Bebeğimiz Oldu: Mert Ekin :)

5 Mayıs 2020 Salı günü Mert Ekin bebeğimiz dünyaya geldi.

Nasıl yazsam, nereden başlasam bilemiyorum. Bu ayın dolunayı, hayatımın en büyük olayına, en büyük mutluluğuna şahit oldu yine. Aylardır beklediğimiz küçük oğlumuz 5 Mayıs’ta dünyaya geldi. 13 yıldır bu bloga yazdığım belki de en mutlu, en büyük ve en sade haber bu. Ufak çaplı bir yorgunluk döneminden sonra nihayet oturabilmişken yazıyorum.

Babalık nasıl bir his diye soruyor en tecrübeli babalar ve henüz baba olmamış arkadaşlarım. İnan bilemiyorum, galiba biraz korku var. Biraz şaşkınlık var. Kendimi derin düşüncelere dalmış olarak buluyorum. Aklımda tek bir soru var: Ulan bu çocuk nasıl büyüyecek?

Eskişehir’de, koronavirüs tedbirleri nedeniyle öyle çok ses getiremeden (!) doğdu Mert. Hastaneye gelebilen birkaç arkadaşımızla atlattık bekleme faslını. Doğumdan sonra da öyle kritik bir şey olmadı. Doktorumuz Yusuf Öztürk‘e sonsuz teşekkürler. Yanımızda olan ve olamayan, arayan arayamayan herkese teşekkürler.

Detaylar? Şimdilik detaylar bu kadar. Blogun da bundan sonraki macerasında, Mert Ekin’e arka planda sık sık rastlayacaksınız. Şimdilik yazı bitiyor ama bizim hayatımızın yeni bir dönemi başlıyor. Tüm dostlar, kardeşler, arkadaşlar ve sevgili okurlar Mert Ekin Çiftçi artık aramızda !

İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma

ihsanoktayAz değil tam yedi sene önce yazdığım şu yazıyı hatırladım geçenlerde. İhsan Oktay Anar‘ın o tarihe kadar çeşitli dergilerde yayımlanmış çeşitli kısa öykülerinden bahsetmiştim o yazıda.

Yavuz Sultan Selim (Satranç), Tamu, Tekel Memuru Ali Selami’nin Günah İşlemesi ve Yeniçeriye Tavsiyeler isimli bu dört öyküyü derleyip toparlayıp pdf olarak da vermiştim hatta. Geçen gün nereden geldi aklıma hatırlamıyorum ama Google’da yeniden araştırma yaparken İhsan Oktay Anar’ın taa 1989 yılında “oyun” temasıyla çıkan Morköpük isimli dergi için yazdığı üç sayfalık bir öyküye rastladım. Üstelik internette bu öykünün keşfedilmesi 2014 yılı civarındaydı. Yani benim yazımdan bir yıl sonra. Artık nasıl olmuşsa birileri, o tarihte İhsan Hocanın, ilk ismini kullanmadan “Oktay Anar” adıyla yazdığı “Rabnûma” adlı öyküsünü bulmuş ve yayımlamıştı.

rabnumaBu öykünün yazıldığı yıl 1989. Daha Puslu Kıtalar Atlası‘nın yayımlanmasına 5 sene var, muhtemelen taslak halinde ya da henüz yazılmaya başlanmış. Ancak şu kısacık öyküde, o dönemde dahi ustanın üslubunun ayrıntıları görülüyor.

Rabnûma, İhsan Oktay’ın kurguladığı hayali bir oyun hakkında. Antik bir tapınakta iki cesetin bulunmasıyla başlayan öykü üzerinden kurgulanmış öyküde Anar, çok sık yaptığı üzere, hayali kaynaklara ve kişilere referans vermekten kaçınmıyor yine. Ben bir solukta okudum. Umarım siz de keyifle okursunuz. Öykünün ilk paragrafını veriyorum. Hoşunuza giderse pdf olarak indirip devam edersiniz. Haa bir de yedi yıl önce yazdığım yazı için derlediğim pdf dosyasını da ekliyorum.

Rabnûma

1 Temmuz 1959’da, İran’da yayınlanan Genam Gazetesi, Zahedan yakınlarında kayalara oyulmuş bir tapınak bulunduğunu açıklamıştı. Tapınak, küçük bir dehlizden girilebilen geniş bir odadan ibaretti. Cesaret edip içeri girenler, Kazan Üniversitesi’nden Arkeolog  N. Brodnikov ve yardımcısına ait olduğu daha sonra anlaşılacak iki ceset bulmuşlardı. Cesetler antik bir satranç masasının iki yanındaydı. Adli tabip, arkeolog ile yardımcısının altı yıl önce öldüklerine hükmetti. Cesetlerde bir cinayeti akla getirecek hiçbir iz bulunamadığından, bu kişilerin ölümlerinin, hastalık olasılığı bir yana, açlık ve susuzluktan olabileceği Sovyetler’in elçisine duyuruldu. Gel gelelim elçi, Brodnikov’la yardımcısının yanlarında ilaç ve tüketilmemiş bol miktarda erzak olduğunu belirtip adli tıp raporunun doğruluğu konusunda şüphelerini dile getirdi. Bununla birlikte bir uzman heyeti, olay yerinde yaptığı araştırmada adli tıp raporunu doğrulayacak ipuçları buldu. Brodnikov’la yardımcısı satranç oynarken ölmüşlerdi. Daha sonra, onların satranç masası başında ölümü beklediklerini düşündü herkes… devamı

İhsan Oktay Anar – Rabnuma

İhsan Oktay Anar – Mini Öyküler Derlemesi

 

Müthiş Pentagram Kolajı

pentagram_kolaj00

Bundan 30 yıl önce, 23 Nisan 1990 yılında ülkemizin ilk tamamı İngilizce sözlü metal albümü, Pentagram‘ın kendi adını taşıyan ilk albümü NEPA Müzik etiketiyle yayımlandı. O dönemin müzikseverleri destek olabilmek adına albümden üçer beşer tane aldılar. Öyle ki kaset pek çok yeni baskı yaptı. Yaklaşık 20.000 tane satış yaptığı tahmin edilen bu çok özel albümün 30. yılında, Pentagram’ın kendisi değil ama ülkedeki en büyük fanlarından Onat, müthiş bir kolaj yaptı.

Onat’ın yaptığı ve toplamda 10 parça halinde Pentagram Fan grubu olan Powerstage hesabından Instagram‘da paylaşılan kolaj, hem grubun hem de aslında ülkenin o yıllardaki ruh halini çok iyi bir şekilde yansıtıyor. Kolajda yer alan pek çok fotoğrafı da ilk defa görüyor olmanın verdiği heyecanla bu yazıyı yazıyorum.

View this post on Instagram

23 Nisan 1990, 30 yıl önce bugün. @pentagramofficial Türkiye'de metal müziğin seyrini değiştiren ilk albümünü yayınladı. kolaj: @onathafiz . "türkiye'de çıkan ilk ingilizce sözlü metal albümü 30 yaşında. 23 nisan 1990 tarihinde yayımlanmıştı ve çıkmasıyla büyük olaya dönüştü. herkesin destek için 3er 5er satın aldığı albüm kısa zaman içinde 20 bin satışa ulaşınca unkapanı plakçılar çarşısında daha önce gelen her metal grubuna "saz ekleyin, darbuka koyun, türkçe yapın" telkinleri veren plakçılar "ne yaparsanız kabulumüzdür" diyerek bir devrin kapısını araladılar. bu albüm sayesinde 90ların başında dr.skull, metalium, king white, dark phase, wyvern, akbaba, badluck gibi sert tonlu gruplar yaptıkları müziğe hiç karışılmadan yasal albüm çıkartabildiler." (@caglan_tekil 'in ocak 2020'den bir yazısı. huzurla uyusun..) @pentagramofficial @hakanutangac @cenk_unnu @tarkangozubuyuk #muratnet #pentagram #debut #1990 #thrashmetal #speedmetal

A post shared by Pentagram Powerstage Fanclub (@powerstagefanclub) on

Powerstage Fanclub’ın gönderisindeki görsellerin her birini indirip birleştirmeye çalıştım. Ancak özellikle görsellerin kesildiği yerlerde ufak kaymalar oldu. Durum böyle olunca Onat’tan rica edip orijinal çalışmayı istedim hem arşiv hem de baskı amacıyla. Şimdi buraya kendi birleştirdiğim versiyonunu düşük çözünürlükle koyuyorum. Albüm kapağıyla başlayıp grubun kayıt günleri, o dönem çekilen promo fotoları, gazete haberleri, albüm kartoneti ve Tarkan Gözübüyük’ün inanılmaz yakışıklı çıktığı bir kulis fotosuyla biten kolaj umarım ilerleyen yıllarda diğer albümler için de yapılır.

pentagram_kolage

Bu kolajı yan yana dizince karşımıza 10.000 piksel uzunluğunda bir şerit çıkıyor. Bir zaman şeridi. Pentagram’ın o zamanlarını anlatmak için daha güzel bir yol da olamazdı zaten. Ellerine sağlık Onat 🙂

Habersiz Çekilen Kareler: Gelibolu

mitsekibimiz

Nilpar – Sercan – Buğra – Alper – Mesut – Arda – Volkan – Deniz

Muhakkak bir yerlerde okumuş yahut duymuşsunuzdur farkına varmadan gelecekteki eşlerinin, evlerinin fotoğraflarını çekenleri. Ya da kelebek fotoğrafı çekmek için yola çıkıp şans eseri çok büyük bir doğa olayını kaydedenleri… Büyük bir binanın ihtişamlı fotoğrafını çekerken o sırada içeride işlenen bir cinayetin fotoğrafını çekenleri… Gerçekten de fotoğrafın belge niteliği taşıma özelliği sayesinde hayatımızda belki de asla farkına varamayacağımız detayları, delilleri kayıt altına alabiliyoruz. Sonsuza dek yok olan o anı kaydederek belki de ancak yıllar sonra farkına varabileceğimiz sırları kayıt ediyoruz.

Bu yazı, benim bundan yaklaşık yedi buçuk yıl önce çektiğim iki kare fotoğrafta, aslında fotoğrafı çektikten yaklaşık bir buçuk yıl sonra askerliğimi yapmaya başlayacağım kışlayı fotoğraflamamı anlatıyor.

Hayatın bize yaptığı en büyük kıyaklardan birisine, 2012 yılının son günlerinde Mitsubishi tarafından düzenlenen bir yarışmayı kazanarak şahit olmuştuk. Aralık 2012’nin ilk gününde Alper, Sercan, Volkan ve benden ibaret grubumuzla yaklaşık üç gün süren bir Çanakkale gezisine, üstelik full donanımlı son model Mitsubishi araçlarla katılmıştık.

Gerçekten hala unutamadığımız, bizi birbirimize her zamankinden daha çok yakınlaştıran, müthiş bir tecrübeydi o üç gün. Yolculuğun ilk gününde İstanbul’dan yola çıkıp Trakya üzerinden Gelibolu‘ya gelmiştik. Sabahın erken saatlerinde İstanbul yağmuruyla başlayan yolculukta Gelibolu’da bizi güneşli bir Aralık öğleden sonrası karşılamıştı. Yolculukla ilgili çok detay vermiyorum. Merak eden olursa linkleri bırakıyorum.

  1. Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 1. Gün
  2. Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 2. Gün
  3. Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – Son Gün
  4. Mitsubishi Road Trip ’12 – Araçlara Dair Teknik Değerlendirme

O gün Gelibolu’ya hakim bir tepeye gittik. Arabalar Mitsubishi’nin farklı segmentlerden en iyi araçlarıydı ve aslında biraz da arabaların reklamını yapıyorduk. O zamanki Kodak marka makinemle ilki panoramik diğeri ise 4×3 olmak üzere iki kare fotoğrafla Gelibolu’daki Hamzakoy Plajını fotoğrafladım. Sonra bu iki kare fotoğraf, birlikte çektiğimiz diğer yüzlerce kare fotoğrafla birlikte bir DVD’ye çekilip arşivlendi.

gelibolu1

Orijinal kare: En arkada denize doğru çıkan burun ve gerisi bizim kışla. 1 Aralık 2012’de çekildi.

gelibolu2

Tıklayınca büyür orijinal kare: Tam karşıda görünen kısım bizim kışla. 1 Aralık 2012’de çekildi.

Karantina günlerinde evde olmanın bir diğer güzel yanı da blogdaki eski yazıları gözden geçirip özellikle bir zamanlar kullandığım imageshack sunucusundan silinen fotoğrafları güncellemek oldu. İşte bu yolculuğumuz için o dönemde yazdığım dört yazıyı güncellerken yine bu fotoğraflara ihtiyacım oldu ve fotoğrafları incelerken fark ettim: Askerlik yapacağım kışlayı, askere gitmeden bir buçuk yıl önce görmüş, hatta fotoğrafını çekmiştim bile! Fotoğrafa biraz daha yakından bakınca gecelerce nöbet tuttuğum garajı, volta attığımız yolları bile seçebiliyordum!

gelibolu3

Detay: Yukarıdaki kırmızı kareyi yakınlaştırınca kırmızıyla işaretlediğim garajlar daha net görünüyor. Burası benim yaklaşık beş ay boyunca gelip gittiğim, nöbet tuttuğum yer

gelibolu4

Detay: Panoramik fotoda kare içindeki alanın tamamı bizim kışlaydı. Mavi ok ise aşağı yukarı yatakhanelerimizin bulunduğu binayı gösteriyor

Muazzam bir keşif, müthiş bir keyif bu sevgili okur. Askere gitmeden önce günlerce nasıl bir yere gidiyorum diye düşünmüştüm hep. Meğer fotoğrafları elimin altındaymış 🙂 Sana tavsiyem zaman zaman eski fotoğraflarına bak. Özellikle farklı amaçlarla iki ya da daha çok kere gittiğin yerlerde böyle keşifler yapman çok daha büyük bir ihtimal 🙂

Ay Fotoğrafı Stoklama

Evde olmak muhteşem! Ertelediğim, ertelemek zorunda kaldığım tüm işleri hallediyorum. Bir yandan da büyük güne hazırlanıyorum. Bir süredir Instagram’da örneklerini gördüğüm astrofotoğrafçılıkla ve özellikle de stoklama işlemiyle uğraşıyorum.

Nedir bu stoklama? Özellikle astrofotoğrafçılıkta kullanılan güzel bir teknik ve şu şekilde anlatabiliriz. Bir cismin (ki bu senaryoda örneğin ay diyelim) seri olarak fotoğraflarını çekiyoruz. Çektiğimiz her bir kare fotoğraf, o cismin o anda makinenin algılayıcısına ulaşan ışığını yani görüntüsünü temsil ediyor. Yani hareket halinde olan bir gök cisminin art arda çekilen iki fotoğrafı, asla bir birinin aynısı olmuyor. Çekilmiş birden fazla fotoğrafı üst üste oturttuğumuz zaman işte ayrı ayrı fotoğraflara yansıyan farklı detayları, tek bir karede ve çok daha belirgin elde edebiliyoruz.

Bu işi yapmaya yarayan RegiStax isminde bir de yazılım var. Bu yazılımı kullanmayı çözmek, göze güzel gelen sonuçlar almak için günlerdir uğraşıyorum. Nihayet elle tutulur bir şeyler elde edince de bu yazıyı yazayım dedim.

registax

RegiStax arayüzü

Registax, ücretsiz bir yazılım ve ne yazık ki çok stabil/güçlü bir yazılım değil. Çalışacağınız örneğin 50 tane 15 megapiksel kalitedeki fotoğraf karesini atıp çalıştırmayı denediğinizde yazılım kilitleniyor. Bu işin çözümü görsellerin çözünürlüğünü düşürmek. Ancak o zaman da çok fazla detayı feda etmek gerekiyor. Dolayısıyla croplama dediğimiz kırpma işlemini yapmak gerekiyor. Photoscape isimli yazılımın içerisindeki bölme aracıyla fotoğrafta sadece gök cisminin bulunduğu kısmı kırpabiliyorsunuz. Üstelik bunu birden fazla görsel için bir kerede yapabiliyorsunuz.

photoscape

PhotoScape

Nihai olarak, kırpılmış görselleri RegiStax’a besleyip programın onları stoklamasını sağlıyoruz. Aşağıda programla oluşturmayı başardığım görseller yer alıyor.

8nisandolunay

8 Nisan 2020 Dolunay

10nisanay

10 Nisan 2020 Ay

Ay, gezegen ve samanyolu fotoğraflarını çekenlerin kullandığı yöntem bu işte. Ancak belki de en başta yazmak gerekiyordu, bu işin en önemli şartı donanım. Çok iyi bir makineniz ve çok daha iyi bir objektifiniz olursa görüntüleyebildiğiniz detaylar çok daha güçlü oluyor. Ucundan köşesinden başlayınca bu işe giderek yapabildikleriniz de güzelleşiyor. Çok daha güzel görsellerde buluşmak üzere 🙂

Gillette Mach3 3D ve Kırmızı Premium Edition

gilletteprem01

Ben blogda her seferinde “Bu sefer koleksiyonu tamamladım” yazdıkça, Gillette sağ olsun yeni ürünler üretmeye devam ediyor. Ancak işin  iyi yanından bakarsak, artık bana yardımcı olan biri var: Erdem Abi 🙂 Erdem Abi her markete gittiğinde yeni bir model var mı diye kontrol ediyor. Bu yazıdaki 3D modelini de ilk defa o görüp hemen bana mesaj attı.

Bu konularda şanslı sayılırım. Geçen gün Hepsiburada’da tıraş ürünlerinde acayip indirim vardı. Öyle olunca da bu yeni 3D modelini alayım dedim. Diyorum ya şanslıyım, tam bu sırada yepyeni kırmızı renkli Premium Edition‘ı gördüm. Manyetik standıyla birlikte çıkan yeni bir üründü bu da.

gilletteprem02

Tam ortadaki tıraş bıçağı: 3D

Ürünler geldi. Koleksiyon genişledi yine. Çok büyük ihtimalle Türkiye’de özellikle Blue3 ve Mach3 ürünleri olarak en geniş koleksiyona sahibim. Bir gün aynı ürünlerin koleksiyonunu yapan başka biri olur da bu bloga ulaşırlarsa lütfen benimle de iletişime  geçsinler.

Yeni 3D modeli, gövdesinde yer alan mavi renkli bağlantı noktası sayesinde bıçak kısmında birkaç derecelik açılarla sağa sola hareket edebiliyor. kırmızı renkli Premium Edition ise daha önce şu yazımda bahsettiğim siyah renkli krom limited edition’ın aynısı sayılır. Yalnız yanında verdikleri manyetik stant, elimdeki en klas Gillette donanımı.

gilletteprem03

Vladimir Cosma ve Kemal Sunal

cosmaBöyle bir başlık attığım için kendime kızıyorum. Dünya’nın en meşhur film müziği bestecilerinden biri olan Vladimir Cosma bir yana, ülkenin en unutulmaz oyuncularından biri olan Kemal Sunal bir yana. Ancak bu iki üstadı buluşturan bir nokta var:  Natuk Bayhan‘ın kendine absürt üslubuyla çektiği, 1978 yapımı Avanak Apti filmi.

Vladimir Cosma, Dünya’ya pek çok ünlü müzisyen hediye etmiş Romanya’da doğmuş ve sonrasında Fransa’da yaşamaya başlamış ve halen hayatta olan bir müzisyendir. Romanya kökenli olmasının etkisi muhakkak olacak ki Dünya’nın yaşayan en önemli pan flüt sanatçısı Ghegorghe Zamfir ile pek çok müzikal ortaklığa imza atmışlar. Bunlardan şüphesiz en önemli ikisi 1972 yapımı Siyah Ayakkabılı Uzun Sarışın Adam (Le Grand Blond Avec Une Chaussure Noire) filmi için yaptığı Sirba ve 1974 yapımı Uzun Sarışın Adamın Geri Dönüşü (Le Retour du Grand Blond) filmi için yaptığı Nai Nai Nai. Hatta bu ikinci filmin soundtrack albümündeki Allo Samba da Cosma’nın en meşhur parçalarından biri oluverdi.

aptiBu üç parça, yaklaşık 4 yıl sonra çekilen Avanak Apti filminde ve daha pek çok Yeşilçam filminde sıkça kullanıldı. Yeşilçam’ın o dönemdeki uslanmaz soundtrack araklamaları sayesinde, Türk izleyiciler bu müthiş eserlerle tanışabildiler. Yeşilçam’da o yıllarda kısıtlı imkanlarla Avrupa’ya giden yapımcılar, dönüşte muhakkak Avrupa’da çıkan dönem filmlerinin soundtrack albümleriyle dönüyorlardı. Nasıl oluyordu bilmiyorum ama artık bir hukuki boşluktan herhalde, telif falan da soran eden olmuyordu. O dönemde çıkan meşhur bir filmin soundtrack albümünü dinlediğinizde, muhakkak birkaç yıl sonra çekilen bir Yeşilçam filminden kulağınıza tanıdık sesler, tanıdık melodiler geliyor 🙂

Vladimir Cosma’nın yolu Türkiye’ye sadece bu şekilde kesişmiyor. 1992’de vizyona giren ve Altın Portakal’da pek çok ödül alan Sarı Mercedes filminin müziklerini de Cosma yapıyor. Tabii filmin Türk-Fransız-Alman ortak yapımı olmasının şüphesiz bunda payı çok yüksek. O sene Altın Portakal’da kendisine bir de “En İyi Film Müziği” ödülü veriliyor. Yıllarca Fransız filmleri için yaptığı müziklerin kullanıldığı ülke, ona bir ödül vererek teşekkür etmeyi de biliyor yani 🙂 Halen daha “Avanak Apti” film müziği olarak aratılan müziklerin ardında bu büyük müzik insanı var işte.

Anadolu Üniversitesi’nden 13 Gün Boyunca Her Gün Bir Kitap

anadolukitapKorona virüsü sebebiyle bir süredir devam eden gönüllü karantina sürecimiz ve dün gece açıklanan iki gün sokağa çıkma yasağı devam ediyor sevgili okur.

Bu dönemde özellikle kamu kuruluşları, evinde oturan kişiler için pek çok güzellik yaptılar. Örneğin TÜBİTAK Bilim Teknik, Bilim Çocuk ve Meraklı Minik dergilerinin tamamını ücretsiz olarak okuyucularla buluşturdu. Benim gibi arşiv delileri de, sadece güncel sayıları değil, geçmiş yıllara ait sayıları ve hatta o sayılarla verilen tüm ekleri bile indirip arşivlediler.

Devlet Tiyatroları, TRT gibi kurumlar da Youtube üzerinden bir sürü tiyatro oyunu ve unutulmaz diziyi yükleyerek evinde kalan vatandaşlara birer alternatif oldular.

Anadolu Üniversitesi de bu süreçte boş durmamış ve Anadolu Üniversitesi Yayınları‘ndan Türk Klasikleri Serisi‘ni 13 gün boyunca her gün bir yeni kitap olacak şekilde paylaşıma açmış. Bu seride çok önemli ve çok özel kitaplar yer alıyor. Lise Edebiyat derslerinde adını hep duyduğumuz ancak çok azımızın okuma zevkine erişebildiği Araba Sevdası, Firuz Bey, Karabibik gibi her bir Türk Edebiyatı için bir ilk niteliğinde olan romanlar bunlar.

Buraya tıklayarak seriye ulaşabilirsiniz.

Kitapların bazıları Osmanlıca ve Türkçe eş baskı, kimleri de günümüz Türkçesiyle basılmış. İster indirip arşivleyin, ister indirmeden okuyun ancak muhakkak aşağıda yer alan linke tıklayıp eserleri her gün kontrol edin. Üniversitenin belirttiği 13 günlük süre 16 Nisan 2020 Perşembe günü sona eriyor. Bu tarihten sonra bu kitaplar ücretsiz olarak kalacak mı yoksa erişime kapanacak mı henüz bilmiyoruz.

Keyifli okumalar ve teşekkürler Anadolu Üniversitesi 🙂

http://kdm.anadolu.edu.tr/TurkKlasikleri.html

Çağlan Abi’nin Vedası

caglantekil

Bu ayın dolunayında, yaşadığımız onca kötü şeye rağmen daha da kötüsü olabilirmiş onu öğrendim. Başlığa “vefatı” yazmaya elim varmadı nedense. Türkiye’de metal müzik denilince akla gelen ilk isimlerden, metal müziğin Baron‘u  Çağlan Tekil hayatını kaybetti. Bir süre önce geçirdiği beyin kanaması sonucu girdiği yoğun bakımdan bir daha uyanamadı Çağlan Abi.

Arkadaş listemde yer alan hemen hemen tüm metal müzikseverler onun için birkaç satır yazdı, birkaç fotoğraf paylaştı. Ben de, hayatımın en önemli olaylarını yazdığım bloga bu üzücü vedayı yazmak istedim.

Çağlan Tekil kimdi? Pek çoğunun dediğine göre ülkeye death metali getiren adamdı. Bir müzik grubu yoktu belki ama metal müzik nerede yapılıyorsa Çağlan Tekil hep oradaydı. Çıkardığı başta Laneth olmak üzere tüm diğer  yeraltı fanzinleri, 2000’li yıllarımda Dünya müziğiyle tanışmamı sağlayan Blue Jean dergisi ve ardından gelen Head Bang yolculuğu. Bunların her birinde baş rolde hep o vardı editör olarak.

Bookazine formatında yayımlanan Head Bang’in Ekim 2019 yılında çıkan 5. sayısında Önsöz‘de belki de kendisi bile bilmeden, son defa editör olarak bir yazı yazdı. 80’lerin ortasında metal dinlemeye başladığı ilk yıllarda aldığı Iron Maiden kasetlerinin ilk kasetleri olduğunu yazarak başladığı yazısını “Yine biraz geciktik… Yeni sayıda görüşmek üzere…” diye bitiriyordu. Aslında Baron, bu vedanın son vedası olduğunu bilmiyordu. Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.

İstanbul’da yaşamadığım için nispeten şanssızım. Oradaki metal tayfa Çağlan Tekil ve onun gibi değerli büyüklerle düzenli olarak görüşebiliyor ya da en azından konserlerde bir araya gelebiliyorlar. Benim Çağlan Tekil’le olan ilk tanışmam çok özel bir albüm, In Flames’in Come Clarity albümü sayesinde oldu. Bu albümün CD’sini Çağlan Tekil’den almıştım ben. Tabi o zamanın cahilliğiyle CD elime geçtikten sonra barona mesaj atmış “Abi bunun arkasında bandrol yok” demiştim. Adım gibi eminim ki bu soruya dalga geçmeden, rencide etmeden, kırmadan, üzmeden, çok bilmişlik yapmadan cevap verebilecek bir avuç adam vardır piyasada. İşte birisi de Çağlan Abi’ydi. Yurt dışında satılan albümlerde Türkiye’deki gibi bandrol olayı olmadığını çok hoş bir sohbetle anlatmıştı bana. Samimiyetinden cesaret alıp o zamanlar okuduğum Blue Jean dergisiyle ilgili birkaç bir şey daha sormuştum.

Gel zaman git zaman, Blue Jean bir format değişikliği yapmıştı. Çok kısa süren bu maceradan sonra da zaten Head Bang apayrı bir dergi olarak çıkmaya başlamıştı. O dönemde de Çağlan Abi’ye yeni formatla ilgili eleştirilerimi yazmıştım. Yine büyük olgunlukla dinleyip cevap vermişti.

Bir süre sonra ise yine bir başka çok özel albüm sayesinde yolumuz kesişmişti. Dark Tranquillity’nin The Gallery albümünün özel basım double golden vinyl gatefold kapaklı versiyonunu almıştım. Hem de piyasanın çok çok altına bir fiyata. Plağı ilk kez satılığa çıkardığında “Başkasına söz verdim” dedi önce. Ben birkaç gün sonra yine sorduğumda “Söz verdim ayıp olur” dedi. Birkaç gün sonra ise “Mesut merhaba, plağı alacağım diyen kişiden ses çıkmadı sen istiyor musun hala?” diye o bana mesaj attı. Bu sayede o plağı aldım.

Sosyal medyada, metal dinlediğini bildiğim herkesin, ünlü grupların ve hatta metal ya da rock müzik bile yapmayan müzisyenlerin bile taziyelerini bildirdiği bir vefat oldu Baron’un ki. Yıllar önce Chester‘ın ölümü nasıl doğum günüme denk geldiyse, Baron’un vefatı ise çok çok güzel bir dolunay gecesine denk geldi. Ah sevgili Çağlan Abi, mekanın cennet olsun. Seni seven herkese sabırlar dilerim. Laneth olsun!

Bu dolunay da üzdü… Yine.

laneth02

Diğer Renklerden Nefret Eden Adam

Evde olmanın avantajlarından birisi de arşivleri düzenlemeye imkan kalıyor olmasıdır. Şans eseri olarak taa 2010 yılı Temmuz ayında Çalakalem isimli bir dergi için yazdığım öyküyü buldum. Bu dergi internet ortamında ve sadece bir sayı yayımlandı. Muhtemelen çok az kişiye ulaştı ve devam etmedi. Böyle olunca bu öykü de tam 10 yıldır blogdan uzakta ve yayımlanmadan öylece kalmış. On yıl önceki anlatma tarzım -gerçi bugün de benzer- daha çok durum tasviri üzerineydi. Yani bir anı, kısacık bir anı koskoca bir öyküye yediriyordum. Arkadaşların anlattıkları, benim “şöyle olsaydı daha güzel olurdu” dediklerim, o dönem yollarda geçen günlerim derken ortaya böyle bir öykü çıkmış. Bir de o dönem sadece İhsan Oktay Anar okuyordum. Bunu da ilk paragraftaki saygı duruşundan anlayacaksınız 🙂 Ufak tefek yazım hatalarını düzelttim sadece. İnsanın geçmişte yazdıklarını okuması büyük bir keyif. Merhaba on yıl önceki ben.

################################################

te_quiero_by_stellartcorsica

Bir yazıyı farklı mekân ve zamanlarda aynı hissiyatın içerisinde olarak, hiç kopmadan yazmak tercih ettiğim ve keyif aldığım bir uğraştır. Bu dergiye yazdığım ilk yazıyı yazmaya da Eskişehir Adliyesi’nde adıma çıkacak sabıka kaydını almak için beklerken başlamak kısmetmiş. Yanan flüoresan lambalara rağmen halen daha karanlık, aydınlığın bir nebze olduğu bir koridor da bu satırlarıma eşlik ediyor.

Kıymetli ve kısmetli efendimizin şehr-i Konstantiniyye’yi fethinden 557 sene sonrasında bir Anadolu şehrinde geçiyor bu olay. (İhsan Oktay hocaya sevgilerle.)

Yaz sıcağının pişirdiği onca etin kokusu, teri burunlara dolmaya başlayınca birtakım günahkârların cehennem azabından çekinmeye başladığı görülür. Böyle günlerde aklıma düşmüştü o güzellik. Yemyeşil gözlerine baktığımda, çocukluğumdan içinde yarım kalan o şefkatin iç çektiren yoksunluğuyla titriyordum. Simsiyah saçlarını savuran rüzgarı karşılayıp kokusunu içime çekiyordum. Yazın sıcaklığı, gönlümdeki ateşten daha da yakıcı olamıyordu. Bu haldeki ben, günlerimi tere batmış bir halde sırılsıklam ıslak ve âşık geçiriyordum. Şehre hakim tepeler her gün şahit ederdi aşkımı haykırışıma. Bir görebilseydim yüzünü, bir kez olsun gülebilseydin bana…

Sevmenin böyle olması ister istemez iç dünyamda da büyük değişiklikler yapmama yol açıyordu. Kendimi tanımıyordum, kendimi tanıyamıyordum. Çevrenizdekilerin size aptalmışsınız gibi bakması nasıl bir duygudur bilemezsiniz. Ancak kendimi avutmak inanın çok kolaydı. Çünkü dünyanın belki de en güzel varlığına aşıktım ve en sonunda onun benim olacağı bir oyun oynuyordum. Bir gün, tüm bunları ona da anlatacak ve tüm o bana gülenleri, beni kıskananları ardımda bırakıp onun ellerinden tutup kendime yeni bir hayat kuracaktım.

Olmadı. O, benim onu istediğimi hiç öğrenemedi ve koptu gitti ellerimden. Bir başka şehre, bir başkasının gönlünü yakmaya. O yazı hiç unutamadım hayatım boyunca. Bulunduğum şehri çevreleyen tepelere her çıktığımda belki onu görürüm diye süzdüm şehri saatlerce. Göremedim. Hayatımın en masum aşkını, işte böyle kaybettim.

Aradan geçen aylar, yavaş yavaş sildi, aldı götürdü onu yüreğimden. Her anımın hesabını tutarak yaşamaya başladım. Sonrasında pişmanlık duymamanın belki de en kolay yolu buydu. Hata yapıp kendime bu azabı tekrar yaşatmaya dayanabilir miydim bilmiyordum çünkü. Cesur değildim. Onu arzulamıyordum belki ama ondan öğrendiğim o kadar çok şey vardı ki…

Ve bir gün o gözleri yeniden gördüm. Gözlerdeki ışık aynıydı. Fakat yüz, onun yüzü değildi. Çok benziyordu, çok çok benziyordu fakat o değildi. Kalbimin derinlerinde aşkı yeniden hissettim. Bu unutamamak mıydı? İçimdeki sevince anlam verebiliyordum. Ne de olsa uzun süre önce kaybettiğim bir hazinenin küçük bir parçasını bulmuştum. Küçük fakat en değerli parçasını. Bir gün onun ellerini hissettim omzumda. Dönüp baktığımda o gözleri gördüm. Ama yine o değildi. Çok benziyordu, çok çok benziyordu fakat o değildi. Hazinemin parçalarını yavaş yavaş toplamaya başladığımı fark ettim. Ona duyduğum istek artık dayanılmazdı.

to_bid_you_farewell

Kimseye açılmadım. Kimseye söylemedim. Yıllarca topladım parçalarımı. Aklımda birleştirdikçe ona kavuştum, ona sarıldım, ona fısıldadım. Bu beni daha güçlü yaptı. Saçlarının rengi, gözlerinin rengi ve teninin rengi hep aynı oldu. Bu benim kafamdaki bir portreydi. Kırmızı, sarı, yeşil ve beyaz. Başka renkler olamazdı ve olmadı da. Paletime hep aynı renkleri koydum.

Bir yaz günü kapıldığım aşk, yine bir yaz günü öldürdü beni. Onu gördüm. Bu sefer gerçekten onu. Gerçek onu. Yıllardır yarattığım o eserlerime hiç benzemiyordu. Alakasız bir şekilde göz göze geldik. Duraksadı, kırpmadı gözlerini. Saniyeler boyunca baktı yüzüme.  Hatırladığı için mi yoksa onu gördüğümde elimden düşün onca şey için mi anlamadım. Neden sonra ona dokunmak için ellerimi uzattım. Dokunamadım, o çekindiği için falan da değil. Sadece yıllardır hayalini kurduğum o varlığın karşımda belirivermesi beni şaşırtmıştı. Bir an düşündüm, şu an sahip olduğum şey ondan çok daha fazlasıydı. Ben diğer renklerden nefret eden adamdım. Oysa o benim sevdiğim renklerin çok çok azını taşıyordu şimdi. Saçları başkaydı, teni bembeyaz değildi, gözleri solmuştu. Benim yarattığım eserler bundan çok daha parlak, çok daha gösterişliydi. Dokunmadım. Elimi geri çektim. Bu büyü bozulmamalıydı.

Ona sahip olmadım ama farkına varmadan ondan çok daha fazlasını biriktirdim elimde. Bu mutluluğun bana yettiğini düşündüm. Daha da mutlu oldum ve yine kimselere anlatmadım kendimi. Biriktirdiklerim bana kaldı. Yazların sıcak olduğu bu Anadolu şehrinde hala biriktirdiklerimle yaşıyorum. Kendime bambaşka bir eş buldum üstelik. Diğer renklerden nefret eden ben, aynı renklerle çizilmiş bambaşka bir portre buldum kendime. Ne ona haksızlık ettim ne de kendime. Mutluyum.

İkinci günün sonunda elimde bu öykü kaldı işte. İlk sayımız için umarım hoş ve okurken keyif aldığınız bir yazı olmuştur. Bir sonraki sayıda sizi neyin beklediğini inanın ben bile bilmiyorum. Proofhead’i takipte kalın.

################################################

Öykü burada bitmiş. Girişteki “İhsan Oktay” güzellemesi hiç olmamış 🙂 Gereksiz olmuş aslında ama o zamanki düşünce dünyamı göstermesi bakımından iyi ki yazmışım dedim. Son paragrafta ise “bir sonraki sayıdan” bahsetmişim. Ancak o bir sonraki sayı hiç yayımlanamadı. Her ne kadar bir “aşk öyküsü” olarak yaftalansa da şimdi okuduğumda kendimle gurur duyduğumu söylemeliyim. Özellikle “renk” tabanlı kurduğum süreç cidden güzelmiş. İnsan böyle 10 yıl sonra okuyunca kenara köşeye öyküler yazıp saklamak istiyor nice 10 yıllarda okuyabilmek için 🙂