Tag Archives: ankara

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Reklamlar

Proofhead Ankara’da!

Peki neden? Bunca işin gücün arasında Ankara‘da ne işin var Proofhead? Çünkü çalıştığım Bakanlık burada bir eğitim düzenledi. Daha önce hiç yapmazdı, Ankara’da eğitim düzenlemezdi. En azından böyle üç günlük bir eğitim hiç olmadı. Bu bir ilk. Bana denk gelen bir ilk…

Ankara’da olmaktan memnun muyum? Burada olmazsam, nerede olmak zorunda kalacağımı bildiğim için memnunum. Neden bilmiyorum, Ankara benim korktuğum; sokaklarında gezerken içimin sızladığı bir şehir. Bu histen kurtulamıyorum. Şehir huzursuz ediyor o yüzden.

Salı günü trene bindiğimde bir süredir grup olarak yaşadığımız eski sevgiliyle karşılaşma korkumu yendiğimi gördüm fark ettim. Yanıma oturan kişi hemen uyumaya başlayınca, ben de trende bulduğum dergiyi ilk satırından son satırına dek okudum. Aralıksız müzik dinledim. Ankara Garı’na girip üç beş adım atmıştım ki eğitimde birlikte konaklayacağım arkadaşım ve adaşım, Mesut’u gördüm garda. Meğer aynı trenle gelmişiz. Mesut’la birlikte taksiye atlayıp otele geldik.

anka03

Otelin terasından Anıtkabir görünüyor

anka04

Otelin önündeki Central Park

anka05

Ankara Tıp ve Hacettepe

Otel, Kızılay‘a çok yakın, yürüme mesafesinde bir yerde, Bera Hotel. Güzel, mütevazi bir hotel. En güzel yanı da internetin sınırsız, ücretsiz  ve her yerde çekiyor olması. Üstelik odalar da bir de lan kablosu var, doğrudan kabloyla bağlanabiliyorsunuz. Harika lan! (LAN’lı espri yaptım.)

Saat 18.30 civarında otele geldik ve yerleştik. Akşam yemeğinden sonra odaya çıktık. Mesut’un söylediğine göre yaklaşık 2.5-3 saat bilgisayar başında kalmışım. O süre içerisinde bir mahkeme savunması hazırladım. Sonra gece yarısı uyuduk.

Bugün, yani salı günü, eğitimin başlama saatinden hemen önce, dün gece yazdıklarımı iş yerine yolladım. Daha sonra eğitim başladı. Konu, kimyasallar ve bunların sınıflandırılması, etiketlendirilmesine ilişkin hususlardı. Mesleki detayları anlatmıyorum.

anka01Akşam ders bittikten sonra epey vaktimiz olduğunu fark ettik ve Kızılay’a gittik. Burada sürekli uğradığım iki plakçı, üç tane de sahaf ve kitapçı var. Bunlara gittim yine. Jules Verne koleksiyonuma eksik birkaç parça bulup aldım. Bu arada, Jules Verne’nin eserlerinden oluşan, Alfa Yayınlarından çıkan, sekiz kitaplık yeni bir seri yayımlandığını gördüm: Olağanüstü Yolculuklar. Lanet olsun ki, bir süre sonra, en azından İthaki serisini tamamladıktan anka02sonra, bu seriyi de almak zorunda kalacağım. Ben bu yeni yayın evine söverken sağ olsun, bu dakikalarda Mesut adaşım, bana eşlik etti. Bu gezintiden sonra otele döndük ve ben yeni bir savunma yazısı hazırladım. Savunma yazısı, dünküne çok benzediği için daha az vaktimi aldı. Yemeğe yalnız indim. Yemekte, Balıkesir’den muhteşem bir insanla tanıştım. Aralıksız üç saat muhabbet ettik. Sonra izin isteyip odaya çıktım ve bu yazıyı yazmaya başladım.

Ankara’da işim cuma günü bitecek. Dolayısıyla epey vaktim var. Umarım eğitimler biraz daha çabuk biter de planlarımı gerçekleştirebilirim. Yeni planlarda, yeni olaylarda  görüşmek üzere sevgili okur.

Proofhead Hırvatistan’daydı!

01
Aslında gezi kategorisindeki yazıları çok fazla geciktirmek hem benim hem de okuyucu için sevimsiz oluyor. Yazıya asıl tadı veren detayları unutuyorum zamanla. Ancak geçen cumartesi yaşanan katliamdan sonra bilgisayarı bile açmak gelmedi içimden. Kaldı ki facebook’a da giremeyince iyice boş verdim.

5 Ekim Pazartesi sabahı Hırvatistan‘a gittim sevgili okur. Zagreb‘te Bakanlığımızın da paydaşı olduğu bir AB Projesi kapsamında, Çevre Denetimlerinin Planlanması konulu bir çalıştaya katıldım.

Pazartesi günü 12.15 treniyle Ankara‘ya gittik. Burada Merve‘yle vedalaştım ve Belko Air‘e bindim Gar’ın önündeki durağından. Burada Ankara Arena‘nın hemen önünden, Türkiye Motorsiklet Federasyonu binasının karşısından yer alıyor durak. Buradan Belko Air’e bindim ve yaklaşık kırk dakika sonra Esenboğa Havalimanı‘nda İç Hatlar Terminali’ne indim. Buraya son gelişimden beri değişen hayatımı düşündüm 🙂 İç Hatlar Terminali’ne geldim çünkü Zagreb’e İstanbul aktarmalı olarak gidecektim.

Bakanlıkta görevli Hatice Hanım ile terminal girişinde buluştuk. Uçak saat 16.00’da kalkacaktı. Hava alanı içerisinde işlemleri bitirdikten sonra uçuş saatini beklemeye koyulduk ve nihayet yolcuları uçağa almaya başladılar. Uçak kalkış süresinden yaklaşık 15 dakika sonra havalandı. Ankara’dan İstanbul’a uçakla gitmek nasıl olur diye hep düşünmüşümdür. Süper oluyormuş sevgili okur. 45 dakika sürüyor yolculuk. Uçak kalktıktan sonra hostesler ikram servisine başladılar. İkram servisi bittiğinde, ekmek çarpsın yalanım varsa, pilot anons geçti: İniş için alçalmaya başlıyoruz. Çok şaşırdım bu kadar kısa sürmesine her 06şeyin. Ancak iniş için alçalmaya başlayan pilot bir süre iniş yapamadı. Muhtemelen pistte sıra gelmedi bir türlü. Marmara Denizi üzerinde bir “U” çizdik. Bunu uçağın ekranındaki rota haritasından anladım. Bu gecikme bizi giderek tedirgin etmeye başladı çünkü bağlantılı uçuşumuza kırk dakika kalmıştı. Uçak hava alanına indikten sonra uçaktan inişimiz 15 dakikayı buldu. Koşa koşa pasaport kontrolüne girdik. Burada da yanlışlıkla engelli önceliği olan sıraya girmişiz. Burada da epey vakit kaybettik. Zagreb uçağı için son çağrı anonsunu duyunca kapıya doğru koşmaya başladık. Hostesler bizi görünce içeriye “son iki yolcu da geldi” diye anons geçtiler. Uçaktaki yerimize geçtiğimizde uçak kalkış için hareket etmeye başlamıştı.

Burada beş kişilik ekibimizin diğer üç üyesi ile de tanıştık. İzmir’den Mehmet Ali Bey, Tekirdağ’dan Kaan Bey ve Edirne’den Yener Bey. Bunlar hava alanına bizden önce gelmişler ve bizim gelmemizi bekliyorlarmış sağ olsunlar. Yerlerimize geçtik ve uçak kalkış için piste girdi. Ankara uçağının aksine fazla oyalanmadan kalktık. Uçakta yine en arka koltuk denk gelince içimden gülmek geldi 🙂 Havanın batıya doğru yavaş yavaş kararmasını bulutların üzerinden izleye izleye Zagreb’e indik sevgili okur.

15

Zagreb, Hırvatistan’ın başkenti. Başkent olunca insan büyükçe bir hava alanı bekliyor. Yok lan nerede? Avrupa Birliği bayrağı ve Hırvatistan yazısını görüp bir salona giriyorsunuz. İki bankoda iki polis bekliyor pasaport kontrolü için. Aha bunları geçin, Avrupa’dasınız. Pasaport kontrolünde gri renkli hizmet pasaportundan olacak, çok bir sıkıntı yaşamadım. Polis çok fazla soru da sormadı. Gülümsedi, kaşeledi ve welcome dedi. Bu esnada arkamızda bekleyen üç kişilik bir grubu fark ettim. Ben nereden bilecektim ki bu hanımlar ertesi gün eğitimde önümüzdeki sırada oturacaklar?

20

Kuna

Burada Kaan Bey, hususi pasaportuyla ve Schengen vizesiyle giriş yaptı. Pasaport kontrolünde onu biraz beklettiler. Birkaç ilave belge daha istediler ama sonunda sıkıntı çıkmadı. Böylece nihayet çantamdaki 150 ml.lik deodorant ve tentürdiyot şişesi ile Hırvatistan’a ayak bastım. Tentürdiyot ne için mi? Şurayı okuyun. Terminalden çıkıp hemen ilk danışma ofisine girdim. Burada kalacağımız otelin yerini, nerede para dönüşümü yapacağımızı ve nereden taksi bulabileceğimizi sordum. Hırvatlar, ne kadar AB üyesi olsalar da para birimleri Euro değil, Kuna. Yanımda Euro vardı ancak Kuna yoktu haliyle. Danışmadaki kız bize değişimi hava alanında yaparsak çok zarar edeceğimizi, şehir merkezinde gerçek kur üzerinden yapmamızı söyledi. Şehir merkezine gitmenin tek yolu da taksiymiş o saatte. Ancak taksiye hava alanının önünden binmeyin, biraz yürüyüp ileriden binin dedi.

Okumaya devam et

Ankara’nın Korsan Turları

Geçtiğimiz ayın son gününde Ankara‘daydım. Bakanlık’ta bir toplantı vardı. Aynı günün sabahında Alper’le buluşup biraz sohbet ettikten sonra Konya Yolu üzerinde, Balgat’ta bulunan Ek Hizmet binasına, Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü‘ne gittim.

Bakanlığımızın bu hizmet binasına daha önce hiç gelmemiştim. Kızılay’daki ana binaya birkaç defa gitmiştim, merkezi bir yerdi, ulaşım da çok kolaydı. Sağında solunda da epey güzel yerler vardı.  O yüzden orası bana daha sevimli geliyordu. Ancak bu bina, daha çok plazaya, iş merkezine benzeyen, basık bir yerdi. Sevemedim pek.

Burada, Güven Abi‘yle karşılaştım yıllar sonra. Ayaküstü muhabbet ettik biraz. Saat 10.00 civarında toplantı başladı. Öğle yemeğinden sonra toplantının ikinci kısmı başladı. Saat üçe doğru katılımcılar, katıldıkları illerle ilgili son talimatları aldıktan sonra toplantı bitti.

Birkaç gün öncesinden itibaren, hızlı trende yerler tamamen olmuştu. Zor bela gidiş için bilet bulabilmiştim ama dönüş için tek bir bilet dahi yoktu. Trene bilet olmadığı için tek şansım otobüstü, AŞTİ idi. Hemen yakında olmasını fırsat bilip taksiye atladım ve AŞTİ’ye gitmek istediğimi söyledim. Beş dakika sonra AŞTİ’ye ulaştık, ancak yolun karşısına geçiş mümkün olmadığı için, bir beş dakika daha yolculuk yapıp karşı şeride geçtik. Burada acemiliğime geldi. AŞTİ’nin karşısında inip, biraz riske girerek bariyerlerden atlayabilirdim. Böylece taksi parasını iki katı ödemek durumunda kalmazdım. Neyse, ki iki katı olarak ödediğim para da çok değildi.

AŞTİ’ye girdim. Sırasıyla tüm firmalara sordum ve Eskişehir’e tek bir bilet dahi kalmadığını öğrendim. Ertesi günkü 1 Mayıs İşçi Bayramı tatilini bilen ama çoğunluğu işçi-emekçi olmayan kitleler, üç günlük tatile gitmeye tercih ettiğinden, tüm yönlere tüm biletler doluydu. Yakındaki illere bilet bulmak ise imkansızdı. İşte tam bu umutsuzluk içerisindeyken, onu gördüm.

Yanar dönerli kırmızı renk ceketi, kot pantolonu ve mavi renk terliklerinden taşan parmaklarıyla yanıma bir adam yaklaştı. Eskişehir’e mi, diye sordu. Hangi firma, diye sordum. 30 kişilik özel araba abi, dedi. Abi dedi babam yaşındaki adam bana. Daha önceden Ankara’dan gelip gidenler hep anlatırlardı bu korsanları. Başka bir çarem yoktu Eskişehir’e dönebilmek için. Nereden kalkıyor, dedim. Adam tek cevap vermeden hemen şu aşağıda gördüğünüz kağıt parçasının üzerine çarpılar atmaya başladı 🙂 30 lira abi, biz götürücez perona dedi. Heh, dedim, süper.

bilent Saat 15.30’a kadar bu abi tek tük, toplumun her kesiminden vatandaşı toparladı, bu çakma biletlerden yazıp verdi. Nihayet bir işaret yaptı ve kalabalık bir topluluk halinde peşine düştük. Gittik, gittik, AŞTİ’nin dışına çıktık. Yol kenarında beklemeye başladık. Korsan ya, otogar’ın içerisine giremiyor araç. Neyse, çok bekletmediler bizi, araba geldi. Yarım otobüs, 30 kişilik. Kemal Sunal‘ın Atla Gel Şaban filminde minibüse doluşan yolcular vardı hani. Aynı o sahne, doluştuk arabaya. Neyse ki o çakma biletlerin üzerine koltuk numarası yazmışlardı korsan da olsa. Herkes yerine yerleşti ve korsan kaptanımız startı verdi.

Arabada tabiki muavin yoktu. İkram mikram da yoktu. Zaten bir şey yiyecek halde de değildim, sabırsızdım, bir an önce gitmek istiyordum. Yol boyu düşündüm sevgili okur. İçim sızlaya sızlaya düşündüm: Ulan farkında olmdan bu hızlı trene ne alışmışız be! Resmen ağırıma gidiyordu fazladan 1.5 saat yolculuk yapmak!

Polatlı’yı çıktık 1,5 saatte. Sivrihisar’a 10-15 kilometre kala Nasrettin Hoca Dinlenme Tesisleri‘ne girdik. Genelde daha az kurumsal firmalar, küçük tur firmaları ve korsan otobüsçüler mesafeye, süreye bakmaksızın bu tesise molaya girerler. Burada çalışan ve Sivrihisar’dan tanıdığım bir arkadaşımın dediğine göre, buraya otobüs ya da minibüsle gelip yolcu getiren kaptan şoförler, korsan dahi olsalar, bedava yemek yiyebiliyorlarmış. O yüzden Ankara’dan dandik bir firmayla Eskişehir’e dönüyorsanız %99 burada mola vereceksiniz demektir.

eskNeyse, akşam saat yediye doğru Eskişehir’e girdik. Burada da tabiki otogara giremedi araba. Otogarın arka kısmında durdu. Burada kaçak göçek indik ve bir iki dakika içerisinde adam bastı gitti.

Bu işin cezası çok yüksek. Yolda polis durdurunca hem yolcuya hem de şoföre ceza kesiliyor. Haydi bakalım 🙂 Peki suçlu kim burada? Fırsatçılar mı? Yoksa talebi görüp arzı boşveren otobüs firmaları mı? Yoksa evine, işine gitmeye çalışan vatandaş mı? Tabiki otobüs firmaları! Seferlerinin doluluğunu öngöremeyip, ek sefer koymayan, sonra da para kazanamıyoruz diye ağlayan otobüs firmaları. Hızlı trene yolcu kaptırdıkları kesin. Ancak bu dezavantaja rağmen, kendileri adına tek bir olumlu adım atmayan da yine onlar. Otogardaki korsan firmaları, simsarları görmüyorlar mı? Bir ek sefer koymak ne kadar imkansız olabilir ki? Ankara’dan Eskişehir’e gidip geliyorsanız muhakkak başınıza gelmiştir ve gelecektik bu durum. Ona göre tüm biletlerinizi mümkün olan en erken zamanlarda almakta fayda var. Yapabileceğiniz tek şey bu.

Neyse, bu da böyle bir tecrübeydi benim içim sevgili okur.

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

vinoİzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

1287x929_vodafone_logo.jpgÖner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olur da birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

supernatural.jpgSupernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

332385_2Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

IMG_20140912_152024.jpgEKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.

Bu Aralar Hayatım Şu Şekilde Akıyor

Sevgili okur, nihayet şu kaza bela işlerini yavaş yavaş atlattım. Kardeşim eve çıktı ve durumu da giderek iyileşiyor.

Geçenlerde Ankara‘dan aldığım bir kitaba, Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘ne doyuyorum bu ara. Doyuyorum, çünkü gerçekten leziz bir kitap. Kitaptan vakit buldukça işlerimi de yapıyorum. Dün Eskişehir’de epey bir işim vardı mesela, o yüzden çok koşturmacalı bir gün yaşadım.

77 parçalı bir hediye hazırlıyorum, onun için bir çerçeve yaptırdım. Daha sonra Esnaf Sarayı‘ndan alınacak bir kaç ıvır zıvır vardı onları aldım. Tüm bu işleri yaparken sağolsun Alper ve Burçin‘i de benim de sürükledim. Alper’le uzun, ciddi ve geleceğe yönelik konuşmalar yaptık kendi hayatlarımızla alakalı olarak. Geçenler de şu yazıda gösterdiğim bir batarya vardı hani, şişmişti. Dün işte gittim, “ORIGINAL” markalı orijinal olmayan bir batarya aldım 10 liraya. Uzun zamandır DVD kapağı bastırmıyordum, dün dört tane bastırdım. Bir de Mustafa‘nın sıra arkadaşı ile buluştum. Lise 1 ders notu fotokopi çektirdik 🙂 Sonra’da Orbay ile buluşup tam bir saatte eve geldik. Sonra başka bir iş için yine dışarı çıktık. Saat gece 01.00’de geldim eve.

Yazının bundan sonraki kısımlarında birer cümle ile de olsa bütün arkadaşlarımın neler yaptıklarından bahsedeceğim. Bu hafta vize haftası olduğu için hiçbiriyle görüşemedim. Volkan, bu ara iyi maşallah. Karides tava yapmıştı geçen günlerde hatta. Yanda görüyorsunuz. Alper, yeni grubu Efendi Band ile yeni bir kayıt olayına girdi. Bugün yarın, Youtube‘a yüklerler, ben de paylaşırım. Togay da aynı şekilde yepyeni bir grupla çok sert işler yapıyor. Dün, yeni çıkaracakları EP’den üç şarkı dinledim. Vay be, dedim. Cuma gecesi de bir kere vay be demiştim. Yağızhan‘ın bu hafta vizeleri var. Ender‘in kurduğu yeni grupta ikisi ve hatta Japon asıllı davulcuları Onur‘u da sayarsak üçü, acayip işler peşinden gidiyorlar. Onun da kokusu yakında çıkacak merak etmeyin, epey şaşıracağız. Savaşalp, harıl harıl ders çalışıyor, vizelere hazırlanıyor. Ders notu yolladım epeyce. Sercan, Turizm Jandarması oldu. Plajda yapıyor askerliğini. Koray ise İstanbul’da. Keyfi yerinde, tam da olmasını beklediğimiz gibi süper rahat bir askerlik yapıyor. İkisine de buradan sevgilerimi yolluyorum.

Dün Alper’le konuşurken de söyledim. Deftones‘un her şarkısı sevişme soundtrack’i olarak kullanılabilir. Change ve  Diamond Eyes’ı ne zaman dinlesem acayip bir moda giriyorum örneğin. Ey Deftones, sevmeye, sevilmeye, sevişmeye ne kadar da uygunsun!

Cuma gecesi çok iyi bir geceydi bu arada. Vay be, dedim diye yukarıya yazmıştım hani. İşte bu vay be’nin haricinde geceye Savaş Abi‘nin yaptığı iki krallık damgasını vurdu. Bunlardan biri şu: Spectrasonics Omnisphere VST’si saniyede 880 kb hızla benim olmaya başladı 🙂 6 çift katmalı disklik bu muhteşem VST’ye Savaş abi sayesinde sahip oluyorum.

Son olarak, tezgahlı daire testere alacağım sevgili okur. Fiyat araştırmalarım devam ediyor. Bizim işlerde bu alete çok ciddi ihtiyaç oluyor. Bu aleti de aldıktan sonra herhalde ihtiyacım olan tüm aletleri almış olacağım. Marka ve model önerilerinizi bekliyorum.

Yazıya fotoşopun gücü isimli şu güzide çalışma ile son veriyorum.

Tek Günlük Ankara Çilesi

Yazının başlığından yazının tamamında ne okuyacağınıza dair herhalde fikriniz olmuştur sevgili okur.

Aday memurluk olayının son aşaması olan “Tamamlayıcı Eğitim Sınavı” için 81 ilden yaklaşık 450 kişi 31 Ekim Perşembe Ankara Macunköy‘deki İller Bankası Sosyal Tesisleri’ne çağrıldık. Hepimiz 2012-1 atamaları ile atanan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı personelleri idik ve Bakanlığın yayımladığı 60 sayfalık ders notlarından sınav olacaktık.

Sınav perşembe sabahı saat 10’da olacağı için Çarşamba akşamı Ankara’ya gitmeye karar verdik. Bizim kurumda toplamda üç aday memuruz: Ben, Şemre ve Sinem. Çarşamba günü mesai çıkışına az bir zaman kala Bilecik’ten Metro Turizm ile Eskişehir Otogar‘ına geçtik. Şansımıza Otogar’a gidişimizden yaklaşık 5 dakika sonra otobüse binmiştik Bilecik’te. Eskişehir Otogar’da indikten sonra ilk değil ama ikinci tramvayı yakalıp doğruca Çarşı‘ya geçtik.

Eskişehir’de bilen bilir, Adalar‘daki Sağlık Pide‘yi. Eskişehir’de yaşadığım zamanlarda sıkça giderdik. Şemre’yle Sinem’i de götürdüm oraya. Giderken çok gizli barların çok gizli yan masalarından geçtik. Sağlık Pide’de karnımızı doyurduktan sonra bir hamleyle çabucak tren garına geçtik.

Image Hosted by ImageShack.us

Trenimiz saat 19.00’da hareket ediyordu. Biz bindikten çok kısa bir süre sonra hareket etti. Hızlı trende karşılıklı koltuklara denk geldik. Şemre sağolsun o şekilde almış biletleri. Cam kenarında yalnız oturdum ben. Diğer ikisi de yan yana oturdular. Sonradan gelip yanıma oturan kıza, yol boyunca Sinem baktı baktı güldü.

Image Hosted by ImageShack.us

Tren yolculuğu çok iyi geçti. Yarın gireceğimiz sınavın notlarına göz gezdirdik. Aynı işi Bilecik’ten Eskişehir’e gelene kadar zaten yapmış oldukları için Sinem ve Şemre bir süre sonra sıkılıp bıraktılar. Ben tam notları okumayı bitirmiştim ki Ankara’ya indik.

Hijyenik olmayan el kurutucusu, çok daha hijyenik olan turnike üstü peçete sistemiyle değiştirilmiş

Sinem’in kalacağı yer, ertesi gün sınava gireceğimiz İller Bankası Sosyal Tesisleri’ndeki misafirhane idi. Burada Afyon’dan arkadaşımız Sanem ablayla kalacaktılar. Tren Garı’ndan çıkıp önce metroya bindik. Macunköy İstasyonu‘nda inip bir taksi çağırdık. Bulunduğumuz noktadan gideceğimiz yer aslında 2 km.den biraz daha uzaktı. Ancak hem saat geç olduğu hem de epey yorulduğumuz için taksi çağırdık. Taksi zırt diye geldi, bizi pırr diye aldı, zınk diye indirdi sosyal tesislerde.

Sinem’i bıraktığımızda saat 22.00’ye geliyordu. Fazla oyalanmadan Emre’nin Keçiören Etlik’teki evine gitmek üzere ıssız bir otobüs durağında beklemeye başladık. Sağolsun oradaki bir benzinlikte rastladığımız birisi bıraktı durağa bizi. Biraz geçmişti ki beklediğimiz otobüs geldi ve atladık. Eskişehir’dekinin aksine Ankara’da para ile binilen otobüsler varmış. Ne güzel dedim. Eskiden Eskişehir’de de vardı. Bu otobüsle yaklaşık 25 dakikalık bir yolculukla Kızılay’a geldik.

Image Hosted by ImageShack.usAkşam saatlerinde Kızılay gerçekten harika oluyormuş. Kimileri aksini söylese de işportada cidden apayrı bir lezzet var sevgili okur. Kayıt dışı ekonominin o dayanılmaz çekiciliğine kendimizi kaptırdık ve Şemre bir çanta aldı. Ben ise Eifel Kulesi şeklindeki bir zımbırtıyı almamak için kendimi zor ikna ettim.

Kızılay’da çok oyalanamadan bu sefer Meşrutiyet Caddesi‘ne yöneldik. Burada bir durakta otobüs beklemeye başladık. Durakta bulunan bir direğe güzel bir şekil çizdim ve adımı yazdım, derken otobüs geldi yine. Yaklaşık 10 dakika beklemiştik oysa 🙂 Otobüse bindik, şansımıza oturacak yer de vardı. Tam yarım saat sürdü yolculuğumuz Keçiören’e, Şemre’lerin mahalleye varmamız. Yol boyunca yanımda çok sert bakışlarla camdan dışarıyı seyredip, Sincanlı Mustafa dinleyen arkadaşa baktım göz ucuyla. Aşırı sert bir abiydi, tespihi de vardı.

Şemreler’in mahallede inince bu sefer Şemreler’in evi tahmin etme oyununa başladım. Saat zaten 23’ü geçmişti. Erdal Emlak’ı dönünce ikinci değil üçüncü apartman, dedim. Yanıldım. Dördüncü apartmanmış.

Sağolsun Şemre’nin annesi ve babası o geç saate rağmen bizi beklemişlerdi. Hızlıca bir yemek yedikten sonra çay içtik. Sonra biraz daha ders notlarına baktık, hiçbir şey anlamayınca uyumaya karar verdik. Gece saat 01.00 civarında uyudum. Gece de hiç rüya görmedim, midem bulanmadı.

Ancak sabah 06.30’da acayip bir karın ağrısı ve bulantı ile uyandım. Bu tedirginlik bulantısı idi. 25 yıllık tarihimin aktif olarak en az 16 senesini öğrencilikle geçirmeme rağmen şu sınav illeti bitmiyordu sevgili okur. Bu karın ağrısı da işte o karın ağrısıydı.

Sabah çok hafif bir kahvaltı yapıp saat 07.00’yi biraz geçe yola çıktık. Zira cehennemin dibine gidecektik. Gittik durağa beklemeye başladık. Ankara’da süper bir uygulama başlamış. Bulunduğunuz her durağın bir numarası var. Bu numarayı ve beklediğiniz otobüsün numarasını otobüs işletmelerinin internet uygulamasına giriyorsunuz ve beklediğiniz otobüsün bulunduğunuz durağa kaç dakika sonra geleceğini söylüyor. İki defa denedim, ikisi de bire bir tuttu lan!

Kızılay’a binen otobüse bindik. Sabah trafiğine takıldığımız için Ulus‘da inip Metro’ya binmeye karar verdik. Süper bir karar vermişiz. Zira inip Metro’ya binip Macunköy durağında indiğimizde saat tam 08.30’du. Bir önceki gün yorgunluktan göze alamadığımız yolu, bu sefer yürüyelim dedik. Zira taksiyle gitsek 3 dakikaya gidecektik ve 1.5 saat orada sınavı bekleyecektik.

Yürümeye başladık. Epey bir yürüdükten sonra tesislere geldik ve halen 1 saatimiz vardı sınav için. Tesislere girdiğimiz andan itibaren pek çok tanıdık yüz gördük. Yalova’dan Şahin usta, Afyon’dan Sanem abla, Balıkesir’den Betül, Denizli’den Orhan kardeşim

Image Hosted by ImageShack.us

Sınavın yapılacağı salona 450 kişilik bir topluluk halinde girerken herkesin ağzında tek bir kelime vardı: Çalışmadım. Şemre ile benim ağızlarımızda da iki kelime vardı: Çok çalıştık. Şaka bir yana doğru dürüst çalışamadım ben. Kardeşimin hastane vs. durumlarından dolayı. Ama çok çakal bir not çıkardım.

Sınava girdik. Sınav 100 soru. Hakikaten kolay bir sınavdı. Kopya çekmeye dahi gerek yoktu. Çıkardığım notları bire bir sordukları için Çengel Bulmaca çözer gibi işaretleyip çıktım. Çıkarken de bizimkilere hadi siz de gelin dedim.

Dışarı çıkıp Bolu’dan arkadaşım Ahmet‘le lafladık biraz. Peşimden gelin, dediğim Şemre’yle Sinem ve hatta Sanem abla, tam 40 dakika sonra çıktılar. Haliyle planımızdan epey gecikmiş olarak Kızılay’a vardık yine bir Metro yolculuğuyla.

Kızılay’da bizimkilerden bir süreliğine ayrılıp bazı başka işlerin peşine gittim.

Sonra yine bizimkilerle Kızılay Alışveriş Merkezi’nin 8. katındaki yemek bölümünde buluştum. Açlık ve yorgunluktan kendimden geçmiş bir halde yemek yedim. Sonra Sanem abla’nın fikriyle kitap almaya gittik. Aldık ta. Açlık Oyunları, Alamut, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve İlber Ortaylı’nın Seyahatname‘sini aldım.

Saat 15.00’deki trenimizin kalkmasına yaklaşık yarım saat kaldığı için aceleyle Metro’ya bindik ve Ulus’ta indik. Gar’a doğru yürümeye başladık.

Sağolsun Şemre bizi yolcu etti. Tren çok kısa süre içerisinde hareket etmeye başladı. Sinem’le geliş yolunca anlaştığımız için ikimizde yorgunluktan bitmiş bir halde tren koltuğunda uyumaya başladık. Kulağımda Sabhankra ile uykuya daldım. Yorgunluktan yine rüya göremedim. Sonra uyandım birden. Baktım Sinem uyuyor hala. Birkaç komik fotosunu çektim. Sonra yine uyudum. Bu sefer de Sinem’in telefonu çaldı. Yeşim Hanım aramış sağolsun.

Eskişehir’de saat 16.40’da trenden inip hiç vakit kaybetmeden Otogar’a geçtik. Saat 17.15 civarında Otogar’a gelip her seferinde binmemeye tövbe ettiğimiz ama aksi gibi en uygun saatte otobüsleri olan Buzlu Turizm‘in sözüm ona 17.45 otobüsüne bindik. Otobüs çok eskiydi ve tam bir kültür mozağiyiydi. Suriyeleriler, hemen arkamızda bir Uzakdoğulu çift, muavinin dediğine göre Iraklılar falan epey bir doluydu otobüste. Yazıhanede, 17.45’te kalkacağına yemin billah edilen otobüs, saat 18.05’te Eskişehir Otogar’dan çıktı. Rezil bir yolculuktan sonra Bilecik Otogar’ına indiğimizde Sinem’in de benim de gözümüzdeki ferler sönmüştü. Tükenmiştik.

Alt kattan Şemre’nin unuttuğu kimliğini yarın otobüsle Ankara’ya yollamak üzere alıp kendimi odama zor attım. Gücümün son kırıntıları ile bu yazıyı yazıp bir duş alacağım ve uyuyacağım sevgili okur.

12.12.12’yi Değerlendirmek

Dün yaşadığımız gün yüzyılda bir yaşanan, üç tane 12 sayısının yanyana gelmesiyle göze hoş görünen bir tarihti. 11.11.11 kadar atarlı bir tarih değildi belki ama yine de güzeldi. Malumunuz insanlar böyle tarihleri evlenmek için kullanırlar. Benzer şekilde aylar öncesinden hesabını yapıp, bu tarihte doğurmak üzere çocuk yapanların da sayısı hiç de az değildir diye düşünüyorum (mart’ın başında yapsanız sezeryanla falan tam denk geliyor). Her neyse, tüm bu hesabın kitabın yanında ben de madem böyle güzel bir tarih geliyor, bunu evde kös kös oturarak değil de ilerideki yaşamımda yeri olacak bir olay için harcayayım istedim.

Çarşamba günü, yani 12.12.12’de sabah 8’de Yüksek Hızlı Tren‘e atlayıp Ankara‘ya gittim. Gar’da Merve karşıladı. Oradan Kızılay‘a geçtik ve kuzenim Ferit‘le buluştum. Ferit, hani şu yazımda evlenen kuzenimdir. Ankara’ya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na atama evraklarımı vermek üzere gelmiştim. Bakanlıklar‘da, Başbakanlık binası ile karşı karşıya bulunan ve Kızılay Alışveriş Merkezi‘nden beş dakika yürüme mesafesindeki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Binası’na gittik. Bu binanın 3. katındaki Atama Dairesi Başkanlığı‘na çıktım. Buradaki işim tam olarak 3 dakika sürdü. İstenen tüm belgeleri verip giriş katına geri indim. Onaylanan belgelerimi buradaki Gelen Evraklar Birimi‘ne teslim ettim. 21 Aralık’tan sonra adresime yollanacak olan tebligatı beklemeye başladım ve böylece Bakanlık’taki işim bitmiş oldu.

Pazartesi günü altı yılda sadece 2 kere kesmek zorunda kaldığım sakallarıma artık tamamen veda ettiğimden suratıma alışmam epey zamanımı aldı. Tabi benim bu alışma sürecim başta Alper, Merve, Akif Hoca ve Nesimi abi olmak üzere herkesi epey “neşelendirdi“. Neyse, Bakanlık’taki işim bittikten sonra hemen kahvaltı yapmak üzere Kızılay’a geri indik. Burada taşlaşmış simitle sunulan bir kahvaltı tabağı eşliğinde epey muhabbet ettik. Kahvaltıdan sonra abartıp bir de tatlı yemeye karar verdik ve bu sefer de diğer kuzenimin çalıştığı yere, Özsüt Pastanesi‘ne gittik. Burada çalışan kuzenim, baba tarafından en komik kuzenimdir. Halamın oğlu, Olgun abim, bizi büyük bir misafirperverlikle karşıladı.

Burada yaklaşık yarım saat kaldıktan sonra hepsiyle vedalaşıp Karanfil Sokak‘a geçtik. Ankara’ya her geldiğimde uğradığım bir dükkan var. Oraya uğrayıp yine bir kontrol ettim ve Jules Verne kitaplığıma iki yeni kitap daha aldım.

Sağda solda takıldık epey. Özge Abla ile buluştuk. Belimdeki epey eskidiği için bir de kemer aldım. Böyle böyle akşam saat 18.00 oldu. Ankara’nın en kuytu köşelerinden devam ederek nihayet gara ulaştık ve ben 19.00 treni ile evime döndüm. Şansıma yanıma kimse oturmadı yol boyunca. Yayıldıkça yayıldım, bir garip oldum.

Böyle değerlendirdim işte 12.12.12’yi sevgili okuyucu. Kulübemden dışarı başımı uzattım, iki farklı renk gördüm. Bir tanesi çok yakınımda idi. Bir tanesi ise ben kafamı uzattığımda üzerime bulaştı. Ben bir yandan üzerimdeki renge bulanırken yakınımdaki rengi göremez oldum.

Proofhead Ankara Konservatuvar Düğün Salonları’nda!

Geçtiğimiz pazar günü Ankara‘da halamın oğlu Yavuz abimin düğünü vardı sevgili okur. Uzun yıllar birlikte olduğu sevgilisi Yasemin ile nihayet “dünya evine” giriyorlardı. Tabii bu mutlu günlerinde ben de onları yalnız bırakamazdım.

Pazar sabahı erkenden halamların evinin önüne geldik babam, Ahmet amcam, Kurban amca ve Mert ile. Mert, Yavuz abimin amcasının oğlu olur bu arada. Kendisi Konya’da Çevre Mühendisliği Bölümü okuyacak bir meslektaş adayımız. Her neyse, biz bu kadro ile bir gece önce halamların evinde değil de, Mertler de kaldığımız için sabah da kalkıp erkenden düğün evine geçtik. Yavuz abi, kardeşi Oğuz, Mert, büyük amcaları ve ben önce kalkıp gelin arabası süsletmeye gittik.

Gelin arabası süsleme işi kadar saçma ve bedava para kazanılan bir iş daha görmedim ben sevgili okur. Biz gerçi para vermedik, zira araba süsleme parası, Yavuz abinin ödediği 7 bin liralık düğün paketinin içerisindeymiş. Bu pakete ayrıca düğün fotoğrafları, gelin damat albümü de ilaveymiş. Gerçi düğün esnasında çekilen fotoğrafları çerçevesizler 10 TL, çerçeveliler 20 TL olmak üzere gayet fahiş fiyatlardan sattılar, o nasıl oldu bilmiyorum bak.

Neyse, arabayı süsletip önceki gün giremediğim eve, halamların evine nihayet girdim. Uzun süredir göremediğim bir cümle akrabayı gördükten sonra gelini almak için yaklaşık 45 km uzaklıktaki Çubuk ilçesine gideceğimizi öğrendim. Senede bir gün, o da düğünde falan giydiğim takım elbisemi giydim yine.

O davulcu!

Ondan sonra toplamda beş araba kalktık yola çıktık Çubuk’a doğru. Ben, Ahmet amcamla birlikte Mertlerin arabasına bindim. O sıcakta takım elbise yaktı kavurdu bizi ne yalan söyliyim. Düğün evi beklediğimden biraz daha sönüktü. Bir davulcu ve zurnacı tutmuşlar. Davul zurna ile karşılandık. Davulcu da zurnacı da Ankaralı olduğundan bizim Kars havalarını çalmalarını beklemedik, onlar da çalmadılar zaten. Gelin nihayet kapıda göründüğünde bir alkış koptu. Arabaya bindiler. Klasik gelin arabasını bilirsiniz. Arka koltukta gelin damat ve bir yancı, ön tarafta şoför ve bir – bazen iki – yancı, doluşur giderler. Ama bu sefer öyle olmadı. Arabaya sadece Yavuz abim ve Yasemin bindiler.

Buradan yine Çubuk’un içinde yer alan kuaföre gittik. Gelini buraya bıraktıktan sonra biz yine aynı ekiple 5 araba olarak Ankara’ya, Mamak‘a döndük. Acayip bir sohbet faslı başladı. Zaten babamlar ne zaman buluşsalar hepsi birbirinden komik geçmiş hikayeler anlatılır. Bizlerin de gülmekten karınlarımız ağrır. Yemek falan da yedikten sonra bu sefer yine gelini kuaförden alıp önce fotoğraf çekimine Dikmen Vadisi‘ne, sonra da düğün salonuna götürmek üzere bu sefer Yavuz abim, büyük amcası ve ben yola çıktık yine Çubuk’a doğru. Hemen ardımızdan bir araba ile de Atilla abi, Mert ve fotoğrafçı geldiler. Yine epey bir yol gittikten sonra Çubuk’a vardık. Bu yolculuklarımızda daha önce görmediğim bir teröre şahit oldum sevgili okur: Gelin arabası önü kesme terörü. Lan çoluğun çocuğun korkusu yok! Arabanın önüne, sağına soluna, sileceğine atlıyorlar, manyak gibi camları yumrukluyorlardı. Üstelik düğün sezonu ve hafta sonu olduğu için neredeyse her trafik ışığında bir çete vardı. Bakın çete diyorum, durum o kadar ciddiydi yani.

Çekime hazırlanırken

Neyse, gelini Çubuk’tan alıp bu sefer fotoğraf çektirmek için Dikmen Vadisi denen o süper yere doğru yola çıktık. Lan ne güzel mekanmış! Son günlerin en moda düğün fotoğrafı çektirme mekanıymış üstelik onu öğrendik. Bizden hariç en az 6 tane daha yeni çift fotoğraf çektiriyorlardı. Çimlerde yatan, fıskiyeye bakan, havaya atlayan, merdivende oturan… Buradaki işimiz de yaklaşık 1 saat sürdü. Saat 19.30’da başlayacak düğüne geç kalmamız söz konusu olabilirdi artık. Yola iki araç olarak yine devam ettik. Ben öndeki araçta Atilla abi ve Seyfettin amca ile birlikteydim.

Bahsettiğim mahalle

Yolda giderken ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, diğer arabadan Yavuz abi aradı ve dedesinin de elini öpmek istediklerini söyledi. Biz tamam dedik ama dedenin oturduğu ev, Ankara’nın en kötü yerindeydi. Ulucanlar Cezaevi ile Ankara Kalesi arasındaki mahallede oturuyorlardı. Bu mahalleye çekine çekine gittik. Zira az önce bahsettiğim gelin arabası teröristlerinin kaynağı zaten bu mahalleymiş 🙂 Arabayı sessizce mahalleye soktuk. Cezaevinin duvarlarının yanına yanaştık. Gelin ve damat dedelerinin evine doğru giderken Mert’le ben de ürkek bakışlarla arabanın yanında bekledik. Bir süre sonra geri döndüklerinde hemen tam gaz Ankara trafiğine daldık. Burada da yine yer yer tacizlere uğrayıp nihayet düğün salonuna ulaşabildik. Derin bir oh çektikten sonra ben salona girdim. Bütün sülalem düğündeydi adeta. Yanımda babam da olduğundan benim tanımadığım onlarca insan, Aytekin’in oğlu diye benle de tanıştılar.

Ortalıkta dolaşan şöyle bir tosun vardı.

Düğün biraz da gecikmeyle saat 20.00’ye doğru başladı. Önce Ankara havaları çaldı epey bir süre. Sonra bizim halay havaları başladı. Burada da yine bizim halaylarla gaza gelen Ankaralıların “zılgıtları” ile şaşkına döndük. Kısa bir süre sonra sahneye bir hanım çıktı. Sima olarak acayip sevdiğim bir insana benzettim kendisini. Bu hanım da epey bir Ankara havası söyledi. Sonra türkülerle devam etti. Bu hanım sahneden indikten sonra pasta kesildi. Bir süre disko müziğine dönüldü. Mr. Saxobeat bile çaldılar! Galiba ondan sonra da takı töreni oldu.

Sahneye son çıkan eleman ise yine önce Ankara havaları ile başladı. “Performansı” esnasında aralarda söylediği komiklikler, şakalar ile seyirciyi kendisinde tutmayı daima başardı. Birkaç parça Ankara havası söyledikten sonra herif 180 derece döndü ve önce Azeri havalarıyla, ardından da bizim sözsüz

Böyle bir bakış yakaladım

Terekeme halaylarıyla adeta bayram havası estirdi. Düğün yeni başlıyordu sanki. Halayla süper hızla döndü. Sarhoşlar vardı ortamda bir iki tane. Onlarda epey dolandıktan sonra ortadan kayboldular. Pist 4 kuzenime kaldı. Bunlar da yine çılgınlar gibi halay çektiler, Azeri oynadılar. Lan hepsine helal olsun!

Ben Cansu Ferit

Düğün bittiğinde bir süre karışıklık oldu, kim nereye gidecek bilemedik falan, sonra yine aynı düzen kalktık Mamak’a Yavuz abinin yeni evine geldik. Gelini burada evine uğurladıktan sonra herkes uyuyacağı eve doğru yola çıktı. Biz de yine Mertler de kaldık.

Düğün güzeldi kısacası. Ömür boyu mutluluklar diliyorum Yavuz abime ve Yasemin’e 🙂

Uzun Hikaye… Karışık

Hayatımda herşeye yeniden anlam verip, yeniden değerini ölçüp biçtiğim bir dönemdeyim yine. Bunu da doğrudan mezuniyetime bağlıyorum.Hala diplomamı alamadım orası ayrı bir sıkıntı konusu gerçi.

Tedirginim artık. Geçmiş kararlarımın beni geleceğe taşıayabileceğinden şüpheliyim sevgili okur. Mesela cimriyim. Üç kuruşun hesabını yapıyorum. çevremdeki herkese de bundan dolayı itici geliyorum. Üstelik bu öyle boğuyor ki insanları, böyle sürüp gitmez diyorlar. Ama ben mutluyum. İstediğim şeyi istediğim zaman yapabiliyorum. Yapmak istediğim ve beni mutlu eden şeyleri yani. Plak alıyorum mesela. Mutlu oluyorum. Lego alıyorum mesela mutlu oluyorum. O zaman ben cimri değilim. Ama hayır cimriyim. Çünkü birkaç işi birden yapmaya çalışıyorum. Cebimde param olmuyor ama cimri oluyorum. lan parası olmayan adam cimri olabilir mi? Olabilir. Misal ben.

İşte bu yukarıda okuduğun paragraf benim iç sesim. Kafam karmaşık anlayacağın sevgili okur.

Masumiyet hakkında yazdığım yazımı yeniden okudum da ne kadar sönük bir yazı olduğunu görüp kendime sövdüm az önce. Cimri olmadan önce yani. Filmi bugün online film izlenen bir siteden yine izledim. Yine doldum, yine gözlerim doldu, yine içim doldu lan. Ciddi anlamda çok iyi bir film. Şu an Kader‘i izlemeye elim varmıyor. Masumiyet, bendeki tüm o masum anıları canlandırdı. Bekir oldum. Zagor‘a sövdüm yine eve dönerken. Üzüldüm.

Başlık da zaten Bekir’in o meşhur iki lafından biri: Uzun hikaye, karışık. O karaktere bir saygı duruşu yollamak istedim. Bekir gibi düşünmeye çalışıyorum mesela. Bana da kurtuluş kaçıştaymış gibi geliyor.

Sürekli genişleyen bir dünyam var. Ama bir eksen genişliyor hep. Bir eksen de milim oynama yok. Eksenleri eş zamanlı olarak genişletebilsem rahat rahat kurulacağım hayatımın üzerine. Ama yok. Bendeki duruma göre ya hep ayakta kalmak zorundayım ya da hep yatmak.

Evet planlarım var kısa vadede. Önce şu diplomayı alıp yüksek lisansa başvuracağım. Sonra Ankara‘da bir takım işlerim var. Ve bir de İzmir işi var. Ayrıca başlayıp da devam edemediğimiz bir klip var ki çok içimi acıtıyor. Tüm bunlar için yeterli para bakalım nasıl gelecek 🙂

Para konusunda düşüncelerim, en büyük mutluluk kaynağının para ve biraz akıl olduğu şeklindedir. Akıl şarttır. Ama para çok daha gereklidir. Parasız akıl eskiden işe yararmış ama bizim zamanımızda yaramıyor artık. Saygılar.