Sonbahar Başlıyor Gökyüzünde

Between the grinder and the abattoir – Öğütücüyle mezbaha arasında,
Such are the landscapes of grief – Şunlar hüznün manzaralarıdır:
Grayness and glitz – Grilik ve parıltı,
Glitter and gehinnom – Işıltı ve cehennem.
Between tedium and fright – Bıkkınlıkla dehşet arasında,
Such is the song of the nether World – Şunlar aşağıdaki dünyanın şarkısıdır:
The hissing of rats – Sıçanların tıslaması,
And the jarring chants of angels – Ve meleklerin kulak tırmalayan ilahileri.

Sağlık sorunları nedeniyle biraz gecikti bu yazı. Sonuçlarını bilemiyorum, umarım daha iyi haberler alırım bir sonraki aya kadar.

Geçenlerde pasifagresif’te okuduğum bir yazıdan sonra, Darkside isimli bir davulcu radarıma girdi. Şansıma birkaç hafta sonra da bu adamın çaldığı grup olan MGŁA’nın (Mıgva diye okunuyor) yepyeni bir albümü çıktı. Black metal türündeki bu albüm, çok uzun süre sonra baştan sona sıkılmadan dinlediğim bir black metal albümü oldu. Grubun şöyle ilginç bir yanı var ki şarkılarına isim olarak numara veriyorlar. Son albümleri Age Of Excuse’da yer alan “II” isimli ikinci parça benim için albümün en iyi şarkısı. Yazının en başında okuduğunuz sözler ise bu şarkının nakarat kısımları. Her ay yazdığım dolunay yazısına neden bu sözlerle başlama gereği hissettim? Belki de sözlerin çarpıcılığından, belki de tamamen çarpık ve karşıt duygulardan bahsetmesinden dolayı. İşte ruh halim. Hoş geldiniz.

Bu ay dolunayın en mükemmel konumunu birlikte izledik bizimkilerle. Özlem ve Ceyhun’un nikâhlarını belki de böyle kutlamış olduk. Varlığından haberdar olduğum ancak daha önce gidip de hiç oturmadığım bir kıyıda buluştuk. Olanca soğuğa, esen rüzgara rağmen dolunayın sudaki silueti bizi olduğumuz yere çivilemeye yetti de arttı bile. Bazen böyle karanlık gecelerde, bağırıp çağırmak geliyor içimden. Sonra aklıma şu söz geliyor, belki daha iyi bir yol bu, diyorum.

ishould

“Sana hiçbir şey söylemeden her şeyi anlatmanın bir yolunu bulmalıyım.”

nouvelleTuxedomoon isimli grubun 1985 yılında çıkardığı “In A Manner Of Speaking” isimli şarkıdan bir söz bu. Şarkının orijinal sahibini bir kenara bırakıp Nouvelle Vague’un 2004 yılında yaptığı covera kulak veriyorum. Zaten bu sözleri bu denli anlamlı kılan da onun tarzı ve ses rengi bence. Blogun kendi başına yaptığı en güzel keşiflerden biriyle daha karşı karşıyayız. İşte, az önce black metalle başlayan satırlarımız şimdi muhteşem bir bossa nova düzenlemesiyle devam ediyor. Böyle yalın albüm kapakları, tek bir bakış yetiyor aklımı almaya. Yukarıdan atılmış bir bakış, tertemiz duru bir yüze yerleşmiş bir gurur ifadesi, öne çıkık bir çene. Tüm bunlar bir yerlerden tanıdık geliyor böyle anlatınca.

Ağaçların altında oturduğumuz o gecede, sudaki ışık kırıntılarını izlemek sadece bana değil, ekibin tamamına keyif vermiş olacak ki geride kalan yorgunluktan çok az bahsettik. Alper’in neşesi yerindeydi. Dolunaylarımı iyi bildiğinden olacak, anın tadını çıkarmaya çalıştı. Ağaçların yaprakları gökyüzüne muhteşem bir çerçeve çiziyordu. Rüzgar hafiften esiyor, su sanki bizi dinliyormuş gibi kıpırdamıyordu. Eskişehir’de sonbahar böylece başlıyordu. Belki bir sonraki dolunayda gökyüzü bulutlara teslim olacak. Belki bu seni nice uzun aylar boyunca son görüşüm olacak. Her şey daha iyi olmalı artık.

sonb01

Emre – Alper – Kaktüs

Geride kalan haftada yazamadığım birkaç güzel gelişme oldu. Emre‘nin yıllar sonra yaptığı ziyaret, Alper‘in doğum günü ve neredeyse benimle birlikte büyüyen kaktüse yıllar sonra yaptığımız bakım. Buyurun başlayalım.

Emre’yi en son 2014 Kasım’da, benim düğünde görmüştüm. O günden beri evet sürekli görüştük ama hiç buluşamadık. Emre, Ordu‘da çalışıyor ve orada yaşıyor. Alper’in Ankara’da olması sayesinde, Emre’nin Ankara’ya yaptığı iş seyahatleri sayesinde ikisi birçok defa buluşabildiler. Ama benimle değil.

Geçen gün akşam telefona bir mesaj geldi. Hemen ardına da bir fotoğraf 🙂 Emre Eskişehir’e gelmiş. Tamamen ani gelişen bir plan sonucunda, bir geceliğine Eskişehir’e gelmiş arkadaşıyla. Konuştuk ve ertesi sabah buluşmak için plan yaptık.

emre01

Ertesi sabah, kahvaltı yapacağımız yere gidince, aradan geçen beş yılın Emre’yi hiç değiştirmediğini gördüm 🙂 Herif nasıl bıraktıysam o şekilde duruyordu karşımda. Epey bir muhabbet ettik, eskilerden, yenilerden, yaptığımız iş dolayısıyla güzide Bakanlığımızdan konuştuk. Kısacık bir zaman diliminde de olsa, Emre’yle görüşmek çok iyi geldi. Sonrasında geri dönecekleri için ayrıldık, yolcu ettim.

alpedog03Emre’nin ziyaretinde tek eksik Alper’in o sıralar şehir dışında olmasıydı. Çok uzun süre sonra üçümüz yine bir araya gelebilecektik. Olsun, belki de başka bir düğünde… Alper demişken devam edelim Alper’in doğum günüyle. Bu yıl, şehir dışında olması sebebiyle Eskişehir’de kalanlar olarak ayarladık işleri. Daha önce birkaç defa gidip güzel yemek yediğimiz mekanı ayarladık.

Vakit geldiğinde buluştuk. Aslında yavaş yavaş bu işler sürpriz olmaktan çıkıp belki de buluşmak için bir bahane yaratmaya dönüşüyor. Bunu önümüzdeki yıl için bu şekilde planlamalıyız aslında. Neyse, vakit geldiğinde buluştuk mekanda. O ana kadar menü istememiştik. Menüdeki fiyatları görünce şaşıp kaldım. Çünkü bu fiyatlar birkaç ay öncesine göre en az %40 daha pahalıydı. Bunun üzerine, yemek yemekten vazgeçip bir süre sadece bir şeyler içtikten sonra uzun süredir gitmeyi istediğimiz başka bir mekana doğru yola çıktık.

Mekana ulaşınca heyecanla herkes siparişini verdi. Eskişehir’in en iddialı pizza restoranlarından birisindeydik. Daha önce birkaç defa gittiğim Pizza Local denen mekanın en büyük rakibi – Pizza Il Forno‘daydık. (Il forno – Fırın)

alpedog01

Özellikle yanında bir misafirin varsa gidebileceğin, güzel bir mekandı burası. Gecenin geç saatlerine kadar oturduk, muhabbet ettik. Böylece Alper, bir yıl daha koydu yaşadıklarının üzerine. Yeni yaşın kutlu olsun 🙂

alpedog02

Doğum günün kutlu olsun !

Bu art arda gelen etkinliklerin ardından bir günü de yıllardır büyüttüğüm, hatta blogda da çok defa yazdığım kaktüsüme ayırdım. Sivrihisar‘da yaşarken evimizde olan (hatta bazı fotoğraflarda bile gözüküyor) kaktüs, aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam, yeni sürgünler veriyor, yılda bir defa sadece bir gün çiçek açıyor. Yıllar önce aldığım saksı artık ona yetmez hale gelince gidip en büyük boy plastik bir saksı aldım. Standart bir varilin yarıya kesilmiş hali gibi düşünebilirsiniz boyutunu. Bitkinin boyutu da yetişkin bir insanın boyunda. Gövdesinin kalınlığı 20 cm.den daha fazla. Dikenlerinin ortalama uzunluğu ise 6-7 cm arasında.

kaktus2019

Bir yılı aşkın süredir annemlerin evinin bodrum katında, ortak kullanım alanındaydı kaktüs. Annem ve babamla birlikte gidip önce eski saksısını parçaladık. Sonra iki kişi güçlükle yerinden kaldırıp yeni saksısına aktardık. Gelişme yönünü sınırlandırmak için gövde üzerindeki yeni yaprakları kestik. Ayrıca destek çubuğu çaktık. Kenar kısımlarındaki boşluklara da ilave toprak ekleyip bu sefer eve çıkardık. Ön balkona, güneşi görecek, rüzgar ve yağıştan etkilenmeyecek şekilde kaldırdık. Artık kolay kolay hastalık falan da bulaşamaz.

Bu emektar bitkinin, benimle birlikte büyüyen bu güzel kaktüsün uzun yıllar bizimle olması dileğiyle.

NOT: Kaktüsler, hafif kumlu toprağı seviyorlar.

Harry Potter Özel Kutulu Set

hpbox02Aykut‘la aynı enstrümana gönül vermemizin yanı sıra, ortak özelliklerimizden bir tanesi de şüphesiz Harry Potter evreni. İlk kitabın Türkçe’ye çevrildiği yıldan beri (ki onu da Ahmet‘in sayesinde okuyabilmiştim) Harry Potter evrenine olan ilgim ve sevgim hiç azalmadı.

Zamanla birer ikişer tüm seriyi ve hatta diğer bonus kitapları da topladım. Bu durumda elbette koleksiyoncu olmanın da bir payı var. Ancak her zaman olan şey yine oldu ve yayıncı firma tutup özel bir kutulu set üretti. İkinci jenerasyon baskıların tamamını bu özel kutuyla birlikte piyasaya sürdü. Bu elbetteki büyük bir haksızlık. Yani kitapları tek tek alanlar yine kaybetmiş oldu.

Ancak tam da bu zamanlarda ortaya çıkan bir kahraman her zaman oluyor. Tolkien Mirası serisinde Caner‘in üstlendiği bu kahramanlığı, bu sefer de Aykut yaptı. Doğum hediyesi olarak gelen kutuyla birlikte benim eve geldi.

hpbox05

hpbox03

Toplamda beş yüzeyi olan basit bir kutu aslında. Her bir yüzeyi tarattıktan sonra bire bir ölçülerle Photoshop’ta hazırladım. Daha sonra da folyoya bastırıp mukavvaya sıvadım. En nihayetinde ta daa! Set hazır.

hpbox01

Şimdi burada dikkat ederseniz benim elimdeki kitaplardan dördüncü ve beşinci kitaplar ilk jenerasyon, şömizli baskılar. Bu baskılar, ikinci jenerasyon sadece kapak baskılı olanlara göre daha ince olduğu için kutunun içerisine hiç sevmediğim zorlama sekizinci kitap da sığdı. Ancak muhtemelen dördüncü  ve beşinci kitapların yeni baskıları da temin edilince kutuyu tamamen doldurmuş olacağım.

hpbox04

İlham verdiği için Menekşe‘ye, kaynak sağladığı için de Aykut’a teşekkürler. Google’da bu kutuyu aratıp, bu yazıya ulaşan okuyucular, blogun iletişim bölümünden bana ulaşırsanız size de baskıya hazır şablonu yollayabilirim.

Akvaryum: Doğum, Yeni Düzen ve Sonrası

Aylardır akvaryumla ilgili yazmadığımı fark ettim. Yıllar önce iki Japon balığıyla başlayan macera çeşitlenerek, gelişerek devam ediyor. En son şu yazımda akvaryumda meydana gelen felaketten, mantar hastalığından bahsetmiştim. O zaman iki Japonumu birden kaybedince bir süreliğine akvaryuma Japon almamaya karar verdim.

akvy04

Büyük akvaryum

Büyük akvaryumda Japon balıklarımı yok eden mantar hastalığından sonra, aynı akvaryumdaki köpek balığının da üzerinde mantar lekeleri çıktı. Ancak bu sefer mantar ilacının dozunu ve sıklığını arttırıp kullandım. Suyu da sürekli tazeledim. Bir süre sonra balığın üzerindeki lekeler yok oldu, çok şükür balık iyileşti. Bunun üzerine küçük akvaryumdaki lepistes ve zebraları büyük akvaryuma aktardım. Ayrıca bir de damızlık lepistes alıp geldim. Eve gelip poşete baktığımda iki tane yavru olduğunu fark ettim. Yolda doğurmaya başlamış bile.

balikdogum

Bizzat çektiğim doğum anı

Bunun üzerine hemen yavruluğu ayarlayıp anneyi içerisine bıraktım. O gece misafirlerimiz de vardı ve evde büyük bir neşe oldu bu doğum olayı. Kameraya almayı da başardık üstelik 🙂 Yaklaşık 20-25 tane yavru doğdu. Bu esnada dikkatli olmak gerekiyor çünkü doğum anında anne, kendini kaybedip yavruları yemeye başlıyor. O yüzden yavruluğun başında bekleyip doğan her yavruyu anneden ayırdık bir perdeyle. Böylece yaklaşık üç dört saat sonra artık yavru doğmayacağından emin olduktan sonra anneyi akvaryuma geri bırakıp yavruları yavrulukta bıraktık.

Lepistes yavruları yavrulukta hayatlarına devam ederken, diğer balıklar da aynı akvaryumun içerisinde yaşamaya devam ediyorlardı. Yaklaşık 20 gün sonra küçük akvaryumu tamamen yavrular için düzenledim. Düşük kapasiteli bir iç motor, dipte kum, akıntıdan korunmaları için birkaç engel yerleştirdim. Balıklar burada yaşamaya alıştılar. Şu anda yaklaşık 10 tane ergen lepistesim var.

akvy01

Doğumdan dakikalar sonra

Diğer balıklar büyük akvaryumda yaşamaya devam ediyorlar. Geçen gün albino bir vatozum öldü. Galiba akvaryumun içi çok temiz olduğu için öldü hayvan 🙂 Vatoz yemi alacağım bundan sonra. Ergen lepistesler biraz daha büyüdükten sonra hepsini büyük akvaryumda toparlayıp küçük akvaryumda yeniden Japon balığına başlayabilirim.

akvy02

Şu anda elimde sırasıyla hem mantar ilacı, hem dezenfektan, hem de su düzenleyici var. Bunlardan özellikle şu büyük şişede olan su düzenleyiciyi kullanmanızı tavsiye ederim. Dezenfektanı, akvaryumun iç kısmında temizlik yaptıktan sonra kullanıyorum. Mantar ilacını ise malum hastalık zamanı kullanmıştım.

akvy03

Küçük akvaryum

Böylece iki farklı akvaryumda devam ediyorum şimdilik. Şu an için büyütmeye niyetim de pek yok açıkçası. Ancak Japon balığına başlayıp başlamama konusunda kararsızım biraz. Belki lepistesler gibi zebralardan da yavru alırsam bir süre daha Japon planını erteleyebilirim.

Takipçilerin Güzel Katkısı: Pikap İğnesi

Blogun yayın hayatının başından beri, pek çok düzenli okuyucuya, arama motorları sayesinde bulup gelen kişilere ve şans eseri tanıştığımız arkadaşlara farklı konularda yardımcı oldum sevgili okur. Özellikle blog kanalıyla bana ulaşan herkese istisnasız yardım ettim elimden geldiğince.

Geçen aylarda Google’dan arama yaparak bana ulaşan birkaç kişiye Tolkien Mirası ile Grimm Kardeşlerin Masal Sandığı projelerinde kullandığım görselleri gönderdim mesela. Geçmişte, özellikle blogda yazdığım bazı elektroniklerle ilgili olarak fikir soran takipçilerle mailleştik karşılıklı olarak.

Geçtiğimiz günlerde de yine blogun iletişim bölümünü  kullanarak bana ulaşan Emre Türkay isimli okuyucum, elinde bulunan Philips FP9300 marka modelli pikap için yardımcı olmamı istedi. Araştırınca ben de fark ettim ki, bu modelle ilgili olarak yazılan tek Türkçe inceleme (ikinci el satış siteleri hariç) My Resort’te yer alıyor. Arkadaşımız, pikabın iğnesiyle ilgili bir sorun yaşadığını ve değiştirmek istediğini ancak uygun modele karar veremediğini söyledi. Benden yardım istedi.

Ben de açıkçası bu pikabın iğnesini daha önce hiç değiştirmedim. Emre’den böyle bir mesaj alınca elimdeki cihazın iğnesini inceledim. İğne universal diye tabir edilen bir iğneydi. Hemen kendisine mesaj attım. İğnenin nasıl değiştirileceğini de tarif ettikten sonra belki de sorunun belt drive olması nedeniyle kayışlardan kaynaklanabileceğini söyledim.

emreturkay

Bir süre sonra Emre’den yeni bir mail geldi. Sorun düzelmiş 🙂 İğneyi çıkarıp geri takınca sorun düzelmiş, ses almaya başlamış. Tam Türk mantığı bir iş olmuş ama işe de yaramış. Sağ olsun pikabın iğnesinin de fotoğraflarını göndermiş. Umarım bir gün başka birileri de bu yazıya ulaşır ve faydalanır.

Emre’ye ve etkileşimde olduğumuz tüm diğer takipçilere teşekkürler.

Tesadüfler: Ufuk Bulut’la Tanışma, İmzalı EP, Asia Minor Fan

Geride bıraktığımız ay içerisinde hayli ilginç tesadüfler yaşadım sevgili okur. Yıllık iznimi evde geçirmemin en büyük faydası, arşivlerimi düzenleme imkanı oldu. Varlığını unuttuğum pek çok belgeyi de bu sayede gün yüzüne çıkarabildim.

Ufuk Bulut’la Tanışma

Ufuk Bulut, şu an için Eskişehir’deki en aktif prova ve en profesyonel kayıt stüdyosunu işleten, sevdiğimiz, saydığımız bir arkadaşımız, abimiz. Sağ olsun Eskişehir’de çalışmaya başladığından beri irili ufaklı pek çok iyiliği geçti bize. Çok şey öğrendik. Efendi‘nin albüm kayıtlarında en büyük emeği o verdi. Pek çok parçaya değerli katkıları oldu. Bir dönem Yağızhan da yanında çalıştı. Özellikle kayıt işleriyle ilgili epey bir fikir edindik.

Ufuk Abi’yle tanışmamız aslında, çok daha öncesine dayanıyormuş. Ben bunu birkaç gün önce fark ettim. Yıllar önce, 2010 yılında ben daha üçüncü sınıftayken öğrencilik hayatımın en güzel okul gezisine gitmiştik. Ankara’da ODTÜ‘de Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımı Sempozyumu (ÇSÖY) adıyla geleneksel olarak düzenlenen bir sempozyuma katılmıştık. 23 Nisan 2010 günü, sempozyumun ilk günü oturumları bittikten sonra akşam Ankara’da, gezmeye çıktık. Sağ olsun o dönem Ankara’da organizasyonu yapan arkadaşlar bize eşlik etmişti. Mekanın birinde canlı müzik yapıldığını görünce o mekana gitmiştik. Burada, şimdilerde Çevre Mühendisleri Odası Başkanı olan Baran Bozoğlu‘yla tanışmış epey de bir sohbet etmiştik.

ufukabiler

O akşam sahnede iki müzisyen akustik bir performans sergiliyordu. Tek gitar ve perküsyon setiyle harikalar yaratıyorlardı. Bir süre sonra ilgim iyice onlara kaydı ve ben sahnenin ön kısmına gittim. Tam da o anda Turn The Page çalmaya başladılar. Kapattım gözlerimi ve söylemeye başladım. Bir süre sonra omzumda bir el hissettim. Bir baktım Baran Abi. O da gelmiş kaptırmış kendisini. İyi ki akıl edip grubun bir fotoğrafını çekmişim. Tahmin edebileceğiniz üzere o iki müzisyen, yıllar sonra Eskişehir’de tekrar tanışacağım Ufuk ve Gökhan Bulut kardeşlerdi. Ben bu durumu, arşivleri düzenlerken şans eseri fotoğrafı görünce fark ettim. İnanılmaz bir andı. Hediye etmek için fotoğrafı bastırdım ve geçen uğradığımda bıraktım dükkana. Her ikisine de buradan selam olsun. uzun yıllar arkadaş kalabilmek dileğiyle 🙂

Sahafta Satılan İmzalı Sabhankra EP’si

Bir gruba eğer kendi isminle albüm imzalatıyorsan, o materyal artık çok daha kıymetli, çok daha paha biçilmez olur. En azından benim için öyle. Satmak şöyle dursun, kutusundan çıkarmaya bile kıyamadığım bir sürü ismime imzalı albümüm var.

sabhankraimzali

Sabhankra‘nın en iyi şarkılarından ikisini barındıran Our Kingdom Shall Rise EP’sini Eskişehir’de bir sahafta bulduk Mehmet‘le. Mehmet, albümün kutusunu açtığında iç yüzeydeki kartonetin, grubun tüm üyeleri tarafından ŞAFAK ismindeki bir müziksever adına imzalandığını gördü. İnanamadım. Hemen aldım. Hiç bırakır mıyım kurda kuşa? Yahu neden? Neden ismine imzalattığın bir albümü satarsın? Hem de üç kuruşa, bir sahafta…

Asia Minor’ın Kolaj Çalışması

Savaş Sungur sayesinde keşfedip dinlemeye başladığım ve hatta Between Flesh And Divine albümünün yeni basım plağını aldığım Asia Minor son bir iki yıldır toparlanıp üzerindeki ölü toprağını atıyor sevgili okur.

Grubun Facebook sayfası şu sıralar çok hareketli. En son 1981 yılında çıkardıkları albümden sonra geçen günlerde üçüncü albümlerinin müjdesini verdiler. Grubun davulcusu da değişiyormuş. Tüm bu gelişmeleri takip ederken Savaş Sungur, grup tarafından yayımlanan bir kolaj çalışmasını gönderdi. Bakınca ne göreyim? BEN!

asiaminorkolaj

Şu yazımda kullandığım ve grubun plağını tutarken çekilen fotoğrafım ile gatefold plağın iç kısmını gösteren fotoğrafımı yaptıkları güzel kolajın içerisine dahil etmişler. Çok mutlu oldum. Üstelik fotoğrafların altında yer alan blogun adresini de silmemişler. Böyle de krallar. Bunu görünce tabi ki daha bir sahiplendim grubu. Yeni albümlerini hevesle beklemeye başladım. Nightwind gibi bir şarkı daha yaparlar mı bilemiyorum ama aradan geçen neredeyse kırk seneden sonra boş cd çıkartsalar alacak durumdayım. Haydi bakalım.

Çerçeve Koleksiyonum

Dolunay‘da yayımladığım şu videodan sonra, pek çok güzel yorum aldık. Bir kişi ise beni şaşırttı ve video benim ve Alper‘in gözüktüğü kısımdaki çerçeveleri özellikle sordu. Bu soru gelince, bende fark ettim: Evin her yerinde asılı bir sürü çerçevem ve aslında her birinin de güzel hikayeleri var. Bu yazıda, aslında bir tür koleksiyon da denilebilecek bu çerçevelerden bahsedeceğim.

Yazı içerisinde birbirinden farklı tam 19 tane çerçeve yer alıyor. Her biriyle ilgili açıklamayı ise resim yazısı olarak ekledim. Mobil cihazınızdan girdiğinizde bu açıklamalar hemen görselin altında yer alacak.

ce01

Bin parçalık bir puzzle bu. Merve evlenmeden önce yapmış. Eve astığımız ilk çerçevelerden birisi. Departure of the Winged Ship isimli tablonun çizeri ise Vladimir Kush isimli Rus sürrealist ressam.

ce02

Bu evdeki en siyah çerçeve ve çalışma. Bu çalışmayı 2018 yılı Mart ayında yapmıştım. İsmi “Ay’ın Üzerinde Yaşamak“. Kendi ürettiğim ilk çerçevelerden biri olması bunu benim içim ayrıca çok değerli kılıyor.

Okumaya devam et

Dolunay’da Şarkılar

agus19moon

Yazın son dolunayı da geldi ve geçti! Bu yaz, belki de tüm ömrümün en çabuk yazı oldu, bitti desem yeridir. Çaresizce son sıcaklara tutunmaya çalışıyoruz resmen. Son üç beş günde geldi, günümüze yerleşti şu soğuklar. Sanki yaz mevsiminde değiliz. Moraller bozuk, canlar sıkkın. Sağ olsun, bu ay dolunayı Eda‘nın sayesinde ölümsüzleştirdik.

Parça parça oluyor çoğunlukla yazmak. Çok uzun süredir bu saatlerde yazı yazmıyordum. Bir haber beklerken, hiç dayanamadığım Öyle Kolaysa başladı çalmaya. Hiç kolay değil. İnan hiç kolay olmuyor. Gölgelerde yaşıyordum bir zamanlar. Şimdi belki ışığa çıktım ama bu sefer de senin gölgenden kaçıyorum. Kim bilir kaç satırı sildim nokta koymadan. Ah yalnızlık ve gece! İnsanı aşık eden, üzüntüden öldüren, düşünceden kanser eden iki kötü yoldaş. Uzak durmak “hiç kolay değil”.

Sana baktıkça kanım kaynıyor, kalp atışlarım hızlanıyor, sanki o an gördüğüm her şey ve “her beyaz” sen oluyorsun. O an nasıl bir özgüvenle doluyorum anlatamam. Dün gece de yine öyle hissediyordum. Bir an kendimi, ömür boyu unutamayacağım o rakamları tekrar ederken buldum. Sonra dehşetle irkilip telefonumu kapattım. Yerimde doğruldum aniden. Neredeyim ben? Neler hayal ediyorum böyle? Tüm bu ağrılarımdan sonra nasıl oluyor da, yüreğimdeki acı galip gelebiliyor? İsimler geçiyor aklımdan, dakikalar saatleri kovalıyor ama isimler dönmeye devam ediyor hiç durmadan. Hangi mektubumdaydı unuttum, saniyelerin sesi ve kalem kâğıttan çıkan hışırtılarla geçiyor günler demiştim. Şu anda burada durum daha farklı. Burada duyduğum ses Deniz’in sesi. “Bu sabah bir umut var içimde.

boyalida

Son olarak, uzaktasın artık. Göremiyorsun, inanmıyorsun. Susmuşsun belki de. Bilmiyorum. Biz bu ay şu aşağıdaki videoyu kaydettik. Split-screen cover denilen mevzuya girdik uzun süre sonra yeniden. Mabel Matiz‘in Boyalı da Saçların isimli şarkısında geçen şu melodiyi duyduğum günden beri unutamıyorum. Cansın ve Alper‘le birlikte hissettiğimiz gibi çalıp kaydettik önce. Cansın İstanbul’dan gönderdi videosunu. Alper ve benim çaldığım kısımlar ise Eskişehir’de çekildi malum. Sonra sağ olsun Yağızhan bizim için ses miksajını yaptı. Video kurgusunu ise ben yaptım. Bu yazın son dolunayı için güzel bir hatıra olsun diye 🙂

Olaylar: Laboratuvar İşlerim, Anadolu Üniv. Reklamı, Mach3 Krom Kaplama

Laboratuvar İşlerimde Son Durumlar

arazi02

En alttaki Heater Failure lambasının yanmaması gerekiyor

Temmuz ayının başında doktora tezimin son arazi çalışması vardı sevgili okur. Adeta saç baş yolduran aksiliklerin ardından nihayet tüm deneylerim bitti. O hafta her şey arazi öncesi çalışmalar sırasında başladı. Bilen bilir, ciddi bir bulaşık yükü vardır çalışmaların öncesinde. O bulaşıkları yıkarken en olmayacak iş oldu ve önemini sonradan anladığımız biricik kıymetli otoklav cihazımız bozuldu. Hem de ne bozulmak! Bozulmuş olduğunu her yerinden sular fışkırtarak belli etti. Üstelik bu olduğunda saat 20.00 civarındaydı ve ben okulda tek başımaydım.

Bu cihaz bozulunca, muadili bir cihaz arayışına geçtim çünkü arazide kullanılacak bazı kapların sterilize edilmesi gerekiyordu. Bu konuda da her zaman elimizden tutan abimiz, kıymetli büyüğümüz Serdar Hocam yardımıma yetişti. Neredeyse son gün Ümit, İlkin ve Samir‘in olağanüstü yardımları sayesinde arazi hazırlığını tamamladık.

Ertesi gün yine bir aksilik yaşandı ve araziye gideceğimiz aracın aynası koptu. Onu yaptırmak durumunda kaldığımız için geç çıktık ve planladığımız sayının yarısı kadar istasyondan numune alabildik. Diğer gün ise ben laboratuvarda kaldığım için ekip bensiz gitti araziye. Hiç olmayacak bir aksilik daha yaşandı: Aracın lastiği patladı. Böylece akşam 17.00 civarında beklediğimiz numuneler saat 22.00 civarında geldi. Bunca aksiliğe rağmen o gece ve ertesi gün tüm analizleri bitirdik. Merve ve Alper‘in bu süreçteki yardımları olmazsa mahvolmuştum.

arazi01.jpg

Tez çalışmamdaki 1 no.lu istasyon

Neyse ki ertesi hafta da hiçbir sıkıntı olmadan beş gün süren son analizler de bitti ve Esra‘nın yardımıyla kaydını tuttum. Artık kullanacağım verilerin tamamı elimde mevcut. Önümüzdeki üç dönem boyunca tez çalışması devam edecek. Son olarak bu Ağustos ayı içerisinde birkaç gün daha sadece Tarık Abi‘nin arazi çalışması için laboratuvara gireceğiz. Sonrasında laboratuvar işleri proje için sona erecek.

Anadolu Üniversitesi Reklamı

İlginç bir dönemdeyiz. Artık okullar ve kurumlar da kendi reklamlarını çekiyorlar. Üretilen hizmetler kamu adına olsa bile artık kamu kurumları da reklamın gerekli olduğunu keşfediyorlar. Bu, sektör adına güzel bir gelişme.

Her ne kadar artık adımız Eskişehir Teknik Üniversitesi olsa da, halen bir Anadolu Üniversitesi aşığı olduğumdan yıllardır öğrencisi olduğum (bu yaz AÖF’den mezun oldum gerçi) okulumu dikkatle takip ediyorum. Ama nasıl olduysa geçtiğimiz günlerde çok güzel bir gelişmeyi gözden kaçırdım. Hazal ve Şevkiye sayesinde okulumuzun ilk reklam filmini gördüm 🙂 Gerçi sonradan tüm sosyal medyaya yayıldı ama olsun.

Üniversitenin yeni rektörü Şafak Hoca, gerçekten sıra dışı bir insan. Akademik geçmişi, üniversiteye üniversite dışından atanan ilk rektör olması, genç yaşı gibi pek çok faktör onu gündeme taşımıştı. Son dönemde de FETÖ’nün dijital platformlarda yaptığı işlerle ilgili Türkiye’de bir ilk olan araştırmayı kamuoyuyla paylaşmıştı. Bu yaz mezuniyet töreninde çok yakından görme ve konuşmasını dinleme fırsatım olmuştu.

Uzatmayayım, bu yıl Anadolu Üniversitesi tam da üniversite tercih döneminde güzel bir reklam filmi hazırladı. Filmde bir öğrenci. bölüm tercihi konusunda kararsız kalıyor ve rektör hoca da kendisine yardımcı olmaya çalışıyor ama bir yere kadar!

Ben ilk defa bir rektörün böyle farklı bir projede yer aldığını gördüm. İzleyince ister istemez bir tebessüm oluşuyor. Rektör hocanın maşallah cüssesiyle Marlon Brando‘nun Baba tiplemesi de cuk oturmuş. Okulun kendi imkanlarıyla yaptığı bu reklam filminden blogda bahsetmesem olmazdı. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Gillette Mach3 Krom Kaplama Özel Seri

10054261276722Gillette, Dünya’nın belki de en meşhur tıraş bıçağı olan Mach3 serisi için yepyeni bir modeli tanıttı: Limited Edition. Bu yeni seri, ilk defa bir Mach3 bıçağıyla birlikte verilen özel bir stantla beraber geliyor ve tamamen krom kaplı, çok şık bir tasarıma sahip. Mach3 ve Mach3 Turbo bıçaklarıyla uyumlu bu yeni sapın orta kısmı kavramayı kolaylaştırmak için pvcden imal edilmiş. Sınırlı sayıda üretileceği söylediği için Migros’ta denk getirip normal bir Mach3 fiyatına alıp koleksiyona ekledim.

Bu yeni eklemeden sonra kendi çapında, ufak bir Mach3 koleksiyonu da oluşmuş oldu. Şu anda 6 farklı tasarımda Mach3 ve Mach3 Turbo bıçağına sahibim. Koleksiyonun tek eksiği yeni çıkan Mach3 Start modeli. Onu da elbet bir gün alınca muhakkak son halinin fotoğrafını paylaşırım. Koleksiyoncular acele edin, tükenmeden alın.

10054261440562

gilletteyeni

Koleksiyonun şu anki durumu: En soldan itibaren özel saklama kutusu, Black, Standart Mach3, Standart Mach3 Turbo, SenseCare, Ferrari, Limited Edition

Olaylar: Plak Mecmuası 5. Sayı, Volkan’ın Ziyareti

plakmec053Uzun süredir beklediğim, yolunu gözlediğim olaylar nihayet gerçekleşti sevgili okur. Bunların ilki, halen Türkiye’nin tek plak kültürü dergisi olarak yoluna devam eden, daha doğrusu etmeye çalışan Plak Mecmuası‘nın yine biraz gecikmeli olarak yayımlanan 5. sayısı.

Bir önceki dördüncü sayısı Kasım-Aralık-Ocak (2019) olarak yayımlanmıştı. Aradan beş ay geçtikten sonra Mayıs-Haziran-Temmuz (2019) olarak son sayıyı yayımladılar. Ben de Temmuz ayında almıştım. Bloga yazmak ancak mümkün oldu. Onlar gecikince, ben de birazcık da sitem ederek bloga geç yazıyorum. Öyle görünüyor ki bundan sonra derginin çıkan her sayısına adeta son sayısıymış gibi daha bir önem göstereceğiz.

plakmec052

Zira bu çıkan yeni sayı, şimdiye kadar yayımlanan en iyi sayı olmuş bana göre. Ancak şimdiye kadar ki en iyi kapak kesinlikle değil. Bu sayıda özellikle Dr. Skull‘la ilgili plak haritasının açıklama kısmına bayıldım. Grubun yeniden basılan Rools 4 Fools albümünün plağı için Aptülika tarafından çizilen özel çizimde, Türk Rock ve popüler kültür tarihinin önemli isimlerinin karikatürize edilmiş simaları yer alıyor. Derginin en güzel bölümlerinden biri olan Plak Terzisi bölümünü de Aptülika hazırlıyor. Ayrıca Edip Akbayram ve Queen‘le ilgili (özellikle plakları üzerinden) hazırlanan yazı da çok kaliteli olmuş. Bir diğer dikkatimi çeken inceleme ise dünyanın en meşhur jazz sanatçısı olan Miles Davis‘in albüm kapaklarında yer alan kadınların kimler olduğuna dair yazıydı. “Böyle bir yazıyı ben yazmalıydım” dedim okurken.

plakmec051

Evet, Plak Mecmuası bu yılın ilk baskısını yaptı. Umarım son baskısı olmaz. Bir sonraki sayı için umarım arayı daha fazla açmazlar. Ülkede plak kültürü adına yayımlanan tek dergi bu. Benim tavsiyem üç aylık (ve hatta beş altı aylık) yayımlanan bu dergiyi muhakkak alıp arşivinize koyun. İleride çok kıymetli olacak. Bu yıl, Plak Mecmuası’ndan çok daha fazla beklediğimiz bir şey, birisi varsa o da şüphesiz Volkan‘dı.

mutluluklar

O meşhur kapı arkası pozu 🙂

Amerika’ya yaptığı beyin göçüyle, bizim burada bir dalımızı kırık bırakan, sadece annesine değil, her aklımıza geldiğinde bize de “inşallah bir gün dönecek” dedirten kardeşimiz Volkan’ımız, bu yaz yine kısa bir süreliğine ülkeye döndü. Hayırlı bir iş için döndü, kaşla göz arasında nişanlanıverdi! Gidemedik tabi, aile arasında yaptıkları için ancak aklımız kalmadı da değil. Biz artık tam umudu kesmişken güzel haber, bir akşamüzeri ulaştı: Eskişehir’e geliyorlarmış.

O akşam saat 21.00’e yaklaşırken, aylar ve “tamamlanmamış onca cümleden” sonra nihayet buluştuk Volkan’la. Sanki hiç gitmemiş, sanki az önce Şimşek Sokak‘taymış, sanki her şey 2008’miş gibi oturduk, güldük, konuştuk ve yine güldük. Dostluk ne acayip şey! “Acabasız” seviyorsun, tıpkı o genç yıllarda sevdiğin gibi. Özlemişiz Volkan’ı. Alper de hemen geldi. Maykıl Ceksın‘ın üç üyesi bir aradaydık. Sercan uzaktaydı.

volkangeldi

Nişanlandığı için galiba, pek bir sevimli, pek bir heyecanlıydı. Şaşkınlıkla karışık, ne soracağımızı da bilemedik. Bu buluşmanın böyle plansız olması biraz üzücüydü. Kendi adıma Volkan’la yapmayı düşündüğümüz hiçbir şeyi yapamadım. Olsun. Gece yarısını geçene kadar muhabbet ettik. Sonra, Volkan’la birlikte gelen ailesiyle ve aslında çok iyi bir okuyucum olan Rızvan Teyzemle buluştuk. Gecenin bir yarısı, ayaküstü sohbet etmekle yetindik de ne onların içine sindi, ne de bizim.

Şimdi planımız şu: Önümüzdeki yıl Denizli‘ye, Volkan’ın düğününe ya birkaç gün önceden gideceğiz ya da düğünden sonra birkaç gün kalacağız. New York‘ta yaşayan bir Türk’ün objektifinden “Kölelik hala devam ediyor” tespitini görmeye çalışacağız.

Burada böylece birkaç saati anlattım ama yetmez. Ah Volkan! Sen her zaman apayrı yazıların konusu olacaksın 🙂