Tag Archives: batıkent

Pazar Günü: Lipton, Mevlüt Başçavuş, Zambak

Bir pazartesiyi daha geride bıraktık sevgili okur. Bu yazıda abuk sabuk bir pazartesi günü yerine, çok daha güzel geçen pazar günümden bahsedeceğim.

Sabah erkenden kalktık ve Batıkent‘e doğru yola çıktık. Anneler Günü‘nde anneciğimle kahvaltı yapacaktık. Eve gittiğimizde saat 11’e geliyordu. Güzel bir kahvaltı oldu. Evdeki dolabımın anahtarını unuttuğum için kablosuz klavye ve mouse setimi alamadım, bir ona üzüldüm. Saat 14’e doğru annemlerle vedalaşıp Batıkent’ten ayrıldık.

lipton
Son bir haftayı hayıflanarak geçiriyordum. Geçen hafta Migros‘ta Lipton‘ın bir avantajlı paketini görmüştük. Ancak salaklık edip almamıştık. Ertesi gün almaya gittiğimizde kalmadığını görüp epey sövmüştüm ben. Batıkent’ten dönüşte yolumuzun üzerinde Özdilek vardı. Oraya uğradık. Anneler günü sebebiyle acayip bir kalabalık vardı. Rastgele dolaşırken çayların bulunduğu reyonda en altta geçen hafta görüp de alamadığım o paketi gördüm: 100 adet Lipton Yellow Label Tea demlik poşeti, 50 adet Earl Grey demlik poşeti ve bir de porselen demlik hediyesiyle birlikte 20 liraydı! Havada kaptım tabi.

Özdilek’ten çıktıktan sonra yorgun argın eve geldik. Gelibolu‘dan komutanım, Mevlüt Başçavuş gelmişti Eskişehir’e. Onunla bağlantı kurup yeniden çarşıya çıktık. Adalar Migros’un yanındaki Monte isimli mekana gittik. En son 21 Temmuz 2014’te gördüğüm komutanımı aylar sonra yeniden gördüm. Nasıl da özlemişim anlatamam. Zaten askerden sonra hiç iletişimimizi koparmamıştık. Aylar önce terhis olduğumda nasıl kucaklaştıysak öyle kucaklaştık yine. Komutanımın annesi rahatsızmış, o yüzden iki günlüğüne gelmiş.

Birkaç saat oturduk birlikte. Askerlik muhabbeti yaptık bol bol. Abisiyle tanıştık. Sonra yine vedalaşıp ayrıldım komutanımın yanından. Umarım yakın zamanda ben de kendisini Gelibolu’da ziyaret edebilirim.

pazar01

Dönerken yol üzerinde Çağdaş Market‘e girip birkaç gün önce aldığımız zambakları dikmek için bitki toprağı aldık. Evdeki saksıya güzelce diktim zambak soğanlarını. Haziran, temmuz ya da ağustos aylarından birinde ilk çiçekleri açacak diye umuyoruz.

Bugünün tek kötü yanı bahar alerjimin başlamış olması. 2015’in başından beri ilk defa bugün alerji krizim tuttu. Gün boyunca burnum aktı ve hapşırdım. Geçen sene Desmont‘tan pek memnun kalmıştım. Bu sene de umarım değiştirmek zorunda kalmadan kullanırım.

Pek Çok Boyutuyla Bir Trafik Kazası

22 Ekim 2013 günü, beş kişilik aile tarihimizin en korkutucu ve üzücü günüydü sevgili okur. Şu yazıda bahsettiğim üzere kardeşim ve babam bir trafik kazası geçirdiler. Babam kazayı hafif sıyrıklarla atlattı ancak kardeşim Mustafa yüzünden yaralandı. Yaklaşık 10 gün hastanede kaldıktan sonra eve çıktı. Bugün itibariyle kazanın üzerinden 19 gün geçti. Bu yazıyı yazma sebebim, öncesi ve sonrasıyla bu olaydan bir takım dersler çıkamak istememdir.

Büyük yeşil nokta kaza yeri

Söz konusu günün sabahında babam ve Mustafa evden saat 07.50 civarında çıkmışlar. babam, çocuğu okula bırakıp oradan işe gidecekmiş. Biz Eskişehir’de Batıkent‘te oturuyoruz. Genelde Batıkent’ten özellikle bizim oturduğumuz tarafı kullananlar Bursa-Eskişehir çevre yoluna çıkıp oradan bastırıp şehir içine giderler. Mahallenin içinde dolaşmazlar. Babam da o sabah aynısını yapmış. Evin önündeki bulvardan gidip sağa dönmüş ve çevre yoluna girmiş. Yola girdiği anda sabah güneşi bir anda gözünü almış ve neredeyse hiçbir şey göremez olmuş. Hızı 50 km civarında olduğu için (öyle hatırlıyor) görüşü sağlama almak için içgüdüsel olarak sağ şeride yanaşmış ve güm!

Okumaya devam et

Böyle Bir Doğum Günüm Oldu

Google böyle kutladı

Google böyle kutladı

Bugün tam 25 yaşındayım sevgili okur. Önceki gün, yani cuma günü doğum günümdü. Blogun en eğlenceli yazılarından birisi doğum günü yazıları olduğu için ve senede bir defa yazabildiğim için fazlasıyla şımarık bir yazı okuyabilirsiniz.

Seneler geçtikçe daha da sönükleşen ve galiba biraz da yalnızlaşan doğum günleri yaşıyorum sevgili okur. Çok da dert etmiyorum açıkçası:) Herhalde büyümek buna deniyor.

Image Hosted by ImageShack.us

Perşembe gecesinden itibaren anlatıyorum doğum günümün nasıl geçtiğini. Perşembe akşamı Bozüyük‘ten dönerken Şemre‘nin aldığı Transformers Optimus Prime Kre’o‘su ile başladı bu yıl ki doğum günü şenliklerim. İlk ve tek hediyemi de dolayısı ile Şemre almış oldu. Yıl boyu bekleyip, doğum günümde kendime hediye alma geleneğimi bu yıl da bozmadım ve kendime bir GORMITI oyuncağı aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Gece yarısı doğum günümü en önce Black Omen’dan Serkan Abi kutladı Facebook‘tan. Sonra sağolsunlar bütün eş dost kutlama mesajlarını göndermeye başladılar.

Image Hosted by ImageShack.us

Ertesi sabah diğer günlere göre biraz daha erken sayılabilecek bir saatte işe gittim. Yapılacak çok işim vardı. Ancak kimse gelmeden ufak çaplı bir Sabhankra ziyafeti çektim kendime 🙂 Daha sonra saat 8’de gelip, doğum günümü iş yerinden ilk kutlayan Sinem oldu. Sonra gün içerisindeki koşturmacadan ne doğum günümü anlayabildim, ne de aklıma geldi zaten. Hafta içerisinde Note II için sipariş ettiğim aksesuarların ikisi de geldi. Kendime aldığım bu çok iyi iki hediye keyfimi iyice yerine getirdi. Bunlarla ilgili bir yazı yazacağım.

Akşam saat 16.00’da gelen bir şikayet üzerine apar topar göreve çıktık Bozüyük’e. Burada işimiz saat 18.30 civarında bitti ve nihayet Eskişehir’e dönebilmek için Bozüyük’ten otobüse bindim. Saat 19.00’u biraz geçmişti Batıkent‘te indiğimde. Gün içerisinde telefonla arayıp doğum günümü kutlayan pek çok arkadaşım oldu bu arada. Eve gittiğimde de bir süre bu telefon trafiği devam etti.

Akşam evdeydim. Aslında Mustafa The Russian ile birlikte Sivrihisar‘a gidecektim Ahmet‘in yanına. İzmir’den de Burak gelecekti. Ama planda ufak değişiklikler olunca günün geri kalanını evde kitap okuyarak geçirdim. Saat 23.30 gibi Togay aradı. Epey dertliymişiz herhalde ki uzun bir konuşma yaptık. Gece, saat 23.59’da, çok uzaklardan, Alis’in Harikalar Diyarı‘ndan bir çağrı geldi. Herhalde bu da son doğum günü kutlamam oldu.

Şimdi bu kısmı her sene yazdığım için bu sene de üşenmeden yazacağım. Burayı okumayabilirsiniz. Ancak ufak bir sevgi gösterisi olması bakımından şöyle bir teşekkür listesi yaptım: Telefonla arayan dostlar (Alper, Mustafa, Volkan, Sercan, Koray, Togay, Yağızhan, Ender, Betülcük, Oğuzhan, Murat, Seval, Ramazan), Sabhankra vurgusu yapanlar (Gürkan ve Plamen), mesaj atan dostlar (Ergin, Savaşalp, Levent, Ufuk, Nil, Murat Chaos, Mehmet Şahin, Betül, Erkin, Gökhan Abi, Tolga, Serkan, Esra, Türker, Hicran, Dilek, Ulaş, Veysel Abi, Orbay, Büşra, Serkan Abi), iş yerinde kutlayan dostlar (Sinem, Adnan Bey, Nurcan, Canan Hanım, Elif, Yeşim Hanım, Özgür, Ramazan), Facebook’tan tebrik bırakan dostlar (Ahmet Mert, Oğuzhan, Bilge, Karolina, Cem, Sibel, İlker, Alper Canyas, Nurdan, Turgut, Müjgan, Handan Hoca, Burcu, Esen, Hande, Emrah, Levent, Murat Kahvecioğlu, Tacettin, Naciye, Erman, Caner, Karahan, Sedat, Seda, Özlem Hoca, Pelin, Aslan, Hatice, Emre, Alper, Arzu Hoca, Pelen, Gülay, Orcan, Tuna, Atila, Seda, Akçay, Fulya, Serkan, Rabike, Emre Kızıl, Kübra, Şahin, Kenan, Kübra Vardar, Gamze, Mert, Rızvan Teyze, Buğra). Hepinize teşekkür ederim. (EKLEME: Büyük bir eşşeklik sonucu unutmuşum yazmayı, kusura bakmayın Beril Hanım 🙂 )

Bence doğum gününde şöyle bir liste elde etmek en güzel hediye olmalı 🙂 Evet, senede bir defa yazdığım bu yazıların bir diğer özelliği de daha önceki senelerde doğum günümde neler yaptığımı hatırlatması bakımından önceki yıllara ait doğum günü yazılarını da paylaşmam oluyor. Merak edenler 2009’dan beri doğum günümde neler yaptığıma bakabilirler.

2012 yılı yazısı
2011 yılı yazısı
2010 yılı yazısı
2009 yılı yazısı
2008 yılı yazısı (yayın tarihine bakmayın. Diğer blogdan aktardığım için öyle görünüyor)

Doğum günüm adına bir de şarkı paylaşayım. Son bir haftadır aralıksız Wintersun dinliyorum. Galiba giderek bağımlılık halini alıyor.

2011’de Özgün’le ufak bir çalışma yapmıştık. Sırf o çalışmanın anısına bugün ben bu videoyu Özgün ve Mert’e hediye ediyorum.

Mustafa The Russian vs. Ahmet The Seevryhisarian

Bu haftasonu çok güzel geçti sevgili okur. Cuma akşamı Mustafa ile buluştuk. Malum daha önce de yazmıştım, hatırlarsın, Mustafa Rusya’da okuyor ve yaz tatillerinde Türkiye’ye geliyor diye. Yaz tatili dolayısıyla bu sene de geldi.

Image Hosted by ImageShack.us

Cuma günü Bilecik’ten geldiğimde aradığım ilk kişi Mustafa oldu. Hemen buluşmak üzere sözleştik. Batıkent’in güzide pastanelerinden birinde oturduk. Aylarca görüşmeyince epey de konuşacak şey birikiyor hayliyle. Saat gece yarısını çoktan geçmişti kalktığımızda. Rusya’dan, Türkiye’den, eşten, dosttan konuştuk. Ertesi gün pazar günü yapılacak KPSS alan sınavına girmek üzere Ahmet‘in de ertesi gün Eskişehir’e geleceğini öğrenince ertesi gün için plan yapıp ayrıldık Mustafa ile.

Kardeşim Mustafa

Cumartesi sabahı Mustafa ile, ama bu sefer de kardeşim Mustafa ile, öğlene doğru çıkıp önce Espark‘a gittik. D&R‘da yeni gelmiş olan plakçalarları, plakları ve Star Wars Legolarını görünce epey bir heyecanlandım. Daha sonra oradan da Mustafa’nın dershanesine gittik. Bu dershane üniversiteye hazırlanırken benim de gittiğim dershane idi. Burada Mustafa’nın SBS tercihleri için rehberlik hocası ile görüştük. Bu görüşmeleri bilirsiniz. Bu puana neresi olur, neresi olmaz konuşmasıdır hani. Bunu da hallettikten sonra Ahmet’in Sivrihisar’dan geldiğini öğrendim. Kardeşim Mustafa’ya yol üstünden bir yüzücü paleti aldık ve çocuğu eve postaladım.

Bu şekilde bir ekibiz

Daha sonra Ahmet ve bu sefer Rusya’dan gelen Mustafa ile buluştum. Çarşıda biraz takıldıktan sonra huzurun Batıkent’te olduğunu anlayıp ilk dolmuşa atladık ve mahallemize döndük. Akşam yemeğini müteakip bir önceki gece Mustafa ile gittiğimiz yere bu sefer yanımızda Ahmet’le gittik. Yanımızda Ahmet olduğundan, konuştuğumuz konular bu sefer çok daha derindi. Uzun süre felsefe, ilk çağ filozofları, yaradılış, Avrupa Birliği ve Ortadoğu Politikaları falan konuştuk. Ahmet’in o didaktik ve engin üslubu kendi aramızda çok meşhurdur. O gece de bizi büyüledi. Mustafa bir ara hayran hayran bakarken çayını üzerine döktü. Daha sonra Apple I-Phone mu Samsung Galaxy mi tartışması yaptık. Tartışmayı garson kazandı. Yalnız Ahmet’in I-Phone 3GS  ile Note II’yi karşılaştırıp, i-phone’u göstererek, bunda olmayan bir özelliği bunda, note II’yi göstererek, göster demesini tarihe not düştüm.

Burada, mekanın adı KADO, epey bir dondurma falan yedikten sonra kalkıp Hacı Hasan Oğulları Pastanesi‘ne gittik. Burada da oturup, az önce hiç bir şey yememiş gibi Mustafa’nın tavsiyesi ile kuru baklava ve yanına dondurma yedik. Bu çok insanlık dışı, cennetvari bir tatlı. Acayip kalorili. Baklavayı iyice ısıtıp ağzı yakacak sıcaklığa getiriyorlar, yanına da dondurma veriyorlar. Aha böyle bir lezzet işte. Ancak fiyatı korkunç. Fiyatı duyunca dudağım uçukladı. Teramisin sürdüm, bugün yeni iyileşti.

Image Hosted by ImageShack.us

Bunu da yedikten sonra nihayet saat 1’e doğru ayaklandık. Bizim ev yakın olduğundan ben erken ayrıldım, gittim yattım. Ahnet ile Mustafa da Mustafalara gittiler. Ertesi gün sabah 9.30’da da Ahmet, Osmangazi Üniversitesi’nde KPSS Alan Sınavı’na girdi. Aslanım benim. Bu arada tüm KPSS’ye girenler, umarım işiniz olur. Hadi bakalım.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nden İnanılması Zor İşgüzarlık!

Eskişehir yerel basının işgüzar haberleri ile desteklemeleri sonucu Büyükşehir Belediyesi, Eskişehir’de yaşayan halkın sıkıntı çekmesini sağlayan ve destekleyen bir uygulamayı yürürlüğe koydu. Artık şehirler arası otobüsler yolcularını ara duraklarda indirmiyorlar. Yani yolcu indirme bindirme işlemi zamanında Belediye eliyle yapılan ve sayısı dördü geçmeyen ara duraklarda da alternatif olarak yapılamıyor, sadece Otogar’da yapılıyor. Yerel basın, gelen tepkiler üzerine topu kendi üzerinden atmak için “gazetelerine ulaşan şikayetleri” işaret diyor. Sürekli yolculuk yapan ve Tepebaşı, Yenikent gibi uzak bölgelerde oturan bir vatandaşın bu durumdan şikayet etmesi mümkün değildir. Bu sözde şikayetlerin Otogar Esnafı tarafından kasten yapıldığını anlamamak aptallık olmalı bence. Burada esnaf kendince haklı olarak, yolcuyu otogara çekebilmek için yol üzerinden sadece birkaç noktada yolcu indirip bindiren otobüs firmalarını şikayet ediyor sürekli. Amaç çok açık: yolcuyu ne olursa olsun Otogar’a çekmek.

Ancak uygulamada çok ciddi sıkıntı yaratıyor bu durum. Batıkent‘te oturan bir vatandaş, otobüs evinin yanından geçip gelmesine rağmen Tepebaşı Işıklar mevkiinde inemiyor, Otogar’da iniyor. Sonra o boşuna gittiği yolu 1 saat tramvayla geri gelmek zorunda kalıyor. Belediyenin bu uygulaması tamamen işgüzarlıktır. Bir uygulamayı yürürlüğe koymak güzeldir. Ancak bununla ilgili altyapıyı hazırlamadan, ön çalışmayı yapmadan tepeden inme kararlar almak şu anda Eskişehir halkına yapıldığı gibi angaryadan öteye gidemez.

Belediye bu soruna nasıl bir çözüm getirebilirdi peki? Aslına bakacak olursak ortada herhangi bir sorun da yok. Eskişehir içinde Tepebaşı Işıklar ve Anadolu Üniversitesi Kampüs olmak üzere iki tane ara durak var. Ayrıca Basma Kavşağı mevkiinde ve Osmangazi Üniversitesi Meşelik Kampüsü önünde de birer ara durak var. Mesafe olarak Otogar’a uzak kalan vatandaşlar bu ara duraklardan otobüslerine binebiliyorlardı. Ara durakların hepsinde otobüslerin akan trafiği aksatmayacak şekilde yanaşabilmeleri için cepler bulunuyor. Üstelik kampüs önünde bulunan ceplere bizzat belediye tarafından duraklar yapılmıştı zamanında. Belediye illa ki bu duruma el atmak istiyorsa otobüs firmalarıyla oturup bu ara durakların konumunu iyileştirebilir ve sadece bu ara duraklarda yolcu indirilip bindirilebilmesi şartıyla şehir içinde durulmasına izin verebilir. Belediye illa ki otobüs firmalarının ara duraklarda yolcu bindirip indirmelerini yasaklamak istiyorsa, Otogar’dan uzak mahallelere kalkan ücretsiz ve en az 20 dakikada bir hareket eden ring hatları koymak zorundadır. Ya da otobüs firmalarına servis olayını zorunlu hale getirmelidir.

Sakarya Gazetesi‘nin söz konusu durumla ilgili yaptığı iş güzar haberleri ve altına düşülen yorumları okuyabilirsiniz.

http://www.sakaryagazetesi.info/haberler.php?sayfa=detay&oku=20376&kategori=5

http://www.sakaryagazetesi.info/haberler.php?sayfa=detay&oku=21359&kategori=5

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Batıkent İki Eylül Kampüsü Otobüs Hattı

Batıkent‘te, Tepebaşı‘nda oturan kardeşler, dostlar umarım bu yazı işinize yarar.

Malumunuz İki Eylül Kampüsü‘ne gidebilmek için Cengiz Topel Caddesi ve devamında uzanan Üniversite Caddesi üzerindeki herhangi bir duraktan kırmızı 4 numaralı otobüse binmelisiniz. Zaten şehir merkezinde oturuyorsanız sıkıntınız yok. Ancak bizim gibi merkeze uzak oturuyorsanız mecburen iki vasıta yapmak zorundasınız. İşte bu zorunluluğu ortadan kaldırmak için belediye, ben okula 5 sene gittikten sonra, mezun olduktan sonra yepyeni bir otobüs hattı koydu Batıkent’e!

Haftaiçi her sabah tam 8 ve tam 9‘da Batıkent son duraktan özel bir otobüs kalkıyor ve doğruca İki Eylül Kampüsü’ne gidiyor. Aynı şekilde yine her akşam da saat tam 16, 17 ve 18’de de İki Eylül Kampüsü’nden bir otobüs kalkıyor ve dorğuca Batıkent’e gidiyor. Otobüs çevre yolundan bastırıp gittiği için de 25 dakikaya kampüse ya da eve varabiliyorsunuz.

Üstelik bu otobüse Ecazacılık‘tan da binebilirsiniz! Batıkent’ten kalktıktan 10 dakika sonra otobüs Eczacılık Durağı‘ndan da geçiyor. Hazırlıkta, mühendislikte, sivil havacılıkta ve besyoda okuyan arkadaşlar varsa ve evleri Tepebaşı’nda Uluönder, Eczacılık, Şirintepe ve Batıkent civarındaysa bu otobüs tam da sizler için ideal bir otobüs.

Artık çift bilet basmaya gerek kalmadı.

Otobüsün bir numarası yok. Önünde kırmızı bir levhada İKİ EYLÜL KAMPÜSÜ BATIKENT yazıyor. Aşağıda otobüsün hareket güzergahını görebilirsiniz. Belki sizin de bir gün işiniz düşerse kullanırsınız.

Tıklayarak büyük boyutta görebilirsiniz.

Bir KPSS Böyle Geçti

Taa şubat ayında yazdığım şu yazıyla sana duyurmuştum KPSS‘ye gireceğimi, dershaneye yazıldığımı falan hatırlarsın kesin sevgili okur.

Geçen cumartesi günü nihayet vakit geldi ve KPSS’ye girdik bir cümle alem. Daha önce girdiğim sınavlarda sınav yerlerim hep akıllı, mantıklı yerler olmuştu. Ama bu sefer bana sınav yeri olarak Şeker İlköğretim Okulu çıktı! Batıkent‘te oturduğumu düşünürsek burası benden nereden baksan 1 saatlik uzaklıkta, taa Otogar‘ın yanındaydı.

Sınav sabahı saat 7’de kalktım. Pek bir şey yiyemedim. Hazırlanıp saat 07.30’da evden çıktım. Önce dolmuşa bindim. Sonra indim tramvaya bindim. Kolumda saat, üzerimde telefon olmadığından tamamen kontrolsüz bir şekilde yoluma devam ettim. Aradan ne kadar geçti bilmiyorum, Gökmeydan Tramvay Durağı‘nda indim. Sınava üzerine bakar da kopya çekeriz diye bozuk para sokmak da yasak olduğundan kelli, cebimdeki 3.5 lira bozuk paranın 50 kuruşunu su almak için ayırır kalanını Eskart‘a yükletirim diye düşündüm. Lan ne oldu ne bitti anlamadım kafam karıştı verdim paranın hepsini Eskart’a yüklettim. Durumun farkına varamadım. Bu arada büfedeki adama saati sordum 08.05 dedi. Yola devam ettim. Gökmeydan da bir yokuş vardır bilen bilir. Oradan aşağı indim. İmam Hatip Lisesi‘ni ve oradaki başka bir ilköğretim okulunu geçip bir ara yola döndüm. Yaklaşık 10 dakika yürüdükten sonra nihayet varabildim okula. İşte o anda dank etti su almak için bozuk para kalmadığı. Üzerimde para vardı ama bu parayla su alırsam yine bir sürü bozuğum olacaktı. Sıkıntı çıkacaktı.

Kendimi bu susamanın “psikolojik” olduğuna inandırıp, evet öyle yapıp, sınav salonuna girdim. Yaklaşık 15-20 dakika sonra da sınav başladı.

Sınavın Allah belasını versin. Türkçe çok kazıktı. Matematik nispeten daha kolaydı. Tarih ve coğrafya bizim dershanede gördüğümüz gibiydi. Vatandaşlık da zordu bana göre. Zaten 2 saatin sonunda gelen İngilizce testini hiç sormayın. Artık beyin yoruldu ondan mıdır nedir, bu teste hiç konsantre olamadım. Çok zorladı beni.

Sınavdan çıktıktan sonra evime giden bir otobüsün geçtiği ilk durağa gelebilmem yarım saat sürdü. Buradan da eve gittim.

Eve geldikten sonra biricik dostum Alper‘i aradım. Seval de aramış sağolsun. Onu da aradım. Daha sonra Togay kardeşim aradı. Sınavdan önce verdiğim sözü hatırlatarak buluşma yerine çağırdı beni. Ben neden oldu nasıl oldu anlamadım, saat 7’deki buluşmaya saat 6’da gittim. Hera‘da 10 dakika oturduktan sonra Togay’ı arayıp durumu anladım. Neyse, tam saatinde geldi Togay kardeşim. Ardından Halil, Yunus ve Volkan akrabam da geldiler. En son olarak aşırı etkileyici yepyeni sakal kesimiyle Yağızhan kardeşimiz geldi. Epey güldük, konuştuk. In Flames muhabbeti yaptık (Aynı gece rüyamda Anders‘i bizim evde gördüm, onu da anlatacağım).

Ben Ayberk Savaşalp Duran Tayfun Gil (Fotoğrafı çeken Volkan)

Volkan’la birlikte Hera’dakilere veda edip bu sefer Peyote‘ye geçtik. Savaşalp, Duran, Ayberk, Tayfun ve Gil de bu mekan da oturuyorlarmış. Hepsini de uzun süredir görmemiştim iyi oldu, görüştük. Gil ile Ayberk’in şirket kurdukları haberini aldım, epey sevindim. Bu arada Ayberk’in babasının ajan olduğunu öğrendim (Bununla ilgili bir yazı yazacağım). Savaşalp, Duran ve Tayfun’la da okul hakkında muhabbet ettik biraz.

Sonra hepsine veda edip eve geldim. Üzerimde birkaç günün değil, tam 4 ayın yorgunluğu vardı. Önce The Woman In Black‘i izleyip yatayım dedim. Sonra, izlerken uyuklamaya başlayınca kapattım, yatağıma girdim ve en başından beri soramadığım o soruyu sordum: “Nasıl geçti lan bu gün sınav hakkaten?

Askerliğimi Tecil Ettirdim

Bölümden mezun olabilmemin ve yüksek lisansa başvurabilmemin hemen ardından bir takım geleneksel işlerle uğraşma vaktim geldi doğal olarak.

Yüksek lisans başvurusunda sizden askerliğinizin tecil edildiğine dair bir belge istiyorlar. Ben bugün bu belgeyi alabilmek için nasıl çırpınıp durduğumu anlatacağım.

Sabah Alper‘le buluşup önce fotoğrafçıya gittik. Dün çektirdiğim fotoğrafları halen basmamış olduklarını görüp aşağı yukarı bir 15 dakika kadar bekledik. Hiçbir şeye ve şekle benzemeyen bu sakalsız bıyıksız vesikalıklarımı alıp doğruca Eskişehir Tepebaşı Askerlik Şubesi‘ne doğru yola çıktık.

Şubeye gelip önce cep telefonlarımızı kapatıp emanete bıraktık. Sonra numara alıp yukarı çıktık. O anda farkettim ki belgelerim eksik. İstenen belgeler; diplomanın aslı ve 4 tane arkalı ve önlü olarak çekilmiş fotokopisi, 2 adet fotoğraf ve kimliğinizin aslı. Ben diplomanın aslını getirmediğim için hiçbir işlem yapamadık. Sonra yeniden Alper’le eve yani Batıkent‘e döndük. Diplomamın aslını alıp evde fotokopisini de çektikten sonra geri tekrar Askerlik Şubesi‘ne gittik. Bu sefer de diplomanın arkasını fotokopi çektirmemişim. Bir daha gidip civardaki bir internet kafeden arkalarını da fotokopi çektirdim.

Görevli kadın bana iki kopyalık bir form verdi. Bu formu eksiksiz dolduruyorsunuz. Ön tarafta durumuza uyan seçeneği işaretliyorsunuz. Arka kısımda da sağlık durumunuzla ilgili bilgilere evet hayır, iyi kötü gibi cevaplar veriyorsunuz. Her iki forma da aynı şeyleri yazıp imzalayıp Evrak Kayıt‘a gidiyorsunuz. Burada evrakınız kayıt ettiriliyor. Tekrar az önce işlem yaptığınız görevlinin yanına dönüyorsunuz. Kolaylık olması açısından bu kişiye yazının devamında XYZ diyeceğim. XYZ evraklarınıza bakıp size hızlıca sorular soruyor: Komando olmak ister misiniz, ikiz kardeşin var mı, ailenin durumu nasıl, annen baban sağ mı gibi sorular bunlar. Daha sonra bu evrakları hemen arka masada bulunan bir bayana gönderiyor. Arka tarafa geçiyorsunuz. Az önce gösterdiğiniz diploma ve kimliğinizi yine gösteriyorsunuz. Daha sonra bu görevli de hemen yan masada oturan Asteğmen‘e gönderiyor sizi. Asteğmen size şöyle bir bakıp diksiyonu normal, görüntüsü normal, başka özellikleri normal kutularına tik atıyor. Daha sonra sizi koridorun sonundaki bir askere yönlendiriyor. Bu asker elinizdeki iki evrağa da soğuk mühür basıp şubede en yüksek rütbeli adam olan Albay‘a sunuyor. Daha doğrusu siz sunuyorsunuz. Koca şubede ilk ve son defa bu albay tebessüm edip hayırlı olsun diyor. Teşekkür ederim diyip tekrar XYZ’ye gidiyorsunuz. XYZ bu kağıtlardan birisini kendine alıp sizi Askeri Hastane‘ye yolluyor diğer kağıtla. Yalnız tembihliyor, askerlik şubem Eskişehir’de olmadığı için getireceğim evrakın muhakkak bir fotokopisini istiyor.

Eskişehir Asker Hastanesi

Asker Hastanesi‘ne saat 11.50 gibi gittiğimizde nöbetçi asker bize 13.30’da gelin dedi. Bir buçuk saat salak gibi sağda solda dolaştıktan sonra nihayet hastaneye geri döndük. Danışmada kimse yoktu. Oradan denk getirdiğimiz bir hemşireye sorduk ne yapacağımızı. O da size bakacak doktor şu an yok, yukarı çıkın kilo boy ölçtürün dedi. Yukarı çıktığımızda Kurul Odası denen bir odanın önünde en aşağı 100 kişi gördük. Bunlar asker, sivil, üniformalı karışık adamlardı. Bir süre sonra kapı açılıp genç bir asker çocuk isimler okumaya başladı. Çocuk isim falan okuyunca biz kıllandık zira hiçbir yere kayıt mayıt yaptırmamıştık. Yaklaşık bir 15 dakika daha bilinçsizce etrafa bakıp aşağı kata inelim danışmaya bir soralım dedik. Danışma yine yerinde yoktu. Biz de oradaki  bir görevli bayana derdimizi anlattık. Kadın da sağolsun bize, beklemenize gerek yok kilon kaç boyun kaç, diyip bunları elimizdeki kağıda yazdı. Kilom 83, boyum da 1.78 dedim. Bu kağıtla az önce yerinde olmayan o doktora gittim. İçeri girdim ve hemşire kaydımı aldı.

Daha sonra doktorun yanına geçtim. Bana hastalık geçirdin mi, diye sordu. Hayır, dedim. Kağıdımı imzaladı, mühürledi ve üst katta Dahiliye Polikliniği‘ne gitmemi söyledi. Bastığı kaşeye baktığımda “Kilo Fazlası” yazdığını gördüm. Kilom fazla olduğu için de (!) dahiliyeye görünüp olası diğer hastalıklarım için kontrol edilmem gerekiyordu. Dahiliyeye çıktığımda burada görevli doktorun şu an kurulda olduğunu yaklaşık yarım saat sonra geleceğini söylediler. Meğer öğle arasından sonra da bu kurul olayı oluyormuş. Tam 1 saat daha bekledikten sonra doktor geldi. Bir hastalığın var mı, diye sordu. Yok, dedim. Kaşeleyip imzaladı kağıdımı. Gidebilirsin, dedi.

Bu sefer yine aşağı indim. Orada kağıdımı evrak kayıt gibi bir yere verdim. Adam bana, 20 dakika sonra kağıdını danışmadan al, dedi. Oturup yine 20 dakika bekledik. Kağıdımızı alıp çıktık ve son sürat askerlik şubesine döndük.

Burada XYZ’nin yanına gittim. Ancak aceleden söylediği fotokopiyi almayı unuttuğumu farkettim. Yine koşar adım gidip fotokopiyi hallettim. Geri döndüm. Bana yine bir formun altına adımı soyadımı yazdırıp imza attırdılar. Daha sonra yine arka tarafa geçtim. Burada da yine imzalar atıldı. Ve az önceki albayın önüne sunuldu diye evraklar. Albay yine imzalayıp bana verdi kağıtları.

Daha sonra yine XYZ’ye bu kağıtları getirip verdim. İki tanesini bana verip, hayırlı olsun, dedi ve işlem bitti.

Şimdi tüm bu süreci baştan yaşayacak arkadaşlar, öncelikli olarak ya bir araba ile gelin ya da paralı gelin, taksiye binin. Evraklarınız tastamam olsun. Şubeye erken gidin. Benim tek şansım belki de şubelerde sıra beklemek zorunda olmamamdı. Unutmayın bir gününüz bu işle harcanak. Daha az olması çok mümkün değil. Hastaneye gidince kilo boy işini hemşireye usulca sokulup “ya ben biliyorum kilomu boyumu” diyip halletmeye çalışın. Sabah erkenden askerlik şubesini hallederseniz hastaneyi de öğleden önce halledebilme şansınız artar. Belki öğleden sonra sadece kağıdı bırakırsınız şubeye. Bu arada o pantolon indirip donunu ve başka yerlerini göstermek gibi şehir efsanelerinin hiçbiri başıma gelmedi. En azından ben yaşadım. Yaşayan varsa yorumlarda anlatsın.

Askerliğim 2014 yılı Ocak ayına kadar tecilli şu anda. Nisan’da da sevk olacağım yazıyor.

Umarım bu yazı birilerinin işine yarar ve bana da teşekkür eder. Sevgilerimle.

İzmir Petkim Teknik Gezisi

Bir süre önce bölümdeki özellikle 3. ve 4. sınıftaki arkadaşların isteği ile İzmir Aliağa‘da yer alan Petkim Petrokimya A.Ş.‘ne teknik gezi talebinde bulunduk. Sağolsun onlar da talebimizi geri çevirmediler ve bize 22 Aralık Perşembe günü saat 13.30’da randevu verdiler.

Okulda yaptığımız toplantıda çoğunluk gezinin günü birlik yapılmasını isteyince biz de ona göre planımızı programımızı yapıp tüm evrak işlerini hallettik. Buna göre Perşembe saat 00.30’da Yunusemre Kampüsü önünden hareket edecek, sabah 07.00’de İzmir’de olacak. Saat 12.00’ye kadar serbest zaman verecek, 12’de Petkim’e dorğu hareket edecektik. Petkim’de işimiz bitince de geri İzmir’e dönüp gece yarısına kadar serbest zaman verecektik. Böylece gece yarısı İzmir’den hareket edip cuma sabahı 07.00 civarında Eskişehir’de olacaktık. Bu süper bir plandı. Ancak elbetteki planladığımız gibi gitmedi herşey.

Geziden bir gün önce okuldan arayıp verdiğimiz planın geçersiz olduğunu, bizi götürecek otobüsün cuma saat 02.00’de başka bir görevi olduğunu yani saat 01.00’de Eskişehir’de olmamız gerektiğini söylediler. Bunun üzerine ben de okulun Ulaştırma Birimi‘ne gidip detaylı bilgi aldım.

Özellikle bu zamanlarda yoğunluğun çok fazla olduğunu, bizi İzmir’e götürecek otobüsün de şu anda İstanbul’dan geldiğini, bizi Eskişehir’e bıraktıktan sonra tekrar yola gideceğini söylediler. Bu durumda otobüsün Aliağa’dan çıktıktan sonra tekrar İzmir’e dönmesinin mantıksız olduğunu çünkü yetişebilmek için İzmir’den saat 18.00’de çıkması gerektiğini söylediler. Aliağa’dan çıkıp gelirken Bursa üzerinden geçtiklerini, istersek Bursa’da otogar civarındaki alışveriş merkezlerinde bir süre vakit geçirebileceğimizi, yoksa otobüsün doğrudan Eskişehir’e geleceğini söylediler. Bunun dışında bir rota olamayacağını söylediler. Durum böyle olunca bizim acele edip 15 gün önceden verdiğimiz planın da programın da bir geçerliliği kalmadı. Ben de mecburen tamam dedim.

Neyse, perşembe gününün ilk saatlerinde Yunusemre Kampüsü’nüm önünde toplandık. Volkan da gelecekti ancak son anda gelmekten vazgeçti. Alper ile ben çıktık gittik kampüse. Saat 00.30 civarında otobüsümüz geldi. Toplam da 27 kişi olarak hareket ettik İzmir’e doğru. Ancak şu çok garipti ki bizden bu geziyi yapmamızı talep eden arkadaşlarımızın çoğu gelmemişti. Bunda elbette son dakika ortaya çıkan telafi vb durumların etkisi olduğunu biliyorum. Neyse, son dakika iptallerini saymazsak zaten 30 kişilik liste bildirdiğimizden çok sıkıntı çıkmadı.

Yolculuk güzel başladı. Hiçbir problem çıkmadı. Gittik önce Afyon‘da durduk. Bir süre sonra bu durduğumuz tesisin, Kolaylı Tesisleri, daha önce bir kere Volkan‘la Antalya’ya giderken, bir kere de Alper‘le Afyon’a gittiğimizde durduğumuz tesis olduğunun farkına vardım.

Yol boyunca şakalar, komiklikler biribirini izledi. Ezgi, Latife ve Gülşah‘a takıldım. Levent‘e asıldım, Orcan‘a nanik yaptım, Alper’e dil çıkardım. Acayiplikler oldu. yani.

Sonra bir yerde bir uyumuşum ki uyandığımda İzmir’de idim. Salaklaşmış bir halde uyanıp Alper’le birlikte Levent’in ardına takıldım. Dayımı aradım, ulaşamadım. Levent’le sahil boyunca ilerledik. Arkamı dönüp bir de baktım ki bizim kızlar da bizi izliyor 🙂

Alper

Neyse gezdik, dolandık, dolaştık, nihayet bize katılan gruptan Yetkin, sahilde bir yer gördüğünü, full kahvaltının 9 lira olduğunu, grup indirimi de olduğunu, sınırsız da çay olduğunu söyleyince, geri sahil kenarına döndük. Mekanın adı Sunset‘di galiba. Oturduk kısa aralıklarla diğer arkadaşlarımız da bize katıldı. Aşağı yukarı 20 kişi kadardık. Kahvaltımızı yapıp yaklaşık 1 saat kadar burada oyalandıktan sonra kimdi bilmiyorum, belki Yetkin’di, belki de Oğuz Beygo‘ydu, birisi Karşıyaka‘ya gitme teklifinde bulundu. Dayımı bir daha arayıp ulaşamayınca bu teklif çok mantıklı geldi 🙂

Hep beraber hareket edip yürüme mesafesindeki limana gittik. Burada bir Kent Kart alıp 1.75 TL değerindeki “transatlantik ücretini” 20 kişi için yüklettik. Transatlantiğe çok uzun süredir binmiyordum. Binince yine içimden “gemilerde talim var, bahriyeli yarim var” şarkısını söyledim. Süperdi. Alper’le sağlıklı yaşama inanıp birer de karışık meyve suyu içtik.

Yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuktan sonra Karşıyaka’ya ulaştık. Hemen inip caddeyi geçerek Alper’in hadi binelim lan dediği aracın yaşlı ve engelliler için olduğunu farkettik. Neyse, limanın hemen karşısındaki caddeye dalıp yürümeye başladık.

ex Aflliction ve ben

Bir süre yürüdükten sonra karşıdan eski Affliction, yeni Pitch Black Process üyeleri Kerem ve Emrah‘ın geldiklerini gördüm. Togay bana Karşıyaka’da yaşadıklarını söylemişti. Aslına bakarsanız emin olamadım. Çok da emin olamadan Emrah’ın sırtına dokunup “Abi Affliction Emrah mısın?” dedim. Doğrudur, dedi. Hemen ayaküstü muhabbet ettik. Sağolsunlar, gördüğüm kadarıyla alçakgönüllü adamlar ikisi de. Hızlıca muhabbet edip, kendilerinin yeni grupla bir turne planları olduğunu öğrendim. Adamları uzun süre tutmadım. Sağolsun Alper de bir fotoğrafımızı çekti hatıra olaraktan sonra ayrıldık.

Karşıyaka'ya gelen ekip

Aynı caddenin sonuna gelince yağmur yağmaya başladı. Pek güzel oldu yağmur altında hızlı hızlı yürümek. Yağmur hemen dindi. Biz de limanın sağ tarafında bulunan bir heykelin yanında doğru yürüdük. Oralarda da biraz takılıp fotoğraf motoğraf çektirip yine limana döndük. Bu sefer Konak yönünde hareket edecek olan bir “gemiye” bindik. Bu gemide çok eğlendik. Oğuz Beygo martılarla şov yaptı. Oğuz amca vardı bir de bizim aile dostumuz. Onunla konuştum. Alper’le falan epey güldük eğlendik gemide. Nihayet hareket ettik. Bir süre sonra da Konak’a geldik. Yıllar önce bir kere geldiğim bu meydana yıllar sonra yine geldim. Meydandaki kulenin, caminin fotoğraflarını çektik. Güvercinlere arpa marpa attık. Sonra da yine ilerleyip kıyıda bir alışveriş merkezine gittik. Ama sadece tuvalet için. Burada işimizi halledip hemen otobüsle buluşacağımız yere geldik.

Saat geldi ve otobüse bindik. Yolda da iki arkadaşımızı alıp Aliağa’ya doğru yola çıktık. Yolda gene ben uyumuşum. O kısımlar çok bulanık. Yanlışlıkla önce liman girişinden girdik Petkim’e. Sonra rotayı düzeltip doğru kapıdan girip doğru yere geldik.

En büyük ortağı Azeriler olan bu firmanın girişinde Türkçe ve Azerice olarak Hoş Geldiniz yazıyor. Güvenlik acayip sıkı. Hepimizin kimliklerini kontrol edip daha önceden yolladığımız katılımcı listesi ile karşılaştırdılar. Daha sonra içeri alıp önce 25 dakikalık bir gene sunum yaptılar. Ardından da Çevre Yönetim biriminden bir çevre mühendisi bize şirketin çevre yönetim anlaşıyışı hakkında bilgiler verdi. Sorularımızı yanıtladılar ve saha gezisi başladı.

Petkim çok büyük bir alana kurulu sevgili okur. Otobüsümüze binip önce gezeceğimiz yere gittik. Burada önce atıksu arıtma tesisini gördük. Adamların çok ciddi yağ problemi var. Ancak dediklerine göre yağı ve gresi çok iyi arıtıyorlarmış. Ama KOİ değerleri daima çok yüksek oluyormuş.

Artıma tesisini dolaşıp yakma tesisine gittik. Burası elbetteki İzaydaş‘tan küçük bir yerdi. Kullandığı alan da daha azdı dolayısı ile. Şimdi burada teknik detaylara girmeyeceğim.

Yakma tesisini de gördükten sonra vedalaşıp dönüş yolculuğuna başladık. Ancak acayip acıkmıştık. Yemek için durmayı planladığımız hiçbir yerde duramadık. Uygun bir yer bulamadık. Aradan 1.5 saat geçtikten sonra artık iyice sabrım tükenmişti. Neyse ki Soma‘da uygun bir yer görüp hemen yanaştık. 25 kişi pide kebap salonundan içeri girince iş yeri sahibi mutlu oldu 🙂 Alper’le ben  kıymalı, bir kuşbaşılı pide aldık. Bir de sağolsun Latife’nin yiyemediklerini yedik. İki de ayran içtik 🙂 Salata malata derken 13 lira kadar hesap ödedik. İyice doyup otobüse bindik.

Otobüse binmeden önce şoförlerle rotamızdaki küçük bir değişiklik için bir istişare de bulunduk ama olumsuz yanıt aldık. Otobüse binip yarım kalan filmi bitirdik. Sonunda trene birşey olmadı ve treni durdurabildiler.

Ondan sonra gece çok acayip geçti yolda. Hiçbir yerde durmadan Eskişehir’e geldik. Yol boyunca olanlar yer yer komik, yer yer garip, yer yer şiddet doluydu. Yarı uykulu, yarı uyanık, yarı acayiptim yani. Güzel bir geri dönüş yoluydu. Kimse sorun çıkarmadı. Herkes uyumluydu, herkese çok teşekkür ederim bundan dolayı.

Otobüs Bursa yolu üzerinden gelirken Batıkent yol ayrımında Çamlıca‘da oturduğunu öğrendiğim arkadaşım Serhat‘la ben indik.  Ben kendi evime, Serhat da kendi evine doğru yollandık.

Ölüyordum: Havale Geçirmeye 1 Kala

Cuma günü hayatımda belki de en unutulmaz günlerden biri oldu. Öğlene kadar artarak devam eden baş ağrılarıma dayanamayıp izin aldım eve gelmek için. Organize Sanayi Bölgesi‘den Batıkent‘e gelinceye kadar yolda adeta kendimden geçtim sevgili okur ve artık Batıkent’te otobüsten inip apartmanın kapısına gelince dayanamayıp yığıldım.

Bu noktadan sonrasının annemlerin bana anlattıklarından kaynakla yazıyorum. Benim sendeleyerek geldiğimi gören aşağıdaki komşular bana ne oldu diye sormuşlar ben birşeyler demeye çalışmışım ama yığılmışım. Komşumuz hemen tutmuş beni. Oradan bir sandalye bulup oturtmuşlar. Sabah hava biraz serindi diye tişört üzerine polar giymiştim. İş yerinde de aynı serinlik olunca çıkarmamıştım. Geri dönüş yolunu da aynı şekilde gelince tabi epey bir sıcak basmış beni. Neyse poları falan çıkartıp beni soğuk suyla bir ayıltmışlar. Bu arada ellerim kitlenmiş. Parmaklarımı falan ayırmaya çalışmışlar. Ben bu anlarda sadece gürültü duyduğumu anımsıyorum. Ha bir de sağ bacağımı komple hissetmiyordum sevgili okur.

Neyse ağzımı yüzümü soğuk suyla yıkayıp hemen Ümit Hastanesi‘nin Acil Servisi‘ne kaldırmışlar. Yol boyunca annem ellerimin kilitli kaldığını, sayıkladığımı söyledi ve sağ bacağım yok diyormuşum.

Hastaneye girince ayılır gibi oldum biraz. Hemen acilde bir masaya aldılar. Doktor ellerimdeki kitlenmeyi görünce anneme epilepsisi var mı diye sordu. Yok, dedim kendim. Doktor sırayla sağ sol ellerimi oynatmamı istedi yaptım. Sonra sağ bacağını oynat, dedi. Lan sevgili okur sağ bacağım oynamadı! Bir daha dedi. Sağ bacağımı oynatmak istedim ama yine olmadı. Sağ bacağıma hafifçe vurdu, bunu oynat, dedi. Bu sefer epey bir ıkınıp oynattım bacağımı. Doktor, aferin sol şimdi, demeden annem yanımda bayıldı düştü! Annemi hemen yanımdaki masaya alıp benimle uğraşmaya devam ettiler. Ateşimi ölçtüler. Ateşim 40 derece çıkınca bu sefer doktor da panikledi. Önce kan şekeri için işaret parmağımın ucunu delip kan aldılar. Sonra bir kas gevşetici iğne yaptılar. Daha sonra da bir serum bağladılar.

Birkaç saat sonra annem artık ayaklanmış yine yanımdaydı. Ateşimi düşürmek için sürekli soğuk suyla sildiler vücudumu. Ateşim makul düzeylere inince ben de rahatlamış oldum.

Birkaç gündür hem sabah hem akşam gidip iki iğne yiyorum sevgili okur. Antibiyotik ve ağrı kesici (novalgin) iğneler bunlar. Boğazımda inanılmaz bir enfeksiyon varmış ve tüm vücuda yayılınca böyle olağanüstü yüksek ateş yaparmış. Birkaç günlük bu ani üzüntü ve stres işte bu yayılma durumu için en güzel ortamlardan biriymiş. Yine bu boğazımdaki durumdan dolayı birkaç gündür yemek yiyemiyorum çünkü yutamıyorum. Ama bugün biraz daha iyiyim. İlk günlerde idrar rengi kolanın rengi ile aynıydı sevgili okur ki bu da sökülüp atılan iltahap.

Olayın ciddiyetini şu cümlelerle özetledi 6. sınıf tıp öğrencisi: “Senin ateşin 40 derece. 41 derece olunca havale geçiriyorsun. Bu da beyinde kalıcı hasara yol açıyor. Zaten ellerinin kitlenip ayağının uyuşması da nörolojik olarak bunu doğruluyor.”

Sevgili okur, üzülsen de hasta olma. Sakın hasta olma. Geceleri uyku uyuyamıyorsun, sürekli bir tarafın ağrıyor. Yemek yiyemiyor ve içemiyorsun. Ve ateşin en az 2 gün hiç düşmüyor. Ben bugün daha iyiyim. yarın daha da iyi olurum umarım. Herkesi özledim. Hepinizi seviyorum. Sevgilerimle 🙂

Mesut Proofhead.