin diğer bölümlerinden farklı olarak, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü’nün kitapları cidden piyasada sürekli alıcı bulabiliyor. Çünkü özellikle fotoğrafla ilgili teknik kitaplar, akademik, güncel ve doğru bilgiyi içeriyor. Ülkede bu şekilde güncellenebilen bir başka yayın evi daha yok. Ayrıca bana göre, ülkemizde fotoğrafın yaşayan efsanelerinden Levend Kılıç da, bölümdeki çoğu kitabın editörlüğünü ve derslerin hocalığını yapıyor.

mezu2019temsilci

Sınavlara hazırlanırken yalnızca Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi için geliştirilen “E-Kampüs” sistemini kullandım. Hem çevrim içi olarak soru çözmek hem de basılı yayın temin etmek için burası vazgeçilmez oldu. Programın ikinci döneminde Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim sisteminde basılı kitap vermekten vazgeçti. Bu karara başlarda büyük tepki gösterdim. İlk katıldığım Kalite Elçileri toplantısında bu durumu da dile getirdim. Ancak sonradan anladım ki bu şekilde olması çok daha mantıklı ve hesaplı oluyor. Çünkü bu sayede, belki de çoğu kişinin yüzüne bile bakmadığı milyonlarca kitap basılıyor, kaynak israfı oluyor. Bunun yerine tüm kitapların dijital hallerini sisteme yükleyip, benim gibi ille de kitap isteyenlere de “Kitap Satış Sistemi” üzerinden istedikleri kitapları satmak çok daha mantıklı. Üstelik bu sayede, yıllık harç ücretlerinde de hatırı sayılır bir indirim yapılmış oldu.

mezun05

Bu fotoğrafı yüksek çözünürlükle yükledim. Yerdekiler kitaplarım. Siyah ve mavi kitaplar ise ayrıca ciltlettiğim özetler, deneme sınavları ve çıkmış sorular. Yukarıdaki mavi ve bordo renk kitaplar ise ciltlettiğim ders notlarım

Her sınav döneminde, e-kampüs üzerinden tüm derslere ait deneme sınavları ile çıkmış soruları PDF formatında indirip düzenledim ve kitapçık şeklinde bastırdım. Yine ünite özetlerini de aynı şekilde bastırdım. Böylece elimde kalıcı bir sürü materyalim oldu.

onurbelg

Ders çalışırken de her üniteyi bir yandan okuyup diğer yandan da ufak notlar çıkardım. Bu notları ilk dönem elimle yazıyordum. Ancak daha sonra tablet ve bilgisayarda yazmaya başladım, çok daha hızlı oldu. Bazı derslerde de doğrudan PDF üzerinden kopyaladım. Bu çok daha hızlı bir yöntemdi. Böylece sınava girmeden önce kitapların tamamını okumuş oluyordum. Bir de not çıkardığım için en önemli noktalar hep aklımda kalıyordu. Eh bunun üzerine sınavdan bir gün önce de çıkmış soruları ve deneme sınavlarını çözünce iyice oturuyordu. Sınava gireceğim okula gideceğim sabah bir saat kadar erken gidip bir de kendi çıkardığım notlara göz gezdiriyordum. İnan bu şekilde, son dakikada görüp de yakaladığım bir sürü soru oldu. Eh, yöntemin başarılı olduğu da ortada ki genel ortalamam 3.70 oldu 🙂 Ayrıca her dönemde not ortalamam 3,5 üzerinde olduğu için Yüksek Onur Belgesi aldım. Lisans eğitimimde değil yüksek onur belgesi almak, ortalamayı 2’nin üzerinde tutmak bile benim için büyük bir olaydı. Açıköğretim sayesinde bu keyfi de yaşamış oldum.

mezun06

Tuttuğum notları bu şekilde ciltlettim

Geride bıraktığımız hafta Perşembe günü, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsünde bulunan Açıköğretim Fakültesi Binası’na gittim. Önce kalite temsilcileri arasında yapılan bir toplantıya katıldım. Kalite temsilcisi olmak, Açıköğretim Sistemi’nin güzelliğine ve tadına varmak için büyük bir ayrıcalık. Olabiliyorsanız siz de muhakkak olun sevgili okur. Bu toplantıdan sonra hiç üşenmeden gittim kendime cüppe, kep, püskül, kep yüzüğü ve mezuniyet şalı aldım ve o gün yapılacak mezuniyet törenine katıldım.

fbthdr

O öğleden sonra hafif bir yağmur çiseliyordu ve biz de yaklaşık 500 kişilik bir topluluk olarak törenin yapılacağı çim sahaya doğru gidiyorduk. Ülkenin çeşitli şehirlerinden gelen bir sürü insan vardı. Farklı yaşlardan, mesleklerden yüzlerce insan mezuniyet coşkusunu yaşıyordu. Gecikmeler olunca birkaç çıkıntı tip peydah oldu. Seslerini yükseltip kendi kendilerine protesto falan etmeye kalktılar. Güldüm içimden. Yıllar önce lisanstan mezun olurken bizim törenimiz Atatürk Stadyumu’nda yapılmıştı. Saatlerce beklemiş ve dikilmiştik ayakta. Ama hiç birimiz uf dememiştik. Öylesine keyifli bir akşamdı bizler için.

mezun04

Dekan Hocamız Prof. Dr. Yücel GÜNEY ve ben

Hemen yanımda duran, Aşçılık Bölümü’nden 3,97 ortalamayla mezun olduğu halde bölüm birincisi olamadım diye üzülen bir kadınla tanıştım. Bahar Hanım. İstanbul’dan mezuniyet için gelmiş ancak son dakika yetiştiğinden kep ve cüppe almamış kendine. İşaret gelince stada hep birlikte girdik. Epey bir tanıdık hoca gördüm kalabalıkta. Orkun Şen hocama buradan sevgiler 🙂 Katılanları selamladıktan sonra yerlerimize geçtik.

cof_soft

He-man’in abisi Çetin

Rektörün konuşmasının ardından beklenen o an geldi ve 2011’den tam 8 yıl sonra, bir kez daha kepimi fırlattım havaya 🙂 O gün törene beni izlemeye yalnızca Merve ve Enes gelmişlerdi. Yaklaşık yarım saat süren törenden sonra onlarla buluşup fotoğraf çektirdik. Daha sonra, ödünç aldığım cüppeyi teslim ettik. Böylece mezuniyet töreni sona ermiş oldu.

Yıllar önce lisanstayken almış olduğum bir seçmeli Fotoğrafçılık dersiyle başlayan fotoğraf maceram, İkinci üniversite kapsamında okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık ön lisans programını tamamlayarak taçlanmış oldu. Çok isterdim beni görmeni sevgili okur.

 

mezun01

Orada, en arkada, en çok sevinen birisi var.

Ekleme: 04.07.2019. Dört dönem boyunca, dönem ortalamam 3,50 üzerinde olduğu için Yüksek Onur Öğrencisi olarak mezun olmuşum 🙂

15053256434_mezun_yuksekonur

Tatil Sonrası, Discogs, Planlar

Geride bıraktığımız bayram tatili, son yılların en verimli tatillerinden bir tanesi oldu hiç şüphesiz. Uzun süredir yapmayı planladığım şeyleri yaptım. Ancak akvaryumda meydana gelen beklenmedik gelişme hem zaman kaybına yol açtı, hem de biraz moralimi bozdu.

Bir süredir odamda devam eden bir karışıklık ve kalabalık mevcuttu. Raflara sığmayan kitaplar ve CD’lerden dolayı ortalık epey karışmıştı. Ayrıca yıllardır kullandığım masa da artık ihtiyacımı görmekten çok elime ayağıma dolaşır hale dönüşmüştü. Bunun üzerine kendime şok bir indirim denk getirerek bir bilgisayar masası ve ona bitişik halde satılan bir kitaplık aldım. Çok işlevsel olan kitaplığın yanı sıra, öncekine göre neredeyse iki katı genişliğinde bir masa yüzeyine ve ıvır zıvırı ortadan kolaylıkla kaybetmeye yarayan bir çekmeceye kavuştum. Elbette her güzel şey gibi bu mobilyanın da bir kusuru vardı. Satış sitesinde kitaplık kısmının hem sağa hem de sola monte edilebileceği yazıyordu. Ancak mobilyayı kurunca gördüm ki kitaplık kısmını sadece sol tarafa monte edebiliyordunuz. Aksi halde mobilyanın kaplanmamış, suntaları gözüken kısmına bakmak zorunda kalıyordunuz. Ben bunu göze aldım ve kitaplığı sağ tarafa monte ettim. Üzeri kaplanmadığı için suntası gözüken kısımları ise beyaz renk mobilya kenar bandı alıp ütüyle yapıştırarak hallettim 🙂 Şimdilik ortalık toplandı, CD’ler, kitaplar ve günlük kullandığım çevre donanımları toparlanmış oldu.

masaustu

Şimdilik son durum bu şekilde oldu

discogslogoŞüphesiz tatilin en güzel kısımlarında biri de müzik CD’lerimi arşivleyip, orijinal baskıları discogs.com hesabıma eklemek oldu. CDr olarak bilinen yani grupların kendi imkanlarıyla çoğalttıkları, fabrikasyon üretim olmayan ve çoğu underground albümler olan CD’leri ise not aldım. Bunlar barkodsuz olduğu için sisteme elle eklemek gerekiyor. Yeri gelmişken discogs mobil uygulamasının müthiş bir kolaylığından bahsetmek istiyorum: Barcode Scanner.

Discogs mobil uygulamasında,”barcode scanner” özelliği sayesinde elinizdeki albümün sadece barkodunu kamerayla taratarak discogs hesabınıza ekleyebilirsiniz. Bu size zamandan inanılmaz tasarruf ettiriyor. Mesela aynı şeyi kitaplarım için yapmayı denediğimde, Goodreads mobil uygulamasının çok daha hantal olduğunu gördüm. Discogs’un mobil uygulamasından bu işi nasıl yapacağınıza dair ekran görüntülerini aşağıya bırakıyorum.

discogs

Açıköğretim Fakültesi‘nde okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü nihayet bitirdim. Çok büyük ihtimalle, yarın açıklanacak final sınavı notlarından sonra, mezun olacağım. Bu hafta Perşembe günü mezuniyet töreni var. Bu programdan mezuniyetimle ilgili her şeyi hafta sonu blogda anlatacağım. Güzel bir macera oldu benim için.

Kendi bölümümde devam eden doktora eğitimim için de, bu dönem “Doktora Tez Önerisi Savunması” denilen bir prosedür vardı. Onu da hallettim sayılır. Çok büyük ihtimalle bu hafta onun notunu da alıp dönemi kapatacağım.

hpbox

Yaz için bir birinden farklı tasarım projelerim var. Özellikle yeni bir tür CD kartoneti fikri üzerinde uğraşıyorum. Bir de aylardır orijinallerini aradığım bir Harry Potter Box işi var. Ama en önemlisi, Can Yayınları‘ndan çıkan cep kitaplarının aynısını evde yapmayı denemek olacak. Bunun için gerekli olan tüm malzemeyi temin ettim. Deneme amaçlı bir kitap basacağım. Umarım yamulmam.

bigbang.jpgSon olarak tam 12 yıldır, bıkmadan, sıkılmadan ve açık ara kahkahalarla izlediğim tek dizi olan (Supernatural daha eski ama onda kahkaha atmıyorum) The Big Bang Theory bitti. Evet bitti. Yerini ne doldurur bilmiyorum. Belki Young Sheldon isimli dizi. Ama sanmıyorum. The Big Bang Theory, ilk sezonundan son sezonuna üzmeyen, sıkmayan tek diziydi. Henüz izlemediğim HBO yapımı Chernobyl‘i ve Netflix yapımı Dark‘ın ikinci sezonunu merakla bekliyorum. Belki onlar biraz…

Akvaryumda Korkunç Gelişme: Mantar Hastalığı

Nasıl oldu, nereden bulaştı bilmiyorum. Çok büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığı içerisindeyim şu anda. Yıllar önce Japon Balığı beslemeye başlarken epey bir araştırma yapmış, forumlarda gezmiş, hatta kendime kitap bile almıştım. Bu sayede yıllardır, pek çok balığımı çok uzun periyotlarla yaşatmayı başarabildim. Ancak şu bayram haftasında başıma gelen olaydan sonra yıllardır ilk defa akvaryumda hiç japon balığım kalmadı.

Gülizar isminde, müthiş allı pullu bir Japon balığım vardı. Her gören ne kadar büyük ve güzel olduğundan bahsediyordu. Ben de çok seviyordum. Kuyruğu acayip uzundu ve salına salına geziyordu hep. Bayram tatilinin başladığı gün balığın kuyruğunda sanki kum tanesi gibi birkaç küçük nokta gördüm.

akv_05

Burada kuyruk kısmında görülen toz benzeri noktalar hastalığın belirtisi

Aynı noktalar diğer kırmızı başlı küçük japon balığında da vardı. Böyle olunca bir problem olduğunu anladım. Hemen fotoğrafını çektim. Sürekli görüştüğüm akvaryumcuya uğrayıp durumu anlattım. Kötü haber: mantar hastalığı bulaşmış akvaryuma. Nerede nasıl bulaşmıştı? Ufak bir fikrim bile yoktu. Çünkü ben başka bir akvaryumdan balık ya da su almıyordum. Sürekli aynı akvaryumcudan balık alıyordum. Başka bir yem ya da kimyasal da kullanmamıştım. Bu durumda geriye tek bir mantıklı ve bilimsel gerçek kalıyordu: Nazar değmişti.

akv_03Evet, Gülizar’a ve diğer japoncuğa nazar değmişti. Yoksa bu mantarın herhangi bir ortamdan akvaryuma bulaşması mümkün değildi. Balıklarda görülen deri hastalıkları için satılan bir ilaç var. Ondan aldım. Bu ilacın uygulanması şu şekilde oluyor: Uygulamanın ilk günü, akvaryumdaki her 20 litre su için 1 ml (ya da 10 damla) ilaç ekliyorsunuz. Hastalıklı hayvanlar içerisinde bekliyor. İkinci gün herhangi bir ilaç dökmeden, üçüncü gün yine ilk günkü gibi, aynı miktarda ilacı suya ekliyorsunuz. Eğer içerisinde aktif karbon olan bir dış filtre kullanıyorsanız da filtredeki aktif karbon yatağını çıkarmak gerekiyor.

Aynı şekilde uyguladım ben de. İçerisinde eklediğimiz ilaç suyu sapsarı bir hale getiriyor. Akvaryumcu bana hasta balıkları ayırıp 15-20 dakika ayrı bir kabın içerisinde ilaçla bekletmemi söyledi. Ben de ilk gün bu şekilde yaptım. İkinci gün hiç bir şey eklemedim. Üçüncü gün bu sefer akvaryumun tamamına ilacı döktüm. Ancak muhtemelen ya hastalık çok ilerledi ya da uygulamanın ilk günü yanlış yaptım. Çünkü

akv_04

Balıkların kuyrukları tamamen lime lime oluyor ve ölüyorlar

Japonların balıkların kuyrukları lime lime oldu ve hayvanlar telef oldu. İşin kötü yanı, bir süre önce yavruluk içerisinde bir de lepistes eklemiştim akvaryuma. O da gitti. Üzerinde aynı mantar lekeleri olmasına rağmen geriye bir tek köpekbalığı kaldı. Ya tedavi işe yaradı ya da cidden hayvan çok dirençli.

 

Tecrübe oluyor tabi tüm bu durumlar. Şimdiki aklım olsa hasta olduklarını fark ettiğim anda o iki Japon balığını ayırıp ilaç tedavisini sadece bu ikisine, ayrı bir kapta yapardım. İlaçla temas süresini arttır, ardından sularını hep yenilerdim.

Bu seri ölümlerden sonra, akvaryumun dibindeki malzemeyi tamamen süpürdüm. Suyunu büyük oranda değiştirdim. Deri ilacını düşük derişimde, ancak her gün veriyorum. Köpekbalığını kurtarmak niyetindeyim. Şu anda da canavar gibi duruyor. Umarım kurtulacak.

akv_02

Şu anda akvaryumun dibindeki kum sıyrılmış durumda. Köpek balığı da üzerinde lekeler olmasına rağmen dipdiri duruyor. Umarım iyileşir.

Eğer köpek balığının kurtulduğu kesinleşirse, akvaryumu ve dış filtreyi tamamen boşaltıp temizledikten sonra balık türlerinde küçük değişiklikler yapacağım. Hastalık sonrasında yapılacak temizliğin de çok titizlikle yapılması şart. Bunu da muhakkak buradan yazarım. Başka felaketler yaşamamak ümidiyle, hepinize sağlıklı akvaryumlar diliyorum.

akv_01

İstenen görüntü: Halen küçük akvaryumda misafir olan Zebralar ve Molly’ler 

Bahar Geçti Birden

fullmoon

Bir şey söyleyecektim, yarım kaldı.

Sana aşık olduğum yaştayım işte. Ben kışı düşünürken, bahar geçti birden. Anlayamadım. Bir dolunay daha geldiğinde, elimde kamera, gözüm ekranda, seni izliyorum. Konuşmak istiyorum seninle. Ağzımı açıp “Sen” deyince, başlıyorsun bağırmaya. Sonra, yutkunuyorum. Bir şey söyleyecektim, yarım kalıyor cümlelerim… Haydi başlayalım.

19mayis2019Alper geçen mesaj atmıştı. O geliyor aklıma. Annesiyle konuşurken annesi söylemiş: Mesut bence dolunaydan anlıyor. Elleri öpülesi 🙂 İşte o dolunay bu ay müthiş bir tarihe denk geldi: 19 Mayıs! Evet, bizi birleştiren birkaç şey vardı zaten. Aşkımızı bir kenara bırakırsak, ülkemize olan sevdamız ve Galatasarayımız 🙂 19 Mayıs, üstelik bu yıl Milli Mücadele‘nin başlangıcının tam 100. yılı. Dolunayım, bir asır önce, yapayalnız bir adam çıktı. Çok konuştu, çok anlattı. Anlattıklarının çoğunu kimse anlamadı. Ama inandılar ona. Okuduğu binlerce kitaptan süzdüğü satırların, kelimelerin ve harflerin aydınlığıyla, kim bilir kaç yıldır kurduğu hayalin gerçek olması için ilk adımı attı. Ah Paşam! Ah Mustafa Kemal’im! Çağının ötesindesin… Yokluğu gördün, savaşın ortasında kaldın, ölümü gördün, hasreti yaşadın, belki imrendin, belki kahroldun ama bu milletten umudunu hiç kesmedin. 

samspiyongalatasaray.jpgBugün Galatasaray, Başakşehir‘le yaptığı maçı inanılmaz bir şekilde, üç atıp bir sayarak kazandı. Ve ligdeki 22. şampiyonluğumuza ulaştık. Bu bloga futbolla ilgili çok az şey yazdım bugüne kadar. Ancak bu şampiyonluk çok önemli. Bu yalnızca Galatasaray’ın 22. şampiyonluğu değil; bu ülkede “taraftar futbolunun” galibiyeti, futboldan çok anlamayan benim bile, sarı kırmızı bir çift rengin ardından gitmeme neden olan o “aidiyet duygusunun” şampiyonluğudur. Bu şampiyonluğa Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler, Tranzonsporlular, Malatyasporlular, Sivassporlular ve ligdeki tüm diğer Anadolu takımlarımız sevinmelidir. Çünkü “PROJE FUTBOLU” yenilmiştir. Hakem hataları, penaltılar, sahaya giren ikinci toplar, VAR’lar yoklar falan filan… Bunlar aşılır. Bunlar çözülür. Ancak eğer iş duygusallıktan kopup mekanikleşirse, işte buna bir çözüm yok. O yüzden bu şampiyonluğumuz çok önemlidir.

İşte o geceki dolunay, öylesine güzel bir tarihe denk geldi. Yeri gelmişken, aynı gün biriciğimiz Volkan‘ın da doğum günüydü. Tekrardan kutlu olsun. Bu arada, yolumuza artık Canon EOS 550D ile devam ediyoruz. Bu, belki de bu yıl içerisinde attığım en büyük adımlardan bir tanesi oldu. O açıdan epey heyecanlıyım. Bahsettiğim bu makine olayı, apayrı bir yazının konusu olacak elbette. Bu hafta sonu Açık Öğretim Fakültesi sınavları var. Hemen ardından da doktora için bazı çalışmalar yapmak gerekecek. Beni unutma.

AÖF Kariyerim – Sakin Okul Derneği Çalıştayı

Merhaba sevgili okur. Bu ara biraz aksattım yazmayı. Ama hayatımda aksayan tek şey keşke şu blog yazılarım olsaydı. Neyse. Geride bıraktığımız hafta sonu Açıköğretim Fakültesi‘nin ara sınavları vardı. Okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü bitirmeme şurada birkaç ay kaldı sadece. Ara sınavların sonuçları açıklanmadı henüz. Ancak büyük ihtimalle ortalamanın üzerinde notlar alacağım. Umarım ters köşe olmam.

Başlığa “kariyer” yazdım dikkatini çeksin diye. Ama benimki pek öyle bir şey değil. Yalnızca bu dönem, geride kalan üç döneme göre sistemin içerisine daha çok girdiğim bir dönem oldu benim için. Yani “ancak son dönemimde” Açıköğretim Sistemi’nin gerçek bir parçası olabildim.

Bloga yazmadım, ama Ocak ayının sonunda, Yunus Emre Kampüsü‘nde bulunan Açıköğretim Fakültesi binasına, bunca yıldır ilk defa gittim. Bak taa 2006 Eylül’den beri Anadolu Üniversitesi’nin öğrencisiyim (gerçi son bir yıldır ESTÜ’nün öğrencisi oldum, o da ayrı bir yaradır), o büyük mavi camlı binaya ilk defa gittim. Neden peki? Eskişehir ilindeki “başarılı öğrenciler” buluşması için. Her bölümden not ortalaması yüksek olan öğrencileri, sistemle ilgili konuşmak için davet ettiler. Böylece ilk defa sistemin asıl mimarlarıyla tanışma fırsatım oldu. Bu toplantı benim için çok ama çok önemliydi. Benim sisteme olan bakışımı tamamen olgunlaştırdı, pekiştirdi.

Bu toplantıdan kısa bir süre sonra da “Kalite Elçisi” olmak için başvurdum. Burada bazı kriterleri de sağlamış olacağım ki, üniversitesinin “Kalite Elçileri” arasına girdim. Bu ayın ilk hafta sonu, yine bunca yıldan sonra, kampüste ilk defa kapısından girdiğim bir başka yere gittim. Akademik Kulüpte düzenlenen kahvaltı etkinliğine katıldım. Katılımcı listesine bakma şansım oldu. Kendi bölümümden o gün etkiliğe gelen bir tek ben vardım. Diğer bölümlerden de pek çok farklı insanlar gelmişlerdi. Daha kahvaltı masasındayken, pek çok yeni arkadaşla tanışmış oldum. Hem okulda Açıköğretim Fakültesi bünyesinde çalışan hocalarla, hem de benim gibi ikinci üniversite ya da doğrudan okuyan öğrencilerle.

O gün kalite elçilerinin hepsi söz aldı ve sisteme dair eleştirilerini, beklentilerini, tespit ettikleri hataları ve destekledikleri iyileştirmeleri anlattılar. Herkes, dili döndüğünce ağırlıklı olarak memnuniyetini ve yer yer de memnuniyetsizliklerini belirtti. Benim okuduğum bölüm kapsamında içerik ve sistem bazında çok bir sıkıntım yoktu. Ben, daha çok Açıköğretim Fakültesi’nin alt sistemlerine yönelik fikirler vermeyi tercih ettim. Daha önce sıkıntılar yaşadığım kitap satış sistemini anlattım mesela.

Etkinliğin sonunda dekan hocamız bizlere teşekkür etti ve salondaki herkesin günün geri kalanının da güzel geçmesini sağladı 🙂 Yakın zamanda sınav sonuçları açıklanacak. Büyük ihtimalle Açıköğretim’le ilgili bir sonraki yazım mezuniyet yazısı olacak. Umarım zaman çabucak geçer de o yazıyı da büyük bir coşkuyla yazarım.

Etkinlikten çıkınca koşar adım, Haller Gençlik Merkezi‘ne gittim. Çünkü orada, bir  başka etkinlikte Halil Abi beni bekliyordu. Bir okul düşünün. Tüm müfredatı alıştığımız, klasik sistemin yerine, tamamen “ekoloji” ve “doğayla birlikte yaşam” temaları üzerine şekillenmiş ve bu okulun öğrencileri ellerini kirletmekten hiç çekinmiyorlar! İşte bireysel olarak katılım sağladığımız etkinlik de buydu sevgili okur. “Ekolojik temelli bir müfredat nasıl olmalı?” sorunun cevabını aradık. Katılımcılar, ilgilendikleri ve çalıştıkları konulara göre “Su, Toprak, İklim, Bitki” gibi alt gruplara (atölyeler) ayrıldı. Her masada, öğretmenler, teknik uzmanlar, oyun tasarımcıları ve öğrenciler vardı. Herkes, konusuna ilişkin olarak fikrini belirtti. Pazar günü de devam eden çalışmanın sonunda artık elimizde, örneğim bizim atölyemiz olan Toprak atölyesinde, çocuklara toprağı nasıl anlatabileceğimize dair müthiş bir içerik vardı. Bu arada, yıllardır kitaplarını sağda solda gördükçe toparladığım Dr. Nejat ÇELİK de bizim masamızdaydı. Bu sayede tanıştık. Son gün Cengiz TÜRE hocam da etkinliği ziyaret etti. Onun küçük bir eleştirisi bazı masalarda konuşula hususların fazlasıyla teknik olmasıydı. Ancak ben kendi adıma, bizim masamızda, toprak konusunda belirlediğimiz alt başlıkların ve içeriklerin çocuklar için uygun ve yerinde olacağını düşünüyorum.

Böyle ciddi göründüğümüze bakmayın, gayet keyifli bir ortamdı.

Oluşturduğumuz bu “Toprak Grubu“, bir sürede daha çevrim içi olarak çalışmalarına devam edecek. Umarım ki bu işin sonunda ortaya çıkacak olan okulda, en azından çevre konusunda farkındalık seviyesi çok daha yüksek çocuklar yetişirler. Umarım.

Genç arkadaşlarımızın fikirleri çok önemliydi.

Kafa Dergisi’ni Bıraktım – Walkman Tamiri

Kafa Dergisi’ni Bıraktım

Yıllardır satın almaya ve okumaya devam ettiğim dergiden, KAFA‘dan epey soğudum sevgili okur. Hatırlarsın anket falan yapmıştım bir zamanlar. Hangi aylık edebiyat dergisini takip etmeye devam edeyim diye sormuştum. Anketin sonuçlarında KAFA çıkmıştı. Ben de OT Dergisi‘ni bırakıp KAFA’ya devam etmiştim. Birkaç yıldır da düzenli alıyordum. Ancak bir süredir canım sıkılıyordu, dergi artık o kadar da ilgimi çekmiyordu. Bir açığını arıyordum. İçerikler giderek tekdüzeleşmeye başlamıştı. “Aylık Edebiyat Dergisi” konseptinin çok ötesindeydi artık dergi. Dergiye yazmaya başlayan isimler de epey gözümü tırmalıyordu. Bir dizide ya da filmde, birkaç akılda kalıcı repliği olan herkes (üstelik senaryoyu kendisi bile yazmamışken) pekala bir “Edebiyat” dergisinde yazı yazabiliyordu. Üç dört ayda bir, birer lira zamlanıyordu dergi. Eyvallah, dedim. Her şey zamlanıyor, adamlar ne yapsınlar, dedim. Ama olmadı. Şubat ayında hazırladıkları “AŞK” konseptli dergiyi görünce Tamam, dedim. Buraya kadarmış. 18 lira verip dergiyi aldım ve içerisinde Deniz Seki‘yi gördüm. Waov !?! Koskoca bir özel sayının içerisi bomboştu. Ünlüler ve onların “ünlü” anıları, “büyük” laflarıyla dopdolu bir aşk sayısıydı. Bir edebiyat dergisi ne kadar “sosyetik” olamazsa o kadar sosyetik bir dergi, bir edebiyat dergisi ne kadar “tüketim” nesnesi olamazsa o kadar tüketim nesnesine dönüşmüş bir dergi ve bir edebiyat dergisi ne kadar “reklam” kokamazsa o kadar reklam kokan bir dergi idi elimde tuttuğum.

KAFAkış copy.jpg

KAFA almıyorum artık. Bu ayın sayısını almadım yıllar sonra ilk defa. Biraz tuhaf hissettim, ama almadım. Bakalım, belki ilerleyen günlerde biraz çeki düzen verirler. Ya da belki İhsan Oktay Anar yazmaya başlar. O güne dek, elveda sevgilim.

Walkman Tamiri

walkman03Üretmek, onarmak, yeniden yapmak… Bunlar çok müthiş şeyler sevgili okur. Hayatımın son 10 yılında da ciddi ciddi bu işlere ilgili duymamdan dolayı, evimde pek çok tamir aletim var. Elektrik elektronik işlerinden, mobilya metal işlerine kadar çok farklı alanlarda restorasyonlar yapmaya bayılıyorum.

Geçen aylarda bit pazarına yaptığımız bir ziyarette 5 liraya SONY marka bir walkman almıştım. Eve getirdiğimde walkman’in çalışmadığını gördüm. Marka ve modelini Google’dan aratınca kullanma kılavuzu çıktı pdf olarak. İndirdim hemen. Lan adamlar kılavuzun içerisinde aletin devre şemasını bile çizmişler helal olsun. Bu sayede, aletin arka kısmını nasıl açacağımı öğrendim. Açınca bir de gördüm ki makaralar arasında hareketi aktarmaya yarayan lastik kopmuş.

walkman02

Biraz araştırdım soruşturdum. Bursa’da bizim Rüstem Abi var. Bu işleri en iyi bilenlerdendir. Sağ olsun o da ilgilendi. Ancak bu lastikleri bulmak artık imkansız hale gelmişti. Çünkü ülkede plağa doğru bir ilgi artışı vardı evet, ama kaset hala bizim gibi koleksiyoncular dışında kimsenin ilgisini çekmiyordu.

walkman01

Aliexpress

Bir çözüm olarak paket lastiği taktım ve çalıştı evet 🙂 Aradan bir ay geçtikten sonra yine çalışmamaya başladı walkman. Özellikle aktarımdan kaynaklı devir kaybı kasetten gelen sesin normalden daha yavaş olmasına neden oluyordu. Ben de Aliexpress‘te uygun anahtar sözcüklerle bir arama yaptım ve bingo! Uygun lastiği buldum. Ancak toptan satıldığı için 100’lü paketle almak gerekiyordu. Hiç üstelemeden 2 dolara aldım.

 

Geçenlerde lastikler geldi. Hemen bir müdaheleyle yerleştim walkman’e. Sabhankra‘nın son kasetini de taktım ve heyecanla beklemeye başladım. Sonuç: Muazzam! Savaş Sungur, tam da olması gerektiği gibi net duyulabiliyordu. Bu kaliteli walkman böylece bana 15 liraya mal olmuştu. Teşekkürler bit pazarı.

walkman00.gif