Tag Archives: aşk

Önder’in İbretlik Aşk Hikayesi

naugthy_kiss__by_souqran-d9g346jÇalıştığı kafenin her türlü ihtiyacını çok yakındaki bir marketten temin ediyordu Önder. Bu işten nefret ediyordu. Her sabah, sokağın diğer ucundaki süpermarkete gidiyor, o gün için ne lazım olacaksa raflardan toparlıyor, tıka basa dolu dört torbayı sallana sallana taşıyordu. Vicdansızlar, fazladan bir torba daha vermiyorlardı. Sanki fazladan verecekleri her torba, hanelerine yazılacak bir günahtı. Önder her sabah, ancak bu lanet alışveriş ritüelini tamamladıktan sonra rahat bir nefes alabiliyordu. Ah, saat dört olsa dakika beklemeden tüyecekti ama işte, gelen gidenin arkası da kesilmiyordu. Tuhaf, insanlar ne kadar parasız olursa olsunlar, çay içmekten, tost yemekten alıkoyamıyorlardı kendilerini. Önder, kafenin müdavimi öğrencilere hayretle bakıyordu. Gerçekten tuhaf!

Önder, bu kafede işe başladıktan bir ay kadar sonra kafenin işletmecisi ona ertesi gün, sabah erkenden değil, öğle vakti gelmesini söyledi. Başta itiraz edecek gibi oldu Önder, sonra ses etmedi. Bir aydır her sabah erkenden uyanıp yollara düşmek, insanlar henüz yeni uyanıyorken alışverişe gitmek ve sonra da dükkan açmak canından bezdirmişti. Şimdi en azından öğlene kadar uyuyabilecekti. Ancak gece de çok geç saatte döneceği için gün içerisinde hiçbir şey yapamayacaktı. Olsun, zaten sabahları da çalışıyorken akşamları bomboş geçiyordu.

Öğlen geldiği ilk gün, Önder dikkat çekici bir şekilde gayet neşeliydi. Hatta kafenin işletmecisi Önder’in bu neşesini fark etmiş ve ilk defa Önder’e karşı bir patron sevecenliği sergilemişti. “Al bakalım şunu Önder, sana zahmet marketten iki kutu yarım yağlı süt alır mısın? Senin yerine sabaha geçen arkadaşın almayı unutmuş.” Önder’in neşesi biraz kaçar gibi olduysa da fazla üstelemedi. Patronun elinden yirmi lirayı kaptığı gibi sokağın başındaki süpermarkete gitti. Buraya son bir aydır sürekli sabahın köründe geldiği için marketi günün bu saatinde gördüğünde biraz şaşırdı. Market cıvıl cıvıldı, kasaların önünde kuyruklar uzanıyordu. Marketin her köşesinde insanlar alışveriş yapıyorlardı.

Önder, artık ezbere bildiği rafları geride bıraktı ve elinde iki kutu sütle kuyruklardan birine girdi. Sıra kendisine geldiğinde kısa boylu, bıkkın kasiyeri görmeyi umuyordu. Ancak öyle olmadı. Önder’in gözleri büyüdü. Kasiyerin önüne süt kutuları bırakıverdi şaşkınlıkla. Kız, gülümseyerek “Hoş geldiniz” dedi. Önder, söyleyecek kelime bulamadı. Saçma sapan bir gülümsemeyle kızın uzattığı poşeti açmayı dahil akıl edemeden elinde süt kutularıyla uzaklaştı. O gün gece olduğunda Önder eve koşarak gitti ve ertesi gün bir an önce işe gitmek için hemen uykuya daldı.

Ertesi gün öğle vakti kafeye geldi Önder. Sabahçı arkadaşını buldu. Sabah alışverişinde almayı unuttuğu bir şey olup olmadığını sordu. Çocuk, o sabah alınacak her şeyi eksiksiz aldığını söyledi ve ekledi: “Merak etme Öndercim, bugün markete gitmene gerek kalmayacak.” Önder içinden küfretti çocuğa. Tüm gün kafeden çıkıp markete gitmenin bir yolunu aradı. Aradığı fırsat gece saat on sırasında ayağına geldi. Müşterilerden bir tanesi o anda kafede olmayan bir tür kahve istedi. Patron Önder’e usulca sordu “Markette gidip bakabilir misin var mı diye?” Önder daha soru bitmeden kapıdan çıkmıştı bile. Markete yaklaştığında kalbinin deliler gibi çarptığını hissetti. Onu en son bu kadar çok heyecanlandıran şeyin ne olduğunu düşündü. Aklına bir cevap gelmedi. Marketin kapısından girip hemen kasalara doğru yöneldi. Dün gittiği kasaya yöneldi. Tam bu esnada kasadan kalkıp arkadaşlarına seslenen kızı gördü: “Kızlar iyi akşamlar, yarın öğlen görüşürüz.” Kız Önder’i fark etmedi ama Önder, elde ettiği bu yeni bilgiler sayesinde kendini hayatın sırrına ermiş bir evliya gibi hissetti. Demek ki bu kız öğlenleri geliyor ve gece saat onda çıkıyordu. Bunları düşüne düşüne kafeye döndü. Patronu hemen koluna girdi: “Aldın mı Önder? Var mıymış?” Önder şaşkınlıkla cevap verdi: “Ne aldım mı? Haa, evet kahve. Baktım, ne yazık ki o kahveden yoktu.”

İkinci hafta bittiğinde Önder kızın adını bile öğrenmişti. Her gün işe tam on iki de geliyor her akşam da saat onda çıkıyordu. Kafeye gelip giden öğrencilerden bir iki tanesi Önder’le samimi olmuştu. Önder bu çocuklara marketteki kızdan bahsedince çocuklar ara sıra markete gidip kızı gözetliyor, Önder’e kız hakkında bilgi sağlıyorlardı. Kızın adını da bu şekilde öğrenmişti hatta. Bir gün bu öğrencilerden birisi Önder’e yaklaştı ve marketi işaret ederek konuştu: “Önder abi, bizim sınıfta bir kızın babası o markette çalışıyor. Bu yüzden kız oradaki herkesi tanıyor. İstersen akşam o arkadaşımızı getirelim sen de tanış, aklındaki soruları sor.”

Önder heyecanla akşamı bekledi. Akşam öğrenciler dersten çıktıktan sonra dört kişilik bir grup halinde kafeye geldiler. Önder’in, daha önceden tanıdığı iki çocuğun yanında iki de kız vardı. Kızlardan biri uzun boylu, geniş yüzlü, ortalama güzellikte bir kızdı. Bir diğeri ise kısa boylu, şişman sayılabilecek bir fiziğe ve rahatsız edici bakışlara sahip bir kızdı. Önder, çocukların yanına gidip merhaba dedikten sonra ne içeceklerini sordu. Sonra bir an kısa bir an kısa boylu kızla göz göze geldiler. Hemen bakışlarını çevirdi ve mutfağa yöneldi. Gerçekten de kısa boylu kız, markette çalışanların hepsini tanıyordu. Önder’in sorduğu kızı da tanıyordu. Hemen kız hakkında bildiklerini sıraladı ama Önder’in en merak ettiği soruya cevap vermemişti: Bu kızın hayatında birisi var mıydı? Kısa boylu kız, Önder’e ona bir gün süre verirse öğrenebileceğini söyledi. Önder sevinçten havalara uçtu. Muhtemelen kızın hayatında kimse yoktu. Böylece Önder kısa sürede kıza açılabilecekti. Kısa boylu kız Önder’den telefonunu istedi, belki kızla konuşunca numarasını bile verebileceğini söyledi. Önder yutkuna yutkuna numarasını söyledi kısa boylu kıza.

Ertesi gün öğrenciler yine aynı saatte geldiler. Kısa boylu kız önceki günün aksine pek bir neşeli, pek bir sevimli gözüküyordu. Önder henüz yanlarına gitmişti ki kısa boylu kız hemen seslendi: “Çok üzgünüm. Sevgilisi varmış. Asla beni rahatsız etmesin dedi.” Önder, dünya başına yıkılıyormuş gibi hissetti. Yüzüne şaşkınlık ve hayal kırıklığının yüklediği bir tebessümle kafenin üst katına çıktı. Lavaboya girip çok uzun yıllar sonra ilk defa ağladı.

O akşam eve zar zor dönmüştü Önder. Aklı fikri darmadağındı. O esnada cep telefonunda yabancı bir numaradan gelen mesajı fark etti: “Uyudun mu?” Önder, ne yapacağını bilemez bir halde telefona bakıyordu. Bir mesaj daha geldi o anda: “Çok mu üzdüm seni bugün?” Önder hemen cevap yazdı: “Olsun, önemli değil. Şimdi mesaj atıyorsun ya o yeter de artar bile bana.” Nefesini tuttu ve beklemeye başladı. Saniyeler, dakikalar geçmedi. Ama başka bir mesaj gelmedi. O gece de uyumadı Önder. Bu heyecan bir süre sonra onda kalıcı bir hüzne ve giderek artan bir ızdıraba dönüştü. “Hayatında başka biri varmış! O zaman neden bana mesaj atıyorsun ki lanet!”

Ertesi gün Önder bir daha o markete gitmemeye yemin etti kendince. Kimseyle doğru dürüst konuşmadı. Patronu onu markete göndermesin diye dua etti durdu sadece. Akşamı zor etti. Birkaç gün daha böyle isteksiz ve bıkkın çalışmaya devam etti. Nihayet patronu Önder’i çağırıp iyice azarladı, kendine çeki düzen vermesini söyledi. Önder ne yapacağını iyi biliyordu. Patronuna ertesi gün gelmeyeceğini söyledi. İşi bırakıyordu.

İki ay geçti. Önder’in ızdırabı yavaş yavaş dindi. Kayboldu. Bir sabah yapacak bir işi olmadığını fark etti. Haftalardır gitmediği eski iş yerine gitmek geldi içinden. “Hem bu saatte patron da yoktur, bir çay içer kalkarım.” diye düşündü. Süpermarketi ise düşünmemeye çalıştı. Bir saat sonra, kafenin bahçesinde oturuyordu. Çayını yudumlarken eski çalışma arkadaşını gördü. Eleman yanına yaklaştı ve sevecenlikle kucakladı Önder’i. Yanına oturup muhabbete başladı.

“Önder neden bıraktın ki kardeşim? Ne güzel anlaşıyorduk.” Önder gülümsedi. “Aslında uzun zaman oldu, pek kimseye de anlatmadım ama ben aşık olmuştum. Karşılık bulamayınca dayanamadım. Kaçtım.” dedi. Eleman aniden bir kahkaha attı. “Abi sen ne yaptın? Karşılık bulamadığını nereden çıkardın? O kısa boylu kızın dediğine mi inandın sen yoksa?” Önder saç diplerinin terlediğini hissetti. Garip bir histir bu. Yalnızca dehşete düştüğünde böyle hissederdi. Eleman konuşmaya devam etti. “O senin samimi olduğun çocuklar geçen buradaydılar. Senden bahsediyorlardı. Kısa boylu bir kız vardı hani. Sen gittikten sonra birkaç defa geldi gitti seni sordu. Bu kız galiba sana aşık olmuş ve seni kandırmış, hatta sana mesaj bile atmış. Senin o markette aşık olduğun kızın sevgilisi falan  da yokmuş.”

Önder, o gün eve hayatında ilk defa sarhoş döndü. Duyduğu her lafa ilk anda inanıp, aptal bir kızın yalanları yüzünden kendi kendine ızdırap ettiği son aylarını düşündü. Okkalı bir küfür savurdu ve uyudu.

İşte bu  Önder’in ibretlik aşk hikayesidir. 60 kere maşallah.

Dört Yıllık Bir His

angela.gifAşk. Aşktı bir zamanlar bu his. Şimdi adı ne oldu bilmiyorum. Yürek sızlatıyor, bazen de tiksindiriyor. Nasıl tarif edeyim ki bunu? Kimselere anlatamıyorum. Beklemekten başka da bir şey yapamıyorum. Dört yıl bekliyorum, fazladan bir günüm oluyor elimde. Başka da bir lütfu yok zamanın. İki buçuk yıl sev, bir buçuk yıl daha bekle. Ele geçen tek şey fazladan bir gün. Zaten Şubat, içerisinde hayatımın en önemli üç kırılma anını içeren tek ay! İki eksik bir fazla, en masum ay. Off.

Bugün sigara kokusunu bastıran nane şekerinin dudaklarında ve dilinin ucunda bıraktığı tadı hissettim. Ne acayip zamanlardı ders çıkışlarımız. Kampüsün içerisinde bakışlarımız kol gezerdi. Ah, kampüs mü kaldı şimdi. Bakıyorum, yıkılıp dökülmüş her şey. İnsan ayaklarını sürüyerek gidiyor.

Dört yılda bir defa yazabilirsin bu yazıyı. Bir sonraki yazıyı yazmak için tam dört yıl daha beklemek gerekecek. Yaşadığım son dört yıla bakınca hayatımın tamamen değiştiğini görüyorum. Bir dört yıl daha sonra neler değişecek? Parmaklarım dokunabilecek mi yine?

Reklamlar ve Aşkımız

İçeri girdim az önce. Uzakta değil, bugün yarın peydah olacaksın gökyüzünde.

midnight_television_by_xky-d6hmhtwYerel şivesiyle komik şeyler söyleyen köylü teyzeye yüzümde riyakar bir tebessümle baktım. Biz “şehirliler” hep böyle tebessümle bakarız kendimizden daha alt kesimdekilere. Biz kaç kuruş ediyoruz ki? Oysa ben bir tek sana tebessümle bakmak istiyorum, gözlerinde oynaşan ışıltıları, gerilmiş dudaklarının arasındaki küçük boşluğu görünce mutlu oluyorum. Bunda hiçbir riyakarlık yok. Olmadı, yemin ederim.

Bize güvenin, doğru yatırımın adresiyiz, diyor. Ben bir tek sana güvendim. Bazen sustum, evet. Ama bu suskunluğum güvenemediğimden değil, hep anın tadını çıkarabilmek için oldu. Susmam gerekti. Ama ben, hep sana güvendim. Senin de bana güvendiğini gördüğümde ise mutluluktan başka bir şey hissetmedim.

Bizim hep şarkılarımız oldu. Dönem dönem. Dertten derde değişen, günden güne sesi kısılan, ama hep bize ait. Güzel, kimsenin bilmediği dinlemediği şarkılar. Şimdi bir tanesini margarin reklamında çalıyorlar! Düşünebiliyor musun? Benim duyduğum her notada seni anımsadığım o şarkının melodisi, margarin reklamında çalıyor. Neyse ki margarin reklamı…

Şimdilerde sevimli görünmeye çalışmak moda biliyorsun. Baştan aşağı renklere boyamışlar pistleri. Işıl ışıl. Yemiyoruz ama biz bunları, değil mi? Yemiyoruz. İnsanın yüreğinde oluyor sevgi de hoşgörü de. Sevimli olmaya, görünmeye çalışmak sence boşuna değil mi? Bırak da içinden gelsin bu sevgi. Bırak da sen çabalamadan ben sana diyeyim bunu. Bir tek sensin sevimli.

Albüme adını veren parça gibisin. Diğerleri içerisinde en kusursuz ve mükemmel olman bekleniyor. Ancak öyle olmasan bile bu çok da sorun olmuyor. Çünkü dinlerken, diğer şarkıları da senin adınla anıyorum. Diğerleri, senin adının altında yazılıyor. Sen çok iyisin, kusursuzsun.

Şimdi vakit geç oldu. Reklamlar da bittiğine göre televizyonu kapatabilirim. Yastığa başımı koyduğumda kalp atışlarımı duyuyorum. Her bir vuruşa adının bir sesli harfi karşılık geliyor. Gülümseyerek başlıyor ve benimle bitiyor. İşte.

Askerde Okuduğum Kitaplar – 1

Askerlik boyunca yaşadığım az sayıdaki güzel zamanlardan biri de okumak için fırsat bulduğum zamanlardı. Yaptığım işten vakit bulduğumda ve amelelik yapmadığımız zamanlarda çokça kitap okudum sevgili okur. İnan, askerliği çabuklaştırmanın daha verimli bir yolu da yok.

Okuduğum kitapların bazılarını üst tertiplerden, bazılarını ortalıkta sahipsiz dolaşan kitaplardan, bazılarını Umur‘dan ve bazılarını da kendi paramla çarşıdan aldım. Şöyle bir sayınca usta birliğim boyunca yaklaşık 20 kitap okumuşum. (Acemi birliğinde neredeyse kağıt kalem bile bulamıyorduk bırak kitabı) Eh, her biri yaklaşık yirmişer gün sürer iki tören hazırlığı ve bir tatbikat boyunca da hiç kitap okuyamadım. Bir de Suç ve Ceza‘yı okumam çok uzun sürdü. Bunun nedenini kitaptan bahsederken anlatacağım. Her bir kitabı okuduktan sonra anlık defterime kitapla ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Buraya yazacağım yorumlar da doğrudan o defterden alınma. Yazı iki kısımdan oluşacak ve bu ilk kısmı.

kelebek1. Kelebekler ve İnsanlar: Askerde okuduğum ilk kitap. Bu kitabı Keşan‘daki yemin töreninde bana ödül olarak verdiler. Sonu başından belli, ortalamayı geçemeyen bir öykü. Konusu fena değil yine de. Okunabilir. Kitabın iç sayfasına acemi birliğindeki tüm arkadaşlarıma imza attırdım. Üstün Dökmen’in okuduğum ilk kitabı.


milyar.jpg2. Milyarlarca ve Milyarlarca:
Carl Sagan‘ın büyük bir hayranıyım sevgili okur. Askerde çıktığımız ilk çarşıda en önce gittiğimiz yerlerden birisi de kitapçı oldu. Carl Sagan’ın bu kitabını görünce zaten önceden de okumaya hevesim olduğu için hemen aldım. Büyük bir keyifle okudum. Carl Sagan’ın Tanrı’ya dair tespitleri çok yerinde. Ayrıca yine kitabın sonlarına doğru kürtaj hakkında özel bir bölüm var. Burası da gayet harika hazırlanmıştı.


seytenyemini.jpg3. Şeytan Yemini: Jean Christophe Grangé
‘ın okuduğum ilk kitabı. Kitabı gayet başarılı buldum. Özellikle kurgu çok iyi. Anlığa şu şekilde yazmışım: “26.03.2014. İyi bir kitap. Soluk soluğa okuyorum, bırakamıyorum. Çok fazla isim ve yer olmasına rağmen olayların takibi keyif veriyor. Yazarın aralara serpiştirdiği cinsellik de dozajında. Muhtemelen kitap yarın bitecek ve bu yorumun sonunu da yarın tamamlayacağım. Evet, aradan 12 saat geçti ve kitap bitti. Sonu şaşırtıcı, evet. Güzel bir kitap. Belki bazı ölümler olmasıydı, daha da harika olabilirdi. Luc’ün neden intihar ettiğini kitabın sonuna gelmeden yaklaşık 100 sayfa önce tahmin ettim. Yazarın diğer kitaplarına da göz atmakta fayda var. Karargah Bölüğü Koğuşu, Gelibolu.” Bu kitapla ilgili hatırladığım bir diğer husus da şu oldu. Kitabın ortalarına doğru yaklaşık 10 sayfalık bir kısmın baskı hatası sebebiyle olmadığını farkettim.  O hafta sonu çarşıya çıktığımda gidip kitabın bir dijital kopyasını bularak bu sayfaların çıktısını aldım ve öyle tamamladım.

Okumaya devam et

Ve Nihayet Buldum Seni

(Alıntıdır. ‘M.C. 24 yılda Devr-i Alem’)

Halen şoktayım. Mutluyum ama şoktayım inan. O kadar kısa bir süre görüp de seni, nasıl aşık olduğumu mu anlatsam yoksa tüm o insancıkları mı toplasam anlatmaları için. Mutluyum inan.

Meğer hep gözümün önünde yaşıyormuşsun. Bir kere geciksem işe, bir durak erken insem belki göz göze gelecektik. Çok ani olacaktı herşey ve ben konuşmaya aç bir halde saçmalayacaktım. Belki gülümserdin, belki de korkardın bu delirmiş halimden. Ama ben o anda dahi aşık olurdum sana. O masumluğuna…

Hayallerimin yüz bulmuş hali, arsız bir bedende gizlenmiş güzellik, sana aşığım. Sana karşı düşünebildiğinden çok daha fazlasını hissediyorum. Sana şimdilik o şarkının o dizelerini armağan edebiliyorum. Çok daha fazlasını seni daha çok tanıdığımda armağan edeceğim. Söz veriyorum.

O şarkı:

O dizeler:

Hey you! out there beyond the wall
Breaking bottles in the hall, can you help me
Hey you! don’t tell me there’s no hope at all
Together we stand, divided we fall

NOT: S.S.A.U. sevgilerle. 1-0.

Saplantım

Küçük bir kızın bakışlarında gizliydi belki de bana olan aşkın. Onca masumluğunla ve beni tanımadan… Yalanlarımdan hiç tatmamış ve ihanetimden hiç yaralanmamış  olarak…

Tüm bedenin sana yapacaklarımın izlerini taşıyor olacak. Kalbin kırılmış, duyguların incinmiş, düşüncelerin bitap düşmüş olacak. Ama yine de beni seveceksin.

Çünkü beni sevmeye mecbur olacaksın. Aldığın nefesten vazgeçemeyeceksin çünkü. Kalbin beni püskürtmeye çalıştıkça damarlarındaki şeytan olacağım. Yine gülüp  sana “küçük bir kızın bakışlarında gizliydi belki de bana olan aşkın” diyeceğim.

Beni yaratmış olmanın verdiği hazla kıvranacaksın sonsuzluğunda. Ve biliyorum ki sonunda tüm bunları duyacağım senin ağzından.

Luna

Cerenname – Bunu Herkes Okusun!

Diye yazmışım tam 4 sene önce 19 Ağustos 2006’da. O zamanlar sevdiğim Ceren diye bir kız vardı. Sözde çıkıyorduk ama gerçekte tek taraflı bir ilişki idi 🙂  Sık sık benden ayrılır; sonra geri barışırdı falan. Pek çoğumuzun böyle bir ilişkisi olmuştur değil mi? Neyse, dün notları falan düzenlerken onun beni son terkettiğinde yazdığım iki yazımı buldum. Okudum ve gülmekten yarıldım 🙂 Demek ne kadar canım acımışsa neler neler yazmışım. O zamandan bu zamana olaylara bakışı nasıl da değişiyormuş insanın. Şimdi sizde okuyun isterseniz, gülün biraz.

Şu an öylesine nefretle doluyum ki anlatamam. Benim yaptığım tek şey seni sevmek. Eğer bu kötülükse ben kötüyüm. Hem de çok kötü. Adi herifin tekiyim. Çünkü seni seviyorum. Sen hiç bir zaman benim ne hissettiğimi düşünmedin, benim hangi şartlar altında olduğumu umursamadın.

Buna bir son veremiyorum. Biliyorum, ne kadar senden nefret ettiğimi söylesem de hala seni deliler gibi seviyorum. Bana koyan şey senin de bunu biliyor olman.

Sen ne biçim bir şeysin anlamadım ki! Benimki de laf işte. Burada oturmuş sana salak salak yazılar yazıyorum. Tüm bunları bağıra bağıra yüzüne okusam suratındaki ifade bile değişmez. Elbet birileri bu satırları önüne getirir. Eğer bunları okuduktan sonra en ufak bir düşünce bile oluşursa kafanda seni tanıyamadığımı anlarım. Şu talihe bak, bana hayatımın en güzel bir kaç saatini yaşatan sen, hayatımda en nefret ettiklerimden biri oldun çıktın.

Ne hissediyorum biliyor musun? Seni ölesiye seviyorum ve senden ölesiye nefret ediyorum. Tüm dengelerimi nasıl da altüst ettin hala şaşırıyorum. Hem de defalarca.

Güzel, sen bana oraya gelmedim diye kızıyorsun. Peki ben sana niye hiçbir zaman aradığımda benimle konuşmuyorsun diye kızmıyorum? Neden biliyor musun, çünkü ben salağım. Sana değer veriyorum.

Eski sana ne oldu diye soracağım, “öldü” diyeceksin. İyi, gebersin o zaman. Ben bundan sonra sensiz yaşayacağım tabi becerebilirsem…

🙂 Son paragrafa dikkat. Bir de üç nokta ile bitirmişim lan. Nasıl fantastik bir yazı olmuş be 🙂 Bu yazıyı yazdığımda üniversite sonuçları açıklanmamıştı henüz.  Aynı gecenin devamında yazdığım diğer yazı. Hatırlıyorum lan bu yazıyı yazarken harbi gözlerim dolmuştu. Ama ağlamamıştım. Öfkem nasılda kağıda dökülmüş be. Buyrun;

Bu satırları nasıl yazdığımı bile bilmiyorum. Bugün 19 Ağustos Cumartesi. Saat sabahın 3 buçuğu. Ceren’den gece yarısını 7 dakika geçe aldığım mesajdan beri inan yaşamak artık dayanılmaz geliyor. Onun tarafından üçüncü defa terkedildim. Bundan öncekilerde  hep “acaba bir daha barışır mıyız?” diye düşünürdüm. Ama bu sefer farklı. Üç sefer, tam üç sefer terkedildim! Ve benimde bir gururum olduğu aklıma geldi. meğer ben aylardır gururumu ayaklar altına alıyormuşum. Ama bitti. Bu sözcüğü daha önce de defalarca yazdım, ama bitti. İçimde sadece nefret ve öfke var. İnanabiliyor musun, o kadar temiz ve saf bir aşk nasıl da böyle bir nefrete dönüştü ve şimdi satırlarıma akıyor.

Asla yaptıklarımı sorgulamıyorum ve pişmanlık duymayacağım. Benim istediğim yalnızca SADAKAT ve zorluklara dayanma gücüydü. Ama yokmuş. Ben onun için kendi geleceğimden, çevremden, ailemden kısacası herşeyden vazgeçebilecekken o bunu yapmadı. Söylediği saçma sözlerle defalarca kalbimi kırdı. Bak, şu an tek arkadaşım kalem ve kağıt. Ben bunu haketmedim. Bu kadar fedakarlıktan, bu kadar sevgiden sonra bunu haketmedim. Yazmak istiyorum, saatlerce yazmak, sayfalarca yazmak. Ama olmayacak.

Bir dostum şöyle dedi: “Sen onu kaybedersen, yalnızca onu kaybetmiş olursun. Ama sen kendini kaybedersen, hem hayatını, hem aileni hem de biz seni kaybetmiş oluruz.” Söz, kendimi kaybetmeyeceğim.

Ailemden vazgeçecek bir durum yoktu neden öyle yazmışım bilmiyorum. Bir de bu son paragrafta ki sözü söyleyen adamın adı Selçuk’tu. Çok sevdiğim birisiydi. Ancak sonradan değmeyecek bir adam için beni sattı. Görüşmüyoruz artık. Ama cidden iyi söylemiş lan. Bu yazıdan herhalde bir hafta falan sonra Anadolu Üniversitesi’ne yerleştirilmiştim. Ondan sonra da hayatım çok açıdan değişti.

Geçmişte yazdığım şu iki yazıyı aslında yayınlamamın bir diğer sebebi de gerçekten okuyucuya gerçek hislerimi göstermek. Yani sırf etkileyici olsun diye abidik gubidik süslemeler yapmamışım bu yazılarda. Herkes görsün istedim, yılların insanda neleri değiştirebileceğini.

Dertname

Karanlık

Karanlık

Not: Bu şiir 85 kilonun üzerindeki bir dostun hüznünü paylaşmak adına yazılmıştır. Bazı yerlerde anlam karışıklığı yaşanabilir. Üşenmeyip merak edenler özelden ulaşabilir.

Yeryüzünden silsem de adını,
Rüyalarımda alıyorum tadını,
Değişmiyor kokun sırlarını görüyorum,
Korkularım kaplıyor yarını.

Görmüyorum  seni; unutttum ismini,
Ah keşke, keşke saklasaydım resmini,
İhanet eder miydim  sana, sadakat!
Eğer alsaydım  dersimi?

Gururu bırakıp sevseydim,
Umudu kesip vazgeçer miydin?
Düşünür müydün aşksızlığı kendinde,
Gerçek bu kadar çıplakken zihninde?

Dokunmadın bana nasıl bilirsin,
Umrunda mı içim yanıp erisin,
Rüyalarım bitsin; ızdırap gibisin,
Dalgalanmıyor saçların, sen kimsin?

Rüzgarlarda tanırdım seni üzerime esen,
Yolumu kesen bir sen olurdun, yalnız sen,
Sana bakardım nefes almayı bilmesem,
Sen de bu kadar sever miyin gerçekten?

Yağmura Gönül Verdim

“Bu yağmur seni benden alıp götüren yağmur…”

Tenime dokunan damlacıklara aldırmadan yürümüştüm dakikalarca. Saçlarımdan gözlerime süzülüyordu sular. Kaçışan insanları farkedince gülümsedim içimden. Su, yalnızca su. Neden kaçıyorsunuz? İçimdeki kötülüğü yıkayacağını umdum o an yağmurun. Ellerimi havaya kaldırdım ve öylece bekledim. Yanımdan geçen kadının yüzündeki ifadeye takıldığımı hatırlıyorum. Uzakta, senin  hep beklediğin o durak, ne kadar da kalabalıklaşmıştı. Her sabah yüzünü görmek umuduyla geldiğim, dakikalarca yalnız başıma beklediğim o durak, yağmurdan kaçan insanlarla doluydu. Kaderi mi böyleydi bu yerin, hep sığınanlara ev sahipliği yapıyordu. Herkesten, her şeyden kaçıp sana gelirdim, görebileyim diye. Oysa sen hiç gelmedin oraya. Belki bu şehri çoktan terketmiştin. Bana ise geride sadece umut bırakmıştın. Başka bir yaşamda belki, dediğini unutamıyorum. Vicdanımı söküp benden alan o bakışlarını özlüyorum şimdi. Beni bu denli acımasız yapan o bakışlarını.

Düşen her damlanın, içimdeki ateşe değip çıkardığı sesi yalnızca ben duyabiliyordum içimde. Aynı şey hep oluyordu, şehrin o kısmına geldiğimde yine sen geliyordun gözlerimin önüne. Yağmur aralıksız yağıyor. Hayatımdaki en değerli Savaş’ın bana miras bıraktığı o söz geliyor şimdi de aklıma. Değer verdiğinin o kadar da değerli olmadığını anladığın dakika, hayatının en değersiz dakikasıdır. İşte benim Savaş’ımın bittiği dakika. Kıymeti olan her şey bana değersiz gelmişti de neden küçücük bir umudun peşine düşmüştüm? Küçük, zayıf bir umudun…

Yağmur üstüme döküldükçe siliyordu seni aklımdan. Evet, içimdeki sana ait son zerreleride alıp götürüyordu. Ruhuma dolan kötülük sanki ayaklarımın altından süzülerek kayboluyordu. Sanki bulutlar aralanıyordu gökyüzünde.

Şimdi düşünüyorum da, hayır. Ateş sönmüyor içimdeki, yalnızca hafifliyor biraz daha. İçimdeki şeytan, senin adını verdim ona, bana tüm dostlarına ihanet et diyor. Sanki bu aldatmaca seni bana daha da yakınlaştıracak. Onlar bilmese de bazen şeytanıma, yani sana o kadar yakın oluyorum ki, kendimden korkuyorum. Yapabileceklerim beni ürkütüyor. Bu durumlarda şanslı da oluyorum biliyor musun? Bir zamanlar etrafında olan herkes listemde. Ne yaparım bilmiyorum ama tıpkı kiralık katiller gibi cebimde geziyor adları.

Gündüzleri sensizlik iyi de, geceleri rüyalarıma engel olamıyorum. Ellerini tutuyorum boşlukta, saçların yüzüme çarpıyor esen rüzgarlarla, belli ki kendi nefesim boğuyor beni. Yağmurlar hiç dinmiyor düşlerimde. Vücudunun ıslaklığı değiyor benim tenime de. Ve dayanamıyorum senin ihtişamına. Ben, sana yağan bir yağmur da aşık olmuştum. O gün sana aşık olmuşum sanıyordum. Meğer ben yağmura gönül vermişim. Anladım artık çünkü sabahlarım büyük bir yıkımla başlıyor. Senin olmadığın ve olmayacağın gerçeği ile. Artık çık hayatımdan! En azından rüyalarımı terket. Karşısında çaresiz olduğum tek kişi, n’olur duy beni.

Bu yazıyı istediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz fakat yayınladığınız yerde bu
sayfanın linkini vermek zorundasınız. Vermemeniz durumunda ayıp edersiniz. Ayrıca
emek hırsızlığı da yapmış olursunuz değil mi? Bu kadar tantanaya gerek kalmadan
siz en iyisi kaynak olarak buraya link verin kurtulun, rahat rahat yayınlayın.
Aklınıza bir şey takılırsa buraya tıklayıp bana ulaşın. 

Durum Hikayesi Denemesi: Işıklar Parlıyor

Gözlerim kamaşıyor! Seçemiyorum da ne olduğu. Birden parlamaya başlayan bir kıvılcım görüyorum. Sonra herşey yavaş yavaş aydınlanıyor. Yalnız başıma olduğum bu daracık oda genişlemeye başlıyor, önce ayağa kalkıyorum yavaşça. Her tarafım uyuşmuş. Bir el uzanıyor kaldırmak için beni. Ve bir başkası daha.  Sonra o gözlerimi kamaştıran ışık hareket ediyor, önüme gelip duruyor. Gülümsemeye başlıyorum. Dost yüzler beliriyor dört bir tarafımda. Onlar biraz kızgın ama kurtulduğum için içten içe sevinen gözlerle bakıyorlar bana. Birisi önce gözlerini çeviyor bana, sonra boynuma sarılıyor. Bir diğeri gördüğü rüyayı anlatıyor bana. Rüyalara inanma diyorum ona da. Işık yeniden hareket etmeye başlıyor. Bir parlıyor, bir sönüyor. Sonra rüzgar çıkıyor. Bu sefer sonsuz çölün ortasında buluyorum kendimi. Işık çok uzaklarda beni gözlüyor. Rüzgar aman vermiyor ama yürüyorum ışığıma. Zor olacak diyorum, ama olacağını da biliyorum içimden. Aradan yıllar geçiyor, ben o ışığın altında otururken aklıma geliveriyor bu günler. Gülümsüyorum sadece. Işığımda parlıyor biraz daha. Çok uzaklarda tarlalarda ekinler baş sallıyor, katılıyorlar sevincime.  Uzakta deniz katılıyor kahkalarıma dalgalarıyla. Işığım ve ben yükseliyoruz. Aşağıda parlıyor diğer ışıklar sevecenlikle 🙂