Tag Archives: Antalya

Otel Hikayeleri Serisi: Başlangıç

548e9e90f3220Merhaba sevgili okur, Antalya’da Club Hotel Sera Deluxe’dayım. Pazar günü öğlene doğru Eskişehir’den Bozüyük’e geçtim. Burada İlkan Abi ve İl Müdürünü beklemeye başladım. Antalya’ya beraber gidecektik. Çok beklemeden geldiler. Birlikte yola çıktık. Afyon’da Afium’da bir mola verdik. Afium’da Ahmet’le karşılaştık çok uzun süre sonra. Ahmet’le biraz muhabbet edip ayrıldık. İlkan Abi’yle yemek yedik. Bir de kahve içip yola devam ettik. Hava karardığında Isparta’da bir mola daha verdik. Sonrasında yola devam ettik ve müthiş bir krallık yaparak bana otelime kadar eşlik ettiler. Daha sonra da kendi eğitimlerinin olduğu otele geçtiler.

548ae3051dcb0

Buraya gelmeden önce otel hakkında kötü yorumlar duymuştum. Ancak lobisine girdiğim otel, hiç de anlatılanlara benzemiyordu. O kadar abartılı bir şekilde dekor edilmişti ki anlatamam! Lobide otelin misafirlerin kaynaklı bir kalabalık vardı. Ancak hemen her duvarı kaplayan aynalar da en az bu kalabalık kadar başımı döndürdü. Bu aynaların istisnasız her biri altın rengi varaklara sahipti. Yerden tavana kadar uzanan yeşil ve beyaz mermerlerle kaplı kolonlar yönünüzü kaybetmenizi sağlıyor. Bir köşede duran kuyruklu piyanoya baktım iç geçirip. Niye iç geçirdim onu da anlamadım gerçi. Acıkmış olduğumdan hemen otelin restoranına çıktım ve başım bir kere daha döndü. Tavanda beyaz ve pembe/mor ışıklarla oluşturulan hoş bir aydınlatma sistemine ilave olarak, abartılı avizelerin ışıltısı eklenmişti. Burada da kolonların tamamı yeşil ve beyaz rengi mermerlerle kaplanmıştı. İnsanların kalabalığına aldırış etmeden, salonun diğer ucunu görmeye çalıştığımda kendimi bir balo salonundaymış, hani o dönem filmlerinde olanlardan, gibi hissettim. Dedim ki herhalde abartıyorum, ben daha sormadan şube müdürüm de beni onayladı. Otel önceden kumarhane olarak kullanılıyormuş. İki tip oda var. Ana binadaki yeni odalar deniz manzaralı ve geniş odalar. Eski binada yer alan odalar ise tamamen yemyeşil kaplı, Talat Bey‘in tabiriyle kendinizi Arap Şeyhi hissetmenizi sağlayacak bir mimariyle döşenmişler.

548c1650b135a

Bugüne kadar hemen hemen hiçbir otelde karşılaşmadığım kadar yabancı misafirle karşılaştım otelde. Sanki gerilmişçesine pürüzsüz tenleri, saçları sarıdan da öte, beyaz bile denebilecek kadar açık renkli, incecik el parmaklarının ucunda bir bonibon gibi duran pembe, kırmızı renk ojeleriyle dikkati hemen çeken pek çok misafir vardı sağda solda. Bana kızmayın, gülmeyin. Ben sadece gördüklerimi betimliyorum.

Otelin bu abartı süsleri, varaklı aynaları, mermer dekorları, duvarlardaki ışık oyunları, tüm bu renk ve insan curcunası beni burada her gün için bir kısa öykü yazmaya teşvik etti. Kaldığım oda şansıma iyi denk geldi. Odanın içerisinde iki ayrı oda var. Çift kişilik yatak daha geniş olan ve televizyonun da olduğu odada. Diğer tek kişilik yatak ise daha küçük bir odada yer alıyor. Bu arada Eskişehir İl Müdürlüğü’nden yakın dostum ve abim Halil Bey‘le kalacağız. Taa 2008’den beri süregelen bir dostluğumuz var kendisiyle.

Yemekten sonra acayip yorulmuş olduğumdan hemen odama çıktım. Odalarda internet olmadığı için biraz tv izleyip uyudum.

Gece aniden kapının vurulduğunu duydum. Bozuk bir Türkçe “İçeride kimse var mı? Yardım eder misiniz?” diye fısıldıyordu diğer tarafta. Aklıma yıllar önce bizim kurumun misafirhanesinde yaşadığım olay geldi. Biraz da korkarak kapıyı açtım. Kat arası ışığıyla yüzünü seçemedim ama kısa küt saçlı bir kadına benziyordu kapıdaki. Bana yardım eder misiniz, diye yineledi. “Problem nedir?” diye sordum şaşkınlıkla. Problem odamdaki adamlar, diye yanıtladı. “Problem” sözcüğündeki baskın telaffuzdan anladım ki bu kadın Rus. Doğru ya, otelde çok fazla vardı zaten. “Adamlar kimler, ne istiyorlar sizden?” diye sordum. Kadın bu sefer öfkeyle “Çekilecek misin önümden yoksa gideyim mi öldürsünler beni?” diye söylendi. “Öldürmek mi dedi bu?” diye dona kaldım. Rusların sarhoş olduklarında kontrollerini kaybettiklerini bilirdim, ama öldürmek? Kadının parmağında parlayan tek taş yüzüğü seçtim o anda. Kenara çekildim, odama girdi. Sanki bir şey arıyormuş gibi doğruca yattığım odadaki çekmeceleri karıştırdı. Boş olduklarını görünce rahatlamış bir şekilde yatağımın üzerine oturdu. Odanın karşısında diğer bir kapı görünce korkuyla sordu: “Orada ne var?” Bir şey yok, boş oda orası, dedim. Arkadaşım yarın Eskişehir’den, şey, başka bir yerden gelecek, o kalacak, dedim. “O zaman ben bu gece burada kalabilir miyim?” diye sordu. “Bilir miyim” sözcüğünde yine o  Rus aksanını hissettim. Komikti aslında. Neden bilmiyorum, o anda, “Olur” çıkıverdi ağzımdan.

Şimdi kadını, odanın ışığında daha net görebiliyordum. Sarı renk saçlarını küt kestirmiş. Arkadan baksanız erkek bile sanarsınız. Üzerinde dizleri kesik bir kot pantolon ve birer de çizme vardı. Gömleğinin üzerinden, boyundaki dövme belli belirsiz görülüyordu. Burnunda minik bir hızma vardı. Sol kulağında tek bir küpe, simsiyah bir melek kanadı küpesi vardı. Bunu hep görüyordum da bu kadar yakışanını hiç görmemiştim. Benim onu dikkatle süzdüğümü fark edince “Benim adım ….” dedi. “Pardon ne?” diye üsteledim. “Adım …” dedi. “Anlamıyorum adın ne?” diye soracakken nihayet, yavaş yavaş yayılan bir acıyla kendimi yerde buldum. Odaya giren birileri olduğunu hissettim. Duyduğum son sözler “Bulduk. Masadan ayrılmış. Üst katta…” oldu. Ama o kadar. Sonrası karanlık.

Sabah alarm çaldığında hemen yataktan fırladım. Saat sekiz buçuktu. Neredeyse deliksiz uyumuştum ve yataktaydım. Kapım kapalıydı. Hemen geceyi hatırlayıp yavaşça kapıyı açtım. Diğer odanın kapısı da açıktı. İçeride yatağın yanında yerde, bir çift terlik duruyordu. Gardrobun içerisinde yerleştirilmiş kıyafetleri gördüm. Yerde boş duran bir de valiz vardı. Tuvalete baktım. Lavabonun üzerine itinayla yerleştirilmiş diş macunu ve parfümü gördüm. Hatta banyo bile kullanılmıştı. Korkuyla oda arkadaşımı aradım: “Halil abi nerdesin geldin mi otele?” “Evet Mesutcum, gece çok geç geldim. Sana baktım dayak yemiş gibi deliksiz yatıyordun, hiç uyandırmadım seni. Haydi gel, kahvaltıya geç kalma.”

DCIM100GOPRO

Antalya Dönüşü ve Hödükler

Yazının ilk kısmı için buraya tıklayın.

business_logoEğitimin ilk günü yemekten sonra lobide oturarak ve pis yedili oynayarak geçti. Gece yarısına doğru uyudum. Ertesi gün, eğitimin ikinci gününe müthiş dinlenmiş olarak uyandım. Hatta uzun süredir böyle deliksiz uyumamıştım sevgili okur. Resmen yatağa girdiğim gibi çıktım. Saat 09.00’a doğru kahvaltıya gittik. Sonra saat 10.00’da eğitim başladı.

İkinci günün teknik eğitimi yarım gündü. Öğlen eğitim bittiğinde, eğitim sorumlusu Nesrin ÇOBANOĞLU’yla biraz muhabbett ettik. Meğer kendisiyle hemşeriymişiz! Kars Arpaçaylıymış! Ve bir efsanenin, Murat ÇOBANOĞLU’nun öz kızıymış! Biz böyle heyecanla sohbet ederken Kars İl Müdürlüğü’nden de iki kişi daha geldi. Bunlar da dahil oldular sohbetimize. Bu eğitimin en keyifli anlarından birisiydi bu dakikalar. lifekinetik

Günün diğer yarısında Life Kinetik isimli bir kişsel gelişim programının demosu vardı. Beynin her iki yarısını da etkin bir şekilde kullanımını sağlamaya yönelik egzersizler içeriyordu bu program. Akdeniz Üniversitesi’nden Doç. Dr. Selma CİVAR YAVUZ ve asistanı, Life Kinetik programının ne olduğuna dair güzel bilgiler verdiler, eğlenceli bir de sunum yaptılar. Almanya’da pek çok futbol takımı bu programı sporcularında uyguluyormuş. Hatta ülkemizde de Ankaragücü ve Antalyaspor gibi takımlarda uygulanmaya başlamış.

Bazen çalıştığınız kurumda, iş yerinde sizlerle birlikte çalışan insanların hödüklükleri, cahillikleri sizi şaşırtır ve utandırır sevgili okur. Sürekli olarak bu insanlarla bir arada olunca ya da toplantı ve eğitimlerde böyle tiplerle, ağzından çıkanı kulağı duymayan, haddini aşan boş boğazlarla karşılaşınca canınız sıkılır. İşte bu eğitimin bende çoğunlukla uyandırdığı his bu oldu. Alakalı alakasız her şeye itiraz eden, 30 yıl öncesinin mantığıyla iş görmeye çalışan, misafir olarak gelen hocaya bile haddini aşan laflar atan tiplerle aynı Bakanlık bünyesinde çalışmak çok kötü. Çok üzüldüm. İlk defa bir eğitimde, bu tiplerle aynı kurumun bünyesinde çalıştığım için çok üzüldüm.

İkinci günün sonunda yemekten sonra yine lobiye indim. Burada önceki günden bitiremediğim işler vardı. Onları bitirmeye uğraştım. Sonra yeniden pis yedili oynadık. Bu oyunun en efsane olayı, masada benim oturduğum sandalyenin arkasında biriken yancılar oldu. Birkaç el sonra oynadığım oyuna tamamen bunlar hakim olmaya başladılar. Elimdeki kartlardan alıp atmaya falan başladılar 🙂 Yancılığın bokunu çıkartmak derler ya, aynen o şekilde yani. Sonra kalktım Erdem abiyle yer değiştirdim. Oyuna yeniden dönebildim böylece. Son elde de yedi atarak bitirdim.

Oyundan sonra yine yatmaya gittik. Bir önceki gece kadar olmasa da yine iyi bir uyku çektim. Eğitimin son günü sabah uyandığımda oda arkadaşım çoktan gitmişti. Iğdır’a Antalya’dan tek sefer olduğu için erken çıkmak zorunda kaldı. Kahvaltıya yalnız indim. Kahvaltıdan sonra saat 9.30 gibi salona girdiğimde eğitimin çoktan başladığını gördüm. Eğer bugün erken başlayacakmış. Sağolsun Talat Müdürüm, ikimizin de otel faturasını almış. Sabah erkenden gitmek zorunda kalan adaşım oda arkadaşımın faturasını da ben aldım. Öğlene kadar aralıksız ders yaptık. Aradan önce de sertifikalarımız aldık. Sonra odaya çıkıp eşyalarımı aldım ve otelden çıkış yaptım.

Öğleden sonra 14.30’a kadar devam etti ders. Ders bitiminde aceleyle çıkıp Kemer’den Antalya Otogarı’na gitmek üzere yola çıktık. Şansımıza hemen bir otobüs geldi. Yaklaşık bir saat sürdü yol. Böylece saat Kamil Koç’un saat 15.30’daki Eskişehir arabasına yetişemedik. Biz de daha iyi bir alternatif bulamadığımız için saat 18.30’daki arabaya bilet aldık. Böylece Antalya Otogarı’nda öldürülecek tam 2.5 saatimiz oldu.

Bomboş geçirdik bu vakti. Epey goygoy yaptık. Sonra bir de baktım ki saat gelmiş, araba yanaşmış perona. Bindik, yerleştik. Biraz kitap okudum. Sonra otobüsün film arşivinden Troll Hunter isimli, daha önceden de izlediğim, filmi izlemeye başladım. Güzel film lan, keyifle izledim.

Filmden sonra uyudum. Off, nasıl uyumuşum. Elim ayağım şişmiş, boynum tutulmuş. Afyon Otogarı’ndan hareket etmek üzereyken bir ara uyandım. Yunus Emre ağzıma bir çikolatalı kestane şekeri tıkıştırdı, nefisti tadı. Sonra ben yine uyumuşum. Gözümü açtığımda Osmangazi Üniversitesi’nin oralardaydı otobüs. Yavaştan toparlanmaya çalıştım. Otobüs otogara girdi. Antalya’da bindiğimden beri koltuğumdan hiç kalkmadığımı fark ettim. Ayaklarımın üzerine basınca acımaya başladı.

Erdem Abi ve Yunus Emre de eşyalarını aldıktan sonra hızlıca servislerin kalkacağı yere doğru gittik. Hareket etmek üzere olan bir servise bindik. Ancak Yunus Emre binmedi bir sonraki servisi beklemek için. Servis beş dakika sonra Haller Gençlik Merkezi’ne vardı. Burada inip beş dakikada eve ulaştım. Saat gece 02:00 olmuştu. Hızlıca üzerimi değiştirip yatağa atladım. Yayıla yayıla uykuya daldım.

_MG_9201 Eğitimin ardından aklımda kalan birkaç şeyi de yazayım. Grand Haber Hotel, şimdiye kadar eğitim için gittiğim otellerden en yetersizi idi. Teknik imkanları berbattı. Projeksiyonu kötü, ses sistemi kötü, ışık sistemi çok kötüydü. Özellikle son gün iki defa elektrikler kesildi aniden. Tüm sistem kapandı. Acayip zaman kaybı yaşadık. İkinci gün mikrofonlarda çok sorun yaşandı, yine zaman kaybettik. Otelde odalarda internet parayla! Sadece lobide ücretsiz internet var. Ancak o da inanılmaz yavaş, çekilmez bir dert oluyor. Yemek, içmek konuları kişiye göre değişeceğinden yorum yapmıyorum. Eğitim süresince Talat Bey’in telefonuyla çektiğimiz birkaç fotoğraf haricinde hiç foto çekmedim. Fotosu çekilecek bir durumla da karşılaşmadım.

Proofhead Antalya’da!

Uzun bir aradan sonra yine Antalya’dayım sevgili okur. Hava Yönetimi Mevzuatı Eğitimi kapsamında, Antalya Kemer’de Grand Haber Otel’deyim. Pazar günü Eskişehir’den Kemer’e direkt olarak giden tek otobüse, Pamukkale Turizm’in saat 13.30 arabasına bindim. Eskişehir İl Müdürlüğü’nden Yunus Emre ve Erdem Abi de bu eğitime gideceklerdi. Önceden herhangi bir plan yapmadan, otogarda buluştuk. Otobüsün hareket edene kadar muhabbet ettik. Erdem Abi, Iğdır Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne yeni atanan Eskişehirli bir arkadaşın da eğitime geleceğinden bahsediyordu. Yolculuk tam zamanında başladı. Son durak olan Kemer’e saat 21.00’de varacaktık. Ben, bu yolda geçecek süreyi nasıl geçireceğimi önceden planlamıştım.

Otobüs hareket ettikten kısa süre sonra henüz Seyitgazi ilçesine varmamışken, otobüste bir kadın rahatsızlandı. Ambulansı aradık hemen. Kısa sürede ambulans gelip kadını otobüsten aldı. Aklıma İlkan Abi geldi bu esnada. Okuyorsa kesin gülecektir. Rahatsızlanan kadını otobüsten ambulansa aktardıktan sonra yolculuğa devam ettik. Önce Penguen’nin son sayısını okuyup bitirdim. Daha sonra otobüsün görüntü kalitesi berbat Türkçe dublajlı film arşivine bir göz attım. Machete (Ustura – 2010) filmini hiç izlememiştim. Onu izledim. Filmin ortalarına doğru Afyon Otogarı’na girdik. Burada hiçbir özelliği, artı lezzeti olmayan sucuk dönerden yedik bizimkilerle. Çok fazla durmadık. Zaten dönerden sonra otobüs hareket etti. Filmi yeniden açıp izledim ve bitirdim. Filmden sonra havanın yavaştan karardığını fark ettim ve bir süredir okuduğum kitabı aldım elime. Şansıma kitabın süper keyifli bir kısmı gelmiş ve yaklaşık bir saatim de böylece gitmiş oldu.

Kitap okumaya ara verdim. Otobüsün içerisi çok gürültülü olduğundan kulağımda kulaklık vardı. Müzik açık değildi, sadece ses yalıtımı için kullanıyordum. Kulaklığı çıkarınca otobüsün içinin hala çok fazla gürültülü olduğunu fark ettim. Bir şeyler yazsam mı diye düşündüm. Ancak bu gürültüde yazmak çok da verimli olmayacağından yine otobüsün film arşivinden The Bank Job (2008) filmini açtım. Film cidden güzelmiş. Bittiğinde Antalya’ya girmiştik. Saat tam 20.00’de Antalya Otogarı’na girmiştik. Ancak hala Kemer’e yarım saat kadar yol vardı. Bu son yarım saatte hiçbir şey yapmadan gece karanlığına baktım durdum.

Nihayet Kemer Otogarı’na vardığımızda hiç vakit kaybetmeden bir taksiye atladık. Beş dakikada bizi otele getirdi. Kayıt işleminden önce resepsiyonun tavsiyesiyle akşam yemeğinin son kırıntılarına yetiştik. İyi ki böyle yapmışız, çünkü epey acıkmıştık. Yemekten sonra gidip otele kayıt yaptırdık. Yolda gelirken Yunus Emre ve Erdem Abi’nin aynı odada kalacaklarını öğrendim. Eğitime birlikte geldiğimiz Şube Müdürüm Talat Bey de benden daha erken saatte otele gelmiş ve single odaya rezervasyon yaptırmıştı. Ben içimden umarım oda arkadaşı olarak kafa dengi birileri denk gelir diye geçirmeye başladım. Bana rastgele bir oda verdiler. Odaya çıktım ve benden önce kimsenin gelmediğini gördüm. Acayip yorgun olduğumdan hemen duşa girdim. Duştan çıkınca odada ikinci bir çanta fark ettim. Kısa süre sonra da kapı açıldı ve içeri biri girdi.

16441_b

Hayat çok garip sevgili okur. Merhaba ben Mesut, dedim. Aaa, ben de Mesut, dedi. Erdem Abi’nin Eskişehir Otogarı’nda bahsettiği Iğdır Çevre Müdürlüğü’nden gelen arkadaştı bu kişi: Mesut Ahmet. Ailesi Eskişehir’de oturuyormuş. Kendisi de Iğdır’a yeni atanmış. Tanıştık, epey kafa dengi çıktı. Saat 23.00’e doğru uyudum. Sonrasını hatırlamıyorum.

Sabah saat 08.30’da acayip dinlenmiş olarak uyandım. Hazırlandık ve kahvaltıya indik. Burada Yunus Emre ve Erdem Abi’yle buluştuk. Mesut’la bunları da tanıştırdım. Kahvaltıdan sonra önce denizin kıyısına gittik. İlk defa bir plajın otelin dışında olduğunu gördüm. Ana kapıdan dışarı çıkıp yolun karşısına geçiyorsunuz. Karşıda plaj var. Deniz çok dalgalıydı. Bir halta yaramadı, geri döndük. Lobide beklemeye başladık. İlk defa internete burada girdim. Bir önceki gece internete girmeyi denediğimde, bu otelde odalarda internetin “ücretli” olduğunu öğrendim. İnternet yalnızca lobide ücretsiz. Ona da internet derseniz ayıp olur. Bu kadar yavaş bir internet ancak eskiden çevirmeli modemle girerdik, onlarda olurdu. Hani 100 kb.lık bir görsel indirdiğimizde indirme çubuğunun yavaşça dolmasını beklerdik. Aynı yavaşlık işte. Facebook’u açıyorsunuz, sayfanın kendine gelmesi bir buçuk dakika sürüyor.

Bu ölümüne yavaş interneti geride bırakıp saat 10.00’da eğitime girdik. Eğitimin teknik içeriklerinden bahsetmiyorum. Saat 12.30 civarı yemek arası verdiler. Restorana gittiğimizde kuyruğun kapıdan taştığını gördük. Zira o esnada otelde üç farklı kurumun tam dört farklı eğitimi vardı. Restoranda zor bela oturacak bir yer bulup beklemeye başladık. Baktık olacak gibi değil, ufak tefek doyurduk karnımızı. Bir sonraki ders saat 14.30’da başlayacağından yine lobide dönüş yolu alternatiflerini konuştuk.

Öğleden sonraki eğitim tam planlandığı saatte bitti. Erdem Abilerle ve Talat Bey’le vedalaşıp adaşımla odaya çıktık. Şortumuzu terliğimizi alıp havuza koştuk. Pek bir hevesle gittik ama apıştık kaldık. Bir grup havuzun yarısını işgal etmişti. Diğer grup da havuzun diğer yarısında kontrolsüzce eğleniyordu. Adaşımla fazla durmadık, tekrar odamıza çıktık. Bu yazıyı yazmaya başladım. Saat 19.00’da akşam yemeğini için aşağıya indik. Yemekten sonra iki saat kadar lobide takıldık. Yazıyı yazmayı bitirdim. Şimdi yayımlayacağım. Bakalım yarın neler olacak. Antalya’dan sevgilerle sevgili okur.

7 Mart 2013 – Pentagram Eskişehir Konseri

Eh, uzun zaman olmuştu bir konser yazısı yazmayalı. Elimden geldiğince detaylı olarak yazmaya çalışacağım ki gelmeyenler pişman olsunlar 🙂

Image Hosted by ImageShack.usAynı gün Bilecik‘te akşam 17.00’de işten çıkıp Eskişehir‘e giden ilk arabaya bindim. Eve gelene kadar yaşadıklarımı bir sonraki yazıda anlatacağım. Eve geldikten sonra hızlıca almam gereken eşyaları alıp karnımı da doyurduktan sonra Alper‘e geçtim. Ertesi gün Antalya‘ya gideceğim için valizimi Alper’e bıraktım. Saat 21.00 civarında 222 Park‘a gittik. Burada İzmir‘den Barış Abi, Togay, Volkan ve Halil‘le buluştuk. Barış Abi “Bu Toprağın Metalikacıları” isimli belgesel için bizimle kısa bir çekim yaptı. Burada özellikle yer ayarlama konusunda yardımlarından dolayı Özgür Abi‘ye derin saygılarımı sunarım. Bu çekimden hemen sonra konser için kapılar açıldı.

Image Hosted by ImageShack.usAlper’e beraber kuyruğa girdiğimizde Koray ve Yakup‘u gördük. Bu adamları da uzun süredir görmüyordum. Dördümüz içeri girmek üzere beklemeye başladık. Sıra geldiğinde girdik içeri ve sahne önünde 4. sıraya kadar gelebildik ve demir atıp beklemeye başladık. Ben bilmiyordum, ancak bir de ön grup varmış meğer Pentagram‘dan önce: MEKANİK.

Mekanik

Bu grubun adını olumlu ve olumsuz pek çok yorumun içinde duyduğum için açıkçası merak ediyordum. Saat 22.00’yi biraz geçe Mekanik sahneye çıktı. Dediğim gibi daha önce hiç dinlememiştim, bana tarz olarak ilk dönem Metallica‘yı fazlasıyla anımsattı. Metallica konusunda benden daha bilgili olan Alper ise grubun tarzını fazlasıyla Metallica ve dönemdaşlarına benzetti. Ancak o da ben de bir konuda hemfikirdik, adamlar güzel yapıyorlar işlerini. Seek And Destroy çaldılar, müthişti. Overkill çaldılar, Yakup epey coştu. Kendi besteleri de fena değildi. Türkçe sözlü olması bilakis bir avantaj olmuş besteleri açısından. Sahne olarak da ben yeterli buldum. Ancak bir talihsizlik yaşadılar ve son şarkılarını çalamadılar, gitaristlerinin amfisi devre dışı kaldı. Mekanik sahneden alkışlarla indi ve saat 23.00’ü beklemeye başladı herkes.

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.usSaat 23.00’e doğru salonu bir akustik Sonsuz dinletisi doldurdu. Tüm salon aynı anda şarkıyı söylemeye başladık. Şarkı bittiğinde Gökalp ve devamında diğer grup üyeleri sahneyi doldurdu ve Pentagram sahneye çıktı.

Her konserde Alper’le girdiğimiz iddiaya bu sefer Koray ve Yakup’u da dahil ettik: Pentagram konsere hangi şarkı ile başlayacak? Evi arabayı satıp tüm paramı “Sand” e yatırdım. Alper, Koray ve Yakup başka başka şarkılar söylediler. Pentagram “Sand”in ilk notalarını çalmaya başladığında artık zengin bir adam olmuştum. Pentagram şöyle bir playlist hazırlamış gece için:

  1. Sand
  2. 1000 In The Eastland
  3. Doğmadan Önce
  4. Unspoken
  5. Wasteland: Burada ses sisteminde bir arıza oldu, şarkının yarısına kadar baslar yoktu.
  6. It’s Down Again
  7. Give Me Something To Kill The Pain
  8. Disturbing The Peace
  9. Geçmişin Yükü
  10. Bu Alemi Gören Sensin: Hakan Utangaç vokale geçti.
  11. Şeytan Bunun Neresinde
  12. Anatolia (Türkçe): Burada da iddiaya girdik İngilizce mi söyler Türkçe mi diye. Yine ben kazandım.
  13. Beyond Insanity
  14. Now and Nevermore
  15. Gündüz Gece
  16. Apokalips
  17. Tigris + Bir

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Konserle ilgili üzüldüğüm bazı şeyler var. İlki Hakan Utangaç‘ın sadece bir şarkı söylemesi oldu. Rotten Dogs söyleseydi mesela çok farklı olurdu herşey. İkinci olarak Alper de ben de This Too Will Pass ile Behind The Veil‘i çalmalarını bekledik. Ama çalmadılar. Çok üzüldük. Bir de 18 şarkıdan 7 tanesi Türkçe idi. Türkçe parçaların ardarda gelmesi biraz üzdü, özellikle This Too Will Pass için çok ümitlenmişken…

Image Hosted by ImageShack.us5 kişilik grubun 3 üyesi hastaydı. Vokal Gökalp Ergen, hastalığını performansına yansıtmamaya çalışsa da sahnede fazla hareket edemedi. Grubun en iyisi hiç şüphesiz Tarkan Gözübüyük idi. Ayrıca Cenk Ünnü‘yü de hiçbir zaman unutmuyoruz. Hakan Utangaç, iki yanında birer LED ampül bulunan komik bir gözlük takıyordu 🙂 Tüm fanlar için onun yeri ayrıdır ve ne olursa olsun Pentagram, Hakan Utangaç’sız olmaz, olamaz.

Konser hiç ara vermeden yaklaşık 2 saat sürdü ve müthiş bir şekilde bitti. Performanstan sonra dışarıda uzun süredir görüşmediğimiz epey bir adamla görüştüm. Serkan Abi, Ali, Serdar bunlardan bir kaçı. Bu şekilde muhabbet ederken kardeşim Murat yanıma geldi ve gruba imzalatmak üzere yanımda taşıdığım albümlerini istedi. Böylece hep beraber 222 Park’ın yan tarafından bekleyen tur otobüsüne gittik.

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Şansımıza Gökalp Ergen otobüsün kapısındaydı ve hiç sıkıntı yaratmadan uzattığım MMXII albümünü imzaladı. Sonrasında sırasıyla Cenk Ünnü, Hakan Utangaç ve Tarkan Gözübüyük de geldiler ve albümü imzaladılar. Alper de efsane Bir albümünü yaratıcılarına imzalattı. Burada epey bir fotoğraf çektirdik. Eklediğim fotoğraflarn bir tanesini ben çektim. Gerisi Metin Ünlü‘ye ve Kağan Kılıç‘a aittir.

Sonuç olarak güzel bir konser oldu. Pentagram seven sevmeyen tüm metalci kitlenin de orada olması ayrıca güzeldi. Bu konuda en güzel cümleyi de Serkan Abi söyledi herhalde: “Biz çocukken adamlar metal müzik yapıyorlardı.

İmzalı MMXII Albümüm (Metin Türkcan hariç)

Pentagram’a saygı duymak gerek. Merak edenler için benim kameramdan Pentagram 7 Mart 2013 Eskişehir konseri: (Bu bir Proofhead.net hizmetidir.)

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

2. Dünya’dan 2. Kuşak Korunma Tılsımları

585-tas1eAntalya‘ya her gittiğimde malum bir şeyler buluyorum sahilden. Bu sefer de aşağı yukarı 6 santim çapında camdan yapılma bir korunma tılsımı buldum. Tılsımın sabit duruşu yanda görülüyor. Ortasında gözle görülür bir beyaz parlaklık var. Bu enerjinin kaynağı ise tılsımda gizlenmiş sırrın kendisidir.

Camdan yapılmış olması ve üzerinde karşılıklı olarak dört kesiğin ve bu kesiklere bağlı iç içe iki çember bulunuyor olması bunun bir zamanlar bir “sır efendisi” tarafından taşındığını gösteriyor. Tılsımın üzerinde bulunan iç içe geçmiş iki çember bunun 2. kuşağın bir eseri olduğuna işaret ediyor. Sır efendileri tılsımlarına dört kesik atarlardı. Muhtemelen bu tılsımın eski sahibi de öldüğü zaman tabutu suya bağışlandı ve bu tılsım da cesedi ile beraber denizin dibini boyladı.

egyptnecklaceİlginçtir ki bugün korunma tılsımları ile ilgili olarak bildiklerimiz çok azdır. Eski Mısır‘dan beri varolduklarını biliyoruz, bir de sahiplerinin özelliklerini. Denizin yuttuğu bir şeyi geri vermesi hiç de alışılageldik bir durum değildir. Tılsımı ilk gördüğümde bunu düşündüm. Bulduğum esnada parlamıyor oluşu sebebiyle artık sıradan bir taştan hiç bir farkı kalmadığı için geri verildiğini düşündüm. Ancak kimbilir kaç bin yıldır denizde gizlenen tılsımın hala bana bir sürprizi vardı: Yaşıyordu. Yukarıda da belirttiğim üzere korunma tılsımları ile ilgili bugün çok az şey biliyoruz ancak belki de en öenmli şeyi hala bilmiyoruz: Nasıl açılacaklarını.

Bulduğum tılsımı güzelce yıkayıp, sıcak havluyla sardım ve beklemeye başladım. Tam ortasındaki özü bir süre sonra parlamaya başladı. Aradan epey zaman geçtikten ve tılsım iyice kuruduktan sonra karanlıkta farkedilir şekilde parlamaya başladı tılsım. Bunun tek bir anlamı vardı. Bu korunma tılsımının içerisindeki sır aradan geçen yüzlerce yıla rağmen hala bir “sır” idi, hala geçerli idi. Peki neydi? İşte bunu bilmiyorum ve bugün yaşayan kimse bilemez.

Özellikle 19. yüzyılın ortalarına doğru Dünya’nın çok farklı bölgelerinde birbirinin peşi sıra 8 tane korunma tılsımı bulundu. Bunlardan beş tanesi tıpkı benim bulduğum gibi 2. kuşak, iki tanesi 1. kuşak ve bir tanesi ise bilinemeyen bir kuşağa aitti. Bu tılsımlar uzun süre açılmaya çalışıldı ancak kimse başarılı olamadı. İşin farkına varan birkaç antik büyücü farklı müzelerde sergilenen bu tılsımlara geri döndürülemez büyüler yaparak tamamen elmasa dönüşmelerini sağladılar. Bu haliyle içerdiği sırlardan çok görüntüleri ön plana çıkan tılsımlar işlenerek mücevher olarak dönemin önde gelen Dünya liderlerine satıldılar. Fotoğrafta II. Elizabeth‘in boynunda gördüğünüz kolyenin en ucundaki elmas, işlenmiş bir korunma tılsımından başka bir şey değildir. Şu an için bu tılsımları korumanın başka bir yolu da yoktur.

queennecklace

Kolyenin en ucundaki elmasa dikkat edelim

Bulduğum tılsımı şimdilik siyah bir bez parçasına sardım ve çekmeceye koydum. Ancak uzun vadede bu şekilde saklayabilmem mümkün değil. Bu yazıyı okuyan antik büyücülerin yardımlarını bekliyorum.

Antalya’da Hasta Oldum!

Bloga “hasta oldum” başlığı ile yazdığım 5. yazı olmuş bu 🙂 Malumunuz üzere geçtiğimiz haftasonu Antalya‘daydım. Cuma sabahı otele giriş yaptıktan sonra kısa bir süreliğine sahile gitmiştim üzerimde gömlekle. Acayip bir esinti vardı. Sonra geri döndüğümde oda buz gibiydi. Üzerime bir “yorgan alıp” öylece uzandım yatağa, sonra yemeğe gittim. Akşam üzeri de odadaki klimayı en sıcağa aldım ve altında uyudum. Muhtemelen bu üçgenin bir köşesinde olan oldu ve soğuk aldım. Aynı akşam pek belli etmesem de (hatta oturup bloga yazı yazdım) üzerimde hafif  bir kırgınlık vardı.

Eğitimin ilk günü Eskişehir‘den dostlarım Halil Bey, Hülya Hanım ve Sanem Hanım‘la yeniden görüştük. Uzun süre olmuştu görüşmeyeli. Halil Bey ve Hülya Hanım’la 2008’de Eskişehir İl Çevre ve Orman Müdürlüğü‘nde yaptığım stajdan; Sanem Hanım’la da 2011’de Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi‘nde yaptığım stajdan tanışıyorduk. O akşam lobide vakit geçirdikten sonra odaya döndüm. Tam odaya girecekken Yasin Abi aradı ve tekrar lobiye döndüm. Edirne’den Kerim Abi‘yle epey bir sohbet muhabbet olayına girdik. Renkli ışıklar altında onlar dans ederken ben daha fazla dayanamayıp odaya çıktım. Uyudum. Ancak çok doğru dürüst bir uyku uyuyamadım: Hastalanmıştım zira.

Hastalık meselesi başa belaydı ancak eğitim de önemliydi. İkinci gün ne kahvaltı da ne öğle yemeğinde bir şey yiyebildim. Bir de öğleden sonra  Antalya’da bulunan Hurma Atıksu Arıtma Tesisi‘ne gittik uygulama eğitimi için. Yaklaşık 2 saatlik gidiş geliş beni iyice sersem bir hale getirdi. Sağolsun Halil Bey’in verdiği “A-ferin“i içip sarıldım yorgana. Akşam saat 21.30 civarı tamamen sulara batmış olarak Halil Bey’in telefonuyla uyandım. Sağolsun nasıl oldum diye sormak için aramış. Hemen kalkıp bir duş aldım. Üstümü başımı değiştirdim ve odadan dışarı çıkmadım. İşte o gece Beşiktaş‘ın maçı vardı hani Fener’i son dakika golüyle yendiği. Yasin abi de oradaydı. Oda da yalnızdım.

Çok uzun süredir hem yalnız hem de hasta olmamıştım. Biraz hüzünlü de olsa garip hissediyordum. Şansıma Tipsy Channel‘de Pink Floyd Gecesi varmış. Açtım. Ardı ardına geliyordu David Gilmour‘ın şifalı sözcükleri kulağıma. Bir süre sonra tamamen ayılıp kendime geldim. Yasin abi de geldi. Oturduk gece yarısını biraz geçene kadar internetten eski Şahan videolarını izledik. Sonra uyuduk. Ertesi gün öğleden sonra artık yola çıkacaktık.

Dönüş yolculuğu bu zamana kadar yaptığım en güzel dönüş yolculuğu oldu. Bilecik’ten Onur, Yasin, Şemre ve ben yani dört kişi ve İstanbul’dan da Orhan Bey olmak üzere toplamda 5 kişi Onur Bey’in arabasıyla yola çıktık öğleden sonra. Yavaş yavaş geldik. Gece geç saatte geldiğimizde hastalıktan kurtulmuş olmanın verdiği sevinç, yolculuğu vermiş olduğu yorgunluk ve kavuşmanın vermiş olduğu hüzünle yatağıma çullandım adeta.

Her gidişimde bana başka bir şey öğretiyorsun Antalya. Sana karşı çok “hisli duygular” içerisine girmeye başladım. Diğer seferlerden farklı olarak bu sefer otelde iki tane de bayan futbol takımı vardı. Bir tanesi Moskova’dan “SHVSM IZMAILOVO” takımı; diğeri ise Alman bir takım ama adlarını hatırlamıyorum. Benim hasta olmama tezat hava epey hoş geçti. Yani otelde falan sürekli olarak denizden dönen turistleri gördüm. Muhtemelen geçen sefer Sinem‘le çok dalga geçtiğim için, bu sefer ben aynı duruma düştüm. İnsanlar şort tişört gezerken ben kot montla gezdim.

Eğitime geri dönecek olursak şimdiye kadar katıldığım en kaliteli eğitimdi. Şöyle ki kendi adıma çok verimli geçti. Özellikle dağıttıkları dökümanlar çok kaliteli idi. Her ana başlık altında gerekli olabilecek tüm kaynakları tek bir rehberde toplamak çok akıllıca olmuş. Ayrıca eğitim süresince izlenen program da çok başarılı ve yerindeydi. İlk defa anlatılanların uygulaması da yapıldığı için her şey dört dörtlük oldu ve bitti. Değerlendirme sınavı beklediğimizden çok farklı çıktı. Epey zordu ve tam 50 soruydu. Yavaş ama emin adımlarla çözdük teslim ettik kağıtlarımızı.

Yeniden Bir Antalya Sabahına Uyanmak

Image Hosted by ImageShack.us

Ömer Abi’ye not: İnan hiç uğraşmadım, kızma.

Son hazırlıklarımı da tamamlayıp çıktım. Kapımı kilitledim. İki adım atmıştım ki geri döndüm. Olanca öfkemle kilidi geri açtım ve içeri girdim ayakkabılarımı çıkarma zahmetine bile girmeden. Yatağın üzerindeki telefonumu şarjda unutmuştu zira. Telefonu ve şarj aletini aldıktan sonra artık kesin olarak yolculuğa hazırdım.

Hafif valizler hazırlamayı çok severim. Bu seferki de öyle oldu. Hafifti, tekerleklerinin üzerinde götürmeye değmeyecek kadar hafifti. Ancak gecenin o sessiz karanlığında çıkardığı sesi seviyordum. En azından bu şekilde yalnız olmadığımı biliyordum. Merdivenlerden indim, son bir kere pencerene el salladım ve dış kapıdan çıktım. Bu ağır dış kapı karanlık bahçe ile gerçek dünya arasındaki tek sınırdı. Bahçe ne kadar karanlık olsa da içerisinde kaldığım sürece güvendeyim demekti. İşte bu güveni geride bırakıp yola çıkıyordum.

Çıkacağım her yolculuğa son yolculuğum olacak gibi çıkıyorum. Bu açıkça karamsar bir tutum, farkındayım. Ancak belki de bir şeyler için sürekli tetikte kalmamı sağlıyor. Bir tür istemsiz savunma tepkisi de olabilir. Her neyse, son iki aydır pek çok defa yaptığım üzere, bu defa da Antalya‘ya doğru yola çıkacaktım.

Bilecik Otogarı‘nı bilenler bilir, ruhsuz sevimsiz bir yerdir. Kamil Koç‘un ofisi en sonda, küçük ve diğerlerine göre sessiz sakin bir ofistir. O gece şansıma Antalya’ya Bilecik’ten 22.30 arabasıyla giden tek “şanslı” bendim. Ofise girer girmez adam biletimi uzattı. Saat henüz 22.10 civarında olmasına rağmen tamamen iç güdüsel olarak “ne kadar gecikecek” diye sordum. Adam da onu bir zahmetten kurtarmışım gibi yüzüme baktı ve “İstanbul’dan bir saat geç çıktı” dedi. Ardından uzun sessiz bir bekleyiş başladı.

İnternetten televizyonunun arada sırada kesilerek yayımladığı Kurtlar Vadisi efektleriyle beraber tek kelime etmeden o küçük ofiste 40 dakika bekledim. Korktuğum gibi olmadı. Otobüs normal saatine göre sadece 15 dakika geç geldi. Zaten bir tek ben binecek olduğum için neredeyse üç dakika içerisinde de yeniden hareket etti.

Geçen sefer Sinem‘le giderken yaşadığım şeyin aynısı başıma geldi. Önümdeki koltuk neredeyse ağzımın içine kadar yatırılmıştı. Tüm cesaretimi toplayıp öndeki insan azmanına koltuğu biraz dikeltebilir misin diye sordum. Azman homurdandı, ancak bu kadar dikeliyor, dedi. Olsun en azından şimdi ağzımın içine girmiyordu. Otobüs koltuklarına eğilip dikilebilme özelliği koyanlara lanet ettim Bozüyük‘e gelene kadar.

Molaya girdiğimizde yerimden kalkmadım. Sadece otobüse bindiğimden beri sol tarafıma hiç bakmadığımı farkettim. Koridorun sol tarafındaki koltukta bir kız epey derin bir uykuda gibiydi. Kızı bir süre seyrettim. Sonra otobüs hali hazırda durduğu ve hiçbir gürültü olmadığı için uykuya daldım.

Yol esnasında bir iki defa gözlerimi aralayıp neler olup bittiğine baktım. Kız halen aynı şekilde uyuyordu. Önümdeki azman uyuyordu. Ben de uyumaya devam ettim. Aklıma Puslu Kıtalar Atlası‘ndaki o uyuyan bekçi geldi. Rüyayla gerçek arasındaki o incecik çizgide yürüdüm birazcık salak salak gülerek. Sonra yine uykuya daldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Sabah uyandığımda otobüs Antalya Otogarı’ndan çıkıp Serik‘e doğru yola koyulmuştu. Sağ elimdeki parmakların uyuştuğunu farkettim. Sol taraftaki kıza baktım. Kız uyanmıştı ama halen uyukluyordu. Otobüste de pek kimse kalmamıştı. Muavin gelip üçüncü defa nerede ineceğimi sordu. Söyledim.

Image Hosted by ImageShack.us

Saat sabah 7’yi biraz geçe Serik Otogarı’na biraz da sersemlemiş olarak indim. İki üç dakika kadar orada bulunan üç sıra banktan ortadakine oturup kendime gelmeye çalıştım. Kendime geldikten sonra otele geçtim. Otel, Limak Atlantis Otel. Daha önce gelmemiştim. Daha önce gelenlerin tavsiyelerini hatırlamaya çalışacağım.

Image Hosted by ImageShack.us

Otelde epey bir kalabalık vardı. Saat 9’da kayıt masası açılana kadar gittim kahvaltı yaptım. Sonra kayıt masasına kayıt işleri için geçtim. Bu otelde üç farklı bina var: Ana bina (1 numara), 2 numara ve 3 numaraları binalar. Ana binanın avantajı yemek salonuna yakın olması, 2 numaranın avantajı kapalı havuza yakın olması ve 3. numaranın avantajı ise toplantı salonuna yakın olması. Buna göre sizin için ne önemliyse kalacağınız binayı seçebilirsiniz. Yalnız belirtmekte fayda var, özellikle toplu organizasyonlar da istediğiniz yerde kalma şansınız pek yok. Ben sabahın köründe gelip resepsiyondaki görevliyle konuştuğum ve sağolsun bana söz verdiği için seçme şansım oldu.

Kayıt işlemlerini halledip odaya çıktım. Biraz uzanıp uyudum. Sonra öğle yemeğini tam vaktinde yedim. Yemekten sonra hemen sahile koştum. Malum geçen sefer sahilde gezerken asamı bulmuştum. Bu sefer sahilde diğer seferlerin aksine bir dolu insan vardı. Epey bir taş sektirdikten ve kumlara “Alaattin” yazdıktan sonra odaya döndüm.

Image Hosted by ImageShack.us

Odamdan dışarısı bu şekilde gözüküyor

Supernatural‘ın son bölümünü ve Django Unchained‘ı izledim. Bu filmle ilgili olarak yakın zamanda bir yazı yazacağım. Antalya’da kaldığım bu zamanla ilgili bir sonraki yazıyı geçen sefer yaptığım gibi yine geri döndüğümde yazacağım. Bu arada burada bulunma sebebim Su ve Atıksudan Numune Alma Eğitimi ve Toprak, Arıtma Çamuru ve Katı Atıktan Numune Alma Eğitimi‘dir. Merak eden varsa diye söyledim. İş yerinden Yasin eşlik edecek bana burada.

Yakın zamanda görüşmek üzere sevgili okur.

Mesut Proofhead

Antalya’da Bir Asa – Dönüş Yolu

Sinem’in kaz tüyü montla dolaştığı sahilde denize giren Almanlar

İnsan gittiği bir yerden aynı düşüncelerle dönemeyebiliyor. Giderken aklınızı meşgul eden şeyler, konuştuğunuz şeyler dönüş yolunda upuzun bir sessizliğe dönüşebiliyor. İşte benim Antalya‘daki dönüş yolculuğumda öyle oldu.

Üç gün süren Tıbbi Atık Eğitimi bittikten, onlarca yeni insanla ve meslektaşımla tanıştıktan sonra nihayet dönüş için hazırlanmaya başladım. Antalya’ya Sinem‘le beraber, epey komik, bol sohbetli bir yolculukla gelmiştik. Antalya Otogarı’na indikten sonra iki araca daha binmiş ve otele öyle gelebilmiştik. Dönüşte yalnız olacaktım ve açıkçası dolmuşla falan uğraşmak istemiyordum. Bu yüzden transfer listesine adımı yazdırdım. Otelden saat 13.30’da hareket edecek, 15.30’da Otogar’dan çıkan Eskişehir otobüsüne yetişebilecektim.

Antalya’daki üçüncü eğitimimdi, ancak herhalde çok fazla yalnız olmadığımdan, en farklı eğitimimdi. Özellikle ikinci günün akşamında yaşanan gelişmeler tüm dengelerimi altüst etmişti. Geri dönüş yolunda yaşayacağım 7 saatlik yalnızlık bu karışıklığa çok iyi gelecekti.

Transfer tam saatinde otelden hareket etti. Arabada giderken Şanlıurfa’dan bir arkadaş ile tanıştık. Yol boyu sohbet ettik. Saat 14.15’te Antalya Otogarı‘na inmiştim. Otobüs saatine kadar, oturdum. Hiç konuşmadan. Müzik bile dinlemedim. Otobüs saati de gelince kalktım, en öne 1 numaralı koltuğa oturdum. Yanıma yaşlı bir amca geldi, selamlaştık ve uyudu. Zaten Isparta’da da indi otobüsten.

Kamil Koç‘un galiba seyahat politikasında ciddi değişiklikler yapılmaya başladı. Eskiden seyahat firmaları arasında “en hızlı” şekilde götürmek ön plandaydı. Ancak şimdi öyle değil anlaşılan. Antalya’dan Eskişehir’e gelene kadar en az 7 mola verdi, yolcu aldı, benzin aldı. Durdu, gecikti. Saat 15.30’da Antalya’dan hareket eden otobüs saat 23.00’de varabildi Eskişehir’e. Yolda bir defa tuvalete gitmek haricinde hiç kalkmadım yerimden. Koltuklardaki tv sistemi tam bir rezaletti. Yol boyunca kapalıydı bu yüzden ekran. Yol boyunca düşündüm, planlar yaptım. Bozdum, boşverdim. Unuttum, yeniden hatırladım. Değişmeyen tek bir şey vardı, o da kulaklarımdaki Sabhankra. Bir insanın bir gruba bu kadar bağlanması acaba psikolojik bir rahatsızlığın işareti midir yoksa kalite ve markaya olan ilgi midir anlayamıyorum.

Biraz da otelden bahsedeyim. Limak Limra Hotel‘de kaldım. Daha önce birkaç kere kaldığım 5 yıldızlı oteller içerisinde en kötüsü galiba bu oteldi. Yemeği, içmeyi bir kenara bıraktım, temiz değildi bir kere. Günlük olarak değişmesi gerekenler değişmiyordu. Yerlerde bariz ayakkabı izleri vardı. Ayrıca bulaşıklar yıkanmıyordu. Açık büfede çok ciddi bir bulaşık sorunu vardı. Bardaklarda, tabaklarda ve kaşıklarda yemek artıkları vardı. Ciddi bir sorun bu bence.

Asamı bulmadan önce deniz bu haldeydi

Evet, Antalya böyledi. Her şeye rağmen güzeldi. Denizde taş sektirebiliyorum artık. Zaten derslerden arta kalan zamanlarda hep sahildeydim. Yüzlerce taş attım lan denize. Sonra kumsala “Alaattin” yazıp durdum. Son gün, otelden ayrılmadan birkaç saat önce son defa gittim kumsala. Ve nihayet, büyücü olduğumun farkına vardığım şu son 15 yıldır beklediğim şey nihayet gerçekleşti: Asama kavuştum…

Tıbbi Atık Mevzuatı Eğiticileri Eğitimindeyim

Tıkla büyüsün, kocaman olsun

Bu hafta da yine 3 gün süre ile Antalya’da olacağım sevgili okur. Tıbbi Atık Mevzuatı Kapsamında Eğiticilerin Eğitimi isimli bir görev dâhilinde buraya geldim. Geçen seferden farklı olarak bu sefer Sinem bana eşlik etti.

Pazartesi gecesi saat 23.00’te Bilecik’ten Kamil Koç otobüsüne bindik birlikte. Normalde bu otobüsün 22.30’da gelmesi gerekiyordu ancak yarım saat gecikmişti. O yüzden otogara girdikten sonra aşağı yukarı 5 dakika içerisinde yolcusunu alıp hemen yoluna devam etti. Oturduğumuz koltukta ufak bir sıkıntı yaşadım başta. İnanılmaz rahatsız bir koltuktu. Öndeki koltuk neredeyse sonuna kadar yatırılmıştı, bir türlü dik pozisyona getiremedim. Kendi koltuğumu da yatıramadım.

Otobüsle yarım saat yol gitmiştik ki Bozüyük’teki Kamil Koç dinlenme tesislerinde yarım saatlik bir molaya girdik. Bu molada koltuk sorununu çözdüm. Ancak yarım saat çok uzun geldi. Sinem’le birlikte biraz oyalandık. Sonra yine yola devam etti otobüs.

Bu sefer de yaklaşık bir saat geçmemişti ki Kütahya’da mola verdi otobüs saat 00.40’da. Ancak muavin “molamız 00.30’da bitecektir” deyip araçtan indi. Muhtemelen saate bakmadan söylemişti bunu. Neyse, burada da 20 dakika oyalandık ve yine yola devam ettik. Yol boyunca kulaklıklardan gelen sesler, ekranların ışıkları vs. sebebiyle bir türlü uyuyamadım. Tam uykuya daldım ki otobüsümüz sanki az mola vermiş gibi bu sefer de Afyon’da bir tesiste yarım saat mola verdik. Bulduğu her delikte mola veren Kamil Koç, artık bıktırmış oldu bizi.

Image Hosted by ImageShack.usMoladan sonra galiba biraz uyuyabildim. Sabah saat 7’de Antalya Otogarı’na indik. Hiç vakit kaybetmeden ilçeler terminalinden Kemer’e giden minibüse bindik. Yaklaşık bir saat on beş dakika sonra Kemer’de bir yerde indik. Buradan da bizi nihayet otele, Limak Limra Otel, götürecek dolmuşa bindik. Nihayet saat 9’da otele giriş yaptık. Oda arkadaşım Bitlis’ten gelecek olan Ali abi idi. Henüz gelmemişti ama. Sinem’i odasına bırakıp kendi odama geçtim. Hemen eşyamızı bırakıp kahvaltıya geçtik. Ortalama bir kahvaltıdan sonra yine odalarımıza çekildik. Ben bir duş aldıktan sonra uyumuşum. Taa ki Sinem arayıp Image Hosted by ImageShack.usbeni uyandırana kadar. Saat 12’de öğle yemeğine geçtik. Yemekten sonra da sahile indik. Elbette ki yaz kadar değildi ama denize giren bir sürü Alman turist vardı yine. Sahilde biraz yürüdükten sonra lobiye geçtik. Lobide akşama kadar oyalandık. İnternete falan girdik. Giremedik hatta sıkıntı vardı internette. Sonra bu sefer fotoğraf makinesini alıp yine sahile indik. Güneş batarken sahilde herhalde 1 saatten fazla oturmuşuzdur.

Akşam yemeğinde bu sefer yanımızda oda arkadaşım Ali abi de vardı. Akşam yemeğinden sonra Gizem aradı Bilecik’ten, çok mutlu etti bizi. Sonra yine sahile indik. Biraz yürüdükten sonra nihayet odalarımıza çekildik. Şu anda odamda yalnızım. Ali abi yok. Az önce Oğuz, Cemil Bey ve annem aradı. Şu anda ise arayan yok yine. Erkenden yatmayı düşünüyorum. Dün yaptığım yolculuğun yorgunluğunu atamadım zira halen.

Bir Antalya klasiği

Bu eğitimle ilgili günlük yazmayacağım. Muhtemelen bir sonraki yazımı eve döndüğümde yazacağım. O yüzden bunu devamlı seriler kategorisinde yayımlamıyorum.

Nihayet Turkcell 3G Aldım!

İçerisinde bulunduğum yeni yaşam koşulları gün içerisinde ve özellikle de akşamları internete bağlanmama olanak vermiyordu. Tüm bu kısıtlı olma durumu dolaylı olarak psikolojime yansıyordu. Geçen hafta Antalya‘dayken Bilecik‘e dönünce bu internet sorununu hızlı bir şekilde halletmeye karar verdim.

Şöyle bir avantajım vardı, VINN‘a ihtiyacım yoktu. Zira netbookun sim kart yeri vardı. Turkcell’den başka bir operatörü de tercih etmeyi düşünmüyordum. Ancak daha önceki denemelerimin ve araştırmalarımın hepsi sonuçsuz kalmıştı ve fiyat/kota dengesi bana uyacak bir paket bulamamamıştım. Taa ki dün akşama kadar. Dün akşam hem biraz dolaşmak hem de TL yüklemek için çarşıya çıktım akşam üzeri. Bir Turkcell İşlem Merkezi bulup TL yüklettikten sonra orada çalışan görevliye Turkcell Data Hattı‘nın fiyatını sordum. O da işte bu ilgimi, çeken kampanyadan bahsetti.

HP Pavilion dm1 – modelinde dahili 3G adaptörü vardır

VINN olmadan, toplamda aylık 30.5 TL’ye 5 GB kotalı bir internet paketi aldım. Data hattı için ayrıca para ödemedim. Aynı akşam internete girebildim. Bir sıkıntı da yaşamadım. Yani uzun süredir süren sıkıntımı birkaç saatte çözdüm. Fatura için de yine internet şubesinden otomatik ödeme talimatı verince tüm detayları halletmiş oldum.

Artık akşamları da online’ım sevgili okur. Uzun süren bir offline’lık döneminden sonra artık akşamları da iletişebileceğiz. Ne de olsa iletişmek, güzel şey…