Tag Archives: atatürk

11.11 Dolunayı

Geride kalan ay boyunca, neredeyse her gece teleskop başında Ay‘ın her bir evresini -taa ki sana ulaşıncaya kadar- gözlemledim. Netlikle ilgili yaşadığım bir sorun vardı. Ancak ne olduysa oldu ve o sorunu da hallettim. Böylece artık kraterleri de sıkıntısız sorunsuz görebiliyorum. Yalnızca kendim görmekle yetinmeyip eşe dosta herkese de gösteriyorum, bakın da şu güzelliği görün diye.

betulturksoyGeçenlerde Eda sağ olsun, Instagram‘da şimdiye kadar gördüğüm en güzel Ay fotoğraflarını çeken bir hesabı benimle paylaştı. Betül Türksoy ismindeki bu kadın fotoğrafçı neredeyse her gün bir Ay fotoğrafı paylaşıyor. Bu alanda takip ettiğim profiller listesine hemen ekledim kendisini. Şu an için böyle fotoğraflar çekebilecek bir lense sahip değilim. Ama imkanlar her geçen gün gelişiyor, güzelleşiyor. Yakın zamanda umarım seni şaşırtabilirim.

Sende en çok sevdiğim şeylerden birisi de Atatürk‘e, Cumhuriyet‘e, büyük Türk devrimine, milletimize ve bayrağımıza olan tutkun. En az benim kadar önemseyip, ışık saçarak bunları sahipleniyor oluşun, oldum olası gönlümü çalmıştır. Ne yazık, 10 Kasım’da Atatürk’ün ölümünü saygıyla anıyor olan bizler, hemen ertesi gün “11.11 Alışveriş Çılgınlığı“na kapılıyoruz. Bu belki haksız bir eleştiri olabilir. Ancak yine de içten içe kızıyorum topluma. Keşke beni duyabilsen de, seninle sırf oturup şunları konuşsak.

Biz (Cansın, Alper ve ben) yine dayanamadık, 10 Kasım’da Atamızın en sevdiği şarkılardan birini, belki de ona küçücükken ayrıldığı Selanik‘i hatırlatan o türküyü çaldık: Çalın Davulları! Biz çaldık, sağ olsun Koray da montajladı. Ölünceye kadar içindeki Selanik hasreti, doğduğu toprakları anavatan topraklarına katamamış olmanın verdiği hayal kırıklığı ve üzüntü hiç dinmiş midir acaba? Bazıları gibi bencillik yapıp, sırf memleketi diye, Selanik’i geri almak için bir savaş açmayı düşünmüş müdür acaba? Sanmıyorum. O her zaman milletinin menfaatini, kendi hırslarının önüne koydu. O, ancak sevdiği türkülerle yetindi, şarkılarda sığındı Selanik’e. Peki sen de hala sevdiğin o şarkıları dinliyor musun?

Kasım ayı dolunayı, bir yılın daha senin peşinde tükendiğini anlatıyor. Bir sonraki dolunay yazısı, büyük ihtimalle yılın da son birkaç yazısından birisi olacak. O yüzden bu yazıyı yazmak için farklı bir mekanda olmak istedim. Buraya seninle hiç gelmedik. Akşamın son saatleri ve günün son ışıkları yavaşça soluyor. Aklıma düştün yine, bir gözüm gökyüzünde. Düşündüm. Belki şu kadın sana benziyor, belki şu araba senin, belki de tam karşı binadan beni izliyorsun. Böyle bir yalnızlığı ne zaman yaşasam seni istiyorum yanımda. Nasıl yorumlarsın peki bu durumu? O her şeye “derin” anlamlar yüklemeye çalışan sen, şu anda yanımda olsaydın, belki konuşmana izin verir, yüzünde titreşen her bir çizgiyi izlerdim. Senin de yapmayı en çok sevdiğin şey gibi. İlk ışıklar yanıyor, akşam yerini geceye bırakıyor. Işıksız evlerde belki birileri sırtını duvara dayamış açlık çekiyor, belki birileri özlüyor ve belki birileri çaresizce bekliyor.

Kim Kimdir: Damat Ferit Paşa

Geçen gün kursta Tarih dersinde Milli Mücadele yıllarını anlatıyordu hocamız. O dönemde yolumuza taş koyan en büyük isim olarak karşımıza çıktı Damat Ferit Paşa. Ben de kimdir nedir diye bir araştırayım dedim. Bulduklarımı da sizlerle paylaşıyorum sevgili okur.

Damat Mehmet Ferit Paşa 1853 – 1923 yılları arasında yaşamış bir Osmanlı Devlet Adamı’dır. Milli mücadelemizin en büyük düşmanlarındandır. Son derece abartılı bir batı hayranıdır. Damat’lığı son padişah Vahdettin‘in kızkardeşi ile evlenmesinden gelmektedir. Hiç çocuğu olmamıştır.

Anadolu’da başlayan milli mücadele hareketini sonuna kadar engellemeye çalışmıştır. İtilaf Devletleri bize Sevr Antlaşması‘nı imzalatmak istediğinde önce Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa yollanmıştı İstanbul’daki hükümet tarafından. Ancak kendisi “Bu barış şartları bağımsız bir devlet kavramı ile kesinlikle bağdaşmaz!” diyerek Paris’i derhal terketmiştir. Bu noktada Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti istifa etmiş, yerine 5. kez olmak üzere Damat Ferit Paşa Hükümeti kurulmuştu. Bu hükümetten dört kişilik bir heyet yine Paris’e, bu sefer Sevr’i kayıtsız şartsız imzalamak üzere gönderildi. İşte bu heyetin de içinde Damat Ferit Paşa yer alıyordu.

Milli mücadeleye engel olmak için fetva çıkartan, Atatürk ve silah arkadaşları hakkında idam kararı çıkartan da hep kendisidir. Milli mücadele başarılı olduğu zaman Sevr’i imzalamaya giden diğer üç arkadaşları ve tüm diğer yandaşları ile birlikte vatan haini ilan edilip o meşhur “Yüzellilikler” listesine alındı.

Pek çok vatan haini gibi o da Avrupa’ya kaçıp Fransa’ya sığındı. Tam da Cumhuriyet’in ilanından 23 gün önce 6 Ekim 1923’de öldü.

Bu Paşa, Osmanlı’nın son dönemine damgasını vurmuştur. Kendi halkından uzaklaşmış, nefret etmiştir. Avrupa’ya yaranmayı nedense kendine çıkar saymıştır salak. Hatta kılık kıyafetini, yaşadığı ev hayatını o kadar abartmıştır ki frenklerden daha frenk olmuştur.

Sözde Ermeni Soykırımı‘nı da ilk defa kabul eden yine Damat Ferit Paşa Hükümeti idi. Sevr Anlaşması’nı Mebusan Meclisi‘ne kabul ettirebilmek için çok büyük bir tezgah kurmuştur. Mecliste şu konuşmayı yapmıştır:

Paris’te imzalamamız istenen antlaşma, İstanbul’u ve küçük bir toprak parçasını bize bırakıyor. Antlaşmayı imzalarsak, iyi kötü bu kadar bir varlığımız olacak. İmzalamazsak dünya haritasından silinmekle tehdit ediliyoruz. Bu antlaşmanın imzasını oya sunuyorum. Susanlar (bazı kaynaklar ‘ayağa kalkanlar’ diyor) ‘imzalayalım’ demiş sayılacaktır.

Konuşmasından önce padişah kendisine tepkisini göstermiştir. Ancak Ferit, Padişah’ı kaale almamıştır. Oya sunuyorum, cümlesini söyleyip susmuş ve beklemiştir. Bu duruma sinirlenen Padişah da tam kalkıp salonu terkedecekken, Ferit cümlesini tamamlamış ve ayağa kalkanlar imzalayalım demiş sayılacaktır, diye bitirmiştir. Padişah’ın ayağa kalktığını gören tüm mebuslar da ayağa kalkmış ve bu şekilde onaylatmıştır. (Burada anlattığım anektodu Tarih Hocamız anlattı.)

Şu aşağıdaki üç linkte çok daha detaylı bilgi yer alıyor Damat Ferit ile ilgili olarak.

http://tarihigercekler.blogcu.com/arnavut-kurt-karisimi-bir-adam-damat-ferit-pasa/2702422

http://tr.wikipedia.org/wiki/Damat_Ferid_Pa%C5%9Fa

http://www.kemalistler.org/soykirimi-ilk-kabul-eden-damat-ferit-pasa-hukumetiydi.html/

Atatürk Sevgisini Kullanmak

İş Bankası Reklamı

Sizinde dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ama ardı ardına başrolünü Atatürk karakterinin oynadığı filmler vizyona giriyor; Atatürk oynamasa bile onun hayatından kesitler içeren belgeselvari filmler, reklamlar boy göstermeye başlıyor. Bu durum sizi de biraz kıllandırmıyor mu? Beni kıllandırıyor.

Artık iyiden iyiye insanların Atatürk sevgisinin kullanılmaya başladığı bir dönem başladı. Şunu peşinen söyleyeyim, bu projelerin hepsi tertemiz niyetlerle çekilmiş olabilir. Hiç birinde de atamızı aşağılayan, küçülten bir unsur bulunmuyor. Hatta belki de Atatürk’ü insanlara anlattığı için faydalıdırlar bile diyebiliriz. Ancak ben bunun paraya çevrilmesi fikrine karşıyım.

Önce Mustafa filmi çekildi, Veda filmi çekildi ve şimdi de Dersimiz: Atatürk boy gösteriyor. Bunun ardındaki fikrin içinde para kazanma hırsının olmadığını kim söyleyebilir? Hele hele şirketler, içerisinde Atatürk’ün bulunduğu, canlandırıldığı, sözlerinin yer aldığı reklamlarla nasıl para kazanmayı düşünebilirler? İnsanlardaki Atatürk’e karşı olan o sevgiyi kullanma hakkını nereden bulabiliyorlar? Üstelik dediğim gibi, bunu ticari bir amaç için yapmaları daha da acı.

Elbette Atamız yurdunu, milletini seviyordu ve yükselişini istiyordu. Ancak bunları samimiyetten uzak “Bıraktığın ülkeye sahip çıkıyoruz” temalı reklamlarla yapmak göz boyamak değil de nedir?

Filmlere de kızıyorum. Açıkça söylüyorum, yaptığınız şey Mustafa Kemal Atatürk’ün az bilinenlerini ve özel hayatını pazarlamak değil de nedir? Temiz duygularla yaptığınızdan şüphem yok. Bu filmlerin kadrosunda yer alan yüzler de zaten şahsen sevdiğim ve sanatından keyif aldığım insanlar. Ancak Atatürk’ün oynadığı, Atatürk’ü anlatan bir film yapıp tutmasını beklemek biraz üzücü bana göre.

Dün Espark’ın yanında açılan kitap fuarına gittim. Orada gördüm, Mustafa filminin bir albümünü çıkarmışlar. Çok interaktif birşey olmuş. Sayfalara not defterleri, dökümanlar vs. yapıştırılmış, gayet şık bir cilt yapılmış falan kitaba. Fiyatına baktım da şimdi, gerçekten şık (!) da bir fiyatı var. Bu ne şimdi? Aynı filmin VCD, DVD, kitap, albüm ve daha neler neleri var piyasada.

Galiba millet olarak böyle bir damarımız var. Kahramanlıklarımız – ama sadece geçmişte olan gerçek kahramanlarımız – tutuyor! Bunlarla ilgili bir kitap satış rekorları kırıyor; bir film izlenme rekoru kırıyor. Kırmasa da yapımcısını mutlu ediyor. Şimdi şimdi anlıyorum Turgut ÖZAKMAN‘ın neden hep bu konularla beslendiğini; bu konularda yazdığını, bir sonraki kitaplarının hep “Şu Çılgın Türkler’in yazarından” etiketiyle çıktığını. Övünebileceğimiz şeyler sadece eskiden yaptığımız şeyler çünkü. Bunları tekrar tekrar okuyup kendimizi tatmin etmek nasıl da hoşumuza gidiyor. “Bak işte biz böyle bir neslin evladıyız.” (Burada Turgut ÖZAKMAN’ı eleştirmek yanlış olabilir; Şu Çılgın Türkler’i 50 yıllık bir çalışmayla yazdığını söylemiş; emeğine saygı duymak gerek.)

Şanlı tarihimiz, ulu önderimiz elbetteki unutulmamalı; bu sevgi çok küçük yaşlardan aşılanmalı. Ancak farkediyorum ki artık anlatacak bir şeyimiz de kalmadı. Seyit Onbaşı’nın o mermiyi nasıl kaldırdığını anlatıp durur olduk. Gerçek kahramanlar tarihin en güzel sayfalarında yerlerini aldılar. Ama devamı gelmedi. Ya da artık anlatacak çok az yeni kahramanımız var.

Anadolu Sigorta, İş Bankası ve hatırlayamadığım firmalar, güzel reklamlar çekiyorsunuz ve ne yalan söyleyeyim izlerken tüylerim diken diken oluyor. Ama bunu yapmanızı etik bulmuyorum teşekkür ederim.

Veda, Mustafa ve Dersimiz: Atatürk filmlerinin yapımcıları, senaristleri ve yönetmenleri, tamam artık, daha fazla yapmanıza gerek yok bunu. Atatürk’ü çok farklı gösterecek gibi yapıp aynı eksen etrafında dönüyorsunuz, ayıp. Bu cümle de bu yazının son cümlesi işte.

NOT: Lütfen iyice okuyarak; ne demek istediğimi birkaç defa düşünerek yorum yapın. Sevgilerle.

Dersimiz: Atatürk Filmi Fragmanı:

Veda Filmi Fragmanı:

Mustafa Filmi Fragmanı:

Türkiye İş Bankası Reklamı:

Anadolu Sigorta Reklamı:

En Büyük Bayram 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun

Mustafa Kemal Atatürk

Başlığı Mert’in iletisinde gördüm ve çok hoşuma gitti:)

Cumhuriyete çok daha sıkı bağlanmamız gereken bu tarihi günlerde, tüm bu rezilliklerin malesef yaşandığı ve büyük bir talihsizlik eseri tam da bizim jenerasyonumuza, bizim gençliğimize denk gelmesinin üzüntüsü ayrı bir koyarken benim tahminim bu seneki Cumhuriyet Bayramı‘nın coşkuyla kutlacağı yönündeydi. Ama bu nereden çıktığı belli olmayan domuz gribi muhabbeti ayağına okullarda bile doğru dürüst kutlanamadı. Öncesinde verilen (tamam işime geliyor ama bunun sebebini halen anlayamadım) 1 günlük 28 Ekim tatiliyle millet birleştirip 5 gün tatil yapmış oldu.

Şunu farkettim, giderek yatmaya alışmaya başladık. Yani şu son 4 – 5 senedir dini bayramların yanında artık resmi bayramlarımız da giderek önemsizleşmeye, protokol bayramı olmaya başladı. Lan acaba eskiden çocuktuk da o yüzden mi her 29 Ekimi, 23 Nisanı, 19 Mayısı iple çeker, gider stadyumda izlerdik? Ne bileyim mahalli kurtuluş günlerini bile coşkuyla kutlardık. Ve o günler okul tatil olmazdı lan. Gayet de törenden sonra ders işlerdik.

Bu bilinçli bir politika mı? Millet olarak değişiyor muyuz yoksa değiştiriliyor muyuz?

Bugün çarşıda bir yürüyüş vardı. İnsanlar Türk bayrakları almışlar yürüyorlardı, arada anlayamadıklarım da olsa sloganlar atıyorlardı. Önce katılayım bende dedim. Sonra tedirgin oldum birden. Daha sonra dikkatli bakınca yürüyüşün ilgililerce kameraya alındığını gördüm. Anlayanlar anladı. Biraz daha dikkat edince bazı yüzleri bu olayla tamamen farklı başka olaylarda da gördüğümü hatırladım. Kafamda bazı sorular belirdi, bu yürüyüşlere katılanların kaçı ne için yürüdüğünü biliyor? Yürüyenlerin kaçı gerçekten bağırıp çağırdığı şeyler için yürüyor? Böyle yürüyüşleri organize etmek, bu yürüyüşlere katılmak için illaki bir gruba mı üye olmak gerek?

Neyse o ana kadar içimdeki herşeyi kenara bırakıp bende gruba dahil oldum. Biraz yürüdüm alkışladım. Sonra koptum gruptan. Belki de gerçekten herkesin niyeti iyiydi.

Yozlaşma diyor herkes. Ama kimse kendi yozluğundan yakınmıyor. Turkcell bayisine girdim kontor almak için. Adamlar kendi aralarında dert yanıyorlardı. İşte memleket şöyle elden gidiyor, başbakan şöyle kötü böyle iyi, PKK’nın Allah belasını versin falan. Dikkat ettim, bu adamlar çarşının göbeğinde esnaflar ve cidden Türkiye’nin de iyi bir markası sonuçta. Ulan dükkanda bir tane bayrak asılı değil. Sadece onlar mı? Nereyse esnafın, mağazaların çoğu sallamış Cumhuriyet Bayramı’nı. Haa, “Bayrama özel indirim” yazılarını unutmamışlar bak haklarını yemeyeyim şimdi. Neden acaba bu markalar Ramazanlarda müslüman olur, ramazan indirimi yapar? 23 Nisanda çocuk olur çocuk indirimi yapar? 19 Mayısta genç olur? Ne bileyim kabotaj bayramında denizci olur? Anneler gününde anne olurlar?

Sizi bilmem ama bana inandırıcı, samimi gelmiyor bunlar.

Bazen diyorum ne zamana kadar böyle sürecek. Hatta bazen abartıp diyorum ki ulan biri çıksa vursa yumruğu masaya. Atatürk gibi bu gidişe bir dur dese be. Olur mu lan? Olur evet, akıl, mantık ve halkın gücü ile yapılırsa olur.

Levent Kırca’nın bu arada dağdan inenlerle ilgili yaptığı başından sonu belli olan ama yine de güzel bir skeci var izleyin.

Yaa böyle işte. Cumhuriyet’in 86. yılı da böylece kutlanıp gitti. Şimdi bir hesap yaptım, 36 yaşına geldiğimde Cumhuriyet’in 100. yılını kutlayacağız. Eğer o zamana kadar ölmezsem ve küçükken bir tarafıma top falan da çarpmadıysa çocuğum olacak muhakkak. Ona bu yazıyı okutacağım lan. Evet. Ve yazıyı başlığı ile bitiriyorum. En Büyük Bayram 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun!

System Of A Down Gerçeği

Aslında açıp açmamakta tereddüt ettiğim bir başlık oldu bu. Geçenlerde de Savaşalp‘le konuştuğumuz için açayım dedim. Bu günlerde bir mail çok meşhur oldu, belki size de gelmiştir. Aynen geldiği gibi veriyorum;

Bu sene eurowizyona ermenistandan bi metal grup sözde soykırımı dünya ya duyurmak amacıyla TURKlere karşı hakaret dolu şarkıyla katılacak. Bu metal grubun köpekler ve TURKler giremez diye şarkısı da var. Yarışmayı alet edip, Türk milletini yanlış tanıtacaklar ve bütün bunlara rağmen Türkiye 2 senedir tam puanı ermenistana veriyor. Lütfen biraz duyarlı olalım ve biz Türkler mail zinciri oluşturarak bu haksızlığı tüm Dünya ya duyuralım!!!
( malesef haberin doğruluğu kanıtlanmıştır )
ilet e basarak kişi listenizdeki arkadaşlarınıza gönderin lütfen ciddiye alın bunu!!!

İyi niyetle yazıldığı belli. Yani neden yolladılar diye kızmıyorum. Hatta bilakis destek veriyorum ama özellikle grupla ilgili burada ifade edilen bazı bilgiler yanlış ve emin olun bu grup burada anlatıldığından daha kabahatli bir gruptur. Önceden söyleyeyim, ben bu yazıyı herhangi bir siyasi düşüncenin etkisinde yazmıyorum. Sadece grup hakkında bilgi sahibiyim ve bunu sizinle paylaşmak için bu yazıyı hazırlıyorum.

Efendim, adı geçen grup Amerika’da Ermeni asıllı dört müzisyen tarafından kuruldu. Başlarda yaptıkları tarz dolayısıyla Dünya’da bir anda sevildiler ve kabul gördüler. Hatta Türkiye’de bile fan kulüpleri açıldı. Özellikle bunların Toxicity albümü cidden müzikal açıdan aşmış bir albümdür. İşte tamda bu albümün çıktığı dönemlerde bu “Türk karşıtı” iddialarla gündeme geldiler. Mailde yazan “bu metal grubun köpekler ve TURKler giremez diye şarkısı da var.” ifadesi yanlış bir ifadedir. Zira bu grubun hiçbir yayınlanan yayınlanmayan albümünde böyle bir şarkı yok. Bu, aslı hiçbir zaman ispatlanamamış bir efsanedir. Zira bu yazının “Köpekler ve Türkler Giremez” şeklinde bir SOAD konserinin girişine asıldığı söylenir. Şimdi grup bunu zamanında yalanlamış. Ayrıca grubun herhangi bir konser biletinde yada konser afişinde böyle bir ibareye rastlanmamış. Böyle bir olay gerçekse bile bu muhtemelen fanatik bir dinleyicilerinin eseridir. Ancak konser afişi açısından o kadar da masum değiller. Zira bunların Souls’tu galiba, bir konserinin afişleri cidden çok açık şekilde bu sözde soykırımı anlatıyor. Sizde bakın;

İlk afişteki o çocuk; sözde Ermeni Soykırımı‘ndan kurtulmuşmuş. İkinci resim zaten açık. Üçüncü resimde de Kurt olarak lafı yine bize sokuyorlar. Hani şu bizim Orta Asya muhabbetlerinden kelli. O koyunda Ermeniler’miş. Grubun Türkiye’ye hiç gelmemesi de bir diğer soru işareti uyandıran nokta olmuştur. Bir keresinde Slayer’ın alt grubu oldukları turnenin Türkiye ayağında Türkiye’de sahneye çıkmamışlar; gerekçe olarak ta terörü göstermişlerdir. O tarihten sonra da özellikle Türkiye’yi rotalarından uzak tutmaya özen göstermişlerdir. Grubun Türk düşmanlığı ve Atatürk’e hakareti ise ikiz albümleri Mezmerize ve Hypnotize albümlerinin döneminde açıkça ortaya çıkar. Zira artık SOAD konserleri bir anlamda Türk düşmanlığı seminerleri gibi geçmektedir. Bu da grubun işine gelmektedir. Çünkü Ermeni adının geçtiği her yerde grup sahne almaktadır. Grup, ilk çıktığı dönemlerdeki çizgisinden şaşmış; politika üzerinden müzik yapmaya başlamıştır. O günlerde Amerika’da düzenlenen bir Sözde Soykırım’ı Protesto yürüyüşünde grubun iki elemanı “Türkiye yalanını kabul et!” yazılı tişörtler giymiş, konsolosluğumuz önünde slogan atmışlardır. Basına demeçler vermişlerdir. Ve artık Dünya’da bu grubu Ermeni Hakları Savunucusu kabul etmeye başlamıştır. Hypnotize albümü özellikle sözleriyle bu sözde soykırıma dokundurmalar yapan bir albümdür. İlk bakışta sözlerden bir şey anlaşılmasa da derin düşünülünce her sözün altındaki tarizi görebilirsiniz. Albümdeki “Holy Mountains” şarkısı artık System Of A Down‘nun yıllardır “acaba” diye sorugulanan Türk düşmanlığının ispatı olmuştur. Parçaya bir fan tarafından hazırlanan klipte (bu klibi grup çekmemiş ancak resmi sitelerinde yayınlamışlardır) Atatürk’e açıkça hakaret edilmektedir. Parçanın sözlerinde “Yalancı, Katil, Şeytan; Aras nehrine dön” sözleri geçtiğinde görüntüde Atatürk resmi çıkmaktadır. Ayrıca sözde soykırım kurbanlarının resimleri de görülmektedir. Ki sonradan bu görüntülerin bazılarının soykırıma uğrayan Türklerin resimleri olduğu anlaşılmıştır. Hazırlayan salak Google’da aradı herhalde resimleri 🙂 Parçanın sözleri bununla da bitmiyor; “Öğrendik ki sizde hiç gurur yokmuş, katiller, ibneler. Aras Nehri’ne dönün” Bize, atalarımıza diyor tabi adam bunları. Şarkının klibi olay yaratmış; herkes bir anda Holy Mountains fanı olmuştu Amerika’da. Bunun da o albümün satışlarını patlattığı gerçek tabi. Bunlardan başka grubun sitesinde Türk Bayrağı’na hakaret ettiğini duymuştum.

Aklıma bir çırpıda gelenleri yazdım buraya. Şimdi belki içinizde “Bizi onların politikası ilgilendirmez; bir sadece onların müziğini, sanatını seviyoruz” diyenler olur. Allah aşkına, adamlar şu son yaptıklarıyla sanat mı yapıyorlar? Ana avrat küfretmek mi sanat yapmak? Politika üzerinden para kazanmak mı sanat yapmak? Yoksa Atatürk’ü mü karalamak sanatçılık? Bu grubu ben ilk dönemlerinde dinlerdim. Ancak sonraları bu çirkeflikleri ortaya çıkınca şiddetle soğudum. Başlarda Ermeni olmaları umrumda değildi. Yani benim için insan olmaları ve sevdiğim şeyi, müziği yapmaları yeterliydi. Bu sene Eurovisyon’a katılmaları da sırf grubun bu sözde Ermeni Hakları savunuculuğundan ötürüdür.

Şimdi bu en üstteki maili hazırlayan arkadaş ta keşke yazmadan önce biraz araştırıp; kulaktan dolma bilgilerle yazmasaydı, yazıma noktalamaya biraz daha dikkat etseydi de bu mail daha ilgi çekici bir hale gelseydi. Ama güzel bir noktaya parmak basmış: Eurovizyon’da tam puan verme konusuna. Valla bu da size kalmış. Ben elimden geldiğince olayları tarafsız anlatmaya çalıştım elbet ki, bazı yerlerde kendimi kaptırmışımdır. Onları da affediverin 🙂 Yorumları cidden merak ediyorum.

DÜZELTME: Ya bu arada cidden büyük bir hayvanlık sonucu kullandığım resimleri nereden aldığımı yazmayı unuttum. System Of A Down gerçeği hakkında hazırlanmış en kapsamlı site http://www.anti-soad.org/. Bir ziyaret edin derim. 12.02.2009

Samsun Gezim

Hayatımda ilk defa Samsun’a gideceğimden ve bunu okulla yapacağımdan dolayı heyecanım olağanüstü seviyedeydi.

18 Mayıs’ta saat 18:00 de Yunus Emre Kampüsü’nün önünde toplanmamız gerektiğini bizim adımızı geziye yazdıran ancak daha sonra kendisi gelmekten vazgeçen arkadaşım Pelin’den öğrendim. Bana grup sorumlumuz Necla isminde bir arkadaşın telefonunu verdi. Neyse, Gümrah (ben Bülent diyorum sinir oluyor, Didem ve Canan’ım) verilen saatte belirtilen yerde olmamıza rağmen henüz otobüslerden haber yoktu. Sevgili okur ben o esnada heyecandan saate bakmayı unuttuğumdan saatin kaç olduğunu hatırlamıyorum, kızmayın:)

Otobüs numaramız 7 imiş. Necla’yı aradığımda gayet tatlı bir sesle bekleyin dedi. Neyse saat 7:30 civarıydı galiba, otobüse bindik ve şaşılacak şekilde istediğimiz yerde oturabilme fırsatımız ile oldu 🙂 Neyse, kaç numaraydı hatırlamıyorum, koridor tarafından nefret etmeme rağmen cam kenarını Cananıma verdim. Bu arada Alperler de 12 numaralı Mühendislik Fakültesi otobüsüne binmişlerdi Selma ile. Söylemeyi unuttum, ben Fen Fakültesi otobüsüyle gidiyordum. Zira, kaydettiren arkadaş Fen Fakültesi’nde olduğu için. Her neyse, saat 8:10 civarı çıktık okulun önünden. Her otobüs sebebini anlayamadığım bir şekilde 10 ar dakika, hatta 20, arayla çıktı. Biz topluca gidilir diye tahmin ediyorduk. Neyse, Saat 22:00 ye yaklaşıyordu ki, bizim otobüsler Sivrihisar’ı geçti. Caner’in amcasının Alabalık Tesisleri’nin oradaki köprüden geri dönüp önce TŞOF’a girir gibi yaptı, sonra saçmaladı, geri döndü gitti eski Tempo (yeni adını bilmiyorum) tesislerine girdi. Biz sövüyoruz tabii. Neyse, ben hemen tuvalete girdim. Çıkarken de para vermedim 😀 Bizim Gümrah gitti, gözleme yaptırdı. Hayatımda yediğim en dandik gözlemelerdi bunlar. Aha işte onlar. Bu da ben ve Bülent. Neyse, ister inanın ister inanmayın, saat gece 01:00 e kadar orada kaldık. Tam 4 saat! Sonradan öğrendik ki meğer bazı gruplara otobüs yetişmemiş, son anda otobüs bulunup kiralanmış. Bizde tüm grubun toplanmasını beklemişiz 4 saat. Demekki biz tesise girdiğimizde hala okulun önünde bekleyen gruplar varmış. Gece o kadar sıkıcı geçtiki anlatamam. Zırt pırt mola verdik. Ben de tuvalete gittim. Birinde yine para vermedim ama diğerinde yemedi 🙂 Bu arada kolanın bende bira etkis yaptığını kanıtlamıl oldum kendimce. Lan yalnız adını hatırlamıyorum, galiba Çorum’daydı bir dinlenme tesisinde durduk denyoların yaptığı anons şu şekildeydi; “Eskişehir’den Samsun yönüne giden Anadolu Lisesi öğrencileri, hareket saatiniz geldi, yerlerinizi alın” Tabii, ortalığı bir kahkaha tufanı almasıyla durumu toparlamak istediler ama bu sefer yaptıkları anons daha da yardı bizi. İlk anonsu kadın yapmıştı. İkinci kızgın bir erkek sesi yapıyor; ” Eskişehir, Afyon, Kütahya yönünden gitmekte olan üniversite öğrencileri araçlarınıza bininiz.” Öldük, öldük, öldük 😀 Sungurlu Ocaklı dinlenme tesisleriydi, şimdi aklıma geldi. Bu arada lanet olası telefonumun şarjı bitik olduğundan kapalı tutuyordum, yoksa bu anonsu kesin kaydederdim. Neyse lan, sabaha karşı bir kaç dakika uyudum galiba. Otobüste uyuyamamak gibi kötü bir huyum var benim. Millet nasıl uyuyor, hele bizim Didem, kız molalarda kalktı etrafına baktı ve uyudu. Tüm yolu uykuya verdi. Gece önemli birşey olmadı. Yalnız ben biraz büsküvi yedim ve kola içtim. Sabah saat 9 civarı Samsun’a girdil ancak bu seferde Samsun girişinde bekletildik. Sebep yine diğer otobülerin gecikmesiydi. Bu arada gece bize T-Shirt dağıtıldı, üzerinde Atatürk resmi olan ve izindeyiz yazan bir t-shirt. Ben büyük numara aldım ama yine de birazcık ufak geldi ne yalan söyleyim. Aha bu da t-shirt’im. Neyse, o esna’da bize tüm otobüsü yıkan haber verildi; Samsun Valiliği yapacağını yapmış ve tüm grubun izlemesine izin vermemiş. Sadece küçük bir grup alınacak ve maalesef biz o grupta değiliz dedi Necla. Hay dedik başlarız böyle işe. Sonra otobüsler stadın önünde durdu. Anam o ne? Kıyamet resmen:) Neyse, Didem dedi benim bir arkadaşım gelecek ama ne zaman geleceğini tam olarak bilmiyorum. Dedim ya olmaz böyle, gelin kaçak maçak girelim izleyelim. Diğer gruplara bayrak dağıttılar, bize vermediler sinir olduk. Neyse, araya karıştık ve stada girdik. Aklımda böyle yıkılan, hınca hınç dolu bir stadyum hayal ediyordum. Lan girdim o ne? Tırt :S Trübünler çok dolu değildi, monoton bir geçit töreni. İşin dahası bizim gruptan ayrı bir yere oturduk dördümüz. Neyse, izledik, sıkıldık, kameraya el salladık falan dedim daha gidelim artık. Sonra çıktık işte stadtan. Biraz stadın çevresinde dolaşıp bekledik Didem’in arkadaşını ve geldi sonunda, Kübra. Yanında da onun bir arkadaşı vardı. Nereye gitmek istersiniz dedi. Kimseye söz hakkı tanımadan “Bandırma Vapuruuuu” diye bağırdım. Sonra yürüyerek vapura doğru gitmeye başladık. Yolda paso konuştuk falan. Neyse, dedim yoruldum ben, oturalım. Ohh, oturduk Karadeniz’in kıyısına. Lan nasıl dalga çarpıyor, aklın almaz. Fotoğraf falan çektim üç dört tane. Ondan sonra dedim artık gidelim vapura. Gittik, lan o ne? Süper! Adamlar aynısını yapmış, birebir boyunda. Neyse, yavaş yavaş tırmandık, kuyruk var tabi, bindim içine. Kaptan köşküne bir baktım. Bismillah dedim Atatürk bana bakıyor. Yav o kadar gerçekçi ki… Foto yasak dedi, ama ben çektim gizlice mükemmel oldu lan. Neyse, Ordan makine dairesine indik, alt kısmı böyle müze gibi yapmışlar. Süperdi valla. Resimler, silahlar, mektuplar ve teknik bilgiler. Bu fotoğrafta manevi kızıyla birlikte Atatürk. Burada da silahları var. Neyse, zorla kopararak indim gemiden tabii inmeden 11Fen Alemi markasını da bastım bir resime. Aşağı kata inerken galoş giyiyorsun. Ben aldım hatıra diye yanıma 🙂 Bir de vapurun önünde fotoğraf çektirip ayrıldık. Sonra Kübra dedi ne yiyelim? Döner möner dediler. Lan manyak mısınız ne döneri? Döneri her yerde yersin dedim, yürü gidelim balık ekmek, midye uff. Çiftlik diye bir yer varmış iki dolmuşla gittik oraya. Çarşısını ben çok sevdim lan bide Samsun’un. Böyle dedeler  flüt çalıyo para falan topluyo (dikkat ettim bartıkları 5 notadan 2 si yanlış ama olsun). Çiftliğe gittik, 6 tane balık ekmek, 10 tane de midye. Oradaki abiyle iyi bir muhabbet geçti. Neyse, aldık gittik sahile. Lan yer bulamıyoruz, deli olduk. Bilmem ne gölü varmış, oraya gittik yer yok. Biz de hemen yakındaki demiryolunun yanında bulunan göle gir yere yumulduk. Cananım yine standardı gereği yarısını bıraktı. Gümrah ta bıraktı sağolsun. Aşağı yukarı 2 ekmek arasını götürdüm. Bülent’le Cananım midyeye ağızlarını sürmediler, diğer kızlar birer yediler. Galiba Kübra iki tane yedi, gerisini de malumunuz ben yedim 🙂 Neyse, daha sonra düştük sahil kıyısına. ben buraya Samsun Kordon’u adını taktım. Belki cidden böyledir de. Yürüdük boyunca kordonun. Lan o değilde arada yanımızdan faytonlar geçiyo, lan bu ne konu, yamuldum. Neyse, dedim lan napsak? Dediler Rus Pazarı var burada. Ee dedim Rus var mı? Yok dediler, boşver o zaman dedim. Didemle bitanecik dik dik baktılar, diğer kızlr güldü, Bülent’te derin derin düşündü. Tabii ben sonradan orada Rusların olduğunu Mert’ten öğrendim. İçimden kendime sövdüm, lan niye gitmedim diye. Hayır yanlış anlamayın, ben Rus hatun aramıyorum, Rus arıyorum:) Hoppa, yine dolmuştayız ve hatta ikinci dolmuştayız. Nereye? Teleferik. Tam yarım saat bekledik sıra gelsin diye. Geldi, bindik gittik karşı tepeye. Giderken süperdi. Vardı bir de baktım lan ne manzara! Oyalandık orada biraz. Sonra aşağı indik, tekrar iki dolmuş geldik stada. Hemen Migros’a girdik, yakınmış zaten. Çikolata falan aldılar, su aldılar kızlar. Tabii ben biliyorum, bunların yarısı yalan olacak yolda. Kafamdan acaba hangisini yesem diye plan yaptığımdan o migros faslını pek hatırlamıyorum. Neyse çıktık, sağolsun Kübra ve arkadaşı otobüslerin yanına kadar geldiler. Çok teşekkür ettim kendilerine. Gerçekten ikisini de çok sevdim. İnşallah buralara da yolları düşer de misafir ederiz. Otobüs tam kalkacak lan ayıptır söylemesi bir boşaltım ihtiyacı hissettim, bir boşaltım ihtiyacı hissettim anlatamam. Neyse, hemen oradaki Samsun Amatör Küme Klüpleri odasının tuvaletine koştum. Otobüsümüz şaşılacak şekilde denilen saatte 8 de kalktı. Otobüste bayrak dağıttılar. Ulan en başında vermedin ki, şimdi ne anlamı var… Neyse, bayrağımızdır diyerekten aldım katladım attım çantaya. Allah dedim lan nasıl bitecek yol? Gelirken bir dakika uyumadım ki, giderken nasıl olacak? Dediğim gibi işkenceyle geçti dönüş. Her tesiste durduk yine. Şöföre nasıl sövdüm varya. Lan millet indi bi ara leblebi bira falan aldı. Otobüsün arkada çekiyolar, yuh dedim. Lan zaten bi eleman vardı, ciddi sinir etti beni terbiyesiz herif. Uyutmadı tüm otobüsü. Neyse, tahmini Eskişehir’e bir kaç kilometre kala biraz uyu gibi oldum. Sonra hemen uyandık geldik çünkü saat 5:30 da yuhhh. Okulun önünde şarj yok, numara yok, bekliyoruz alperlerin otobüsü, en son alperi aradım şans eseri. Tam numarayı aldım şarj bitti. Bitanemin son diş şarjıyla nerdesiniz dedim, evdeyiz dedi. Kalktık hemen okulun yakınındaki alperlerin evine gittik. Saat 8:30 a kadar uyudum ve naptım? Kalkıp Teknik Resim dersine gittim. Yuh lan bana 🙂 Neyse, bu geziye ben 10 üzerinden 9 verdim. O bir puanı da organizasyonun berbatlığından kırdım. Bana tek eksi tarafı yorgunluk ve parasızlık oldu. Artıları ise daha fazla. Bir kere, bir insanı en iyi birlikte yolculuk yaparak tanırsın kavramı dendim. Sonuç olumlu oldu. Samsun’u gördüm. Atatürk’le, Kurtuluş Savaşı ile ilgili ilk defa bir anı gördüm. (Ben daha Anıtkabir’e ve Çanakkale’ye gitmedim.) Balık ekmek yedim süperdi, midyeler de fena değildi. Kübra ve arkadaşıyla tanıştım, insan daha birkaç saat önce tanıştığı birine ne kadar iyi ve samimi davranabilir onu gördüm. Samsun çarşısının bana çok değişik ve fantastik bir his uyandırmasının tadını çıkardım. Bir T-Shirt’im ve bayrağım daha oldu 😀 Umarım beğenirsiniz biraz uzun oldu ama okuyun ve yorum yapın 😀 Bu arada bu resimleri de hem fotogaleriye eklerim hem de siz tıklayıp bakın diye böyle listeli yazıyorum;
:: Samsun’da bir keklik (Hemen vapurun yanında)
:: Yanlış Çıkış (Çıkış diye içeri giren yolu gösteriyor)
:: Bandırma  Vapuru (Osmanlıca-Türkçe)
:: Vapurun önündeki heykel
:: Bandırma Vapuru Tüm Görünüş
:: Atatürk ve kurmayları
:: Tayfa abi ve ben
:: Çark
:: Tablo
:: Mektup
:: Atatürk ve manevi Mesut
:: Silahlar
:: Beylik Silahı
:: Pusula
:: Son Fotoğraf
:: Kaptan
:: Pervane
:: Balık Ekmek Mesut
:: Bayrak Direği ve Mesut