Tag Archives: Afyon

Yoğun Bir Dönem Daha Başlıyor

Valla yaz bitti artık. Sonbaharın ilk ayı bile neredeyse bitti. İki üç gün sonra açılacak okullar. Ben de geçtiğimiz pazartesi günü ders seçimimi yaptım. Lan zaten ders seçimi dediysem almam gereken iki tane seçmeli ders vardı. Onları aldım. Bir de lisanstayken almak isteyip de bir türlü alamadığım Rusça I dersi vardı. Onu da aldım 🙂 Böylece güzel bir ders programım oldu.

ÇEV 524: Kirleticilerin Ekotoksikolojik Riskleri
ÇEV543: Deney Laboratuvarlarının Akreditasyon Süreci
RUS255: Rusça I

Bu hafta arazi çalışmalarımız başladı. Haftaya da devam edecek. Gidilecek 48 tane köy, alınacak onlarca numune, ziyaret edilecek 20’ye yakın istasyon bizi bekliyor sevgili okur. Kilometrelerce yol yapacağız. Lan sadece bu yol hikayelerini yazsam, başlı başına bir blog açmış olurum. Bu zorlu süreç önümüzdeki hafta perşembe günü bitecek, cuma günü de Afyon‘a gideceğiz topladığımız örneklerin bir kısmını ilgili yere vermek üzere.

Dün Galatasaray‘ımızın maçını izledik Alper, Volkan ve Sercan‘la birlikte. Üzüldük evet, ama takımımızla yine gurur duyduk lan. Helal olsun bize.

Sevalciğimiz mezuniyet yolunda koşar adım ilerliyor. Önceki gün staj işlemlerini halledebilmek için buraya geldi. Özleşmişiz epey, hasret giderdik. Geriye özlediğim bir Merve kaldı. Onu da yakın zamanda göreceğim.

Veda ederken sizleri sekiz buçuk dakikalık harika bir müzikle bırakıyorum. Play‘e basın ve siz diğer bir yandan işlerinizi yapmaya devam edin. Zira bu müziği çok iyi biliyorsunuz. Belki de hatırlamış olacaksınız, bu müzikleri duyduğunuz o komik sahneler gelecek aklınıza. Bana teşekkür edeceksiniz.

Bir Doğum Günüm Böyle Geçti

Malum dün doğum günümdü sevgili okur.

Yıllar geçtikçe insanın doğum günlerinden olan beklentisi giderek azalıyor, belki sen de bunun farkındasındır. Dün de aynen öyle oldu. Çok bir şey beklediğim bir gün değildi. Zaten pek bir şey de olmadı. Ama en nihayetinde güzel bir gündü, dostlarla hep birlikte olduk.

Sabahtan Alper ve Betül‘le buluşup iki haftadır devam eden arazi çalışmalarımızı bitirmek üzere Kırka tarafına gittik. Örnek alınacak kuyulardan örnekleri aldıktan sonra Ovacık Köyü‘ne bağlı İnlice Mahallesi‘nde oturan muhtar Arif amcamıza ziyarete gittik. Bahçede oturup adam başı üç bardak çay içtik. Bir ara Arif amca bahçeye dadanan gelinciği vurmak üzere tüfeğine falan davrandı, çok da dua ettik ama bir şey olmadı.

Buradan sonra iki haftadır topladığımız tüm numuneleri teslim etmek üzere Afyon‘a doğru yola çıktık. Yol, bol müzik ve bol sohbetle geçti. Afyon’da önce ortak çalıştığımız hocanın laboratuvarına gittik. Örneklerimizi bırakıp boş kapları toparlayıp arabaya yükledik ve bu sefer şehir merkezine doğru yola çıktık.

Şu yazımdan hatırlayacağınız kazığı yediğimizden dolayı bu sefer doğrudan Afium‘a gittik. Burada bir süre mağazaları gezip tişörtlere falan baktık. Ya güzel tişört bulamadık, ya da uçuk fiyatlara dudak büktük. Vay be. Sonra da ayıptır söylemesi Sbarro‘ya geçtik. Alper ve ben kendimize birer Mega Menü söyledik. Betül de 2 kişilik pizza aldı. Hepsini karıştırıp yedik. Deliler gibi doyduk.

Sonra Betül’ün TEMA‘dan bir arkadaşı olan Doktor Yusuf’la buluştuk. Daha sonra da şehir merkezine geri döndük. Burada bir mevlevihane vardı: Sultan Divanı Mevlevihane Müzesi. Burayı gezdik biraz. Sonra eski bir hamamdan dönüştürülmüş bir kültür sanat evine gittik. Burada da oyalandıktan sonra, birer meyveli soda, üç litre de soğuk su alıp Eskişehir’e doğru yola çıktık.

Eskişehir’e saat 18.30 civarında girdik. Aşağı yukarı 1 saat kadar laboratuvardaki analiz işlemleri sürdü. Sonra ben bizimkilerle vedalaşıp Hera‘ya doğru koşar adım yürümeye başladım. Hera’ya geldiğimde Yağız, Volkan ve Togay‘ın beni beklediğini gördüm. Biraz muhabbet ettik. Birer çay içtik. Sonra da kalkıp Peyote‘ye doğru hareket ettik. Peyote’yi çaldığı müziklerden hiçbir şey anlamadığım için pek sevemesem de şu an için, Mert‘le de orada buluşacağımız için kalkıp gittik. Şu yazımda anlatmıştım Mert’in diploma hikayesini. Diplomasını bu sabah gelip almış, artık mezun olmuştu.

Peyote’de çok güldük. Volkan ve Togay’ın şakaları bizi kırdı geçirdi. Zavallı Yağız’ın gülmekten karnı sızladı. Ah çocuk! Şakalar o kadar komikti yani. Saat ilerledi, Togay ve Yağız kalktı gittiler. Biz de Volkan’la Mert’i bekledik.

Yarım saat kadar sonra Mert geldi. Mert’i epey özlemiştim. Oturduk, konuştuk epey. Daha sonra Mert’in kuzeni Alper ve arkadaşı Eda da bize katıldılar. Ancak ben birkaç dakika sonra kalktım, zira artık iki haftanın yorgunluğu bitirmişti beni.

Eve geldiğimde saat 10’u geçmişti. Çok bir şey yapamadım. Canım epey sıkılıyordu. Oturdum tek tek facebook’tan doğum günümü kutlayan dostlara, değerli insanlara cevap yazdım. Her cevap yazdığım kişi de aklıma o kişiyle ilgili bir anım geldi. Pek bir mutlu oldum. Ve işte doğum günümün en mutlu anları da bunlardı. Afyon’dan dönerken bir yer görmüştüm tam da güneş batarken. Derbent Köyü‘nün girişindeki durağa konulmuş ahşap bir banktı bu. Güneş batarken son ışıkları bu banka değiyordu. Lan dedim içimden, genelde kendimle lanlı lunlu konuşurum, keşke insan her akşam gelse bu banka otursa, dedim. Yaşlanmaz valla insan, diye de ekledim kendime.

Benim kendime yaptırdığım tişört

Doğum günümde kendime bir hediye verdim. Uzun süredir arayıp da bulamadığım, en son olarak kendim yaptırdığım bir tişört bu. In Flames‘in Trigger videosunda Anders’in giydiği tişört. Yaz olduğu için siyahı tercih etmedim yalnız. Evet, doğum günüm kutlu olsun.

Anders’in klipte giydiği tişört

Bundan önceki son dört yılın doğum günü yazılarına bakmak isteyenler aşağıdaki linklere tıklayabilirler:

2011 yılı yazısı
2010 yılı yazısı
2009 yılı yazısı
2008 yılı yazısı (yayın tarihine bakmayın. Diğer blogdan aktardığım için öyle görünüyor)

Nasıl Yoruldum Lan Öyle: Mert’i Mezun Etmek

Mübarek 11 ayların sonuna gelirken sevgili okur, özellikle bu son haftanın acayip bir yoğunlukla geçtiğini ifade etmek istedim sana. Bu hafta pazartesi günü Merve‘nin ve Mert‘in diploma işleri için koşturduk. Merve’nin diplomasını aldık ama Mert’in diplomayı alamadık.

Merve diplomasının yanında lise diploması ile kalan diğer vesikalık fotoğraflarını aldı. Fen Fakültesi böyle yapıyor çünkü. Peki neden Mühendislik Mimarlık Fakültesi lise diplomamızı vermiyor? Kalan fotoğrafları vermek şöyle dursun, üstüne bir de 5-6 tane fotoğraf daha istiyor? Neden bunu yapıyor? Bu arada pazartesi günü Fen Fakültesi Öğrenci İşleri‘ni şikayet edecektim. Saat 11.47‘de koştura koştura gittiğimiz Öğrenci İşleri kapalıydı. Ve sırf bu 13 dakikalık yemeğe erken gitme iş güzarlığı yüzünden biz tam 1.5 saat bekledik!

Salı günü alerjim baş gösterdiği için araziye gidemedim. Ama sabah 10’dan akşam 8’e kadar okuldaydım. Alper ve Betül‘ün araziden gelmesini bekledikten sonra Alper’le birlikte arazi aracımızı tepeden tırnağa yıkadık, temizledik. Ayrıca gün içinde dönemlik proje raporumuz için gerekli bazı tabloları hazırladım. Bir önceki günden kısmen tamamladığım Mert’in mezuniyet kağıtlarını akşama doğru tamamladım. Gittim danışmanına, staj komisyonuna ve bölüm başkanına onaylattım. Son olarak götürüp Öğrenci İşleri’ne teslim ettim. Bu olayın aslında benim için yeri çok büyük. Salı günü Mert’in doğum günüydü. Mert benim üniversite hayatımdaki ilk arkadaşımdır sevgili okur. Okulun ilk günü tanışmıştık Mert’le. Hazırlık sınavlarına aynı sınıflarda girmiş, sonrasında Hazırlık‘ta da aynı sınıfa düşmüştük. Bu en eski arkadaşımı, dostumu bir anlamda kendi ellerimle mezun etmenin sevincini yaşıyorum yani 🙂

Bugün de yine tarla tarla gezdik sevgili okur. Alerjim geçtiği için bugün gidebildim Alperler’le. Akşam saat 5 gibi Ayvalı Köyü‘nden yakın dostumuz Süleyman abimizin evine gittik. Sağolsun bizi çok iyi ağırladı. Akşam yine saat 18.30 civarında okula geldik. Getirdiğimiz numunelerin bir takım analizlerini yaptık okulda ve saat 19.45 civarı okuldan ayrıldık çok büyük bir yorgunlukla.

Yarın Afyon‘a gideceğiz yine. Mevsimlik aldığımız bir takım numuneleri oradaki ekibimize teslim edeceğiz ve muhtemelen yine yorgun argın döneceğiz evimize.

Bu denli yorgun olmak sizi bilmem ama bana düşünme fırsatı veriyor sevgili okur. Bazen karşıma çıkan aslı astarı olmayan dertlerin, o anlık yaratılmış sıkıntıların, sonradan düşününce ossuruktan tayyare şeyler olduğunu görüyorum. Bugün arabanın arkasında uzandım biraz. Hayatımla ilgili bazı şeyleri düşündüm. Hakikaten de böyle olduğunu gördüm lan. Vay be, dedim.

IDEA Magazine‘in Ağustos sayısı için bir yazı hazırlıyorum müzikte saplantılarla alakalı olarak. Muhtemelen bu gece, bu yazıyı yayımladıktan sonra onu da bitireceğim. Hepinize iyi geceler.

Aşağıya taa 2006 yılında Hazırlık’tayken Mert için yazdığım biyografi ödevimi aynen, tüm yazım ve gramer hatalarıyla koyuyorum. Okuyup gülesiniz diye 🙂

Tıklayın büyüsün.

Ayfon İkbal Lokantası Soygunu!

Afyon‘a gittiğinizde GİDİLMEYECEK YERLER listenize herhangi bir İkbal Lokantası‘nı da ekleyin sevgili okur.

Sucuk ekmek (Bizim yediğimizin ekmeği yarımdı)

Bir önceki yazımda Alper ile birlikte Afyonkarahisar‘a gittiğimizden bahsetmiştim sevgili okur. Alper, Ayfon’da olduğumuzdan klasik turist edasıyla “Afyon’un sucuğu meşhur, sucuk yiyelim.” dedi. Ben daha önceden Afyon’un sucuğunun gayet sıradan olduğunu ve çok da pahalı olduğunu biliyordum. Olsun madem yiyelim, dedim. Önce sucuk ekmek yiyecek bir dükkan aradık. Yok. Bulamadık. Çarşıda herhangi bir tanıdık markaya dahi rastalayamadık. Sonra Alper, Afyon’da okuyan bir arkadaşını aradı. Ondan yardım aldık. O kızın söylediği mekanı da bulamadık. Biz de ara bir sokakta gördüğümüz İkbal Lokantası’na girmiş bulunduk bir kere. Ön taraflarda bir masaya geçtik. Garson gelip ne istediğimizi sordu. Sucuk ekmek ayran alalım, dedik ikimizde. Alper siparişi verdikten sonra lavaboya gitti.

Birkaç dakika sonra yarım ekmek arasında iki parmak genişliğinde orta parmak uzunluğunda 4 parça sucuk geldi. Ortaya bir salata koydular. Ayranı istedim yeniden. Garson gitti, elinde iki tane açılmış şişe kolayla geldi. Ayran kalmamış kola verelim mi, diyip kolaları masaya koydu. Ben de, iyi madem, dedim.

Neyse, 10 dakika sonra Alper geldi. Birlikte sucuk ekmeklerimizi yedikten, kolayı da içtikten sonra ayağa kalktık. Biz ayağa kalkınca bu sefer başka bir garson gelip “Aa tatlı almayacak mısınız?” diye sordu çok baskın bir Afyon şivesiyle. Biz almayacağımızı söyledikten sonra garson bize hesabı söyledi: 30 Lira!

Yarım ekmek sucuk + kola‘nın 15 lira olduğu bir lokantaya gelmişiz meğer! Aşırı lüks, o kadar lüks ki ayranın bile kalmadığı bir lokantaya gelmişiz! Hemen yanımızdaki dört kişilik aileye dikkat etmiştim. Her biri döner yemiş, birer de kola içmişti. O garibanlara da 110 lira hesap gittiğini görünce halimize şükrettim sevgili okur.

Dolayısı ile aklın varsa Afyon’a gittiğinde şehir içinde birşey yeme. İkbal Lokantası’na uğrama. Afium diye bir yer yapmışlar Afyon’nun dışına. Git orada en azından tanınmış markaların Türkiye’nin her yerinde aynı olan fiyatlarıyla keyifli bir yemek ye. Böyle adamlara da yarım ekmek sucuk için 15 lira ödeme 🙂

Proofhead Afyonkarahisar Kalesi’nde!

Proofhead aslında geçen çarşamba Afyonkarahisar‘daydı sevgili okur.  Vakit bulup da yazamamıştım. Şimdi yazıyorum. Afyon’da olma sebebimiz iş amaçlı olduğu için öyle deliler gibi gezemedik Afyon’u, zaten gezilecek bir yeri de yok. Sadece bir yerde yemek yedik (hayatımızın en saçma yemeklerinden birisiydi) ve Afyonkarahisar Kalesi’ne çıktık. Kaleye çıkma fikri tamamen Alper‘e aitti. Aynı  günün sabahı arazide çalışmış olmanın verdiği yorgunluk da olduğu için üzerimizde bir an önce yemek yiyip kaleye dorğu yöneldik.

01 42

Aşağıdan kale bu şekilde gö

Neyse, Afyon şehir merkezinin zaten tam ortasına düşüyor kalenin yeri. Bulmakta çok da zorlanmayacaksınız. Alper’le birlikte arabanın gidebileceği son noktaya gittik. O nokta kaleye tırmanma yolunun hemen aşağısındaki Ulu Camii‘nin bahçesi oluyor. Aracı buraya park ettik. Yolun hemen başında sağ ve solda birer evliya yatıyor, Ahmet ve Mehmet. Evliyaların arasından geçip bir çeşmenin başına varıyorsunuz. Sonra son basamağı zirve olan yaklaşık 300 metrelik bir tırmanma şeridi başlıyor. Biz salaklık edip zaten susamış olarak, üstelik yanımıza da su almadan tırmanmaya başladık. Kilo problemimiz olduğundan Alper ayrı, ben ayrı kesildik yolda. Yorgunluktan yer yer bacaklarımız titredi. Ama vazgeçmedik sevgili okur.

Yaklaşık 25 dakika tırmandıktan sonra nihayet zirveye yaklaştığımızı hissetmeye başladık. Moria Madenleri‘ne girerken altından geçilen o kemer gibi bir kemerin altından geçip kalenin ilk bölümüne ulaştık. Burası surların olduğu kısımdı.

04 2703 33

Bu kadar yüksekteki bir kale ancak ve ancak gözetlemek için kullanılabilir sevgili okur. Bu kaleyi fethetmek imkansız gibi görünüyor. Buradan ne saldırı ne de savunma yapılamayacağına göre geriye bir tek bu seçenek kalıyor. Kalenin en üst kısmına çıkmak için ise vakti zamanında birebir kayadan oyularak yapıldığı çok belli olan çok küçük basamakları kullanmanız gerekiyor. Bu şekilde de yaklaşık bir 5 metre tırmanıyorsunuz.

05 2106 1507 7

Yol boyunca takip ettiğiniz basamaklar betontan yapılmış, turistik bir ölçütle yapılmış. Ancak bu iç kısımdakiler öyle değil. Kalenin iç kısmı boş. İlk kısımda halen yıkılmamış olan bir burç kubbesi duruyor. Üst kısımda ise bir Türk Bayrağı’ndan başka bir şey yok. Çok derin dikdörtgen bir oda var. Ancak buranın da içi çöplüğe dönmüş. İçerisinde bir kiraz ağacı yeşermiş. Afyon’un en yüksek tepesi olduğu ve gün boşu güneş aldığı için bu kuyunun içinde ağaç yetişmesi çok  da anormal gelmemeli.

Her yere spreylerle yazılar yazılmış. Her yerkirletilmiş, yerlerde çekirdek kabukları, meşrubat şişeleri vs var. Afyon’a adını veren bu hisarı bu kadar özenle (!) koruyan yetkilileri ve halkı bir kere de ben alkışlıyorum. Kalenin bence ne efsane yeri az önce de belirttiğim o girişte yer alan kemer. Tabiki buranın da içine sıçmış ziyaretçiler. Yazılar yazmışlar her yere. Ben eğer bu konuda yetkili bir kişi olsam bu yazıları sildirir, buraya bir ışıklandırma vs yaptırıdım. Kalenin merdivenlerinde ışıklandırma yok. Gece olunca fener ışığında tırmanmanız lazım.

İniş çıkışın aksine çok daha hızlı oluyor. Bana mı öyle geldi yoksa 5 dakika da mı indik tame emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var ki o da inişte çok az enerji harcıyorsunuz ve hızlı oluyor.

Afyonkarahisar’da iyi ki bu kale varmış sevgili okur. Bu kale de olmasaymış başka bir şey olmazmış. Kaleye çıkarken yanınıza mutlaka birkaç şişe su alın. Zaten çıkana kadar bitirirsiniz hepsini. Yolda da su satan çocuklar var ama belirli bir yükseklikten sonra, siz iyice susadıktan sonra, bu çocukları bulamazsınız.

09 6

Alper’le bunca yıllık arkadaşlığımız boyunca ilk defa yalnız başımıza takıldığımız bir gün oldu. Hayatımızın en saçma yemeğini birlikte yiyip, şimdiye kadar tırmandığımız en yüksek kalesine tırmandık. Saat 19.30 gibi de yola çıktık Eskişehir’e doğru.

İzmir Petkim Teknik Gezisi

Bir süre önce bölümdeki özellikle 3. ve 4. sınıftaki arkadaşların isteği ile İzmir Aliağa‘da yer alan Petkim Petrokimya A.Ş.‘ne teknik gezi talebinde bulunduk. Sağolsun onlar da talebimizi geri çevirmediler ve bize 22 Aralık Perşembe günü saat 13.30’da randevu verdiler.

Okulda yaptığımız toplantıda çoğunluk gezinin günü birlik yapılmasını isteyince biz de ona göre planımızı programımızı yapıp tüm evrak işlerini hallettik. Buna göre Perşembe saat 00.30’da Yunusemre Kampüsü önünden hareket edecek, sabah 07.00’de İzmir’de olacak. Saat 12.00’ye kadar serbest zaman verecek, 12’de Petkim’e dorğu hareket edecektik. Petkim’de işimiz bitince de geri İzmir’e dönüp gece yarısına kadar serbest zaman verecektik. Böylece gece yarısı İzmir’den hareket edip cuma sabahı 07.00 civarında Eskişehir’de olacaktık. Bu süper bir plandı. Ancak elbetteki planladığımız gibi gitmedi herşey.

Geziden bir gün önce okuldan arayıp verdiğimiz planın geçersiz olduğunu, bizi götürecek otobüsün cuma saat 02.00’de başka bir görevi olduğunu yani saat 01.00’de Eskişehir’de olmamız gerektiğini söylediler. Bunun üzerine ben de okulun Ulaştırma Birimi‘ne gidip detaylı bilgi aldım.

Özellikle bu zamanlarda yoğunluğun çok fazla olduğunu, bizi İzmir’e götürecek otobüsün de şu anda İstanbul’dan geldiğini, bizi Eskişehir’e bıraktıktan sonra tekrar yola gideceğini söylediler. Bu durumda otobüsün Aliağa’dan çıktıktan sonra tekrar İzmir’e dönmesinin mantıksız olduğunu çünkü yetişebilmek için İzmir’den saat 18.00’de çıkması gerektiğini söylediler. Aliağa’dan çıkıp gelirken Bursa üzerinden geçtiklerini, istersek Bursa’da otogar civarındaki alışveriş merkezlerinde bir süre vakit geçirebileceğimizi, yoksa otobüsün doğrudan Eskişehir’e geleceğini söylediler. Bunun dışında bir rota olamayacağını söylediler. Durum böyle olunca bizim acele edip 15 gün önceden verdiğimiz planın da programın da bir geçerliliği kalmadı. Ben de mecburen tamam dedim.

Neyse, perşembe gününün ilk saatlerinde Yunusemre Kampüsü’nüm önünde toplandık. Volkan da gelecekti ancak son anda gelmekten vazgeçti. Alper ile ben çıktık gittik kampüse. Saat 00.30 civarında otobüsümüz geldi. Toplam da 27 kişi olarak hareket ettik İzmir’e doğru. Ancak şu çok garipti ki bizden bu geziyi yapmamızı talep eden arkadaşlarımızın çoğu gelmemişti. Bunda elbette son dakika ortaya çıkan telafi vb durumların etkisi olduğunu biliyorum. Neyse, son dakika iptallerini saymazsak zaten 30 kişilik liste bildirdiğimizden çok sıkıntı çıkmadı.

Yolculuk güzel başladı. Hiçbir problem çıkmadı. Gittik önce Afyon‘da durduk. Bir süre sonra bu durduğumuz tesisin, Kolaylı Tesisleri, daha önce bir kere Volkan‘la Antalya’ya giderken, bir kere de Alper‘le Afyon’a gittiğimizde durduğumuz tesis olduğunun farkına vardım.

Yol boyunca şakalar, komiklikler biribirini izledi. Ezgi, Latife ve Gülşah‘a takıldım. Levent‘e asıldım, Orcan‘a nanik yaptım, Alper’e dil çıkardım. Acayiplikler oldu. yani.

Sonra bir yerde bir uyumuşum ki uyandığımda İzmir’de idim. Salaklaşmış bir halde uyanıp Alper’le birlikte Levent’in ardına takıldım. Dayımı aradım, ulaşamadım. Levent’le sahil boyunca ilerledik. Arkamı dönüp bir de baktım ki bizim kızlar da bizi izliyor 🙂

Alper

Neyse gezdik, dolandık, dolaştık, nihayet bize katılan gruptan Yetkin, sahilde bir yer gördüğünü, full kahvaltının 9 lira olduğunu, grup indirimi de olduğunu, sınırsız da çay olduğunu söyleyince, geri sahil kenarına döndük. Mekanın adı Sunset‘di galiba. Oturduk kısa aralıklarla diğer arkadaşlarımız da bize katıldı. Aşağı yukarı 20 kişi kadardık. Kahvaltımızı yapıp yaklaşık 1 saat kadar burada oyalandıktan sonra kimdi bilmiyorum, belki Yetkin’di, belki de Oğuz Beygo‘ydu, birisi Karşıyaka‘ya gitme teklifinde bulundu. Dayımı bir daha arayıp ulaşamayınca bu teklif çok mantıklı geldi 🙂

Hep beraber hareket edip yürüme mesafesindeki limana gittik. Burada bir Kent Kart alıp 1.75 TL değerindeki “transatlantik ücretini” 20 kişi için yüklettik. Transatlantiğe çok uzun süredir binmiyordum. Binince yine içimden “gemilerde talim var, bahriyeli yarim var” şarkısını söyledim. Süperdi. Alper’le sağlıklı yaşama inanıp birer de karışık meyve suyu içtik.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Karşıyaka’ya ulaştık. Hemen inip caddeyi geçerek Alper’in hadi binelim lan dediği aracın yaşlı ve engelliler için olduğunu farkettik. Neyse, limanın hemen karşısındaki caddeye dalıp yürümeye başladık.

ex Aflliction ve ben

Bir süre yürüdükten sonra karşıdan eski Affliction, yeni Pitch Black Process üyeleri Kerem ve Emrah‘ın geldiklerini gördüm. Togay bana Karşıyaka’da yaşadıklarını söylemişti. Aslına bakarsanız emin olamadım. Çok da emin olamadan Emrah’ın sırtına dokunup “Abi Affliction Emrah mısın?” dedim. Doğrudur, dedi. Hemen ayaküstü muhabbet ettik. Sağolsunlar, gördüğüm kadarıyla alçakgönüllü adamlar ikisi de. Hızlıca muhabbet edip, kendilerinin yeni grupla bir turne planları olduğunu öğrendim. Adamları uzun süre tutmadım. Sağolsun Alper de bir fotoğrafımızı çekti hatıra olaraktan sonra ayrıldık.

Karşıyaka'ya gelen ekip

Aynı caddenin sonuna gelince yağmur yağmaya başladı. Pek güzel oldu yağmur altında hızlı hızlı yürümek. Yağmur hemen dindi. Biz de limanın sağ tarafında bulunan bir heykelin yanında doğru yürüdük. Oralarda da biraz takılıp fotoğraf motoğraf çektirip yine limana döndük. Bu sefer Konak yönünde hareket edecek olan bir “gemiye” bindik. Bu gemide çok eğlendik. Oğuz Beygo martılarla şov yaptı. Oğuz amca vardı bir de bizim aile dostumuz. Onunla konuştum. Alper’le falan epey güldük eğlendik gemide. Nihayet hareket ettik. Bir süre sonra da Konak’a geldik. Yıllar önce bir kere geldiğim bu meydana yıllar sonra yine geldim. Meydandaki kulenin, caminin fotoğraflarını çektik. Güvercinlere arpa marpa attık. Sonra da yine ilerleyip kıyıda bir alışveriş merkezine gittik. Ama sadece tuvalet için. Burada işimizi halledip hemen otobüsle buluşacağımız yere geldik.

Saat geldi ve otobüse bindik. Yolda da iki arkadaşımızı alıp Aliağa’ya doğru yola çıktık. Yolda gene ben uyumuşum. O kısımlar çok bulanık. Yanlışlıkla önce liman girişinden girdik Petkim’e. Sonra rotayı düzeltip doğru kapıdan girip doğru yere geldik.

En büyük ortağı Azeriler olan bu firmanın girişinde Türkçe ve Azerice olarak Hoş Geldiniz yazıyor. Güvenlik acayip sıkı. Hepimizin kimliklerini kontrol edip daha önceden yolladığımız katılımcı listesi ile karşılaştırdılar. Daha sonra içeri alıp önce 25 dakikalık bir gene sunum yaptılar. Ardından da Çevre Yönetim biriminden bir çevre mühendisi bize şirketin çevre yönetim anlaşıyışı hakkında bilgiler verdi. Sorularımızı yanıtladılar ve saha gezisi başladı.

Petkim çok büyük bir alana kurulu sevgili okur. Otobüsümüze binip önce gezeceğimiz yere gittik. Burada önce atıksu arıtma tesisini gördük. Adamların çok ciddi yağ problemi var. Ancak dediklerine göre yağı ve gresi çok iyi arıtıyorlarmış. Ama KOİ değerleri daima çok yüksek oluyormuş.

Artıma tesisini dolaşıp yakma tesisine gittik. Burası elbetteki İzaydaş‘tan küçük bir yerdi. Kullandığı alan da daha azdı dolayısı ile. Şimdi burada teknik detaylara girmeyeceğim.

Yakma tesisini de gördükten sonra vedalaşıp dönüş yolculuğuna başladık. Ancak acayip acıkmıştık. Yemek için durmayı planladığımız hiçbir yerde duramadık. Uygun bir yer bulamadık. Aradan 1.5 saat geçtikten sonra artık iyice sabrım tükenmişti. Neyse ki Soma‘da uygun bir yer görüp hemen yanaştık. 25 kişi pide kebap salonundan içeri girince iş yeri sahibi mutlu oldu 🙂 Alper’le ben  kıymalı, bir kuşbaşılı pide aldık. Bir de sağolsun Latife’nin yiyemediklerini yedik. İki de ayran içtik 🙂 Salata malata derken 13 lira kadar hesap ödedik. İyice doyup otobüse bindik.

Otobüse binmeden önce şoförlerle rotamızdaki küçük bir değişiklik için bir istişare de bulunduk ama olumsuz yanıt aldık. Otobüse binip yarım kalan filmi bitirdik. Sonunda trene birşey olmadı ve treni durdurabildiler.

Ondan sonra gece çok acayip geçti yolda. Hiçbir yerde durmadan Eskişehir’e geldik. Yol boyunca olanlar yer yer komik, yer yer garip, yer yer şiddet doluydu. Yarı uykulu, yarı uyanık, yarı acayiptim yani. Güzel bir geri dönüş yoluydu. Kimse sorun çıkarmadı. Herkes uyumluydu, herkese çok teşekkür ederim bundan dolayı.

Otobüs Bursa yolu üzerinden gelirken Batıkent yol ayrımında Çamlıca‘da oturduğunu öğrendiğim arkadaşım Serhat‘la ben indik.  Ben kendi evime, Serhat da kendi evine doğru yollandık.

Afyon’a Gittik

Alper görünmese de ekibimiz buydu

Salı günü Afyon Kocatepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü‘nden bir hocaya bir takım su, toprak ve pancar numuneleri götürmek üzere Afyon‘a gitmemiz gerekti sevgili okur.

Yola Alper, Merve, Betül ve ben olarak çıktık. Altımızda şu an markasını hatırlayamadığım Çin Malı, full donanımlı, 1600 motor ve lpg’li bir minibüs vardı. Bu Çinliler’e helal olsun dedim. Neden dedim? Arabada süper bir konsol var. Burada dokunmatik LCD ekran var. Navigasyon

LCD Ekran

var, geri vitese geçince bu ekranda arkayı görebiliyorsunuz. Ancak bu Çinli arkadaşımızın sıkıntısı gaza basınca gitmemesi 🙂 Yani bunda lpg’nin de etkisi var ama arabanın kalitesizliği de en büyük etken. Zira bu minibüsün (baya bildiğiniz kasalı minibüs) sıfırı 20 bin lira imiş 🙂

Saat 10.00’da bizim okuldan hareket ettik. Hava mükemmeldi. Sorunsuz bir şekilde başladı yolculuğumuz. Saat 10.35 civarında Seyitgazi‘ye geldik. Seyitgazi ilçe merkezi gözüme bir kasabadan farksız geldi. Çok küçük bir yermiş burası. Biraz daha ilerleyip saat 1100’de Kırka‘ya geldik. Burası Dünya’nın bor merkezi denilebilecek bir belde. Zira Boraks Tesisleri bu beldeye kurulmuş. Bunun etkisiyle de zenginleşmiş burası. Seyitgazi’den daha büyük geldi gözüme.

Saat 11.25’de Afyon il sınırına girmeden hemen önce ormanlık iki alanın ortasındaki geniş yemyeşil bir düzlükten geçtik. Aklıma Moria‘dan çıkan Yüzük Kardeşliği’nin koşuşturduğu o düzlük geldi. Mükemmel bir yerdi burası. Buraya ölmezsek ileride pikniğe gelip kamp yapmaya karar verdik Alper’le.

Yaklaşık 10 dakika sonra yıllar önce ailemle geldiğim Gazlıgöl‘den geçtik. Buranın çehresi çok değişmiş, sanki güneyde bir tatil beldesinden geçiyormuşuz gibi hissettim.

Fakülte Binası

Saat tam 12.00’de Afyon Kocatepe Üniversitesi Ahmet Necdet Sezer Kampüsü‘ne vardık. Burada beklediğimiz misafirperverliği göremedik. Hesapta olmayan işler yapmak zorunda kaldık. Getirdiğimiz tüm numuneleri 2 kat yukarı taşıdık bir de o açlıkla 🙂 Bu esnada Fen Edebiyat Fakültesi’nin tüm kızları Alper’e baktılar. Alper’i kestiler. Bana kimse bakmadı. Beni kimse kesmedi.

Laburatuvarda çalışırken

Saat 12.30’da taşıma işi bitti. Hemen araca binip uzaklaşırken arkadan bir telefon gelince gerisin geriye dönmek zorunda kaldık o kampüse. Saat 13.15’e kadar tanımadığımız bu laboratuvarda çalışmak zorunda kaldık. Sonra gül lokumu ile uğurlandık.

Ben

Bizimkiler

Numuneler

Afium

Kampüsten yine çıkıp Afyon’a, şehir merkezine gittik. Burada Betül’ün bir arkadaşı olan Yusuf‘la buluştuk. Daha sonra Özdilek AVM‘ye gidelim dedik. Ancak buranın uzak olduğunu bilmiyorduk. Neyse en sonunda buraya da varıp gezmeye başladık. Ancak çok acıktığımızdan ve Afyon’da yiyecek çok pahalı olduğundan biz de Afium diye bir yere girip buradaki Sbarro Restorant’ına girdik. Hayatımda hiç Sbarro’dan bir şey yememiştim. Burada Alper’le 18 liraya ikili bir menü aldık. 2 Çeyrek dilim pizza, bir tabak makarna, bir tabak patates kızarması, iki tabaka salata ve iki süper lezzetli dürüm ve de iki büyük boy kola. Pizzalar gerçekten çok iyiydi. Yani çok çok iyiydi. Memnun kaldık.

Saat 14.40’da bu mekandan çıkıp Eskişehir’e doğru yola çıktık. Yolculuk heyecabla devam ederken önce gazımız bitti. Sıralı sistem bizi bezine geçirdi. Benzinimiz 2 çizgi kalmıştı. Ancak bu Çin Malı minibüsün benzin anlayışını bilmediğimizden ufaktan tereddüt yaşamaya başladık. Tam bu anda benzin tek çizgiye indi. Saat 15.30 civarın telefon çekmeyen bir düzlükte ilerlemeye devam ediyorduk. Aracın benzini bitti bitecek derken ufukta Kırka’yı gördük 🙂

Kırka’da 20 liralık gaz alıp son sürat yola devam ettik. Gelirken bizim Merve’nin eski Deftones fanı olduğunu öğrendim. Benim mp3 çalardaki Deftones’ları açtım, öff nasıl koptuk anlatamam. Zavallı Betül için de işkenceye dönüştü bu anlar 🙂

Saat 17.00 civarında geldik Eskişehir’e. Ancak işimiz yine bitmemişti. Bu sefer de kendi laboratuvarımızda bir takım işlerimiz vardı. Onları hallettik, sonra da evimize geldik.

Böyle bitti Afyon olayımız da.