Tag Archives: Bozüyük

Şile Ağva Kerpe Kefken Gezisi

Şu yazımda anlattığım düğün macerasından sonra, dönüş yolunu biraz daha eğlenceli hale getirmek niyetindeydik. Düğünün ertesi sabahı erkenden yola çıktık. Hedefimiz sırasıyla Şile, Ağva, Kerpe ve Kefken‘e gitmekti.

Gittiğimiz düğünün gerçekleştiği Tekirdağ‘dan İstanbul‘a dönüşümüz çok problemsiz oldu. İstanbul’da ise köprü trafiğine takıldık. Bakım çalışması nedeniyle müthiş bir yoğunluk vardı. Planımız şu şekildeydi. Önce Şile’ye uğrayacak, ilçe merkezinde biraz dolaşacaktık. Sonra Ağva’ya uğrayacak, eğer denizi ve plajı beğenirsek biraz denize girecektik. Daha sonra o gece konaklayacağımız Kerpe’ye geçecektik. Ertesi gün ise Kefken’e uğrayıp buradan Ceyhun‘u geri İstanbul’a uğurlayıp biz yola devam edecektik.

kefkenmap

Rotamız

Böylece üç araçlık bir konvoy olarak yola çıktık. Elbette İstanbul’da, o trafikte bunu yapmak fazlasıyla zor bir olaydı. Arabanın yakıtı da azalınca Alper, Koray, Merve ve benden oluşan ekibimizle bir istasyona girdik. Burada hem yakıt aldık hem de bozulan sinyallerden birini tamir ettik. Tam hareket edecektik ki Alper’in telefonunun olmadığını fark ettik! Arabanın altını üstüne getirmemize rağmen telefon çıkmadı. Defalarca aradık, telefon çalmasına rağmen ne biz sesini duyduk, ne de bir başkası cevap verdi. Galiba yolculuğumuzun ilk hırsızlık olayıyla karşı karşıyaydık. İstasyondaki çalışanlardan yardım istedik. Alper, araçtan inmeden telefonuyla oynadığını çok iyi hatırlıyordu. Galiba yakıt alıp lavaboya gittiğimiz sırada birileri aldı diye düşünmeye başladık. Son çare olarak kameralara bakmaya karar verdik. Tam o anda aracın ön kısmında göğsün üstünde telefonu gördüm. Beyefendi, telefonu tamamen sessize alıp oraya bırakmış ve unutmuş. O kısım da camın en önüne denk geldiği için görememişiz.

sile01sile02

Böylece hırsızlık heyecanımızı yatıştırıp yol devam ettik. Geldik çıktık Şile’ye. Özgür bize öncülük etti. Girdik Şile’ye. Lan bomboş bir yer. Denizin içerisinde birkaç güzel kayalık ve bir burçtan başka bir şey yoktu. Okumaya devam et

Bozüyük’teki Bien Kızı

Candice_Boucher_51Sabahları Bilecik’e gitmek, eğer otomobille gidiyorsak yaklaşık 1 saat, otobüsle gidiyorsa da 1 saat 15 dakika sürüyor. Bu, büyük şehirlerde yaşayanlar için kabul edilebilir, makul bir süre. Gel gelelim ki Bilecik Büyük şehir değil. Bilecik’in en büyük ilçesi Bozüyük, Bilecik’e göre daha gelişmiş ve geniş imkanlara sahip, ovada kurulu, tipik bir İç Anadolu şehridir. Ben Bozüyük’teyken, kendimi hep Eskişehir’de hissederim. Bilecik’in aksine, Bozüyük’ü severim de.

Her sabah, Eskişehir’den çıkarken gözlerimi kapatır, uyumaya çalışırım. Yolculuk boyunca birkaç defa uyanır, gözlerimi hafifçe aralar, sağa sola bakar, sonra tekrar uykuya geçerim. İşte bu uyanmalarımın bir tanesi genellikle Bozüyük ilçesine girişte olur. Çok seyahat ediyorsan bu yolu muhakkak kullanmışsındır. Eskişehir’den Bursa ya da İstanbul yönünde giderken Bozüyük ilçesinin içerisinden geçersin. Bu, yaklaşık 5 kilometrelik bir yoldur. En başta fabrikalar bölgesini geçtikten sonra, yolun sağ tarafında artık şehir içerisinde kalmış olan Sanayi Bölgesi’ni, sol tarafta ise eski Bozüyük’ten kopmuş, yeni Bozüyük yerleşim birimlerini görürsün. Biraz daha ilerde sağlı sollu dinlenme tesislerini ve Bilecik ilinin tek AVM’si olan Sarar Outlet’i görürsün. Köfteci Yusuf’un da yine sağlı ve sollu olarak tesisleri var aynı yol üzerinde.

Bu yol üzerinde sol tarafta iki dev reklam panosu asılı yıllardır. En azından üç yıldır varlar. Bir tanesi KİĞILI’nın zaman zaman değişen reklam panosu. Bir tanesi ise BİEN SERAMİK’in uzun süredir değişmeyen reklam panosu. Seramik yer karosu ve duvar fayansı ile asla ilişkilendiremeyeceğiniz güzellikte bir kadın gözlerinizin içine bakıyor, üzerinde ise BİEN yazıyor. Hani kadının güzelliğinden etkilenip dört beş palet fayans alan var mıdır bilmiyorum. Ama markanın adını aklımızda tutmamızı sağlıyor mu? Kesinlikle evet! Her sabah geçerken gözlerinin içine bakmak, sanki aradığım cesareti bulmamı sağlıyor. Bu bir tür totem gibi oldu. Senin de vardır ya hani. Çizgilere basmadan yürürsün ya da merdivene basmadan sol ayağını korkuluğa sürtersin. İşte onun gibi bir şey. Bazen çok imkansız olayları bu kadın üzerinden şartlarım. Tılsımı hala sürer o yüzden.

BİEN kızının oradayız, geliyorum” dedim geçen birine. O da benim gibi Bozüyük’ü bildiğinden, “Tamam o zaman, en fazla on beş dakikaya görüşürüz” dedi. İşte bu yazıyı yazma fikri tam da buradan çıktı: BİEN kızı.

bien1bien2

Adı Candice Boucher. Güney Afrikalı. Şaşırdın değil mi? Evet, Güney Afrikalı. Şimdi yaşını duyunca daha da şaşıracaksın. 32! Olamaz! Sadece reklam panosunu değil, şu aşağıdaki reklam filmini de çekmişler. Reklam filmini 2014’te Güney Afrika’da çekmişler. Çünkü reklam da bir bengal kaplanı oynuyor! Fayanslara çok dikkat etmedim ama gerisi çok güzel gerçekten. Üstteki fotoğrafa yüksek çözünürlüklü bakınca sürprizi göreceksin.

Eskişehir’den çıkıp İstanbul’a ya da Bursa’ya gideceksen, BİEN kızı Candice’i görünce bu yazıyı hatırla sevgili okur. Gözlerinin içine bak ve “Proofhead’in sana selamı var” de.

Yeni Yıla Çok Az Kaldı

Bu sabah erkenden uyandım. Sanki bir bahar havası vardı Eskişehir’de. Güneş parlıyordu ve hava soğuk değildi. Gözüm apartmanın önündeki peyzaja takıldı. Lan nasıl yeşillik, çimenlik falan. Sanki üç dört gün sonra çamurun altında berbat olmayacakmış gibi nasıl umutla yeşil yeşil duruyorlar. İşte bu ikiyüzlülüğü affetmedim. Ezebildiğim kadar çok çimeni ezip minibüs durağına gittim. Saat 1o.30 civarındaydı. Alper‘e gidiyordum tez çalışmam için. Önceki gün biraz konuşmuştuk. Saat 11 civarında Alper’e gittim. Yeni kalkmışlardı Caner‘le. Çabucak başladık çalışmaya. İyi ki buluşmuşuz. Çünkü tezle ilgili ciddi fikirler verdi, bir de listelemeyle ilgili bir yanlışımı gösterdi sağolsun.

Alper’den saat öğlen 1’i biraz geçe çıktım. Hemen yakınlarda olan Anadolu Üniversitesi’nin önündeki durağa geldim. Birkaç dakika beklemiştim ki Bozüyük dolmuşu geldi. Ona bindim. Yolda telefon rehberimin karmakarışık olduğunu farkettim. Koskoca rehber altüst olmuştu. Bozüyük’e inene kadar rehberle uğraştım. Şansıma Bilecik‘e giden araba da kalkmak üzereydi. Oturacak yer de vardı. Hemen bindim ve bu sefer arkama yaslanıp belki de bir yıldır ilk defa bu yolu hiçbir şeyle uğraşmadan, sabah ki güneş havaya tezat, kapalı bir gökyüzü altında izledim. Bilecik’e geldikten sonra da bol bol çilek yedim. Karnım çok acıkmıştı çünkü. Bu mevsimde çileği nerden buldun Mesut? Şurdan…

Geçen hafta 20 Aralık gecesi geçtiğimiz 500 yılın en karanlık gecesiymiş sevgili okur. Eğer bundan o gece haberim olsaydı inan o geceyle ilgili yine kayda değer şeyler yapardım. Ama olmadı. Bugün Hande Facebook’ta paylaşmasaydı görmezdim de.

İki gün sonra 2013 bitiyor malum. Her yerde bir yılbaşı çılgınlığı var. Ben de bu çılgınlığa katıldım kısmen. Gittim bir tane 16 GB micro sd hafıza kartı aldım. 3 tane de çift katmanlı DVD aldım. Bir tane de pofidik birşey aldım. Söz vermiştim çünkü. Canım sıkıldıkça oynarım diye. Yeni yılın My Resort için anlamı Yılımın Özeti yazıları oluyor malum. Koskoca bir yılı değerlendireceğim ve artık geleneksel hale gelmiş Yılımın Özeti yazısını yayınlayacağım. Bu yazıyı 1 Ocak sabahı yazacağım. Ayrıca salı günü iş hayatımın tam 1 yılı dolmuş olacak. Onunla ilgili de ayrıca bir yazı yazacağım.

Yeni yıla geçen yıl ve ondan önceki yıl olduğu gibi bu yıl da evde ailemle gireceğim. Annemin süper yemekleri, bol çerez, bol içecek, Scrabble muadili olarak aldığım kelime oyunu ve annemlere hazırladığım nice güzel sürprizle güzel bir yılbaşı olacak ümit ediyorum. 1 ocak günü de belki bizimkilerle buluşur bir toplu oturma yaparız.

Bütün yıl Togay‘ın yaptığı albümü ve Alper’in cover’ını saymazsak, hiçbir şey yapmadık neredeyse müzik adına. Ama yılın son ayında hepimizde bir heyecan coşku oluştu. Cumartesi yine stüdyo yaptık. İnanılmaz şeyler çaldık. Duysanız inanamazsınız (!) yani. Kestiğimiz pozları üst tarafta görüyorsunuz zaten. Stüdyodan sonra da Pilot Kafe & Bar‘a geçtik. Burada Galatasarayımızın maçının ikinci yarısına yetiştik. Biraz sohbet ettik, biraz da maçı izledik. Keyifli bir akşam oldu.

Bu yıl içerisinde yazdığım muhtemelen son yazı bu olacak sevgili okur. Ya da üşenmezsem, daha doğrusu zaman yaratabilirsem yarın akşam da bir yazı yazabilirim.

Bu arada, bundan bu yıl içinde bahsedeyim, Katatonia‘nın taa 2006’daki efsane albümü The Great Cold Distance‘dan 2007 yılında çıkan July isimli bir single var sevgili okur. Lan albümde de en sevdiğim şarkı July olmasına rağmen nasıl olmuşta ben bunun single’ını indirmemişim? Daha birkaç gün önce bu single’dan Unfurl isimli bir şarkı keşfettim. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ben bunca zaman nasıl olurda dinlemem bu şarkıyı?

Bir büyük keşif daha yaptım sevgili okur. Dün tam da bu saatlerde Ümit Besen‘in, büyük efsane, unutulmaz ses Ümit Besen’in belki de en iyi şarkılarından birini keşfettim: Yakında Geleceğim. Şarkının klibi de en şarkı kadar mükemmel. Hayır, şaka yapmıyorum. Çok ciddiyim. Cidden çok iyi lan 😀

Dayanamıyorum ve yazıya Ümit Abi’nin mahlasının da geçtiği, şarkının en efsane sözleriyle son veriyorum:

Silerek kara bahtını, ümitler bekler yarını,
Takarak aşk kanadını, yanına geleceğim…

Böyle Bir Doğum Günüm Oldu

Google böyle kutladı

Google böyle kutladı

Bugün tam 25 yaşındayım sevgili okur. Önceki gün, yani cuma günü doğum günümdü. Blogun en eğlenceli yazılarından birisi doğum günü yazıları olduğu için ve senede bir defa yazabildiğim için fazlasıyla şımarık bir yazı okuyabilirsiniz.

Seneler geçtikçe daha da sönükleşen ve galiba biraz da yalnızlaşan doğum günleri yaşıyorum sevgili okur. Çok da dert etmiyorum açıkçası:) Herhalde büyümek buna deniyor.

Image Hosted by ImageShack.us

Perşembe gecesinden itibaren anlatıyorum doğum günümün nasıl geçtiğini. Perşembe akşamı Bozüyük‘ten dönerken Şemre‘nin aldığı Transformers Optimus Prime Kre’o‘su ile başladı bu yıl ki doğum günü şenliklerim. İlk ve tek hediyemi de dolayısı ile Şemre almış oldu. Yıl boyu bekleyip, doğum günümde kendime hediye alma geleneğimi bu yıl da bozmadım ve kendime bir GORMITI oyuncağı aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Gece yarısı doğum günümü en önce Black Omen’dan Serkan Abi kutladı Facebook‘tan. Sonra sağolsunlar bütün eş dost kutlama mesajlarını göndermeye başladılar.

Image Hosted by ImageShack.us

Ertesi sabah diğer günlere göre biraz daha erken sayılabilecek bir saatte işe gittim. Yapılacak çok işim vardı. Ancak kimse gelmeden ufak çaplı bir Sabhankra ziyafeti çektim kendime 🙂 Daha sonra saat 8’de gelip, doğum günümü iş yerinden ilk kutlayan Sinem oldu. Sonra gün içerisindeki koşturmacadan ne doğum günümü anlayabildim, ne de aklıma geldi zaten. Hafta içerisinde Note II için sipariş ettiğim aksesuarların ikisi de geldi. Kendime aldığım bu çok iyi iki hediye keyfimi iyice yerine getirdi. Bunlarla ilgili bir yazı yazacağım.

Akşam saat 16.00’da gelen bir şikayet üzerine apar topar göreve çıktık Bozüyük’e. Burada işimiz saat 18.30 civarında bitti ve nihayet Eskişehir’e dönebilmek için Bozüyük’ten otobüse bindim. Saat 19.00’u biraz geçmişti Batıkent‘te indiğimde. Gün içerisinde telefonla arayıp doğum günümü kutlayan pek çok arkadaşım oldu bu arada. Eve gittiğimde de bir süre bu telefon trafiği devam etti.

Akşam evdeydim. Aslında Mustafa The Russian ile birlikte Sivrihisar‘a gidecektim Ahmet‘in yanına. İzmir’den de Burak gelecekti. Ama planda ufak değişiklikler olunca günün geri kalanını evde kitap okuyarak geçirdim. Saat 23.30 gibi Togay aradı. Epey dertliymişiz herhalde ki uzun bir konuşma yaptık. Gece, saat 23.59’da, çok uzaklardan, Alis’in Harikalar Diyarı‘ndan bir çağrı geldi. Herhalde bu da son doğum günü kutlamam oldu.

Şimdi bu kısmı her sene yazdığım için bu sene de üşenmeden yazacağım. Burayı okumayabilirsiniz. Ancak ufak bir sevgi gösterisi olması bakımından şöyle bir teşekkür listesi yaptım: Telefonla arayan dostlar (Alper, Mustafa, Volkan, Sercan, Koray, Togay, Yağızhan, Ender, Betülcük, Oğuzhan, Murat, Seval, Ramazan), Sabhankra vurgusu yapanlar (Gürkan ve Plamen), mesaj atan dostlar (Ergin, Savaşalp, Levent, Ufuk, Nil, Murat Chaos, Mehmet Şahin, Betül, Erkin, Gökhan Abi, Tolga, Serkan, Esra, Türker, Hicran, Dilek, Ulaş, Veysel Abi, Orbay, Büşra, Serkan Abi), iş yerinde kutlayan dostlar (Sinem, Adnan Bey, Nurcan, Canan Hanım, Elif, Yeşim Hanım, Özgür, Ramazan), Facebook’tan tebrik bırakan dostlar (Ahmet Mert, Oğuzhan, Bilge, Karolina, Cem, Sibel, İlker, Alper Canyas, Nurdan, Turgut, Müjgan, Handan Hoca, Burcu, Esen, Hande, Emrah, Levent, Murat Kahvecioğlu, Tacettin, Naciye, Erman, Caner, Karahan, Sedat, Seda, Özlem Hoca, Pelin, Aslan, Hatice, Emre, Alper, Arzu Hoca, Pelen, Gülay, Orcan, Tuna, Atila, Seda, Akçay, Fulya, Serkan, Rabike, Emre Kızıl, Kübra, Şahin, Kenan, Kübra Vardar, Gamze, Mert, Rızvan Teyze, Buğra). Hepinize teşekkür ederim. (EKLEME: Büyük bir eşşeklik sonucu unutmuşum yazmayı, kusura bakmayın Beril Hanım 🙂 )

Bence doğum gününde şöyle bir liste elde etmek en güzel hediye olmalı 🙂 Evet, senede bir defa yazdığım bu yazıların bir diğer özelliği de daha önceki senelerde doğum günümde neler yaptığımı hatırlatması bakımından önceki yıllara ait doğum günü yazılarını da paylaşmam oluyor. Merak edenler 2009’dan beri doğum günümde neler yaptığıma bakabilirler.

2012 yılı yazısı
2011 yılı yazısı
2010 yılı yazısı
2009 yılı yazısı
2008 yılı yazısı (yayın tarihine bakmayın. Diğer blogdan aktardığım için öyle görünüyor)

Doğum günüm adına bir de şarkı paylaşayım. Son bir haftadır aralıksız Wintersun dinliyorum. Galiba giderek bağımlılık halini alıyor.

2011’de Özgün’le ufak bir çalışma yapmıştık. Sırf o çalışmanın anısına bugün ben bu videoyu Özgün ve Mert’e hediye ediyorum.

Yeniden Bir Antalya Sabahına Uyanmak

Image Hosted by ImageShack.us

Ömer Abi’ye not: İnan hiç uğraşmadım, kızma.

Son hazırlıklarımı da tamamlayıp çıktım. Kapımı kilitledim. İki adım atmıştım ki geri döndüm. Olanca öfkemle kilidi geri açtım ve içeri girdim ayakkabılarımı çıkarma zahmetine bile girmeden. Yatağın üzerindeki telefonumu şarjda unutmuştu zira. Telefonu ve şarj aletini aldıktan sonra artık kesin olarak yolculuğa hazırdım.

Hafif valizler hazırlamayı çok severim. Bu seferki de öyle oldu. Hafifti, tekerleklerinin üzerinde götürmeye değmeyecek kadar hafifti. Ancak gecenin o sessiz karanlığında çıkardığı sesi seviyordum. En azından bu şekilde yalnız olmadığımı biliyordum. Merdivenlerden indim, son bir kere pencerene el salladım ve dış kapıdan çıktım. Bu ağır dış kapı karanlık bahçe ile gerçek dünya arasındaki tek sınırdı. Bahçe ne kadar karanlık olsa da içerisinde kaldığım sürece güvendeyim demekti. İşte bu güveni geride bırakıp yola çıkıyordum.

Çıkacağım her yolculuğa son yolculuğum olacak gibi çıkıyorum. Bu açıkça karamsar bir tutum, farkındayım. Ancak belki de bir şeyler için sürekli tetikte kalmamı sağlıyor. Bir tür istemsiz savunma tepkisi de olabilir. Her neyse, son iki aydır pek çok defa yaptığım üzere, bu defa da Antalya‘ya doğru yola çıkacaktım.

Bilecik Otogarı‘nı bilenler bilir, ruhsuz sevimsiz bir yerdir. Kamil Koç‘un ofisi en sonda, küçük ve diğerlerine göre sessiz sakin bir ofistir. O gece şansıma Antalya’ya Bilecik’ten 22.30 arabasıyla giden tek “şanslı” bendim. Ofise girer girmez adam biletimi uzattı. Saat henüz 22.10 civarında olmasına rağmen tamamen iç güdüsel olarak “ne kadar gecikecek” diye sordum. Adam da onu bir zahmetten kurtarmışım gibi yüzüme baktı ve “İstanbul’dan bir saat geç çıktı” dedi. Ardından uzun sessiz bir bekleyiş başladı.

İnternetten televizyonunun arada sırada kesilerek yayımladığı Kurtlar Vadisi efektleriyle beraber tek kelime etmeden o küçük ofiste 40 dakika bekledim. Korktuğum gibi olmadı. Otobüs normal saatine göre sadece 15 dakika geç geldi. Zaten bir tek ben binecek olduğum için neredeyse üç dakika içerisinde de yeniden hareket etti.

Geçen sefer Sinem‘le giderken yaşadığım şeyin aynısı başıma geldi. Önümdeki koltuk neredeyse ağzımın içine kadar yatırılmıştı. Tüm cesaretimi toplayıp öndeki insan azmanına koltuğu biraz dikeltebilir misin diye sordum. Azman homurdandı, ancak bu kadar dikeliyor, dedi. Olsun en azından şimdi ağzımın içine girmiyordu. Otobüs koltuklarına eğilip dikilebilme özelliği koyanlara lanet ettim Bozüyük‘e gelene kadar.

Molaya girdiğimizde yerimden kalkmadım. Sadece otobüse bindiğimden beri sol tarafıma hiç bakmadığımı farkettim. Koridorun sol tarafındaki koltukta bir kız epey derin bir uykuda gibiydi. Kızı bir süre seyrettim. Sonra otobüs hali hazırda durduğu ve hiçbir gürültü olmadığı için uykuya daldım.

Yol esnasında bir iki defa gözlerimi aralayıp neler olup bittiğine baktım. Kız halen aynı şekilde uyuyordu. Önümdeki azman uyuyordu. Ben de uyumaya devam ettim. Aklıma Puslu Kıtalar Atlası‘ndaki o uyuyan bekçi geldi. Rüyayla gerçek arasındaki o incecik çizgide yürüdüm birazcık salak salak gülerek. Sonra yine uykuya daldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Sabah uyandığımda otobüs Antalya Otogarı’ndan çıkıp Serik‘e doğru yola koyulmuştu. Sağ elimdeki parmakların uyuştuğunu farkettim. Sol taraftaki kıza baktım. Kız uyanmıştı ama halen uyukluyordu. Otobüste de pek kimse kalmamıştı. Muavin gelip üçüncü defa nerede ineceğimi sordu. Söyledim.

Image Hosted by ImageShack.us

Saat sabah 7’yi biraz geçe Serik Otogarı’na biraz da sersemlemiş olarak indim. İki üç dakika kadar orada bulunan üç sıra banktan ortadakine oturup kendime gelmeye çalıştım. Kendime geldikten sonra otele geçtim. Otel, Limak Atlantis Otel. Daha önce gelmemiştim. Daha önce gelenlerin tavsiyelerini hatırlamaya çalışacağım.

Image Hosted by ImageShack.us

Otelde epey bir kalabalık vardı. Saat 9’da kayıt masası açılana kadar gittim kahvaltı yaptım. Sonra kayıt masasına kayıt işleri için geçtim. Bu otelde üç farklı bina var: Ana bina (1 numara), 2 numara ve 3 numaraları binalar. Ana binanın avantajı yemek salonuna yakın olması, 2 numaranın avantajı kapalı havuza yakın olması ve 3. numaranın avantajı ise toplantı salonuna yakın olması. Buna göre sizin için ne önemliyse kalacağınız binayı seçebilirsiniz. Yalnız belirtmekte fayda var, özellikle toplu organizasyonlar da istediğiniz yerde kalma şansınız pek yok. Ben sabahın köründe gelip resepsiyondaki görevliyle konuştuğum ve sağolsun bana söz verdiği için seçme şansım oldu.

Kayıt işlemlerini halledip odaya çıktım. Biraz uzanıp uyudum. Sonra öğle yemeğini tam vaktinde yedim. Yemekten sonra hemen sahile koştum. Malum geçen sefer sahilde gezerken asamı bulmuştum. Bu sefer sahilde diğer seferlerin aksine bir dolu insan vardı. Epey bir taş sektirdikten ve kumlara “Alaattin” yazdıktan sonra odaya döndüm.

Image Hosted by ImageShack.us

Odamdan dışarısı bu şekilde gözüküyor

Supernatural‘ın son bölümünü ve Django Unchained‘ı izledim. Bu filmle ilgili olarak yakın zamanda bir yazı yazacağım. Antalya’da kaldığım bu zamanla ilgili bir sonraki yazıyı geçen sefer yaptığım gibi yine geri döndüğümde yazacağım. Bu arada burada bulunma sebebim Su ve Atıksudan Numune Alma Eğitimi ve Toprak, Arıtma Çamuru ve Katı Atıktan Numune Alma Eğitimi‘dir. Merak eden varsa diye söyledim. İş yerinden Yasin eşlik edecek bana burada.

Yakın zamanda görüşmek üzere sevgili okur.

Mesut Proofhead

Tıbbi Atık Mevzuatı Eğiticileri Eğitimindeyim

Tıkla büyüsün, kocaman olsun

Bu hafta da yine 3 gün süre ile Antalya’da olacağım sevgili okur. Tıbbi Atık Mevzuatı Kapsamında Eğiticilerin Eğitimi isimli bir görev dâhilinde buraya geldim. Geçen seferden farklı olarak bu sefer Sinem bana eşlik etti.

Pazartesi gecesi saat 23.00’te Bilecik’ten Kamil Koç otobüsüne bindik birlikte. Normalde bu otobüsün 22.30’da gelmesi gerekiyordu ancak yarım saat gecikmişti. O yüzden otogara girdikten sonra aşağı yukarı 5 dakika içerisinde yolcusunu alıp hemen yoluna devam etti. Oturduğumuz koltukta ufak bir sıkıntı yaşadım başta. İnanılmaz rahatsız bir koltuktu. Öndeki koltuk neredeyse sonuna kadar yatırılmıştı, bir türlü dik pozisyona getiremedim. Kendi koltuğumu da yatıramadım.

Otobüsle yarım saat yol gitmiştik ki Bozüyük’teki Kamil Koç dinlenme tesislerinde yarım saatlik bir molaya girdik. Bu molada koltuk sorununu çözdüm. Ancak yarım saat çok uzun geldi. Sinem’le birlikte biraz oyalandık. Sonra yine yola devam etti otobüs.

Bu sefer de yaklaşık bir saat geçmemişti ki Kütahya’da mola verdi otobüs saat 00.40’da. Ancak muavin “molamız 00.30’da bitecektir” deyip araçtan indi. Muhtemelen saate bakmadan söylemişti bunu. Neyse, burada da 20 dakika oyalandık ve yine yola devam ettik. Yol boyunca kulaklıklardan gelen sesler, ekranların ışıkları vs. sebebiyle bir türlü uyuyamadım. Tam uykuya daldım ki otobüsümüz sanki az mola vermiş gibi bu sefer de Afyon’da bir tesiste yarım saat mola verdik. Bulduğu her delikte mola veren Kamil Koç, artık bıktırmış oldu bizi.

Image Hosted by ImageShack.usMoladan sonra galiba biraz uyuyabildim. Sabah saat 7’de Antalya Otogarı’na indik. Hiç vakit kaybetmeden ilçeler terminalinden Kemer’e giden minibüse bindik. Yaklaşık bir saat on beş dakika sonra Kemer’de bir yerde indik. Buradan da bizi nihayet otele, Limak Limra Otel, götürecek dolmuşa bindik. Nihayet saat 9’da otele giriş yaptık. Oda arkadaşım Bitlis’ten gelecek olan Ali abi idi. Henüz gelmemişti ama. Sinem’i odasına bırakıp kendi odama geçtim. Hemen eşyamızı bırakıp kahvaltıya geçtik. Ortalama bir kahvaltıdan sonra yine odalarımıza çekildik. Ben bir duş aldıktan sonra uyumuşum. Taa ki Sinem arayıp Image Hosted by ImageShack.usbeni uyandırana kadar. Saat 12’de öğle yemeğine geçtik. Yemekten sonra da sahile indik. Elbette ki yaz kadar değildi ama denize giren bir sürü Alman turist vardı yine. Sahilde biraz yürüdükten sonra lobiye geçtik. Lobide akşama kadar oyalandık. İnternete falan girdik. Giremedik hatta sıkıntı vardı internette. Sonra bu sefer fotoğraf makinesini alıp yine sahile indik. Güneş batarken sahilde herhalde 1 saatten fazla oturmuşuzdur.

Akşam yemeğinde bu sefer yanımızda oda arkadaşım Ali abi de vardı. Akşam yemeğinden sonra Gizem aradı Bilecik’ten, çok mutlu etti bizi. Sonra yine sahile indik. Biraz yürüdükten sonra nihayet odalarımıza çekildik. Şu anda odamda yalnızım. Ali abi yok. Az önce Oğuz, Cemil Bey ve annem aradı. Şu anda ise arayan yok yine. Erkenden yatmayı düşünüyorum. Dün yaptığım yolculuğun yorgunluğunu atamadım zira halen.

Bir Antalya klasiği

Bu eğitimle ilgili günlük yazmayacağım. Muhtemelen bir sonraki yazımı eve döndüğümde yazacağım. O yüzden bunu devamlı seriler kategorisinde yayımlamıyorum.

Bilecik’te Bir Proofhead

Geçen hafta başladım işe sevgili okur. Şimdilik bir sıkıntı yok. Müdürlük, Bilecik Otogarı‘nın hemen yanında. Şehir merkezinin de tam göbeğinde yani. Kaldığım yer ise Müdürlük Binası’nın bitişiğindeki misafirhane.

Odam tek kişilik ve lojmanlara bakıyor. Gayet rahat, tuvaleti banyosu var. Mini buzdolabım var bir tane. Televizyonum da var. Bugün gittim, elektrikli ocak ve su ısıtıcı da aldım. Bugün gittim diyorum, nereye gittim? Eskişehir’de Özdilek‘e gittik Alper‘le. Evet, haftasonları Eskişehir’e geliyorum.

Bizim evin önünden müdürlüğün önü 75 kilometre. Doğrudan ya da Bozüyük aktarmalı farketmeksizin 1 saat sürüyor gitmesi. Araba bulmak da sıkıntı çekmiyorum çünkü dediğim gibi otogarın yanındayım.

Bilecik, Bursa ile Eskişehir’in arasına sıkışmış, küçücük bir şehir. Şehir merkezinin nüfusu 50 bin. Bozüyük ilçesinin nüfusu ise 70 bine yakın, bu sebepten Bozüyük Bilecik’ten daha gelişmiş bir ilçe. Biz görev yeri olarak Bilecik il sınırları içerisindeyiz, işimizin önemli bir kısmı da Bozüyük’te geçiyor. Zira burada fazla sayıda sanayi tesisi var.

Benimle beraber atanan iki mühendis daha var. Bunlardan ilki çevre mühendisi olan ve aynı şubede çalıştığım Sinem. Diğeri ise  elektrik ve elektronik mühendisi olan Emre. Emre ile aynı misafirhanede kalıyoruz. Onun odası alt kattaymış. Geçen gece bir dışarı çıktık, nerede ne var bir görelim diye. Emre benden üç beş gün önce başladığı için birazcık daha deneyimli. Bildiği yerleri gösterdi.

Bileck’te herşeyden bir tane var. Bir tane tüpçü, bir tane Arçelik bayii. Elbette bu benim gördüğüm kısmı henüz Bilecik’in. Daha keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca (!) köşesi var.

İlk defa evden ayrı takıldığım için aslında biraz garip hissediyorum. Ama zamanla buna da alışacağıma şüphe yok sevgili okur. Bilecik’ten hepinize sevgilerimle. Proofhead.

Özdilek

Gece Yarısı Pikniği

Cumartesi günü saat 15.00 sularında Levent‘te oturup soru moru çözerken Sercan aradı sevgili okur. Alper ve Volkan‘la gaza gelip Bozüyük‘teki Türbin Mesire Yeri‘ne pikniğe gitmeye karar vermişler. Piknik denilince ayıptır söylemesi hemen akla gelen isimlerden olduğumdan ve dördümüz epeydir birlikte takılamadığımızdan önce biraz çekinsem de bu teklifi kabul ettim.

Yanlarına gittiğimde Özbesin Market‘ten yaklaşık 100 liralık alışverişi yapmışlardı bile 🙂 Büyük boy yoğurdu küçük boyla değiştirmek dışında alışverişe bir katkım olmadı. Oradan hemen bizim eve geçip benim battal boy piknik setimi aldık. Daha sonra Bozüyük’e doğru yol almaya başladık. Saat 19.00’a geliyordu. Güneşin batışına doğru gidiyorduk. Gidiş yolculuğu gayet eğlenceli geçti sevgili okur. Gideceğimiz yer şimdiye kadar gittiğim en güzel piknik alanlarından birisiydi. Buz gibi bir su akıyordu. Suyun derinliği dizlere kadardı. Ortam çok güzeldi. Havası falan çok temizdi. Öyle bir yerdi işte.

Türbine geldiğimizde etrafta çok fazla insan yoktu. Hemen eşyalarımızı yerleştirip mangalı kurduk. Saat 19.40 civarı mangalı yakmaya başladık. Hayatımın en zor mangallarından birisi oldu. Ama en nihayetinde tutuşturdum sevgili okur, kaçamadı bende. Mangal kıvama gelince hemen tavukları attım. Mangal büyük olduğundan tüm etleri tek seferde pişirebildik. Bu esnada hava iyice kararmış ve artık fenerlerle idare eder duruma gelmiştik.

 
Fotoğraflara tıklayınca kocaman oluyorlar.

Bizim Volkan’ın ve Alper’in acayip bir köpek korkusu olduğunu öğrendim bu piknikte. Volkan iki üç defa köpek hırlayınca üzerime çıktı. İnsan valla birlikte kaldıkça tanıyor lan eşini dostunu 🙂 Sercan’la benim “evcil olum bunlar ısırmaz” teorimize güvendik gece boyunca ne yalan söyleyeyim.

Yemekten sonra sırasıyla nargile, çekirdek, çay, ikinci bir yemek faslı yaptık. Gece yarısını yavaş yavaş geçmeye başladı saat. Süper keyifli bir muhabbet başladı. Volkan’ın Blackberry’deki şişe çevirme uygulamasıyla şişe çevirmece oynadık. Sonra saat 03.40 civarı tuvalet ihtiyacı baş gösterdi. Hemen yakındaki bir mescitdin tuvaletine gitmek üzere toplarlandık. Oturduğumuz yerin ışığını açık bırakırsak etraftaki köpeklerin gelmeyeceği teorisini attı Volkan ortaya. O an için acayip mantıklı geldi. Neyse toparlandık. Önemli eşyaları alıp arabaya bıraktık. Yiyecekleri de masanın üzerinde bıraktık. Hemen tuvalete gidip geldik. Lan geldik ki ne görelim! İtlerden biri içinde konserveler olan poşeti alıp kaçmaya çalışıyor. Çet, çöt falan bağırdık. Geri aldık konservelerimizi. Ama o anda 6 adet ekmeğin sırra kadem bastığını gördük! Ekmekler gitmişti!

Ekmekleri aramaya karar verdik. Tüm eşyları toplayıp yükledik arabaya. Sonra elimizde fenerler düştük koskoca piknik alanının içine. Her yeri aradık. Ne ekmek bulabildik ne de poşetini. Dolayısı ile ekmeklerimizi köpeklerin çaldığına kanaat getirdik. Ancak daha sonra Sercan’la tartışıp o gece ekmeklerimizi cinlerin aldığına karar verdik. Siz de şimdi düşünün. En mantıklısı bu değil mi? Evet.

Saat 05.00’de dönüş yolculuğuna başladık. Ancak tıpkı filmlerde olduğu gibi arabanın dört bir yanını sis sardı. Önümüzü göremez olduk. Yavaş yavaş gitmeye başladık. Alper de aksiyon olsun diye arabanın ışıklarını kapatınca ufaktan tırsmaya başladık. Sonra ben yıllar önce başıma gelen ürpertici bir olaydan bahsettim. Daha bir gerildik. Bu sisli havada yavaş yavaş giderken önümüze bastonlu birinin çıkmaması için dua ettik. Sonra mezarlığın önünden geçtik falan.

Nihayet çevre yoluna varıp ölümcül bir sisin içinde Eskişehir’e geldik sevgili okur. Müthiş yorucu ama çok keyifli bir geziydi ne yalan söyleyeyim 🙂 İnşallah denk gelir de seninle de gideriz sevgili okur her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsan…