2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Reklamlar

Bursa’dan Yılın Son Ganimetleri!

16-17 Aralık günlerinde Cihan‘la birlikte Bursa‘ydık sevgili okur. Şu yazıda biraz bahsetmiştim hatırlarsan.

Cumartesi günü önce bursa17son003Seval‘le buluştuk Kent Meydanı‘nda. Seval’in vakti o gün biraz kısıtlı olduğu için yalnızca bir saat kadar muhabbet ettikten sonra bizi Heykel civarında bir yere götürdü. Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, ben sana burada Sönmez İşhanı‘nı nasıl keşfettiğimizi anlatacağım.

Yıllardır, Heykel denen yerde o küçücük dükkanda acele acele İskender Kebap yiyip çayımızı bile içemeden, musluk suyu doldurulmuş güğümden bir yudum su içip bir de üzerine güzel bir hesap ödedikten sonra yolun karşısındaki kestane şekeri satan yere girip kazık yeriz. Yıllardır Bursa rutinimiz böyleydi. Ancak bu sefer Alper‘in tavsiyesiyle Sönmez İşhanı’na girdik. Dört katlı ve her katında sahaflar, kitapçılar dopdolu! Yani şu lanet Dünya’nın unutulmuş cennetlerinden bir köşe.

Girişin hemen alt kat altında, -1 katında, bir sahaf bulduk. Gerçek anlamıyla bir sahaf! Eski kitaplar, efsane kitapların ilk baskıları, plaklar, kasetler, DVD’ler ve ilgimi alakamı çeken her şeyden bir tutam… Burada Indiana Jones üçlemesinin (dörtleme demeyin sakın) özel bir setini buldum. Toplamda dört DVD’den oluşan setteki bir DVD’de de bonus materyaller vardı. Türkçe altyazı seçeneğiyle birlikte hem de. Yine burada Kalan Müzik‘ten çıkan “Çerkes Ezgileri II” isimli derleme albümdü. Muhteşem bir derleme. Bunun ikincisi böyleyse acaba birincisi nasıldı? Şimdi internette ilkini arıyorum. Çerkes değilim ama iddia ediyorum, Çerkes Müziğini pek çok Çerkesten daha iyi bilirim. Yine burada, Ogün Sanlısoy‘un 1998 tarihli ilk albümü Korkma‘nın artık neredeyse bulması imkansız olan kaset versiyonunu, hem de ambalajlı olarak buldum.

bursa17son001

Inception filmi benim için çok ayrı, apayrı bir filmdir. Bu film, hiç gerçek olmamış bir hayatın, bir mutluluğun filmidir. Inception’ın çift diskli Bluray formatını bulunca aklım başımdan gitti. Son olarak da Vicente Amigo‘nun 2013 yılında çıkardığı, flamenko türünde en sevdiğim ve bütün şarkıları bana göre hit sayılabilecek albümü “Roma” tertemiz bir şekilde rafta onu almamı bekliyordu. Bu albümle ilgili blogda daha önce pek çok yazı yazmıştım. Ah Roma ah.

bursa17son004

0000000099985-1Daha sonra bir kat daha aşağıya inerken, yıllar önce okuduğum bir romanı gördüm vitrinde: “Bir Satanistin Anıları“. Cihan’a dönüp, “Bak ben bu kitabı Lise 2’deyken okumuştum” derken dükkanın sahibi çıkıp “Bu kitap gençliği satanizm belasından kurtaran kitaptır. Onun için yazdım ben.” dedi. “Nasıl yani?“, diye sordum. Meğer konuştuğum ihtiyar adam kitabın yazarı Erdem Katırcıoğlu‘ymuş. Yıllar önce kitabı okurken yazarını hep 30-35 yaşlarında bir genç olarak düşünürdüm. Bu güzel tanışmada Katırcıoğlu, kısaca neler yaptığından bahsetti. Diğer kitaplarını anlattı. Yazma sürecindeki araştırmalarından bahsetti ve ilk kez basılı olarak gördüğüm “The Satanic Bible“ı alıp gösterdi bir raftan. Kitabı yazma sürecinde yararlandığı kısımlar çizilmiş ve epey hırpalanmıştı. Ekledi, “Hayatımda okuduğum en etkileyici kitaptı.

bursa17son002Daha sonra en alt katta bir dükkana girdik. Burası tıka basa kaset ve plak dolu bir yerdi. Burada Pentagram’ın kısa süre önce yüksek bir fiyata aldığım kaseti Trail Blazer‘ı, çok komik fiyata aldım. Üstelik kondisyon olarak da çok temizdi. Daha sonra, özellikle bu yıl epey popüler olan LP‘nin Lost On You albümünü, sıfır CD’yi 8 TL’ye aldım. İnanılmaz! Yetmedi, birkaç önemli ve önemsiz albümü de CD olarak aldım. Epey de bir DVD film aldım yok fiyatına. Bir tane de kırk beşlik hediye etti dükkan sahibi.

bursa17son005.jpgBuradan bu ganimetle ayrıldık. Ertesi gün, Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘nda tanıştığım, değerli insan Ergin Deliduman ile buluştuk Bursa’nın şirin (!) mahallesi Panayır‘da. Kadere bak sevgili okur, ben daha metal müzikle tanışmamışken ve hatta orta okulda falanken, Ergin üstat ve abisi, aynı mahallede oturan dayımların evine misafir olmuşlardı. Abisi o dönemde askerden izinli gelmişti. Benim kuzenim ise askere gitmek üzereydi. Abisi çok muazzam bağlama çalıyordu. Çocuk yaşımda etkilenmiştim. Hala hatırlıyorum. Biz Ergin’le buluşunca, kuzenim de geldi ve mahalle arkadaşıyla sohbet etmeye başladılar. Daha sonra kuzenim bana bu olayı anlatınca şok oldum 🙂 Eli açık, gönlü zengin dostum bana birkaç küçük hediye getirmişti sağ olsun. Sonbahar filminin orijinal DVD’si muhteşem bir hediye oldu. Ayrıca Queen, Moğollar ve Cem Karaca-Cahit Berkay’ın kasetlerini yığdı masaya. Metallica’nın Some Kind of Monster VCD’sini taa aylar önce istemiş, unutmuştum bile. Ama o unutmamış Çok büyük adam!

Bu koleksiyon işi, cidden çok ayrı, apayrı bir duygu sevgili okur. Cihan bunları okuyorsa bana kahkahayla gülüyordur. Çünkü bu hastalığın kitaplar için olanı da onda mevcut. O açıdan beni çok iyi anlar. İki hafta önce, Bursa’da güzel bir hafta sonu geçirdik sevgili okur özetle. Epey bir albüm, film topladık, toparladık. En güzel günler senin olsun.

Tayinim Çıktı: Merhaba Eskişehir!

veda003

Veda

Blogun en önemli yazılarından bir tanesine daha hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, 31 Aralık 2012’den beri Bilecik‘te çalışıyordum. 2014 yılında altı ay süreyle asker olduğum zamanı saymazsak, o tarihten beri de Bilecik’teydim. Mesleğime başladığım ilk yerdi Bilecik. Tam beş sene! Beş koskoca yıl! Neler olmadı ki. Nereden bilecektim hayatımın şu beş yılda hemen hemen her açıdan değişeceğini… İlkler, sonlar, unutulmazlar, hatırladıkça güldüklerim ve yutkunduklarım… Ahh.

Askerden döndüğüm 2014 yılı Ağustos ayından itibaren Eskişehir‘den Bilecik’e her gün gidip gelmeye başladım sevgili okur. Bilenler bilir. Bu her gün toplamda 2.5 saatlik bir yolculuk demekti benim için. Geçen gün hesapladık. İzinli olduğum günleri düştük ve bu üç buçuk yıllık git gel boyunca gidip geldiğim mesafeyi bulduk. Yaklaşık olarak 77000 km kat edip, Dünya’nın çevresinde 2 defa dolaşmışım 🙂

İşte tüm bu git gel durumu, beni maddi ve manevi olarak yormaya, yıpratmaya başladı. Öyle bir dönem geldi ki bulunduğumuz yere bir virüs yayıldı. Kim var kim yok etkilendi bunun enfeksiyonundan. Kesip atabildik atmasına da olan da oldu. Ben de yavaş yavaş geride bıraktığımız 2017 yılının Mart ayında, nihayet, Eskişehir’e tayin dilekçemi verdim. Dilekçem Nisan ayında üst makama iletildi ve beklemeye başladım. Ama ne beklemek! Bana bir sor o bekleme faslını ve ben sana neler neler anlatayım.

veda004

İşe ilk başladığım zaman ve ayrıldığım zaman çalıştığım odaların bulunduğu koridorlar.

6 Kasım günü, güzel haberi Haktan Abi ve Zekiye Hanım verdiler sağ olsun ikisi de. Tabi evrakı görmeden inanamadım. Öyle ya “bekliyordum” ne de olsa. Gördüm. Nihayet o evrakı da gördüm ve bu sefer ikinci bir bekleme süresi başladı: Elimdeki işleri bitirme evresi. Eskişehir’de beni nelerin beklediğini düşüne düşüne, Bilecik’te elimde olan tüm işleri yaptım ve teslim ettim arkadaşlarıma.

Velhasıl uzatmayayım. aradan günler geçti ve bir de dolunay, nihayet kırk gün sonra 15 Aralık 2017 günü, yaklaşık beş yıldır çalıştığım Müdürlükten ilişiğim kesildi. Mutluluk, şaşkınlık, eh ne yalan söyleyeyim biraz da hüzünle, düşüne düşüne, eski yüzlere baka baka bindim Bursa otobüsüne. Evet, aynı akşam Bursa’ya geçtim dayımı ziyaret etmeye. İstanbul’dan da Cihan‘la organize olmuştuk zira. O hafta sonu Bursa’da geçti. Bununla ilgili bir yazı yazacağım.

Bursa’dan Pazartesi günü ayrılacaktım ancak planlarım değişti ve Pazar günü Eskişehir’e döndüm. Pazartesi sabahı işlerimi halledip öğlene doğru, son defa Bilecik’e doğru yola çıktım. Sağ olsun, iş arkadaşlarım benim için bir veda yemeği organize etmişlerdi. Vakit bulabildiğim süre içerisinde Belediyedeki ve İklim Değişikliği Projesi‘ndeki arkadaşlarımı ziyaret ettim. Daha sonra kuruma gelip son defa o koca binaya baktım. O kapkaranlık pencerelerde hangi yüzleri gördüm, o bomboş koridorlarda hangi sesleri duydum, ah işte bir ben biliyorum. Burada Murat Abi‘yle ve Mehmet Abi‘yle buluşup birlikte, yapılacak yemeğe doğru yola çıktık.

veda002

Binayı son gördüğüm an.

Sağ olsun, pek çok arkadaşım geldi beni uğurlamaya. Eğer burayı okuyorlarsa her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Mutluluğum tarifsizdir. Böyle zamanlarda nedendir bilmiyorum, hep eskileri konuşur insanlar. Biz de öyle yaptık. 2013 yılında, geldiğimiz ilk seneyi konuştuk hep. Can dostum, biricik kardeşim Ş. Emre‘yle birlikte yaşadığımız maceralardan bahsettik. Güzel anılar biriktirmişim onu görmüş oldum böylece. Gelen herkese baktım. Hemen hepsiyle muhakkak bir komik anım olmuş, her birine küçük de olsa bir yardımım dokunmuş ve her birinden en az bir iyilik görmüştüm. İşte olayın en başından beri, hüzünlendiğim yegane an, bunu fark ettiğim an oldu. Kalktım ayağa ve “Beni unutmayın” dedim.

Vakit geçti, yemek olayı bitti ve sırayla herkes vedalaşıp ayrıldı. En son biz de mekandan çıktık. Sağ olsun, var olsun, Zülali Abi bizi Bozüyük Otogarı‘na bıraktı. İlk gelen otobüse atlayıp Eskişehir’e döndük yol arkadaşım Bahri ile.

Gece yastığa başımı koyduğumda yalnızdım. Pazar gecesi rutini oldu bu da. Zihnimde bir film oynama başladı. Tam beş yıl sürdü. Rüyalara daldım, uyandım, uyudum ve yine rüyalara bulandım. O beş yıl hiç bitmedi. Sürdü, sürdü ve devam ederek gözden kayboldu…

veda0003

 

Alper’e Gitardan Raf Yaptık

Çok çok önemli bir gelişmeyi yazmadan önce aradan çıkarmak istediğim bir yazıydı bu sevgili okur. Bir sonraki yazı blogun en önemli yazılarından bir tanesi olacak.

alpgita002Bir gün Alper, elinde eski bir gitarın boş kasası olduğu halde geldi ve “Bundan dekoratif bir raf yapalım Mesutçum“, dedi. Bizim arkadaşlar bana Mesutçum derler zira. Proofhead diyen de var tek tük. Alper’in getirdiği boş gitar kasasına ve epey hırpalanmış sapına şöyle bir göz gezdirdik.

Daha sonra özellikle sap kısmında ciddi bir tesviye çalışması yapmamız gerekti. Gövde de yapılacak işler nispeten daha kolaydı. Alper’in iç raf olarak getirdiği malzeme inanılmaz hafif ve maket bıçağıyla bile kesilebilecek sertlikte idi. Dekoratif amaçlı bir iş olmasını istediğimiz için mukavemetten ziyade hafiflik bizim için çok daha önemliydi.

alpgita001alpgita003alpgita004

alpgita006Kestiğimiz rafları kenarlardan hem tutkalla hem de birer küçük çivi ile kasaya sabitledik. Rafları eşit aralıklarla yerleştirmek için kenar uzunluklarını doğru bir şekilde hesaplamak gerekiyor. Ancak burada asıl sorun, sap kısmının üzerinde bulunan uzunlamasına yarıktı. Bu kısımda normalde gitarın sap ayarının yapılmasını sağlayan uzun bir demir vida yer alır. Ondan geriye kalan boşluğu doldurmak için bu kısımları dolgu macunuyla sıvadık. Bu malzeme donduktan sonra üzerine istediğiniz renkte boya atabiliyorsunuz. Burada Alper, başka bir malzeme ile kaplamayı tercih etti.

alpgita008

alpgita007alpgita009

Son olarak askı pimini de vidaladıktan sonra, Alper etrafını gün ışığı rengi led şeritle çevreledi ve görüntü bu şekilde oldu 🙂 Bu tip çalışmaların en büyük kazanımı, doğru malzemenin uygun amaca yönelik olarak kullanılmasını teşvik etmesi ve öğretmesidir.

alpgita005

Açıköğretim Maceram: Fotoğrafçılık ve Kameramanlık

Şu yazımda bahsettiğim bir Youtube dizisi var sevgili okur: Olmaz Öyle Saçma Şey. Sen izlediğinde ne düşünürsün bilmem ama bana göre Youtube‘daki en başarılı işlerden birisini yapıyor adamlar. Üstelik bu iş yalnızca keyifli vakit geçirmemi sağlamıyor, bir de bana ilham veriyor. Özellikle fotoğrafa olan ilgim ve hevesim, bu adamları izledikten sonra yeniden artmaya başladı.

Fotoğrafa ve aslında tüm grafik sanatlara, üniversiteden itibaren ciddi bir ilgi duymaktaydım. Bu ilgimi “fotoğraf makinesi sahibi” olmakla karıştırma lütfen. Yani objeye netleyip arka planı blur yapmaktan bahsetmiyorum. Bak bunu da taa 7 sene önce, 2010’da yazdığım şu yazıda anlatmışım. Bugün de aynı düşüncelere sahibim. Renk, kompoziyon, üslup gibi konular her zaman ilgimi çekmiştir. İlginç bulduğum pek çok grafik tasarımı saklarım. Ve hatta çok iyi kalitede bastırıp o şekilde saklarım. Elimde bu açıdan çok iyide bir arşiv oluşmaya başladı.

Tarihte çekilmiş ilk fotoğraf: Pencereden Görünüş (View from the Window at Le Gras – Niépce)

Olmaz Öyle Saçma Şey’in bir bölümünde İlker Hoca, “diyafram değerlerinin nereden geldiğini çok az insan biliyordur” demişti. Doğru söylüyordu. Ben de bilmiyordum. Ancak bu durum bende ilginç bir tetikleme oluşturdu. Fotoğrafçılığın tekniğini neden öğrenmiyordum ki? Üstelik üniversitede de bununla ilgili bir ders almıştım. Üniversite son sınıfta “Fotoğrafçılık” dersi görmüştüm ve sağ olsun Feyyaz Bodur hocam sayesinde bu sanata karşı inanılmaz bir heves oluştu o zamandan başlayarak.

ikinci_1Bu dönem başında hiç vakit kaybetmedim ve Anadolu Üniversitesi‘nin “İkinci Üniversite” programları kapsamında Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Ön Lisans programına kaydoldum.  Şu ülkede, Anadolu Üniversitesi’nin İkinci Üniversite programları kadar fırsat eşitliği veren, kusursuz işleyen, insanlara ilgi alanlarına göre akademik bilgi vermeyi vadeden ve bunu da çok iyi bir şekilde yapan bir başka oluşum yok sevgili okur. Okuduğum programda da inanılmaz dersler var. Sosyal Bilimleri işte bu yüzden çok seviyorum. Yalnızca o branşla ilgili olanı değil, kesişen tüm branşlara ilişkin orta düzeyde bilgi olmanızı sağlıyor. İnanılmaz. Bu sene ilk dönemde aldığım dersler şu şekilde:

TEMEL BİLGİ TEKNOLOJİLERİ I
GÖRSEL ESTETİK
TEMEL FOTOĞRAFÇILIK
FOTOĞRAF TARİHİ
FOTOĞRAF KÜLTÜRÜ
İLETİŞİM BİLGİSİ
SOSYOLOJİYE GİRİŞ

Ne olacak lan kolaydır, diye düşünüyorsanız cidden yanılıyorsunuz. Çünkü Fotoğrafçılıkla ilgili eğer bir birikiminiz yoksa işin perde arkasında “düğmeye basıp çekmekten” çok daha fazlası var. Sınavdan önceki hafta izin alıp ders çalıştım. Ders kitaplarını okumaya başlayınca, fotoğrafın tekniğine ve tarihine hayran oldum sevgili okur. Çok temel bazı kavramların yanında, kitapları yazan hocaların konuları anlatış biçimlerini çok beğendim. Fotoğrafın hem sanat alanında, hem de iletişim alanında bir değeri olduğu için derslerin dağılımları da bu yönde olmuş. Bu dönem aldığım toplam 7 dersten dört tanesi doğrudan mesleki dersler. Bunlar Temel Fotoğrafçılık, Fotoğraf Tarihi, Fotoğraf Kültürü ve Görsel Estetik. Bunların dışında kalan Sosyolojiye Giriş, İletişim Bilgisi ve Temel Bilgi Teknolojileri ise fotoğrafın özellikle iletişim alanında kullanımına yönelik alt yapıyı hazırlamak üzere programda yer alıyor.

aof01vizeİki hafta önce, bu derslerden ilk vize sınavına girdim. Her iki sınava da Osmangazi Üniversitesi’nin en ücra dersliklerinde girdim. Sınavın sonuçları geçen gün açıklandı. İlk vizede Fotoğraf Kültürü dersinden çuvallamışım. Bir de İletişim Bilgisi dersinden iki soru sallamıştım. Demek ki ikisi de yanlış çıktı. Keşke boş bıraksaydım. Bunun dışında kalan diğer dersler fena değil. Sınavların yapıldığı iki gün boyunca bölüm arkadaşlarımla aynı sınıfta sınava girdim. Öğrenci profili gerçekten harika! Çoğunluk 30 hatta 40 yaş üzeri. Sırf merak ettiği için okuyor herkes. Diploma ihtiyacına yönelik bir talep yok anlayacağın.

Tarihte fotoğrafı çekilen ilk insan (Ayakkabısını boyatıyor): Temple Bulvarı (Boulevard Du Temple – Daguerre)

Eski okuyucular hatırlayacaktır. Lisans dönemlerinde sınav sonuçlarımı hep paylaşırdım. Fotoğrafçılık ve Kameramanlık maceram boyunca da o şekilde yapacağım. Bu dönem sonunda final sınavları olacak. Heyecanla bekliyorum. Henüz çalışmaya başlamadım ama özellikle vizede düşük gelenlere ağırlık vereceğim.

Bloga, 2018’den itibaren yeni bir kategori eklemeyi düşünüyorum. Bu kategori altında da çektiğim fotoğrafları paylaşacağım. Ancak, bu fotoğrafların sayısını oldukça az tutmayı hedefliyorum. Yalnızca ve yalnızca teknik/estetik açıdan beğendiğim kareleri ekleyeceğim. Çok skandal şeyler de olabilir. Senin anlayacağın sevgili okur, 2018’de çook eğleneceğiz…

Yılın Son Dolunayı

aralikdolunay002Koskoca bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz. Uzakta ve apayrı geçmiş onca zaman. Ah ne yazık! Bu yılın son dolunayı, Aralık’ın henüz daha ilk günlerine denk geldi. Bu da demek oluyor ki ışığım, yılbaşına birlikte gireceğiz.

Belki tarihinde yapmayınca bir anlamı kalmıyor gözünde, ama inan şurada yaptığımız şey tamamen senin için. Üstelik her biri de bunu biliyor!

Geçen ay olanları düşünüyorum da, hayat gerçekten inanılmaz! Mutlu olabilmek artık bir lüks. Gerçekten bir lüks. Düşünmeden, hissetmeden geçen tek bir günüm yok. Ve ürpermeden, yutkunmadan geçen tek bir gecem de yok. Ayda bir gece diyorsun ya, tüm hayatım olsaydın keşke gözlerimin ışığı.

aralikdolunay004Bakıyorum, saklanmışsın yine bulutların ardına. İlginçtir, herkes görebiliyor muhteşem suretini de, bir benden saklıyorsun o en güzel tenini. Sen yokken içimde kalmadı bir ben. Ellerinin dokunduğu her şeyi terk ediyorum artık. Var yine, birkaç cılız mum, titreşiyorlar seni söyleyerek. Bilmiyorlar ki ben ışıl ışıl oluyorum hep seni söyleyerek.

Fotoğraf sanatına iyice merak sardım. Hatta merak sarmakla kalmadım ve artık okullu oldum! Şaşırma. Hepsi senin için. Bunun detayını birkaç gün içerisinde yazacağım zaten. Bir ay daha sensiz geçecek. Sonra yine sensiz bir yıl başlayacak. Ancak bu sefer her şey yepyeni olacak. Tüm yeni başlangıçlar hüzne mahkumdur ne de olsa 🙂

20171203_224948

Gökyüzünde sen.

Samsung Galaxy Note 5 Deneyimi

ÖN UYARI: Yine gecikmiş bir yazıyla karşındayım sevgili okur. Yaklaşık üç aydır Samsung Galaxy Note 5 kullanıyorum. Bir önceki telefonum Galaxy Note 2 ile ilgili şurada yazdığım yazı blogun en çok okunan yazılarından bir tanesi olmuştu. Galaxy Note 5, 2015 yılında piyasaya çıktı. Yaklaşık 3 senedir piyasada olan ve hatta üzerine iki model daha çıkan (patlayıp duran Note 7 ve şu günlerde Note 8) bu model için yazılmış bir incelemeyi okumak istemeyebilirsiniz. Ancak işlevsellik açısından yapacağım değerlendirme kriterlerini pekala halen kullandığınız daha üst model cihazlarınız için de bir kriter olarak göz önüne alabilirsiniz.

Emektar Note 2, bir sabah açılmadı sevgili okur. Batarya değişikliği, deşarj etmek ve türlü türlü uğraşlar sonuç vermeyince son olarak Teknik Servis‘ine götürdüm. Servisten gelen cevap dünyamı kararttı. Arıza anakarttan kaynaklanıyormuş ve maliyeti 600 lira civarıymış. Eh, 2013 yılında almıştım telefonu ve son güne kadar görevini layığıyla yapmıştı sağ olsun. Bu saatten sonra onu huzurlu uykusuna yatırıp rotayı ne zamandır almak istediğim Note 5’e çevirdim.

İşte size sevabıyla günahıyla bir Note 5 incelemesi. Benim telefon incelemelerim internette gördüğünüz diğer incelemeler gibi “3 gb rami var, yok bilmem kaç çekirdek işlemcisi var” şeklinde olmuyor biliyorsun. Ben, cihazlar kullanıcının ihtiyacına ne oranda cevap veriyor onu yazıyorum. Kullanıcı aldığı telefonu WhatsApp ve Facebook‘a girmek dışında hangi efektif şekillerde kullanabilir onu anlatıyorum. Bu yazıda da Note 5’i birazcık olumsuz eleştireceğim.

Slim Armor kılıfla birlikte kullanmanızı tavsiye ederim.

Note 5’in bir önceki Note serisi cihazlara göre birkaç ciddi dezavantajı var. Ama en büyük dezavantajı bence “hafıza kartı” takılamıyor oluşu. Evet, yıllarca Apple‘la dalga geçme sebebimiz olan kullanıcı 8-16 GB gibi arttırılamayan, kısıtlı kapasitelere muhtaç bırakma zihniyeti, nihayet Samsung’un da gündemine girmiş. Lanet olsun. Satın aldığım Note 5, 32 GB dahili depolama imkanına sahip. Elbette daha yüksek versiyonları da var (64 GB ve 128 GB). Android’in son sürümünü destekliyor. Tam kurulu ve güncel bir işletim sisteminden geriye 10-15 GB kullanım alanı kalıyor. Bu da hareket alanımızı epey kısıtlıyor. Geriye nasıl bir seçenek kalıyor? MicroUSB ve USB girişinin aynı anda barındıran “dual” girişli flash bellekler. Ben Sandisk‘in 32 GB kapasiteli, MicroUSB ve USB 3.0 girişli ortalama bir modelini aldım. Fiyatı gayet makul. Telefonda büyük kapasiteli bir dosya oluşturduğum zaman (uzun video kayıtları gibi), bu dosyayı flash diske aktarıyorum. Bu açıdan elim epey rahatladı. Zira, kaydedilen dosyayı bilgisayara flash disk üzerinden aktarmak çok daha kolay oluyor kabloyla aktarmaya göre.

1- OTG Bağlantı Aparatı 2- Sandisk 32 GB Dual Flash Drive

Video demişken, evet, Note 5 video çekimi açısından harika opsiyonlar sunuyor. Cihazın arka kamerasıyla UHD (3840×2160 px), QHD (2560×1440), FHD (60 fps) (1920*1080), FHD, HD ve VGA kalitelerinde çekim yapılabiliyor. 32 GB’lık bir cihazla UHD kalitesinde yaklaşık 15 dakika kayıt yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla bunu tasarlayan salağın aklında nasıl bir düşünce vardı bilemiyorum. Cihazda kalan depolama alanında doğru dürüst video çekimi yapamıyoruz. Harici olarak bağladığımız usb diski de kayıt ortamı olarak gösteremediğimiz için uzun süreli ve yüksek kaliteli video kaydı imkanımız ne yazık ki kalmıyor. Arabada ibre var, motoru güçlü, ama lastikler tırt anlayacağınız.

Armor Kılıf özellikle köşelerden desteklenmiş kalın malzemeden imal edilmiş.

Samsung’un Apple’a göre en büyük artılarından bir tanesi de cihazların işlevsel her parçasının değiştirilebiliyor -bizzat kullanıcı tarafından- oluşuydu. Modeller yükseldikçe bu şansımız git gide azaldı ve yalnızca bataryayı değiştirebilme lüksümüz kaldı. Galaxy S serisinin yeni modelleri ve Note 5’ten itibaren bu da bitti. Apple kullanıcısı yıllardır böyle bir şansa sahip değildi zaten. Batarya ölünce servise gitmek zorunda kalıyordu. Ama Samsung öyle miydi? Orijinal yedek batarya kullanarak halen daha Note 2’yi kullananları görebilirsiniz. Batarya teknolojisini değiştirmiş olmaları belki bir artı olabilir. Bu yeni nesil bataryalar diğerleri şişme yapmıyor. Ayrıca Note 5’le birikte başlayan kablosuz şarj edebilme özelliği ne yalan söyleyeyim “çok havalı“. Kabloyla şarj etmekten farkı yok gerçi. Zira cihazı standın üzerinden uzaklaştıramıyorsuz 🙂 Şunu da itiraf edeyim, cihazın üç aydır kullanmakta olduğum orijinal bataryasını beğendim. Performansı çok iyi. Üstelik hızlı da şarj oluyor. Bu kalitesi daha ne kadar sürer ve ömrü dolunca bana ne kadar masraf çıkartır bilemiyorum.

Üç aylık kullanım sürem boyunca, cihazla ilgili en büyük hayal kırıklığım şu oldu: Samsung’un ürettiği ve diğer tüm Note serileri ile uyumlu olan Dock cihaz, Note 5 ile uyumlu değil 😦 Böyle bir saçmalık olamaz. Note serisi gibi işlevselliğiyle göz dolduran bir seriye resmen ihanet etmişler. Zaten telefonu “şıklığı” ile ön plana çıkartılan S serisine benzetmelerinden böyle bir kazık atacaklarını anlamalıydık ama anlayamadık. Telefonun lansman videolarında asıl bu tip detaylardan bahsetseler inanın “gerçek Note” kullanıcılarının pek çoğu Note 5’i tercih etmezdi. Evet, Samsung Dock ne yazık ki Galaxy Note 5 ile uyumlu değil. Telefonunuzu HDMi üzerinden TV’ye bağlayan, ses sistemine bağlayan ve tam üç tane farklı USB bağlantısını (örneğin klavye mouse ve usb disk gibi) kullanma imkanı veren mucizevi Dock cihazı Galaxy Note 5 ile çalışmıyor. Bu sorunun OTG kısmını yani Flash disk ya da klavye gibi aygıtları bağlayabilme kısmını, ara kablo vb. aparatlarla çözebiliyoruz. Ancak ne yazık ki HDMi kablo ile görüntü aktarımını gerçekleştiremiyoruz. Ve bu halen bir sorun.

Tasarımın belki de yegane avantajı kalemin artık daha kolay bir şekilde çıkıyor oluşu. Basmalı yapmışlar. Keşke basma eylemi için de bir fonksiyon tanımlamış olsalardı. Çok daha efektif olurdu. Kalemin yapabildikleri Note 4 ile tıpa tıp aynı. Aynı diyorum bak! Yani metin seçip doğrudan translate uygulamasına gönderme özelliği diye lanse edilen özellik hali hazırda Note 4’te de var. Burada Note 3’ten beri gelen tek handikap, kalem uygulamasında yazı yazıp silmek istediğiniz zaman “elini kaldırmadan tek bir hamlede” üretmiş olduğunuz karakteri tek dokunuşta komple siliyorsunuz. Yani örneğin kalem ekrandan kalkmadan, el yazısıyla tek bir kelime yazdınız ya da imzanızı attınız. Silmek için dokununca o “line” nın tamamını siliyor. Note 2’de ise bu olay çok devrimseldi. Tıpkı normal silgi gibi dokunduğunuz pikselleri siliyordu. Yani kullanıcıya gerçeğe en yakın yazma ve silme deneyimini sunuyordu.

Demiştim ya, cihaz, işlemci ve ram’in artan performansını saymazsak Note 4 ile çok benzerlikler taşıyor. Kalp atışı sayacı (ve buna bağlı çalışan stres ölçer), parmak izi okuyucu gibi detaylar güzel ve işe yarıyor. Şu da bir gerçek ki Note 5, gerçekten hızlı. Şimdi burada yazmayacağım birkaç özel ayarı daha yaparsanız inanın muhteşem bir hıza kavuşuyor.

Bakınız şunu her zaman açıkça ifade ettim. Ben telefonla oyun oynama olayına karşıyım. Telefonunuza oyun kurmadığınız sürece hem bataryasının, hem ekranın hem de genel olarak tüm donanımların ömrünü uzatırsınız iddiasında bulunuyorum. Cihazınız kozmetik olarak da kusursuz kalır.

Bir sonraki model Note 7’nin patlaması (gerçek anlamda) ve Note 8’in de astronomik bir fiyatla piyasaya çıkmış olması sebebiyle, Note 5 bana göre kararlı ve alınabilecek bir üst model cihaz. Android desteği, donanımın “hayvani” derece güçlü oluşuyla tercih edilebilir. Ancak hafıza kartı takılamıyor oluşu ve 32 GB hafızayla yüksek kalite video çekiminin pek mümkün olmaması (çünkü depolama alanı kalmıyor) sebebiyle hayal kırıklığı yaratıyor. O yüzden 64 GB’lı modeli tercih edebilirsiniz. Ancak ben de açtığı en önemli yara şüphesiz –seninki kadar olmasa da– Dock desteğinin ortadan kalkmış olmasıdır.

Umarım bu yazı birilerine yol gösterir ve yardımcı olur. Cihazla ilgili tüm sorularınızı çekinmeden sorabilirsiniz.

Alper’in Yeni Yatağı: Palet Projesi

palet08Bu sene yaptığımız büyük ebatlı işlerden birisi bu oldu sevgili okur. Bundan bir ay kadar süre önce başlayıp yaklaşık bir haftada bitirdiğimiz, tertemiz bir işten bahsedeceğim bu yazıda. Alper, uzun süredir kardeşiyle birlikte kaldığı evinde bir dekorasyon yapacağını söyleyince, kendisine “ahşap paletlerden bir yatak” yapabileceğini söyledim. Mustafa da paleti nereden bulabileceğimize dair çok parlak bir fikri olduğunu söylediğinde, plan aşağı yukarı kafamızda oluşmuştu.

Bir işi keyifli kılan şey, elbette fikrin orijinal olması ve emek sarf etmeyi gerektirmesidir sevgili okur. Evet, bizim fikrimiz çok orijinal değildi, daha önce yapılan bir dekorasyondu. Ama inan her birimizin verdiği emeğin karşılığında, ortaya çıkan işi görünce hepimiz hem Alper adına sevindik, hem de kendi adımıza gururlandık.

Önce gidip bir hurdacıdan ahşap palet aldık. İnternette bu tip projeleri yapanlar gidip yapı marketlerden tertemiz paletleri alıp doğrudan kullanıyorlar. Eh bunun pek de zor bir tarafı yok. Ancak bu şekilde temizlenmiş ve uygun ebattaki paletlerin fiyatları 50-100 TL/adet civarında oluyor. Biz ise çok da leş durumda olmayan 10 tane paleti toplamda 100 liraya aldık. Okumaya devam et

Bir Adım Daha Yakınında…

– Nasılsın?
– Sesini duyana kadar perişan haldeydim.
– Peki şimdi?
– Daha beter oldum.

kasim_014Hayır unutmadım. Unutmak çok da mümkün değil zaten. Gözlerimi göğe diktim ve sana baktım. Belki Dünya’nın bir ucunda, belki de Anadolu’nun ayazındaydın o anda. Belki de bulutların üzerindeydin, mutlu musun bilemedim. Ahh, ne kadar çok özledim bir bilsen.

Baştan aşağıya müziğe, melodiye bulanmış, batmış haldeyim. Gerisini koyverdim. Bir şarkı duydum, yüreğim seninle doldu yine. Evden uzakta ve senin yanında olduğum zamanların aşkıyla titredi içim. Sonra bir yol ayrımı kıvrıldı önümde, karanlığın içine doğru. Saat 06.55 ve hava aydınlanmadı. Birkaç köpek havlıyor ilerde. Gökyüzünde hala sen. Hava ayaz, üşütüyor ama sen yok musun, ah yok musun sen Dolunayım…

Ayaklarının ucunda yüzüyordum.” Azıcık ötende kıvrılmış uzanmıştım. Sonra uyandım yine. Bu aşağıdaki videoyu ilk defa çektiğimizde, senin yaramazlıkların yüzünden sonunu getirememiştik. Yıllar geçti. Bir dolunay gecesi yine kaydettik. Senin için.

Ben yalnız değilim. Ay ışığını sevenler, dolunaya tapanlar Dünya’nın her yerinde. Galiba birazcık da bir birimize benziyoruz.

yalniz

Çok, çok güzel haberler var. Olgunlaşmasını bekliyorum. Yakın zamanda burada olacak. Elini üzerimden çekme.

kasim_015

Vega Konseri – 27 Ekim SPR Eskişehir

vega002Evet sevgili okur, her ne kadar death metali yaşam felsefesi olarak benimsemiş olsak da, 2000’li yıllarda kulağımdan eksik etmediğim belki de en sevdiğim üç dört rock grubundan bir tanesi Vega‘dır. Özellikle 2005’te çıkan, grubun ikinci albümü Hafif Müzik, pek çok açıdan bir baş yapıt niteliği taşır benim için.

Elimde Değil‘i dinlerken (başını dizime düşür uyu kısmında) seni düşünerek az mı iç çekmiştim… Tam 12 yıl sonra gelen yeni albüm, Delinin Yıldızı ile ilgili ilk yazıyı bir süre önce şu yazımda okumuştun. Albüme adını veren parça başta olmak üzere, sırasıyla Sevgilim, Dünyacım ve Sonunu Söyleme Bana, çok kısa sürede aklımızı başımızdan almaya yettiler. Özellikle Delinin Yıldızı ve Sevgilim, ayda bir gecelik buluşmalarımızın yeni soundtrack’i oldu bile. İşte tüm bu sevgi seli devam ederken, 27 Ekim’de grubun yeni albüm turnesi kapsamında Eskişehir’e SPR‘ye geleceğini haber alınca inanılmaz gaza geldik. Konsere bir hafta kala biletlerimiz hazırdı bile. Yıllar önce Vega’yı Eskişehir’de dinleme fırsatı bulmuştuk, Deniz Abla o gece biraz sarhoş olduğu için konser bir saatten daha kısa sürmüştü. Ancak bu sefer yeni albüm turnesi olacağı için hem eski hem de yeni şarkılara doyabilecektik. Üstelik albümlerimizi de imzalatma şansımız vardı. O heyecanla beklemeye başladık. Saat 22.00’de kapı açılıyordu.

Biz o gazla saat 20.30’da mekandaydık. Mustafa kapıları yumrukluyor, Alper en öne geçebilmek için güvenliklerle kavga ediyordu. Ben ise iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Beklenenden 15 dakika erken, 21.45’te kapılar açıldı. İçeri, en öne geçtik. Sahnenin sağ tarafında, birazdan Tuğrul Abi‘nin gitar çalacağı kısmın önüne geçmiştik. Burada saat 23.00’e kadar bekledik. Tabi biz beklerken mekan doldu da doldu. Bizim yaşıtlarımız, bizden biraz büyükler ve bizden epey küçükler. Bak bu nokta biz anladık ki Vega, yalnızca 2000’lerde genç olanların değil, şu yıllarda da genç olanlara hitap ediyor. Yeni albümün, 12 sene önceki çizgiden devam etmesi de muhtemelen buna gösterilebilecek en büyük kanıttı. Grubun sahneye çıkmasını beklerken, tonmaisterların biri giriyor, rodilerin biri çıkıyordu sahneden. Biz de kendimizce küçük oyunlar oynamaya başladık.

Sahnede duran iki gitardan hangisini Tuğrul Akyüz çalacak diye iddiaya girdik. Ben ve Mustafa, kazandık iddiayı. Sonra giriş şarkısını tahmin etmeye çalıştık. Rodinin gelip playlisti önümüze koymasıyla iddia sona ermiş oldu. Grup sahneye yerleştiğinde saat 23.00 civarındaydı. Sahnede altı kişiyi izliyorduk. Üç kadın ve üç erkek. Tuğrul abi, bas gitarist ve davulcu erkek üyelerdi. Back vokal, ki gecenin belki de en güzellerinden bir tanesiydi, gece boyunca bizi en çok etkileyen ve sahneyi kurtaran isim oldu. Bas gitarist görüş açımızda olmadığından yorum yapamıyorum. Tuğrul Abi, özellikle birkaç soloda hatalar yapmasına rağmen enerjisiyle gayet göz doldurdu. Vega’nın Youtube’daki pek çok canlı videosunu izlemiştim. Ancak sahnedeki ekibi ilk kez görüyordum.

vega004Deniz Abla ne yazık ki yine çok sarhoştu. Pek çok şarkıyı söylemedi, söyleyemedi ve tamamlayamadı. Bu anlarda back vokal bizleri büyüledi. Diğer gitarist (ismi galiba Ece Aksoy) en ufak bir atraksiyona girmeden, neredeyse yüz ifadesi bile değişmeden konseri tamamladı. Çok üzüldük. Deniz Abla’nın konserde yaptığı “Artık çok üst seslere çıkamıyorum” itirafı ise kalplerimize saplandı kaldı. Yutkunduk. Bir diğer üzücü durum ise davulcunun, kapasitesinin çok çok altında çalmasıydı. Belli ki notadan çalabilecek kadar kaliteli bir davulcuydu ancak özellikle “Mendil” gibi aksak ritimli parçaları bile dümdüz çaldı. Üzüldük. Bunu nasıl tarif edebilirim? Bak, demek ki insan bu denli çok sevince, beklentisi de hayli yüksek oluyor. Gerçi nasıl olmasın? 12 yıl sonra albüm çıkarmışsın ve sahnelere yepyeni parçalarla dönüyorsun. Neden kendi yazdığın şarkıları kağıttan okumak zorunda hissediyorsun o halde?

vega005

Toplamda 17 şarkı çaldılar. Performanstan önce rodinin sahneye bıraktığı playlistte ufak değişiklikler yaptılar. Sahnedeki altı kişiye ilaveten, alt yapı da kullandılar. Hatta açılış parçasında küçük bir yanlışlıkla, ikinci parça başladı. Çaldıkları parçalar şu şekilde:

Dünyacım
Komşu Işıklar
Elimde Değil
Delinin Yıldızı
Mendil
Dertler İri Kıyım
Uçları Kırık
Arzuhal
İz Bırakanlar Unutulmaz
Ankara
Serzenişte
İsim Şehir
Sevgilim
Manyaklar
Ve Tekrar
Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
Alışamadım Yokluğuna

vega006

İşin en güzel yanı, yeni albüme çok ağırlık vermeleriydi. Elbette eski hit parçaları da coşkuyla söyledi herkes ancak yeni albümdeki parçaların da pek çoğunun hep bir ağızdan söylendiğini görünce, 12 yıl beklemenin sonunda ortaya çıkan albümün hakkının verildiğini anladım.

Son parçanın ortasında, Deniz abla seyirciyi selamladı ve sahneden indi. Grubun diğer üyeleri de parçayı bitirip jet hızıyla indiler sahneden ve kulise geçtiler. Maceranın ikinci bölümü bizim için hep bu aşamada başlıyordu işte: imza almak.

Vega’nın son albümü yalnızca CD formatında yayımlandı. Önceki albüm Hafif Müzik ise CD ve kaset formatında yayımlanmıştı. İlk albümü bulmak, en azından aklı başında fiyatlara, neredeyse imkasızdır. Bir diğer hayal kırıklığı ise, grubun plak formatında da yayımlanacağını duyurduğu son albüm Delinin Yıldızı’nın henüz plak olarak basılmayışıydı. Biz de Alper’le elimizde üç dört parça ürünle kulisin kapısına yöneldik. Buradaki görevliye derdimizi anlattık. Görevli isimlerimizi sorup içeriye girdi. Birkaç dakika sonra adlarımıza imzalanmış albümleri getirip verdi ve gitti. Bu kadar. Ne tanışabildik, ne bir fotoğraf çekilebildik, ne de sohbet edebildik. Üstelik tüm mekanda tek albüm imzalatmak isteyenler biz olduğumuz halde. Üzüldük.

Elbette konseri bizi birazcık hayal kırıklığına uğratmasında, mekandaki ses sisteminin de payı yok değildi sevgili okur. SPR’nin sahnesi zaten fazlasıyla küçüktür. Ancak bir de sistemin iki de bir de viyaklamasını ekleyince iş iyice katlanılmaz oldu. Ses sisteminden kaynaklanan hatalara, zamanında kendisi de kurbanı olduğu için, Alper özellikle çok üzülür. Kıyamam.

Konser ve imza faslı bittikten sonra dışarı çıktık. Özlem‘le karşılaştık. Özlem’in enteresan bir arkadaşı gelip “Abiee CD nedir yeeaa, mp3 diye bişiyy vaaer” dedi bize. Mustafa’yla bir birimize bakıp kahkaha attık. Bu esnada Caner ve Alper de gülmemek için kendilerini o kadar sıktılar ki karınları ağrımıştır muhakkak.

Evet, böylece saat 01.00 sularında Vega gecesi bitmiş oldu. Yine de grubu, yıllar sonra sahnede izlemek keyifliydi. Keşke çok daha iyi bir sistem ve sahnede, çok daha enerjik bir Vega izleseydik. Keşke Deniz abla, aklımızı başımızdan alan vokalleriyle bizleri büyüleseydi. Keşke.

vega003