Tag Archives: Caner

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.

Yaz Yalnızlığı: Dolunay’da Sessizlik

dolunay0308Aklım çıkacak neredeyse! Tüm evde bir sessizlik var. En kötü haberler hep beş kala gelir ya, işte öyle bir şey oldu. Neyse ki bu can sıkıcı sessizlik tek bir işime yaradı ve o son dakika sıkıntısını çözdüm.

Şimdi ise hesaplaşma vakti geldi kendimle. Kendime çok yalanlar söyledim. Her yalnız kaldığımda da birini itiraf diyorum. Ellerim hiç olacağı yokken, gizlice ismini yokluyor sayfalarda. Senle dolmuş ve sarhoş olmuş haldeyim.

Bu işin oluru yok.” Öyle yazmıştım Halil Abi‘nin mektubuna. Küçük kağıtlara köhne anları sığdırmaya devam ediyorum. Bazen Bodrum’u yazıyorum, bazen burnumun ucunu. Uzak yakın aramadan, her harfi özenle seçerek yazıyorum. Halil Abi ve Yunus Emre buldular birkaç. Ancak Caner henüz bulmadı galiba. İzini kaybettiğim satırlarım hala duruyor mu sende? Belki de onlara kavuşsam o en büyük hayalim gerçek olacak. Mektuplar, fotoğraflar, çizimler ve tüm o öyküler. Bambaşka bir hayatta yazılmış, bambaşka hayatlara yazılmış ve yaşanmamış Dünya’nın öyküleri. Orta Dünya gibi.

fahrenaytŞu anda yalnızım. Çok uzun süre sonra yalnız geçirdiğim ilk dolunaydayım. Gözlerim gökyüzünde. Kulaklarımda eski şarkılar.“Bilinen en son halim bir zavallı, yaşıyorum, bunu da bil, gidiyorum adımı sil, açıyorum yaramı deş! Varlığın yoğunla eş ve keşmekeş…” 

Bir de kitap var. Fahrenheit 451. Son zamanlarda okuduğum “en zor” kitap. Dili öylesine pürüzlü ki akmıyor bir türlü. İçerisine çekemedi beni. İnat edip okunmayan bir o başyapıttan çok farklı. Ve bir itiraf daha: Komodinin üzerinde gördüğüm o kitabın her baskısını satın aldım. Muhteşem, muhteşem, muhteşem.

Önümüzdeki hafta bazı tadilat tamirat işleri sebebiyle evde olacağım. Planım ve umudum biraz yazı yazabilmek üzerine. Bir de belki çok uzun süre sonra, bloga ilk defa bir konuk yazar alabilirim. Ya da belki biz o yazara konuk olabiliriz. Takipte kal sevgili okur. Kendine dikkat et.

Pizza Yeme Yarışmasına Katıldık

Geçen hafta Alper, Burak‘ın ona haber verdiği bir yarışmadan bahsetti: Pizza Yeme Yarışması. Daha önce de pek çok kere gittiğimiz Pizza Il Forno isimli mekanın düzenlediği ve katılımın yalnızca 15 kişiyle sınırlı tutulduğu bir etkinlikti bu.

Alper aracılığıyla kaydımızı yaptırdık ve cumartesiyi beklemeye başladık. Cumartesi günü hangi akla hizmetse kahvaltıdan çok geç kalktım ve kısa bir süre sonra da Utku ve Hazal‘la buluşup yarışmanın yapılacağı Cassaba Modern isimli AVM’ye gittik.

pizza03

Fotoyu Burak çekti

Burada Alper, Caner ve Burak bizi bekliyordu. Yarışmanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Pizza yeme yarışması iki şekilde yapılabilirdi: Ya belli bir miktardaki -örneğin bir büyük pizzayı- en hızlı yiyen ya da belli bir sürede en çok miktarda pizza yiyen şeklinde. Nedense biz en başından beri ilk seçeneğe odaklandık.

Aradan zaman geçtikçe ve yarışma saati yaklaştıkça ne yalan söyleyeyim tatlı bir heyecan sardı beni ve hepimizi. Nihayet mekana gittik ve kısa bir bekleyişin ardından yarışma masasına aldılar bizi. Alper, Utku ve ben yarışacaktık. Koray ve Koray’ın beni tanımayan ancak benim çok iyi tanıdığım arkadaşı Melih, isimlerini yazdırmalarına rağmen gelemeyeceklerini söylediler. Koray’ın devam eden boya badana işleri var şu sıralar.

pizza02

Masaya oturduk. Diğer yarışmacılar da gelmişlerdi. Bir yetkili önce kuralları açıkladı. Toplam 10 dakika içerisinde en fazla pizzayı yiyen kazanacaktı. Kendi adıma hiç beklemediğim bir durumdu. Hala tok sayılan biri için pek şansım yoktu. Daha sonra zil çaldı ve yarışma başladı. Büyük boy pizzalar herkesin önünde duruyordu. İçecek olarak da su ikram ediliyordu.

pizza04Aradan geçen her dakika lokmaların ağzımda büyümesi anlamına geliyordu. Bu arada Alper ve Utku ise maşallah yardırarak devam ediyorlardı. Alper iki büyük pizzayı bitirdi ve üçüncü pizzadan da bir dilim aldı. Utkunun ise ikinci pizzasından bir ya da iki dilim kalmışken yarışma bitti.

Birinci olan arkadaş, Alper’den sadece bir dilim fazla yemişti. Hemen ardından Alper ikinci oldu ve Utku ise üçüncü oldu 🙂 Böylece üç kişi katıldığımız yarışmadan iki dereceyle ayrılmış olduk. Alper’e 150 TL, Utku’ya da 100 TL’lik hediye çeki verdiler. Çok uzun süre sonra, ekipçe katıldığımız ilk yarışma olmasının yanında, cidden keyifliydi. Seneye takip edip belki de daha çok kişiyle katılmak gerek 🙂

pizza01

19 Mayıs Coşkusu: Hoş Gelişler Ola!

Bu yıl özel bir günde, çok sevdiğimiz bayramlardan olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘nda, hep birlikte Memleket Orkestrası dediğimiz grubumuzla bir video yapmak istedik.

Evde kaldığımız şu dönemin de ruhuna uygun olacak şekilde, profesyonellik kasmadan, herkesin elinden geldiğince katılım sağlayacağı organize bir iş sayesinde buluşmak çok güzel olacaktı. Üstelik bu bize uzun yıllar hatıra olarak da kalabilecekti.

Böylece Alper‘le ilk olarak videonun planlamasını yaptık.  Daha sonra tüm katılımcılar için referans olacak ritim ve melodi altyapılarını hazırladık. Sonrasında arkadaşlarımız kendi enstrümanlarıyla ilgili kısımlarını çaldılar. İşin en zor kısmı da burada başladı. Alper önce tüm sesleri, ardından da videoları miksledi ve kurguladı. Her ne kadar profesyonel olmasak da iki dakikalık bu videonun kurgu işleri ufak tefek ayarlar, senkron vs derken yaklaşık iki günümüzü aldı.

Peki kim bu dostlarımız? İsimlerini vermezsem olmaz elbette. Videoda görünme sıralarıyla bendirde kardeşim Mehmet Mustafa, elektro solo ve akustik gitarda Alper, elektro ritim gitarda Koray, davulda ve akordeonda ben, kemanda Kübra, klasik gitarda Utku, bağlamada Cem, ukulelede Özge, kajonda Caner, klarnette Murat, akustik gitarda Sercan eşlik ettiler.

Nihayetinde ortaya çıkan sonuçtan memnunuz ve gururluyuz. Ortaya çıkan şu manzara pek çok şeye değerdi. Nice mutlu ve kutlu 19 Mayıs’lara!

Bir Hafta: Bebek, Yüzük Kardeşliği, Madeni Paralar

Bir hafta önce dünyaya gelen bebeğimizin hayatımızdaki pek çok şeyi değiştirmeye başladığını söyleyerek başlıyorum. Bu süreçte yanımızda olan, arayan, mesaj atan, kalp bırakan ve sevincimizi paylaşan tüm eş, dost, akraba ve arkadaşlarımıza teşekkürler.

Mert Ekin az ötemde uyurken, blogda da hız kesmemeye kararlıyım. Önümüzdeki günler ve aylar boyunca burayı bebeğe ve onun fotoğraflarına boğmayacağım elbette. “Herkes İçin Blog” mottomuz doğrultusunda, yine yazmaktan keyif aldığım ve sizlerin de okurken keyif alacağınızı düşündüğüm şeyleri yazmaya devam edeceğim. Arada belki Mert de konuğumuz olur.

Rıza Türker isimli sanatçının “rizaciziyor” rumuzlu Instagram hesabını uzun süredir takip ediyorum. Geçtiğimiz gün müthiş bir panoramik çizimle, Yüzük Kardeşliğinin Moria macerasını resmetti. Kendine has çizgileriyle, özellikle çok sevdiğim Boromir detayıyla görür görmez hayran oldum. Instagram hesabında üç parça olarak yayımladığı görseli birleştirip tek bir panoramik görsel elde ettim. Çok uzun süredir değiştirmediğim Facebook cover resmimi de güncellemiş oldum.

rizafellowship

Konu Yüzüklerin Efendisi‘nden açılınca (ki bu konu en azından benim için 2001’de açıldığından beri kapanmıyor), geçen gün Caner sayesinde gördüğüm şu süper çizimleri de paylaşmazsam haksızlık yapmış olurum. Sam Rapp isimli çizerin çalışmaları bunlar. Instagram hesabını inceleyince kendisiyle özdeşlemiş üslubu hemen anlaşılıyor. Çocukluğumun kitaplarında sıkça gördüğüm Disneyvari (bu terimi ben şimdi uydurdum) çizimleri gerçekten çok başarılı.

Çok iddialı olmasam da güzel bir para koleksiyonum var. Dünya’dan ve ülkemizden topladığım hem kağıt hem de madeni paraları biriktiriyorum. Bir de yaklaşık üç yıldır peşine düştüğüm ayrı bir koleksiyonum var. İlk defa basıldığı 2009 yılından bugüne kadar tüm madeni paralarımızı yıllara göre katalog şeklinde topluyorum. Daha büyük koleksiyonerler bu işi, Merkez Bankası‘nın her yıl yayımladığı yıllık setlerle yapıyor zaten ama ben biraz daha mütevazi takılıyorum.

2009’dan 2020’ye kadar basılan ve benim elime geçen tüm madeni para setleri bu şekilde. Her bir setten iki takım var. Yani her setten ikişer tane bulup tamamlıyorum. Paraların mümkün olduğunca temiz ve hatta mümkünse çil olması gerekiyor. Ancak az basılan paralarda bu lükse girmiyorum. Örneğin 2012 basım 25 kuruş çok azdır, onu nerede olsa alırım. İnanmazsanız cebinize bakın.

parakoleksiyon

Buradaki eksikler ile ilgili yardımınızı istiyorum. Özellikle bir lira ve bir kuruş eksiklerimi tamamlayabiliriz dostlar. Mutlu ve sağlıklı günler 🙂

Daft Punk – R.A.M. Plağım

dpram00

Bazı albümler vardır, dinlediğiniz hiç bir albüme benzemez, genel tarzınızın dışındadır. Bazen gizli gizli dinler, bazen de hiç umulmadık bir anda açıp etrafınızdakileri şaşırtırsınız. İşte Daft Punk‘ın Random Access Memories albümü, dinlerken sürekli olarak “Aaa sen ne alaka bu tarzla?” sorusunu bana sorduran bir albümdür.

dpram01İlk kez 2013 yılında, yanılmıyorsam Bilecik’te çalışmaya başladığım ilk aylarda duymuştum bu albümden çıkan ilk single olan Get Lucky‘i. İtiraf etmek gerekirse o güne kadar Daft Punk grubunun isminden başka hiçbir şeyini bilmiyordum. Get Lucky dinlenmeye, sevilmeye başlandıkça hemen her ortamda da sıkça duyulmaya başlandı. Albümün ismini çok sevmiştim. Random Access Memories: RAM. Bilgisayar jargonunda RAM isimli donanım, Rastgele Erişilebilir Bellek (Random Access Memory) olarak isimlendiriliyor. Grup küçük bir kelime oyunuyla aslında sonradan “Amerikan Müziğine Saygı Duruşu” olarak açıkladıkları albümlerini ismini “Rastgele Erişilebilir Hatıralar” olarak koymuş.

Albümü ufak ufak dinlemeye başladıkça, aslında en az Get Lucky kadar başarılı pek çok parça içerdiğini keşfettim. Özellikle Alper ve Caner sayesinde farkına vardığım “Giorgio by Moroder” isimli parça 9 dakikalık süresi içerisinde funk, elektronik, jazz, klasik ve rock müzik elementlerini bir biri ardına sunması bakımından bana göre albümün incisi denilebilecek parçadır.

dpram04

Albümde, Get Lucky ve Giorgio by Moroder’dan başka Instant Crush ve Lose Yourself to Dance gibi ciddi anlamda başarılı pek çok parça yer alıyor.

No. Başlık Süre
1. Give Life Back to Music 04:34
2. The Game of Love 05:21
3. Giorgio by Moroder 09:04
4. Within 03:48
5. Instant Crush (Julian Casablancas) 05:37
6. Lose Yourself to Dance (Pharrell Williams) 05:53
7. Touch (Paul Williams) 08:18
8. Get Lucky (Pharrell Williams) 06:08
9. Beyond 04:50
10. Motherboard 05:41
11. Fragments of Time (Todd Edwards) 04:39
12. Doin’ It Right (Panda Bear) 04:11
13. Contact 06:21

Random Access Memories, bana göre içerdiği zenginlik ve aradan geçen 7 yılda halen dinlenilen bir albüm olması nedeniyle modern müzik tarihinde apayrı bir yere sahip. Böyle albümlerin muhakkak arşive katılması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten ve albümün analog esintilerinden dolayı R.A.M.’in plağını bulmayı kafaya koymuştum.

Elbette bu süreçte pek çok siteyi, mağazayı dolaştım ancak tamamında ürün tükenmişti. Ürünün tükenmesi bir yana, muhtemelen albümün yeni baskısı olmaması sebebiyle özellikle ikinci el satış yapan sitelerde plağın fiyatları uçmuş durumdaydı. Durumlar böyle olunca “Gelince Haber Ver” seçeneği sunan her yere haber bıraktım.

dpram03

Geçen gün spam klasörümü temizlerken şans eseri o beklediğim haberi gördüm: Bir sitede plak stoğa girmişti. Yeni mi basıldı, yoksa sürpriz bir şekilde stoktan mı çıkardılar bilmiyorum, plak satışta görünüyordu. Vakit kaybetmeden, saniyeler içerisinde siteye girdim ve aldım. İşlem tamamlandığında ben bile şaşırmıştım. İçinden bir ses sürekli olarak “Olmadı, bir hata var” diyordu. Birazdan telefon çalacak ya da bir mail alacaksın, “Yanlışlıkla stokta görünüyordu, kusura bakmayın aslında bu plaktan kalmadı” diyecekler diye korktum. Bu korkum, birkaç gün sonra kargocuyu görene kadar da devam etti. Neyse ki plağım sapasağlam bir şekilde elime ulaştı.

Telefondan, Youtube’dan falan dinlerken, “Ulan bu şarkıyı plaktan dinlemek ne acayip olur?” diye düşündüğüm Giorgio parçasını açtım hemen. Şimdi bu satırları da yine aynı şarkı Youtube’dan açıkken yazıyorum.

Albüm, en sevdiğim şekilde, çift plak ve gatefold olarak basılmış. İçerisinden sleeve boyutunda çok güzel bir de kitapçık çıkıyor. Diğer versiyonlarda nasıl bilmiyorum ama bendeki plakta iç kapaktaki synthesizer’ın ters olarak basılmış. Yani albümü açınca ters duran bir synth görüyorsunuz. Belki baskı hatasıdır, belki bilerek yapılmış bir şeydir, bilmiyorum.

dpram02

Güzel bir albüme plak formatında sahip olmanın verdiği keyif bambaşkadır. Umarım sen de bu keyfi zaman zaman yaşayabiliyorsundur sevgili okur. Mutlu ve sağlıklı günler 🙂

Yeniden Ali Samiyen: Gençlerbirliği Maçı

alpermac01Bu yıl Mart ayının ilk günü yolumuz yine İstanbul‘a düştü. Galatasarayımızın Gençlerbirliği ile oynayacağı maça gittik. Geçen sefer gittiğimizde her şey plansız, aniden gelişmişti. Çok uzun sürerdir aklımızda olan gitme fikri bir sabah nedensiz yere harekete geçip biletleri almamızla sonuçlanmıştı.

Bu sefer her şey çok daha hızlı oldu diyebilirim. Alper bana günler öncesinden Gençlerbirliği maçına gider miyiz diye sormuştu. Maçın pazar günü olacağını, gidip gelmenin biraz yorucu olacağını söyledim ama gelirim dedim. Aradan geçen günlerde maç mevzusu aklımdan çıkmışken bir sabah Alper biletleri almak için uğraşacağını söyledi. Ne oldu bitti derken aynı günün akşamı cep telefonuma mesaj geldi: Biletim, PASSO hesabıma yüklenmişti bile…

Maçın olduğu Pazar günü saat 12.00’de Alper ve Caner gelip beni aldılar evden. Arabada BlaBlaCar uygulamasından Alper’e ulaşan ve şans eseri o gün aynı maça giden Afyonkarahisar’dan Mücahit isimli arkadaş da vardı. Bu kardeşimiz Ultraslan’ın Afyon temsilcisiymiş.

Yol boyunca muhabbet ettik. Dört saatlik yolculuk çok da yorucu ve sıkıcı olmadan geçti. Saat 16.00’yı biraz geçe İstanbul’a girdik. Yaklaşık yarım saat içinde de Türk Telekom Arena Ali Samiyen Spor Kompleksi’ne ulaştık.

Tıpkı geçen sefer olduğu gibi bu sefer de arabayı hemen yakındaki Vadistanbul AVM’nin otoparkına bırakmaya çalıştık ancak tamamen dolu için yapamadık. Biz de Mücahit’in tavsiyesiyle arabayı stadın hemen yanına, yolun kenarına park ettik. Daha sonra AVM’ye geçtik. Mücahit’le ayrıldıktan sonra aylardır görüşemediğim Özlem ve Ceyhun’la buluştuk.

alpermac04

Tabi bahsetmeden geçmek olmaz. Benim üzerimde geçen sefer aldığım ve giyerken izlediğimiz her maçta 3 attığımız yeni sezon forma vardı. Alper ve Caner de GS Store’daki o güne özel ikinci ürüne %50 kampanyasından aynı formadan aldılar. Yeni formalarını aldıklarında Özlem ve Ceyhun da geldiler.

alpermac08

AVM’de yemek yedikten sonra yavaştan stada geçmek için yola çıktık. Geçen sefer yaptığımız gibi hava raya bindik. AVM’den stada giden bu ücretsiz araçla yaklaşık 5 dakikalık bir yolculuktan sonra aylar önce geldiğim stada yeniden kavuştum.

alpermac07

Adım adım stada girerken Alper’in coşkusu görülmeye değerdi. Geçen sefer batı tribününde sol üst kesimdeydik. Ancak bu sefer güney tribününde tam da kale arkasındaydık. Stada girip de yeşil sahayı gördüğüm o an ki heyecan hiç değişmiyor. Beş arkadaş yan yana dizildik. Tüm koltuklara birer tane Türk Bayrağı bırakılmıştı. Stad alpermac06baştan aşağıya kırmızı beyaza bürünmüştü. Maç saatini beklemeye başladık. Maç saati gelince önce, İdlib’deki şehitlerimizin isimleri tek tek okundu. Tüm taraftarlar tek bir sesle “burada” diye bağırdık.

Maçın ilk üç dakikasında Ultraslan şehitlerin anısına sessiz kalmaya karar vermiş. Bizim haberimiz yoktu. İkinci dakikanın sonlarına doğru Galatasaray ilk golü atınca bu sessizlik olayı da son ererek tüm tribünlerde coşku başladı.

alpermac03Güney tribününde rakip takımın kalesinin hemen arkasında olduğumuz için ilk yarıdaki iki golümüzü yakınen izledik. Devre arasında hiç yerimden kalmadım. İkinci yarı ise bu sefer karşı kalede bir gol daha oldu. Ultraslan nedendir bilinmez, belki yirmi dakika boyunca “Yerine Sevemem” şarkısını söyledi.

Maçın son düdüğü de çalınca hemen çıkışa doğru koştuk. Yaklaşık bir dakika içinde sahadan ayrılmıştık. Mücahit’in tavsiyesiyle arabamızı park ettiğimiz yere çok yakındık. Hemen stadın yanından inen toprak bir yoldan aşağı indik ve üç dakika içinde arabada olduk. Özellikle ikinci yarıda çok üşümüştük. Özlemlerle vedalaştık. Maçı Ultraslan tribününde izleyen Mücahit en son geldi. Çocuk bağırıp çağırmaktan, zıplamaktan kan ter içinde kalmıştı. Böylece aynı ekip tekrar yola çıktık.

alpermac02

“Yaradılanı sev yaradandan ötürü. Biz sizi siz olduğunuz için değil, yaradandan ötürü seviyoruz”

Çıkışta trafik epey yoğundu. Bu yüzden ilk köprüye yöneltti bizi Google. Köprüden çıkmamız 45 dakikayı geçti. İstanbul’dan çıkınca direksiyona Caner geçti. Böylece Alper ve Mücahit arkada uyurken Caner ve ben önde sohbet ede ede yola devam ettik. En ufak bir sorun yaşamadan önce Mücahit’i Bozüyük’te Afyon otobüsüne yetiştirdik. Daha sonra da saat 01.00’i geçe Eskişehir’e geldik.

Yine unutulmaz, yine keyifli ve sorunsuz bir maç tecrübesi oldu. Bilmiyorum, bu sezon başka maça gidebilir miyim… Ama o coşkuyu bir kere hissettiniz mi vazgeçmesi birazcık zor oluyor.

alpermac05

Özge ve Alper’in Nişanı

Şubat ayı olabilecek en güzel haberle başladı. Blogda da bu yeni ayın ilk haberi, aslında çok uzun süredir vermek istediğim ancak tam zamanını beklediğim bir haber oldu: Özge ve Alper nişanlandılar! Bu bloga yıllardır Alper’le ilgili onlarca yazı yazdım. Hiç şüphesiz bu yazı, içlerinde en keyifle yazdıklarımdan biri oldu.

Geçtiğimiz cumartesi günü sabahtan Alper ve Yağız‘la buluşup bir takım kayıt işlerini hallettikten sonra Ankara‘ya gittim. Ertesi gün Alper’in nişanı vardı ve Merve‘yle Ankara’da buluşup nişana gidecektik.

Pazar sabahı erkenden kalkıp –ne yalan söyleyeyim kendimiz nişanlanıyormuş gibi bir heyecanla– hazırlanmaya başladık. Sağ olsun Selçuk Abi bizi daha birkaç gün önce başka bir toplantı için geldiğim bir otelin yakındaki AVM’ye bıraktı. Kısa bir süre bekledikten sonra Alper ve Caner geldiler. Alper’i görmeyi beklediğim arabanın yerine, Mustafa‘nın arabasının içinde görünce şaşırdım. Anlaşılan her şey çok daha iyi olacaktı. İnanılması güç bir şekilde hava, çocukken 23 Nisan sabahı okula giderken hissettiğim şekilde, insana keyif veren bir güzellikteydi. Havanın bunca güzel olması tüm kafilenin dikkatini çeken ilk şey oldu.

Ankara’nın içinde kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet nişanın olacağı yere, Özge’nin ablasının evine ulaştık. Yolda, Bursa’dan gelen aile büyükleriyle buluşmuştuk ve gideceğimiz yere birlikte ulaşmıştık.

alpernis_00

Araçlardan inip son “dokunuşları” yaptıktan sonra, ferah ve geniş bir site bahçesinin ortasında Orthanc gibi yükselen binaya girdik. Ben hayatımda konutlardan oluşan hiçbir binada üç tane asansör görmedim. Burada üç tane asansör vardı. Sırf beş dakika hangi asansöre binsek diye düşünmekle geçti. Asansör yukarı doğru tırmanırken “son duamı” ettim ve kat ışığı yandı.

Özgeler sağ olsunlar bizi büyük bir sevgiyle ve muhabbetle karşıladılar. Böyle şeyler önemli elbette. İnsan böyle zamanlarda, tanımadığı tüm o yüzlerde samimiyet arıyor. Bir kırıntı bile bazen sizi hoş tutmaya yetiyor. Böyle böyle düşüncelerle “kim nereye oturacak” telaşını da atlatıp bize gösterilen yerlerimize çöktük. Aileler, daha önce görüştükleri için başta resmi bir tanışma olmadı. Sonrasında malum muhabbetlere girildi. Malum dediysem yanlış anlama. Konuşulan konular kentleşme ve şehir planlama, iklim değişikliği, yapı malzemeleri, küresel piyasalardaki rekabet, göçmen sorunu gibi konulardı. Şaka yapmıyorum.

alpernis_01Bu sıcak sohbetler yavaş yavaş isteme faslına evrildi. Alperlerin aile dostu olan beyefendi söze girdi ve Özge’yi Caner’e istedi! Tabi kahkahalar koptu o anda. İki kardeşin birbirlerine bakışları, Caner’in aile dostlarına bakışları, Alper’in yuvalarından fırlayan gözleri falan görülmeye değerdi. Sonra ikinci bir girişimle bu sefer kendinden daha emin bir şekilde yine söze girildi ve Özge’yi Caner’e istedi! Artık gülmek bir yana, baktık olmuyor “kahve faslı başlasın” dedik ve kahveler geldi.

Alper özel ikram kahvesini içip bitirince, yine aile büyüğü beyefendi son bir vuruş yapıp Özge’yi Caner’e istedi! Ancak sağ olsun bu sefer Özge’nin babası, Özge’ye de sorarak Alper’le olan beraberliklerini onayladı, işi dördüncü bir isteme riskine bırakmadı 🙂 Şakası bir yana, güzel anlardı bu anlar. İnsanın hayatında belki birkaç tane böyle güzel düğün nişan anısı olur bilmiyorum. Ama işte benim hayatımdakilerden biri de buydu.

alpernis_03

Kendisi de fotoğrafla ilgilenen ve hatta Canon’a geçmem için beni teşvik eden Özge’nin elinde 50 mm objektifi görüyoruz.

Yüzükler takıldıktan sonra sohbetler devam etti. Bu sırada Özge’nin ablası, eniştesi ve kuzenleriyle tanışma fırsatımız oldu. Hatta ortak tanıdıklarımız olduğunu keşfettik. Aynı yaşlarda olmanın verdiği cesaretle, bu yeni dostlarımızı Eskişehir’e davet ettik. Belki düğünden önce bir Eskişehir ziyaretleri olursa yine bu sayfalarda detayları okursun.

alpernis_02

Her şey mutlu ve mesut bir şekilde devam etti  ve planladığımız saatte kalkmak için izin istedik. Hayatım boyunca Ankara’dan Eskişehir’e, araba ve otobüsle pek çok defa döndüm. Bu dönüşümüz ise en keyifli dönüşlerden birisi oldu. Özge ve Alper’in mutluluklarına ilk andan şahit olmak çok önemli ve değerliydi bizim için.

Şimdi düğünü bekliyoruz. Hazırlıklara başladık ufaktan. Başka hazırlıkların yanına bu hazırlıkları da ilave ettik. Umuyoruz, kötü başlayan bu yıl, bari kalan günlerinde bizlere, dostlarımıza, sevdiklerimize ve tüm ülkemize mutluluk ve huzur getirsin. Yazı burada bitiyor. Canım kardeşlerim Özge ve Alper’e şimdiden kucak dolusu sevgiler ve mutluluklar diliyorum.

alpernis_04

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Yılın Son Projesi: Moria

Ferit olmasa bu proje olmazdı. Aylar önce Caner bana Ferit’in onun için yaptığı çalışmayı gösterince dibim düştü. Üstelik Caner, elinde ne tuttuğunun farkında bile değildi. Hemen Ferit’e telefon edip epey bir sitem ettikten sonra, ilk bir araya geldiğimizde bu proje üzerinde konuşmak için sözleştik.

Geçen haftalarda Konya‘ya gittiğimde de bir an olsun Ferit’le ayrılmayıp bu projeyi nasıl yaptığını konuştuk. Daha doğrusu ben sorularıma kendisini epey darladım. O da sıkılmadan cevap verdi sağ olsun.

moria01

Tabakaların kesilmemiş hali

moria02

Kesme işlemi sonrası her bir tabaka bu şekilde oluyor

Proje şuydu: İKEA‘nın 23 cm’lik kendinden paspartulu Ribba çerçevesinin içerisinde farklı dört tabakadan kesilmiş bir Moria Madenleri sahnesi. Yüzüklerin Efendisi serisinde Yüzük Kardeşliği’ndeki meşhur sahnelerden bir tanesidir. “You Shall Not Pass” diye bağıran Galdalf‘ın Balrog‘la giriştiği mücadelenin güzel bir tasvirini tabakalara işledikten sonra, bunların aralarında boşluk bırakıp ışıklandırarak üç boyut etkisi yaratacaktık. Bu projeyi ben Ferit’ten görmüştüm. O da internette görmüş. Dolayısıyla orijinal çalışmayı hiç görmedim, ben kendi yorumumu katarak yaptım.

 

moria03

Kesilmiş tabakaların aralarına karton şeritler koyuyoruz

 

moria04

Tabakaları yerleştirdikten sonra paspartu kasnağını en arkaya koyuyoruz

Alper‘e sağ olsun İKEA’dan çerçevevi aldırdıktan sonra, Ferit’in çalışmasını şablon olarak kullanıp Photoshop‘ta en önden en arkaya dizilecek şekilde dört tabaka oluşturdum. Daha sonra bunlardaki kesilip çıkartılacak kısımları invert uygulayarak belirledim. Her bir tabakayı ayrı ayrı bastırdıktan sonra işin en zor kısmı başladı: Kesim.

moria06

Kasnağı ana çerçeveye silikonla tutturuyoruz

Kesme işlemi için kesinlikle makas kullanmadan, bisturi ve falçata kullanarak yaklaşık dört saatte tüm tabakaları kestim. En ufak bir hata yaptığım anda tabaka çöp olacağından durup dinlenerek kestim her birini.

Kesme işi bitince her bir tabakayı çerçeve içerisinde oturttum. Paspartu için koydukları iç çerçeveyi ve kasnağını çıkardım. En öndeki tabakadan başlayarak ve aralara şeritler halinde kartonlar koyarak sırasıyla 2 mm, 3 mm, 4 mm ve 4 mm olacak şekilde toplam beş tabakayı bir birine yapıştırdım. En arkada ise kesilmemiş boş ve düz bir tabaka yerleştirdim. Bu son tabaka ışığı dağıtacak olan tabaka.

moria05

Led’leri bu şekilde konumlandırdım

moria07

Kapatmadan önce ledlerin çalıştığını kontrol ediyoruz

İşin bir diğer zor kısmı ise arka plan ışığının, tam olarak hangi noktalardan aydınlatacağını belirlemek. En arkaya gelecek olan duralit parçanın üzerinde göz kararı olarak ışık merkezlerini belirledim. Buralara Moria’daki cehennem havasını vermesi için sarı ve kırmızı ledleri yerleştirdim. Özellikle ledlerin lehim işleri epey zordur. Hatasız çalışmak gerekiyor. Yoksa o parçayı çöpe atıyorsunuz. Çok şükür tek bir parçayı bile ziyan etmeden bu kısmı da hallettim.

moria08

İş bittiğinde tüm kablolar işte bu açıklıktan dışarı çıkacak

Daha sonra ledleri deneyip arka kapağı kapattım. En başta söktüğüm paspartu kasnağı da ledler ile en arka tabaka arasındaki boşluğu oluşturmak için kullandım. Bu kasnak ile çerçeveyi silikon yardımıyla tutturdum. Sonuç, gayet tatmin edici oldu 🙂

moria00

Yılın son projesi işte bu oldu. 2019 yılına ait güzel bir hatıra olarak umarım yıllar boyunca bizimle olacak. Ferit’e çok teşekkür ederim. En başından beri verdiği destekten ötürü. Alper’e ise çerçeve için teşekkür ederim. Umarım 2020 yılı, bu tip işlerle dolu dolu geçer, verimli ve keyifli bir yıl olur.