Tag Archives: Caner

Alper’in Yeni Yatağı: Palet Projesi

palet08Bu sene yaptığımız büyük ebatlı işlerden birisi bu oldu sevgili okur. Bundan bir ay kadar süre önce başlayıp yaklaşık bir haftada bitirdiğimiz, tertemiz bir işten bahsedeceğim bu yazıda. Alper, uzun süredir kardeşiyle birlikte kaldığı evinde bir dekorasyon yapacağını söyleyince, kendisine “ahşap paletlerden bir yatak” yapabileceğini söyledim. Mustafa da paleti nereden bulabileceğimize dair çok parlak bir fikri olduğunu söylediğinde, plan aşağı yukarı kafamızda oluşmuştu.

Bir işi keyifli kılan şey, elbette fikrin orijinal olması ve emek sarf etmeyi gerektirmesidir sevgili okur. Evet, bizim fikrimiz çok orijinal değildi, daha önce yapılan bir dekorasyondu. Ama inan her birimizin verdiği emeğin karşılığında, ortaya çıkan işi görünce hepimiz hem Alper adına sevindik, hem de kendi adımıza gururlandık.

Önce gidip bir hurdacıdan ahşap palet aldık. İnternette bu tip projeleri yapanlar gidip yapı marketlerden tertemiz paletleri alıp doğrudan kullanıyorlar. Eh bunun pek de zor bir tarafı yok. Ancak bu şekilde temizlenmiş ve uygun ebattaki paletlerin fiyatları 50-100 TL/adet civarında oluyor. Biz ise çok da leş durumda olmayan 10 tane paleti toplamda 100 liraya aldık. Okumaya devam et

Reklamlar

Vega Konseri – 27 Ekim SPR Eskişehir

vega002Evet sevgili okur, her ne kadar death metali yaşam felsefesi olarak benimsemiş olsak da, 2000’li yıllarda kulağımdan eksik etmediğim belki de en sevdiğim üç dört rock grubundan bir tanesi Vega‘dır. Özellikle 2005’te çıkan, grubun ikinci albümü Hafif Müzik, pek çok açıdan bir baş yapıt niteliği taşır benim için.

Elimde Değil‘i dinlerken (başını dizime düşür uyu kısmında) seni düşünerek az mı iç çekmiştim… Tam 12 yıl sonra gelen yeni albüm, Delinin Yıldızı ile ilgili ilk yazıyı bir süre önce şu yazımda okumuştun. Albüme adını veren parça başta olmak üzere, sırasıyla Sevgilim, Dünyacım ve Sonunu Söyleme Bana, çok kısa sürede aklımızı başımızdan almaya yettiler. Özellikle Delinin Yıldızı ve Sevgilim, ayda bir gecelik buluşmalarımızın yeni soundtrack’i oldu bile. İşte tüm bu sevgi seli devam ederken, 27 Ekim’de grubun yeni albüm turnesi kapsamında Eskişehir’e SPR‘ye geleceğini haber alınca inanılmaz gaza geldik. Konsere bir hafta kala biletlerimiz hazırdı bile. Yıllar önce Vega’yı Eskişehir’de dinleme fırsatı bulmuştuk, Deniz Abla o gece biraz sarhoş olduğu için konser bir saatten daha kısa sürmüştü. Ancak bu sefer yeni albüm turnesi olacağı için hem eski hem de yeni şarkılara doyabilecektik. Üstelik albümlerimizi de imzalatma şansımız vardı. O heyecanla beklemeye başladık. Saat 22.00’de kapı açılıyordu.

Biz o gazla saat 20.30’da mekandaydık. Mustafa kapıları yumrukluyor, Alper en öne geçebilmek için güvenliklerle kavga ediyordu. Ben ise iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Beklenenden 15 dakika erken, 21.45’te kapılar açıldı. İçeri, en öne geçtik. Sahnenin sağ tarafında, birazdan Tuğrul Abi‘nin gitar çalacağı kısmın önüne geçmiştik. Burada saat 23.00’e kadar bekledik. Tabi biz beklerken mekan doldu da doldu. Bizim yaşıtlarımız, bizden biraz büyükler ve bizden epey küçükler. Bak bu nokta biz anladık ki Vega, yalnızca 2000’lerde genç olanların değil, şu yıllarda da genç olanlara hitap ediyor. Yeni albümün, 12 sene önceki çizgiden devam etmesi de muhtemelen buna gösterilebilecek en büyük kanıttı. Grubun sahneye çıkmasını beklerken, tonmaisterların biri giriyor, rodilerin biri çıkıyordu sahneden. Biz de kendimizce küçük oyunlar oynamaya başladık.

Sahnede duran iki gitardan hangisini Tuğrul Akyüz çalacak diye iddiaya girdik. Ben ve Mustafa, kazandık iddiayı. Sonra giriş şarkısını tahmin etmeye çalıştık. Rodinin gelip playlisti önümüze koymasıyla iddia sona ermiş oldu. Grup sahneye yerleştiğinde saat 23.00 civarındaydı. Sahnede altı kişiyi izliyorduk. Üç kadın ve üç erkek. Tuğrul abi, bas gitarist ve davulcu erkek üyelerdi. Back vokal, ki gecenin belki de en güzellerinden bir tanesiydi, gece boyunca bizi en çok etkileyen ve sahneyi kurtaran isim oldu. Bas gitarist görüş açımızda olmadığından yorum yapamıyorum. Tuğrul Abi, özellikle birkaç soloda hatalar yapmasına rağmen enerjisiyle gayet göz doldurdu. Vega’nın Youtube’daki pek çok canlı videosunu izlemiştim. Ancak sahnedeki ekibi ilk kez görüyordum.

vega004Deniz Abla ne yazık ki yine çok sarhoştu. Pek çok şarkıyı söylemedi, söyleyemedi ve tamamlayamadı. Bu anlarda back vokal bizleri büyüledi. Diğer gitarist (ismi galiba Ece Aksoy) en ufak bir atraksiyona girmeden, neredeyse yüz ifadesi bile değişmeden konseri tamamladı. Çok üzüldük. Deniz Abla’nın konserde yaptığı “Artık çok üst seslere çıkamıyorum” itirafı ise kalplerimize saplandı kaldı. Yutkunduk. Bir diğer üzücü durum ise davulcunun, kapasitesinin çok çok altında çalmasıydı. Belli ki notadan çalabilecek kadar kaliteli bir davulcuydu ancak özellikle “Mendil” gibi aksak ritimli parçaları bile dümdüz çaldı. Üzüldük. Bunu nasıl tarif edebilirim? Bak, demek ki insan bu denli çok sevince, beklentisi de hayli yüksek oluyor. Gerçi nasıl olmasın? 12 yıl sonra albüm çıkarmışsın ve sahnelere yepyeni parçalarla dönüyorsun. Neden kendi yazdığın şarkıları kağıttan okumak zorunda hissediyorsun o halde?

vega005

Toplamda 17 şarkı çaldılar. Performanstan önce rodinin sahneye bıraktığı playlistte ufak değişiklikler yaptılar. Sahnedeki altı kişiye ilaveten, alt yapı da kullandılar. Hatta açılış parçasında küçük bir yanlışlıkla, ikinci parça başladı. Çaldıkları parçalar şu şekilde:

Dünyacım
Komşu Işıklar
Elimde Değil
Delinin Yıldızı
Mendil
Dertler İri Kıyım
Uçları Kırık
Arzuhal
İz Bırakanlar Unutulmaz
Ankara
Serzenişte
İsim Şehir
Sevgilim
Manyaklar
Ve Tekrar
Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı
Alışamadım Yokluğuna

vega006

İşin en güzel yanı, yeni albüme çok ağırlık vermeleriydi. Elbette eski hit parçaları da coşkuyla söyledi herkes ancak yeni albümdeki parçaların da pek çoğunun hep bir ağızdan söylendiğini görünce, 12 yıl beklemenin sonunda ortaya çıkan albümün hakkının verildiğini anladım.

Son parçanın ortasında, Deniz abla seyirciyi selamladı ve sahneden indi. Grubun diğer üyeleri de parçayı bitirip jet hızıyla indiler sahneden ve kulise geçtiler. Maceranın ikinci bölümü bizim için hep bu aşamada başlıyordu işte: imza almak.

Vega’nın son albümü yalnızca CD formatında yayımlandı. Önceki albüm Hafif Müzik ise CD ve kaset formatında yayımlanmıştı. İlk albümü bulmak, en azından aklı başında fiyatlara, neredeyse imkasızdır. Bir diğer hayal kırıklığı ise, grubun plak formatında da yayımlanacağını duyurduğu son albüm Delinin Yıldızı’nın henüz plak olarak basılmayışıydı. Biz de Alper’le elimizde üç dört parça ürünle kulisin kapısına yöneldik. Buradaki görevliye derdimizi anlattık. Görevli isimlerimizi sorup içeriye girdi. Birkaç dakika sonra adlarımıza imzalanmış albümleri getirip verdi ve gitti. Bu kadar. Ne tanışabildik, ne bir fotoğraf çekilebildik, ne de sohbet edebildik. Üstelik tüm mekanda tek albüm imzalatmak isteyenler biz olduğumuz halde. Üzüldük.

Elbette konseri bizi birazcık hayal kırıklığına uğratmasında, mekandaki ses sisteminin de payı yok değildi sevgili okur. SPR’nin sahnesi zaten fazlasıyla küçüktür. Ancak bir de sistemin iki de bir de viyaklamasını ekleyince iş iyice katlanılmaz oldu. Ses sisteminden kaynaklanan hatalara, zamanında kendisi de kurbanı olduğu için, Alper özellikle çok üzülür. Kıyamam.

Konser ve imza faslı bittikten sonra dışarı çıktık. Özlem‘le karşılaştık. Özlem’in enteresan bir arkadaşı gelip “Abiee CD nedir yeeaa, mp3 diye bişiyy vaaer” dedi bize. Mustafa’yla bir birimize bakıp kahkaha attık. Bu esnada Caner ve Alper de gülmemek için kendilerini o kadar sıktılar ki karınları ağrımıştır muhakkak.

Evet, böylece saat 01.00 sularında Vega gecesi bitmiş oldu. Yine de grubu, yıllar sonra sahnede izlemek keyifliydi. Keşke çok daha iyi bir sistem ve sahnede, çok daha enerjik bir Vega izleseydik. Keşke Deniz abla, aklımızı başımızdan alan vokalleriyle bizleri büyüleseydi. Keşke.

vega003

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Yılın Son Dolunay’ı Sürprizi!

teklif04

Yalnızca gecelerde değil, sabahları işe giderken de dolunay!

Yok, yine unutmadım. Ancak bu sefer biraz meşguldüm. Nasıl mıydı? Harika. Bir dolunayda olabilecek güzelliklerin pek çoğu vardı. Üstelik yine unutulmazdı. Fakat bu sefer unutulmaz yapan sen ya da ben değilim. Bu dolunay’da sahnede Alper vardı!

Sahne derken ciddiydim. Eskişehir’de bir mekanda, sokak hayvanları yararına düzenlenen bir etkinlikte Efendi grubuyla sahneye çıktılar. Konserin en ön plana çıkan özelliği ise girişlerin bilet yerine “mama” ile yapılıyor olmasıydı. Yani miktarı ve çeşidi size kalmakla birlikte, girişte kedi veya köpek maması bağışı yapıyorsunuz. İsminizi ve ne kadar bağış yaptığınızı da not ediyorlar.

Neyse, dönelim sürprize. Alper, nihayet Selda‘yla evlenmeye karar verdiğinde ilk sorduğum soru “beyaz eşyayı ne marka alacaksın?” olmuştu. O ise bu sorumu yanıtsız bırakıp evlilik teklifi için yaptığı planı anlatmaya başladı. Plan iyiydi, yeterli ve samimiydi. Ufak tefek birkaç detayı da konuşup hallettik.

Konser günü dolunay gökte, bulutların arasından bir görünüp bir saklanıyordu. Mekana geldiğimizde saat 20.45 civarındaydı. Geldiğimizde gördük ki bizim ekibin tamamına yakını oradaydı. biz de hemen her Efendi konserinde yaptığımız gibi sahnenin en önüne konuşlandık ve beklemeye başladık. Kısa süre sonra yanımıza Koray, Murat ve Gökçe de geldi. Bizim çocuklar sahnede hazırlıklarını yaparken biz süper komik ve keyifli bir muhabbete başlamıştık bile. Ancak çok az kişinin olacaklardan haberi vardı.

teklif02

Selda, arkadaşlarıyla gelip yanımıza oturdu. Bu esnada İstanbul’dan Eskişehir’e gelen Fatih Abi‘ler de mekana gelmişlerdi. Daracık bir alanda epey kalabalık olmuştuk. Şarkılar ardı ardına geçerken Alper’le göz temasını kaybetmiyorduk. Yalnızca ben değil Caner ve Mustafa da bir yandan Alper’i kesiyordu. Ancak Alper’in kestiği tek bir isim vardı o da Selda’ydı.

teklif03

Profket

Grup, İstanbul’da Sonbahar‘ı da çalıp bize söylettikten sonra Alper, Utku‘dan mikrofonu istedi. Selda’nın arkadaşları tam bu anda kayda girdiler! Üç dört farklı açıdan Alper’i videoya almaya başladılar. Ulan meğer bunlar hazırlıklıymış! Alper, ah gardaşım, olanca heyecanıyla tane tane konuşmaya başladı. O an bizim suratlarımızı görmen lazımdı sevgili okur. Hepimiz sırıtarak sahneyi izliyorduk, ağızlarımız kulaklarımızda. Alper sözünü bitirdi. Kar beyaz bir kediciği Selda’ya uzattı. Kediciğin boynunda bir tek taş vardı. O esnada Aykut, sahnenin arkasında bulunan perdeyi indirdi ve “BENİMLE EVLENİR MİSİN?” yazısı açığa çıktı.

teklif01

Alkış kıyamet görmen lazım! Selda, gayet soğukkanlı bir şekilde konuşmasını yaptı ve kabul etti. Sonra bunlar birlikte sahneye döndüler. Efendi  ve Selda, birlikte “Haydi Söyle” çalmaya ve söylemeye başladılar.

teklif05

Caner yanıma geldi “Abi sen biliyor muydun?” diye sordu. Meğer çok az kişi biliyormuş. Efendi sahneden inince önce Fatih abilerle sonra Alperle ve Efendi’yle kucaklaştık. İyi dileklerimiz ilettik. Bir ayaz başlamıştı ki dışarıda sorma. Güle oynaya, biraz da duygulanmış olarak Utku’nun arabaya yürümeye başladık. Dolunay tepeden ışıldıyordu. Cep telefonuma bir mesaj geldi. Titreyerek açtım, baktım ve içime inanılmaz bir mutluluk yayıldı. Ulan dedim, tam zamanında, tam da seni düşünürken.

teklif

Tolga Abi’den.

Bu Seneki Dragon Maceramız

Kısa sürdü. Evet, yazının iki kelimelik özeti bu aslında. İlk defa takım kurmakta bu kadar zorlandık. İlk defa bu kadar tırmaladık ve uğraşımız çok kısa sürdü ne yazık ki. Yazının devamı sizi çok şaşırtacak.

196418_340Bu sene Dragon Yarışları için iki tarih açıklandı: İlki 19 Mayıs, ikincisi ise 4 Hazirandı. Biz daha önceki iştiraklerimizden dolayı bu yarışları büyük ilgiyle takip eder ve takım sporlarına olan ilgimizi göstermekten çekinmeyiz. Her sene ilk olarak yaptığımız üzere, takıma adam almadan önce takım kaptanını seçtik. Kaptanımız Emre olacaktı. Sonra, önceki yıllarda kullandığımız takım adını değiştirdik ve Caner’in önerisiyle The North Remembers yaptık.

Bu sene daha önceki yıllardaki ekibimizden geriye Alper, Volkan, Emre, Koray, Murat ve ben kalmıştık. Takımda en az 3 tanesi bayan olmak üzere 11 kişi olması gerekiyor. Biz de eksik olan oyuncuları birer ikişer tamamlamaya başladık. Önce Alper’in kardeşi Caner’i ve Murat’ın bir arkadaşını aldık takıma. Daha sonra bizim bölümden arkadaşımız İlayda dahil oldu. Emre’nin kız arkadaşı Göksu ve Göksu’nun bir arkadaşını daha alınca takım tamamlanmış oldu.

19 Mayıs yarışı öncesindeki cumartesi günü prova yapmak için yollara döküldük. Ancak son dakikada Murat’ın arkadaşının, Göksu’nun arkadaşının gelemeyeceğini öğrendik. Hemen yakın arkadaşımız Özlem ile Utku kardeşimizi aradık. Utku yardımımıza koştu. Üstelik sadece kendisi değil, yanın da bir de arkadaşını getirdi sağ olsun. Yapacak bir şey yok diyerek bu halde antrenmana doğru yola çıktık. Özlem işten geç çıktığı için, Volkan’da sınavı olduğu için antrenmana gelemedi. Böylece asıl yarışta olacak dört kürekçimiz antrenmana çıkmadı.

Aslında tamtamcı olarak düşündüğümüz Göksu’yu, arkadaşı ve Özlem gelmediği mecburen küreğe kaydırdık. Murat’ın gelmeyen arkadaşı ile Volkan’ın yerine de Utku ve misafiri olan kardeşimiz geçtiler. Antrenmanı müthiş rüzgarlı ve yağmurlu bir havada yaptık, bitirdik. Ceyhun sağ olsun çok yardımcı oldu bize.

19 Mayıs günü, Eskişehirli bir şehidimiz olduğu için tüm etkinlikler iptal edildi, yarış olmadı. Olsun dedik, bizim için önemli olan 4 Haziran’daki yarış. Ekibe son halini verip yarışı beklemeye başladık. Yarıştan hemen önceki cumartesi günü son antrenman için organizasyon ekibi duyuru yaptı. O hafta sonu takımdaki herkesin işi vardı ve ne yazık ki antrenmana gidemedik. Olsun,  dedim yine. Hayatlarındaki ilk küreği yarış esnasında çekecek olan takımı iyi motive edip bir de senkronize olmalarını sağlarsak yine olur bu iş dedim.

Yarıştan bir hafta önce Murat ilk bombayı patlattı: Açık öğretim sınavları olduğu için yarışa gelemiyormuş. Onun yerine Caner’in bölümden bir kardeşimiz katıldı ekibe, Tarık. Murat’a epey bir sövdükten sonra bu sefer de Göksu’nun arkadaşının takımda olamayacağını öğrendik. Böylece bu arkadaş da elini küreğe sürmeden takımdan ayrıldı. Bunun üzerine İlayda hemen devreye girip bir arkadaşını takıma dahil etti. Tamam dedik, artık giren çıkan olmaz herhalde. Ne de olsa yarış yarın olacaktı.

Oldu. Murat’ın arkadaşı cumartesi günleri çalıştığını söyleyerek takımdan ayrıldı. Eli küreğe değmeden takımdan ayrılan bir kişi daha! Yine ben, üstelik dışarıda oldum halde söve söve küçük kardeşim Mustafa’yı çağırdım. Böylece bu sorunu çözmüş olduk. Oh, dedik ve arkamıza yaslandık. Nihayet rahat bir nefes aldık, dedik.

Telefon çaldı. Tedirgin olup bir birimize baktık. WatsApp grubunda yazan Koray’dı! İşi çıkmış gelemiyormuş! Yuh dedim artık bu nedir lan? Koray’ın da Murat gibi ayrılması sebebiyle takımdaki tecrübeli sayısı bir anda 4 kişiye düşmüş oldu. Teknede yalnızca iki sıra tecrübeli adam kalmıştı artık. Geriye kalanların hepsi ilk defa yarış günü yarışacaklardı (Caner ve İlayda hariç, onlar antrenmana katıldı). Koray takımdan ayrılınca yapacak bir şey kalmadı diye düşünürken sağ olsun yine İlayda koştu yardıma ve Alper Alp kardeşimizi takıma çağırdı. Ulan dedim, artık tamam. Bu saatten sonra takımdan çıkmak yasaktır. Yarın yarışta görüşürüz. O gece Alper’de kaldım. İç huzuruyla uyandım. Aylar sonra ilk defa yüzüme çarpan güneşle uyandım. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Yarış sabahı içimde müthiş bir huzurla uyandım. Lan dedim, çok badireler atlattık ama oldu be, nihayet suya inebileceğiz. Hatta bir önceki gün bastırdığım takım logosunu falan düşünüp mutlu oldum. Gidip Uğurluoğlu kardeşleri uyandırdım. Airguitar’la Opeth çaldık sabah sabah. Derken telefon çaldı. Baktım Emre mesaj atmış. İlayda’nın ayarladığı kız arkadaşının ev arkadaşı hastanelik olduğundan ve kızın başında hastanede ondan başka bekleyecek kimse olmadığın yarışa gelemiyormuş. Eh, yarışa bir saat kaldığı için ve eksik kadroyla yarışamayacağımız için bu yolun sonu demekti. Tüm sürecin başından beri suskunluğunu koruyan Alper, yutkundu ve ağzından tek bir sözcük çıktı: BETÜL!

Aslında en başından beri takıma dahil etmek istediğimiz üç isim vardı: Togay, Utku ve Betül. Ancak bu arkadaşlarımız kendileri de istemelerine rağmen çeşitli sebeplerle katılamamışlardı. İşte şans ya Betül’ün o gün işi iptal olmuş. Çaresizlik anımızda Betül’ü online gören Alper hemen teklifi yaptı ve 20 dakika sonra Betül’ü de almış şekilde, iki arabayla yola çıkmıştık bile.

north

Yarışın ön elemesinin yapılacağı Sarısungur Göleti’ne vardığımızda müthiş bir kalabalık vardı. Bu zamana kadar gördüğüm en yoğun katılımdı bu. Yaklaşık 30 takım olduğu söyleniyordu. Kuralar için takım kaptanı çağrıldığında, umarım ikinci dörtlü içerisinde yer alırız diyordum. Ama olmadı. Takım kaptanımız gitti 1 numarayı çektik. Yani günün ilk yarışında biz olacaktık. Etrafta her sene olduğu gibi pek çok iddialı takım da vardı. Bunlar ayakkabısından eldivenine bir örnek kuşanıp gelmişlerdi.

Tekneye binmeden önce oradaki bir hocamızdan takım fotoğrafı çekmesini rica ettik. İşte bu yazı da sırf bu fotoyu beklediğim için böyle gecikti. Fotodan sonra tekneye bindik. Takımın yarısından çoğu, antrenman dahi yapmadan yarışacaktı. Bu müthiş bir dezavantajdı ama dragon yarışının en güzel yönü de buydu aslında. Şansın hep vardı. Önemli olan koordine olmaktı. Biz ilk sırada yarışacaktık ama şansımıza bizimle birlikte yarışacak takımlardan biri de D-Dragons isimli takımdı. Bunlar, Demir Döküm Grubu’nun özel bir takımıydı. Bizimle birlikte gölete inip başlangıç noktasına geldiklerini gören bizim çocuklar acayip tedirgin oldular ve işte bu moral bozukluğu bizim bu sene ki maceramızın sonu oldu.

north2

Yarış başladı. Beş dakika boyunca inanılmaz bir hırsla kürek çektik Alper’le. Alper’in anlık olarak ayağının kaymasına rağmen hemen toparladı. Önceki yılların aksine bu sefer en önde olduğumuz için takımı izleyemedik. Hiç olmaması gereken oldu ve önde kopup giden iki takımı görünce bizim çocuklar çekmeyi bıraktılar. Bu, daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Ancak sonuçta ilk defa kürek çekmişlerdi. Kürek tutmayı dahi bir saat önce öğrenmişti çoğu. Yarıştan sonra herkese teşekkür ettik ve kurduğumuz gruptan çıkmamalarını tembihledik. Bir kere daha gördük ki antrenman her şey demekmiş.

Bakalım, Eylül ayında bir yarış daha olacak. O yarışa da katılacağız. Kim bilir, belki sefer şansımızı epey zorlarız 🙂

Yine Bir Antalya

Yol hikayeleri anlatmaya bayılıyorum. Toprak Kirliliği Eğitimi’nin, aslında tüm bu eğitimlerin, mesleki katkılarını bir kenara bırakırsam, bana olan sosyal katkılarını asla azımsamadım. Sosyalleşmek kavramını hiçbir zaman ortalıkta dolaşıp, insanların muhabbetine burnumu sokmak olarak düşünmedim. En çok konuşan grubun bir parçası olmayı hiçbir zaman tercih etmedim. Benim tercihim ve yapmaya çalıştığım şey, tüm kızları etrafında toplayan o oğlanın da, erkeklerin pervane olduğu o kızın da o anda ne düşündüğünü, nasıl hissettiğini anlamaya çalışmak oldu. Mühendisliğin her türlüsü keyifli. Ama adına sosyal mühendislik denen şu yeni olgu, bana apayrı bir keyif veriyor. Kitaplardan, kurslardan “beden dili eğitimi”, “liderlik eğitimi”, “takım çalışması yönetimi”, “süpersonik kariyer planlaması eğitimi” kapmaya çalışan ve yaldız kabartmalı A4 sertifikasını CV’sinin en önüne koyanlardan farklı olarak, ben kendi tecrübelerimi, kendi gözlemlerimi kullanarak oluşturmaya çalışırım. Bu ancak çok fazla insanı gözlemleyerek yapabileceğim bir şey. Bazen tamamen farklı insanları gözlemlemek çok yorucu olabiliyor. Bence gözlem yapmanın en ideal yolu, elinizde tek bir payda etrafında toplanmış farklı bireylerden oluşan bir küme olmasıdır. Aynı işi yapan ya da aynı yaşta ya da aynı okuldan mezun bireylerden oluşan bir küme, bana kişiler üzerinden birkaç bakışla elde edebileceğim çok fazla detay sunuyor.

Çarşamba sabahı Bilecik’ten saat 08.00’de İlkan Abi’nin arabasıyla yola çıktık. İlkan Abi, Talat Bey ve benden oluşan ekibimiz, gayet keyifli bir yolculuğa başlamıştı. Ancak henüz Bozüyük’e gelmeden peşimiz sıra telefonlar gelmeye başladı. İşte bu telefonlar da yol boyu muhabbetimizin konusu oldu durdu. İlkan Abi’nin stabil şoförlüğüne hayranım. Riske girmeyen ve rahatına düşkün bir sürücüdür kendisi. Aslında gideceğimiz rotaya daha uygun ve mesafe olarak daha kısa olmasına rağmen, bozuk ve tek şeritli olması yüzünden Isparta-Antalya yolunu kullanmak istemedi. Bunun yerine daha rahat ve çift şeritli ancak mesafe olarak daha ters bir yol olan Burdur-Antalya yolunu tercih etti. Bizde şoförün işine karışılmaz biliyorsun. Yolda sırayla Talat Bey ve ben uyuduk. Aslında benimki pek uyumak da sayılmaz desem de İlkan Abi horladığımı iddia etti. Onun böyle iddiaları vardır.

s-30328fdd2e4c8b73648fed02d29688a192fdc3c0Yandex’in navigasyonu harika sevgili okur. Kullanmadıysan bir dene. Herhalde Rus menşeili olduğudan, Antalya’daki tüm oteller kayıtlı. Pek çok hedefe yalnızca işletme adı yazarak ulaşabiliyorsunuz. Üstelik yazılım kullandığınız yola göre ilk başta belirlediği rotayı güncelleyip size sesli olarak daha kısa bir rotadan gitmek isteyip istemediğinizi soruyor ve sesli olarak yanıtlayabiliyorsunuz.

Afyon’daki molada yediğim devasa su böreği diliminden bahsetmeden devam ediyorum. Saat 15:30’da otele vardık: Kervansaray Lara Hotel. Devasa bir yer. Bilecik’e yaptıkları Kongre Merkezi kadar kongre salonları var adamların. Kapıdan girip kayıt yaptırdık. O ana kadar organizasyonla ilgili her şey kusursuzdu. Ancak biz oda anahtarımızı beklerken “anahtarların daha sonra verileceği, odaların hazırlanmakta olduğu” bilgisini aldık organizasyon firmasından. Yol yorgunu olduğumuzdan bir şeyler atıştırmak üzere ayrıldık lobiden. Ancak saat 17.30’a kadar beklemek durumunda kaldık. Biz de dahil pek çok katılımcı odalarına o saatte girebildiler.

7244-8455-4042-2751-7153-

Akşam yemeğinde Bakanlıkta çalışan bir hanımla tanıştık İlkan Abi’yle. Yemekten sonra da lobiye Ersil’in yanına geçtik. Uzun süredir görüşemiyorduk. Epey muhabbet ettik. Sonradan Talat Bey’de geldi katıldı bize.

Okumaya devam et

Sercan’ın Ziyaretinin Gecikmiş Yazısı

serc01
Bayram tatili başladığında bizi heyecanlandıran asıl olay Sercan‘ın Eskişehir’e gelecek olmasıydı. Bir önceki ziyaretinde, şehre geldikten iki gün sonra görüşebilmiştik çünkü. Biz bu duruma epey sövmüştük. Dolayısıyla Sercan da bu sefer eşşeğini sağlam kazığa bağlıyor ve gelişini bize an be an haber veriyordu. 19 Eylül Cumartesi gecesi geldi Sercan. Önce hayattaki en yakın arkadaşı Özlem’le buluşmuşlar. Sonra biz gittik yanlarına ve aylar sonra Hangover‘da kucaklaştık Sercan’la. Görmeyeli epey şişmanlamış, pardon “kalantorlaşmış“tı. Böyle söyleyince daha cool oluyor.

Aynı gece Peyote‘de saçlar, yerlerde saçlar” isimli extreme şarkısıyla ortamlarda tanınmaya başlayan Kalben‘in konseri vardı. Alperler tüm ekip olarak oradaydılar ve Sercan da yanlarına gidecekti. Ancak biz gitmek istemediğimizden o gecelik Sercan’la vedalaştık.

serc02

Ertesi sabah güne geleneksel kahvaltı organizasyonumuzla başladık. Her zamanki mekanımıza gittik. Beşimiz, kahvaltıdan sonra bizim eve geçtik. Biz geçtikten sonra Caner, kısa süre önce evlenen dostlarımız Aykut ve Ece ile Aykut’un abisi Burak ve kız arkadaşı bize geldiler. Böylece evin kısa tarihindeki en kalabalık günlerden biri yaşandı. Salonun ortasında kurulu duran elektro davuldan dolayı biraz sıkışsak da eğlenceli oldu her şey. Sercan gelirken akustik gitarını da getirdiği için evde toplam da iki tane akustik gitar, kurulu bir davul, çeşitli perküsyon aletleri vardı. Epey bir şarkı çaldık. Davula bir ben geçtim, bir Aykut geçti. Alper ve Sercan gitar çaldılar. Repertuardaki tüm şarkıları çaldık. Özlem, ufak çaplı da olsa davulculuk kariyerine başlamış oldu. Aralıksız stick control çalıştı.

serc05

Akşam saat 18.00 civarı evdeki herkes, Sercan ve Özlem hariç, gittiler. Ayrıldılar gittiler. Biz de Üniversite Caddesi’ndeki Köfteci Yusuf‘a gittik. Güzel bir yemekten sonra doğruca Adalar’a gittik. Burada hep gittiğim Adımlar Kitabevi‘ne gittik. Sonradan yanımıza Sercan’ın ve Özlem’in arkadaşı olan üç sevimli kız (ikisi Sercan’ın iş arkadaşı, biri de Özlem’in arkadaşı) daha geldiler. İlaç sektöründen küçük ev aletlerine kadar uzanan geniş bir muhabbet oldu.

Sonra bize geçtik. Alper de buraya geldi. Geç saatlere kadar oturduk. Film izlemeyi düşündük ancak saat cidden çok geç olduğu için vazgeçtik. (Bundan sonraki iki gece boyunca üç tane film izleyecektik.) Kalktılar ve gittiler.

Ertesi gün ben hasta oldum. Bir önceki gece üşüttüğüm için hasta oldum. Evden çıkamadım bir süre. Çünkü hastaydım. İnanmadılar bana. Naz yapıyorsun, dediler ama ben hastaydım cidden. Neyse, sabahtan Sercan’la Özlem geldiler. Ardından da Alper geldi. Merve müthiş bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltının ortalarına doğru Selda da gelip bize katıldı. Ben hasta olduğum için çok eğlenemedim. Gitar falan çaldık. Sonra pikniğe gitmeye karar verdik. Ben hasta olduğum için itiraz ettim önce. Ama ne olduysa oldu ve bu itirazdan üç saat sonra, Regülatör’de,  mangalın başında buldum kendimi.

serc03

Piknik efsane oldu. Caner ve Aykut’un abisi Burak da bize katıldılar. Ben açık havada kendime geldim. Hani hastaydın sen, demeye başladılar. Derler bunlar sevgili okur, inanmazlar. Piknikten sonra eve geçtik. Sercan’la Alper de yanımıza daha sonra gelmek üzere ayrıldılar bizden. Taa gece yarısı geldiler. Oturduk film izledik. Sonra nasıl uyumuşuz görmen lazım.

Ertesi gün Alper yine gitti. Biz de Sercan’la ne yaptık hatırlamıyorum sabahtan. Ama öğleden sonra annemlere gittik. Sercan bir süre sonra bizi bırakıp çarşıya döndü. Benim bir kitaplık projesi vardı. Biz de Murat’la onu yaptık ve tekrar Sercan’ın yanına döndük. Uzun süredir KFC yemediğimiz için Espark’tan üç tane menü alıp eve geçtik. Evde acayip keyifli bir ortam oldu yine. Alper yine gece geldi yanımıza. Bir film daha izledik ve ertesi gün Sercan’ı yolcu etmek üzere uyuduk.

serc04

Son sabah pek bir hüzünlüydük. Dört günümüz öyle hızlı, öyle keyifli geçmişti ki (benim hastalanmam hariç) sanki tatil bitiyormuş gibi üzüldük. Bu yazıyı yazarken uzun uzun düşündüm. Unuttuğum bir şeyler oldu mu diye. Muhakkak oldu. Eminim buna. Arada bir yerde yaptığımız bir kahvaltı vardı mesela. Oradan Özlem’in evine geçmiştik. Hatta televizyonda da Harry Potter vardı. Galiba son gündü., net hatırlamıyorum. Sercan’ın bagajdan ilaç eşantiyonlarını ne zaman almıştık o da bir bilinmez soru. Bu arada Özlem’le de epey özleşmişiz. Özlem, Sercan ve Merve’nin sınıf arkadaşıdır. Benim ve Alper’in de okuldaki projeden arkadaşımız.

Bu yazı çok gecikti. Neden böyle oldu? Çünkü olaylar hep üst üste geldi. Sercan gittikten hemen sonra bayram oldu. Eskişehir, Ankara derken iş uzadı. Sonra yeni hafta başladı ve ben ayağımı deldim. O sebepten dolayı yazı gecikti. Yazmasam olmazdı, ben kendimi affetmezdim.

Bir araya gelmek iyi oluyor. Sadece muhabbetinden değil, ortaya çıkan işler açısından da iyi oluyor sevgili okur. Mesela Alper’le yakın zamanda bir cover video kaydedebiliriz. Ayrıca izlenecek pek çok yeni film tavsiyesi aldım. Ve satın alınacak yeni yeni şeyler keşfettim, çoğu salakça ama olsun.

serc06Bu arada izlediğimiz üç film şunlardı: İtirazım Var (2014), Mortdecai (2015) ve Dracula Untold (2014). Bunlardan en beğendiğimiz Onur Ünlü‘nün yazıp yönettiği İtirazım Var oldu. Müthiş bir film. Harika mesajlar, göndermeler içeriyor. Mortdecai, Johnny Depp‘in vasat filmlerinde birisi. Gwyneth Paltrow‘un “alımlılığı” için izlenmeye değer. Dracula Untold ise güzel başlayıp tırt bitiyor, o kadar getirip getirip filmi bir hiçe bağlamışlar. Tarihsel olarak da tırtlamış. Özetle tırt.

Sercan’ın bu ziyaretinden bize miras bıraktığı en iyi tespit, artık şişman insanlara şişman değil, “kalantor” dememiz gerektiği oldu. En azından, Sercan artık şişman değil, kalantor. Ayrıca çok havalı ve iletişim becerileri çok üst düzeyde. Helal olsun kardeşimize. Seni çok seviyoruz.

NOT: Mutlaka unuttuğum detaylar var. Bunları eklemeler şeklinde yazıya ilave ederim hatırladıkça. Mesela Sercan’la En Zayıf Halka‘yı izlerken denk gelip de gülmekten öldüğümüz şöyle bir an vardı televizyonda:

Efendi’yle Roxy Müzik Günleri Macerası!

roxyŞu yazımda Efendi‘nin bu yıl düzenlenen 19. Roxy Müzik Günleri‘nde finale kaldığını ve 18 Mart günü final performansını sergilemek üzere İstanbul Roxy‘de sahneye çıkacağını yazmıştım.

Birkaç gün öncesinden plan yapıp geçtiğimiz pazar günü Eskişehir Otogarı‘ında buluştuk. Taksi tutmak yerine Alper‘in arabasıyla otogara gittik. İki günlük otopark parası, vereceğimiz taksi parasına eşitti çünkü. Otogar’da saat 14.00’e doğru buluştuk. Epey kalabalık bir gruptuk doğrusu: Alper, Utku, Ersan, Mahmut, Yağmur, Narin, Emre, Serbay, Merve ve ben. Otobüsün arka tarafı bize tahsis edilmişti sanki. İstanbul’a kadar güzel bir yolculuk oldu. Herhangi bir sıkıntı çıkmadı.

Otobüs akşam 20.00 civarında Alibeyköy Cep Otogarı‘na girdi. Biz buradan teyzeme geçtik. Grubun geri kalanı ise Taksim‘e gitmek üzere servis aracını beklemeye başladılar. Teyzemlere en son 4 Şubat 2014’te, askere gitmeden önceki gün gitmiştim. Hatta askere de teyzem ve Cihan tarafından az önce indiğimiz otogardan uğurlanmıştım. Şimdi aynı eve, bir yıldan daha uzun bir süre sonra gidiyorum ve bu sefer asker olan Cihan.

Ertesi sabah saat 11.00’e doğru gidip bir yerlerden İstanbul Kart bulup aldık. Bununla Alibeyköy’den binip Taksim Meydanı‘na ulaştık. İstiklal Caddesi‘ni devam edip Tünel‘e geçtik. Burada kendime bir Irish Flute aldım. Hatıra olsun dedim. Az sonra, Galata Kulesi’nin karşısında bulunan Lavazza isimli mekanda Efendi’nin yanına dahil olmuştuk. Önceki gün bizimle gelmeyen Aykut ve abisi Burak ile Caner de oradaydı. Burada biraz oyalanıp yarışmanın yapılacağı Roxy isimli mekana gitmek üzere yola çıktık. Ama ne yürüdük! Arkadaş ne yürüdük anlatamam! Kana tere batmış bir şekilde mekanın kapısına yığıldık hepimiz. Burada nihayet tüm ekip toplanabildik. Soundcheck için epey zaman varmış. Biraz kapı önünde lafladıktan sonra nihayet Efendi soundcheck için içeri girdi. Biz de bir kenardan sızıp mekana daldık.

roxy05Soundcheck devam ederken en son geçen sene Temmuz ayında gördüğüm asker arkadaşlarım, biricik kardeşlerim Selçuk ve Atilla çıkageldiler. Askerden sonra da görüşmeyi sürdürdüğüm bu adamlarla aylar sonra buluşmak paha biçilmezdi. Karnımız çok aç olduğu için Merve’yle ben kısa süreliğine bu ikiliden ayrılıp karnımızı doyurduk ve sonrasında Selçuk’un bir arkadaşının çalıştığı, arka sokaklardaki bir mekanda tekrar buluştuk. Birkaç saat sürecek mükemmel bir muhabbete böylece başlamış olduk. Selçuk, şu ve şu yazılarımda bahsettiğim kitapların yazarı. Atilla ise turizm sektöründe çalışıyor. Her ikisiyle de askerde çok fazla şey paylaştım. Asker sonrasında da iletişimimiz hiç kopmadı. Muhabbetimiz askerlikten çok, mevcut hayatlarımızı konuştuk. Atilla’nın o muhteşem maceralarını, Selçuk’un ciddi kararlarını dinledim. Onlar da benim seviyeli muhabbetimden keyif almışlardır kanımca 🙂 Muhabbet devam ederken Umur aradı ve yolda olduğunu söyledi. Ama Selçuk’a gelen bir telefonla aylar sonraki ilk buluşmamız sona erdi. Kardeşlerimle kucaklaştık ve ayrıldık.

roxy06Tekrar Tünel’e doğru yöneldim Umur’la buluşmak için. Ancak şansıma HDP mitingi vardı ve yol tıkanmıştı. Bunu tarif edebilecek sözcük kesinlikle buydu: tıkanmıştı. Hiç bilmediğim bu İstanbul’da bir ara sokağa saptım. Aylar önce İlkan Abi’den gördüğüm taktikle yolu bulmaya çalıştım ve bingo! Tam da mitingin bittiği noktada, kalabalığın arkasında tekrardan İstiklal Caddesi’ne çıktım. Umur’u Galata Kulesi’nin altında buldum. Birkaç önce görüşmemize rağmen sanki hiç görüşmemiş gibi kucaklaştık Umur’la. Yakın zamanda nişanlanacağı için sohbetimizin başlarında hep bu mevzulardan bahsettik. Sonra Umur’un beni kahkahalara boğan çıkışları eşliğinde can dostum Keyb ile buluşmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne doğru yürüdük.

roxy08

Keyb, İstanbul’daki daimi plak tedarikçim, elinde Iron Maiden’ın Seventh Son Of The Seventh Son plağı ile bizi bekliyordu. Hızımızı kaybetmeden Roxy’e doğru yola çıktık. Sabah yürüdüğümüz o uzuuuun yolu bu sefer yürümedik. Çünkü öğle üzeri Selçuk ve Atilla’yla buluştuğumuzda bana kısa bir yol öğretmişlerdi. Beş dakikada mekanın önüne geldik. Burada tüm Efendi’yi sahneye çıkmak için bekler halde bulduk. Bizim çocuklar nasıl giyinmişlerdi bir görseniz. Gururla baktım lan hepsine. Mekanın önünde sadece biz değil, Koray Candemir, Harun Tekin, Aylim Aslım ve bir sürü tanınmış sima vardı. Mekanın ses düzeni ise hastası olduğumuz grup Dorian’ın vokalisti İlkin Kitapçı idi.

roxy04

İçeriye girmek üzere beklerken yolunu gözlediğimiz adamlardan ilki, Ahmet Ali Mert çıkageldi! Kardeşi Alper ve nişanlısı Petra da yanındaydı. En son düğünde görüşmüştük Ahmet’le. Sağolsun Efendi’ye destek için o da gelmişti. Tüm mekan dışarıdayken bir anda herkes içeri doluştu. Anlaşılan nihayet gece başlamıştı. Üç grup dinledik ve sıra Efendi’ye geldi. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Mekanın kapısı açıldı. İçeriye bir sakal girdi. Neredeyse 3 senedir görmediğimiz dostumuz Erol’du bu. En öndeydik artık Erol’la birlikte. Diğer uçta ise Ahmet, Galaxy Note 4 ile 4K kalitesinde ve kesintisiz olarak performansı kaydetmeye başlamıştı.

roxy00

Yazının bu kısmında grupların sahne performanslarından bahsetmemi bekliyor olmalısınız. Ama yapmayacağım. İzlediğim gruplara dair elbette değerlendirmeler yaptım. Ancak şimdi bu yazıda ne yazarsam yazayım taraflı olacak. Düşüncelerim yanlış yorumlanacak. O yüzden grupların performanslarına ilişkin bir şey yazmıyorum. Buna bizim çocuklar da dahil. Ama çaldılar, çok güzel çaldılar valla 🙂

roxy03Efendi sahneden indiğinde, geceden beri ilk defa sahne önünde bu kadar çok kalabalık oluşmuştu. Alkışlar eşliğinde toparlanıp indiler. Sonra mekanın dışına çıktık. Kanat Atkaya’yı gördüm, tanıdım. Erol, elli tane daha adam tanıdı. Erol bunu hep yapar. Yalan yok, bir daha da içeri girmedik Erol’la. Mekanın önünde çöktük ve uzun, upuzun bir muhabbet başladı.

Belirtmeyi unuttum. Umur, ulaşım sıkıntısından dolayı Efendi’yi dinleyemeden mekandan ayrıldı. Efendi sahneden indikten sonra dışarıda Keyb yanında bir arkadaşla çıkageldi. Bu arkadaş, bizimkinin asteğmen olduğu yerde kısa dönemmiş. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Gayet kral bir elemana benziyordu. Keyb sağ olsun epey dil döktü gece ona gitmemiz için. Gitmedik, üzdük kardeşimi.

roxy02

Gece tüm performanslar bitti ve tüm bir ekip olarak yola düştük. Erol’la vedalaştık. Ahmet Ali bizimle kaldı. Bir süre Cihangir tarafında yürüdükten sonra güzel bir tepenin yamacına tırmandık. Burada nihayet midye yeme fırsatım oldu. Açlıktan öldüğümüz için hemen oradaki bir köfteciden önce beş sonra yedi sonra on bir tane köfte ekmek sipariş ettik. Güzel bir boğaz manzarası eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra Ahmet’le birlikte grubun diğer kalanından ayrıldık. Ahmet’in evi de Keyb gibi karşı taraftaydı. Buraya gitmek için harika bir yol varmış meğer: Taksim Meydanı’nın ilerisinden dolmuşlar kalkıyor ve 24 saat çalışıyorlar. Taksim Meydanı’nda Ahmet Ali’nin kardeşi Alper ve nişanlısı Petra ve arkadaşı Baran ile buluştuk. Hepimiz gittik ve bekleyen dolmuşlardan birine atladık. Dolmuşçu saatte 130 km hızla (ekmek çarpsın) bizi yaklaşık 20 dakikada karşıya geçirdi, Ahmetlerin mahalleye indik. Gece saat 3’e yaklaşıyordu ve yollar bomboştu. Ahmetlerde hiçbir şey yapmadık ve doğrudan uyuduk. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Burada Ahmet ve Petra’nın müthiş misafirperverliğiyle ağırlandık. Her ikisine de teşekkür ederim. Hatta Petra için: Díky za vaši pohostinnost půvabné.

roxy01

Ertesi sabah da erkenden uyandık. Dün bindiğimiz dolmuşun bu sefer tersi istikametinde gidenine bindik. Ahmet sağ olsun durağa kadar bıraktı kardeşim. Sabah erken vakit olduğundan ve o gün resmi tatil olmasından dolayı yine trafik azdı ve bu sefer de yarım saatte karşıya geçtik. Dün bindiğimiz yerde, Meydanın yukarısında, dolmuştan indik. Kahvaltı yaptık. Önceki gün yarışmanın düzenlendiği yerde bir plakçı görmüştüm. Alperlerle buluşmamıza daha vardı. Biz de bu plakçıya gittik. Ancak kapalıydı. Geri dönerken yolda Efendi’yle karşılaştık ve hep birlikte tekrar İstiklal’e doğru yürüdük. Burada otobüse giden servis aracı kalkana kadar bir mekanda oturduk. Önceki gün hakkında değerlendirmeler yaptık. Saati geldiğinde servisin kalkacağı yazıhaneye gittik. Kısa süre sonra da servis geldi. Şaşılacak şey, 20 dakikada Alibeyköy Cep Otogarı’na geçtik. Otobüse bindik ve uyuduk! Cidden uyuduk. O kadar yorulmuştuk ki iki gündür… Bir ara gözlerimi açtım, otobüs İstanbul’dan çıkmak üzereydi. Sonra Sakarya Otogarı’na kadar yine uyudum. Ondan sonra da bir daha uyuyamadım. Eskişehir’e kadar birkaç film izledim. Saat 20.00’ye doğru Eskişehir Otogarı’na ulaştık ve iki günlük bu Roxy macerası bir süreliğine bitmiş oldu.

Yarışmaya katılan tüm gruplar. Tıklayın ve büyük halde görün.

Yarın (Cuma günü) yarışmanın sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyor olacağız biz de. Merak etme sevgili okur, sen de sonuçları herkes önce buradan öğreneceksin. Bol şanslar EFENDİ!

NOT: Yakın zamanda grubun videolarını ekleyeceğim. Birkaç gün sonra yazıyı yine kontrol edin 🙂

Yılın İlk Pikniği & Ergin’le Buluşma

Bu senenin kışı ve soğuğu canımıza okudu malum. Her sabah kapkara bir güne uyanıp yetmezmiş gibi her haftasonunu, her tatili yağmurla karşılamaktan bıkan bünyelerimiz nihayet güneşli bir haftasonuna kavuşmayı bekliyordu. Ve o gün dündü 🙂

Dün sabah saat 08.30’da Alper ve Caner apartmanın önündeydiler. Bir önceki günden alıp tuzladığımız tavukları ve diğer bilimum malzemeleri alıp hemen Flash Gordon‘a atladık. Annemlerin de Batıkent’ten yola çıtkığını teyit edip en favori piknik mekanlarımızdan olan DSİ Regülatörüne doğru yola çıktık.

pik01Geldiğimizde alanda birkaç aile vardı sadece. Biz de hemen yerleştik ve annemleri beklemeye başladık. On dakika kadar sonra onlar da geldiler. Bir yandan hamağı kurduk. Masaları daha az güneş alacağını düşündüğümüz bir konuma taşıdık. Sonra babamla Alper tavlaya başladılar. Biz de bu esnada kahvaltıyı hazırladık. Murat efsane salçalı yumurtasını yaptı. Güzel bir kahvaltı oldu.pik03 Kahvaltıdan sonra piknik alanının hemen yakınında bulunan botanik bahçesini gezdik. Bizimkiler bu esnada okey onuyorlardı. Bonatik bahçesinde mevsim itibariyle hiçbir şey yok. Çok fazla kurbağa var ve bunlar sürekli çiftleşiyorlar. Böyle bir gürültü olamaz 🙂

pik02Öğlen saat biri geçtikten sonra mangalı yaktım. Önce patlıcan ve biberleri közledim. Sonra sırasıyla tavuk ve köfteleri attım. Kanaltürk’te bir abi var, Gürkan Şef. Sürekli mangal yapıyor. Sürekli et pişiriyor. Heh, işte ben de bir an o havaya girdim. Keşke kovboy şapkamı da alsaydım dedim. Piknik alanı da giderek doldu bu arada.

Yemek çok eğlenceliydi. Ailem ve en yakın arkadaşımla birlikte sezonu açmıştık işte. Yemekten sonra biraz daha oyalandık. Sonra saat dörde doğru toparlanıp kalktık.

Bir aile dostumuz trafik kazası geçirmişti. Onu hastanede ziyaret ettik. Neyse ki çok kötü bir kazadan olabilecek en az zararla kurtarmıştı. Ciddi bir kırığı vardı ama yine de durumu kritik değildi.

pik04

Ergin ve ben yıllar önce böyleydik

Hastane ziyaretinden sonra da, aylar sonra yeniden buluşacağım biriyle buluşmak için çarşıya indik: Ergin‘le! Ankara’da başladığı yeni hayatından sonra ilk defa Eskişehir’e geliyordu ve buluşmamak olmazdı. Buluştuk da!

Ergin’i aylar sonra görmek iyi oldu. Ankara’da Flamenko Derneği‘ne üye olmuş. Çok yetenekli müzisyenlerden oluşuyormuş dernek. Bunun da gazıyla yeniden gitarı eline almış Ergin. Bu gitarı yıllar önce İspanya’ya gittiğinde özel olarak yaptırmıştı. Yaklaşık bir saatimiz kahkahalarla geçtikten sonra Ergin’le de vedalaştık ve ayrıldık.

Sercan’lı Bir Haftasonu

En son Kasım’ın sonunda, düğündeyken görüşmüştük Sercan‘la. O günden bugüne de işten güçten aşktan, bir türlü görüşme fırsatı bulamamıştık. Geçen hafta, 23 Nisan’ın perşembeye denk gelmesini bilen Sercan’ın şirketi, cumayı da bağlayarak dört günlük bir boşluk yaratmış çalışanlarına. İşte bu boşluğa sığmaya çalışan Sercan’ımız, kendisi birazcık şişmandır, Eskişehir’e gelmeye karar vermiş.

Tekirdağ‘dan önce Ankara’ya geçmiş uçakla. Sonra da 23 Nisan akşamı nihayet Eskişehir’e gelmiş. Ertesi gün işe gideceğim için geldiği akşam aramadı Sercan. Ancak 24 Nisan akşamı işten döndükten kısa bir süre sonra Alper aradı koordinatları verdi ve nihayet Sercan’la aylar sonra buluşmak üzere çarşıya çıktık.

sercono02Adalar’daki uğrak mekanımız olan Sağlık Pide‘de buluştuk, karşımızda kalabalık bir ekip vardı: Sercan’la birlikte Alper, Koray, Özgür ve Özlem de vardı. Merve‘yle bu ekibin yanına dahil olduk. Sercan’a bir önceki gün gelmesinden dolayı epey sövdüm. Sonra tabi sohbettir muhabbettir derken kızgınlıklar unutuldu, hancıya şarap ve kuzu butları söylendi, kurta da kemirmesi için kemik söyledi Sercan.

triviaYemekten sonra kendimizi bilmez bir halde Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na geçtik. Burada saatlerce oturduk, gülüştük. Bir diğer kardeşimiz Volkan‘ı da aradık, çıktı geldi hemen. Volkan gelmeden önce Alper’le Trivia Crack oynadık. Ben yendim. Sonra Volkan gelince Alper ve Volkan birlikte oldular ve beni yendiler. Ama şansları da yardım etti. Bana şans “hiç” yardım etmedi.

Gece saat ona doğru biz kalktık ve eve geçtik; Sercan, Alper, Koray, Volkan ve ekibin geri kalanı (aslında ben ve Merve hariç diğerleri) eğlenceye devam etmişler. Acayip eğlenmişler. Bunu da ertesi gün saat sabah 10’u biraz geçe gittiğimiz toplu kahvaltıda öğrendik. Evet, yine en son Sercan’layken toplu bir kahvaltı yapmıştık. Hatta o zaman Seval de vardı, ah canım benim. Onu da andık.

Kahvaltıdan sonra beklenen oldu ve bizim eve geçtik. Sercan ve Koray, Sercan’ın bir önceki gece feneri söndürdüğü yerden eşyalarını alıp bize geçtiler. Öncesinde biz de Alper’lere gidip Caner‘in klarnetini aldık. Sonra bize geçip klarnet gitar, fife gitar, melodika gitar, melodika fife ve bilimum enstrümanlarla eğlenmeye başladık. Sercan ve Koray geldikten kısa bir süre sonra aklıma bir fikir geldi: Stüdyoya gitmek!

sercono01Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık ve stüdyoya geldik. Biraz bekledikten sonra stüdyoya girdik ve eğlenceli bir stüdyo oldu. “Öyle dertli dertli bakma, gören olmaz, duyan olmaz” dedi Koray. Stüdyodan sonra Koray yanımızdan ayrıldı.

Biz de Alper ve Sercan’la birlikte yeniden bizim eve geçtik. Gece Sercan ve Alper bizde kalacaktı. Geçenlerde Merve’nin bana aldığı mezuniyet hediyesini görünce Alper’in tüm ilgisi alakası buna kaydı. Şimdi bu hediyenin ne olduğunu söylemiyorum. Çünkü yakında bununla da ilgili bir yazı yazacağım. Alper, Sercan ve ben, oturup bu hediyeyle uğraştık. Epey de iyi iş çıkardık.

Uzun süredir vakit bulup da film izleyemiyorduk. Alper’in tavsiyesiyle “Gone Girl“ü izlemeye başladık. Allah belasını versin, o ne biçim bir sondu lan öyle? Film çok iyi ilerliyor, ilerliyor, sizi ekranın başına kitliyor. Ancak öyle bir sonla bitiyor ki anlatamam. Evet, anlatmayacağım. İzleyin görün.

Ertesi sabah saat on bire doğru uyandık. Özlem ve Koray’a haber verdik. Sercan öğlen iki buçukta Ankara’ya geçecekti. Daha önce hiç gitmediğim bir mekana, Madame Teras Cafe Bistro‘ya kahvaltıya gittik. Burada açık büfe kahvaltı servisi vardı. Haftaiçinde madamserpme kahvaltı da aoluyormuş ancak haftasonu sadece açık büfe varmış. Eskişehir’in tüm kalantorları da buradaydı. Kapıda park etmiş halde onlarca biemdabılyular, audiler vardı. Bunların arasına Alper’in efsane Flash Gordon‘ını park ettik.

Kahvaltı epey uzun sürdü. Bir kahvaltı süresi kadar da sofrada muhabbet ettik. Saat ikiye doğru yine topluca, bu sefer Otogar’a doğru yola çıktık. Yolda biz askerlik muhabbeti yaptıkça Alper müziğin sesini arttırdı.

sercono03Nihayet bu hareketli ve eğlenceli hafta sonumuzun sebebi, Sercanımızı yolcu ettik. Sercan’ı yolcu ettikten sonra Alper bir krallık yapıp bizi Batıkent’e bıraktı. Çünkü amcamlar Eskişehir’e gelmişlerdi.

Amcamlarla da bir süre oturup sohbet ettikten sonra, onları da Bursa’ya yolcu ettik ve her güzel şey gibi, haftasonu bitmiş oldu.

despic