Category Archives: O An Yaşananlar

Günlük hayatta yaşadığım olaylar ve içerisine girdiğim süreçlerle ilgili yazılar bu kategoride yayınlanacaktır.

Efendi ile Arpej Yapım ve İstanbul Macerası

arpej002Böyle maceralar, sonradan anlatınca daha keyifli oluyor sevgili okur. Geçen haftalarda şipşak bir İstanbul maceramız olmuştu. Kısa ama çok önemli bir ziyaretti bu İstanbul’a. 2018 yılına çok iyi bir başlangıç yapan Efendi, yılın en önemli gelişmesinin hemen öncesinde İstanbul’da Arpej Yapım‘la anlaşmaya vardı. Biz de hep birlikte bu anlaşma için görüşmek üzere bir cumartesi sabahı erkenden yola çıktık.

ARPEJ-yeni-logo.pngTıpkı bir önceki Ankara konseri gibi, bu sefer de erken gitmek üzere sözleştik ve yine belirlediğimiz saatten daha geç ama yine de erken sayılabilecek bir saatte Alper‘in arabasıyla yola çıktık. Kim kimdik peki? Aykut, Utku, Alper ve ben. Yol boyunca Aykut’un grubun imajına uygun takım elbisesini konuştuk ve yeni albüm için kaydedilen parçaları dinledik. Güzel, sorunsuz ve sakin bir yolculuktan sonra saat 11.00 civarında Beşiktaş‘a ulaşmıştık bile! Görüşme saat 13.00 civarında olacaktı ancak hem yolların bomboş olması, hem de Arpej Yapım’ın ofisinin köprüye çok yakın olması sebebiyle erken gelmiş olduk. Aracı park edip ofise geçtik.

Kısa bir süre bekledikten sonra, Efendi’nin menajeri Özcan Abi sayesinde iletişim kurduğumuz firma yetkilisi Özlem Hanım‘la buluştuk. Yaklaşık bir saatlik görüşmede neler oldu anlatamayacağım tabi ki. Görüşme esnasında Umut Kuzey de bize katıldı. Bilmeyenler için Umut Kuzey, Arpej Yapım’ın da sahibidir. Olumlu geçen görüşmenin ardından yakında bulunan bir mekanda kahvaltı ettik. Bir hafta önce Ankara’da teyit ettiğimiz şeyi, bu sefer burada, İstanbul’da da teyit ettik ki “Kahvaltı Eskişehir’de yapılır.

arpej006

Kahvaltının sonlarına doğru kim geldi dersiniz? Mahmut! Efendi’nin gitaristi. Neredeyse iki yıldır görüşemiyorduk. Mahmut da geldikten sonra yeniden Arpej Yapım’a gittik ve burada grup, firmayla anlaştı. Umut Kuzey’le birlikte şu yukarıdaki zafer pozunu verdik. En az Efendi’nin üyeleri kadar sevinçliyim ben de. Zira Arpej Yapım’ın promosyon, reklam, tanıtım çalışmalarını önceden beri görüp imreniyordum.

arpej008

Anlaşma faslı mutlu şekilde sonlandıktan sonra, Beşiktaş’ta olduğumuz ve vapur iskelesi yakın olduğu için tüm grubu vapura binip karşıya, Kadıköy‘e geçmek için ikna ettim. Hemen de ikna oldular sağ olsunlar. Bu esnada Cihan da bizimle buluşmak için geliyordu, onu da iskeleye yönelttim. İskeleye ulaştık ve Cihan’la buluştuk. Bir süre bekledikten sonra vapura bindik ve ver elini Kadıköy. Peki neden Kadıköy? Çünkü Hammer Müzik orada.

arpej004

Hammer Müzik’te dostlarla.

Rıhtımdan Akmar Pasajı‘na ve orada da Hammer Müzik’e ulaşmamız 10 dakika sürmedi bile. Öyle bir hızla daldım dükkana. Lan kimi göreyim? Yaşru vokalisti, çok da sevdiğim insan Berk Öner! Yaşru’nun son albümü Ant Kadehi‘ni teslim etmek üzere o da Hammer Müzik’e gelmiş. Ben de hazır gelmişken alacaklarımın arasına Ant Kadehi’ni de ekleyebildim böylece. Hem de imzalı. Neler aldım peki? Deftones‘un White Pony albümünü plak formatında aldım nihayet. Bloodbath‘in Nighmares Made Flesh isimli muhteşem albümünü aldım. İkinci el olarak Duman’ın ve Hayko Cepkin’in albümlerini aldım. Enis Abi, alışverişin üzerine bir  de zeytinyağlı dolma ikram etti. Gamze ismindeki arkadaşımız yapmış ellerine sağlık.

arpej005

arpej007Hammer’da işimiz bittikten sonra yemek yedik. Mahmut’la da vedalaştık ve tekrar iskeleye geldik Beşiktaş’a dönmek için. Dönüş yolculuğu daha keyifliydi nedense. İndikten sonra bir taksiye atladık ve sabahtan arabayı park ettiğimiz yere kadar kısa yollardan, kestirmelerden gelebildik. Bu noktada, alışılanın aksine bir profil çizen taksiciyi kutluyorum. Arabanın yanına gelince de Cihan’la vedalaştık ve yola çıktık.

arpej003

Her şeyin bir şeyi var tabi. Benim ısrarımla plana eklenen bu Hammer Müzik macerası sebebiyle akşam trafiğine takıldık. Üstelik Utku da birazcık rahatsızlanınca epey vicdan yaptım 😦 Her neyse, dönüş yolculuğumuzda da bir sıkıntı, kaza, bela yaşamadık ve saat 23.00 sularında Eskişehir’e ulaştık.

Süper hızlı ve çok eğlenceli bir İstanbul macerasıydı bu. Efendi açısından çok önemli bir eşikti. Arkadaşlığımız dostluğumuz açısından en keyifli anlardan birisiydi. Başta söylediğimi sonda söyleyerek bitiyorum yazıyı. 2018, Efendi için çok iyi bir yıl olacak sevgili okur. Takipte kalmalısın 🙂

Reklamlar

Bir Japon’un Vedası: İmpuru Öldü

Ne güzel, sana yepyeni Bloodbath plağımı anlatacaktım sevgili okur ballandıra ballandıra. Ama olmadı. Dün gece giderek hareketsizleşen canım balığım, biricik Japonum İmpuru, bu sabah öldü. İşte bu yazı, İmpuru için bir saygı duruşu niteliğinde olacak.

japonba01

İlk aldığım günlerde. Sol üstteki balık İmpuru

İmpuru, 2016 yılı Temmuz ayı başından beri evimizin en değerli bireyleri olan iki Japon balığımdan bir tanesi. Diğer balık İsimsiz Kahraman, geçen sürede iyice serpildi ve gelişti. Ancak İmpuru’nun büyüdükçe farkına vardığımız anatomik bir sorunu vardı. Arka yüzgeçlerinden birisi çalışmıyordu. Ancak yine de Kahraman’dan geri kalmıyordu. Bundan üç dört ay kadar önce bir gün İmpuru’nun ters yüzmeye başladığını fark ettim. Bildiğin sırt üstü yüzüyordu hayvan. Küçük bir internet araştırması yaptım ve akvaryum forumlarında, hayvanın yüzeyden yem yerken hava yuttuğunu, bir süre aç kalırsa ve dibe çöken yemle beslenirse düzeleceği yazıyordu. Uyguladım, gerçekten de işe yaradı. İmpuru düzeldi, iyileşti. Ancak son bir aydır yine güçten düşüyor, akvaryumun içerisinde oradan oraya savrulmaya başlıyordu.

Önceki gece artık yalnızca ağzını oynatabiliyordu hayvancık. Ağ kepçenin üzerinde suyun içerisinde kalacak şekilde sabitledim. Son bir defa fotoğrafını çektim. Sabah kalktığımda kımıldamıyordu. Böylece, üç gram ağırlığındaki aile dostumuz, biricik balığımız İmpurumuz, bir buçuk yıl sonra bize veda etti. Tamamı beton ve asfalt olan şehirde, arka bahçemizdeki bir avuç toprağın dibine gömdüm iyice sarıp sarmalayıp.

impuru002

İmpuru, ismini Sivrihisar mitolojisinde yer alan efsanevi bir kahramandan alıyor. Bu hikayeyi bana yıllar önce Mustafa anlatmıştı, çok etkilenmiştim. Evimize gelen tüm dostlarımın çok sevdiği, ilgilendiği ve muhakkak her geldiğinde bir süre oynadığı biricik İmpuru’nun vedası üzerine herkes birkaç kelime etti. Şimdi arkasından söylenenleri naklediyorum:

taziye

Balık, kedi, köpek, kuş fark etmiyor sevgili okur. İnsan bir canlıya anlamlar yükleyip onunla birlikte yaşamaya başlayınca, her kayıp bir yaraya dönüşüyor. Üzülüyor. Bu ancak ve ancak yüreğinizde beslediğiniz sevgiyle orantılı oluyor. Kayıplar oluyor, yaralar kanıyor ancak sevgi hiç azalmıyor. Ahhh…

impuru001

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Tayinim Çıktı: Merhaba Eskişehir!

veda003

Veda

Blogun en önemli yazılarından bir tanesine daha hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, 31 Aralık 2012’den beri Bilecik‘te çalışıyordum. 2014 yılında altı ay süreyle asker olduğum zamanı saymazsak, o tarihten beri de Bilecik’teydim. Mesleğime başladığım ilk yerdi Bilecik. Tam beş sene! Beş koskoca yıl! Neler olmadı ki. Nereden bilecektim hayatımın şu beş yılda hemen hemen her açıdan değişeceğini… İlkler, sonlar, unutulmazlar, hatırladıkça güldüklerim ve yutkunduklarım… Ahh.

Askerden döndüğüm 2014 yılı Ağustos ayından itibaren Eskişehir‘den Bilecik’e her gün gidip gelmeye başladım sevgili okur. Bilenler bilir. Bu her gün toplamda 2.5 saatlik bir yolculuk demekti benim için. Geçen gün hesapladık. İzinli olduğum günleri düştük ve bu üç buçuk yıllık git gel boyunca gidip geldiğim mesafeyi bulduk. Yaklaşık olarak 77000 km kat edip, Dünya’nın çevresinde 2 defa dolaşmışım 🙂

İşte tüm bu git gel durumu, beni maddi ve manevi olarak yormaya, yıpratmaya başladı. Öyle bir dönem geldi ki bulunduğumuz yere bir virüs yayıldı. Kim var kim yok etkilendi bunun enfeksiyonundan. Kesip atabildik atmasına da olan da oldu. Ben de yavaş yavaş geride bıraktığımız 2017 yılının Mart ayında, nihayet, Eskişehir’e tayin dilekçemi verdim. Dilekçem Nisan ayında üst makama iletildi ve beklemeye başladım. Ama ne beklemek! Bana bir sor o bekleme faslını ve ben sana neler neler anlatayım.

veda004

İşe ilk başladığım zaman ve ayrıldığım zaman çalıştığım odaların bulunduğu koridorlar.

6 Kasım günü, güzel haberi Haktan Abi ve Zekiye Hanım verdiler sağ olsun ikisi de. Tabi evrakı görmeden inanamadım. Öyle ya “bekliyordum” ne de olsa. Gördüm. Nihayet o evrakı da gördüm ve bu sefer ikinci bir bekleme süresi başladı: Elimdeki işleri bitirme evresi. Eskişehir’de beni nelerin beklediğini düşüne düşüne, Bilecik’te elimde olan tüm işleri yaptım ve teslim ettim arkadaşlarıma.

Velhasıl uzatmayayım. aradan günler geçti ve bir de dolunay, nihayet kırk gün sonra 15 Aralık 2017 günü, yaklaşık beş yıldır çalıştığım Müdürlükten ilişiğim kesildi. Mutluluk, şaşkınlık, eh ne yalan söyleyeyim biraz da hüzünle, düşüne düşüne, eski yüzlere baka baka bindim Bursa otobüsüne. Evet, aynı akşam Bursa’ya geçtim dayımı ziyaret etmeye. İstanbul’dan da Cihan‘la organize olmuştuk zira. O hafta sonu Bursa’da geçti. Bununla ilgili bir yazı yazacağım.

Bursa’dan Pazartesi günü ayrılacaktım ancak planlarım değişti ve Pazar günü Eskişehir’e döndüm. Pazartesi sabahı işlerimi halledip öğlene doğru, son defa Bilecik’e doğru yola çıktım. Sağ olsun, iş arkadaşlarım benim için bir veda yemeği organize etmişlerdi. Vakit bulabildiğim süre içerisinde Belediyedeki ve İklim Değişikliği Projesi‘ndeki arkadaşlarımı ziyaret ettim. Daha sonra kuruma gelip son defa o koca binaya baktım. O kapkaranlık pencerelerde hangi yüzleri gördüm, o bomboş koridorlarda hangi sesleri duydum, ah işte bir ben biliyorum. Burada Murat Abi‘yle ve Mehmet Abi‘yle buluşup birlikte, yapılacak yemeğe doğru yola çıktık.

veda002

Binayı son gördüğüm an.

Sağ olsun, pek çok arkadaşım geldi beni uğurlamaya. Eğer burayı okuyorlarsa her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Mutluluğum tarifsizdir. Böyle zamanlarda nedendir bilmiyorum, hep eskileri konuşur insanlar. Biz de öyle yaptık. 2013 yılında, geldiğimiz ilk seneyi konuştuk hep. Can dostum, biricik kardeşim Ş. Emre‘yle birlikte yaşadığımız maceralardan bahsettik. Güzel anılar biriktirmişim onu görmüş oldum böylece. Gelen herkese baktım. Hemen hepsiyle muhakkak bir komik anım olmuş, her birine küçük de olsa bir yardımım dokunmuş ve her birinden en az bir iyilik görmüştüm. İşte olayın en başından beri, hüzünlendiğim yegane an, bunu fark ettiğim an oldu. Kalktım ayağa ve “Beni unutmayın” dedim.

Vakit geçti, yemek olayı bitti ve sırayla herkes vedalaşıp ayrıldı. En son biz de mekandan çıktık. Sağ olsun, var olsun, Zülali Abi bizi Bozüyük Otogarı‘na bıraktı. İlk gelen otobüse atlayıp Eskişehir’e döndük yol arkadaşım Bahri ile.

Gece yastığa başımı koyduğumda yalnızdım. Pazar gecesi rutini oldu bu da. Zihnimde bir film oynama başladı. Tam beş yıl sürdü. Rüyalara daldım, uyandım, uyudum ve yine rüyalara bulandım. O beş yıl hiç bitmedi. Sürdü, sürdü ve devam ederek gözden kayboldu…

veda0003

 

İklim Değişikliği Hibe Programı 2017 – Ankara

ankar007

Evet sevgili okur, geçen hafta ben neredeydim? Ankara‘da! Ne yapıyordum orada? AB tarafından verilen birliğe katılım öncesi mali destek fonun aracılığıyla (IPA), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na aktarılan hibeden, Bilecik olarak hazırladığımız proje sayesinde küçük bir pay alabilmeyi hak etmiştik çünkü. Ankara’da işte bu proje kapsamında alınan hibenin ne şekilde harcanacağı ve projenin nasıl yürütüleceğine ilişkin bir eğitim programına katıldık.

Hazırladığımız proje, iklim değişikliği alanında mevcut farkındalığın ortaya konularak, yapılacak çalışmalar sayesinde bu seviyeyi daha üst düzeylere çıkarmak ve konuya ilişkin bir takım sürdürülebilir yaptırımlarda bulunmak üzerineydi. Böyle süslü püslü ifade edince ne de güzel duruyor değil mi 🙂

ankara005

ankar003Salı günü Bilecik ekibiyle buluşup Ankara’ya gittik. Burada, Çukurambar tarafında Point Hotel‘e yerleştik. İlk gün pek bir şey olmadı. Ertesi gün bizzat Bakan’ın da katılacağı etkinlikte neler yapacağımızı konulup programladık. Çok yorgun olduğum için hemen uyudum. Ertesi sabah saat 07.30’da otelden servislere bindik ve bu sefer Sheraton Hotel‘e geçtik. Zira etkinliğe Bakan’ın ve Bakanlığın da üst düzey yöneticileri katılacağı için ilgi çok büyüktü. O kadar insanı alabilecek büyüklükte salon çok az sayıda otelde varmış.

ankar012

Ekibimiz

Saat 08.15 civarı kayıt yaptırıp fuaye alanına girdik. Burada hibe almaya hak kazanan 38 farklı projenin her biri için birer stant kurulmuştu. Kendi projemizin standını bulup yerleştik. Yaklaşık iki saat kadar bekledikten ve diğer 37 projeyi inceleyip o ekiplerle tanıştıktan sonra protokol geldi ve program başladı. Salonun tamamına yakını doluydu. Öyle ki Bilecik ekibinde Halk Sağlığı Müdürlüğü‘nden Mehmet Abi ve ben ön taraflarda oturmaya yer bulamadık. Unutmadan ekleyeyim, etkinlikte tam 6 yıl sonra kimi gördüm dersin? Burcu‘yu! Biricik sınıf arkadaşımı. İşte etkinlik başlayınca salonun arka kısımlarında Burcu, Mehmet abi ve ben birlikte oturduk. Etkinliği oradan izledik.

ankar010

Burcu ve ben

Etkinlikte çok değerli konuşmacılar yer aldı ve gerçekten çok önemli kitabi bilgiler verdiler. Şimdi bu konuşmacıları ve konuşmalarından aldığım notları aktarıyorum. Burada yer alan ifadelerin bazılarını ben özet halinde yazmış olabilirim. Rakamlarda ufak tefek hatalar olabilir ve konuşmacıların düşünceleri kendilerini bağlamaktadır.

Açılış konuşmasını NTV‘den tanıdığımız sunucu Simge Fıstıkoğlu yaptı. “İklim Değişikliği Sonumuz Olabilir mi?” sorusu üzerinden konuşmasına yön verdi. Salonu epey kontrolü altına aldı diyebilirim. Konuşmasından notlar: Okumaya devam et

Sonbaharın Dolunayı

Bak işte sonbaharın ilk yazısını yazıyorum bu gece. Uzun bir tatilden sonra nihayet oturabildim bilgisayarın başına. Bu ayın dolunay yazısı, “sihirli aşk mısraları” başlıyor.

Geçen hafta neler oldu neler. Uzun süredir kullandığım Samsung Galaxy Note 2 telefonum bir daha açılmamak üzere kapandı. Teknik servis sorunun anakarttan kaynaklandığını söyledi ve onarım masrafının 600 TL olacağını ekledi. Bu durumda yapılacak tek şey çok uzun süredir gözümün üzerinde olduğu, Samsung Galaxy Note 5‘i almaktı. İlk çıktığı zamana göre fiyatı da ucuzlamıştı. Nihayet, bayramdan hemen önce gittim, bir daha tek bir çöp almamaya yemin ettiğim Teknosa‘dan aldım telefonu. Telefon için başlı başına bir yazı yazacağım. En aşağıdaki görseller yeni cihazla çekildi. Seni görebilmenin en iyi yollarından birisi.

20626564_10210396217567187_7655190690518992723_oBir süredir gözümüz kulağımız Sabhankra‘daydı. Yeni albümden ilk bombayı patlatmasını bekliyorduk  ve o bomba patladı: From The Frozen Mountains. Yüreğimiz cayır cayır yanarken, birden kendimizi buzulların ortasında bulduk. Kalplerimiz dondu ve taş kesildi. Sevgiden, kaderden ve yaşamaktan ümidimizi kesip kederin ve hüznün doğurduğu yepyeni acımasız ve öfke dolu insanlar olup çıktık. İşte, From The Frozen Mountains da bu filmimizin soundtrack’i oldu. Sabhankra, özlediğimiz klavye altyapıları, güçlü screamleri ve epik riffleriyle dopdolu bir parçayla yeni albüm için başlangıcı verdi. Artık gözümüzü geride kalan izlerden ayırıp karlı dağlara çevirdik. Bekliyoruz.

getik11Başka bir güzel haber ise biricik dergimiz Getik Fanzin‘den. Yine uzun bir aradan sonra, 11. sayımızı çıkarttık bu ay. Derginin teması para. Fakat biz temamızdan biraz daha bağımsız olarak, savaş ve tereddüt konusunu işledik. Bu sayıdaki öykümüz Ender‘in bir rüyasıyla başlıyor. Devamında ise direksiyona ben geçiyorum. Aysun, sağ olsun, yine bizi yalnız bırakmadı ve bir tepeye hem de senin resmini çizerek, konduruverdi hikayenin geçtiği hastaneyi. Bu hastaneyi de çocukluğumun geçtiği ilçenin tek hastanesini düşleyerek kurguladım. Öyküdeki her detay, bu hastaneye dair halen aklımda kalanlarla, hatırladıklarımla alakalı. Processed with VSCO

1 Ekim 1943 sabahı öldüğüme inanarak uyandım. Gözlerim bulunduğum odanın içerisindeki parlaklığa bir türlü alışamadı. Etrafımı göremiyordum, fakat o korkunç inlemeleri rahatlıkla duyabiliyordum. Başımı sağa sola çevirsem de kısık gözlerimden görebildiğim görüntü değişmiyordu. Işığın şiddeti her tarafımda aynıydı. Hiçbir şey hissetmiyordum. Duyduklarımdan başka hayat belirtisi yoktu, içeride de dışarıda da. İşte bu da beni daha çok korkutuyordu.

Dolunayım, bugün seni anlattım yine. “Vay be” dedi dost, öyle girdi. Sonra yutkunduk birlikte. Ancak vazgeçemedim ben gökyüzüne bakmaktan. 30 Ağustos’ta dünyamıza girdin. Yeşermeni bekliyorum. Seni bekliyorum.

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Çevre Haftası Kutlamaları

Bu yıl, 5 Haziran tarihindeki Dünya Çevre Günü (ve hatta haftası) etkinliklerinde Bilecik‘te yine enteresan etkinlikler vardı sevgili okur. Bu enteresanlığın tam ortasında olmasam inan yazmak zahmetine katlanmazdım. Ama gör bak kardeşin neler yaptı.

5 Haziran tarihinin Ramazan’a rastlaması sebebiyle etkinlikleri Mayıs ayının son haftasında yapalım dedik. İlk olarak Bisikletliler Derneği‘nin Bilecik Temsilciliği’nin katkılarıyla “Bisiklet  Turu” düzenledik. Bu tur benim için çok önemli. Çünkü Bilecik’te ilk defa bisiklete bindim. Hayatımda daha önce yalnızca bir tura katılmıştım. O da yıllar önce, Cumhuriyet’in 75. yılı kutlama törenlerinde Sivrihisar‘daydı. Küçücük bisikletimle 16. olmuştum 🙂 Bu tur, diğeri gibi yarış şeklinde değildi çok şükür. Çünkü hamdım. Çünkü bisikletle çok fazla haşır neşir değildim. Biricik kardeşim Şemre ile kurumdan arkadaşımız Recep de etkinliğe benimle birlikte katılacaklardı.

Çarşamba günü ilk defa iş yerine eşofmanla geldim. Garip bir duyguydu. Saat 10.00’da Bisikletliler Derneği’nin temsilcisi Hakan‘la buluştuk. Sağlık Bakanlığı‘nın dağıttığı ve Hakan’ın da stoğunda bulunan bisikletlerden üç tanesini etkinlikten sonra teslim etmek üzere aldık. Sonra yaklaşık 20 kişilik bir grupla Bilecik’in tek merkezi toplanma noktası olan Cumhuriyet Meydanı‘na geldik. Bisiklet sürmeyecek olan idareciler kaskları takıp bisikletlerle poz verdikten sonra çekildiler ve biz de epey kalabalık bir ekiple hareket ettik. Ben bilmiyordum ki Hakan’ın çizdiği rotanın %75’i dik yokuşlardan oluşuyormuş. Bunu yola çıktıktan sonra anladık. Yaklaşık 6 kilometrelik yol bitmedi. Bir ara arkamı döndüm ve Şemre’yi göremedim. Canım kardeşim kim bilir nerede kalmıştı. Hakan’ın da bulunduğu ekipten kopmadan, Recep’le birbirimizi gaza getire getire, ıkına tıkına bitirdik  sevgili okur. Bu kardeşin “Temiz Hava” için pedalladı. Gerçi sonraki iki üç gün bacakları titreye titreye dolaştı ama olsun. Bırakmadı. Varış noktasında ise tam bir komedi sergileniyordu. Milletçe köfteye olan düşkünlüğümüzün bin bir türlü sahnesi sergileniyordu. “Vaooov” dedim ve öğleden sonraki Bilim Etiği dersi final sınavım için izin alıp Eskişehir’e döndüm.

Ertesi gün, Bilecik’te doğru düzgün etkinlik yapılabilecek tek salon olan Kongre ve Kültür Merkezi‘ndeydik. Buraya sağ olsun arkadaşlar, bir önceki günden gelip kurum çalışmalarıyla ilgili stantları kurmuşlardı. Yine, çevre alanında hizmet veren firmalar ile sanayi tesislerinin temsilcileri de gelmişlerdi. Muhtemelen Dünya “Çevre” Günü olduğu için, şehircilik kısmında çalışan bazı dostlar etkinliğe pek ilgi göstermediler ve içeri girmeyi reddettiler. Ama olsun, “Dünya Şehircilik Günü“nde onların Kongre Merkezi’nde yapacakları etkinlikte ben öyle yapmayacağım. Girip izleyeceğim programı.

Fabrikalarda çalışan pek çok arkadaşım geldi sağ olsunlar. Pek çoğu, Dünya Çevre Günü’yle yapı denetim ya da imar işlerinin ne alakası var, diye sordu. Ben de onlara Bakanlığımızın politikasından bahsettim ve ekledim; Dünya Şehircilik Günü kutlamalarında da çevreyle ilgili şeyler olacak. Çünkü biz bir bütünüz…

Kardeşim Şemre

Kongre Merkezi’nde yapılan etkinlik boyunca ben hep üst kattaki kumanda odasında, Belediye’den bir abiyle birlikte sesleri ve müzikleri ayarladım. Çok keyifli bir tecrübe oldu yalan yok. Etkinlik bittiğinde saat öğleden sonrasını geçmişti. Kurumda kendi aramızda küçük bir değerlendirme toplantısı yaptık ve o gün de öylece bitti.

Etkinliklerin sonuncusunu da 5 Haziran günü Cumhuriyet Meydanı’nda yaptık. Saat 10.00’da başlayacak kısa bir tören ve sade bir program düzenledik. Böylece Ramazan ayında kimseyi yormayacaktık. Öyle de oldu. Sabah saat 08.00’de meydana gittik. İki saat bekledikten ve kendi aramızda muhabbet ettikten sonra saat 10.00 civarında misafirler gelmeye başladılar. İdare ve Mehmet Abi, Büyük Makam’a çiçek sunmaya gittikleri için gelen kurum müdürlerini biz karşıladık. Fark ettim ki sevgili okur, 4.5 yıllık Bilecik maceram boyunca epey bir kurumun idarecisini tanımışım. Kendimle gurur duydum. Neyse, tam zamanında değil ama çok da geç olmayacak şekilde tören başladı. Kısa süren törenden sonra Bilecik’te açılacak Entegre Atık Bertaraf Tesisini ziyaret ettik. Burada protokole tesis detaylıca anlatıldı. Ayrıca, yaklaşık 50 tane ilköğretim öncesi de bu geziye eşlik etti. İşte tüm törenin bence en güzel yanı buydu. Bu çocuklar, artık oluşturacakları atıkların ne şekilde yönetileceğini biliyor olacaklar. Umarım her birinin hayatında küçük de olsa bir etki bırakabilmişizdir. Kaan Bey‘e çok teşekkür ederim.

Dünya Çevre Günü, önemli bir gün sevgili okur. Neden önemli? Çünkü muhtemelen dalından meyve yiyen, soğuk derelerde yüzebilen son nesil biz olacağız. Bundan kırk sene önce insanlara içme suyunu “plastik şişelerden para vererek içeceklerini” söyleselerdi muhtemelen herkes güler ve saçma bir fikir olduğunu söylerlerdi. Bundan kırk sene sonrasının da çok şaşırtıcı olacağını söyleyebilirim. Çevre Mühendisliği mesleği ve disiplini, her ne kadar kimilerince “herkesin yapabileceği bir iş” olarak görülse de, bu mesleğe sahip olmanın bir zorunluluğu “vicdan sahibi olmaktır” bana göre. Nasıl bir öğretmende “şefkat” duygusunu arıyorsak ve sorguluyorsak, bir çevre mühendisinin de doğaya ve doğal dengeye karşı “vicdanlı” olma yükümlülüğü vardır. İşte bizim çevre mühendisleri olarak bu işin vicdani yönünü anlatabileceğimiz yegane zamanlar bu zamanlardır. Yoksa emin olun kimse sizin fabrikanızın rakamlarıyla, sayılarıyla, izinleriyle ve belgeleriyle ilgili değildir (en azından çevreci olmak anlamında). Elle tutulan, gözle görülen ne yapabildiniz? İşte bunu göstermek için en güzel zaman bence Çevre Günü ve hatta haftasıdır.

Yukarıda anlattığım etkinliklerde emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Şimdi heyecanla Kasım ayındaki “Dünya Şehircilik Gününü” bekliyoruz çevre kısmı olarak. Yine bu şekilde coşkuyla ve yoğun katılımla kutlanacağından eminiz.

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97