Orcan – Desolation (2020)

2020 yılında pandemiyi fırsata çeviren pek çok üretken müzisyen yepyeni şarkılar yazdılar ve hatta albümler çıkardılar. Bu yeteneklerden birisi de çok sevgili dostum Orcan‘dı. Geçen yıl yayımladığı Desolation isimli ilk uzun-çalar albümüyle çevrim içi müzik platformlarında dinleyicisiyle buluştu.

Desolation, aslında Orcan’ın son birkaç yılının özeti gibi. Pandemi dönemi ise tüm bu birkaç yıllık ruh halini, elde avuçta biriken melodileri, duyguları ve yaşanmışlıkları derleyip toparlayıp keyifli bir albüme dönüştürme fırsatı vermiş.

Enstrümental ve minor tonların hakim yapıda olduğu bu albüm aslında hem deneysel, hem melodik elementler içeriyor ve bana göre çok iyi bir gitar albümü. Albümde, bir solo proje olmasının hakkını verircesine, Orcan’ın iğneden ipliğe her şeyle ilgilendiğini görüyoruz. Kayıtlar, mix ve mastering Orcan’ın kendi ev stüdyosunda, Ankara’da yapılmış. Akustik gitarlar ve basslar Orcan tarafından çalınmış. Bunun yanı sıra, Fiverr denilen çevrimiçi müzisyenler topluluğundan da büyük katkı almış albüm. Albümdeki tüm diğer enstrümanlar, Dünya’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan müzisyenler tarafından Orcan’ın yazdığı notalara uygun olarak çalınmış. Daha sonra Orcan tarafından mikslenmiş. Şimdi tüm o müzisyenlerin ismini ve profillerini anmazsak olmaz:

Neredeyse bütün 2020 yılımı bu albüme verdim” diyor Orcan. Ortalama parça süreleri ve deneysel elementlere rağmen kolay dinlenebilen yapısıyla Desolation bende müthiş bir uzun yol albümü havası uyandırdı. Albümde aradığım her hissi bulabildim. Favorim Prisoner of the Past oldu kafamda uyandırdığı hikayeyle. Bu arada bir diğer favorim olan son parça Road To Goodbye‘dan sonra bir de gizli parça var 🙂

Albümü Youtube’da görüp dinlemeye başladıktan sonra Orcan’la hemen iletişime geçtim ve isterse MCA Productions & Distro etiketiyle digipack olarak basabileceğimizi söyledim. Yukarıda da dediğim üzere iğneden ipliğe her şeyiyle Orcan’ın ilgilendiği albümün kapak tasarımı da kendisine ait. Sağ olsun o da en az benim kadar heyecanlandı ve izin verdi. Şimdilik kendimiz için birkaç kopya bastım. Ümidim bu albümün hak ettiği şekilde, büyük bir yapım ve dağıtım firması tarafından basılarak dağıtılmasıdır. Müzikle dolu ve keyifli bir hafta sonu dilerim.

BİM’de Satılan Kumtel Aspiratör ve Volkan Soğutma

Almayın! Sakın Almayın! BİM‘de ya da diğer marketlerde zaman zaman satılan Kumtel marka aspiratörü sakın almayın.

Uyarıyı en başta yaptıktan sonra yazıyı yazmaya başlayabilirim. Mutfakta kullandığımız aspiratör iyice eskidiği için bir süredir idare edecek bir aspiratör arayışındaydım. Özellikle ankastre setlerin çoğalmaya başlamasıyla birlikte tek başına aspiratör bulmak biraz sıkıntılı oldu. Bir süredir ucuzluk marketlerine aspiratör geldiğini duyuyor ve ne zaman sorsam “anında satıldı” cevabını alıyordum. Demek ki mal iyi(!) diye düşündüm ben de hep.

Geçtiğimiz hafta BİM’e yine aspiratör geldi. Kumtel marka, default denilebilecek türde aspiratör. Aynı gün birkaç BİM’e sordum ama yine kalmadığını öğrendim. Ertesi gün şans eseri ücra bir BİM’e yolum düştü. Bingo! Bir tane kalmıştı. Hemen aldım ve kurulumun yetkili servisi tarafından ücret karşılığında yapılacağını öğrendim mağazadan.

Kurulum için Eskişehir’deki Kumtel Yetkili Servisi Volkan Soğutma firmasını aradım. Google’dan ve diğer sitelerden bakınca gördüm ki adamların hizmet puanı yerlerde… Montaj esnasında akla hesaba gelmeyen masraflar çıkartıyorlarmış. Ancak Eskişehir’de Kumtel’in başka bir servisi de olmadığından garanti için mecburen bunları çağırıyorsunuz. Ben de servise durumu ve ürünü anlattım ve “50 TL kurulum ücreti” olduğunu söylediler. Eğer ürünü servis kurmazsa, servis dışında birileri paketi açarsa ürün garanti kapsamı dışında kalıyormuş. Aspiratör kurmakta bir şey yok zira. Eski aspiratörü bir gün önce söküp montaj yerlerini güzelce temizlediğim için iş yalnızca dört adet vidayı sıkmaya kalıyordu.

Neyse, aldık bari garantisi olsun diyerek yetkili serviste kayıt oluşturdum ve Pazartesi günü için belirsiz bir saate randevu verdiler. Gelince arayacaklarmış. Pazartesi günü öğleden sonra arayıp “10 dakika sonra geliyoruz” dediler. Servis eve geldi. Maskesiz iki kişi eve girdiler. Daha önce başka bir mobilya ve başka bir beyaz eşya teknik servisi de gelmişti eve. Bu iki başka markanın servis elemanları maske, bone ve hatta galoş giymişlerdi. Kurulum boyunca maskesiz olarak çalışan Volkan Soğutma görevlileri “50 TL’lik kurulum ücretine” ilave olarak bir de 80 TL filtre ücreti istemesinler mi!

Bunların söylediğine göre, ürünün kutusunun içinden muhakkak olması gereken sağ ve sol motor filtreleri çıkmıyormuş. O yüzden “ucuz” satılıyormuş. Bu filtreler de 80 TL imiş. Böyle bir saçmalığı telefonda söyleseler zaten servisi çağırmaz, garantiyi yakıp kendim kurardım. Maskesiz olarak çalışmaya devam eden bu arkadaşlara 50 + 80 = 130 lira servis ücreti verdik. Ürünün dış ambalajında “Aspiratör” ibaresinden başka bir şey yazmıyordu. Kutuyu açınca ürünün de en verimsiz sınıfta, D sınıfı enerji tüketimine sahip olduğunu gördüm. Ürünün üzerinde gelen sözde dış filtreler ise adeta plastik bantla tutturulmuştu ve kalitesizdi. Kurulum sonrası aspiratör ortalama bir gürültüyle çalışıyor. Tek motorlu olduğu için de iki kademe çekiş sağlıyor.

Bu ürünü 190 liraya alıp bir de 130 lira servis ücreti verdim. Toplamda bana 320 liraya mal olan bu verimsiz ve dandik ürünü kullanıp, bir de maskesiz çalışan servis elemanlarına kurdurup kendimizi her türlü riske attık. Neresinden tutarsan tut zarardayım. Şimdi araştırınca, üzerine bir 80 lira daha verip o çok meşhur markanın aynı düzeydeki aspiratörünü, üstelik daha yüksek enerji sınıfıyla ve ücretsiz profesyonel servis desteğiyle kurdurabilirdim. Çok pişmanım.

Özetle, BİM’de ya da bir başka markette satılan Kumtel marka aspiratörü almayın sevgili okur hele ki Eskişehir’deyseniz.

Tekinsiz Kitaplar – Ayfer Tunç – All About History

Bu ay benim için kültür sanat açısından epey güzel başladı. Halil Abi‘nin (ve aslında Candan Ailesinin) sayesinde Ayfer Tunç‘la tanıştım. Çok sevdiğim ve ilk iki sayısını aynı ay içerisinde okuyup bitirdiğim All About History dergisinin yeni sayısı yayımlandı. Vee My Resort’e yeni bir kardeş bir blog, Tekinsiz Kitaplar, yayın hayatına başladı.

Ayfer Tunç Romanları Serisi

Geçtiğimiz hafta, sevgili abim Halil Candan‘dan sürpriz bir paket aldım. Daha önce hiç okumadığım Ayfer Tunç’un meşhur üçlemesinin (Kapak Kızı, Yeşil Peri Gecesi ve Osman) tamamını hediye etmiş bana! O anlamlı tarihte yazdığı o çok kıymetli mektubuyla birlikte bu üçleme hayatıma böylece girmiş oldu. Şu sıralar okuduğum kitabı olabilecek en hızlı şekilde bitirip üçlemenin ilk romanı olan Kapak Kızı‘na başlayacağım. Birazcık bahsetmek istiyorum. Serinin bu ilk kitabı 1992 yılında yayımlanmış. Buradaki bir kahraman, bir sonraki kitap olan ve tam 18 yıl sonra 2010’da yayımlanan Yeşil Peri Gecesi‘nde başrolde. Son halka olan Osman ise 2020 yılında yayımlanmış. Kitapları okumadığım için yalnızca tanıtım bültenlerinden anladığım kadarını yazabildim buraya. Ancak birkaç gün sonra balıklama dalacağım bu seri bittiğinde de elimden geldiğince kapsamlı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Verilebilecek en güzel hediyelerden birini veren sevgili abim Halil Candan’a ve ona bu sürprizde eşlik eden ailesine sevgilerimi ve selamlarımı iletiyorum. İyi ki varsınız!

All About History 3 – Mart Nisan 2021 Sayısı

Daha önce şu yazımda bahsettiğim bu harikulade derginin yeni sayısı da yayımlandı. Yine dopdolu, yine her sayfasından rengarenk ve dikkat çekici illüstrasyonlar, tarihi belgeler ve fotoğraflar taşıyor. Bu ay verdikleri poster ise açıkçası şimdiye kadar verdikleri en kötü hediye. Ben de önceki sayılardaki gibi biraz daha kaliteli hediyeler vermeye devam etmeleri lazım. Mart ayında olduğumuz için Gelibolu’da yaşanan tarihimizin belki de en önemli muharebelerinden bir tanesine dört sayfa ayırmışlar. Burada yine alışılmış hikayelerin yerine sıra dışı ve ilgi çekici tespitlere yer vermeleri çok iyi olmuş. All About History’nin okuyucu çeken tarafı da bu işte. Tarihin ve olayların içerisinde sivrilen “o anları” pinleyip okuyucuyu öykünün içine çekebiliyorlar. Tam 11 sayfalık devasa bir Viking Dosyası da yine derginin bu sayının en öne çıkan yazılarından birisi. Vikinglerin yayılımından, dillerine ve yaptıkları savaşlara kadar anlatılan doyurucu bir yazı olmuş. Favori sayfam olan “Zaman Yolcusunun El Kitabı”nda, bu sefer Tibet’e, 1900’lerin başına gidiyoruz.

Umut Sarıkaya’nın “Hakkı Yenen Tesla” tiplemesine bayılırım. Bu sayıda da müthiş bir Edison vs Tesla dosyası yer alıyor ki okurken aklıma hep Umut’un karikatürü gelip durdu 🙂 Bunun dışında Kara Ölüm Veba, Alternatif Tarih: Roma Yıkılmasaydı Ne Olurdu?, Grigori Rasputin, Cadı Avı (Bu ay ki en iyi yazılardan birisi) ve Mucize Kurtuluşlar yazıları bu ayın en güzel yazıları olarak benim listelediklerim.

Tekinsiz Kitaplar Blogu Yayın Hayatına Başladı

Çok kıymetli arkadaşım, değerli müzisyen ve akademisyen Serkan Kaya’nın son birkaç yıldır Facebook’ta yayımladığı kitap incelemelerini büyük zevkle takip ediyordum. Popüler kültürün genellikle dışında ve açıkçası orada görmesem haberim bile olmayacak onlarca kitaba ait inceleme yazısı okudum. Bazılarını gerçekten çok merak edip satın alınacaklar listesine ekledim. Bazılarını ise yalnızca değerlendirmeyi okuyup yeni bir şeyler öğrenmekle yetindim. Biliyorsunuz, ben blog yazmayı, faydalı konularda insanlarla konuşur gibi yazmayı ve paylaşmayı seviyorum. İnternette bunu yapmanın en samimi yolunun da bloglar olduğunu düşünüyorum. Yıllardır fikrim değişmedi. Serkan Kaya da kitap yorumlarında otuzları aşıp kırklara dayandığında içimden aslında bu yazılarla dopdolu bir blog olabileceğini geçirdim. Birkaç ay sonra da Tekinsiz Kitaplar’ın yayın hayatına başladığını büyük bir mutlulukla öğrendim.

Şu anda blogda 61 adet “tekinsiz kitap”ın inceleme yazısı var. Lovecraft, K. Le Guin, Tolkien ve korku temalı toplama kitaplar blogun öne çıkan yazarları ve kitapları. Özellikle Çerezzine’de yayımlanan ve tekinsizkitaplar’dan da bağlantı verilen Lovecraft incelemesini muhakkak okumak lazım. Bütün külliyat hakkında tek bir yazı okuyarak bilgi almak için daha iyisi olamaz diye düşünüyorum.

https://tekinsizkitaplar.blogspot.com/

Kingdom Of 3D ile Orta Dünya’ya Yolculuk!

Türkiye’nin en başarılı 3D figür üreticilerinden olan ve 3D figür pazarında bir birinden sıra dışı ve kaliteli ürünleriyle son birkaç yılda ön plana çıkmış olan Kingdom Of 3D’den ben de birkaç figür aldım geçenlerde.

Hobi amacıyla evinde figür basan küçük çaplı üreticilerden farklı olarak KO3D, neredeyse endüstriyel sayılabilecek bir kapasiteyle ve geniş bir makine parkuruyla tüm bu üretim işlerini yürütüyor. Tüm tasarım ve üretimlerin arkasında ise sevgili arkadaşım ve kardeşim Süha yer alıyor (ve elbette abisi).

Geçtiğimiz hafta Süha’nın atölyesini ziyaret ettim. Burası yakın zamanda taşındıkları iki katlı bir yer. Çok geniş bir yazıcı parkı, yüksek kaliteli 3D baskı yapabilen SLA makine, reçineli imalat bölümü ve grafik/renklendirme bölümü bulunuyor.

KO3D, yalnızca figür ve model üretmiyor, endüstriyel tasarımları da basabilecek kapasitede. Benim de zaten Süha’yla baskı anlamındaki iş birliklerim hep bu yönde oldu. Restorasyon projelerimde ihtiyaç duyduğum yedek parçalar, bağlantı aparatları vb. malzemeleri hep burada bastırdım. Hatta en son yaptığım projede, Casio G Shock saatim için ışık butonu bastırmıştım.

Birkaç ay önce Sercan iş değişikliği yaptığında Alper’le birlikte küçük bir hediye almak istedik. Ona bir Lord Of The Rings kulaklık standı aldık. Hayatımda gördüğüm en güzel kargo paketlemesiyle aynı gün kargoyu gönderdik. Her bir figür özel kutularda ve kırılmasını önlemek için bir dolu dolgu malzemesi kullanılarak gönderiliyor. O ziyarete görüp çok beğendiğim bir figür olmuştu: Argonath. Süha’yı bir sonraki ziyaretimde nihayet uzun zamandır almak istediğim Argonath heykellerinden aldım. Bir de kulaklık standı aldım.

Yıllardır telefonumun duvar kağıdı olarak Argonath’ı kullanırım. Yüzük Kardeşliği filminde beni kendine hayran bırakan bir sahnedir o geçiş. Filmde sadece birkaç saniye görünmesine rağmen Yüzüklerin Efendisi denilince akla gelen ilk figürlerden birisi olmayı başarabilmiştir. Bunu elbette Peter Jackson’a ve Dan Hennah’a borçluyuz. Bu figürleri böylesine güzel bir kalitede elde edebilmeyi de Kingdom Of 3D’ye borçluyum. Aşağıda diğer prestij ürünleri de yer alıyor.

Aşağıda yer alan Instagram sayfasını inceleyebilir, birbirinden renkli ve sıra dışı figürleri satın alabilirsiniz. Ya da bir adım ileri gidip istediğiniz figürleri doğrudan sipariş ederek sadece size özel bir modeli bastırıp odanıza, evinize yerleştirebilirsiniz.

https://www.instagram.com/kingdomof3d/

Sürüş Dersleri 2: Park Sensörü

Bir önceki yazım açıkçası beklemediğim bir ilgi gördü. İyi dilekleriniz için teşekkürü baştan etmek istiyorum. O günden sonra da araba kullanmaya devam ettik. Ettik diyorum zira bu sürüşlerin hepsinde yanımda Serdar (Abi) vardı. Serdar’la birlikte onun belirlediği rotalarda çalışmalarıma devam ettim.

Arabayı aldığım ilk günden beri bir park sensörü taktırmak istiyordum. Eskişehir’de küçük sanayi denilen yerde birkaç ustaya sorduk. Değişik markalar ve fiyatlar söylediler. Bunun üzerine ben de Hepsiburada’dan iyi yorumlar almış ve ustaların da isminden bahsettiği Inwells marka E20 model gri renk sesli park sensöründen aldım. Arkadaşım Mesut ve Serdar, bu sensörü kendimizin de tamponu delerek takabileceğini söylediler. Ama muhtemelen bu arabanın sahip olduğum ilk araba olmasından dolayı, biraz da pimpiriklenerek bir elektrikçi ustaya taktırmamızın daha doğru olacağını düşündüm. İyi ki de öyle oldu.

Önceki gün Serdar’ın uzun süredir tanıdığı bir elektrikçi ustaya gittik. Satın aldığımız park sensörünü takmasını istedik. Park sensörünün kutusundan dört adet sensör, beyin, elektrik kabloları, buzzer (hoparlör) ve bir adet matkap ucu çıkıyor. Usta ilk olarak arka tamponda nerelerin delineceğini işaretliyor. İşin ustalığı da burada zaten. En sağ ve soldaki delikler çamurluktan itibaren 40 cm arkada ayarlanıyor. Diğer ikisi plaka üzerinden ayarlanıyor. Daha sonra matkapla plastik tampon deliniyor. Sensörlerin her biri belli bir konum için ayarlı. Sağ (R), sol (L), merkez sağ (M) ve merkez sol (ML). Bu dört soketin de beyinde gireceği yerler belirli. Diğer elektrik kablolarında ise buzzer yani sinyal sesini duyuran hoparlörün kablosu ile elektrik kablosu aynı sokete giriyor.

Peki, sistemi çalıştıracak elektrik nereden alınıyor? Geri vites lambasından! Usta arkadaki lambalardan bir tanesinin tesisatını söküyor. Buradaki en kalın siyah kabloya sıradan bir 12 volt ampulün negatif kutbunu bağlıyor. Daha sonra aracı geri vitese taktırıyor. Soketin üzerindeki tüm delikleri tek tek deneyerek arka lambanın (+) kutbunu buluyor. Opel Corsa’da bu kablo mavi renkli olan. Artık geri vitese takınca elektriğin hangi kablolarda aktif olduğunu biliyoruz. Hazır olarak gelen elektrik kablolarındaki (+) ve (-) uçları da bağlayıp yalıttıktan sonra artık sistem kullanılmaya hazır.

Bu aldığımız sensörde 1,5 metrede uzun dalga, 1 metrede orta dalga ve 30 cm.de ise sürekli bir sinyal sesi duyuluyor. Biz tüm bu işleri yaptırırken Serdar’ın sanayideki raconları ise görülmeye değerdi 🙂 Yoldan geçen herkesin Serdar’a selam verdiği bir yer olan küçük sanayi, en nihayetinde Eskişehir’deki her araç sahibinin yolunun düşeceği apayrı bir dünya!

Casio G-Shock DW-6600 Saat Restorasyonu

Bu yılın en iyi restorasyon projesiyle karşındayım sevgili okur. Babamın kuzeni Aysel Halamın taa 90’larda aldığı ve bana hediye ettiği, Casio’nun G-Shock serisinin öncü modellerinden olan DW-6600 modelli saatim, yaklaşık 15 yıldır atıl vaziyette kutulardan birinin dibinde duruyordu. G Shock, elektronik saatin Dünya’da popüler hale gelmesinde öncü bir modeldir. Özellikle doksanların ilk yarısında bu saatler sıra dışı boyutları, sahip oldukları fonksiyonlar ve bir imza niteliğindeki teal renkli ışıklarıyla kendine has bir üne kavuştular.

Bu saati, taşıdığı manevi önemden dolayı hiçbir zaman atmadım, gözden çıkaramadım. Öyle ki üzerindeki orijinal plastik kaplaması zamana yenik düştü ve kelimenin tam anlamıyla un ufak olarak döküldü. Dış kısımdaki kaplama parçalanıp döküldükten sonra ise saatin elektronik aksamının olduğu iç kısmı, sapa sağlam halde ortaya çıkmış oldu.

Elimde yalnızca saatin iç kısmı kalmıştı. Üzerindeki ışık butonunun ise yarısı kopmuş haldeydi. Saatin orijinal üretimi 90’ların ilk yıllarında olduğu için yedek parçasını bulmak imkansızdı. Yalnızca bu modele çok benzeyen DW-6900’a ait kordon bulunabiliyordu. E-bay ve Amazon’da ise bazı yurt dışı satıcılarda inanılmaz yüksek rakamlara “bezel” denilen dış gövde ve kordon vardı. Ancak dolar bazındaki bu ürünler, ülkemizin kuruyla çarpılıp bir de kargo ücreti eklenince, ortaya çıkan hesaba göre çok daha yeni bir G Shock modeli alabiliyordum.

Çalışmayan saati Eskişehir’deki tek güvendiğim Casio tamircisine götürdüm. Adam saatin yalnızca gövdesini, üstelik bitap bir halde görünce burun kıvırdı. Ancak saatin benim için çok önemli olduğunu söyleyip pilini değiştirttim ve yeniden çalışması için tamir ettirdim.

Şansıma, Keçiören’de Merveler’in evine yakın bir saatçide, en az 10-15 yıllık bir stok olarak orijinal kordonu bulabildim. Sağ olsun Merve benim için bu kordonu aldı. Ancak kasa yine yoktu. Burada da şansıma Aliexpress yetişti. G-Shock’un DW-6900 modeline ve DW-6600 modeline uyumlu dış kasa ve kordon bir satıcı tarafından satılıyordu. Hemen sipariş verdim. Totalde 25 lira ödediğim siparişim (bir kasa, bir kordon, üç adet pin, iki adet tornavida) bir aydan birazcık daha uzun bir sürede elime ulaştı. Ve yine bu ürün için 16 lira gümrük vergisi ödedim.

Elimdeki iç aksamı ince bir işçilikle temizleyip üzerindeki yapıştırıcıları arındırdım. Sonra izopropil alkolle diğer boya ve kirleri sildim. Çin’den gelen kasa neredeyse kusursuz olarak üst kısma geçti. Kordonlarını da takınca geriye bir tek yarısı kırılmış olan ışık butonu kaldı.

Işık butonu aslında bu projenin en yorucu ve zorlayıcı kısmı oldu. Bunu yapabilmek için elimdeki kırık butonunun yarısının olabilecek en hassas şekilde ölçülerini alıp Türker’e attım. Türker de üç boyutlu olarak bu parçayı modelledi. Daha sonra Türker’in modellediği parçayı Kingdom Of 3D’ye, Süha’ya yolladım. Süha bunu ultra kaliteli SLA yazıcı makinede tüm detaylarıyla basabildi.

Süha’nın bastığı parçayı eski ışık düğmesinin üzerine yapıştırdıktan sonra taa daaa! Saatimiz yenilenmiş, yepyeni olmuş bir şekilde kullanıma hazır 🙂 Bu benim için hem gurur verici, hem eskiyi heyecanla hatırlamamı sağlayan bir anı oldu. “Mesut’un kocaman kol saati” yıllar sonra yeniden kolumdaydı. İlkokul ve ortaokul anılarımın büyük bir kısmına bu saat eşlik ediyor. Şu fotoğrafta mesela kolumda bu saat vardı.

Böyle restorasyon projelerinin devamı gelecek. Verdikleri desteklerden ve emeklerden dolayı değerli kardeşlerim Türker’e ve Kingdom Of 3D’den Süha sevgilerimi iletiyorum. Ayrıca bu projeyi, beni sürekli olarak bir Casio G-Shock saatine sahip olmaya teşvik eden sevgili dostum Caner‘e ithaf ediyorum!

Kış Bitti: Bahar Dolunayı, Ay’a Gitmek, Yavuz Çetin

Merhaba,
Özlemiş olduğum gerçeğini bir türlü değiştiremiyorum. Belki aydan aya kavuşuyoruz, belki ben bir uzun yol kaptanıyım. Dünya’nın en ıssız okyanuslarında senden uzakta haftalar geçiyor. Sonra en güvenli limana yani sana sığınıyorum. Ya da belki ismi cismi unutulmuş bir büyünün tesiriyle ayda bir gece gelebiliyorum perdelerinin ardına. Belki kentleri aşıp belki de çölleri. Değişmeyen tek şey, sana vardığımda beni saran o mutluluk. İşte bir mevsim daha başlıyor dolunay, ister susuz ister sensiz.

Bu yıl kış nedense pek kış gibi değil de uzatmalı sonbahar gibi geçti. Kar yağışının bile artık “haber” olabilecek kadar önemli olduğu bir kıştı. Ayın son iki haftası da zaten araba kullanmaya başlamanın heyecanıyla geçti. Bu arada doktora tezinde de yavaş yavaş toparlanmaya başlıyorum. Bir sonraki dolunayda belki de bitiş için son tura girmiş olabilirim. Umarım her şey yolunda gider.

Artık tamamen umudu kestiğim bir yedek parça vardı. Geçen sene tam da bu aylarda sipariş etmiştim. Çok uzun süre sonra gelmişti ancak yanlış gelmişti. Bir daha sipariş ettim ve bir üç ay sonra nihayet önceki hafta doğru parça elime ulaştı! Kargoda bahsetmişken yine aylar sonra Çin‘den bir iki yedek parça getiriyorum. Birkaç senedir kırık olan yazıcı üst tepsisini 20 TL’ye sipariş ettim. Devlet sağ olsun benden 17 TL gümrük vergisi aldı 🙂 Malı üretip bedava kargoyla Türkiye’ye gönderen Çin’den daha çok kazandık böylece ülke olarak 🙂 Bir siparişimi de henüz bekliyorum. Eğer sorunsuz kazasız belasız gelebilirse bu yılın en müthiş restorasyon projesini yapabileceğim.

Düşünsene,
Tüm bu sistem farklı,
Her şey düşlediğimiz gibi,
Her renk olması gerektiği gibi,
Sesler kısılmamış,
Nefret ve öfke kana bulamamış her yeri,
Kaçmıyoruz ve daha çok gülüyoruz,
Hayat ikiye bölünmüyor;
“Orası” ve “Burası” diye,
Evde gibiyiz huzurla,
Üst üste değiliz, yan yanayız,;
Ah, bir düşünsene…

Türkiye Ay‘a gidiyor. Üstelik 2 yıl içinde! Haber ilk çıktığında beni iyi tanıyan birkaç arkadaş hemen “müjdemi verdiler“. Elbette sıfırdan başlayarak atmosfer dışına bir insan gönderebilmek bile on yıllar gerektiren bir araştırma geliştirme süreci isteyeceğinden ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde güçlü bir altyapı desteği gerektirdiğinden, Ay’a gidecek ilk vatandaşımızın yerli ve milli imkanlarla 2023 yılında Ay’a ulaşması imkansız gibi görünüyor. Elbette Dünya’nın diğer herhangi bir uzay ajansı tarafından planlanan bir Ay programına bir Türk astronotla katılmak ise en nihayetinde parayı bastırmaya dayanıyor. Gerçi şu da var, Ay görevlerinde Ay’a giden her astronot da çıkıp Ay’a ayak basmamış. Komutan seviyesinde olanlar ve daha yüksek nitelikli astronotlar bu yürüyüşleri gerçekleştirdiler. Yani Ay’a gitmek isteyen ilk Türk vatandaşının da elini çabuk tutup bir an önce NASA’nın ya da diğer uzay ajanslarının astronotları arasında kalifiye bir noktaya gelmesi için sadece 2 yılı kaldı. Olmaz dememek lazım. Belki şu da olabilir. Yabancı uzay ajanslarından birinin Ay’a giden herhangi bir astronotunu Türk vatandaşı yapabiliriz. Alternatif çözümleri düşünmezsek, 2023 yılı içinde hedeflenen Ay’a gitme planının iki yıl içerisinde gerçekleşmesi düşük bir olasılık. Umarım Uzay Ajansımız en azından önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde Dünya’nın sayılı ajansları arasına girebilir. O zaman en azından Mert için güzel bir gelecek hedefi olabilir Ay’a gitmek.

Bundan 12-13 yıl önce şimdilerde yerinde ayakkabıcı olan, Eskişehir’deki Diyafram Stüdyosu‘na gitmiştim. Orada dükkanın sahibi Emrah Abi‘yi beklerken onun yerine bakan ve yaşça daha büyük birisi vardı. Daha önce hiç duymadığım bir şarkı açtı. Şarkı yavaş yavaş hızlanıp sözler başladığında ve nakarat girdiğinde “Abi kim bu?” deme gafletinde bulundum. Bilmiyordum. Duymamıştım. Önce bir azarladı. Sonra küçümseyerek baktı ve “Senin yerinde olsam gider uzun bir süre sadece Yavuz Çetin dinlerim” gibi bir laf etti. Muhtemelen henüz 20 yaşına yeni girmiştim. Üzüldüm ama sinir de oldum. Uzunca bir süre sırf o laf yüzünden Yavuz Çetin’i hiç dinlemedim. Neye kızıyorsam sanki 🙂 Ancak aradan yıllar geçti ve şu sıralar Yavuz Çetin’e sarmış durumdayım. Yıllar önce girişiyle ve ilk nakaratıyla beni yakalayan o şarkıyı, “Benimle Uçmak İster misin?” şarkısını dinliyorum çoğunlukla. Altı dakikadan biraz daha uzun (ve aslında sonsuza kadar uzuyor) bir şarkı. Şarkı her bittiğinde (aslında bitmiyor, sadece sesi duyulmayacak kadar azalıyor) “hayatımın en iyi altı dakikalarından biri” diyorum istemsizce. Şarkıyı yıllar sonra yeniden keşfetmeme ve bu dönemde bu denli tutunmamın nedeni ise şans eseri denk geldiğim bir yorum: “Şarkının 5. dakikasının 9. saniyesinde solo bitip de ‘Geeeeell benimle ol’ dediği o zirve anı, Türk rock tarihinin de zirve anıdır”. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Buradaki gitar solosunun zaten artık bir kült haline gelmesinin yanında davul atakları da adeta referans nitelikte. Müzikal yapısı, solosu, davul atakları, sözleri, trafiği ve aslında bir bütün olarak hikayesiyle çok büyük şarkı ve albüm.

Mert giderek müziği keşfediyor. Uyanıkken, uyurken müziği hissediyor. Ritimlere ilgi duyuyor. Şu anda yapabildiği yegane bağımsız hareket olarak ileri geri sallanıyor. Ellerinden tutarak destek olursam da dizlerini bükerek aşağı yukarı zıplamaya çalışıyor 🙂 Umarım basit bir bebeklik refleksi olarak kalmaz.

Bu Yılın İlk Sürüş Dersi

2010 yılında ehliyeti alıp cüzdanın içine tıkıştırdığım an “benim için araba kullanma olayı bitti” demiştim. Aradan geçen 11 yılda da gerçekten araç kullanmaya neredeyse hiç ihtiyaç duymadım. Şans eseri(!) yanımda hep bir araç kullanan arkadaşım ve kardeşim oldu. Özellikle Mert olduktan sonra hiç hakkını yiyemem tüm arkadaşlarım istisnasız araba konusunda yardımcı oldular, getir götür olaylarında. Ancak 32 yaşına gelip halen araba sürmemek de bir süre sonra hayatımın en ciddi sorunlarından birisi olarak karşıma çıkmaya başladı.

Bu sorunu yenmek için önce bir araba almak gerekiyordu elbette. Ancak tam da benim araba almaya karar verdiğim gün ikinci el otolarda Cumhuriyet tarihinin en yüksek fiyat artışları yaşanmaya başladı. Akıl almaz fiyatlara alıcı bekleyen arabalar gördükçe canım sıkıldı, moralim bozuldu. Böyle böyle bir seneden uzun süre bakındım durdum. Nihayet geçtiğimiz hafta Serdar Abi aylardır aradığımız arabanın ilanını, “o ilanı” attı. Eskişehir’den bir Opel Corsa.

Gittik bakmaya. Havanın ayazından ellerimizi cepten çıkaramadık. Tertemiz bir Corsa. Tıpkı 2013 yılında Bilecik‘te bir arkadaşımda olanın aynısı. Aynı kasa. İç aksam falan hep aynı. Biraz sabırsızlıktan biraz da araya araya sıkılmış olmanın verdiği hisle hemen ertesi gün ekspertiz yaptırdık ve arabayı aldım.

Aldım ama bir sorun vardı: Araba kullanmayı unutmuştum. Neyse ki “otomatik vites” denilen şu muazzam sistem var 🙂 Bugün Serdar Abi’yle ilk dersimizi yaptık. Ders dediysem öyle sürüş dersi gibi değil. Sohbet muhabbet eşliğinde bir Eskişehir turu. Öğretmenimin dediğine göre aynalara ve şerit olaylarına biraz daha hakim olmalıymışım. İlk gün 1.5 saat gezdik ve arabadan indiğimde kasılmaktan bacaklarım ağrıyordu 🙂 Bu hissi belki yıllar önce ilk defa direksiyona geçtiğinde sen de yaşamıştın.

Bu yılın en büyük ticari girişimi bu oldu sevgili okur. Heyecanlıyım. Kazasız belasız bir yıl olur umarım.

Davul Setime Yeni Zil Ekledim: Roland Cy-8

Bir kaç yıldır yılın özeti yazılarıma bir hedef koyuyordum: Roland marka elektronik davul setim için ilave bir crash zili daha almak. Aslında zor bir hedef olmasa da nedense bir türlü gerçekleştirememiştim. Üstelik davul setini aldığım ilk günden beri yakındığım bir eksiklik olmasına rağmen.

Sağdaki maviyle işaretli zil sehpası akustik davullar içindir. Solda beyazla işaretli olan ise yeni zilim

Konuya uzak olanlar için bazı bilgileri çok kısa vermek gerekiyor belki de. Davul çalma işinde bazı stiller var sevgili okur. Bazı ekoller, rol modeller, tarzlar var. Davul çalmayı öğrendiğin kişiye, anatomik yapına, çalmayı tercih ettiğin tarza göre bunlar hep değişiyor. Benim gibi davul çalmayı kendi kendine ve ne yazık ki hiçbir kılavuz doküman vs. olmadan öğrenenlerin karşılaştığı en büyük sorun da özellikle davulun aksamlarının yerleşiminin bazen standart kurulumdan farklı ayarlarda olması gerektiğidir. Örneğin benim durumumda, sağ elimi baskın kullanmama rağmen davulu solaklar gibi çalıyorum. Ancak hi-hat denilen zil setini sağ tarafıma almam gerekirken solumda tutuyor ve “open hand” yani açık el denilen pozisyonda çalıyorum. Bu durum zaten çok iyi davulcuların -solak ya da sağlak fark etmeksizin- yapabildikleri bir teknik. Bazı parçaların çalımında kolaylık sağlasa da genel olarak işleri daha da zorlaştıran bir durum.

Davulu bu şekilde çalınca, set üzerinde kullandığım zillerin en yoğun olduğu bölge de haliyle sol tarafım oluyor. Yine hiç bilmeyenler için, ride denilen davul setindeki en büyük zili ben davulun soluna almak zorunda kalıyorum ve böylece setin sağ kısmında hiç zil donanımı kalmıyor. Rock ve metal tarzlarını çalarken, özellikle davul ataklarına eşlik eden zillerin davul setinin sağında ve solunda olması, ergonomik açıdan büyük avantaj sağlıyor. Dolayısıyla yıllardır ikinci bir zil (buna da crash zili deniliyor) almak hedefim vardı.

Birkaç hafta önce nihayet hiç ummadığım bir anda, aradığım zil olan Roland Cy-8 karşıma çıktı ve hemen aldım. Aldım ancak şöyle bir sorun vardı: Bu yeni zili, evimdeki davul setine nasıl ekleyecektim? Çünkü yeni zilin kutusundan yalnızca bağlantı kablosu, alt-üst keçe ve vidası çıkıyor. Sehpa dediğimiz bağlantı aparatları yok. Elektronik davul setlerinde tüm bağlantı elemanları özel ve pahalı aparatlardan oluşuyor. Parayı verip almak istesem dahi an itibariyle Türkiye’de bu bağlantı ekipmanının stokta olduğu bir mağaza bulamadım. Ben de elimdeki akustik davul ekipmanlarına yöneldim. Elektronik zili, akustik zil sehpası üzerinde kurarak sete bağladım.

Yıllar içerisinde eskiyen ride ziline ait pad’i ikinci crash zili olarak bağladım. Davulda en çok kullandığım zil olan ride zili için de yeni aldığım pad’i bağladım. Böylece eskiye nazaran daha da verimli bir set oluşturmuş oldum. Bu tip elektronik davullarda kullanılan ziller, padler ve pedallar kullanıma ve malzemenin ekonomik ömrüne bağlı olarak yıpranıyor, bu kaçınılmaz bir durum. Mesela geçtiğimiz yıl içerisinde de hi-hat zillerini kontrol etmeye yarayan pedalın içerisindeki kauçuk bağlantı parçasını yenilemiştim. Pedal sıfır gibi olmuştu böylece.

Bu davulla çaldığımız ve kaydettiğimiz videoları zaten biliyorsun. Özellikle 2020’nin ilk aylarında çok aktiftik. Yeni bir şarkı şu an için kaydetmedim ama yakın zamanda güzel şeyler gelmeye devam edecek.

Asia Minor – Points Of Libration (2020) Plağım

Tam 41 yıl sonra gelen üçüncü stüdyo albümüyle Asia Minor, bu yılın ilk plağını almamı sağladı. Points Of Libration, bir haftadır aralıksız dinlediğim bu geri dönüş albümü, kesinlikle böylesine güzel bir plağı hak ediyor.

Son 5-6 yıldır ülkemizde bana göre plak basımı işini en kaliteli şekilde yapan Rainbow45 Records tarafından yüksek ses kalitesi, gatefold kapaklı ve yüksek baskı kalitesiyle basılan bu plağı derhal sipariş ettim. Hayatımda ilk defa bir albümü ilk defa tamamen plaktan dinledim. Çünkü albüm plak formatında yayımlandığında henüz Spotify ya da Youtube’a yüklenmemiş, Türkiye’de CD formatında bile yayımlanmamıştı. O yüzden plak gelip dönmeye başlayınca büyük bir heyecan hissettim. Ancak yazının başında belirtmem gereken bir husus var. Albümün adı müzik sitelerinde yanlış yazılmış! Muhtemelen dağıtıcı firmanın hatası. Rainbow45’in kendi sitesinde doğru yazıyor ancak ülkenin bütün önemli müzik marketlerine ait sitelerde albümün adı hatalı bir şekilde “Points of Liberation” şeklinde yer alıyor.

Yıllar önce sevgili Savaş Sungur sayesinde keşfedip dinlemeye başladığım Asia Minor’ın taa 1981’de, ben hayatta bile değilken, yayımlanan ikinci albümleri Between Flesh and Divine, benim için bir başucu albümüne dönüşmüştü. İçerdiği o altı parça, hayatıma ne kadar dokunabilirse o kadar dokunmuştu. O yüzden grubun geri dönüşüne sevinmiş hatta bu dönüşü bir de albümle taçlandıracaklarını öğrenince sevinmiştim. Satın almadığım albüme yorum yazısı yazmadığım (gerçi bu albümü zaten yazamazdım çünkü dinleme imkanı yoktu) için birkaç gün de albümün gelmesini bekledim. İşte nihayet bugün o albümü, Points Of Libration’ı yazıyorum.

Points Of Libration, sekiz parçadan oluşuyor. Bu albümde grubun orijinal kadrosundan iki Türk, Setrak Bakırel (gitar ve vokal) ile Eril Tekeli (flüt ve gitar) yer alıyor. Grubun orijinal davulcusu Lionel Beltrami ne yazık ki sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmıştı. Albümde bazı şarkılarda ismini görüyoruz. Demek ki grup tüm o zamanlarında ellerinde epey materyal biriktirmiş. Bu albümde grubun beyni diyebileceğimiz ikilinin yanı sıra prodüktör olarak da ismi geçen Julien Tekeyan ismi ön plana çıkıyor ki kendisi aynı zamanda grubun yeni davulcusu. Bunun yanı sıra bass gitarda Evelyne Kandel, elektro gitar ve klavye de ise Micha Rousseau yer alıyor. Albümün kapak tasarımı ve görselleri Setrak Bakırel’in kızları tarafından yapılmış ve çizilmiş. Kapakta yer alan sekiz farklı çizimin her biri bir şarkıyı temsil ediyor.

İlk parça, aynı zamanda albümde en sevdiğim, Deadline Of A Lifetime. Bir dakikalık bir intro’dan sonra Asia Minor’ın alamet-i farikası olan flüt sesleri duymaya başlıyoruz. Yaklaşık ikinci dakika civarında parça başlıyor ve anlıyoruz ki sound olarak bir önceki albüm Between Flesh and Divine’a (BFAD) yakın durmuş grup. Yıllar sonra dönüp uçuk kaçık bir kurguyla hayal kırıklığı yaratabilirdi. Bunu iyi ki yapmamışlar. Setrak Bakırel’in nerede duysam tanıyacak kadar çok dinlediğim o İngilizce aksanıyla sözler başlıyor derken üçüncü dakikanın sonlarına doğru öyle bir kırılma geliyor ki bir anda hüzün çöküveriyor. İşte bunu not edin. Çünkü bu albüm, bir önceki albüme göre çok daha hüzünlü ve karanlık bir albüm olmuş. Ancak şarkının adı gibi, karanlığa düşmenin ardından aklımıza güzel hatıralar gelir gibi oluyor. Aydınlanıyor şarkı. Bu albümde alışık olmadığım ve şaşırtan bir yön de kadın back vokaller. Kötü değil, ancak dediğim gibi ilk duyduğumda şaşırttı beni.

In The Mist, özellikle flüt partisyonlarıyla çok sevdiğim bir parça oldu. Parçanın genel yürüyüşünün flüt ve klavye melodileriyle desteklenmesi çok ama çok hoşuma gidiyor Asia Minor’da. Bu açıdan bu parçayı bu haliyle alıp bir önceki albüme koysanız inanın hiç sırıtmazdı. Nihayet davulun da bu parçada parlamaya başladığını görüyoruz.

Üçüncü parça Crossing In Between bir saygı duruşu ve ağıt parçası. Asia Minor’ı müzikal olarak var eden tüm elementleri, özellikle de baskın flüt melodilerini içeriyor. Ancak bu parçada dikkati sözler çekiyor. Sözlerin arasına 1979 tarihli ilk albümleri Crossing The Line‘dan ve ikinci albümleri Between Flesh and Divine’dan şarkı isimleri serpiştirilmiş. Bu albümle ilgili inceleme yazan bir sürü Türkçe ve İngilizce sayfa okudum. Bir tanesinde de bu tespiti görmedim. Görselde kırmızıyla işaretli olanlar ilk albümden, mor renkli olanlar ise ikinci albümden.

Oriental Game, dokuz buçuk dakikalık süresiyle albümün en uzun parçası. Müthiş bir progressive şarkı. Az önce de bahsettiğim back vokallerin en etkili olduğu parça bu olmuş. Parça süresince trafik sürekli değişiyor. Özellikle bass gitara şapka çıkarmak lazım. Flütle birlikte parçayı onlar sırtlamış gibiler.

Beşinci parça The Twister bir eylem ya da gösteride kaydedilmiş kalabalığın sesiyle açılıyor. Hemen ardından vokalin radyo efekti verilmiş girişi bana belki de albümün açılış parçası bu olmalıydı diye düşündürdü. Bununla birlikte yine hüzünlü bir parça olmuş. Aslında biraz şaşırıyorum. Evet, 41 sene önceki albümde de hüzün vardı ama hareket ve agresiflik de vardı. Parçalarda akılları baştan alan dur kalklar, geçişler vardı. Gerçi aradan geçen onlarca yıl var. Şüphesiz müzisyenlerin hayatlarında neler oldu bitti. Albüm boyunca duyduğum en leziz gitar solosu bu parçada üçüncü dakikanın ortalarında başlıyor. Bu arada albümde gitarın ve özellikle soloların en yoğun olduğu parça da budur.

Melancholias Kingdom, tıpkı ikinci şarkı In The Mist gibi tınılıyor. “Silent is not a crime” sözünü ise yıllar önce bana “Konuşmuyorsun demek ki suçlusun” diyen sana gönderiyorum. Hemen ardından başlayan Urban Silk ise çok özel bir şarkı. Çünkü parçanın ikinci dakikasında başlayan bir “daraarad daaraa” bölümü var ki deyim yerindeyse ölünü toprağını alıp atıyor. Dinleyici bir anda aydınlanıyor olduğu yerde 🙂 Akıllıca düşünülmüş. Yine naçizane bir öneri olarak, ben olsaydım bu parçayı bitiş parçası yapardım. Müthiş!

Son şarkı Radyo Hatırası. Evet, albüm de bir de Türkçe şarkı var. Ancak Bakırel’in Türkçesinin geçen yıllar içerisinde zayıflamaya başladığını tebessümle fark ediyoruz. Albümdeki en uzun lirikler bu şarkıya ait ve Selen Tekeli tarafından yazılmış.Parçanın ilk yarısı akustik olarak devam ederken tam ortasından itibaren müthiş bir giriş yapıyor davul ve belki de albüm boyunca olmadığımız kadar hareketleniyoruz ve böylece albümün sonuna geliyoruz.

Henüz yılın başındayız. Konuşmak için çok erken olabilir ancak şüphesiz bu yıl yayımlanan en değerli albümlerden birisi bu albüm oldu sevgili okur. Asia Minor’ın birleşmesi bile büyük olayken bir de albüm çıkarmaları… Grubun bu yeni kadrosuyla Türkiye’ye konser için gelmesi belki mümkün olabilir. Ancak elbette devam eden pandemi döneminde bu biraz zor görünüyor. Bu arada albüm Spotify’da yayımlandı. Muhtemelen Youtube’a da yüklenir. Yazıma son verirken “Radyo Hatırası”ndan bir sözle veda ediyorum:

Bir ömür boyu sessizlik için, gerçek sonsuzluğu aradım içimde... Umarım Asia Minor’ın sessizliği bir daha bu kadar uzun sürmez.

DÜZELTME & EKLEME: Yazıyı yazdıktan sonra sevgili Eril Tekeli ve Setrak Bakırel beğenilerini ilettiler. Çok vahim bir hata yaparak Lionel Beltrami’nin vefat ettiğini yazmıştım ancak kendisi ciddi sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmış. Bunu düzelttim ve kendisine acil şifalar diliyorum. Ayrıca Crossing In Between parçasında grubun ilk albümünde yer alan bazı şarkılarının isimleri geçiyormuş, bunu gözden kaçırmışım. Setrak Bakırel hatırlattı sağ olsunlar. Bir güzel yorum da aşağıda, Rainbow45‘ten Salih Karagöz’den geldi. Her birine ilgileri için teşekkür ederim.