Tag Archives: Bilecik

İklim Değişikliği Nedir – Radyo Programı

ayıBir süredir “Faydalı Mevzular” kategorisi altında yazmadığımı fark ettim sevgili okur. Bu sebeple bu yazıda iklim değişikliği konusunda daha önce yaptığım bir işten bahsedeceğim.

Bilecik‘ten ayrılmadan hemen önce, Valilik’le birlikte yürüttüğümüz bir AB Projesi kapsamında yaklaşık 30 dakikalık bir radyo programına konuşmacı olarak katılmıştım. Bu projede, Bilecik ilinin iklim değişikliği konusundaki farkındalığının hangi seviyede olduğunun belirlenmesi ve mevcut seviyenin daha da arttırılabilmesi yönünde yapılacak çalışmaları da içeren bir takım etkinlikler planlamıştık. Bu etkinliklerden bir tanesi de, yerel olarak yayın yapan Bilecik FM isimli radyo kanalında iklim değişikliği, etkileri ve alınabilecek önlemler konularını içeren bir radyo programı düzenlemekti. Eskişehir’e tayinim çıkınca projedeki arkadaşlar sağ olsunlar, bende de bir hatıra olarak böyle bir program için konuşmacı olmamı istediler. Ben de bir ön hazırlık yaptım ve radyo programcısıyla birlikte aşağıda dinleyebileceğiniz programı kaydettik.

Yaklaşık 30 dakika süren programda yıllar içerisinde konuya ilişkin olarak biriktirdiğim pek çok materyali ve bilgiyi kullanmaya çalıştım. O açıdan, konunun meraklıları için faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu programı ayrıca projenin resmi internet sitesi üzerinden, aşağıdaki linke tıklayarak da dinleyebilirsiniz.

http://bileciklim.org/radyo-programi/

Evet sevgili okur, kutsal olmayan bilgi kaynağı, Proofhead My Resort’ten bu gecelik bu kadar. Öpüyorum.

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Tayinim Çıktı: Merhaba Eskişehir!

veda003

Veda

Blogun en önemli yazılarından bir tanesine daha hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, 31 Aralık 2012’den beri Bilecik‘te çalışıyordum. 2014 yılında altı ay süreyle asker olduğum zamanı saymazsak, o tarihten beri de Bilecik’teydim. Mesleğime başladığım ilk yerdi Bilecik. Tam beş sene! Beş koskoca yıl! Neler olmadı ki. Nereden bilecektim hayatımın şu beş yılda hemen hemen her açıdan değişeceğini… İlkler, sonlar, unutulmazlar, hatırladıkça güldüklerim ve yutkunduklarım… Ahh.

Askerden döndüğüm 2014 yılı Ağustos ayından itibaren Eskişehir‘den Bilecik’e her gün gidip gelmeye başladım sevgili okur. Bilenler bilir. Bu her gün toplamda 2.5 saatlik bir yolculuk demekti benim için. Geçen gün hesapladık. İzinli olduğum günleri düştük ve bu üç buçuk yıllık git gel boyunca gidip geldiğim mesafeyi bulduk. Yaklaşık olarak 77000 km kat edip, Dünya’nın çevresinde 2 defa dolaşmışım 🙂

İşte tüm bu git gel durumu, beni maddi ve manevi olarak yormaya, yıpratmaya başladı. Öyle bir dönem geldi ki bulunduğumuz yere bir virüs yayıldı. Kim var kim yok etkilendi bunun enfeksiyonundan. Kesip atabildik atmasına da olan da oldu. Ben de yavaş yavaş geride bıraktığımız 2017 yılının Mart ayında, nihayet, Eskişehir’e tayin dilekçemi verdim. Dilekçem Nisan ayında üst makama iletildi ve beklemeye başladım. Ama ne beklemek! Bana bir sor o bekleme faslını ve ben sana neler neler anlatayım.

veda004

İşe ilk başladığım zaman ve ayrıldığım zaman çalıştığım odaların bulunduğu koridorlar.

6 Kasım günü, güzel haberi Haktan Abi ve Zekiye Hanım verdiler sağ olsun ikisi de. Tabi evrakı görmeden inanamadım. Öyle ya “bekliyordum” ne de olsa. Gördüm. Nihayet o evrakı da gördüm ve bu sefer ikinci bir bekleme süresi başladı: Elimdeki işleri bitirme evresi. Eskişehir’de beni nelerin beklediğini düşüne düşüne, Bilecik’te elimde olan tüm işleri yaptım ve teslim ettim arkadaşlarıma.

Velhasıl uzatmayayım. aradan günler geçti ve bir de dolunay, nihayet kırk gün sonra 15 Aralık 2017 günü, yaklaşık beş yıldır çalıştığım Müdürlükten ilişiğim kesildi. Mutluluk, şaşkınlık, eh ne yalan söyleyeyim biraz da hüzünle, düşüne düşüne, eski yüzlere baka baka bindim Bursa otobüsüne. Evet, aynı akşam Bursa’ya geçtim dayımı ziyaret etmeye. İstanbul’dan da Cihan‘la organize olmuştuk zira. O hafta sonu Bursa’da geçti. Bununla ilgili bir yazı yazacağım.

Bursa’dan Pazartesi günü ayrılacaktım ancak planlarım değişti ve Pazar günü Eskişehir’e döndüm. Pazartesi sabahı işlerimi halledip öğlene doğru, son defa Bilecik’e doğru yola çıktım. Sağ olsun, iş arkadaşlarım benim için bir veda yemeği organize etmişlerdi. Vakit bulabildiğim süre içerisinde Belediyedeki ve İklim Değişikliği Projesi‘ndeki arkadaşlarımı ziyaret ettim. Daha sonra kuruma gelip son defa o koca binaya baktım. O kapkaranlık pencerelerde hangi yüzleri gördüm, o bomboş koridorlarda hangi sesleri duydum, ah işte bir ben biliyorum. Burada Murat Abi‘yle ve Mehmet Abi‘yle buluşup birlikte, yapılacak yemeğe doğru yola çıktık.

veda002

Binayı son gördüğüm an.

Sağ olsun, pek çok arkadaşım geldi beni uğurlamaya. Eğer burayı okuyorlarsa her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Mutluluğum tarifsizdir. Böyle zamanlarda nedendir bilmiyorum, hep eskileri konuşur insanlar. Biz de öyle yaptık. 2013 yılında, geldiğimiz ilk seneyi konuştuk hep. Can dostum, biricik kardeşim Ş. Emre‘yle birlikte yaşadığımız maceralardan bahsettik. Güzel anılar biriktirmişim onu görmüş oldum böylece. Gelen herkese baktım. Hemen hepsiyle muhakkak bir komik anım olmuş, her birine küçük de olsa bir yardımım dokunmuş ve her birinden en az bir iyilik görmüştüm. İşte olayın en başından beri, hüzünlendiğim yegane an, bunu fark ettiğim an oldu. Kalktım ayağa ve “Beni unutmayın” dedim.

Vakit geçti, yemek olayı bitti ve sırayla herkes vedalaşıp ayrıldı. En son biz de mekandan çıktık. Sağ olsun, var olsun, Zülali Abi bizi Bozüyük Otogarı‘na bıraktı. İlk gelen otobüse atlayıp Eskişehir’e döndük yol arkadaşım Bahri ile.

Gece yastığa başımı koyduğumda yalnızdım. Pazar gecesi rutini oldu bu da. Zihnimde bir film oynama başladı. Tam beş yıl sürdü. Rüyalara daldım, uyandım, uyudum ve yine rüyalara bulandım. O beş yıl hiç bitmedi. Sürdü, sürdü ve devam ederek gözden kayboldu…

veda0003

 

Çevre Haftası Kutlamaları

Bu yıl, 5 Haziran tarihindeki Dünya Çevre Günü (ve hatta haftası) etkinliklerinde Bilecik‘te yine enteresan etkinlikler vardı sevgili okur. Bu enteresanlığın tam ortasında olmasam inan yazmak zahmetine katlanmazdım. Ama gör bak kardeşin neler yaptı.

5 Haziran tarihinin Ramazan’a rastlaması sebebiyle etkinlikleri Mayıs ayının son haftasında yapalım dedik. İlk olarak Bisikletliler Derneği‘nin Bilecik Temsilciliği’nin katkılarıyla “Bisiklet  Turu” düzenledik. Bu tur benim için çok önemli. Çünkü Bilecik’te ilk defa bisiklete bindim. Hayatımda daha önce yalnızca bir tura katılmıştım. O da yıllar önce, Cumhuriyet’in 75. yılı kutlama törenlerinde Sivrihisar‘daydı. Küçücük bisikletimle 16. olmuştum 🙂 Bu tur, diğeri gibi yarış şeklinde değildi çok şükür. Çünkü hamdım. Çünkü bisikletle çok fazla haşır neşir değildim. Biricik kardeşim Şemre ile kurumdan arkadaşımız Recep de etkinliğe benimle birlikte katılacaklardı.

Çarşamba günü ilk defa iş yerine eşofmanla geldim. Garip bir duyguydu. Saat 10.00’da Bisikletliler Derneği’nin temsilcisi Hakan‘la buluştuk. Sağlık Bakanlığı‘nın dağıttığı ve Hakan’ın da stoğunda bulunan bisikletlerden üç tanesini etkinlikten sonra teslim etmek üzere aldık. Sonra yaklaşık 20 kişilik bir grupla Bilecik’in tek merkezi toplanma noktası olan Cumhuriyet Meydanı‘na geldik. Bisiklet sürmeyecek olan idareciler kaskları takıp bisikletlerle poz verdikten sonra çekildiler ve biz de epey kalabalık bir ekiple hareket ettik. Ben bilmiyordum ki Hakan’ın çizdiği rotanın %75’i dik yokuşlardan oluşuyormuş. Bunu yola çıktıktan sonra anladık. Yaklaşık 6 kilometrelik yol bitmedi. Bir ara arkamı döndüm ve Şemre’yi göremedim. Canım kardeşim kim bilir nerede kalmıştı. Hakan’ın da bulunduğu ekipten kopmadan, Recep’le birbirimizi gaza getire getire, ıkına tıkına bitirdik  sevgili okur. Bu kardeşin “Temiz Hava” için pedalladı. Gerçi sonraki iki üç gün bacakları titreye titreye dolaştı ama olsun. Bırakmadı. Varış noktasında ise tam bir komedi sergileniyordu. Milletçe köfteye olan düşkünlüğümüzün bin bir türlü sahnesi sergileniyordu. “Vaooov” dedim ve öğleden sonraki Bilim Etiği dersi final sınavım için izin alıp Eskişehir’e döndüm.

Ertesi gün, Bilecik’te doğru düzgün etkinlik yapılabilecek tek salon olan Kongre ve Kültür Merkezi‘ndeydik. Buraya sağ olsun arkadaşlar, bir önceki günden gelip kurum çalışmalarıyla ilgili stantları kurmuşlardı. Yine, çevre alanında hizmet veren firmalar ile sanayi tesislerinin temsilcileri de gelmişlerdi. Muhtemelen Dünya “Çevre” Günü olduğu için, şehircilik kısmında çalışan bazı dostlar etkinliğe pek ilgi göstermediler ve içeri girmeyi reddettiler. Ama olsun, “Dünya Şehircilik Günü“nde onların Kongre Merkezi’nde yapacakları etkinlikte ben öyle yapmayacağım. Girip izleyeceğim programı.

Fabrikalarda çalışan pek çok arkadaşım geldi sağ olsunlar. Pek çoğu, Dünya Çevre Günü’yle yapı denetim ya da imar işlerinin ne alakası var, diye sordu. Ben de onlara Bakanlığımızın politikasından bahsettim ve ekledim; Dünya Şehircilik Günü kutlamalarında da çevreyle ilgili şeyler olacak. Çünkü biz bir bütünüz…

Kardeşim Şemre

Kongre Merkezi’nde yapılan etkinlik boyunca ben hep üst kattaki kumanda odasında, Belediye’den bir abiyle birlikte sesleri ve müzikleri ayarladım. Çok keyifli bir tecrübe oldu yalan yok. Etkinlik bittiğinde saat öğleden sonrasını geçmişti. Kurumda kendi aramızda küçük bir değerlendirme toplantısı yaptık ve o gün de öylece bitti.

Etkinliklerin sonuncusunu da 5 Haziran günü Cumhuriyet Meydanı’nda yaptık. Saat 10.00’da başlayacak kısa bir tören ve sade bir program düzenledik. Böylece Ramazan ayında kimseyi yormayacaktık. Öyle de oldu. Sabah saat 08.00’de meydana gittik. İki saat bekledikten ve kendi aramızda muhabbet ettikten sonra saat 10.00 civarında misafirler gelmeye başladılar. İdare ve Mehmet Abi, Büyük Makam’a çiçek sunmaya gittikleri için gelen kurum müdürlerini biz karşıladık. Fark ettim ki sevgili okur, 4.5 yıllık Bilecik maceram boyunca epey bir kurumun idarecisini tanımışım. Kendimle gurur duydum. Neyse, tam zamanında değil ama çok da geç olmayacak şekilde tören başladı. Kısa süren törenden sonra Bilecik’te açılacak Entegre Atık Bertaraf Tesisini ziyaret ettik. Burada protokole tesis detaylıca anlatıldı. Ayrıca, yaklaşık 50 tane ilköğretim öncesi de bu geziye eşlik etti. İşte tüm törenin bence en güzel yanı buydu. Bu çocuklar, artık oluşturacakları atıkların ne şekilde yönetileceğini biliyor olacaklar. Umarım her birinin hayatında küçük de olsa bir etki bırakabilmişizdir. Kaan Bey‘e çok teşekkür ederim.

Dünya Çevre Günü, önemli bir gün sevgili okur. Neden önemli? Çünkü muhtemelen dalından meyve yiyen, soğuk derelerde yüzebilen son nesil biz olacağız. Bundan kırk sene önce insanlara içme suyunu “plastik şişelerden para vererek içeceklerini” söyleselerdi muhtemelen herkes güler ve saçma bir fikir olduğunu söylerlerdi. Bundan kırk sene sonrasının da çok şaşırtıcı olacağını söyleyebilirim. Çevre Mühendisliği mesleği ve disiplini, her ne kadar kimilerince “herkesin yapabileceği bir iş” olarak görülse de, bu mesleğe sahip olmanın bir zorunluluğu “vicdan sahibi olmaktır” bana göre. Nasıl bir öğretmende “şefkat” duygusunu arıyorsak ve sorguluyorsak, bir çevre mühendisinin de doğaya ve doğal dengeye karşı “vicdanlı” olma yükümlülüğü vardır. İşte bizim çevre mühendisleri olarak bu işin vicdani yönünü anlatabileceğimiz yegane zamanlar bu zamanlardır. Yoksa emin olun kimse sizin fabrikanızın rakamlarıyla, sayılarıyla, izinleriyle ve belgeleriyle ilgili değildir (en azından çevreci olmak anlamında). Elle tutulan, gözle görülen ne yapabildiniz? İşte bunu göstermek için en güzel zaman bence Çevre Günü ve hatta haftasıdır.

Yukarıda anlattığım etkinliklerde emeği geçen tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Şimdi heyecanla Kasım ayındaki “Dünya Şehircilik Gününü” bekliyoruz çevre kısmı olarak. Yine bu şekilde coşkuyla ve yoğun katılımla kutlanacağından eminiz.

Proofhead Safranbolu’da!

Yazıları, iş işten geçtikten sonra yazmak yönünde ciddi bir eğilimi olan blog, Proofhead My Resort’ten herkese sevgiler!

Ben geçen hafta neredeydim? Safranbolu‘daydım. Orada “Kalıcı Organik Kirleticiler(KOK) ve KOK Stoklarının Bertarafı“na yönelik bir eğitim çalışması vardı. Yasin‘le birlikte bu eğitime Bilecik adına katıldı. Bir de iş yerinden arkadaşımız, Satberk abimizin kızı Merve de kendi çalıştığı firma adına katıldı. Böylece üç kişilik bir ekip olarak orada bulunacaktık.

Pazarı pazartesiye bağlayan gece Eskişehir Otogar‘dan yola çıktım. Neden bu saatte? Çünkü Eskişehir’den Safranbolu’ya bir tek bu saatte otobüs vardı. Yalnızdım. Yasin ve Merve de aynı araca Bilecik‘ten bineceklerdi. Küçük bir çanta dışında pek bir şey almadım yanıma. Eşim, bari bir pantolon daha alsaydın, dedi. Güldüm, yahu ne gerek var, dedim…

Otobüse bindikten 10 dakika sonra, henüz Eskişehir’den çıkmamışken muavin servis yaptı. Kola istedim, istemez olaydım. Gecenin karanlığında elim çarptı ve bir yudum alamadan olduğu gibi üzerime döktüm! Bak daha yolculuğun 10. dakikasındayım!

Kurulamak, silmek için hiçbir şey yoktu. Muavin kolanın döküldüğünü gördü, yüzüme baktı. Peçete getirir misin, dedim. Gitti iki tane peçete getirdi. O peçeteler koltuğun üzerinde biriken kolayı emdirmeye yetti ancak. Neyse uzatmayayım, muavinin her seferinde iki tane getirip bırakması sebebiyle tam dört defa peçete istedim. O tek tek getirmekten bıkmadı, inadına ben de isteyip durdum lan. İşin kötüsü pantolonun altı da olduğu gibi ıslandığı için, dünyanın en iğrenç hissiyle Bilecik’e kadar gitmek zorunda kaldım. Hayatımın en çileli üç Bilecik yolculuğundan birisiydi. Tam gece yarısı Bilecik Otogarı‘na girdik. Hemen indim ve Yasin’den istediğim peçetelerle ıslak mendilleri aldım. Bu arada Satberk abi de kızını yolcu etmek için gelmişti. Görüştük, vedalaştık. Otobüs fazla oyalanmadı ve yola devam ettik. Bu esnada birkaç saat geçtiği için koltuk ve pantolonum kurumaya başlamıştı. Allahtan yanımda oturan yoktu da yan koltukta nispeten daha rahat gidebildim. Merve uyuduktan sonra Yasin arkamdaki koltuğa geçti. Biraz sohbet ettik ve biz de uyuduk. Gözümü açtığımda Karabük Otogarı‘ndaydık. Gözümü geri kapattım. Sanki birkaç dakika geçti ve bu sefer muavin, Safranbolu geçmiş olsun, dedi. Lan dedim bu kadar yakın mıymış! Hakikaten yakınmış. Neredeyse iç içeler.

safran01Otele geldiğimizde saat 05.00’e yaklaşıyordu. Hilton Garden Inn Hotel‘de kalacaktık. Aklımda uykudan başka bir şey olmadığı için bu kısımları hatırlamıyorum. Odaya girdim ve uyudum. Saat 09.00 civarında uyanınca, nihayet bir oh diyebildim. Arayıp Yasin’i de uyandırdıktan sonra kahvaltıya geçtik. Kahvaltıyı hep birlikte tamamlayıp Safranbolu’yu gezmeye çıktık. Ancak nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp işin olmayacağını anlayınca tekrar otele dönüp yardım isteyelim dedik. İşte bu an, şansımızın döndüğü an oldu.

Otelin girişinde kahvesini yudumlayan bir bey bizi görünce selam verdi. Otelin Genel Müdürü Onur İslam! Kendisi Karabük’e gideceğini ama istersek bizi “Eski Çarşı” denilen ve o meşhur evlerin bulunduğu yere bırakabileceğini söyledi. Lan şansa bak!

Atladık arabaya. Onur Bey’le birlikte Safranbolu’nun kalbine doğru yol almaya başladık. Safranbolu halkı, yazları ve kışları farklı yerlerde konaklıyormuş. Yani en azından eskiden böyleymiş. Hak yazları daha yukarıda bulunan ve şimdi şehrin modern yakası olan kısımlardaki bağ evlerinde kalırken, kışın Eski Çarşı dedikleri o konaklara çekilirmiş. Bizi Eski Çarşı’nın tam göbeğindeki otobüs durağına bıraktı Onur Bey. Burası gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Hemen bitişiğinde Tarihi Cinci Hamamı yer alıyor. Hala hizmet veriyor, masaj, kese ve bilumum hamam hizmeti varmış.

safran00

Hüsnü Çoban’ın ilk defa geldiği sahne

safran14Hamamın iki yanından şehrin alt mahallelerine iniliyor. Sağ tarafta yukarı doğru bir yol çıkıyor. Burada sırasıyla Ziraat Bankası ve Hüsnü Çoban başkomiserimin haksız yere sürüldüğü karakol binası yer alıyor. Aynı yolu tepeye kadar izlediğinizde Kent Tarihi Müzesi karşınıza çıkıyor. Zaten kentte sarı rengi, en yüksek tepede yer alması ve heybetli mimarisiyle hemen dikkati çekiyor burası. Burada geçmişten günümüze Safranbolu temasıyla bir takım eserler sergileniyor. Müzenin giriş katındaki bilişim sergisini ise pek çok büyük şehirde dahi bulamazsınız. En altta zemin katta, kentte geçmişte yürütülen ve artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleklere ilişkin canlandırmalar var.

Kent Tarihi Müzesi’nin arkasında bir saat kulesi var. Buraya müzeye girerken verdiğiniz bileti göstererek girebiliyorsunuz. Bu saat kulesi, Anadolu’daki en eski saat müzesi. Mekanik aksamı hala çalışır durumda. Hala bakımı yapılıyor ve işliyor. İngiliz malı. Bakımını 55 yıldır üslenen bir üstat tarafından saat kulesine ve Safranbolu’ya dair pek çok bilgi veriliyor. Bugün Anadolu’da pek çok şehirde saat kulesi vardır, diyor. Ancak pek azı ilk kurulduğu mekanizmayla çalışmaktadır, diye de ekliyor. 1797 yılında İzzet Mehmet Paşa‘nın İngiltere’den getirttiği mekanizma tıkır işliyor. O dönemden bu döneme saat kulesine bakım işini üstlenen dördüncü kuşak imiş usta.

safran02Biz, önce Demirciler Çarşısı‘na gittik. Burada birkaç dükkanda halen demir işleri yapılıyor. Bakır eşya satanlar ise bunun ticaretini yapan kişiler. Yani gördüğünüz eşyaların hiçbiri bunlar tarafından yapılmamış. Alınıp satılan türde eşyalar. Dolayısıyla gürz, kılıç, miğfer, balta vb. eşyalar görünce heyecanlanmayın. Fiyatları da absürt pahalı zaten. Demirciler çarşısında ilgimi çeken bir detayı aktarayım hemen. Bir dükkanda dış kapı tutamağı yapıyorlar. Bunların kiminin üzerinde bildiğimiz şekliyle pentagram, kimisinde de Davud yıldızı yer alıyor. Ustaya sordum, “Davud yıldızı neden usta? Biz de böyle bir motif yok?“. Usta hiç beklemediğim bir cevap verdi: O yıldız, Hz. Davud’un yıldızı, bizim ustamızdır o. Doğru ya, Kutsal metinlerde Davud’un demirciliğin piri olduğu bahsi vardır.

Kentin daha aşağı mahallelerinde Rumlar kalıyormuş. Yukarı mahallelerde ise Türkler. Nüfus mübadelesi olunca Rumlar çekilip gitmişler. Bizimkiler de ilk iş, onlardan kalan kiliseyi camiye çevirmişler. Caminin kubbesine bakınca çok net anlaşılıyor.

Çarşının iç kısımlarında, Cinci Hanı‘na yakın bir yerde, Kaymakamlar Müzesi var. Ha unutmadan ekleyeyim, tüm müzelere giriş 2 lira. Kaymakamlar Müzesi önemli. Çünkü tipik bir Safranbolu konağının içini gezme fırsatı sağlıyor. Konaklarda üç kat var. Burada odalarda sensör var. Sizi görünce, odalara yerleştirilen maketler hareket etmeye başlıyor. Bazı odalardaki setler korku filmlerini andırıyor. Yine odalardan bazılarının içerisindeki dolaplarda banyo yapmaya yarayan tekneler var. Her odaya ortadaki büyük bir salondan giriliyor. Yani evlenen çocuklar, baba evinde kendi odalarında yaşamaya devam edebiliyor. Bu şekilde tasarlanmış. Evler hakkındaki en büyük özellik, kot farkından yararlanıp hiç bir konağın bir diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde inşa edilmiş olmasıymış. Pencere sayıları bilerek bol tutulmuş. Bol güneş alsın diye. Özetle, Kaymakamlar Müzesi, muhakkak görülmesi gereken bir yer.

safran13Müzeden çıkıp rampa aşağı beş dakika yürüyünce meşhur Cinci Hanı’na geliyorsunuz. Halen otel olarak işletiliyor. Buraya da giriş paralı. İçeride ne var? Hiçbir şey. Ama şehrin göbeğinde dönemin mimari özelliklerini yansıtması bakımından güzel. Buranın en büyük avantajı en üst katına çıktığınızda gördüğünüz manzara. Aman diyeyim, en üst merdivene çıkınca karşınıza çıkacak olan kapıyı sakın çalmayın. Zira burası da otelin bir odası 🙂

safran12

Cinci Hanı’ndan panoramik. Tıkla büyüsün

Cinci Hanı’ndan çıkınca, şehrin içerisinde kaybolmayı deneyin. Tam karşıda bir PTT Şubesi var. Kendinize bir kart atabilirsiniz. Küçük dükkanlar göreceksiniz. Her birinde, birbirinin aynısı hediyelikler var. Çoğu Çin malı. İlginç bir şeyler bulmak zor. Diyeceksiniz ki lokum? Safranlı lokum bana biraz hikaye geldi. Yılda toplam üretiminin “30 kg” olduğunu (evet, tüm Safranbolu’da ve hatta Türkiye’de) düşünürsek bu baharatın. Yediğiniz beş gramlık lokumun içerisindeki safran yüzdesi herhalde sıfırdır, yoktur. Zira tadında Eskişehir’de yediğim lokumdan farklı bir tat yoktu. Ben ki hiç bir şeyin tadını unutmayan biriyim, bu kadar da iddialıyım. Ha güzel lokum yok mu? Var tabi, yaban mersinini bir deneyin derim.

Gördüğümüz yerleri Yasin Göynük’e benzetti, ben Odunpazarı’na, Merve ise Hamamönü’ne. İç turizmde ne yazık ki gidebildiğimiz en ileri nokta da bu: buzdolabı süsü. Belki Eskişehir’e ilk defa gelen biri için “Balmumu Müzesi” ilgi çekici bir yer olabilir ama ne bileyim, Safranbolu’da benim ilgimi çeken çok az şey oldu.

Otel hakkında pek bir şey yazmadım. Küçük bir otel. Onur Bey’in jesti sayesinde dört yıldızı aldı benden 🙂 Ancak konaklama hizmeti dışında başka hiçbir hizmet vermiyor, otelde oturup tv izlemekten başka bir şey yapmadık. Sezonda değildik diyemeyeceğim zira Safranbolu için bir sezon kavramı yok.

Son gün, Hıdırlık Tepesi denen bir yere çıktık. Burada bize Safranbolulu bir bey eşlik etti. Bu yazıyı yazarken aralara serpiştirdiğim bilgilerin çoğunu, onun tepeden şehri anlatımı esnasında öğrendim. Şahsına münhasır biriydi sağ olsun. Arada ince ince giydiriyordu. Mesela Cinci Hanı ve Hamamı’nın, Padişah Deli İbrahim‘i okuyup üfleyen Cinci Hoca tarafından yaptırıldığından bahsetti. Kahkahalarla dinledik.

safran23

Hıdırlık Tepesi Panoramik. Tıkla büyüsün.

safran24

Safranbolu’daki ilk gün otelde öğle yemeği yiyemediğimiz için (daha doğrusu çorbaya 16 lira vermek istemediğimiz) için otelden ayrılıp şehrin içerisinde indik. Burada “peruhi” ve “haluşka” denen yemekleri tattık. Fena değiller. Ama yemekten daha çok meze gibi düşünülebilir. Meşhur kuyu kebabı varmış, onu yiyecek mekanı bulamadık, göremedik.

Eskişehir ve Bilecik’e giden başka bir araç olmadığı için, cuma sabahı saat 10.30’da Safranbolu Otogarı’ndan yola çıktık. Eskişehir’e varmam saat 18:15’i buldu. Otobüsten indiğimde elim ayağım titriyordu yorgunluktan. Özetle sevgili okur, Safranbolu kaçmak için güzel bir kent. Aracınız da varsa bir iki günde tamamen keşfedip tadına varabilirsiniz.

safran17

Kent Müzesi Girişi – Yasin ve ben

Bozüyük’teki Bien Kızı

Candice_Boucher_51Sabahları Bilecik’e gitmek, eğer otomobille gidiyorsak yaklaşık 1 saat, otobüsle gidiyorsa da 1 saat 15 dakika sürüyor. Bu, büyük şehirlerde yaşayanlar için kabul edilebilir, makul bir süre. Gel gelelim ki Bilecik Büyük şehir değil. Bilecik’in en büyük ilçesi Bozüyük, Bilecik’e göre daha gelişmiş ve geniş imkanlara sahip, ovada kurulu, tipik bir İç Anadolu şehridir. Ben Bozüyük’teyken, kendimi hep Eskişehir’de hissederim. Bilecik’in aksine, Bozüyük’ü severim de.

Her sabah, Eskişehir’den çıkarken gözlerimi kapatır, uyumaya çalışırım. Yolculuk boyunca birkaç defa uyanır, gözlerimi hafifçe aralar, sağa sola bakar, sonra tekrar uykuya geçerim. İşte bu uyanmalarımın bir tanesi genellikle Bozüyük ilçesine girişte olur. Çok seyahat ediyorsan bu yolu muhakkak kullanmışsındır. Eskişehir’den Bursa ya da İstanbul yönünde giderken Bozüyük ilçesinin içerisinden geçersin. Bu, yaklaşık 5 kilometrelik bir yoldur. En başta fabrikalar bölgesini geçtikten sonra, yolun sağ tarafında artık şehir içerisinde kalmış olan Sanayi Bölgesi’ni, sol tarafta ise eski Bozüyük’ten kopmuş, yeni Bozüyük yerleşim birimlerini görürsün. Biraz daha ilerde sağlı sollu dinlenme tesislerini ve Bilecik ilinin tek AVM’si olan Sarar Outlet’i görürsün. Köfteci Yusuf’un da yine sağlı ve sollu olarak tesisleri var aynı yol üzerinde.

Bu yol üzerinde sol tarafta iki dev reklam panosu asılı yıllardır. En azından üç yıldır varlar. Bir tanesi KİĞILI’nın zaman zaman değişen reklam panosu. Bir tanesi ise BİEN SERAMİK’in uzun süredir değişmeyen reklam panosu. Seramik yer karosu ve duvar fayansı ile asla ilişkilendiremeyeceğiniz güzellikte bir kadın gözlerinizin içine bakıyor, üzerinde ise BİEN yazıyor. Hani kadının güzelliğinden etkilenip dört beş palet fayans alan var mıdır bilmiyorum. Ama markanın adını aklımızda tutmamızı sağlıyor mu? Kesinlikle evet! Her sabah geçerken gözlerinin içine bakmak, sanki aradığım cesareti bulmamı sağlıyor. Bu bir tür totem gibi oldu. Senin de vardır ya hani. Çizgilere basmadan yürürsün ya da merdivene basmadan sol ayağını korkuluğa sürtersin. İşte onun gibi bir şey. Bazen çok imkansız olayları bu kadın üzerinden şartlarım. Tılsımı hala sürer o yüzden.

BİEN kızının oradayız, geliyorum” dedim geçen birine. O da benim gibi Bozüyük’ü bildiğinden, “Tamam o zaman, en fazla on beş dakikaya görüşürüz” dedi. İşte bu yazıyı yazma fikri tam da buradan çıktı: BİEN kızı.

bien1bien2

Adı Candice Boucher. Güney Afrikalı. Şaşırdın değil mi? Evet, Güney Afrikalı. Şimdi yaşını duyunca daha da şaşıracaksın. 32! Olamaz! Sadece reklam panosunu değil, şu aşağıdaki reklam filmini de çekmişler. Reklam filmini 2014’te Güney Afrika’da çekmişler. Çünkü reklam da bir bengal kaplanı oynuyor! Fayanslara çok dikkat etmedim ama gerisi çok güzel gerçekten. Üstteki fotoğrafa yüksek çözünürlüklü bakınca sürprizi göreceksin.

Eskişehir’den çıkıp İstanbul’a ya da Bursa’ya gideceksen, BİEN kızı Candice’i görünce bu yazıyı hatırla sevgili okur. Gözlerinin içine bak ve “Proofhead’in sana selamı var” de.

Mesleğimde Üçüncü Yılım

31 Aralık 2015 itibariyle mesleğimde ve Bilecik‘teki üçüncü yılım da dolmuş oldu sevgili okur. Şu yazıyı yazalı tam bir yıl olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor; hayatım, sen olmadan nasıl da tükeniyor sevgili okur. O yazıda anlattıklarımın üzerine bu sene çok da farklı bir şey olmamış dairede. Sular durulmuş gibi gözüküyor. Bu yıl “gerçek müslümanlığı” öğrendiğim yıl oldu dairede. Her iki anlamda da. Çalışmakla çalışmamak arasındaki ince çizgiyi de gördüm. Şimdi elim gitmiyor buradan ince ince giydirmeye, komik duruma düşmeye de lüzum yok.

Şubemiz yine aynı personel sıkıntısını yaşıyor. İlkan Abi‘yle yetişemiyoruz artık işlerimize. Bazı günler neredeyse bir alt kata inmeden çalışıyorum 🙂 Güne bilgisayarı açarak başlıyorum. Ondan sonra bir işi kenara bırakıp bir diğerine ortadan dalmak zorunda kalıyorum. Bu yılın ortasından itibaren öğle yemeği yemeyi de bıraktım. Öğle aralarında oturup dinlenmek, müzik falan dinlemek inan daha faydalı oluyor. Hazır yemek demişken, evet öğle yemeği halen Bilecik’te büyük sorun. Kurumumuzda yemek çıkmıyor.

Bu yıl Bakanlığın hayatımıza soktuğu en önemli şey herhalde E-Denetim uygulaması ve buna bağlı olarak çalışan “Risk Bazlı Denetim Uygulaması” olmuştur. Benim istisnasız her gün bir şekilde üzerinde çalıştığım bir yazılım bu. İş yükü olarak her sene ambalaj bildirimlerinden korkardık. Bu sene ise “Kirlenmiş Sahalar Bilgi Sistemi” evrak kayıt birimini adeta kilitledi. Bu işlerin altında da sağ olsun İlkan Abi kalktı. Yaz aylarında İl Müdürlüğü için ilk defa bir tanıtım kitapçığı hazırladık. Baskı boya işleriyle epey uğraştım bu sene. Yıl sonunda da bir ajanda tasarımı yaptım. Bakalım yılın ilk günlerinde belli olacak akıbeti.

Meslek hayatımda ilk defa tehdit edildim. Benim için can sıkıcı bir tecrübeydi. Ama tecrübe tecrübedir. Tecrübe kazandığım bir diğer konu ise sunum yapmak oldu. Bu sene farklı ortamlarda, farklı kişilerde, bambaşka konularda sunumlar yaptım. Sürekli uğraştığımız mevzuat işlerinden sıkıldığımda bu sunumlar çok daha eğlenceli oluyor benim için.

Meslek hayatımdaki bir ilk ise hizmet içi bir eğitim için yurt dışına, Hırvatistan’a gitme fırsatı bulmam oldu. Bu kısıtlı fakat güzel bir fırsattı.

Meslek içi eğitimler yılın son iki ayına sıkıştırıldığından Kasım ayının sonu ve Aralık ayının başı Antalya’da geçti. Üç dört günlük dönemler halinde bu şehre gittik geldik. İlkan Abi’yle yolculuk güzel oluyor. Eğitimlerin diğer bir güzelliği ise Şube Müdürümüz Talat Bey‘in de bize eşlik etmesi oldu. Ayrıca İl Müdürlüğü’nde AutoCad eğitimi düzenlendi. Bu eğitim sayesinde AutoCad’i epey bir hatırlamış oldum.

bursaBu yıl içerisinde iki defa Bursa‘ya gittik denetim çalıştayı için. İlk çalıştayda kalabalıktık biraz. İkinci çalıştay ise daha sınırlı oldu. İkisi de kendine göre güzeldi.

olduBu yıl, yukarıda da bahsettiğim üzere, çok çalıştığım, çok yorulduğum ama çok da rutin bir yıldı. Dikkate değer tek gelişme yıl sonuna doğru aldığım bir ödül oldu. İl Müdürlüğünde bir oylama yaptılar. Herkesten üç isim yazması istendi. Oylama sonucunda üç isim belirlendi. Bu üç isimden birisi de ben oldum. Bana şu yandaki ödülü verdiler sağ olsunlar. Buna benzer bir ödülü askere gitmeden önce de alacaktım aslında. Şube arkadaşlarım beni seçmişti. Ama o zaman ki idare, o dönemde aday memur olduğum için vermeye layık bulmamıştı beni. Değişik durumlardı.

Nazar değmesin, çok uzun süredir odam değişmiyor. Oda arkadaşlarım hala İlkan Abi, Canan Abla ve Zekiye Abla. Bu sene de umarım herhangi bir değişikliğe maruz kalmayız. Giden gelen olmaz umarım. Değişiklik demişken, Canan Abla eş durumundan aylardır tayin bekliyor. Onun durumu bakalım ne olacak.

Biz hala her gün Eskişehir’den gidip gelmeye devam ediyoruz. Aramıza yeni bir arkadaş daha katıldı: Çağrı. 30 Aralık 2014’te Hasan Hüseyin’le yolda mahsur kalmıştık. Bu sene de aynı tarihte, 30 Aralık 2015’te Hasan Hüseyin, Çağrı ve Hasan Abi aynı yolda mahsur kalmışlar. Ben yoktum. Neden? Çünkü yılın son haftası yıllık izne ayrıldım.

Bakanlık inatla Çevre Mühendisi atamamaya devam ediyor. Başka branşlardan alınan personeller de şehircilik kısmına alınıyor. Bir de Bakanlığın ayrılması durumu var. Gizem ve İlkan Abi, ayrılma olması durumunda Şehircilik kısmında kalacaklar. Belki 2016’da, üç sene sonra nihayet birkaç yeni arkadaş daha katılır aramıza. En azından bizim şubeye bir Çevre Mühendisi daha katılır. Ve ben umarım seneye bu yazıyı Eskişehir’de çalışıyorken yazarım. Mesleğimdeki üçüncü yılın da dolmasının en büyük avantajı bu: tayin isteyebilecek duruma gelmek. Hayat bu. Ne göstereceğini bilemeyiz ki…

Ekinoks

ekinoks Sabahın kuru ayazında evden çıktım. Baharın gelişini kutluyoruz öyle mi? Kar yağıyordu lan!

Ah, Bilecik, giderek tüketiyorsun beni. Neyse ki dün farkettiğim, kutlu bir gündü bugün. Ekinoks, gece ve gündüzün eşit olduğu, düşlerin gerçeklik çizgisine en yakın olduğu gün. Öğlene kadar işlerimi hallettim ve müthiş bir heyecanla eve koştum. Dolabımın üst rafında, taa en arkada katlanmış duran simsiyah cüppemi çıkardım. Griden dönüp, yavaş yavaş kararan rengini düşündüm. Yıllar ve ekinokslar geçtikçe bir ton daha kararan cübbem. Üzerinde ne izler taşıyor, anlatmaya dilim varmıyor. Ne acılar, ne büyük üzüntüler ama sonunda hep bir huzur gecesi.

Equinox_by_alexiussBöyle gecelerde, başımız böyle gecelerde dönüyor. Bu, bir sarhoşluk belki de. Ama içkinin ya da uyuşturucunun ya da akla gelen bir musibetin değil, göklerden inen mutluluğun kalbimize dolmasının etkisi. Bir avuç kalmışız. Cübbelerimize sığınıp siyahın en açığından en siyahına, tüm tonlarda yaşıyoruz. Mutluluklarımız çok az, hayat bizi her gün kahrediyor ama yılda bir kere olsa da biz de mutluyuz. Ben, mutluyum.

Nefesini içime çekiyorum. Gecenin soluğu doluyor ciğerlerime, sanki yanıyor yüreğim. Ama bu, birazdan vücuduma yayılacak sıcaklığın bir ön hazırlığı. Burada, durmuş kollarımı iki yana açıyorum. Tepemde çıplak gökyüzü uzanıyor. Gözlerimi kapatıyorum, açıyorum. Uçsuz bucaksız bir başak tarlası… Gözlerim kapanıyor ve açıyorum. Sonsuz bir ormanın ortasındayım, gök görünmüyor. Korkuyorum ve kapatıyorum yine gözlerimi. Açıyorum, karşımdasın. Saatler geçiyor, günler devriliyor, haftalar ve aylar yitiyor. Öylece kalıyorsun. Dünya, eskimiyorsun. Yeni bir hayat sunmuyorsun. Tek olasılık sensin çünkü.

Yarın, karanlık daha az olacak. Yarın güneş birazcık daha direnecek. Yarın cübbemi çıkarıp dolabımın üst rafına, taa en arkaya koyacağım. Üzerinde yepyeni izler olacak. Seneye rengi biraz daha kararacak belki. Ancak üzülmüyorum, elbet bir gün tenime, günüme dokunacak bembeyaz rengin Dünya.

Aylar Sonra Bilecik!

2013 yılı boyunca Bilecik’te kaldım. Bu süre içerisinde Şemre’yle harika vakit geçiriyorduk. Vakit buldukça Gizem de bize katılıyor, özellikle iş çıkışı yaptığımız alışverişler saatler sürüyordu. Saatler sürüyordu dediğime bakmayın, aldığımız şeyler iki muz, üç elma, bir ekmek, bir kutu süt oluyordu. Ama o kadar tadını çıkarıyorduk ki zaman su gibi akıp gidiyordu.

2014’ün başında askere gittim, ben askerdeyken, Mayıs 2014’te de Şemre gitti askere. Asker dönüşü iki hafta Bilecik’te kaldım. Daha sonra Hasan Hüseyin’le Eskişehir’e gidip gelmeye başladık. Bu süre içerisinde Şemre askerdeydi. O terhis olup döndüğünde biz aşağı yukarı bir aydır Eskişehir’e gidip geliyorduk. Böylece kardeşimle bir daha Bilecik’te vakit geçirme şansım hiç olmadı.

2014’ün son haftasında başıma gelen şu olaydan sonra, yılın ilk haftasında, Meteoroloji’nin uyarılarına da kulak asarak, Bilecik’te kalmaya karar verdim. Bu fikrimi Şemre’yle paylaştım ve çok sevindi, yerimin hazır olduğunu söyledi.

Dün gece tam 11 ay sonra ilk defa bir Bilecik akşamında dışarıda buluştuk. Nasıl da özlemişiz birbirimizi. En komik muhabbetleri yaptık, en derin düşüncelere daldık, en başarılı tespitlerimizi ortaya koyduk. Özlediğimiz buymuş. Böyle özetledi geceyi.

Şemre’nin Bilecik’te tuttuğu eve gittik sonra. Burası 1+1 ama benim sevdiğim tipte, güzel minik bir daire. Oturduk gece yarısına kadar muhabbete devam ettik. Benim yıllar boyu nasıl bir değişim gösterdiğimi özetleyen fotoğraflarıma baktık, Şemre kahkahalara boğuldu.

sabhankrasemreŞimdi bakıyorum, haberlerde altyazı olarak yarın Rusya üzerinden daha da soğuk bir hava dalgası geleceğinden bahsediliyor. Şemre de mutfaktan sesleniyor, tavuk sulu şehriye çorbası yapıyor. Yanına da tavuk kızartıyor. Yemeği yiyip bulaşığı yıkayacağız, daha sonra da mutfakta temizlik yapacağız. Askere gitmeden önce birlikte aynı eve çıkma planımız vardı. İşte şimdi, bu ev arkadaşlığının provasını yapıyoruz diyebilirim.

Bugün harika gelişmeler oldu. Sabhankra’nın yepyeni albümü Seers Memoir’in Türkiye’ye gelen 100 kopyasından 5 tanesi elime ulaştı. Hem de imzalı olarak 🙂 Bununla alakalı muhteşem bir yazı yazacağım. Az önce de grup, yıllar sonra çektiği ilk video, Against The False Gods’u yayımladı. Hatta şimdi Şemre’yle izliyoruz klibi.

Bilecik, içerdiği onca salakça şeye rağmen, pek az güzelliğiyle beni mutlu etmeyi başarıyor. Bakalım, bu hafta nasıl geçecek. Gerçi en azından ne izleyerek geçeceği biliyorum.

İkinci Yılında Mesleğim

8893412-illustration-emblem-of-two-green-leaves-in-glossy-circleYılbaşı tatilinin son gecesi geldi sevgili okur, yarın yine işe gideceğiz. Geçen hafta başıma gelen şu olaydan sonra, bu hafta Bilecik‘te kalmaya karar verdim. Sağolsun Şemre beni misafir edecek. Bilecik’te olacağım dört akşam boyunca -eğer işle alakalı bir durum olmazsa- blogla ilgilenmeyi planlıyorum.

Geçtiğimiz 31 Aralık günü benim mesleğimdeki ikinci yıl dönümümdü. İki yıllık sürenin 6 ayını askerde geçirdim ancak bu süre hizmet süreme eklenmiş. Özetleyecek olursam, Bilecik’te geçirdiğim aralıksız bir yıl, sonrasında altı ay askerlik ve devamında gelen altı aylık süre. Bu son altı ayda şanslıydım, çünkü akşamları Eskişehir’e dönüyordum.

Geçen sene birinci iş yılıma dair yazdığım şu yazıyı okudum az önce. Epey duygulandım. O zamandan bu güne çok şey değişti. Askerden döndükten sonra çok farklı bir ortamda buldum kendimi. Şube müdürümüz, il müdürü ve yardımcısı değişmişti. Şubemize kurumdaki en sevdiğim arkadaşım da gelmişti. Şemre henüz askerden dönmemişti.

Ağustos ayı altı aylık askerlikten sonra bir ısınma turu şeklinde geldi geçti. Eylül ayından itibaren işlere iyice adapte oldum. Daha sonra Bakanlığın aldığı bir kararla şube ikiye bölündü ve ben Çevre Yönetimi ve Denetimi Şubesi‘nde görevlendirildim. Eylül ve Ekim aylarında sürekli denetimlere gittik. Bu esnada şubede geçici görevle çalışan dört farklı arkadaşımız oldu.

Şu anda şubemde İlkan Abi‘yle birlikte çalışıyoruz. Şubede ayrıca Bülent Abi, Ersen Abi ve Ersin Abi ile sevgili şefimiz Zekiye Hanım yer alıyor. Şubelere ayrılmak bazı açılardan sıkıntılı olsa da pek çok açıdan iyi oldu. Kendi adıma denetim işlerini hep sevmiştim. İzin-lisans işlerini ise açıkçası çok sevemedim. Şu an bulunduğum şubede o açıdan çok daha büyük  bir şevkle çalışıyorum. Şu anda her şube kendi iş ve işlemlerinden sorumlu.

Bakanlığın Çevre Yönetimi politikalarında da değişiklikler oldu. Önceki yıla göre bu sene işler daha bir “dijitalleşti”. Bakanlık artık bütün işlerde online sistemleri devreye soktu. Bu sistemler uzun vadede çok faydalı olacak ancak kısa vadede bize epey bir iş yükü oluşturdu.

Bu yılın en güzel yanı şüphesiz Çevre Denetim Görevlisi Eğitimi oldu. Erzurum’da mükemmel vakit geçirdik. Uzun süredir yaptığımız işin sertifikasını da alarak tescillemiş olduk.

Evet, suya sabuna dokunmadan, çok fazla ortalığı karıştırmadan ancak böyle bir yazı yazabilirim. Geçen sene Bilecik’te kalıyordum ve işten sonra çoğunlukla Şemre ve Gizem‘le birlikte vakit geçiriyorduk. Ancak bu sene Eskişehir’e gidip geldiğim için bu kıymetlilerle yalnızca dairede görüşebiliyorum. En büyük handikapım bu.

Bu yıl bakalım nasıl bir yıl olacak. Mart ayı sonuna kadar hazırlamam gereken bir eylem planı, Mayıs ayı sonuna kadar hazırlanacak bir durum raporu ve tüm bu süreçte gelip geçecek onlarca iş olacak. Hızlı bir dijitalleşme yaşadık. Bakalım elektronik denetim sistemi nasıl işleyecek?

31 Aralık 2015’te tüm bu sorulara dair bir cevabım olacağını düşünüyorum. Ancak zaman geçiyor, sistemler değişiyor ve insanlar  değişiyor. Bir gecede ağaçlar kesiliyor, aynı gecede tohumlar filizleniyor. Tüm sevgili dostlara selam olsun.