Tag Archives: adalar

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.

Gaziantep Restorant’ta Bir Biftek

Cuma gecesi, Alper‘le birlikte hayatımızın üniversite son sınıfta koridorda yürürken 1.5 dakika içerisinde nasıl değiştiğine en çok anlam veremediğimiz gece oldu. Farkındayım komplike bir anlatım oldu, anlamayı zorlaştırdım ama neyse. Anlam veremedik, biz nereden nasıl geldik lan diye baktık birbirimize mayışık gözlerle. Oraya kadar olanlar ise “fallarda” çıkacak şeyler olduğundan anlatmıyorum.

Evet cuma gecesi diyordum. Arzu Hoca‘mızın profesörlük kadrosu nihayet gelmişti ve hocamız tüm çalışma ekibimizi bir kutlama yemeğine davet etti. Biz de Alper’le bir gece önceden yemek yemeği bırakıp bu müthiş davet için sabırsızlanmaya başladık. Yemek Adalar‘daki meşhur Gaziantep Restorant‘ta olacaktı.

Bütün proje ekibi olarak saat 19.00’u biraz geçe mekanda buluştuk. Arzu Hoca ve eşi Fuat abimiz çoktan gelmişlerdi. Hemen bize ayrılan masaya geçip bir hoşgeldiniz muhabbetine başladık. Biz masaya tamamen yerleştikten sonra mekanın sahibi olan Kadem Bey gelip masamıza oturdu. Meğer Arzu Hoca’nın çok yakın tanıdığıymış. Gecenin ilerleyen saatlerinde Kadem Bey’le çok derin ve keyifli sohbetlerimiz olacaktı.

Garson geldi ve önce ne içeceğimizi sordu. Ne yiyeceğimizi değil bakın. Herkes ne içecekse söyledi ve gason tek kelime etmeden uzaklaştı. İşte bu küçük detay bize garsonun işinin ehli olduğunun bir kanıtı olarak göründü. Gerçekten de kısa süre sonra masanın üzeri gelen mezelerden taşmak üzereydi. Haydariler, patlıcan salataları, mükemmel tadı olan beyaz peynir dilimleri, az önce pişirilip hemen servis edilen sıcak pideler, kavun, brokoli salatası, zeytinyağlı dolma, mezgit dilimleri ve daha aklıma gelmeyen bir sürü meze masanın üzerinde kendine yer bulamıyordu. Hepsi çok güzeldi evet, ama beyaz peynir yok mu… Lan o beyaz peynir neydi öyle yav. Vay arkadaş dedim yerken her lokmada.

Yemekten hemen önceki öfkeli halim

Meze ile karnımızı doyurduğumuzda herhalde 40-45 dakika geçmişti. Karnımızı doyurduğumuzda dediğime bakmayın Alper’le ben hep bir tarafımıza yatarak yediğimiz için midenin diğer kısmı boş kalır. Evet ve nihayet o an geldi ve ana yemeği sipariş ettik. Alper’le birlikte birer buçuk karışık ızgara söyledik. Bu siparişi vermemizde hocamızın oğlu Hamza‘nın tavsiyesi çok etkili oldu. Önce içimden lan acaba bir buçuk beni keser mi diye geçirdim ama sonra yine içimden kesmezse Fuat Abi’nin yediğinden yerim dedim.

Çok emin olmamakla birlikte galiba yemek gelene kadar geçen süre içerisinde verdik hocamıza profesörlük hediyesini. Fuat Abi’nin nasıl mahcup olduğunu görmeliydin sevgili okur 🙂 Fuat Abi’nin mahcubiyeti ile hocamızın hediyemizi beğenmesi gecenin en güzel anlarından birisiydi.

Fuat abinin mahçup olduğu an

Yemekler nihayet geldiğinde Alper masadaki tüm peçeteleri yanına topladı ağzının akan suyunu silmek için. Ahmet ise gözlerini kapatmış içinden dua ediyordu. Yemeğe başlamadan önce masadaki herkesin tek tek gözlerine baktım: Arzu Hoca’nın, Fuat abinin, Merve’nin, Ahmet’in, Alper’in, Hamza’nın, Cem’in, Narin’in, Özlem’in ve Esengül’ün. Sonra yemeği soğuyor lan diyip yemeğe başladım.

Şimdi bildiğimiz karışık ızgaralardan çok farklı olarak bu karışık ızgarada yediğiniz her bir parça et çok lezzetli. Yani istisnasız hepsi çok lezzetli. Yanında da öyle abartlı salata falan filan yok. Sadece soğan var. Tabakta kuzu şiş, tavuk şiş, tavuk kanat, pirzola, biftek ve köfte vardı. Hepsini bir kenara bırakırsak Biftek ile köfte hemen yenilip bitirilemeyecek kadar güzeldi lan. Biftek bittiğinde gözlerim doldu o yüzden.

Gaziantep Restorant, 1952 yılından beri varlığını sürdüren Eskişehir’in şu an için en eski iki işletmesinden, markasından birisi. Dolayısı ile bir miktar “kalın” bir mekan. Yani biz bir davette olduğumuz için hesabın detaylarına dair en ufak bir fikrim yok. Ama en azından şunu söyleyebilirim ki her zaman olmasa da özel günlerde gelip bir karışık ızgara yenir. Verilen paranın her kuruşunu hizmet ve lezzet olarak alırsınız burada çünkü.

Yemekten kısa bir süre sonra masaya cevizli tahin servis edildi. Ardından da meyve tabağı geldi. Tabi bunlar artık hep sohbetin yanında yiyilip içilecek şeyler olacaktı. Yemekten kısa bir süre sonra Esengül, Özlem, Cem ve eşi izin isteyip kalktılar. Fuat abi de izin verdi 🙂

O dakikadan sonra masada dönmeye başlayan muhabbet giderek koyulaştı. Ben özellikle bu dakikalarda Fuat abinin yeni açtığı mobilya dükkanının yerini öğrenmeye çalıştım. Fuat abi ve Hamza’nın baba oğul karşılıklı şakaları görülmeye değerdi. Belki en görülmeye değer şey ise hocamızın mutluluğuydu. Sonra biz de yavaş yavaş mutlu olmaya, kaymaya başladık. Çıkıp dükkanın önünde fotoğraf çektirdik.

Gece Hamza’nın koltukta uyuyakalmasıyla son buldu. Başlığa yazdığım o bifteğin tadı hala damağımdayken vedalaştık Arzu Hoca’yla, Fuat abiyle ve Kadem Bey’le. Hocamızın profesörlüğünü bir kere daha kutlayıp herşey için teşekkür ettik. Bu güzel gecenin yılda en az üç dört defa yaşanması için sessizce dua ederek uzaklaştım mekandan.

GNCTRKCLL Dragon Yarışları’nda Nasıl Elendik?

Önceki senelerdeki Dragon Yarışı maceramızı hafızan iyiyse hatırlayacaksın sevgili okur. Şu yazılarımda bahsetmiştim hani: 1. yazı, 2. yazı, 3. yazı

Bu sene de gnctrkcll‘in düzenlediği yarışlara bir önceki ekibimize yeni isimler ekleyerek katılmaya karar verdik. Takımımızın adı tıpkı bir önceki sefer de olduğu gibi “Pirates of Porsuk” olarak belirlendi. Ancak yarış öncesinde özellikle Pirates sözcüğünün telaffuzu ile sıkıntılar yaşanınca adımızı “Porsuk Korsanları” olarak değiştirdik.

Sarısungur Göleti’nde ön elemeye giderken

Ekibimizde geçen sene yer alan kardeşlerimiz Emre, Turgut, Atila ve Ersil bu sene yoktular. Ayrıca yine değerli arkadaşlarımız Meltem ve Filiz ile Filiz’in kardeşi de bu sene bizimle birlikte değillerdi. Biz de yeni isimleri takımımıza davet ettik. Bu sene hanım kürekçilerimiz Ezgi ve Esra oldular. Sercan’ın bölüm arkadaşları olan bu kızlarla çok kısa sürede aynı frekansta olduğumuzu anlayınca sanki kırk yıldır aynı takımda kürek çekiyormuşuz gibi oldu, kaynaştık. Hemen ardından Togay ve Emre kardeşlerimizi bağladık ki ikisi de fiziksel olarak tipik kürekçilerdi, hatta Emre eski OGÜ takımındandı. Geçen seneki ekibimizin yedekleri Sercan ve Murat‘ı da ilk 10’a aldık. Geriye bir tek tamtamcı kalıyordu. Tamtamcımızı da antrenmana gittiğimiz gün tamamen şans eseri olarak bulduk: Ezgi! Ezgi’yi hani Doğa ve Çevre Kulübü ile yaptığımız işlerden hatırlarsın belki sevgili okur. Ve böylece “Porsuk Korsanları” şu kadro ile yarışa hazır hale geldi:

:: Tamtam: Ezgi
:: İlk sıra: 2Emre – 1Togay
:: İkinci sıra: 4Koray – 3Murat
:: Orta sıra: 6Sercan – 5Alper
:: Dördüncü sıra: 8Esra – 7Ezgi
:: Son sıra: 10Volkan – 9ben

Geçen hafta perşembe günü ilk ve tek antrenmanımıza çıktık. Şansımıza kalabalık değildi ve çok rahat bir antrenman oldu. Aralıklarla iki tur yaptık. Oturma düzenini ve taktiklerimizi konuştuk, anlaştık ve ilk elemenin yapılacağı cumartesi gününü beklemeye başladık.

Cumartesi gözümü Alper‘in odada açtım. Yerde Sercan, Sercan’ın yanında da Alper yatıyordu. Uyandık, hazırlandık. Tüm takım Açıköğretim Fakültesi’nin yanındaki otoparkta toplandık. Üç araç olarak Sarısungur Göleti‘ne doğru yola çıktık. Gölete vardığımızda ortamın cidden kalabalık olduğunu gördüm. Geçen seferden farklı olarak takım kaptanlığı bu sefer Volkan‘daydı. Kuramızı çekti ve ilk sırada güçlü bir takımla, Uçan Hollandalı, yarıştığımız bir tablo çıkardı ortaya. Başa gelen çekilir diyip son hazırlıklarımızı da yaptıktan sonra kayığa doluştuk. Alper kayığa ters oturarak yandaki ekipte “bunlar işi bilmiyor” izlenimi uyandırdı. Neyse, kurbanlık koyun modunda başlama noktasına ilerledik.

Başlangıç noktasında iyi bir çıkış yapıp kısa sürede öne geçmeyi başardık. Tempomuzu uzun süre koruduktan sonra yavaş yavaş yorulmaya başladık. Bitişe çok az bir süre kala yandaki ekip de bizi yakalamaya başladı. Biz de gizli silahımız olan Atak hamlesini yaptık. Teknedeki herkes son gücüyle küreklere asıldı ve yarım boy farkla yarışı kazandık. Tekneden ininceye kadar bekledik. Ancak kıyıya yanaşır yanamaz herkes birbirine sarılmaya tebrik etmeye başladı. Sevinçten Alper’le kucaklaşıp zıplamaya başladık. Evet, ilk turu geçmiş ve ertesi gün Porsuk‘da yarışmaya hak kazanmıştık. Kısa bir süre sonra toplarlanıp ertesi günü düşünerek Sarısungur Göleti’nden ayrıldık. Ön elemeyi nasıl kazandığımızı şu videoda izleyebilirsiniz.

Pazar günü saat 10.00’da Adalar‘da eski belediye binasının önünde gnctrkcll etkinlikleri çoktan başlamıştı. Biz de gecikmelerle saat 10.15 civarında orada olabildik. En erken gelen Volkan, Sercan ve Alper’e takım adına beklettiğimiz için özür diliyorum. Kabul edin lan n’olur.

Murat ve Alper Kahvaltıda

Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Porsuk’ta küçük bir ısınma turu attık ve hepimiz aç olduğumuz için ekip olarak kahvaltı yapmaya gittik. Barlar Sokağı‘nda Public Tube‘da epey iddalı bir kahvaltı yaptık. İddialı olan kahvaltı değil, yan masada yenmemiş olarak duran patates kızartmaları ile sosisleri aşırabilecek kadar aç olan bizlerdik. Kahvaltıdan sonra yarış alanına döndük ve kurayı beklemeye başladık. Kurada Anadolu Hazırlık isimli takım çıktı karşımıza. Yarışma sırası olarak da 3. sırayı çektik. İç kulvarda yarışacaktık.

Zaman aktı gitti ve sıra bizim yarışımıza geldik sevgili okur. O ana kadar ufak tefek heyecanlanan ben, o anda heyecandan midemin bulandığını hissettim ilk defa. İskeleden hareket ettik başlangıç noktasına doğru. Yol boyunca taktiklerimizi tekrar tekrar gözden geçirdik. Ve nihayet başlama noktasına geldik. Heyecan hepimizi sarmıştı. İki takım aynı hizaya gelince start verildi ve tempoyla asıldık küreklere. Diğer ekip bizden yarım boy kadar önde gidiyordu. Volkan’la beraber takıma komut veriyorduk ve hızlanmadan tempoyu korumaya çalışıyorduk. İlk taktiğimizi tam da beklediğimiz yerde ilk virajda gerçekleştirdik ve yarım boy önce geçtik. Bir süre böyle gittikten sonra yorulmalar başladı takımımızda. Kısa süreli bir kaostan sonra yine komutla takımı dengede tutmaya çalışırken bu sefer diğer ekip öne geçti. Böylece elimizde son bir hamle şansımız kalmıştı ve uygun zamanı beklemeye başladık. Kararlaştırdığımız nokta geldiğinde Volkan’la birlikte son gücümüzle “aataaaakkk”diye bağırdık. Ancak antrenmanlarda ve bir önceki yarışta olan sıçrama olmadı bu sefer. Atağımız bir işe yaramadı. Son metrelerde iskelenin iki yanındaki insanlara bakabildim.

Yarışın en zor anlarında birisi

Yüzümde dehşet verici bir ifade olmalıydı herhalde. 30-40 santimlik bir farkla yarışı kaybettik. Bitiş noktasını geçtikten sonra yan takımın tamtamcısı suya düştü. Onun düştüğünü görünce kürekçilerinden birisi de suya atladı. Ancak o an ki hayal kırıklığı ile bunların hiçbirine dikkat edemedim. Halbuki bu durum diskalifiye sebebiydi, yarış öncesinde verilen kural listesinde o şekilde yazıyordu.

İki an çok etkilemişti beni sevgili okur. İlki az önce bahsettiğim an, yarışın bitimine birkaç metre kala iskeledeki insanlara baktığım andı. Yüzümdeki o ifadeyi düşündüm. Diğer an ise kaybettikten sonra iskeleye giderken kayıktaki o andı.

Yarıştan sonra sahneye çağrıldık. İki cümle birşeyler söyledi Volkan. Sonra bir fotoğrafımızı çekip verdiler. Toplarlanıp oradan ayrıldık.

Yarıştan sonra şu sitede şöyle bir haber çıktı. Bu da ekip olarak bizi biraz düşündürdü gerçek olabilir mi diye.

Tıklayınca büyüyor abisi!

EKLEME: Sakarya Gazetesi’nin 08.10.2012 tarihli baskısında çıkan haberimiz:

2 Günde Nasıl 1+1 Ev Alınır?

Bütün hikayemiz Ahmet‘in beni hafta başında arayıp Azerbaycan‘da oturan amcasının oğlu Yağız‘ın Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü‘nü kazandığını söylemesiyle başladı. Yağız, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının girebildiği özel bir sınava girmiş. Bu sınavın sonuçları Türkiye’deki sınavdan çok sonra açıklandığından çocuğun herhangi bir devlet yurdu için başvuru şansı kalmamış.

Neyse, salı günü öğleden sonra Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na gidip Ahmet, İlksen yengesi ve kuzenleri Yelenda ve Yağız’la buluştum. Kayıt işlemlerinin ardından yol boyunca bulabildikleri kadar yurt, apart vs ilanı toplamışlar. Bunlara baktık birlikte. Bir takım kriterler belirleyip aralarından elemeye başladık. Yağız tek kişilik bir odada kalmak istiyordu.

Kalktık, önce üniversiteye yakın olan yurtlara ve apartlara bakmaya başladık. Ancak Eskişehir’de bayan öğrenciler için çok fazla apart ve yurt imkanı olmasına rağmen, Erkek öğrenciler için bu sayı biraz daha kısıtlıdır. Neyse, epey bir yer gezdikten sonra hali hazırda hiç bir yurtta tek kişilik oda kalmadığını; hakkını yemeyelim, tek kişilik odası olan yurtların da çok fahiş fiyatlar talep ettiğini gördük. İşte o dakikalardaydı aklımıza 1+1 ev alsak acaba nasıl olur diye düşmeye başladı.

Yağız’ın babası Azerbaycan’daydı, dolayısı ile önce kendisi ile görüştük. Ercan amcanın da bu fikre dünden razı olduğunu anladık yaptığımız uzun görüşmeler sonucunda. Bir özel apartla da görüştükten sonra zaten hava kararmıştı artık. Yanımızda Ahmet, Yağız, Yelenda ve yengesi oldu halde yemek yemeye gittik. Acıkmıştım, epey de acıkmıştım üstelik.

Biz yemek yerken Ercan amca internetten Eskişehir’de bulunan 1+1 evleri araştırıyordu. Aynı araştırmanın bir benzerini biz zaten gün içerisinde yapmıştık birkaç emlakçıya gidip. Telefona habire mesajla ev ilanları gelmeye başlamıştı Azerbaycan’dan. Bu ilanlarda yazan numaraları ben aramaya başladım. Ancak aradığımız evlerde hep bir sıkıntı çıkıyor, ya evin yeri ilanda belirtilenden farklı oluyor, ya içerisinde kiracısı oluyor ya da bambaşka sıkıntıları ortaya çıkıyordu. Hem yorgunluk hem de bir hayal kırıklığı açıkçası üzerimize çökmüştü. Yemekten sonra bir değil, ikişer çay içip aradığımız bu ilanlardan ikisinde bahsedilen evleri, hemen yanımızdaki Aytaç Caddesi üzerinde oldukları için görmeye gittik. Gece karanlığında, el yordamıyla bulduk adeta evleri. Ev sahiplerini arayıp ertesi gün için randevu aldık.

Saat iyice geceye doğru yaklaşırken Ahmet’le birlikte kuzenlerini ve yengesini Uluönder‘deki Ali Güven Turizm Otelcilik ve Meslek  Lisesi Uygulama Oteli‘ne yerleştirdik. Biraz daha oturduktan sonra nihayet gece yarısı bizim eve varabildik. Ahmet en son 5 sene önce gelmişti bize. Ahmet’in iPhone‘a şarj aleti bulmak için koleksiyonlarımı epey bir karıştırdık ama bulamadık. Artık nereye koyduysam, çok alakasız bir zamanda ortaya çıkmasını beklemeye başladım bile. O yorgunlukla bir de oturup Real Madrid Barcelona muhabbeti yaptık Ahmet’le. Sonra ben uyuyakalmışım. Uykumda da epey sayıklamışım diyor Ahmet.

Ertesi sabah 9’da uyanıp yarım saat sonra evden çıktık. Önce otele gidip Yağızları aldık. Sonra tramvaya binip dün sözleştiğimiz eve doğru yürümeye başladık. Bir süre sonra evi gezdirecek olan adam, ev sahibi değil emlakçı, geldi. Evi gezdik. Beğendik, beğenmediğimiz tarafları da oldu. Ama genel olarak olumlu bir kanı oluştu. Ancak ev ile ilgili ciddi bir sıkıntı vardı, o da evin iskanı henüz alınmamıştı. Emlakçı en fazla üç hafta içerisinde çıkacağını söylüyordu. Aile, Yağız’ı burada bırakıp Azerbaycan’a döneceği için iskan meselesi ciddi bir sorundu. İleride oluşabilecek bir sıkıntıyı Yağız’ın hem yaşı hem de tecrübesizliği sebebiyle halledebilme şansı yoktu.

Saat öğlene doğru yaklaştığında son fiyatı ve işin olurunu konuşması için topu Azerbaycan’daki Ercan amcaya attık. Biz de Kahve Ateşi‘ne oturup beklemeye başladık. Bu esnada Ahmet’in kuzeni Gonzales Onur‘dan falan bahsettik, epey güldük. Azerileri ve Azerbaycan’ı konuştuk falan. Saat 1’e doğru ben okula gitmek üzere yanlarından ayrıldım.

Saat 4’te okuldaki işim bitince yine buluşmak üzere bu sefer söz konusu 1+1 eve gittim. Bu ev, Aytaç Caddesi’ndeki fırın ve caminin arasındaki sokaktaki standart bir 1+1 evdi. Genişce sayılırdı. İki yanı da açıktı ve güneş alıyordu. Ön kısmında bir camı caddeye bakıyordu. Tek duvar tipi bir mutfak diğer emsallerinde olduğu üzere evin giriş kısmındaydı. Banyo da cadde tarafında konuşlandırıldığından güneşin eve girebilmesi için banyo kapısına iki buzlu cam takılmıştı. Odalardan birinde ilk bakışta kullanışsız havası veren bir gömme vardı ancak çok iyi bir tasarımla buranın da avantaja dönüştürülebileceği kesindi.

Neyse, eve vardığımda herhalde kendi aralarında sözleşmiş olacaklar, bana evi satın almaktan vazgeçtiklerini söyleyip şaka yaptılar. Ben de hiç bozuntuya vermeyip “Tamam o halde, haydi yurt bulalım” dedim. Sonra Ahmet, işin aslını anlatıp bu iskan meselesi yüzünden biraz tedirgin olduklarından bahsetti. Ev sahibinin teklifi ve razı olduğu fiyat şuydu: 66 bin liralık evi 60 bin liraya satacak, paranın 55 bin liralık kısmı satışta ödenecek, geri kalan kısmı da iskan çıktıktan sonra ödencekti. Yani bir nevi teminattı bu. Ayrıca satışta, tapuda herhangi bir masrafımız da olmayacaktı. Emlakçıya komisyon vs. de ödemeyecektik. Bu makul bir anlaşmaydı. Önce bir notere gidip bu sözleşme için onayı olabilir mi diye sorduk. Ancak noterde fikir aldığımız bir vatandaş bize bunun çok da mantıklı olmayan ve riskli bir anlaşma olduğunu söyledi. Bunun üzerinde sabırlar iyice tükendi ve Ercan amca da bize bu iş uzayacağını ve gidip yurtla görüşüp anlaşmamızı söyledi. Yolda giderken de Eskişehir’deki bir yatırımın cazipliğine dayanamamış olacak ki evin ada ve parsel numarasını istedi. Bu numaraları emlakçıdan alıp ilettim. Eskişehir’den bulduğumuz bir bağlantı sayesinde evin durumunu sordurduk. Ancak aldığımız yanıt şaşırttı bizi: İskana henüz başvurulmamıştı bile!

Emlakçının önünde olduğumuz halde kaldırıma çöküp kaldık yorgunluktan. İşler iyice sarpa sardı anlayacağınız. İki gündür bir cümle aile efradının bizleri “iki günde ev alınmaz” diye uyardığını hatırladım o dakikalarda. Alınmaz mıydı lan yoksa?

Ümitlerin tükenip sinirlerin bozulduğu o son anda ev sahibine son bir teklif yapmak üzere bu sefer emlakçıya arattık ev sahibini. Ve oldu! Lan bir anda yüzümüzde çiçekler açtı 🙂 Ev sahibine satışa 50 bin lira, iskan çıktıktan sonra 10 bin lira vermek üzere anlaştık. Herhangi bir masrafımız da olmayacaktı yine. Hemen bu gazla emlakçıyla ön satış sözleşmesi benzeri bir anlaşma yaptık. Kaporo olarak 500 lira bırakacaktık. Emlakçı sözleşmeyi hazırlamaya başladı. Satış için anlaştığımız fiyatı sordu bize. 60 bin lira diyince adamın gözleri büyüdü “Nasıl ya? Olamaz” dedi. İşte o an sevgili okur, işte o an içimden “Aha işte bu iş şimdi oldu, hem de kârlı bir iş oldu” dedim. Emlakçı bize inanamayıp ev sahibini bir daha aradı ve bu fiyatı teyit etti. Anlaşmayı imzaladık. Ben de şahit olarak imzaladım 🙂

Sonra kafamız rahat, gönlümüz hoş, yine yemek yemek üzere dün gittiğimiz Sağlık Pide‘ye gittik. Yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Gece yarısına İstanbul’a bilet almış olan Yağız, ablası ve annesini Eskişehir’de gezdirmeye başladık. Espark, Adalar, İki Eylül, Hamamyolu derken tramvaya binip bir de Kent Park‘a götürdük. Birkaç gün önce hep beraber oturduğumuz Rosa Luna isimli mekana gittik yine. Rosa Luna’nın anlamı üzerine tartıştık. Ahmet “Gül Bahçesi” anlamına geldiğini söyledi. Ben de İtalyanca “Kırmızı Ay” demek olduğunu iddia ettim. Şimdi kontrol ettim ve ben haklı çıktım.

Burada yine epey bir sohbetten sonra saat 10.30 civarında Yağız, Yelenda ve İlksen teyzeyi otogara bırakıp biz de eve gelmek üzere tramvaya bindik. Eve geldik, yemek yedik ve yattık.

İki günümüz, yürüdüğümüz kilometrelerce yol, terleyip attığımız litrelerce sıvı, içtiklerimiz, yediklerimiz o gece hepimizin rüyalarına girdi. Ama en kârlı da ben çıktım. Yepyeni, on numara insanlarla tanıştım. Ahmet’le çok uzun bir süre sonra uzun uzun muhabbet edebildik.

Eğer bir gün siz de ev alacak olursanız bana da haber verin sevgili okur 🙂

Bilim Etiği Kitaplarım

Bugün 8 Mart sevgili okur. Yazıya başlamadan önce tüm kadınlarımızın bu temsili gününü kutlarım. En azından 8 Mart günü kadınların şiddet görmediği bir dünyayı da çok samimi olarak arzu ediyorum. Hayvanlığı bırakın lan dünya insanları, kadına ve çocuklara şiddet uygulamaktan vazgeçin.

32698531Neyse, geleyim yazının asıl konusuna. Bu sene yüksek lisansın zorunlu derslerinden olan ve her dönem açıldığı için mezun olmadan önce zaman kısıtlaması olmadan almak zorunda olduğumuz bir ders olan Bilim Etiği dersini aldım sevgili okur. Bu dersin bir geçme harf notu vs. olmasına rağmen, not olarak ortamalaya katılmıyor, bu yönüyle de garip bir ders.

Neyse, geçen hafta derse gittiğimi şu yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. Geçen haftadan hocamızın okunacak kitaplar listesinde belirttiği kitapları tedarik etmekle geçti bu haftam.

Bu hafta başında önceliği olan tüm kitapları da temin ettim. Önce Adalar‘daki İnsancıl Kitabevi‘ne gittim. Orada hocanın listeye yazdığı hiç bir kitabı bulamadım. Ancak Jules Verne‘nin Meteor Avı‘nı görünce dayanamayıp aldım. Dediğim gibi bu kitabın dersle bir alakası yok. Bu kitabı taaa yıllar önce yazdığım şu yazımda belirttiğim Jules Verne hayranlığımdan dolayı aldım. (Bu arada o yazı da bloga yazdığım ilk yazılardandır.)

Adalar’da avcumu yaladıktan sonra Reşadiye Camii karşısındaki ucuz dönercilerin tam arasındaki küçük bir dükkan olan Bilim Teknik Kitabevi‘ne gittim. Burada George Basalla‘nın “Teknolojinin Evrimi” isimli kitabını buldum ve aldım.

Ertesi gün geçen dönem bu dersi alan Alper ve Merve‘den de yine ders kapsamında ilerleyen haftalarda kullanacağımız David Resnik‘in “Bilim Etiği” kitabını aldım. Bu kitabın asıl sahibi Nesimi Hocama da sevgiler.

Son olarak Carl Sagan‘ın “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” isimli kitabını Ankara’dan Emre Abi yolladı. Kendisi de bizim bölümden mezundur ve benimle birlikte aynı dersi alıyor. Zaten sınıfta üç çevre mühendisi varız: ben, Emre Abi ve Gonca.

58960813Şimdi bu kitaplardan Carl Sagan’ın kitabı biraz öyküleştirilerek yazılmış. Dolayısı ile okunması rahat oluyor. Kitabın yazarı, Önsöz ve Sunuş’ta belirtildiğine göre dünyada bu konudaki en değerli bilim insanlarından birisiymiş. 450 sayfalık bu tuğlayı kaç günde okurum bilmiyorum. Ama şu an için fena gitmiyor 🙂 Yazar size sorular soruyor, örnekler veriyor, sizi de yanına alıp yanlışı göstermeye ya da sizin aklınızda yanlış olanın ne olduğunu sordurmaya çalışıyor. Başarılı.

Teknolojinin Evrimi ise daha çok bir makale tadında kaleme alınmış. Altbaşlıklar yine kendi içerisinde başlıklara ayrılmış ve diğer kitaptan farklı olarak yer yer görsellerle desteklenmiş. Hızlıca göz attığım bu kitapda yazar anladığım kadarıyla durumu anlatıp yorumu okuyucuya bırakmış. Kitap 300 sayfa.

Bu kitaplardan David Resnik’in Bilim Etiği kitabı hariç hepsi Tübitak Popüler Bilim Kitapları serisinden çıkmış kitaplar. Dolayısı ile fiyatları da uçuk değil. Bakalım bu dönem bu dersin sonunda bu kitaplar bana ne katacak sevgili okur. Merakla bekliyorum.

Telefonu Yukarıdan Tutarak Resim Çekme

İlker’de space’sinde benzer bir konuya parmak basmış, hazır dedim aklıma gelmişken ben de yazayım. Bu arada bu yazıyı hazırlarken ufak çaplı bir  web taraması yaptım, oralardan bulduğum bilgileri de ekleyeceğim. Efendim, özellikle arkadaşlık sitelerinde çok görülür dediğim tarzda fotoğraflar. Eskişehir’deysiniz özellikle Adalar Migros civarında ve Üniversite Caddesi üzerinde sanki Üniversite’den geliyorlarmış gibiyken görebilirsiniz emoları. Aslına bakarsanız büyük bir çoğunluğu henüz orta öğretimdedir ve dersaneye gidiyordur. En azında ben üniversiteliymiş gibi takılan ama Final dersanesinden çıkan pek çoğunu gördüm:) Şimdiden söyleyeyim, ben bu tarzı, bu tarzla dinlenen müziği ve muhabbetlerini sevmiyorum. Emo kelime anlamı olarak İngilizce Emotional (Duygusal, acıklı)’dan türemiştir. Mutsuzluk, melankoli ve yalnız olma durumdur. Özellikle son dönemde birbiri ardına patlayan Emo grupları (Bullet For My Valentine, Negative, My Chemical Romance, Hellogoodbye, Tokio Hotel, Fall Out Boy, A.F.I.,) sayesinde ve özellikle müzik dergileri ( Dream Dergi (Neredeyse her sayında Tokio Hotel bir şeyleri veriyor), Blue Jean)sayesinde popüler oldu. Aslında her tarzı (Gothic, Black Metal, Punk vb.) olduğu gibi gerçekten bu tarzı da yaşayan insanlar var kanımca. Ve bu adamlar bı tarzı sırf hava olsun diye, farklı olalalım diye yaşamıyorlar. İşte zaten ayırma noktası burası. Örnek verecek olursak bir gerçek black metal sever, asla şöyle düşünmez, düşünmemeli; “Ulan yoldan geçerken herkes bana bakmalı, kızlar beni göstermeli.” Şimdi şu Adalar Emo’larından birini çevirip sorun bakalım, neyi savunuyor, kendini neye daha yakın hissediyor. Asla kesin bir cevap alamazsınız. Bazıları metalciyim der, bazıları kafamıza göre yaşıyoruz der, bazıları rockçıyım der, bazıları gothic takılıyorum der ama sorsanız Epica’dan başka da grup bile bilmez. Hatta onu bile belki 🙂 Erkeklerin amacı, yani benim Eskişehir’de gördüklerim, hatun düşürmektir. Yani hatun zaten hayattan vazgeçmiştir ya o yüzden bzı şeyler daha kolay olur diye düşünürler. Şimdi sevgili okurlar, sakın şöyle düşünmeyin “Ulan bu Mesut, kendini ne gözüyle görüyor ki milleti eleştiriyor?”. Benim buraya yazdıklarım kendi tespit ettiğim çarpıklıklar. Tabii ki herkesin kişisel zevki beni alakadar edemez ama yaşı daha 14-15 olan bir kızın yüzünde ağır bir makyaj, 3-4 tane piercing ile dolaşmasına gerçekten acıyorum. Kızlarda genelde tip şu şekildedir; yüz ifadesi yoldan geçen herkesin tecavüzüne uğramış yada tüm gece un çuvalı taşımış gibidir. Bayık bayık bakar (Loser modeli). İntihar edecek gibi durur ama onda o popo yoktur, ama öyle görünmek zorundadır. Ayakkabı olarak kesinlikle Converse giyerler. Kesinlikle, çünkü Converse teknik olarak ucuzluğun ve basitliğin simgesidir. (Basitliği tamamda, ucuzluğu fikri saçma bence). Üzerlerinde siyah yada çok uçuk bir renkte (sarı, mor, yeşil, kırmızı ?) renke etek yahut annemin sofra bezi desenli diye tabir ettiği (damalı), giydiğinizde kıçınıza yapışan bir pantolon vardır. Bu son zamanlarda öne çıktı, fileli ve filesinin birkaç yeri kopuk olan bir çoraplar giyerler. Bir yerlerinden zincir sallanır. Yani bunun ne tarafta olduğunun bir önemi yoktur. Üstlerinde onlara göre süper baskılı, genelde benim tarafta olanlara göre (ki böyle diyerek müzik faşisti oluyorum herhalde 🙂 ) boktan bir t-shirt yada bluz vardır. İşte bu bluz olayı çok önemli, zira bluzun göğüslerin üst kısımlarını göstermesi, onları birbirine yakın tutması önemlidir. Yani böyle yaparak daha çekici olduklarını düşünüyorar. Saçları muhakkak ya benim tecavüz modeli dediğim modelde (kabartılmış ve sanki kafaya sonradan eklenmiş gibi) yada tek gözlerini kapatacak şekildedir. Az önce de dediğim gibi ağır bir makyajları ve bol sayıda piercingleri vardır. Ne kadar çok piercing, o kadar çok hava. Vucütların görünmeyen kısımlarında tatoo’ları, dikkat edin dövme değil İngilizce olunca daha kuul oluyor:), vardır. Neden görüneyen kısımlarında? Olur da annesi babası görürse ağzına s.çacağı için. Lan aslında geri dönüp okudum da etek kısmı hariç erkek emoların da giyim şekli aynı be:) Kanımca kızları biseksüel oluyorlar. Ben bizzat pek çoğunu “elele” (yanlış yazdım ama böyle yazmak hoşuma gidiyor), dudak dudağa gördüm. Genelde boyları 1.60 civarıdır, ancak ben bir tane uzun olanını da gördüm. Eskişehir’de takılan Emo erkeklerden bir kısmı da dombilidir. Ha aklıma gelmişken, kesinlikle bileklik takarlar. Alkol içmeyi hava atmak sanarlar, daha küçücük yaşlarında bile sigara içerler, özellikle kızlar. Ama bir birada asfaltı öptüklerini bizzat gören arkadaşlarım anlattılar. Gerizekalılar, bağıra bağıra ot, hap muhabbeti yaparlar. O an bir sivil polisin duyup ta “Gelin size bi içerelim hapı” diye tutup götürme ihtimalini düşünemezler. Ha bir de konuşmaları “Tiki Dili + Kıro Dili + İngilizce” karışımıdır. Şu örnek cümleleri kaynağından direkt vermek istiyorum;
 
– hihihihi süfe nahn her bh süfe e ama o arkdaki çnta pempe pempe zrtmış hihihihi
– ne jkı yaaa ajko ne dio o hatun
– oii fasla tabdım<3
– ayhhh çoqhh dadnu ben öpebilirmiim 1 kere
– aaaaaaaaaaa tacıı tanıommbı yerdenn askıma ben heduee ettım jok yakısıyo bebeımeee mjxxx sfym senıı emojukummmmm
 
Bir site de gördüm hoşuma gitti bu tabir; “Metal kültürüyle punk çöplüğü arasında sıkışmış garibanlardır” 🙂 Bu yüzden bazı baba metal gruplarının melankolik parçalarını dinleyip o grubu da kendilerinden sayarlar. Bir de Emo’luk Gothic’lik le karıştırılmalı, Gothic kültür; bir tarihi olan, bir alt yapısı olan ve içerisinde barındırdığı herşeyin bir anlamının olduğu bir tarzdır, Ne yazık ki bu tarz da Emo’luk gibi ayağa düşmüştür. Aslında yazık yani, birkaç sene sonra bunlar da bir yerinden tutunup metalciyiz diye evrim geçirecekler. Üniversiteyi kazanıp ortam ablası olacaklar. Abaza tombililer de benzar şekillerde sürme çekmeye devam edecek, bir süre sonra da babaları görünce dayak yiyip bırakacaklar. Eskişehir’de beniz sürekli Migros tarafında gördüğüm belli başlı tipler var; mesela şöyle uzun boylu sarı kısa saçlı bir kız var ve muhakkak yanında kısa boylu zincirli ve sırtında klasik gitarıyla dolaşan kızın elini tutarak dolaşır. Sonra saçlarının ucunu sarıya boyayıp iki gözünü de kapatan, ancak önünü göremediğinden kafasına bastırıyorlarmış gibi alttan görmeye çalışarak yürüyen bir dombilli erkek var. Aslında iyi oluyorlar, takılacak bir şey buluyoruz. Bu noktaya kadar okuduysanız teşekkür ederim, hadi bir de yorum yazın 🙂