Tag Archives: Bülent Abi

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Antalya Dönüşü – İşler Güçler

Şu yazımda ilk günlerini anlattığım Antalya seyahatim, nihayet geçtiğimiz cuma günü bitti ve aylar sonra ilk defa İlkan Abi‘yle buluşup Eskişehir’e döndük.

antdonus04

Sınavın dehşet anı

Eğitim nasıldı? Teknik ve hizmet içi bir program olması dolayısıyla fazlaca detay vermek istemiyorum ama sonunda sınav yapılan bir eğitimdi. O sebeple, huyum kurusun, tüm derslere sonuna kadar girip notlarımı aldım. Başta biraz umursamasak da sınavın ne kadar ciddi bir sınav olacağını cuma günü görecektik. Kimse o anda farkında değildi zira. Sınav günü Emre‘nin ve aslında hepimizin yaşadığı korku anı görülmeye değerdi.

Otelde müthiş bir “puan lobisi” faaliyeti dikkatimi çekti. Bu zamana kadar hiç bir eğitimde görmemiştim böyle bir şey. Akşam lobide takılırken ya da restoranda yemek yerken

antdonus01

Hayatın iki yolu: Acı ve Tatlı

ellerinde tabletlerle otel görevlileri gelip halinizi hatırınızı soruyorlar. Bir şeye ihtiyacınız var mı diye üsteliyorlar. Muhabbet ilerledikçe sizden hemen o anda ellerindeki tabletten otelpuan.com veya tripadvisor sitelerine üye olup otele tam puan vermenizi istiyorlar. Bu da gitmeden önce otelin puanlarında neden ardı ardına 10 puanlar olduğunu açıklıyordu. Bu işi çok ciddiye alıyorlar anladığım kadarıyla. Ölü sezonda zaten bir beklenti içinde olmadım. Ancak bu şekilde olunca da düşük puan riskini tamponlayabiliyorlar demek ki. Emrin Bey, tuttu güzel bir eleştiri yazdı ve düşük puan verdi. İnanmazsın, birkaç saat içinde aradılar. Özür dilediler. İnanılmaz bir takip sistemi var.

Sağanak yağmur biz gittiğimiz sabahtan, otelden başımızı çıkartana kadar aralıksız devam etti. Dolayısıyla ilk gün haricinde bir kere bile sahile gidemedim. Perşembe günü, otelin yakınındaki bir atıksu arıtma tesisine saha çalışması için gittik. Ancak iki ekip halinde gittiğimiz çalışmayı sağanak yağmur altında pek de doğru dürüst tamamlayamadık. Olsun.

antdonus02

Saha çalışması

Günlerimiz Murat Abi ve Emrin Bey’le birlikte muhabbet ederek geçti. Arada sağ olsun İhsan Bey de bize eşlik etti. Bir de uzun süre sonra gördüğüm Koray ve Orhan kardeşlerim vardı. Bir türlü Çukurova Üniversitesi mezunu bir çevre mühendisiyle karşılaşmayan Emrin Bey, aynı zamanda hemşehrisi de olan Orhan’la çok iyi anlaştı. Epey muhabbet ettiler. Orhan’la aynı dönemde atandık biz. Denizli’de çalışıyordu. Sonradan Adana’ya geçti.

antdonus03

Adanalılar ve ben

Cuma günü sınav için salona gittiğimizde ufak çaplı bir şok yaşadık. Kapılara isim ve oturma sırası listeleri asılmıştı. Listeden numaramızı bulup yerimize oturduk ve C grubu soru kitapçığım geldi önüme. Tam dört farklı grup kitapçık vardı! Kırk soruyu çözdük yarı şaşkın çıktık sınavdan. Eşyalarımızı gece topladığımız için, İlkan Abi’yle önceki gün anlaştığımız üzere beklemeye başladık. Bu sırada hava nasıl güzel anlatamam. Günlerdir yağan yağmurdan eser yoktu. Güneş pırıl pırıldı. Öylece kös kös baktık. Sonra İlkan Abi gelince valizlerimizi yükledik Emrin Bey’le ve yola koyulduk.

antdonus05

Ayrıldığımız sabah Antalya

Bu noktada ayrı bir parantez açmak hatta apayrı bir yazı yazmak gerekiyor. İlkan Abi, şu dünyadaki en naif, en kaliteli insanlardan birisi, birlikte çalıştığım en güzel iş ortaklarından birisiydi sağ olsun. Onunla yolculuk yapmak da güzeldir ama eğer onun huyunu biliyorsanız… Zira İlkan Abim müthiş dikkatli bir sürücüdür, asla riske girmez ve mola verir. Ama güzel mola verir 🙂 Epey mola verir. Yolda önce Isparta’da mola verdik. Burada Bilecik’ten eski bir dostumuz Abdurrahman Abi‘yle buluştuk. Sonra yola devam ettik, Afyon’da mola verdik. Böyle mola vere vere geldik akşam 20.00 civarında Eskişehir’e. Emrin Bey’i uğurladık önce. Sonra, uzun süredir abi kardeş görüşmemenin eksikliğiyle bir saat kadar da Eskişehir’de takıldık. Birkaç ufak detayı halledip yeniden yola çıktı ve Ankara’ya geçti sağ olsun. Böylece bu yılın son Antalya macerası da sona ermiş oldu.

antdonus06

Isparta (Davraz Dağı)

antdonus07

Afyon

antdonus08

Gerçek bir kraldır

O yorgunlukla eve girip hiç dinlenmeden geri çıktım. Neden? Çünkü Bülent Abi‘nin doğum günü vardı. Kral o gün yeni yaşını kutlayacaktı. Gecikmiş olarak gittik mekana. antdonus09Neyse ki bizi beklemişler. Bülent Abim bekler beni. Sever. Bu arada Bülent Abi’den bahsetmişken, geçtiğimiz haftalarda babası Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR‘in yazdığı tam 584 sayfalık bir otobiyografi, “Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış Bir Ömür” isimli kitap yayımlandı. Bu kitap, babasının hayatını anlatıyor olsa da Bülent Abi’yle ilgili güzel detaylar da barındırması bakımından ilgili çekti. Sağ olsun, Süleyman ÖZDEMİR hocamız bizim için bir tane imzalayıp göndermiş. Teşekkür ederim. Aynı gece Mustafa‘nın yeni aldığı Samsung Galaxy Note 8 epey olay oldu. Tıpkı Alper‘in aldığı günkü kadar sevindim anlatamam. Umarım bir gün ben de alırım.

notlar.JPGBu arada önceki hafta girdiğimiz Açık Öğretim Fakültesi sınavlarının sonuçları açıklanmış. Bir ders hariç sonuçlar gayet iyi sevgili okur. Final sınavını bekliyorum ancak başımda bundan çok daha büyük bir dert var. 2019’un Ocak ayının ilk günlerinde, devam ettiğim doktora programının yeterlilik sınavları olacak iki gün süreyle. Tarih yaklaştıkça karın ağrılarım artıyor. Planlı bir şekilde hazırlanmak gerektiğinden neye ne şekilde ihtiyacım olduğunu belirliyor ve o şekilde çalışıyorum. İşler umarım tersine dönmez.

Bu haftadan itibaren o tarafa yoğunlaşacağım. Yıl sonuna kadar umarım doğru dürüst hazırlanıp yeni yılda da bu işi bitiririm. Her şey gönlünce olsun. Çok öptüm. Unutmadan, şu da İlkan Abi’ye söz verdiğim video:

Proofhead Balkanlar’da 4 – Karadağ, Arnavutluk, Kosova

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)
(
3- Novi Sad, Saraybosna, Mostar)

Bosna Hersek ile Karadağ arasındaki Hum Sınır Köprüsü denilen bu köprüye aracı yaklaştırdık. Yavaş yavaş geçmeye başladık. O an ki psikolojiyle sanki bütün köprü gıcırdıyor gibi hissettik. Köprüyü geçince birden her şey değişti. Yerdeki asfalt kaymak gibi, şeritlere ayrılmış, levhaları olan bir hale dönüştü. Karadağ’daydık.

Yol muhteşemdi. Ancak epey yükseklerde, dağların koynundan kıvrıla kıvrıla, virajlara gire çıka, bazı noktalarda kazma kürekle açılıp tahkimatı bile yapılmamış tünellerden geçe geçe yola devam ettik. Hayatımda gördüğüm gövde yapısı en yüksek barajı gördüm burada. Piva Gölü’nün kıyısından, olağanüstü bir manzara eşliğinde Karadağ’ın iç kısımlarına doğru devam ettik.

Nihayet saat 22.00’de, Yugoslavya dönemindeki adı Titograd olan Podgorica şehrine ulaştık. Buraya gelmeye aynı günün sabahında karar verdiğimiz için kalacağımız yeri de gün içerisinde ayarlamıştık. Çok bir beklentimiz yoktu. Ancak gittiğimiz zaman şimdiye kadar kaldığımız en kötü otelle karşı karşıya kaldık. Odanın ışığını açınca duvardan inen kertenkeleyi görmesem belki hayat çok daha güzel olurdu.

Otelde fazla durmadık. Dışarı çıktık. Küçücük ve bomboş olan şehri dolaşmaya başladık. Küçük müçük ama felaket pahalı bir yer. Dilim pizza 2 Euro, Milka tablet çikolata 1.5 Euro. Zorlama bir Avrupa havası var. İnsanlar çok rahatlar. Gecenin geç saatlerinde dahi sokaklarda rahatlıkla dolaşıyorlar. Dolaşıp bir de gazete aldıktan sonra otele geri döndük. Saat 01.30’da uyuduk. Sabah 9’da herkes aracın yanında gitmeye hazırdı. Şehri bir de gündüz gözüyle görelim istedik. Şehrin içinden geçen Moraca Nehri üzerine inşa edilmiş Milenyum Köprüsü’nü geçtik. Burada da kahvaltı olarak börek yedik. Ama hiçbir yerde Mostar’daki tadı bulamadım. Saat 11.00’de tekrar yola çıktık. Çok sürmedi saat 11.30’da Karadağ sınırından geçip Arnavutluk sınırına geldik. Burada Bülent Abi’nin gümrük memuru olan ablayla olan sohbeti bizi gülmekten kırdı geçirdi. Saat 12.00’de burayı da geçtik. Bir saat sonra İşkodra şehrindeydik. Yollar yapılmıştı ancak trafik keşmekeşti. Bir yerde Filiz Hoca, Bülent Abi’den bir sokağa özellikle girmesini istedi. Ben de merak edip sordum: Hocam o sokakta ne var? Filiz Hoca döndü: B.k var yavrucum, dedi. Girmeden yola devam ettik. Meğerse o sokak şehrin tarımsal gübre depolama alanıymış. Filiz Hoca böyle şakaları hep yapar.

Şimdi planımız Kosova’da ikinci büyük şehir olan Prizren’e gitmekti. Ancak arada yol olmadığı için şu aşağıda gördüğünüz dönüşü yapmak zorundasınız. Ve kadere bakın ki o en alttaki viraja kadar, trafik çok berbattı. Ancak oradan dönüp Kosova’ya yönelince yol da güzelleşti. Duble yollar başladı. Saat 15.40’da Kosova sınırına geldik.

balk100

Bundan bir hafta önce çıkış yaptığımız ülkeye geri dönmüştük. Sınırı geçtikten kısa süre sonra saat 16.00’da Prizren’deydik işte. Çok güzel bir şehir. Ciddi anlamda kendimizi evde hissettik burada. Çok acıkmıştık ve yolculuğumuzun son kallavi yemeğini yiyecektik. Burada Besimi Beska Restoran’a gittik. Türkçe karşılandık. Herkes Türkçe

balk89

Pleskavicya

konuşuyordu. Garson bizi bir Türk garsonundan farksız olarak karşıladı ve bizimle ilgilendi. Önden geleneksel bir tür peynir ve sıcak ekmek ikram ettiler. Bilenler bilir, peynire bayılırım. Bu da cidden olağanüstü aromalı bir peynirdi. Yıllar önce anneannem Kars’tan gönderirdi bize. O peyniri hatırlattı bana. Burada garsonun da tavsiyesiyle her şeyden azar azar yaptırmaya karar verdik. Bülent Abi ben söyleyeceğim dedi ve kendi miksini söylemek için dizginleri aldı: İki parça özel sucuk (bizdeki sucukla lezzet olarak alakası yok çok farklı), çok büyük bir köfte olan pleskavicya, ikişer parça da diğer et ürünlerinden. Bir de meşhur bir peynirli salataları var. Ondan aldık. Dediğim gibi tüm bu siparişi Türkçe verebilirsiniz. Çünkü adamlar baya baya Türkçe konuşuyor. Evdesiniz. Hesap, her şey dahil, 28 Euro geldi iki kişi için. Şimdi bu noktada insan kahroluyor. Bunların para birimi zaten Euro olduğu için fiyatlar hep aynı. Buraya şubatta gelseydik örneğin Euro 4,66 liradan, bizim toplam hesap 130 lira olacaktı. Ve cidden yediğimize göre çok çok uygun bir hesap olacaktı. Ancak güncel kurdan düşününce Türkiye’de böyle bir yemeğe verilecek parayla kafa kafaya geliyor. Neyse ki bul yolculuk için Mart ayında Euro alıp bir kenara ayırmıştım. Çok zararım olmadı. Ama bu artan kur farkını düşündükçe insan üzülüyor.

balk90

balk87

Prizren

balk88

balk92

Her neyse, yemekten sonra çok yakında bir noktada şehir turu için kişi başı 1.5 Euro alan bir tren görünümlü araç var. Ona bindik ve Prizren’i dolaştık. Prizren dağı, nehri, farklı dinleri, dilleri olan bir şehir. Dağın zirvesinde bir kale, kalenin de eteklerinde bir şapel ve bir kilise bulunuyor. Dağlar şehri kuşatmış, nehir ise tıpkı bizim Eskişehir’de Porsuk gibi kenarında, üzerindeki köprülerde insanların vakit geçirdiği sakin, huzurlu bir havası var. Tüm çeşmelerin suyu içilebiliyor. Burada Bülent Abi’nin tavsiyesiyle, daha önceden alışveriş yaptığı bir kasaptan kuru et aldık. Burada kasapla da sohbet ettik. Bize, Priştine’de bir şey yok, Prizren de daha güzel vakit geçirirsiniz, dedi. Şehirde Maraş bölgesi denilen bir kısım var. Türkçe konuşulan, Türkçe konuştuğunuzu duyunca insanların dönüp selam verdiği, hatta bir de Beşiktaşlılar Derneği’nin bulunduğu bir mahalle burası. O gün şanslarına Beşiktaş’ın da maçı olunca Sertan ve Mustafa maçı izlemeye gittiler.
balk91

Akşam 21.30’da nehrin kıyısında oturup kahve içtik. Bülent Abi burası için “Türkiye dışında Türk kahvesini, bizden daha iyi yapan tek yer” yorumunu yaptı. O böyle yorumları çok sever sağ olsun. Bu güzel şehirden saat 23.00’te ayrıldık. Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısını biraz geçe Priştine’ye geldik. Yol üzerinde bir otel olmasına rağmen, şimdiye kadar kaldığımız en temiz ve en klas otele gelmiştik: Hotel Rio. Saat 01.30’a kadar dönüş yolculuğu için valizlerimizi hazırlayıp uyuduk. Ertesi gün eve dönüyorduk.

Otel cidden çok iyiydi. Tertemizdi. Geç yatmamıza rağmen, herhalde temizliğin verdiği o mutlulukla çok güzel uyuyup sabah 08.30’da uyandık. Hemen kahvaltıya indik ve yine şansımıza son günümüzde, en iyi kahvaltımızla karşı karşıya kaldık. Açık büfede epey bir çeşit vardı. Şimdi bu detayı yazıyorum evet, beni yanlış anlamayın. Çünkü kendi adıma ben bir seyahat yazısı okuyorsam bu detayları istiyorum. Yapacağım yolculuklarda fikir vermesi için.

balk96

Saat 11.00’de otelden çıktık. Priştine’yi dolaşmaya başladık. Eski bir kapalı spor salonundan dönüştürülmüş olan bir otoparka aracımızı bıraktık. Saat 12.30’da Kosova Ulusal Müzesi’ne geldik. Üç katlı bir müze burası. Alt katta tarihin ilk çağlarından itibaren Kosova topraklarında yaşamış medeniyetlere ait buluntular vardı. İlginçtir, bu tarihler 15. Yüzyılda bitiyordu. Sonra 20. Yüzyıl başlıyordu. Yani müzede Osmanlı’nın bölgedeki dört asırlık egemenliğine ilişkin tek bir fotoğraf, tek bir eser, lan tek bir düğme balk95bile yoktu. Adeta Osmanlı hiç bu topraklarda var olmamış gibi. İlginç. Kosova’nın tarihteki adı Dardania imiş bu arada. Üst kata çıkarken Dünya’nın tel zımbayla yapılmış en büyük resmini görüyorsunuz. Üst katta ise bizim yıllarca metal grubu olarak dinlediğimiz UÇK’nın aslında Kosova’nın kurtuluş ordusu olduğunu ve açılımının da “Ushtria Çlirimtare e Kosovës” olduğunu öğrendim. Bu müzeye giriş ücretsiz.

balk94

Bu İskender. Ama o İskender değil.

Bir ucu buraya açılan Rahibe Terasa Caddesi’nde bir kafede oturduk. Buradakileri görünce Türkiye’deki dilenciler gözüme klas göründü. Buradakiler çekinmeden ve ısrarla gelip sizi dürtüyor, dokunuyor ve taciz ediyorlar. Masanızın başına gelip dikiliyor, elinizdeki, cebinizdeki paraya bakıyorlar. Dikkatli olmakta fayda var. Saat 14.30’da Kosova Ulusal Kütüphanesi’ne geldik. Burası özellikle dış cephesiyle ilginç bir bina. Dış cephe tasarımı, Kosovalı’ların meşhur bir başlığından esinlenilerek Japon mimarisine göre yapılmış. Çelik örgüler kullanılmış. Hayatımda ilk defa bir kilise inşaatı gördüm, hemen bu kütüphanenin yanında.

balk97

Ulusal Kütüphane

balk98

Kütüphanede de kısa bir tur atıp 15.20 civarında aracımızı teslim edeceğimiz adamla buluşmak üzere havaalanı yakınlarındaki AVM’ye gittik. Burada biraz oyalandık. Yemek yedik. Bir de baktık ki saat 16.20. Her birimizi korkunç bir tedirginlik kapladı. Yol kısaydı ama trafik çok yoğundu. Akmıyordu. Check-in’den en az bir saat önce havaalanında olmamız gerekiyordu. Ama şu durumda imkansız görünüyordu. Arabayı teslim alan dayı da inadına yavaş yavaş gidiyordu. Dualar okundu, salavatlar getirildi, adaklar adandı. Neyse ki saat 16.50’de havaalanına yetiştik. Check-in’lerin kapanmış olması gerekiyordu normalde. Büyük ihtimalle binemeyecektik. Havaalanına girip de kuyruğu görünce rahat bir nefes aldık. Yetişmiştik sevgili okur. Ama o korkuyla Bülent Abi hariç, hepimizin hayatından en az bir yıl gitmiştir.

balk93

Kosova’nın kuruluşunun 10. yılı anıtı

Check-in sırasında işlemler biraz uzun sürdü. Valizleri teslim edip hiç durmadan pasaport kontrolü geçtik ve saat 17.35’te uçağa binebildik. Tam zamanında kalktı uçak ve planlanan saatte de indi. Merve, Betül, Filiz Hoca ve Bülent Abi arabayla döndüler. Sertan ve Ayşe’de Kocaeli’ye geçtiler. Mustafa’yla ben de gece 1’e kadar bekleyip nihayet otobüse bindik ve sabaha karşı 05.30’da Eskişehir’e ulaştık. Yol boyunca hiç uyumadım.

balk99

Havaalanında bu haldeydik

Bu yolculuk boyunca yaptığım en önemli keşif galiba Schweppes Bitter Lemon oldu. Ha bir de yol boyunca dinlediğimiz ve muhabbetini yaptığımız Roxanne şarkısı oldu. Bir daha böyle uzun bir seyahate ne zaman ve nasıl çıkarız bilemiyorum. Ama her şeyiyle keyifli, unutulmaz bir tecrübe oldu bizler için. Bülent Abi’ye katlandığı yüzlerce kilometre için; Filiz Hoca’ya da konaklamalar ve planlamaya verdiği emek için teşekkür ederim, ederiz, ederler.

Şunlar da yolculuğumuz boyunca, tüm ülkelerden topladığımız magnet ve kar küreleri:

magnet.jpg

Proofhead Balkanlar’da 3 – Novi Sad, Saraybosna, Mostar

Önceki bölümler: (1- Kosova, Makedonya) (2- Sırbistan “Belgrad”)

67Dördüncü günün sabahında, saat 09:15’te uyandık. Saat 10.00’da da düştük yollara. Kahvaltımızı yine yolda, saat 11.00’de yaptıktan sonra Belgrad’a yaklaşık 80 km mesafedeki Novi Sad şehrine doğru yola çıktık. Yolda yine ücretli geçişler vardı. 210 dinar geçiş ücreti verdik. Seksen kilometrelik yolu tam iki buçuk saatte alarak saat 12.30’da şehre vardık. Bu şehir, Belgrad’tan sonra görülmesi tavsiye edilen diğer bir şehirdi.

69

Aracı park ettiğimiz yerde, önce büyük hayal kırıklığına uğradık. Boğucu bir hava, bomboş sokaklar ve estetikten yoksun sıra sıra evler gördük. Ama halt etmişiz. Biraz yürüyüp dükkanın köşesini dönünce bamm! Tam karşıda gotik mimari üslubuyla yapılmış bir kilise, bir katedral duruyordu: Meryem Ana Katolik Katedrali. Özellikle rengarenk çatı kaplaması görülmeye değerdi. Çok büyük bir meydanın bir köşesine bu katedral, çevresinde ise farklı bir mimariyle inşa edilmiş gösterişli binalar mevcuttu.

68

Svetozar Miletiç

Ortada ise Svetozar Miletiç isimli Sırp şairin bir heykeli bulunuyor. Katedralin karşısında, heykelin de arkasında kalan yer muhtemelen bu ilin idare binası. Meydanın bir tarafında büyük bir banka diğer tarafta ise Hotel Voyvodina yer alıyor. O sıcak havaya rağmen, dakikalarca meydanın ortasında durup etrafı seyrettim. Panoramik fotoğraf çekmek için en harika yer de burasıydı. Daha sonra girişin açık olduğu katedrali ziyaret ettik. İçeride ufak çaplı bir tadilat devam ediyordu. İnanılmaz vitraylar gördüm. Dışarıdan çok heybetli görünen bina içeriye girince pek küçük göründü gözüme. Okumaya devam et

Proofhead Balkanlar’da 1 – Kosova, Makedonya

Ağustos’un 3’ünde başlayıp 10’unda biten, sekiz günlük bir Balkan turu yaptık sevgili okur. Toplamda 6 ülkede 8 şehri gezdik ve harika vakit geçirdik. Blogdaki en uzun gezi yazılarından bir tanesi olacak bu. O yüzden, üç bölüm halinde yayımlayacağım. Daha önce giden arkadaşların kendi tecrübeleriyle karşılaştırabileceği, gitmeyen ancak gitmeyi düşünenler için de faydalı önerilerle dolu bir yazı olacak. Nihayet bayramdan, seyrandan, işten, güçten vakit bulup yazmaya başlıyorum. Hadi bakalım.

Mart ayında yolculuğa karar verip Bülent Abi ve Filiz Hoca‘nın fikirleriyle şekillenmeye başlayan yolculuğumuz için bütçe hazırlıklarına başladık. Bülent Abi ve Filiz Hoca, çıkacağımız yolculuğun bir benzerini daha önce yaptıkları için rotayı ve buna bağlı olan konaklamaları ayarlama işini sahiplendiler. Bülent Abi’nin özellikle Balkanlar tecrübesi çok fazla olduğu için, açıkçası yolculuğa ona güvenerek çıkacaktık. Yolculuğumuzun ilk durağı Kosova olacaktı. Kosova’da başkent Priştine‘ye indikten sonra bir araç kiralayıp kiraladığımız araçla Makedonya‘ya Üsküp‘e geçecektik. Daha sonra da asıl hedefimiz olan Sırbistan‘ın başkenti Belgrad‘a geçecektik. Doğrudan Priştine’den geçemiyorduk. Neden? Okumaya devam et

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Bir Yaz Dolunayı’nın İpuçları

006.jpgÇok çekilmez oluyor biliyorsun. Kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapayıp bambaşka şeyler düşünmeye, hayal etmeye çalışıyorsun ama nafile. Olmuyor işte. Ne sen kaçabiliyorsun o o odadan, ne de peşini bırakıyorlar koskoca binada.

Her geçen gün bir küçük yalan daha çıkıyor,
Gülümseyip susmaktan başka ne gelir elden?
Yanıyor içim susuzluktan ve salaklıktan,
Meğer işin aslı Bülent abi’nin anlattığı gibiymiş…

Yaz geldi. Haziran. Dün gece ay gökyüzünde o kadar berrak ve güzeldi ki anlatamam. Normalde bu işler nasıl olur biliyorsun. Saatler süren fısıldaşmalar, sonra örtüye biraz daha sokulup gözlerini kapatarak nefes alışverişini dinlemeler. Ah, ne acayipmiş. Şimdi gökyüzüne baktıkça bunlar geliyor aklıma tebessüm ediyorum. Biraz da utanarak yalan yok 🙂

Yaz başladı evet. Ama pek sönük. İnsan bir haberin, bir fısıltının peşine düştü mü inan vakit de geçmiyor yahu. O tedircinlikle bekleyip duruyor. Bir de iş yeri var ki hiç sorma…

İpucu dedim. Pekala, Temmuz’da YÖKSİS dil sınavına giriyorum. Bakalım. Geçen hafta sonu kendimizi doğaya bıraktık elimizde bir de havalı tüfekle. Hafta içi içtiğimiz sodaların şişelerini hafta sonu parçalayarak ekonomiye kazandırıyoruz. Çok keyifli. Ancak kesin ve kati bir şartımız var: Canlı bir şeyi asla hedefe koymuyoruz. Asla. Heh işte bak, spor dediğin budur.

Dolunayım belki bilmek istersin. Bu ara epey yeni albüm aldım. O miniş kraterlerini rahatlıkla doldurabilirim CD’lerle. Merdiven altı ise tam gaz devam ediyor. Benim gözü tok distromdan yakında çok keyifli işler yayımlamayı bekliyorum. Bu ay bu kadar iki gözüm. Doğum günümde görüşürüz.

009

Bu da yeni favorimiz: Sena. İlginçtir dolunayı o da seviyor.

Anlatacak Çok Şey Var

Bazen oluyor böyle. Geriye  dönüp baktığım birkaç fotoğraf, okuduğum birkaç satır yazı aklıma onları, yüzleri ve binleri getiriyor. Ben de açıyorum boş bir sayfa ve başlıyorum yazmaya. Blog tutmanın en güzel yanı, aklınıza anlık olarak gelen fikirleri bulabildiğiniz her yere not ettikten sonra, zaman geçip unuttuğunuz onca fikri yeniden bulduğunuz anlardır. Telefonum, not defterim, iş yerindeki çekmecem böyle notlarla ve fikirlerle dolup taşıyor. Zaman, bu fikirleri rafine ederek, bazen de birleştirerek ortaya bir şeyler çıkarmamı sağlıyor. Bazen yeni bir yazı, bazen de yeni keşifler.

Çirkinlik ve çirkeflikle mücadele ediyoruz. Bülent Abi‘yle kurduğumuz gizli bir örgütümüz bile var. Nihayet ellerini havaya kaldırdı ve teslim oldu. Görüyoruz sevgili okur, düzen değişiyor. Eticin‘in ortaya koyduğu çözüm yolu aklıma yattığından beri uğraşıyorum. Gizlice.

oylesi00Şu gün çok mutluyduk. Çok uzun zaman oldu gerçi yaşanalı. Ancak, mutluyduk. Sonra işler hepimiz için biraz kötü gitmeye başladı. Şimdi soruyorum her birine, en mutlu olduğumuz an gece yastığa başımızı koyduğumuz an.

oylesi02Türker‘le değişik işler yapıyoruz. Yıllar sonra yeni bir Adobe yazılımı öğrenmek harika oldu: Encore. Bu yazılımla, profesyonel DVD ve bluray menüleri hazırlayabiliyoruz. Henüz bluray yazıcımız olmadığından şimdilik DVD yetiyor da artıyor bile. Uzun süre planladıktan sonra, Sabhankra‘nın Live at Roxy konseri için bir DVD hazırladım. Birkaç ufak güzelleştirmeden sonra MCA Productions etiketiyle sunacağım.

oylesi01

oylesi04Geçen gün, evde kullanmadığım 12 volt 7 amperlik bir akü buldum. Uzun yıllar önce almıştım ancak neredeyse hiç kullanmamıştım bu aküyü. Önce şarj ettim. Daha sonra akü başlarına uyumlu soketlerle birkaç bağlantı kablosu yaptım. Şimdi bu aküyü kullanarak plakçalarımı çalıştırabiliyorum. Netbook’um için soğutucu fan çalıştırabiliyorum. Havalar biraz daha ısındığında da piknikte mangal yaparken işime yarayacak bir fan yapacağım 🙂

Geçen hafta Halil Abi‘nin tavsiyesiyle Varolmayanlar isminde bir kitap okudum. Doğu Yücel‘in kitabı. Fantastik bir öykü. Idefix‘ten kargo bedava denk getirip satın aldım. oylesi03Kitapla ilgili apayrı bir yazı yazmayı planlıyordum. Ancak, kitabın sonunda öyle bir hayal kırıklığına uğradığım ki böyle bir iki paragrafla geçiştirmeyi daha uygun buldum.Sanki yazar bu kitabı üç zamanda ve üç farklı ruh halinde yazmış. Kitabın ilk yarısı yani ilk ruh halinde sanırım öykünün izleyeceği yol hakkında pek bir fikri yokmuş ve upuzun bir giriş yapmış. Öyküyü kurması, kurgunun temelini atması kitabın aşağı yukarı yarısını almış. Kahramanımız, ailesi olmayan, işinde başarılı, yakışıklı, yatakta yetenekli ve biraz sosyopat bir tip. Klasik. Belki de bilerek böyle ideal, tipik bir kahraman kurguladı Yücel. Kitabın bazı bölümlerinde “spor yapmak” olarak kodlanan sevişme vurguları bir süre sonra baydı, öldürdü bitirdi beni. Ne gerek var? Eh, böylesi upuzun bir girizgahtan kopmuyorsunuz.

Kitabın yarısından itibaren aradığımızı buluyoruz. Koşuşturmaca başlıyor. Eğer bir Türk metal müziksever iseniz Doğu Yücel’in müzik yazarlığı kimliğinden de aşırdığı bir takım süslemeler le öykü daha bir keyifli hale gelecektir. Kitabın vadettiği fantastik doku işte burada başlıyor. Tutunamayanlar‘a çakılan okkalı bir selam, internet fenomenlerine satır aralarında göndermeler, “aslında sebebi buydu” tipi son dakika çözümleri derken kitabın son 15-20 sayfası gelip çatıyor. Bu anlattığım ikinci bölümde Yücel, kesinlikle ilham perisini bulmuş, öpmüş ve hatta kitabında da artık bahsetmeyi bırakıp rahat bir nefes aldırdığı gibi “spor bile yapmış” olabilir. Akış olağanüstü. İşte o son 15-20 sayfayı okuduktan sonra bendeki hayal kırıklığı ise görülmeye değerdi. Aklımda uyanan fikir oldu. Yayıncısı, Yücel’i sıkıştırdı ve kitabı yetiştirmesini söyledi. O da olabilecek en basit ve yakışmayacak şekilde bunu yaptı. Üzdü, hem de çok üzdü. Halil Abi’ye yazdım. Buraya yazdığımı ona da yazdım. Güldü ve “ben de aynen bu şekilde düşündüm” dedi. Buna rağmen yine de Varolmayanlar, okunması gereken bir kitap. Doğu Yücel’i Blue Jean ve Head Bang dergilerinden okuyanlar için söylüyorum, alıp kütüphanenize ekleyin. Bizden bahsediyor, varolmayanlardan! (Bak, ben de burada kitaptaki gibi yaptım ve finali aceleye getirdim.)

İyi geceler. Çok öptüm.

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Parçalı Bulutlu Bir Dolunay – Balıkesir

Ah, yine  dört gözle beklediğim bir dolunay zamanı.

Dün Bülent abiyle birlikte Balıkesir‘e gittik. Hava Kalitesi İzleme İstasyonları ile ilgili bir toplantı yapılacaktı. Marmara Bölgesi’nde bulunan iller için toplantı merkezi olarak Balıkesir belirlenmişti. Pazartesi günü Bülent abiyle yola çıktık. Ama nasıl bir rüzgar vardı yolda, yağmur nasıl çıldırmış gibi yağıyordu anlatamam sevgili okur.

Bursa’dan çıktıktan sonra Balıkesir’e kadar durmaksızın yağmur yağdı, yağmur yağmadı hatta eline aldı kırbacı, arabanın camlarında şaklattı adeta. Her neyse, Balıkesir’e vardık ve şehir merkezine girdiğimizde otel aniden bitiverdi karşımızda. O kadar yorulmuştuk ki yemek yedikten sonra, odaya çıkıp doğrudan uyuduk.

Ertesi sabah toplantı günüydü. Bakanlık, hava kalitesi izleme istasyonlarının bakımı için yeni bir firma ile sözleşme yapmış. Karşılıklı olarak beklentilerin anlatıldığı bir değerlendirme toplantısı oldu. Faydalı da oldu, süreçteki yeni gelişmelerden haberdar olduk.

Toplantı bittikten sonra Eskişehir İl Müdürlüğünden Yunus Emre ki kendisi okul arkadaşım da olur, Bülent abi ve ben yola çıktık. Müthiş keyifli bir yolculuk oldu. Bursa’ya geldiğimizde Bülent abinin sektöründen bir arkadaşı olan Taner‘in dükkanına gittik. Taner, bakır kablo satıyor. Dükkanda tabela yok ama. Rüzgarda uçmuş. Her neyse, Taner’den koca bir makara kablo alıp yola devam ettik.

Tam İnegöl’e yaklaştığımızda arka koltukta oturan Yunus Emre işaret etti, Mesut dolunaya bak, dedi. Sol tarafımızda bulutların arkasında gizlenmiş, gümüşi bir dolunay vardı. Müthiş bir güzellik, gökyüzü ve evrenle kusursuz bir balans…

Bozüyük’e geldiğimizde dolunay karşımızdaydı. Ah dedim bir kurtulsa şu bulutlardan da çeksem bir fotoğrafını. Ama olmadı, bu gece gözlerime gelen şey parçalı bulutlu bir dolunay oldu.

Hayatımda hiç Balıkesir’e gitmemiştim. Bir dolunay gecesi gittim ve bir dolunay gecesinde döndüm. Belki bir dolunay gecesi de ölürüm 🙂