Tag Archives: Aykut

Efendi Ankara IF Performance – Anıtkabir

2018 yılı Efendi grubu için çok iyi geçeceğe benziyor sevgili okur. 27 Ocak Cumartesi ve sonrasındaki hafta sonu Ankara’daydık. Neredeydik? IF Performance Hall’da bir cumartesi gecesinde müziğe doyduk ve ertesi günde de Anıtkabir’e gittik. Hadi bakalım başlıyorum anlatmaya.

Cumartesi sabahı, saat 06.30’da Alper’in telefonuyla uyandım. “Kapıdayız seni bekliyoruz”, dedi. Yanında Caner ve Burak’la birlikte çoktan gelmişlerdi kapıma. Hemen uyanıp aceleyle giyinip çıktım. Ankara’ya gidiyorduk. Yola saat 07.00 civarında çıktık. Bizim Alper de iyi araba kullanır sevgili okur.  Böylece muhabbet ede ede yaklaşık iki buçuk saatte Ankara’ya vardık. Burak, arkadaşıyla buluşmak için ayrıldı bizden. Biz de Merve ve Özge’yle buluşmak için daha önce şu yazımda bahsettiğim Sheraton Hotel’in de yakınlarında bulunduğu Arjantin Caddesi üzerindeki Cafémiz isimli mekana gittik. Burada kahvaltı ettikten sonra küçük çaplı bir alışveriş olayına girecektik.

Şimdi bu noktada, yazının bu kısmında, Ankara’da gittiğim bir mekan hakkında inceleme yazmayayım. Bunu çok güzel yapan ve bazen de sinir bozan birisi vardı zaten. Ancak fiyat performans açısından şunu çok rahatlıkla söylüyorum ki “kahvaltı Eskişehir’de yapılır”. Gerçekten ve pişmanlık duymadan bunu söyleyebiliyorum. Kısacası memnun kalmadığımızı söyleyebilirim.

ankara003Buradan ayrıldıktan sonraki maceramız çok daha eğlenceliydi. Eskişehir’de olmayan birkaç mağazaya gittik. Ankara’yı uçtan uca dolaştık. Saat 18.00’e doğru da Çankaya’da bulunan IF Performance Hall isimli mekana geldik. Biz geldiğimizde Utku, Aykut, Ersan ve Ömer Burak gelmişlerdi bile. Aykut’un kurulumunun sonuna yetiştim. Daha sonra “soundcheck” için beklemeye başladık. Bir süre sonra, şimdiye kadar tanıştığım en iyi ve en samimi tonmaister, Samet’le tanıştık. İyi kötü, amatör orta halli, Okumaya devam et

Reklamlar

Hafta Sonu* Mevzuları

Enteresan değil mi sevgili okur? Hafta içi çalışıyoruz. Ne için? Hafta sonunu biraz daha güzel yaşayabilecek kadar paramız olması için. Evet, bu çok basit, çok yüzeysel, insanın hemen ilk anda düşünmeden ortaya atabileceği bir düşünce. Şimdi halen düşünüyorum, kendime hak veriyorum. Ah bu para!

1-a-fistful-of-dollars-1964Pazar sabahı seni saat 09.30’da yataktan ne kaldırabilir sevgili okur? Beni TRT 1’deki western kuşağı kaldırıyor her pazar sabahı. TRT’ye buradan sevgilerimi gönderiyorum. Müthiş bir hizmet. Her hafta başka bir western klasiğini izleyebiliyoruz. Mesela bu hafta A Fistful Of Dollars (Bir Avuç Dolar) vardı. En az beş kere izlemişimdir, üşenmedim, sıkılmadım; bir kere daha izledim.

Sonra haftalardır salonda toplanmayı bekleyen tüm o dergi, kağıt, ıvır zıvırları topladım, toparladım. Akşam saat 19.00’da Efendi Band‘in stüdyosuna konuk olacaktım. Aykut, yurt dışında olduğu için gruba provasında ben eşlik edecektim. Grubun parçalarına çalışmaya başladım bu yüzden. Sen belki, henüz duymadın Efendi’nin tüm şarkılarını. Ama benim favorim “Olmaz mı?” isimli parça. Dinlemesi, söylemesi ve en önemlisi çalması çok zevkli bu parçayı.

“Söyle şimdi sen, bir kalbin seğirmesi,
Zamanı durdur mu hiç?
Küçük bir gülümseme açınca gökyüzünde,
Dünya değişir mi?
Olmaz mı şu sana bakan gözlerimle baksam hayata?”

Bir diğer efsane parçaları da “Unutmak“. Bak işte bunun bir klibi var. Eğer biraz şiire, yer altı edebiyatına ilgin varsa muhakkak Ali Lidar ismini duymuşsundur. Bu ismin grubun önüne geçmesini istemiyorum gerçi, ama Unutmak’ın klibin de Ali Lidar oynuyor. İşte klip şu:

Şarkının ilk kısmı, oldukça sakin, yalın geçiyor. Ancak ortasından itibaren çok gaz bir kısım başlıyor. İtiraf etmek gerekirse ben bu gazın farkına, aylar sonra şarkıyı davulla çalmaya başlayınca fark ettim. Diğer grup üyelerinin affına sığınarak, Aykut ve Alper’in şarkıya katkılarının olağanüstü olduğunu söylemek studzorundayım. Hepsi arkadaşım olduğundan, yeri gelmişken açık açık söyleyeyim: Grubun Roxy‘den sonra yaptığı en doğru hamle gruba bir klavyeci, hem de benim bulduğum bir klavyeciyi, dahil etmeleri oldu 🙂 Gurur duyuyorum dostlarımla. İki saat sürdü prova. Keyifliydi benim açımdan. Aynı nakaratı defalarca çalmak benim için de muhteşem bir tecrübe oldu 🙂

Stüdyodan sonra Kıraathane‘ye geçtik. Burada ilk defa bir plak gecesi yapılacaktı. İçeri girdiğimizde mekanın tamamen dolu olduğunu gördük. Pikapların başında ise taa Nisan 2011’de tanıştığım Murat Hoca vardı. Muhteşem parçalar seçmişti Murat. Gece boyunca pek çok farklı tarzdan, onlarca güzel şarkı dinledik. Bu çok özel bir şey. Neden? Aynı şarkıları Winamp’tan mp3 olarak çalamaz mıydık? Çok daha kolay olmaz mıydı? “Seksenler gecesi” yaptığını iddia eden gece kulüplerinin, barların yaptığı şey bu değil mi? Aynen, bu. CD’den “Anlamazdın” dinlemekle o hava yakalanmıyor, bu kesin.

Plak dinlemek sadece marjinal bir tavır değildir aslında. Plak, dijital müzikte kısmen hissedebildiğimiz o duygunun, ruhun, analog duruşudur. Analog cihazlar bugün halen üretiliyor ve müzisyenler, müzikseverler tarafından kullanılıyorsa işte sebebi de budur. Tamamen analog şartlarda üretilmiş tüm o yetmişler müziğini, bugün “müziğin gerçekten yapıldığı” dönemler olarak dinliyorsak işte bu, analog müziğin yadsınamaz gücüdür.

Ancak elbette değişmeyen bir şey var, dijital müzik, neresinden bakarsanız bakın, analog müzikten daha ucuzdur. Alması da ucuzdur, kopyalaması da ucuzdur, çalması da ucuzdur.

Yeni haftanın başlayacak olmasını düşünmek, beni çıldırttı pazar gecesi. Belki de çok uzun süre ilk defa, bambaşka bir sebepten dolayı, uyuyamadım saatlerce. Benim uyuyamadığım geceler, genelde başka kötü düşüncelere kapıldığım geceler oluyor, beynimin düşünmeyi bırakmasını istediğim anlar oluyor. Ancak o gece, ertesi gün Bilecik’e gideceğimi düşünerek canımı sıktım. Kendi ellerimde sıktım canımı.

* “Haftasonu” şeklinde yazdım yıllarca. Halen de o şekilde yazıldığını düşünüyorum. Ancak TDK’ye göre doğrusu “Hafta sonu” şeklinde.

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Şu Rutin Hayattan Süzülenler

Hafta sonunu hasta ve yatakta geçirdim sevgili okur. Bütün bir hafta boyunca kavuşmayı beklediğim iki gün böylece heba oldu gitti. Planladığım neredeyse hiçbir şeyi yapamadım. Sonra başlayan haftanın da pek bir farkı olmadı gerçi. Yoğun, yoğun, yoğun, saçma bir şekilde yoğun geçen saatlerden sonra eve ulaştığımda, aslında eve ulaşan ben olmuyorum. Üç gündür neredeyse bilgisayarı açamıyorum. Yazılacak çok fazla şey birikti. Bunları ufak ufak eriteceğim. Bu hafta sonu evden pek çıkmayı da düşünmüyorum. Umarım geçen hafta sonunun vakitsizliğini bu hafta sonu telafi edebilirim.

Jordan Smith Keşfi

jordanBizdeki “O Ses Türkiye“nin Amerika versiyonu olan “The Voice!“un şu sıralar çok konuşulan bir yarışmacısı var: Jordan Smith. Ben bu herifi Aykut sayesinde öğrendim. Öğrendiğim akşamdan beri de her fırsat buldukça açıp izliyorum Youtube’dan. Sia‘dan daha iyi Chandelier söylüyor zira. İşin en güzel yanı da jüri beğenip döndüğünde karşısında gördüğü tip oluyor! Tam bir çirkin ördek yavrusu hikayesi. Performansın sonlarına doğru yaptığı ses oyunları bir süre sonra tüylerimi diken diken etmeye başlıyor. Bu arada The Voice’un jürisine bakınca, Gwen Stefani‘nin hareketlerini siz de Hadise‘ye benzettiniz değil mi 🙂 Ya da Hadise kime benziyor gördünüz mü 🙂

Bu arada Jordan kardeşimiz kendinden emin adımlarla finale doğru gidiyor. Diğer performanslarını izleyince anlıyorsunuz ki ilk performanstaki o masumluk gitmiş. Elemanı iyi bir tıraşlayıp jölelemişler. İlk performansın sonunda çıkardığı mutluluk seslerini ise telefonunuza melodi yapabilirsiniz. Böylesini izleyince keyif alıyor insan.

Chuck Schuldiner’in Ölümü

chuck13 Aralık tarihinin pek çok metal müzik dinleyicisi için hüzünlü bir anlamı vardır. O çok sevdiğimiz death metal tarzının yaratıcısı; tarzı ve şekli ile örnek alınabilecek güzel insan Chuck Schuldiner, beyin kanseri sonucu hayatını kaybetti 2001 yılında. Geride her biri baş yapıt sayılabilecek 9 albüm, Florida Death Metal ekolü ve her izlediğimizde gaza gelip headbang’e başladığımız iki konser DVD’si bıraktı.

Live In Eindhoven konseri en bayıldığım işidir Death’in. Chuck’ın buradaki performansı kusursuzdur. Üzerinde en basitinden bir siyah tişört, kot pantolon ve çizmeler. İşte tüm o karizma bu üç basit kıyafetten ibarettir. Daha fazla aksesuara ihtiyacı yoktur. Gitarı, tekniği, vokali kısacası müzisyenliğiyle ön plandadır. Hep olmayı istediğim, hatta itiraf et senin de istediğin bu değil mi sevgili okur?

Yeni(!) Yepyeni(!!) Telefonum

x3Babam kendisine bir Samsung Galaxy Note serisi akıllı telefon edinince, ondan çıkan eski telefon Nokia X3-02 bana kaldı. Eski telefonumdan farklı olarak bu telefonun ekranı renkli ve dokunmatik. Ama normal tuşları da var. Facebook uygulaması var. Haa bir de Shazam yüklü. O da bir şeydir yani 🙂 Bu arada ben Turkcell faturalıya geçtim yeniden. 500 dakika her yöne, 500 sms her yöne ve 1 GB internete 25 lira veriyorum artık. Bu ay ilk fatura gelecek, bakalım göreceğim neler olacağını.

Babam bu telefonun tuş takımı kilitleme tuşunu bozmuştu. Ben ekrana bir kısayol koyarak bu sorunu çizdim. Aylık 1 GB internet paketim de var. Çılgınlar gibi Facebook’a giriyorum, önbelleğim varla yok arası olduğundan her sayfayı açamıyorum. Bir de minicik ekranda dokunmatik kullanmak büyük sorun. Ama dokunmatik kullandığım için fazla ses etmiyorum.

Güzel Melodileri Ziyan Eden Adam: Mabel Matiz

mabiÜzülüyorum sevgili okur böyle olmasına. Radyoda güzel melodiler duyuyorum mesela. Birazcık hüzünlü, birazcık macunlu, bir kere dinleyince akılda kalıyor. Ulan sonra bakıyorum bu alnı geniş çıkıyor karşıma. Standardın iki katı genişlikle alnıyla burnundan söylemeye başlıyor. Mesela Sarışın. Lan ne güzel miniş miniş giriyor. İnsan gözlerini kapatınca dudaklarında buluyor kendini. Sonra bir açıyorum gözlerimde bu uzanmış römorka gidiyor klipte. Son bir şarkısı daha çıktı şimdilerde: Bir Hadise Var. İlk duydum, sonra buraya bu notu düşmeye karar verdim. Eve gittim aldım gitarı ne güzel melodi diyorum. Ama işte bu başlıyor söylemeye, bütün heves gidiyor. Burundan gidiyor. Bu arada bu son parçanın klibinde oynayan kızı bir ara TV8’deki kıyafet programında görüyordum. O kız mı bilmiyorum ama o değilse bile acayip benzettim. Klipteki baykuş da iyi göz kırpıyor. Şarkı Nazan Öncel‘inmiş. Keşke bunu daha güzel bir vokale verseymiş demekten alıkoyamadım kendimi.

Yazıyı “Bunları İzlemek Şart” klasörüne koyuyorum. Mabel Matiz’e bu kadar laf ettikten sonra bunu izlemek şart demek için yapmıyorum bunu. Ama şarkının başındaki o melodi var ya, ahh gözlerin…

EKLEME: Jordan Smith, The Voice’un 9. sezonunu kazanan isim oldu. 20.12.2015

Savaşalp’le Buluşma

Bu yazıyı yazmaya cuma günü Aykut‘un yaptığı bir espri sonucu karar verdim. Cuma akşamı Savaşalp ve Volkan‘la buluştuk. Bir süredir gittiğimiz Peyote‘ye gittik yine. Cuma gecesi leşliği her yeri sarmıştı. Aşırı kalabalık, kimin eli kimin cebinde belli değil, nasıl bir gürültü anlatamam. Karşımda oturan Volkan’ı duymuyorum. Savaşalp’le bağırarak konuşuyoruz. Aykut’a bir şeyler anlatmaya çalışırken boğazım acıyor. Bir de sağ olsunlar ortamdaki herkes fosur fosur sigara içtiğinden artık nefes alamaz hale geliyoruz. Aykut bir ara kalkıp gidiyor, bir daha göremiyorum. Savaşalp’in yeni iş haberine seviniyorum. Duran‘ın evlilik haberine şaşırıyorum.

Sonra ben başladım konuşmaya. Geçen hafta tehdit edilişimi anlattım. İlk anda can sıkıcı olsa da bu tür durumlar, sonradan anlatınca komik gelmeye başlıyor. İçişleri Bakanı’nın lise arkadaşı kısmında ise kahkahalar patladı. Şu anda tüm hikayeyi anlatmıyorum. Bu başka bir yazının konusu olacak.

Masada sadece Aykut, Savaş ve Volkan yoktu. Bölümden arkadaşımız ve hemşehrim Gönül de vardı. Bir de daha önce tanışmadığım iki arkadaş daha vardı. Bunların isimleri neydi ama hatırlamıyorum. İlginçtir, gecenin en uzun muhabbetlerini de bunlarla yaptık. Hatta beni Facebook’tan ekleyeceklerdi ne oldu eklemediler hala. Saat gece yarısına doğru ortam bir anda iki katı kalabalıklaşınca kalkmaya karar verdik. Sarıldık, kucaklaştık.

leventYolda dönerken Utku ve Hazal‘ın da yanına uğramaya karar verdik. Ama karşıdan Levent Kırca sevimliliğiyle gelen Utku’yu görünce gülme krizine girdik 🙂 İkisi de çok “güzel” görünüyorlardı. Yine bir sarılma, kucaklaşma sonrası ayaküstü vedalaştık.

Eve geçip Getik Fanzin’in son sayısı için göndereceğimiz öyküye son şeklini verdim ve geceyi bitirdim. Biliyorsun, bir cuma gecesi güzel bitiyorsa bu senin sayende oluyordur. Güzelliğinden bir parçayı da keşke yanımda getirebilseydim.

Sercan’ın Ziyaretinin Gecikmiş Yazısı

serc01
Bayram tatili başladığında bizi heyecanlandıran asıl olay Sercan‘ın Eskişehir’e gelecek olmasıydı. Bir önceki ziyaretinde, şehre geldikten iki gün sonra görüşebilmiştik çünkü. Biz bu duruma epey sövmüştük. Dolayısıyla Sercan da bu sefer eşşeğini sağlam kazığa bağlıyor ve gelişini bize an be an haber veriyordu. 19 Eylül Cumartesi gecesi geldi Sercan. Önce hayattaki en yakın arkadaşı Özlem’le buluşmuşlar. Sonra biz gittik yanlarına ve aylar sonra Hangover‘da kucaklaştık Sercan’la. Görmeyeli epey şişmanlamış, pardon “kalantorlaşmış“tı. Böyle söyleyince daha cool oluyor.

Aynı gece Peyote‘de saçlar, yerlerde saçlar” isimli extreme şarkısıyla ortamlarda tanınmaya başlayan Kalben‘in konseri vardı. Alperler tüm ekip olarak oradaydılar ve Sercan da yanlarına gidecekti. Ancak biz gitmek istemediğimizden o gecelik Sercan’la vedalaştık.

serc02

Ertesi sabah güne geleneksel kahvaltı organizasyonumuzla başladık. Her zamanki mekanımıza gittik. Beşimiz, kahvaltıdan sonra bizim eve geçtik. Biz geçtikten sonra Caner, kısa süre önce evlenen dostlarımız Aykut ve Ece ile Aykut’un abisi Burak ve kız arkadaşı bize geldiler. Böylece evin kısa tarihindeki en kalabalık günlerden biri yaşandı. Salonun ortasında kurulu duran elektro davuldan dolayı biraz sıkışsak da eğlenceli oldu her şey. Sercan gelirken akustik gitarını da getirdiği için evde toplam da iki tane akustik gitar, kurulu bir davul, çeşitli perküsyon aletleri vardı. Epey bir şarkı çaldık. Davula bir ben geçtim, bir Aykut geçti. Alper ve Sercan gitar çaldılar. Repertuardaki tüm şarkıları çaldık. Özlem, ufak çaplı da olsa davulculuk kariyerine başlamış oldu. Aralıksız stick control çalıştı.

serc05

Akşam saat 18.00 civarı evdeki herkes, Sercan ve Özlem hariç, gittiler. Ayrıldılar gittiler. Biz de Üniversite Caddesi’ndeki Köfteci Yusuf‘a gittik. Güzel bir yemekten sonra doğruca Adalar’a gittik. Burada hep gittiğim Adımlar Kitabevi‘ne gittik. Sonradan yanımıza Sercan’ın ve Özlem’in arkadaşı olan üç sevimli kız (ikisi Sercan’ın iş arkadaşı, biri de Özlem’in arkadaşı) daha geldiler. İlaç sektöründen küçük ev aletlerine kadar uzanan geniş bir muhabbet oldu.

Sonra bize geçtik. Alper de buraya geldi. Geç saatlere kadar oturduk. Film izlemeyi düşündük ancak saat cidden çok geç olduğu için vazgeçtik. (Bundan sonraki iki gece boyunca üç tane film izleyecektik.) Kalktılar ve gittiler.

Ertesi gün ben hasta oldum. Bir önceki gece üşüttüğüm için hasta oldum. Evden çıkamadım bir süre. Çünkü hastaydım. İnanmadılar bana. Naz yapıyorsun, dediler ama ben hastaydım cidden. Neyse, sabahtan Sercan’la Özlem geldiler. Ardından da Alper geldi. Merve müthiş bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltının ortalarına doğru Selda da gelip bize katıldı. Ben hasta olduğum için çok eğlenemedim. Gitar falan çaldık. Sonra pikniğe gitmeye karar verdik. Ben hasta olduğum için itiraz ettim önce. Ama ne olduysa oldu ve bu itirazdan üç saat sonra, Regülatör’de,  mangalın başında buldum kendimi.

serc03

Piknik efsane oldu. Caner ve Aykut’un abisi Burak da bize katıldılar. Ben açık havada kendime geldim. Hani hastaydın sen, demeye başladılar. Derler bunlar sevgili okur, inanmazlar. Piknikten sonra eve geçtik. Sercan’la Alper de yanımıza daha sonra gelmek üzere ayrıldılar bizden. Taa gece yarısı geldiler. Oturduk film izledik. Sonra nasıl uyumuşuz görmen lazım.

Ertesi gün Alper yine gitti. Biz de Sercan’la ne yaptık hatırlamıyorum sabahtan. Ama öğleden sonra annemlere gittik. Sercan bir süre sonra bizi bırakıp çarşıya döndü. Benim bir kitaplık projesi vardı. Biz de Murat’la onu yaptık ve tekrar Sercan’ın yanına döndük. Uzun süredir KFC yemediğimiz için Espark’tan üç tane menü alıp eve geçtik. Evde acayip keyifli bir ortam oldu yine. Alper yine gece geldi yanımıza. Bir film daha izledik ve ertesi gün Sercan’ı yolcu etmek üzere uyuduk.

serc04

Son sabah pek bir hüzünlüydük. Dört günümüz öyle hızlı, öyle keyifli geçmişti ki (benim hastalanmam hariç) sanki tatil bitiyormuş gibi üzüldük. Bu yazıyı yazarken uzun uzun düşündüm. Unuttuğum bir şeyler oldu mu diye. Muhakkak oldu. Eminim buna. Arada bir yerde yaptığımız bir kahvaltı vardı mesela. Oradan Özlem’in evine geçmiştik. Hatta televizyonda da Harry Potter vardı. Galiba son gündü., net hatırlamıyorum. Sercan’ın bagajdan ilaç eşantiyonlarını ne zaman almıştık o da bir bilinmez soru. Bu arada Özlem’le de epey özleşmişiz. Özlem, Sercan ve Merve’nin sınıf arkadaşıdır. Benim ve Alper’in de okuldaki projeden arkadaşımız.

Bu yazı çok gecikti. Neden böyle oldu? Çünkü olaylar hep üst üste geldi. Sercan gittikten hemen sonra bayram oldu. Eskişehir, Ankara derken iş uzadı. Sonra yeni hafta başladı ve ben ayağımı deldim. O sebepten dolayı yazı gecikti. Yazmasam olmazdı, ben kendimi affetmezdim.

Bir araya gelmek iyi oluyor. Sadece muhabbetinden değil, ortaya çıkan işler açısından da iyi oluyor sevgili okur. Mesela Alper’le yakın zamanda bir cover video kaydedebiliriz. Ayrıca izlenecek pek çok yeni film tavsiyesi aldım. Ve satın alınacak yeni yeni şeyler keşfettim, çoğu salakça ama olsun.

serc06Bu arada izlediğimiz üç film şunlardı: İtirazım Var (2014), Mortdecai (2015) ve Dracula Untold (2014). Bunlardan en beğendiğimiz Onur Ünlü‘nün yazıp yönettiği İtirazım Var oldu. Müthiş bir film. Harika mesajlar, göndermeler içeriyor. Mortdecai, Johnny Depp‘in vasat filmlerinde birisi. Gwyneth Paltrow‘un “alımlılığı” için izlenmeye değer. Dracula Untold ise güzel başlayıp tırt bitiyor, o kadar getirip getirip filmi bir hiçe bağlamışlar. Tarihsel olarak da tırtlamış. Özetle tırt.

Sercan’ın bu ziyaretinden bize miras bıraktığı en iyi tespit, artık şişman insanlara şişman değil, “kalantor” dememiz gerektiği oldu. En azından, Sercan artık şişman değil, kalantor. Ayrıca çok havalı ve iletişim becerileri çok üst düzeyde. Helal olsun kardeşimize. Seni çok seviyoruz.

NOT: Mutlaka unuttuğum detaylar var. Bunları eklemeler şeklinde yazıya ilave ederim hatırladıkça. Mesela Sercan’la En Zayıf Halka‘yı izlerken denk gelip de gülmekten öldüğümüz şöyle bir an vardı televizyonda:

Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki Ejderha!

Yılbaşından beri 9GAG, Facebook, Instagram ve bilimum sosyal ağda gördüğümüz kardan ejderhayla ilgili olarak bugün şans eseri ekşisözlük’te de açılmış bir başlık görünce ufak da olsa bir yazı da ben yazayım istedim. Böylece bulduğum her fırsatta sanatçılığını, yaratıcılığını övdüğüm dostlarımdan olan Aykut’a bir selam gönderebilirim.

Ejderha bu kadar popüler olmadan önce Aykut’un profilinde gördüğümüz bir fotoğraftı sadece. Adamlar olanca yaratıcılıkları ve yetenekleriyle fakültelerinin bahçesine kocaman bir ejderha yapmışlar. Aykut’u tanıyan arkadaşları için bu Aykut’ten beklenebilecek bir işti. Beğenilerimizi yorumlarımızda ilettik bizler de. Ancak aradan geçen zamanda tanıyan tanımayan, pek çok insanın bizlerle aynı beğeniyi paylaştığını görünce çok daha mutlu oldum. Değerli arkadaşımızın ve arkadaşlarının yeteneğinin ulusal denebilecek çapta ilgi görmesi gerçekten gurur verici. Aykut’un the Hobbit filmindeki ejderha Smaug‘un yanında Peter Jackson‘ı anımsatan şu pozu ise epey güldür beni 🙂

Aykut’un ve diğer arkadaşlarımızın çok daha iyi işlerine yine My Resort’te raslayacaksınız sevgili okur.

Bizim Çocuklar: God Mode ve Efendi

Evet, sevgili okur, My Resort’a yazmayı sevdiğim türde bir yazı ile yine birlikteyiz. Bu yazımızda Togay ve Alper‘in yepyeni projelerinden bahsedeceğim ve dinleyicisi ile buluşmasına birazcık da katkım olursa mutlu olacağım. Her iki projeden de henüz tek parça yayımlandı. Meraklısına.

İlk olarak Efendi‘den bahsedeyim. Biz metal dinleriz. Baya baya bildiğin death metal, black metal falan dinleriz. Ama söz konusu hayattaki en yakın arkadaşımızın pop rock grubu ise şöyle bir kulak veririz. Hımm, eğer emek verilen, farklı ve kaliteli bir iş duyuyorsak da hakkınızı veririz. Evet, Efendi’ye hakkını veriyorum lan! Efendi, ne ara nasıl oldu anlamadığım ama öyle bir konser için bir araya gelip birden bire ciddileşen bir proje. Yanınıza doğru adamları bulursanız, yoldaşlarınız da en az sizin kadar emek veriyorsa yaptığınız işe, sonuçları harika oluyor müzikte. En iyi gruplara, en sevdiğim adamlara bakıyorum, hep aynı şablon. Efendi de böyle bir grup. Ersan, Aykut, Utku ve Seda bir işe kalkışıyorlar, Ersan’ın teklifiyle Alper de ekibe dahil oluyor ve bu mütevazi grup doğuyor: Efendi. Eskişehir’de olsaydım grubun ilk röportajını da ben yapardım herhalde. “Efendi Rock” tarzındaki ilk çalışmaları, Yıldız Tilbe‘nin El Adamı isimli şarkısına yaptıkları düzenleme olmuş. Ben bunun orijinal halini hiç dinlememiştim. Alperler’in yaptığı işi dinledikten sonra bir de Yıldız Tilbe’yi dinleyeyim dedim. Biraz açtım, yok dedim lan, boşver Alperler’i dinleyeyim. Alperleri, Ersanları, Aykutları, Utkuları ve Sedaları hatta. Hiç birinin hakkını yemek olmaz 🙂 Ufuk Bulut‘a ise gruba katkılarından dolayı büyük bir teşekkür yollamamak ayıp olur. Sonuç olarak sevgili okur, böyle bir grup var, Efendi. Şöyle de bir şarkıları var, El Adamı:

———————————-

Yazının ikinci konuğu, God Mode. Allah hali? Töbe yarabbi! Togay’ın yepyeni projesi bu sevgili okur. Biz çıkmasını aylardır bekliyorduk. Togay da sağolsun, ufak ufak besliyordu bizi. Bir gece ne olduğumuzu anlamadan üç şarkıyı birden gönderiverdi. Meğer kayıtları bitirmişler. Ben inanamadım! Her biri birer Çalıkoğlu Metal Hizmetleri A.Ş. klasiği olan son gaz girişler, o biçim melodik işler falan, allah allah dedim. Yağız‘ı aradım. O da öyle demiş. Şaka bir yana, Togay bu grup ile daha önceki tüm işlerinden farklı olarak metalcore yapmış. Grubun kadrosu da bana göre çok başarılı, şu şekilde: Berkay Ünler (Vokal – ex Prime Object), Togay Çalıkoğlu (Gitar – ex Fire and Forget), Tayfun Deniz (Gitar – The Trusted), Hakan Dinçer (Bass – Mary Jane Hits), Ali Erdem Uzunay (Davul – Dark Eden). Bu kadroya Synth ve prodüktör olarak Baran İşmen destek veriyor. Alchemist, God Mode’un yayımladığı ilk parça. Yakında bir de klip geliyor.