Tag Archives: Amat

İhsan Oktay Anar Külliyatı

ioa00

Uzun süredir aklımdaydı paylaşmak ancak bilgisayarın başında oturunca silip gidiyordu aklımdan. İhsan Oktay Anar‘ın bütün eserlerini eski ve yeni basım olarak toplarlamış bulunuyorum sevgili okur. Bu yazıda, tamamı İletişim Yayınevi‘nden yayımlanmış olan kitaplarından bahsedeceğim. Belki başka bir yazıda da İhsan Oktay’ın OT Dergisi‘nde ve diğer başka dergilerde yayımlanan yazılarını paylaşırım.

ioa07

Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlanmış üç farklı versiyonu

ioa01

Özel Baskı Ciltli (sağda) ve Dış Kabı (solda)

Evet, yolculuğumuz 1995’te başlıyor. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandığında, herhalde o dönemin edebiyat eleştirmenleri büyük çaplı bir şok geçirmişlerdi. Zira ilk defa bir yazar fanteziyi tarihle yorumluyor, kendi kurguladığı bir paralel evrende adeta mucizeler yaratıyordu. Üstelik bunu yaparken bilimin olanca gizemini de kullanıyordu ki okuyucuların beyinlerinde şerareler ardı ardına beliriyordu. Gerçekle düşü ayıran çizgiyi neredeyse yok ediyordu.

Puslu Kıtalar Atlası, ilk yayımlandığından beri tam 22 sene geçti ve Türk Edebiyatı’nın kült eserleri arasında adını çoktan yazdırdı bile. Hatta yirminci yıl özel baskısı bile yapıldı çok güzel bir cilt ve dış kaplamalı olarak. Puslu Kıtalar, İhsan Oktay’ın yayımlanmış olan yedi romanı içerisinde en çok okunan, en çok bilinen ve ne yazık ki popüler kültüre en çok çerez yapılmaya çalışılan oldu. Oysa ki hemen her sayfasında bambaşka bir lezzet, bambaşka bir gizem ve kim bilir ucu nerelere uzanan bambaşka atıflar var. Ve çok az okuyucu kitaplardaki göndermelerin farkında.

Bu noktada bazen isyan ediyorum. Keşke, İhsan Oktay Anar, bu kitapla tıpkı Tolkien gibi, Martin gibi yepyeni bir evren kurgulasaydı ve tüm eserlerinde bu evreni kullanıp geliştirseydi. Gerçi evet, kısmen, yaptığı iş buna benziyor biraz. İkisi hariç, tüm kitaplarındaki olaylar Osmanlı döneminde geçiyor. Ancak Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman‘da Osmanlı sonrası genç Cumhuriyet dönemini anlatıyor.

ioa06

Yolculuğun bir sonraki adımı ise Kitab’ül Hiyel. 1996 yılında, “Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri” alt başlığıyla yayımlandı. Bu romanda, bir öncekinin aksine, öykülerde anlatılan icatların çizimleri de yer alıyordu. İhsan Hoca, bu çizimleri de bizzat kendisi yapmıştır. Her biri, birbirine bağlı olan öyküleri tam 94 farklı ağızdan nakletmiş, okurken bu kişilerin lakapları bile kahkaha krizine sokmaya yetmiştir okuyucuları. Mizah, İhsan Oktay’ın kitaplarında hep vardır. Bu öyküde de dozunu ustalıkla tutturmuştur. Kitap, 144 sayfa olmasına rağmen, yapılan atıfları tek tek araştırıp bulmaya kalktığınızda okuması iki üç gün sürebiliyor. Puslu Kıtalar, yola çıkmak için olmazsa olmazdır. Kitab’ül Hiyel ise yola çıkarken alınacak en leziz yolluktur.

ioa02

Efrasiyab’ın  Hikayeleri, 1998 yılında yayımlandığında, İhsan Oktay’ın üçüncü kitabı olmasının yanı sıra, Puslu Kıtalar Atlası’nda sürekli bahsedilen Efrasiyab isimli kahramanın hikayelerinin de nihayet yayımlandığı düşüncesiyle büyük heyecan yaratmıştı. Ancak, Puslu Kıtalar’da bahsedilen Efrasiyab ile kitapta bahsedilen Cezzar Dede‘nin pek de alakaları yoktu. Üstelik kitaptaki olaylar tahminen 1950-1970 arası dönemde geçiyordu. Eh, önceki kitaplardaki o tarihi ögelerle iç içe geçmiş fantastik kurguları bulamayan okurların gözünde Efrasiyab’ın Hikayeleri, en zayıf eser olarak kendine yer edindi. Ancak bu haksızlık bence. Bu kitabın benim için bir önemi de annemin de okuduğu ilk ve tek İhsan Oktay kitabı olmasıdır.

ioaefrasiyab

Efrasiyab’ın hikmetlerinden bazıları… (Resimli Roman’dan)

ioa03

Yaklaşık 7 yıllık bir aradan sonra, 2005’te, üstelik aynı yıl içinde tam dört baskı yaparak, Amat yayımlandı. Aman yarabbim o ne kitaptı öyle! Seval‘in doğum günü hediyesi olarak aldığı bu kırmızı kapaklı kitabı, evden okula, okuldan eve giderken dolmuşlarda ve otobüslerde okudum. O nasıl bir kurgu, o nasıl bir ters köşe etmektir öyle! Evet, Puslu Kıtaları bitirip başımı kaldırdığımda gözlerim sevinçle parlıyordu. Hayatımın en önemli yazarlarından birini bulmuştum ve üstelik yıl 2007 idi. Ancak Amat’ı bitirdiğimde gözlerimde oluşan parıltıyı, dehşete düşmüşlük, şaşkınlık ve hayranlığın bir karışımı olarak tanımlayabilirim. Puslu Kıtalar’dan sonra en sevdiğim ikinci kitaptır. Kitabın adında dahi bir gönderme, bir oyun var. Dahası okudukça denizcilikle ilgili bu kadar çok Osmanlıca terimi nasıl da ustalıkla kullanmış bu adam  diye mest oluyorsunuz.

ioa04

Çok bekletmemiş ve 2007’de Suskunlar‘ı patlatmış bu sefer de hoca. Eflatun rengi bir roman bu. İletişim Yayınları’nın da tek tip tasarıma geçmeden önce yayımladığı son Anar romanı. 2007’de yayımlandığında özellikle Amat’ın getirdiği başarı ve aldığı ödüller sayesinde, Suskunlar, Puslu Kıtalar’dan sonra, hocanın en çok bilinen romanı olmuş. Benim şansım, 2007’de Puslu Kıtalar’ı keşfedip bu dünyaya dalınca, karşımda okuyabileceğim bir tanesi de yeni yayımlanmış tam dört tane roman  olmasıydı. Dolayısıyla o yıl benim için İhsan Oktay Anar yılı oldu. Hayatım, düzenim, hayal gücüm ve hatta blogum bile, o dönem onun etkisine girdi. Suskunlar’ın bendeki baskılarından bir tanesini birkaç yıl sonra bir arkadaşıma hediye ettim, belki o da bu dünyaya ilgi duyar diye. Bir de unutmadan, benim İhsan Oktay Anar kitaplarım notlarla, işaretlerle ve çevirilerle doludur. Özellikle ilk eserlerini, benim kitaplardan okumak, alçak gönüllü olamayacağım, bir ayrıcalıktır 🙂 Çünkü hemen her göndermenin açıklaması vardır. Bunları bulmak, araştırmak için saatlerim ve günlerim gitti. Suskunlar, diğer tüm kitaplar arasında beni ilk defa biraz korkutan kitap oldu. Kitaptaki bir sahne, okuduğum gece rüyama girmişti hiç unutmuyorum. Tıpkı öncekiler gibi, bu kitapta da müzik ya da onun ifadesiyle musikî’ye dair tüm terminoloji Osmanlıca.

ioa05

Taa 2012’de yayımlandı Yedinci Gün. Önce İletişim Yayınları’nın yeni kapak tasarımı şaşırttı. 180 dereceyi eşit açılara bölünmüş halde gösteren çizimleri içeren kapağı ve sırtta yapılan renk değişiklikleri şahsen beni şaşırttı. İletişim, artık İhsan Oktay kitaplarını yepyeni bir seri halinde basıyordu. İtiraf edeyim Yedinci Gün, ustanın en az okuduğum kitabıdır. Ortasından dalıp bitirmeleri saymazsak baştan sonra herhalde ancak 2 defa falan okumuşumdur. Ancak burada da hoca boş durmamış, havacılığa ve bugün bile tartışılan bir takım uygulamalara merak salmış. Aşk‘ın insana neler yaptırabileceği, tüm diğer eserler arasında en iyi şekilde bence burada tarif edilmiş. Aşk, Döjira, ahh.

Vee geldik 2014’tün ilk aylarına. Galiz Kahraman yayımlandı. Hayatımın belki de en unutulmaz yılı olan 2014’te, yarısını yolda yarısını da rüyalarda okudum. “Mevcude’nin çekilmez hoppalığını” ben biraz “sevimli ve tahrik edici” bulsam da, kitaptan süzülenler yalnızca bu tahrikler değildi. İlk defa basında, sağda solda İhsan Hoca’nın bu kitabı birilerini iğnelemek, eleştirmek için yazdığı iddia edildi. Yanılmıyorsam tam da bu dönemde, İhsan Oktay’ın yazmayı bıraktığı iddia edildi. Bizler dehşete düşmüş, hocayı ikna etmek için açılan Facebook gruplarına üye olurken, neyse ki bir açıklama yaptı ve yüreklere su serpti. Galiz Kahraman’da, öykü boyunca İdris Amil Hazretleri‘ne gülüyor ve Efgan Bakara zavallısına acıyoruz. Hoca, burada ilk defa kalemi kırıyor ve haykırıyor, aşk acı çekmektir arkadaş! İlginç bir nida ile başlayan kitap bu sefer yerine oturmuş ve gülümseten, aynı nidayla bitiyor: Hüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!

ioa09

Eveeet, buraya kadar bahsettiğim tüm kitaplar hoca tarafından yazılıp yayımlanan kitaplar. Yalnızca bir tanesinde, Kitab’ül Hiyel’de kısmen de olsa görseller, çizimler görebilmiştik. İstanbul’da yapılan bir sergi haricinde, İhsan Oktay’ın karakterlerinin neye benzediği konusunda kimsenin bir çıkarımı yoktu. Herkes, “ulan keşke Uzun İhsan’ı bir görsem, Ebrehe nasıl bir tip?” diye okuyor, hayaller beyinlerin en derin kıvrımlarından akıyordu. İşte, 2015’te bomba patladı ve usta çizer İlban Ertem, Puslu Kıtalar Atlası’nı resimli roman olarak uyarladı. Ama ne uyarlamak! Her biri olağanüstü güzellikte binlerce görselle bezenmiş, 300 sayfaya yakın ve gerçek bir atlas boyutunda bir kitap! Burada İletişim Yayınları’na biraz kızgınım. Çünkü 2015’te yapılan ilk baskı ince karton kapaklı olarak yayımlandı. Aynı yılın sonlarına doğru ise ikinci baskı bu sefer kalın karton kapaklı ve ciltli olarak, daha bir güzel yayımlandı. Mecburen ikisini de almak zorunda kaldık.

Hocanın birkaç istisna dışında, hemen her kitabında kendine çaktığı bir selamı var. Bazen bizzat kendini yerleştiriyor bazen de düpedüz kendisini tarif ediyor. Her kitapta da bir meslek dalına ait detaylı bilgiler veriyor. Yani kitabın konusunda bizzat o meslek dalı yer alıyor. Şöyle ki;

Puslu Kıtalar: lağımcılık, tünel inşa işleri

Kitab’ül Hiyel: mühendislik, Makine mühendisliği

Amat: denizcilik

Suskunlar: müzik

Yedinci Gün: havacılık, mühendislik

Galiz Kahraman: kısmen aşçılık

Uzun bir yazı oldu. Umarım birilerinin işine yarar. Son olarak kitapların basım yıllarını ve bendeki kitapların baskı numaralarını içeren bir tablo ekliyorum. 3 yıl oldu hala yayımlanan bir şey yok. Müjdeli haberi de yine buradan vermek üzere, öpüyorum.

ioa08

Kitap İlk Basım Yılı Sahip Olduğum Baskılar
Eski Tasarım Baskısı Yeni Tasarım Baskısı
Puslu Kıtalar Atlası 1995 29. Baskı 54. Baskı
Kitab’ül Hiyel 1996 18. Baskı 27. Baskı
Efrasiyab’ın Hikayeleri 1998 19. Baskı 31. Baskı
Amat 2005 5. Baskı 15. Baskı
Suskunlar 2007 1. baskı 11. Baskı
Yedinci Gün 2012 —– 1. Baskı
Galiz Kahraman 2014 —– 1. Baskı
Puslu Kıtalar Atlası 20. Yıl Özel baskı 2015 Tek Baskı
Puslu Kıtalar Atlası (Resimli Roman) 2015 1. ve 2. Baskılar

Askerde Okuduğum Kitaplar – 2

Evet sevili okur, ilk kısmını şurada okuduğun yazının ikinci kısmı ile karşındayım. Buy azımızda da yine askerlik süresince okuduğum bazı kitapların mini incelemelerini okuyacaksın.

dogan_kardesimin_hikayesi_tn.jpg11. Kardeşimin Hikayesi: Askerde okuduğum ve final kısmıyla en çok şaşkına çeviren kitap herhalde buydu. Zülfü Livaneli‘nin okuduğum ilk kitabı ve öyküsü. Kurgusunu çok beğendim. Bu kitabı Eskişehirli bir arkadaşım Fatih bana hediye etmişti okumam için. Umur kitabı okuduktan sonra olayın baş kahramanını bana benzetmişti. Kitapla ilgili olarak askerdeyken yazdığım yorum şu şekilde olmuş: “30.04.2014. Fatih’in okumam için verdiği, isteksizce başlayıp bir solukta okuduğum; özellikle de son kısmı ile ağzımı açık bırakan bir kitap oldu. Zülfü Livaneli’den böyle bir eserin çıkması muazzam bir olay! Bravo! Fatih’ten kitabı hediye etmesini isteyeceğim. (…) Kitaptaki kahramanın kitaplık evini çok beğendim.” Okumaya devam et

İhsan Oktay Anar – Yedinci Gün

2007’de çıkan Suskunlar‘dan sonra tam 5 sene sürdü Yedinci Gün için bekleyişimiz. Bekleyişimiz diyorum zira İhsan Oktay Anar‘ı seven, okuyan, canı sıkıldıkça herhangi bir kitabını rastgele açıp ortasından okumaya başlayan hayran sayısı tahmin ettiğinizden çok daha fazla.

Yedinci Gün, yine klasik bir İhsan Oktay Anar düşü olmuş. İhsan Hoca, yine utanmadan sıkılmadan başrölü eline almış ve çok da iyi yapmış! Kitabın belki kaç sayfasına yüzümdeki o hayranlığı ifade eden tebessümle baktım hatırlamıyorum. Amat‘tan itibaren sürekli yükselttiği çıtayı bu kitapta aynı yerde tutmayı başarmış. Çok daha rahat yazdığını diğer kitaplardan farklı olarak çıkarabildim bu sefer. Şüphesiz bu ustalığın, erbaplığın bir amaresinden başka bir şey değildir.

Kitapta kendine ettiği onca bedduayı, hakareti okurken kahkahalar attım. Hiç bir tarih kitabının, hiç bir tarihçinin anlatamayacağı akıcılıkta bir Avrupa Tarihi‘ni bir felsefeci olan İhsan Hoca o kadar güzel anlatıyor ki kitabın son bölümünde, kitabı elinde tutan en bön insan bile bu ustalığa şapka çıkarmalıdır.

Hans-El, Gret-El, Mikael, Rafael ve Gabriel‘in adlarını okurken kendi kendime, İşte bunlar hep İhsan Oktay Anar, dedim. Suskunlar’dan alışkındık aşk hikayelerine. Bu kitapta İhsan Hoca bize bir değil iki aşk hikayesi anlatıyor. Bu kadar az sayfaya bu kadar çok şeyi nasıl sığdırabildiği de bir muamma doğrusu.

Tıklayınca “kocaman” oluyor

Biz, her kitapta yepyeni bir “ilmi” öğrendik. Puslu Kıtalar Atlası‘nda “lağımcı (tünelci)” olduk, Kitab-ül Hiyel‘de “makine mühendisi”, Amat‘ta en kaşarlısından “denizciler”, Suskunlar’da yedi düvele nam saldık “müzisyen” olduk ve bu kitap bizi artık göklere çıkardı; “pilot” olduk, havacılığı öğrendik. Öyle senede birkaç kitap yazan, hırkalı yazarlara inat, İhsan Hoca aralıklarla ama okuyucuyu doyuran; uzun süre de etkisini kaybettirmeyen kitaplar yayınlasın. Gerçek yazarlık budur. Gerçek yazarlık kaleminden dökülen her sözcüğe saatler harcamaktır bana göre.

Yukarıda da belirttiğim üzere bu kitap da klasik bir İhsan Oktay Anar romanı olmuş. Yine o Osmanlıca sözcükler, yine o hayret verici kurgu, yine o fantastik ögeler, yine o açık saçık ve bir o kadar komik anlatımlar ve yine o Osmanlı Devri! Kitabın geçtiği dönemler 2. Abdülhamit‘in İstibdat Dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yılları bu arada. Yazılan her sözcüğün, girilen her şifrenin, okunan her duanın, edilen her bedduanın bir anlamı olduğu, ileride okuyacaklarımızla ilintili olduğu bir kurgu var yine. “Yedi Uyurlar” efsanesini alıp “İstihbarat Dairesi” memurları yapmaya kim cesaret edebilir? Üstelik yanlarındaki o köpek detayını bile es geçmeden.

Bugün bile halen tartıştığımız savaş, barış, ölmek, şehit olmak kavramlarını fantastik bir öyküye koymak kimin aklına gelirdi ki? Kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri, üstelik adı “Yedinci Gün” olan bir kitapta söylemeye kim cesaret edebilirdi ki?

Dojira‘ya olan aşkıyla İhsan Sait, bu hayatta benim, hatta sensin sevgili okur. Dojira belki çok uzaklarda, ama ona kavuşma isteğinin gözümüzü kör ettiği o anın iğrençliğini, biz söylemeye çekinirken, İhsan Hoca kendi adını verdiği karakteriyle anlatabilecek kadar açık ve çekincesiz.

Ortalama bir insan tipi yaratıyor önce: Bulgur pilavı, kuru fasülye, turşu yiyen. Sonra bu adamı ulusun kurtuluşu ilan ediyor, tehlikeli bir şeyler sezmiş olacak ki bu adama “Reis-i cumhur” olma hakkından vazgeçeceğine dair kağıt imzalatıyor. İhsan Oktay Anar okuyucuları, bu ilginç çıkışlara hiç şaşırmıyorlar. Bembeyaz vücutlu kadınları kaba saba adamlara aşık ettirdiği zamanları tebessümle okuyoruz.

Kitabın pek çok blogda şimdiden yorumları, incelemeleri ve bin bir türlü eleştirisi şu anda mevcut. Rahatlıkla söyleyebiliyorum ki beklentilerimi karşılayan bir kitap oldu. Sonu en azından benim beklediğim şekilde bitti. Ortalama 40. sayfadan sonra zaten akıp gidiyor kitap. Bıçak gibi kesiliyor olay akışları, ama hoca bunun altyapısını belki 20 sayfa önceden verdiği için hiç abes gelmiyor insana.

“Suskunlar”ı bitirdiğimde İhsan Oktay Anar’ın ustalık eseridir demiştik. Yedinci Gün, bu ünvanı korumaya devam ediyor bana göre. İhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!

İhsan Oktay Anar – Amat

Amat

Amat

Uzun süre önce okumuştum; yazmak bugüne kısmetmiş 🙂 Bu kitap, Suskunlar‘dan daha çok sardı beni. Daha çok sevdim bunu. Sebebi benim bu tür savaş içeren romanları ve filmleri sevmem. Yazarın ilk romanını da bu yüzden sevmiştim ya.
Neyse bu kitaba dönecek olursak, esrarengiz bir biçimde denize açılan Amat adındaki bir gemide yaşanan yine esrarengiz olayları anlatıyor. Kitabın en başından beri en gizemli karakter “Kaptan Diyavol Paşa Efendimiz“. Aynı zamanda bir de koca reis var ki akıllara zarar! Kırbaç Süleyman. Benim gördüğüm kadarıyla İhsan Anar, karakterleri mükemmel bir şekilde tasvirlemiş ve layığıyla yerine koymuş olay kurgusunda. Yani tarza yabancı olanlar, birden bire ortaya çıkıveren, sanki ağızdan kaçmışçasına cümlede bitiveren karakterleri öykü ilerledikçe birbirine bağlamaya başlayacak ve kendilerini son sayfasına kadar merak uyandıran bir romanın içinde bulacaklar.
Kitap denizcilik terimleri ile dolu. İşin süper kısmı o terimlerin taa Osmanlı zamanındaki versiyonları ile. Yani bu ilk başta rahatsız edici gibi görünse de hiç öyle değil. Belki ben hayran olduğum için bana öyle gelmiyordur. Bence bu durum okuyucu üzerindeki etkiyi arttırıyor.

Burada düşündüm de devamını yazmamaya karar verdim. Zira az önce bu kitap hakkında yazılmış bir bilimsel makale buldum. Bu da kitabın hayli baba bir kitap olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Okuyun derim kesinlikle. Teşekkürler İhsan Oktay Anar! Kitaptan okurken altını çizdiğim iki cümle ile şimdilik sonlanıyor yazı:

Kavasifü’l melanet ve’l habaset

Ruhunu Diabolus’a sat!

NOT: Sevgili okur, bu yazıya aklıma bir şeyler geldikçe ekleyeceğim.  O yüzden bilerek bitirmiyorum yazıyı.

Güzel Bir Doğum Günü Daha :)

Geçen sene yazdığım şu yazımı tekrar okudum az önce. Duygulandım 🙂 Malumunuz 19 Temmuz günleri benim için 21 senedir doğum günü adı altında özel bir statüye sahiptir. Bu sene de güzel bir doğum günü geçirdim. Ayrıca bu seneki doğum günüm, kutlanma rekoru kırdı. Birazdan üşenmeyip herkesin adını yazacağım teşekkür etmek için. Muhtemelen çok mubarek bir kişiliğe sahibim ki doğum günüm Miraç Kandili gibi bir güne denk geldi. Ayrıca nasıl kötü bir şanstır ki her sene 19 Temmuz’u Fenerbahçeliler Günü (19 Temmuz = 19 07) olarak kutluyorlar. Bir Galatasaraylı olarak kendimden utanıyorum lan. Ayrıca 20 Temmuz 1969‘da Ay’a ilk defa ayak basıldığını düşünürsek doğum günüm böyle süper bir günün arefesi olarak daha az süper bir gün oluyor. Şaşılacak şekilde Temmuz 19, yılın tam 200. günü 🙂 Süper bak, küsüratı sevmem zaten. Ve belki de bugünün en süper yanı bugün tüm kapalı mekânlarda sigara yasağı başladı, he he he 🙂 Neyse sağolsun pek çok eş dost aradı. Bazı ekonomik durumu iyi olanlar ise paraya kıydı ve beni sevindirdiler. Bu hediyeler arasında, dediğime bakmayın 4 tane, iki tane CD var. Birisi Sagopa Kajmer‘in Şarkı Koleksiyoncusu toplaması. Diğeri ise gördüğümde acayip sevindiğim Barış Manço‘nun 1966’da Fransa’da çıkardığı Kızılcıklar Oldu mu? (Bien fait pour toi) plağının CD’ye basılmış hali. Tam koleksiyonluk, 4 parça içeren bir CD bu. Diğer hediyem ise son günlerde takip edenlerin hatırlayacağı üzere fanı olduğum yazar İhsan Oktay Anar‘ın Amat isimli romanı. Ve son hediyem ise bana acayip bir mutluluk yaşatan mini baterim 🙂

Üstten görünüş

Üstten görünüş

Önden Görünüş

Önden görünüş

Şimdi yazımı doğum günümü kutlayan herkesin adını yazarak bitireyim. Neden isim yazıyorum, zira bunu istatiksel bir olay olarak düşünün. Yazının başında verdiğim linkten de görebileceğiniz üzere, hedefim her sene doğum günümü kutlayan insan sayısını arttırmak. Hadi bakalım. Kutlayan tüm eş dost;

Merve, Cansu, Burcu, Sercan, Ayşe Mutlu, Seval, Didem, Deniz (merve), Emre, Serkan Abi, Murat Abi, Aygün, Özgür, Mert, İlker, Türker, Özgün, Volkan, Ergin (çevre), Özgür (karakedi), Onur, Ergin, Erman, Ahmet, Nuray, Ali Emre, Pelin, Alper, Tuğba, Yakup, Key B, Oğuz, Burak, Rabike, Erdal, Hasan, Özden, Deniz, Tuğçe, Sevinç, Koray, Cihan.

Renkler sadece tanışıklığımızın kaynağı ile ilgilidir. Lütfen fazla önemsemeyiniz. Bunu bilhassa ileride bu yazıyı okuduğumda işimi kolaylaştırmak için yaptım. Şunu farkettim ki liste uzadıkça keyfim yerine geliyor, neşem artıyor 🙂 Belki unuttuğum birileri vardır. Lütfen bağışlasınlar beni. Doğum günü pastası olarak Peki‘nin hazır pastasındaki tek bir mumu üfledim. Olsun be, canım sağolsun 🙂