Tag Archives: Bilecik

Proofhead Safranbolu’da!

Yazıları, iş işten geçtikten sonra yazmak yönünde ciddi bir eğilimi olan blog, Proofhead My Resort’ten herkese sevgiler!

Ben geçen hafta neredeydim? Safranbolu‘daydım. Orada “Kalıcı Organik Kirleticiler(KOK) ve KOK Stoklarının Bertarafı“na yönelik bir eğitim çalışması vardı. Yasin‘le birlikte bu eğitime Bilecik adına katıldı. Bir de iş yerinden arkadaşımız, Satberk abimizin kızı Merve de kendi çalıştığı firma adına katıldı. Böylece üç kişilik bir ekip olarak orada bulunacaktık.

Pazarı pazartesiye bağlayan gece Eskişehir Otogar‘dan yola çıktım. Neden bu saatte? Çünkü Eskişehir’den Safranbolu’ya bir tek bu saatte otobüs vardı. Yalnızdım. Yasin ve Merve de aynı araca Bilecik‘ten bineceklerdi. Küçük bir çanta dışında pek bir şey almadım yanıma. Eşim, bari bir pantolon daha alsaydın, dedi. Güldüm, yahu ne gerek var, dedim…

Otobüse bindikten 10 dakika sonra, henüz Eskişehir’den çıkmamışken muavin servis yaptı. Kola istedim, istemez olaydım. Gecenin karanlığında elim çarptı ve bir yudum alamadan olduğu gibi üzerime döktüm! Bak daha yolculuğun 10. dakikasındayım!

Kurulamak, silmek için hiçbir şey yoktu. Muavin kolanın döküldüğünü gördü, yüzüme baktı. Peçete getirir misin, dedim. Gitti iki tane peçete getirdi. O peçeteler koltuğun üzerinde biriken kolayı emdirmeye yetti ancak. Neyse uzatmayayım, muavinin her seferinde iki tane getirip bırakması sebebiyle tam dört defa peçete istedim. O tek tek getirmekten bıkmadı, inadına ben de isteyip durdum lan. İşin kötüsü pantolonun altı da olduğu gibi ıslandığı için, dünyanın en iğrenç hissiyle Bilecik’e kadar gitmek zorunda kaldım. Hayatımın en çileli üç Bilecik yolculuğundan birisiydi. Tam gece yarısı Bilecik Otogarı‘na girdik. Hemen indim ve Yasin’den istediğim peçetelerle ıslak mendilleri aldım. Bu arada Satberk abi de kızını yolcu etmek için gelmişti. Görüştük, vedalaştık. Otobüs fazla oyalanmadı ve yola devam ettik. Bu esnada birkaç saat geçtiği için koltuk ve pantolonum kurumaya başlamıştı. Allahtan yanımda oturan yoktu da yan koltukta nispeten daha rahat gidebildim. Merve uyuduktan sonra Yasin arkamdaki koltuğa geçti. Biraz sohbet ettik ve biz de uyuduk. Gözümü açtığımda Karabük Otogarı‘ndaydık. Gözümü geri kapattım. Sanki birkaç dakika geçti ve bu sefer muavin, Safranbolu geçmiş olsun, dedi. Lan dedim bu kadar yakın mıymış! Hakikaten yakınmış. Neredeyse iç içeler.

safran01Otele geldiğimizde saat 05.00’e yaklaşıyordu. Hilton Garden Inn Hotel‘de kalacaktık. Aklımda uykudan başka bir şey olmadığı için bu kısımları hatırlamıyorum. Odaya girdim ve uyudum. Saat 09.00 civarında uyanınca, nihayet bir oh diyebildim. Arayıp Yasin’i de uyandırdıktan sonra kahvaltıya geçtik. Kahvaltıyı hep birlikte tamamlayıp Safranbolu’yu gezmeye çıktık. Ancak nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp işin olmayacağını anlayınca tekrar otele dönüp yardım isteyelim dedik. İşte bu an, şansımızın döndüğü an oldu.

Otelin girişinde kahvesini yudumlayan bir bey bizi görünce selam verdi. Otelin Genel Müdürü Onur İslam! Kendisi Karabük’e gideceğini ama istersek bizi “Eski Çarşı” denilen ve o meşhur evlerin bulunduğu yere bırakabileceğini söyledi. Lan şansa bak!

Atladık arabaya. Onur Bey’le birlikte Safranbolu’nun kalbine doğru yol almaya başladık. Safranbolu halkı, yazları ve kışları farklı yerlerde konaklıyormuş. Yani en azından eskiden böyleymiş. Hak yazları daha yukarıda bulunan ve şimdi şehrin modern yakası olan kısımlardaki bağ evlerinde kalırken, kışın Eski Çarşı dedikleri o konaklara çekilirmiş. Bizi Eski Çarşı’nın tam göbeğindeki otobüs durağına bıraktı Onur Bey. Burası gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Hemen bitişiğinde Tarihi Cinci Hamamı yer alıyor. Hala hizmet veriyor, masaj, kese ve bilumum hamam hizmeti varmış.

safran00

Hüsnü Çoban’ın ilk defa geldiği sahne

safran14Hamamın iki yanından şehrin alt mahallelerine iniliyor. Sağ tarafta yukarı doğru bir yol çıkıyor. Burada sırasıyla Ziraat Bankası ve Hüsnü Çoban başkomiserimin haksız yere sürüldüğü karakol binası yer alıyor. Aynı yolu tepeye kadar izlediğinizde Kent Tarihi Müzesi karşınıza çıkıyor. Zaten kentte sarı rengi, en yüksek tepede yer alması ve heybetli mimarisiyle hemen dikkati çekiyor burası. Burada geçmişten günümüze Safranbolu temasıyla bir takım eserler sergileniyor. Müzenin giriş katındaki bilişim sergisini ise pek çok büyük şehirde dahi bulamazsınız. En altta zemin katta, kentte geçmişte yürütülen ve artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleklere ilişkin canlandırmalar var.

Kent Tarihi Müzesi’nin arkasında bir saat kulesi var. Buraya müzeye girerken verdiğiniz bileti göstererek girebiliyorsunuz. Bu saat kulesi, Anadolu’daki en eski saat müzesi. Mekanik aksamı hala çalışır durumda. Hala bakımı yapılıyor ve işliyor. İngiliz malı. Bakımını 55 yıldır üslenen bir üstat tarafından saat kulesine ve Safranbolu’ya dair pek çok bilgi veriliyor. Bugün Anadolu’da pek çok şehirde saat kulesi vardır, diyor. Ancak pek azı ilk kurulduğu mekanizmayla çalışmaktadır, diye de ekliyor. 1797 yılında İzzet Mehmet Paşa‘nın İngiltere’den getirttiği mekanizma tıkır işliyor. O dönemden bu döneme saat kulesine bakım işini üstlenen dördüncü kuşak imiş usta.

safran02Biz, önce Demirciler Çarşısı‘na gittik. Burada birkaç dükkanda halen demir işleri yapılıyor. Bakır eşya satanlar ise bunun ticaretini yapan kişiler. Yani gördüğünüz eşyaların hiçbiri bunlar tarafından yapılmamış. Alınıp satılan türde eşyalar. Dolayısıyla gürz, kılıç, miğfer, balta vb. eşyalar görünce heyecanlanmayın. Fiyatları da absürt pahalı zaten. Demirciler çarşısında ilgimi çeken bir detayı aktarayım hemen. Bir dükkanda dış kapı tutamağı yapıyorlar. Bunların kiminin üzerinde bildiğimiz şekliyle pentagram, kimisinde de Davud yıldızı yer alıyor. Ustaya sordum, “Davud yıldızı neden usta? Biz de böyle bir motif yok?“. Usta hiç beklemediğim bir cevap verdi: O yıldız, Hz. Davud’un yıldızı, bizim ustamızdır o. Doğru ya, Kutsal metinlerde Davud’un demirciliğin piri olduğu bahsi vardır.

Kentin daha aşağı mahallelerinde Rumlar kalıyormuş. Yukarı mahallelerde ise Türkler. Nüfus mübadelesi olunca Rumlar çekilip gitmişler. Bizimkiler de ilk iş, onlardan kalan kiliseyi camiye çevirmişler. Caminin kubbesine bakınca çok net anlaşılıyor.

Çarşının iç kısımlarında, Cinci Hanı‘na yakın bir yerde, Kaymakamlar Müzesi var. Ha unutmadan ekleyeyim, tüm müzelere giriş 2 lira. Kaymakamlar Müzesi önemli. Çünkü tipik bir Safranbolu konağının içini gezme fırsatı sağlıyor. Konaklarda üç kat var. Burada odalarda sensör var. Sizi görünce, odalara yerleştirilen maketler hareket etmeye başlıyor. Bazı odalardaki setler korku filmlerini andırıyor. Yine odalardan bazılarının içerisindeki dolaplarda banyo yapmaya yarayan tekneler var. Her odaya ortadaki büyük bir salondan giriliyor. Yani evlenen çocuklar, baba evinde kendi odalarında yaşamaya devam edebiliyor. Bu şekilde tasarlanmış. Evler hakkındaki en büyük özellik, kot farkından yararlanıp hiç bir konağın bir diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde inşa edilmiş olmasıymış. Pencere sayıları bilerek bol tutulmuş. Bol güneş alsın diye. Özetle, Kaymakamlar Müzesi, muhakkak görülmesi gereken bir yer.

safran13Müzeden çıkıp rampa aşağı beş dakika yürüyünce meşhur Cinci Hanı’na geliyorsunuz. Halen otel olarak işletiliyor. Buraya da giriş paralı. İçeride ne var? Hiçbir şey. Ama şehrin göbeğinde dönemin mimari özelliklerini yansıtması bakımından güzel. Buranın en büyük avantajı en üst katına çıktığınızda gördüğünüz manzara. Aman diyeyim, en üst merdivene çıkınca karşınıza çıkacak olan kapıyı sakın çalmayın. Zira burası da otelin bir odası 🙂

safran12

Cinci Hanı’ndan panoramik. Tıkla büyüsün

Cinci Hanı’ndan çıkınca, şehrin içerisinde kaybolmayı deneyin. Tam karşıda bir PTT Şubesi var. Kendinize bir kart atabilirsiniz. Küçük dükkanlar göreceksiniz. Her birinde, birbirinin aynısı hediyelikler var. Çoğu Çin malı. İlginç bir şeyler bulmak zor. Diyeceksiniz ki lokum? Safranlı lokum bana biraz hikaye geldi. Yılda toplam üretiminin “30 kg” olduğunu (evet, tüm Safranbolu’da ve hatta Türkiye’de) düşünürsek bu baharatın. Yediğiniz beş gramlık lokumun içerisindeki safran yüzdesi herhalde sıfırdır, yoktur. Zira tadında Eskişehir’de yediğim lokumdan farklı bir tat yoktu. Ben ki hiç bir şeyin tadını unutmayan biriyim, bu kadar da iddialıyım. Ha güzel lokum yok mu? Var tabi, yaban mersinini bir deneyin derim.

Gördüğümüz yerleri Yasin Göynük’e benzetti, ben Odunpazarı’na, Merve ise Hamamönü’ne. İç turizmde ne yazık ki gidebildiğimiz en ileri nokta da bu: buzdolabı süsü. Belki Eskişehir’e ilk defa gelen biri için “Balmumu Müzesi” ilgi çekici bir yer olabilir ama ne bileyim, Safranbolu’da benim ilgimi çeken çok az şey oldu.

Otel hakkında pek bir şey yazmadım. Küçük bir otel. Onur Bey’in jesti sayesinde dört yıldızı aldı benden 🙂 Ancak konaklama hizmeti dışında başka hiçbir hizmet vermiyor, otelde oturup tv izlemekten başka bir şey yapmadık. Sezonda değildik diyemeyeceğim zira Safranbolu için bir sezon kavramı yok.

Son gün, Hıdırlık Tepesi denen bir yere çıktık. Burada bize Safranbolulu bir bey eşlik etti. Bu yazıyı yazarken aralara serpiştirdiğim bilgilerin çoğunu, onun tepeden şehri anlatımı esnasında öğrendim. Şahsına münhasır biriydi sağ olsun. Arada ince ince giydiriyordu. Mesela Cinci Hanı ve Hamamı’nın, Padişah Deli İbrahim‘i okuyup üfleyen Cinci Hoca tarafından yaptırıldığından bahsetti. Kahkahalarla dinledik.

safran23

Hıdırlık Tepesi Panoramik. Tıkla büyüsün.

safran24

Safranbolu’daki ilk gün otelde öğle yemeği yiyemediğimiz için (daha doğrusu çorbaya 16 lira vermek istemediğimiz) için otelden ayrılıp şehrin içerisinde indik. Burada “peruhi” ve “haluşka” denen yemekleri tattık. Fena değiller. Ama yemekten daha çok meze gibi düşünülebilir. Meşhur kuyu kebabı varmış, onu yiyecek mekanı bulamadık, göremedik.

Eskişehir ve Bilecik’e giden başka bir araç olmadığı için, cuma sabahı saat 10.30’da Safranbolu Otogarı’ndan yola çıktık. Eskişehir’e varmam saat 18:15’i buldu. Otobüsten indiğimde elim ayağım titriyordu yorgunluktan. Özetle sevgili okur, Safranbolu kaçmak için güzel bir kent. Aracınız da varsa bir iki günde tamamen keşfedip tadına varabilirsiniz.

safran17

Kent Müzesi Girişi – Yasin ve ben

Bozüyük’teki Bien Kızı

Candice_Boucher_51Sabahları Bilecik’e gitmek, eğer otomobille gidiyorsak yaklaşık 1 saat, otobüsle gidiyorsa da 1 saat 15 dakika sürüyor. Bu, büyük şehirlerde yaşayanlar için kabul edilebilir, makul bir süre. Gel gelelim ki Bilecik Büyük şehir değil. Bilecik’in en büyük ilçesi Bozüyük, Bilecik’e göre daha gelişmiş ve geniş imkanlara sahip, ovada kurulu, tipik bir İç Anadolu şehridir. Ben Bozüyük’teyken, kendimi hep Eskişehir’de hissederim. Bilecik’in aksine, Bozüyük’ü severim de.

Her sabah, Eskişehir’den çıkarken gözlerimi kapatır, uyumaya çalışırım. Yolculuk boyunca birkaç defa uyanır, gözlerimi hafifçe aralar, sağa sola bakar, sonra tekrar uykuya geçerim. İşte bu uyanmalarımın bir tanesi genellikle Bozüyük ilçesine girişte olur. Çok seyahat ediyorsan bu yolu muhakkak kullanmışsındır. Eskişehir’den Bursa ya da İstanbul yönünde giderken Bozüyük ilçesinin içerisinden geçersin. Bu, yaklaşık 5 kilometrelik bir yoldur. En başta fabrikalar bölgesini geçtikten sonra, yolun sağ tarafında artık şehir içerisinde kalmış olan Sanayi Bölgesi’ni, sol tarafta ise eski Bozüyük’ten kopmuş, yeni Bozüyük yerleşim birimlerini görürsün. Biraz daha ilerde sağlı sollu dinlenme tesislerini ve Bilecik ilinin tek AVM’si olan Sarar Outlet’i görürsün. Köfteci Yusuf’un da yine sağlı ve sollu olarak tesisleri var aynı yol üzerinde.

Bu yol üzerinde sol tarafta iki dev reklam panosu asılı yıllardır. En azından üç yıldır varlar. Bir tanesi KİĞILI’nın zaman zaman değişen reklam panosu. Bir tanesi ise BİEN SERAMİK’in uzun süredir değişmeyen reklam panosu. Seramik yer karosu ve duvar fayansı ile asla ilişkilendiremeyeceğiniz güzellikte bir kadın gözlerinizin içine bakıyor, üzerinde ise BİEN yazıyor. Hani kadının güzelliğinden etkilenip dört beş palet fayans alan var mıdır bilmiyorum. Ama markanın adını aklımızda tutmamızı sağlıyor mu? Kesinlikle evet! Her sabah geçerken gözlerinin içine bakmak, sanki aradığım cesareti bulmamı sağlıyor. Bu bir tür totem gibi oldu. Senin de vardır ya hani. Çizgilere basmadan yürürsün ya da merdivene basmadan sol ayağını korkuluğa sürtersin. İşte onun gibi bir şey. Bazen çok imkansız olayları bu kadın üzerinden şartlarım. Tılsımı hala sürer o yüzden.

BİEN kızının oradayız, geliyorum” dedim geçen birine. O da benim gibi Bozüyük’ü bildiğinden, “Tamam o zaman, en fazla on beş dakikaya görüşürüz” dedi. İşte bu yazıyı yazma fikri tam da buradan çıktı: BİEN kızı.

bien1bien2

Adı Candice Boucher. Güney Afrikalı. Şaşırdın değil mi? Evet, Güney Afrikalı. Şimdi yaşını duyunca daha da şaşıracaksın. 32! Olamaz! Sadece reklam panosunu değil, şu aşağıdaki reklam filmini de çekmişler. Reklam filmini 2014’te Güney Afrika’da çekmişler. Çünkü reklam da bir bengal kaplanı oynuyor! Fayanslara çok dikkat etmedim ama gerisi çok güzel gerçekten. Üstteki fotoğrafa yüksek çözünürlüklü bakınca sürprizi göreceksin.

Eskişehir’den çıkıp İstanbul’a ya da Bursa’ya gideceksen, BİEN kızı Candice’i görünce bu yazıyı hatırla sevgili okur. Gözlerinin içine bak ve “Proofhead’in sana selamı var” de.

Mesleğimde Üçüncü Yılım

31 Aralık 2015 itibariyle mesleğimde ve Bilecik‘teki üçüncü yılım da dolmuş oldu sevgili okur. Şu yazıyı yazalı tam bir yıl olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor; hayatım, sen olmadan nasıl da tükeniyor sevgili okur. O yazıda anlattıklarımın üzerine bu sene çok da farklı bir şey olmamış dairede. Sular durulmuş gibi gözüküyor. Bu yıl “gerçek müslümanlığı” öğrendiğim yıl oldu dairede. Her iki anlamda da. Çalışmakla çalışmamak arasındaki ince çizgiyi de gördüm. Şimdi elim gitmiyor buradan ince ince giydirmeye, komik duruma düşmeye de lüzum yok.

Şubemiz yine aynı personel sıkıntısını yaşıyor. İlkan Abi‘yle yetişemiyoruz artık işlerimize. Bazı günler neredeyse bir alt kata inmeden çalışıyorum 🙂 Güne bilgisayarı açarak başlıyorum. Ondan sonra bir işi kenara bırakıp bir diğerine ortadan dalmak zorunda kalıyorum. Bu yılın ortasından itibaren öğle yemeği yemeyi de bıraktım. Öğle aralarında oturup dinlenmek, müzik falan dinlemek inan daha faydalı oluyor. Hazır yemek demişken, evet öğle yemeği halen Bilecik’te büyük sorun. Kurumumuzda yemek çıkmıyor.

Bu yıl Bakanlığın hayatımıza soktuğu en önemli şey herhalde E-Denetim uygulaması ve buna bağlı olarak çalışan “Risk Bazlı Denetim Uygulaması” olmuştur. Benim istisnasız her gün bir şekilde üzerinde çalıştığım bir yazılım bu. İş yükü olarak her sene ambalaj bildirimlerinden korkardık. Bu sene ise “Kirlenmiş Sahalar Bilgi Sistemi” evrak kayıt birimini adeta kilitledi. Bu işlerin altında da sağ olsun İlkan Abi kalktı. Yaz aylarında İl Müdürlüğü için ilk defa bir tanıtım kitapçığı hazırladık. Baskı boya işleriyle epey uğraştım bu sene. Yıl sonunda da bir ajanda tasarımı yaptım. Bakalım yılın ilk günlerinde belli olacak akıbeti.

Meslek hayatımda ilk defa tehdit edildim. Benim için can sıkıcı bir tecrübeydi. Ama tecrübe tecrübedir. Tecrübe kazandığım bir diğer konu ise sunum yapmak oldu. Bu sene farklı ortamlarda, farklı kişilerde, bambaşka konularda sunumlar yaptım. Sürekli uğraştığımız mevzuat işlerinden sıkıldığımda bu sunumlar çok daha eğlenceli oluyor benim için.

Meslek hayatımdaki bir ilk ise hizmet içi bir eğitim için yurt dışına, Hırvatistan’a gitme fırsatı bulmam oldu. Bu kısıtlı fakat güzel bir fırsattı.

Meslek içi eğitimler yılın son iki ayına sıkıştırıldığından Kasım ayının sonu ve Aralık ayının başı Antalya’da geçti. Üç dört günlük dönemler halinde bu şehre gittik geldik. İlkan Abi’yle yolculuk güzel oluyor. Eğitimlerin diğer bir güzelliği ise Şube Müdürümüz Talat Bey‘in de bize eşlik etmesi oldu. Ayrıca İl Müdürlüğü’nde AutoCad eğitimi düzenlendi. Bu eğitim sayesinde AutoCad’i epey bir hatırlamış oldum.

bursaBu yıl içerisinde iki defa Bursa‘ya gittik denetim çalıştayı için. İlk çalıştayda kalabalıktık biraz. İkinci çalıştay ise daha sınırlı oldu. İkisi de kendine göre güzeldi.

olduBu yıl, yukarıda da bahsettiğim üzere, çok çalıştığım, çok yorulduğum ama çok da rutin bir yıldı. Dikkate değer tek gelişme yıl sonuna doğru aldığım bir ödül oldu. İl Müdürlüğünde bir oylama yaptılar. Herkesten üç isim yazması istendi. Oylama sonucunda üç isim belirlendi. Bu üç isimden birisi de ben oldum. Bana şu yandaki ödülü verdiler sağ olsunlar. Buna benzer bir ödülü askere gitmeden önce de alacaktım aslında. Şube arkadaşlarım beni seçmişti. Ama o zaman ki idare, o dönemde aday memur olduğum için vermeye layık bulmamıştı beni. Değişik durumlardı.

Nazar değmesin, çok uzun süredir odam değişmiyor. Oda arkadaşlarım hala İlkan Abi, Canan Abla ve Zekiye Abla. Bu sene de umarım herhangi bir değişikliğe maruz kalmayız. Giden gelen olmaz umarım. Değişiklik demişken, Canan Abla eş durumundan aylardır tayin bekliyor. Onun durumu bakalım ne olacak.

Biz hala her gün Eskişehir’den gidip gelmeye devam ediyoruz. Aramıza yeni bir arkadaş daha katıldı: Çağrı. 30 Aralık 2014’te Hasan Hüseyin’le yolda mahsur kalmıştık. Bu sene de aynı tarihte, 30 Aralık 2015’te Hasan Hüseyin, Çağrı ve Hasan Abi aynı yolda mahsur kalmışlar. Ben yoktum. Neden? Çünkü yılın son haftası yıllık izne ayrıldım.

Bakanlık inatla Çevre Mühendisi atamamaya devam ediyor. Başka branşlardan alınan personeller de şehircilik kısmına alınıyor. Bir de Bakanlığın ayrılması durumu var. Gizem ve İlkan Abi, ayrılma olması durumunda Şehircilik kısmında kalacaklar. Belki 2016’da, üç sene sonra nihayet birkaç yeni arkadaş daha katılır aramıza. En azından bizim şubeye bir Çevre Mühendisi daha katılır. Ve ben umarım seneye bu yazıyı Eskişehir’de çalışıyorken yazarım. Mesleğimdeki üçüncü yılın da dolmasının en büyük avantajı bu: tayin isteyebilecek duruma gelmek. Hayat bu. Ne göstereceğini bilemeyiz ki…

Ekinoks

ekinoks Sabahın kuru ayazında evden çıktım. Baharın gelişini kutluyoruz öyle mi? Kar yağıyordu lan!

Ah, Bilecik, giderek tüketiyorsun beni. Neyse ki dün farkettiğim, kutlu bir gündü bugün. Ekinoks, gece ve gündüzün eşit olduğu, düşlerin gerçeklik çizgisine en yakın olduğu gün. Öğlene kadar işlerimi hallettim ve müthiş bir heyecanla eve koştum. Dolabımın üst rafında, taa en arkada katlanmış duran simsiyah cüppemi çıkardım. Griden dönüp, yavaş yavaş kararan rengini düşündüm. Yıllar ve ekinokslar geçtikçe bir ton daha kararan cübbem. Üzerinde ne izler taşıyor, anlatmaya dilim varmıyor. Ne acılar, ne büyük üzüntüler ama sonunda hep bir huzur gecesi.

Equinox_by_alexiussBöyle gecelerde, başımız böyle gecelerde dönüyor. Bu, bir sarhoşluk belki de. Ama içkinin ya da uyuşturucunun ya da akla gelen bir musibetin değil, göklerden inen mutluluğun kalbimize dolmasının etkisi. Bir avuç kalmışız. Cübbelerimize sığınıp siyahın en açığından en siyahına, tüm tonlarda yaşıyoruz. Mutluluklarımız çok az, hayat bizi her gün kahrediyor ama yılda bir kere olsa da biz de mutluyuz. Ben, mutluyum.

Nefesini içime çekiyorum. Gecenin soluğu doluyor ciğerlerime, sanki yanıyor yüreğim. Ama bu, birazdan vücuduma yayılacak sıcaklığın bir ön hazırlığı. Burada, durmuş kollarımı iki yana açıyorum. Tepemde çıplak gökyüzü uzanıyor. Gözlerimi kapatıyorum, açıyorum. Uçsuz bucaksız bir başak tarlası… Gözlerim kapanıyor ve açıyorum. Sonsuz bir ormanın ortasındayım, gök görünmüyor. Korkuyorum ve kapatıyorum yine gözlerimi. Açıyorum, karşımdasın. Saatler geçiyor, günler devriliyor, haftalar ve aylar yitiyor. Öylece kalıyorsun. Dünya, eskimiyorsun. Yeni bir hayat sunmuyorsun. Tek olasılık sensin çünkü.

Yarın, karanlık daha az olacak. Yarın güneş birazcık daha direnecek. Yarın cübbemi çıkarıp dolabımın üst rafına, taa en arkaya koyacağım. Üzerinde yepyeni izler olacak. Seneye rengi biraz daha kararacak belki. Ancak üzülmüyorum, elbet bir gün tenime, günüme dokunacak bembeyaz rengin Dünya.

Aylar Sonra Bilecik!

2013 yılı boyunca Bilecik’te kaldım. Bu süre içerisinde Şemre’yle harika vakit geçiriyorduk. Vakit buldukça Gizem de bize katılıyor, özellikle iş çıkışı yaptığımız alışverişler saatler sürüyordu. Saatler sürüyordu dediğime bakmayın, aldığımız şeyler iki muz, üç elma, bir ekmek, bir kutu süt oluyordu. Ama o kadar tadını çıkarıyorduk ki zaman su gibi akıp gidiyordu.

2014’ün başında askere gittim, ben askerdeyken, Mayıs 2014’te de Şemre gitti askere. Asker dönüşü iki hafta Bilecik’te kaldım. Daha sonra Hasan Hüseyin’le Eskişehir’e gidip gelmeye başladık. Bu süre içerisinde Şemre askerdeydi. O terhis olup döndüğünde biz aşağı yukarı bir aydır Eskişehir’e gidip geliyorduk. Böylece kardeşimle bir daha Bilecik’te vakit geçirme şansım hiç olmadı.

2014’ün son haftasında başıma gelen şu olaydan sonra, yılın ilk haftasında, Meteoroloji’nin uyarılarına da kulak asarak, Bilecik’te kalmaya karar verdim. Bu fikrimi Şemre’yle paylaştım ve çok sevindi, yerimin hazır olduğunu söyledi.

Dün gece tam 11 ay sonra ilk defa bir Bilecik akşamında dışarıda buluştuk. Nasıl da özlemişiz birbirimizi. En komik muhabbetleri yaptık, en derin düşüncelere daldık, en başarılı tespitlerimizi ortaya koyduk. Özlediğimiz buymuş. Böyle özetledi geceyi.

Şemre’nin Bilecik’te tuttuğu eve gittik sonra. Burası 1+1 ama benim sevdiğim tipte, güzel minik bir daire. Oturduk gece yarısına kadar muhabbete devam ettik. Benim yıllar boyu nasıl bir değişim gösterdiğimi özetleyen fotoğraflarıma baktık, Şemre kahkahalara boğuldu.

sabhankrasemreŞimdi bakıyorum, haberlerde altyazı olarak yarın Rusya üzerinden daha da soğuk bir hava dalgası geleceğinden bahsediliyor. Şemre de mutfaktan sesleniyor, tavuk sulu şehriye çorbası yapıyor. Yanına da tavuk kızartıyor. Yemeği yiyip bulaşığı yıkayacağız, daha sonra da mutfakta temizlik yapacağız. Askere gitmeden önce birlikte aynı eve çıkma planımız vardı. İşte şimdi, bu ev arkadaşlığının provasını yapıyoruz diyebilirim.

Bugün harika gelişmeler oldu. Sabhankra’nın yepyeni albümü Seers Memoir’in Türkiye’ye gelen 100 kopyasından 5 tanesi elime ulaştı. Hem de imzalı olarak 🙂 Bununla alakalı muhteşem bir yazı yazacağım. Az önce de grup, yıllar sonra çektiği ilk video, Against The False Gods’u yayımladı. Hatta şimdi Şemre’yle izliyoruz klibi.

Bilecik, içerdiği onca salakça şeye rağmen, pek az güzelliğiyle beni mutlu etmeyi başarıyor. Bakalım, bu hafta nasıl geçecek. Gerçi en azından ne izleyerek geçeceği biliyorum.

İkinci Yılında Mesleğim

8893412-illustration-emblem-of-two-green-leaves-in-glossy-circleYılbaşı tatilinin son gecesi geldi sevgili okur, yarın yine işe gideceğiz. Geçen hafta başıma gelen şu olaydan sonra, bu hafta Bilecik‘te kalmaya karar verdim. Sağolsun Şemre beni misafir edecek. Bilecik’te olacağım dört akşam boyunca -eğer işle alakalı bir durum olmazsa- blogla ilgilenmeyi planlıyorum.

Geçtiğimiz 31 Aralık günü benim mesleğimdeki ikinci yıl dönümümdü. İki yıllık sürenin 6 ayını askerde geçirdim ancak bu süre hizmet süreme eklenmiş. Özetleyecek olursam, Bilecik’te geçirdiğim aralıksız bir yıl, sonrasında altı ay askerlik ve devamında gelen altı aylık süre. Bu son altı ayda şanslıydım, çünkü akşamları Eskişehir’e dönüyordum.

Geçen sene birinci iş yılıma dair yazdığım şu yazıyı okudum az önce. Epey duygulandım. O zamandan bu güne çok şey değişti. Askerden döndükten sonra çok farklı bir ortamda buldum kendimi. Şube müdürümüz, il müdürü ve yardımcısı değişmişti. Şubemize kurumdaki en sevdiğim arkadaşım da gelmişti. Şemre henüz askerden dönmemişti.

Ağustos ayı altı aylık askerlikten sonra bir ısınma turu şeklinde geldi geçti. Eylül ayından itibaren işlere iyice adapte oldum. Daha sonra Bakanlığın aldığı bir kararla şube ikiye bölündü ve ben Çevre Yönetimi ve Denetimi Şubesi‘nde görevlendirildim. Eylül ve Ekim aylarında sürekli denetimlere gittik. Bu esnada şubede geçici görevle çalışan dört farklı arkadaşımız oldu.

Şu anda şubemde İlkan Abi‘yle birlikte çalışıyoruz. Şubede ayrıca Bülent Abi, Ersen Abi ve Ersin Abi ile sevgili şefimiz Zekiye Hanım yer alıyor. Şubelere ayrılmak bazı açılardan sıkıntılı olsa da pek çok açıdan iyi oldu. Kendi adıma denetim işlerini hep sevmiştim. İzin-lisans işlerini ise açıkçası çok sevemedim. Şu an bulunduğum şubede o açıdan çok daha büyük  bir şevkle çalışıyorum. Şu anda her şube kendi iş ve işlemlerinden sorumlu.

Bakanlığın Çevre Yönetimi politikalarında da değişiklikler oldu. Önceki yıla göre bu sene işler daha bir “dijitalleşti”. Bakanlık artık bütün işlerde online sistemleri devreye soktu. Bu sistemler uzun vadede çok faydalı olacak ancak kısa vadede bize epey bir iş yükü oluşturdu.

Bu yılın en güzel yanı şüphesiz Çevre Denetim Görevlisi Eğitimi oldu. Erzurum’da mükemmel vakit geçirdik. Uzun süredir yaptığımız işin sertifikasını da alarak tescillemiş olduk.

Evet, suya sabuna dokunmadan, çok fazla ortalığı karıştırmadan ancak böyle bir yazı yazabilirim. Geçen sene Bilecik’te kalıyordum ve işten sonra çoğunlukla Şemre ve Gizem‘le birlikte vakit geçiriyorduk. Ancak bu sene Eskişehir’e gidip geldiğim için bu kıymetlilerle yalnızca dairede görüşebiliyorum. En büyük handikapım bu.

Bu yıl bakalım nasıl bir yıl olacak. Mart ayı sonuna kadar hazırlamam gereken bir eylem planı, Mayıs ayı sonuna kadar hazırlanacak bir durum raporu ve tüm bu süreçte gelip geçecek onlarca iş olacak. Hızlı bir dijitalleşme yaşadık. Bakalım elektronik denetim sistemi nasıl işleyecek?

31 Aralık 2015’te tüm bu sorulara dair bir cevabım olacağını düşünüyorum. Ancak zaman geçiyor, sistemler değişiyor ve insanlar  değişiyor. Bir gecede ağaçlar kesiliyor, aynı gecede tohumlar filizleniyor. Tüm sevgili dostlara selam olsun.

Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi

Merhaba sevgili okur, bu yazıyı sizler için Gizem hazırladı. Ben Erzurum‘la ilgili bir seyahat yazısı hazırlayınca çok heveslenmiş yazmaya. Bari demiş, ben de uçağa ilk kez binen birinin hissettiklerini yazayım, demiş. Dolayısı ile yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı onun kaleminden çıkmıştır. Ben sadece ufak tefek düzeltmeler yaptım.

Merhaba sevgili okur.” Proofhead size hep böyle sesleniyor. Sağolsun ricamı kırmadı ve benim de bir yazımı yayımlamayı kabul etti.

Bu yazıyı okuyacak pek çok kişi gibi ben de uçağa hiç binmemiştim, geçen hafta Erzurum’a gidene kadar. Uçakla gideceğimiz belli olduktan sonra itiraf etmeliyim, uçağa binecek olmanın heyecanı, eğitimin heyecanının biraz önüne geçti. Evet, bu beklediğim ve istediğim bir eğitimdi ancak işte hep dalga geçerler ya, “uçacak olmanın heyecanı” başkaydı. İçim pıtırdadı 🙂

Uçak biletlerini internetten aldım. Alırken epey dikkat ettim. Neyse ki hallettim. Sonra tarihte bir düzeltme yapmam gerekti. Daha önce birkaç defa uçakla yolculuk etmeye çok yaklaştım ancak annem yükseklik korkusundan dolayı kesinlikle uçağa binmeyi reddettiği için hevesim kursağımda kaldı.

Erzurum yolculuğumuza Bilecik’ten hareket ederek başladık. İlkan Bey‘in arabasıyla önce Eskişehir‘e gittik. Oradan Mesut‘u aldık. Esneye esneye bindi arabaya ve yola devam ettik. Durgun ve sessiz bir yolculuk başladı ancak Ankara’ya yaklaştıkça sohbet mükemmelleşti. Yanıma aldığım şirin kitabını açtım. Ankara’da önce İlkan Bey’in evine uğradık, güzel bir yemek yedik. Sonra da metroyla AŞTİ‘ye gittik. Burada Mesut HAVAŞ‘a bineriz diye düşünüyordu ancak HAVAŞ seferlerinin belediye tarafından Ankara’da durdurulmasından dolayı BELKO AIR denilen otobüse bindik. İyiymiş bunlar da. Hem de daha ucuzlar. Benim şansıma, kesinlikle benim şansıma, AŞTİ’ye varır varmaz tam kalmak üzere olan bir otobüse bindik. Birazcık gecikseydik beki de yarım saat daha beklerdik.

Daha önce Esenboğa Havalimanı‘na birkaç kez gelmiştim. Ancak hep karşılama için. İlk defa yolcu ben olacaktım. Yolculuk öncesinde uçak kazalarını araştırdım durdum internette. Biliyorum komik. Ancak ne bileyim işte kendimce gerilimi tırmandırmak istiyordum 🙂 İnternette okudum da okudum. Acaba nasıl olur diye düşünüyordum hep. Neyse ki yalnız başıma değildim.

ucakselfGittik, check in‘e girdik, oturacağımız koltukları seçecektik. Görevliye aynı kurumda çalıştığımızı söyledik. Yanyana koltuk istedik ama görevli üzgün olduğunu ve uçakta hiç yan yana koltuk kalmadığını söyledi. Koltuklarımız artarda ve tam orta sıradaydı. Yani tren vagonları gibi artarda oturacaktık. Uçağın kalkış saatini beklerken birkaç fotoğraf çektim. Çok özel parçam Suddenly‘i dinledim. Yavaş yavaş hava karardı ve check in’den sonra kalkış için beklediğimiz yaklaşık 45 dakikalık süre doldu. Kapı açıldı. Biz yine grup olarak bindik uçağa.

Uçağa yanaşan körüğün içinden geçtik ve kabine girdik. Uçağın içi epey kalabalıktı, koltuklar dimdikti ve arasındaki mesafe çok azdı. Bir kutunun içindeydik adeta. Herkes aceleyle yerleşmeye çalışıyordu.

IMF620140921_114108

İşte bizim ekibimiz 🙂

Baktım, Mesut hepimizin önünde gidiyordu. Sonra İlkan Bey, sonra Sinem ve en son sırada, uçağın da en son koltuğunda ben vardım. Şansımı bir deneyeyim istedim. Yanımda oturab beye acaba arkadaşımla yer değiştirebilir misiniz diye sordum ve Mesut’u gösterdim. Muhtemelen en arkada oturmaktansa daha önlerde oturmayı tercih etti ve kabul etti. Mesut’a seslendim ve yanıma çağırdım. Kapının açılmasını beklerken bana demişti, eğer yanında oturacak kişi kabul ederse ben yanına otururum sorun yok, demişti. Ben orta koltukta epey daralacağım için koridor tarafına geçtim ve oturduk. Heyecanla bekliyordum. Kulaklığımı taktım yine ve müziğin sıcaklığının içime yayılmasını bekledim: Suddenly!

Mesut’u benden iyi bilirsiniz muhtemelen. Her konu hakkında fikri vardır, bunu ona söyleyince de kızar hatta, bir şey bilmiyorum der. (Proofhead’in notu: Aynen öyle, bir şey bildiğimi iddia etmiyorum. Aslında burayı silecektim ama söz verdim bir şey silmeyeceğim diye o yüzden kaldı) Neyse, ben sormadan o anlatmaya başladı. Bak dedi, şimdi hosteslerin hareketlerine bak.  Robotlaşmış bir şekilde hareketler yapıyorlar, acil çıkış kapılarını gösteriyorlar 🙂 Sonra önceki gece araştırdığım şeyleri anlattım Mesut’a. Kahkahalarla dinledi ve epey dalga geçti benimle. Sonra kendi uçak maceralarından bahsetti. Keşke cam kenarında olsaydım yeryüzünü görebilirdim diye düşündüm.

Kalkış anı geldi çattı. Uçak tam da anlattıkları gibi aniden hızlandı ve muhtemelen tekerleğin yerden kesildiği o ilk anı tam da tarif ettikleri gibi hissettim. Yanımda daha tecrübeli olan Mesut bile gayet hoşnut oldu. Ön tarafta İlkan Bey falan döndü baktı gülerek 🙂 Bu hisse aslında yabancı değilmişim. Küçükken bir kere Ranger’a binmiştim. Onda da aynen tepe noktasından başladığı noktaya dönerken bu hissiyatı yaşıyordum. Böylece bu mükemmel Erzurum yolculuğu gerçekten başlamış oldu.

Yolculuğum çok iyi geçti. Mesut’un aşağıda okuduğu bir kitap vardı: Güneş. (Proofhead’in notu: Aslında Güneş Ülkesi olacak.) Biraz o kitabı anlattırdım. Eğer bir kitabı ya da filmi merak ediyor ve fikir sahibi olmak istiyorsanız Mesut’tan anlatmasını isteyen. O ağzından tükürükler saça saça, heyecanla anlatışından sonra muhakkak okumam/izlemem gerek diye düşünürsünüz. Bu esnada ikramlar oldu. Tatlı yok mu, diye sordu bir ses. Tatlıyı da sonra yeriz caanım diye taklit yaptı Mesut.

Yolculuk topu topu bir saat sürdü zaten. Pilot anonsları da benim için bir merak konusuydu. Çünkü bunlarla da çok dalga geçiliyordu. Aynen dalga geçildiği gibi de çıktı. Bu kadar gevrek gevrek konuşan, cool bir anons daha duymamıştım. Kahkahalarla güldük buna da. İniş için alçalmaya başladığımızda yine heyecanlandım. Uçağın ilk tekerleğinin yere değdiği anda takır tukur sesler geldi, aslında daha fazla sarsılmayı bekliyordum. Kemerimi çözdüm, Mesut kızdı. Anonsu bekle dedi. Taktım geri. Hostesler gelip geçerken hep gülümsüyordu. Buna dikkat ettim özellikle. Hatunlar hep gülümsediler. Ben de hep gülümsedim, mutluydum çünkü.

Uçak tamamen durunca indik bir çırpıda. Hatta uçaktan ilk ben indim. Sonra valizleri almak için havaalanının içine geçtik. Valizler bantlar üzerinde kaymaya başladı. Ancak benim ki ortalıkta yoktu. Ufak bir tedircinlik geçiriyordum ki valizim göründü ufukta. Heh, dedim, işte şimdi tam olarak herşey sorunsuz ve mükemmel bir şekilde bitti. Hepimiz tekerlekli valizleri sürüklerken Mesut astı çantasını omzuna önden önden yürümeye başladı 🙂

Bu güzel yolculuktan sonra bir sonraki uçuşu heyecanla beklemeye başladım. Elbette ki Proofhead’e teşekkür ederim hem bana olan desteği için hem de blogunda yazımı yayınlamama izin verdiiğ için.

Evet sevgili okur, Gizem’in yazıp yolladıkları bu kadar. Ben okurken çok eğlendim şahsen. Tıpkı benim hissettiklerimi hissetmiş 🙂 Bu tip ilk tecrübe yazılarını yazmayı ben de çok seviyorum. Bu yazıda yalnızca yazım yanlışlarını düzelttim. Bir de anahtar kelimeleri seçtim.

Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar!

Şimdi bu yazımızda Sevgili okur, Dünya’nın ne kadar küçük bir yer olabileceğine kanıt olarak gösterilebilecek üç örnek olaydan bahsedeceğim. Olayları ölçeği giderek büyüterek anlatacağım. Yaşanma ihtimali en yüksek olan olaydan, en düşük olan olaya doğru anlatacağım.

Onur Abi

En son askere gitmeden önce görmüştüm Onur Abi‘yi. Bursa’ya tayini çıkmış ve aramızdan ayrılmıştı. Askere gidene kadar zaman zaman görüştük. Askerden sonra ise hiç görüşemedik. Geçen gün Bilecik’te öğle yemeğine çıkmıştım. Kurumun anlaşmalı olduğu restorana gitmedim. çarşıdaki başka bir yere gittim. Yemekten sonra para çekmek için Bilecik‘teki tek Garanti Bankası ATM’sinin bulunduğu yere uğradım. Para çekip kuruma geri dönerken yolda güneş gözlüklü birisi dikkatimi çekti: Onur Abi! aylardır görmediğim eski dostum! Aniden adını söyleyip durdurdum. Hemen sarıldık, kucaklaştık. Yüksek lisans dersleri için Bilecik Üniversitesi‘ne devam ediyormuş. İkimizin de yetişmek zorunda olduğu yerler olduğu için muhabbetimizi fazla uzun tutamadık, yeniden görüşmek üzere sözleşip ayrıldık.

Hamdi Selçuk

Üniversitede hazırlık sınıfının son zamanlarıydı. Çocukluk işte, Sivrihisar‘daki tüm arkadaşlarla aram bozuldu. Ahmet ve Burak hariç hemen hiç birisiyle görüşmedim uzun bir süre. Bunlar içinde en çok özlediğim Mustafa olmuştu. Mustafa’yla yıllar sonra süper bir şekilde karşılaşıp barıştık. Hatta bir kişi hariç diğer tüm arkadaşları da ilerleyen zamanlarda gördüm. Sadece bir kişi hariç: Hamdi Selçuk. Adamı neredeyse yedi yıldır hiç görmemiştim taa ki geçen haftaya kadar. Bir akşam çarşıdan eve dönmek için dolmuş durağında bekliyordum. Genelde dolmuş kullanırım ben. Neyse, durakta beklerken ve ileriden bineceğim dolmuş gözükmüşken yolda yanımdan geçen adamı farkettim. Neredeyse yedi yıl önceki haliyle tıpa tıp aynı, hiç değişmemiş Selçuk’tu bu. Hemen adıyla seslendim. Yalan yok, özlemişim epey. Sarıldık, kucaklaştık. Bozüyük’te çalışıyormuş. Bilgilerini aldım. Kendi hayatımdaki gelişmeleri özetledim hızlıca. Yakın zamanda görüşelim diye yine kucaklaşıp ayrıldık.

Semih

Semih’le Erzurum’da karşılaştığımızda Ersil çekti bu fotoğrafımızı.

Sivrihisar’da polis lojmanlarında oturduk yaklaşık iki yıl kadar. Burada iyi bir arkadaşım vardı: Semih. Bu adamı en son 2004 yazında Sivrihisar’dan taşındığımız sene görmüştüm. Sonraki on yıl boyunca en ufak bir haber alamadım. Bundan herhalde bir bir buçuk ay kadar önce Facebook‘ta rastlayıp ekledim kendisini. Biraz muhabbet ettik, görüşelim falan dedik. Sonra aradan yine zaman geçti ve ben şu yazımda anlattığım üzere, Erzurum’a gittim eğitim için. Erzurum’daki son günümde Ersil‘le konuşurken, Kongre Caddesi denilen yerde karşıdan gelen Semih’i gördüm! Eskişehir’de yaşan bir adamın Polatlı‘da yaşayan bir adamı görmeyi umduğu son yerdir lan Erzurum! Ve ben, tam 10 yıldır görmediğim arkadaşımı gittim Erzurum’da gördüm!

Dünya küçük bir yer sevgili okur. Dünya’nın merkezi olan odamda bazen oturup düşünüyorum. Tanıdığım insanlar neler yapıyorlar? Nerelerdeler? Her biri bir can. Ah peki o can?

Proofhead Erzurum’da – 1. Bölüm –

Askerden döndükten sonra hızlı bir çalışma temposu içerisinde buldum kendimi. Hızlı başlamak çok yorucu olsa da iyi de oldu aslında. İlk defa yıllık izin kullanmıştım geçenlerde, hatta şu yazımda da anlatmıştım. Yıllık izinden sonra da dört gözle beklediğim bir diğer olay da çalıştığım Bakanlığın düzenleyeceği Çevre Denetçisi Eğitimi idi. Bu mevzuat gereğince katılmamız gereken bir eğitimdi ve işe başladığımız 2013 Ocak ayından beri beklediğimiz en önemli eğitimlerden birisiydi. Ancak olmadı. Askere gitmeden önce bu eğitim bir kere düzenlendi ve sadece 1 kişilik kadro açıldı miniş ilimiz Bilecik için. Eh böyle olunca ben de bu eğitimi alamadan askere gittim. Askerdeyken ara sıra Bakanlığın sitesini de takip ediyordum ancak Bakanlık ısrarla bu eğitimi düzenlemiyordu. Adeta benim askerden gelmemi bekliyordu. Ve aynen de öyle oldu. Ben askerden geldim ve yaklaşık bir ay sonra Eğitim ve Yayın Dairesi yeni eğitimi duyurdu: Çevre Denetçi Eğitimi, 20-26 Eylül 2014, Erzurum.

Bakanlık, önceleri eğitimleri Antalya’nın sezon dışında bomboş kalan otellerinde yapardı. Ancak ben askere gittikten sonra eğitimler Erzurum, Zonguldak, Afyon gibi çeşitli illerde yapılmaya başlandı. Çevre Denetçisi Eğitimi de Erzurum’da yapılacakmış işte.

Eğitime İl Müdürlüğümüzden gidecek personeller belirlendi. Planlarımızı yaptık, uçak biletlerimizi aldık ve yola çıkma vakti geldi. 20 Eylül Cumartesi sabahı İlkan Bey geldi Bilecik’ten, beni arabasıyla aldı ve tüm ekip Ankara’ya doğru yola çıktık.

Ankara’da önce Maltepe’ye, İlkan Beylerin evine gittik. Ev muhteşem bir yerde, muhteşem bir bahçeye sahip ve muhteşem bir 90’lar havasında bir evdi. Mobilyalar, aksesuarlar, kabinli müzik seti… Her biri muazzam güzellikteydi. Sağolsunlar, İlkan Beyin ailesiyle güzel bir yemek yedik. Sonra eve çok yakın olan metro durağına gittik. Planımız AŞTi’ye gidip, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Esenboğa Havaalanı’na giden BELKO AIR isimli servis aracına binmekti. Çok şanslıydık. Yaklaşık 5 dakika beklediğimiz metro durağından metroya binip aşağı yukarı 15 dakikalık bir yolculuktan sonra AŞTİ’ye ulaştık ve kalkmak üzere olan BELKO AIR servisini yakaladık. Araç biz bindikten sonra hareket etti. Bu servis aracının bileti 8 TL. Galiba HAVAŞ denilen servisin ücreti çok daha fazlaymış.

Havaalanına ulaştıktan sonra vakit kaybetmeden check-in yapmak üzere Anadolu Jet’in bankosuna yanaştık. Burada check-in işlemi sorunsuz bitti ve valizlerimizi teslim ettik. Daha sonra uçağın kalkacağı kapıya doğru yürüdük. Uçak saat 19.30 idi ve yaklaşık 40 dakikalık bir süremiz vardı. Ben de bu boş vaktimi Campanella’nın Güneş Ülkesi ile değerlendireyim istedim. Değerlendirdim de, ancak bu başka bir yazının konusu olacak.

Kalkış vakti geldi ve kapıya gittik. Uçağa geçtik. Anadolu Jet’in Ankara’dan Erzurum’a günde üç dört seferi vardı ve bindiğimiz sefer tamamen doluydu. Bir sürü Erzurumlu’nun arasında biz de uçaktaki yerlerimizi aldık.

Yaklaşık 65 dakikalık bir yolculuktan sonra Erzurum Havaalanı’na indik. Eğitimle ilgili söylemeyi unuttuğum bir diğer husus ise, biz uçak biletlerini aldıktan sonra eğitimin başlangıç tarihi bir gün ötelendi. Böylece biz Erzurum’a bir gün önceden gitmiş olacaktık. Yani bize gece konaklamak için bir yer lazımdı Erzurum’da. Yardımımıza Haktan Fire yetişti ve bize Erzurum Öğretmenevi’nde o gece kalmak üzere dört kişilik yer ayarladı.

Uçaktan inip havaalanının servisine bindik. Çünkü şehir merkezi havaalanından uzak kalıyor biraz. Şansımıza, yaklaşık 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Öğretmenevi’nin çok yakınına indik servisten. Önce gidip eşyalarımızı yerleştirdik. Sonra da Erzurum’da mini bir keşfe çıktık.

Erzurum’a daha önceleri Kars’a giderken hep uğrardık. Ancak ilk defa bu şekilde gezme fırsatım oldu. Neredeyse Eskişehir kadar büyük bir şehir. Çok renkli bir ana caddesi var. Sağlı sollu dükkanlar dizili. Doğu’nun başkenti derler IMF6100_9486hep, çok doğru. Şehir tıpkı Eskişehir gibi bir öğrenci kenti, gezdiğimiz saatlerde hep gençler, muhtemelen öğrenciler, vardı sokaklarda. Yemek için çok fazla alternatif var. Türlü türlü cafeler, hemen her markanın logosu, mağazası var. Kentin tam göbeğinde ise Yakutiye Medresesi mükemmel bir biçimde yer alıyor ve şehrin kopamadığı o tarihi dokuyu da temsil ediyor.

IMF6100_9526IMF6100_9513IMF6100_9520

Gece öğretmenevi’nde uyuyamadım, muhtemelen üşüttüm. Sabahı zor ettim. Sonra İlkan Bey’le kahvaltıya geçtik. Kahvaltıdan sonra ekip olarak toplanıp önce Yakutiye Medresesi’ne gittik. Erzurum tarihi boyunca hüküm sürmüş tüm devletlere ve geleneksel Erzurum kültürüne ait geniş bir koleksiyona sahip bu medrese. Ancak ülkedeki tüm müzelerde olduğu gibi, burada da korkunç pahalı hediyelik eşya standından ne yazık ki uzak durduk. Medresede epey bir foto çektim. Sonra yavaş adımlarla hemen yakında bulunan Taşhan isimli yere geçtik. Burası işte Erzurum’un o meşhur oltu taşının satıldığı en önemli merkezlerden. Eğer sizde eşşek kadar taşlarla yapılmış gümüş yüzüklere ve takılara meraklıysanız buraya bir göz atın. Tespihlerde fiyatlar 70 liradan başlıyor.

IMF6100_9461IMF620140921_114108

Taşhan’dan sonra acıktığımızı farkettik ve askerliğini Erzurum’da yapan Suat Bey’in tavsiyesiyle YE GÖR isimli cağ kebapçısına gittik. Tüm cağ kebapçılarda olduğu gibi burada da masaya oturur oturmaz tabaklarımıza birer şiş koydular. Gerçekten çok iyiydi yediğimiz kebap. Kebaptan sonra yediğimiz kadayıf dolması isimli tatlıyı ise hiç sevmedim. Bir gün karşınıza çıkarsa boşuna para vermeyin bu tatlıya. Cağ kebabın işe şişi 7 lira. Tadın, gerçekten değer ama.

Renaissance Polat Erzurum Hotel

Yemekten sonra bu sefer de adını halen doğru söylediğimden emin olmadığım, Müceldili Konağı isimli kafeye gittik. Burada da biraz oturduktan sonra tekrar Öğretmenevi’ne dönük. Öğretmenevi’nde odaları boşaltma saati saat 10.00 olduğu için eşyalarımız emanetteydi. Eşyaşları alıp bir taksiciyle bizi kalacağımız Polat Renaissance Otel’e götürmesi için 30 TL’ye anlaştık. Erzurum şehir merkezinin dışında kalan otele gelmemiz yaklaşık 5 dakika sürdü. Taksici 5 lirayı geri verdi bu fazla diye.

Otele girdik. Otel Mariott grubuna ait. 2011 Universiade Kış Olimpiyatları esnasında yoğunlukla kullanılmış. Halen de atletizm takımları tarafından kamp için kullanılıyor. Otele kayıt yaptırıp İlkan Bey’le kalacağımız odaya çıktık. Sonra aşağı indim ve lobide Elvan Abeylegesse’yi gördüm. Kampa gelmiş o da herhalde.

O gün lobide bomboş oturmanın doyasıya keyfine vardık. Gece odaya çıktığımda hemen duşa girdim. Duştan çıkıp uyumak için uzandığımda ise üşüdüğümü farkettim. Evet, korktuğum başıma gelmişti ve hasta olmuştum.

Devamı gelecek…

IMF61. gün

Eğitimin ilk günü.

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

vinoİzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

1287x929_vodafone_logo.jpgÖner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olur da birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

supernatural.jpgSupernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

332385_2Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

IMG_20140912_152024.jpgEKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.