Tag Archives: Caner

Daft Punk – R.A.M. Plağım

dpram00

Bazı albümler vardır, dinlediğiniz hiç bir albüme benzemez, genel tarzınızın dışındadır. Bazen gizli gizli dinler, bazen de hiç umulmadık bir anda açıp etrafınızdakileri şaşırtırsınız. İşte Daft Punk‘ın Random Access Memories albümü, dinlerken sürekli olarak “Aaa sen ne alaka bu tarzla?” sorusunu bana sorduran bir albümdür.

dpram01İlk kez 2013 yılında, yanılmıyorsam Bilecik’te çalışmaya başladığım ilk aylarda duymuştum bu albümden çıkan ilk single olan Get Lucky‘i. İtiraf etmek gerekirse o güne kadar Daft Punk grubunun isminden başka hiçbir şeyini bilmiyordum. Get Lucky dinlenmeye, sevilmeye başlandıkça hemen her ortamda da sıkça duyulmaya başlandı. Albümün ismini çok sevmiştim. Random Access Memories: RAM. Bilgisayar jargonunda RAM isimli donanım, Rastgele Erişilebilir Bellek (Random Access Memory) olarak isimlendiriliyor. Grup küçük bir kelime oyunuyla aslında sonradan “Amerikan Müziğine Saygı Duruşu” olarak açıkladıkları albümlerini ismini “Rastgele Erişilebilir Hatıralar” olarak koymuş.

Albümü ufak ufak dinlemeye başladıkça, aslında en az Get Lucky kadar başarılı pek çok parça içerdiğini keşfettim. Özellikle Alper ve Caner sayesinde farkına vardığım “Giorgio by Moroder” isimli parça 9 dakikalık süresi içerisinde funk, elektronik, jazz, klasik ve rock müzik elementlerini bir biri ardına sunması bakımından bana göre albümün incisi denilebilecek parçadır.

dpram04

Albümde, Get Lucky ve Giorgio by Moroder’dan başka Instant Crush ve Lose Yourself to Dance gibi ciddi anlamda başarılı pek çok parça yer alıyor.

No. Başlık Süre
1. Give Life Back to Music 04:34
2. The Game of Love 05:21
3. Giorgio by Moroder 09:04
4. Within 03:48
5. Instant Crush (Julian Casablancas) 05:37
6. Lose Yourself to Dance (Pharrell Williams) 05:53
7. Touch (Paul Williams) 08:18
8. Get Lucky (Pharrell Williams) 06:08
9. Beyond 04:50
10. Motherboard 05:41
11. Fragments of Time (Todd Edwards) 04:39
12. Doin’ It Right (Panda Bear) 04:11
13. Contact 06:21

Random Access Memories, bana göre içerdiği zenginlik ve aradan geçen 7 yılda halen dinlenilen bir albüm olması nedeniyle modern müzik tarihinde apayrı bir yere sahip. Böyle albümlerin muhakkak arşive katılması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebepten ve albümün analog esintilerinden dolayı R.A.M.’in plağını bulmayı kafaya koymuştum.

Elbette bu süreçte pek çok siteyi, mağazayı dolaştım ancak tamamında ürün tükenmişti. Ürünün tükenmesi bir yana, muhtemelen albümün yeni baskısı olmaması sebebiyle özellikle ikinci el satış yapan sitelerde plağın fiyatları uçmuş durumdaydı. Durumlar böyle olunca “Gelince Haber Ver” seçeneği sunan her yere haber bıraktım.

dpram03

Geçen gün spam klasörümü temizlerken şans eseri o beklediğim haberi gördüm: Bir sitede plak stoğa girmişti. Yeni mi basıldı, yoksa sürpriz bir şekilde stoktan mı çıkardılar bilmiyorum, plak satışta görünüyordu. Vakit kaybetmeden, saniyeler içerisinde siteye girdim ve aldım. İşlem tamamlandığında ben bile şaşırmıştım. İçinden bir ses sürekli olarak “Olmadı, bir hata var” diyordu. Birazdan telefon çalacak ya da bir mail alacaksın, “Yanlışlıkla stokta görünüyordu, kusura bakmayın aslında bu plaktan kalmadı” diyecekler diye korktum. Bu korkum, birkaç gün sonra kargocuyu görene kadar da devam etti. Neyse ki plağım sapasağlam bir şekilde elime ulaştı.

Telefondan, Youtube’dan falan dinlerken, “Ulan bu şarkıyı plaktan dinlemek ne acayip olur?” diye düşündüğüm Giorgio parçasını açtım hemen. Şimdi bu satırları da yine aynı şarkı Youtube’dan açıkken yazıyorum.

Albüm, en sevdiğim şekilde, çift plak ve gatefold olarak basılmış. İçerisinden sleeve boyutunda çok güzel bir de kitapçık çıkıyor. Diğer versiyonlarda nasıl bilmiyorum ama bendeki plakta iç kapaktaki synthesizer’ın ters olarak basılmış. Yani albümü açınca ters duran bir synth görüyorsunuz. Belki baskı hatasıdır, belki bilerek yapılmış bir şeydir, bilmiyorum.

dpram02

Güzel bir albüme plak formatında sahip olmanın verdiği keyif bambaşkadır. Umarım sen de bu keyfi zaman zaman yaşayabiliyorsundur sevgili okur. Mutlu ve sağlıklı günler 🙂

Yeniden Ali Samiyen: Gençlerbirliği Maçı

alpermac01Bu yıl Mart ayının ilk günü yolumuz yine İstanbul‘a düştü. Galatasarayımızın Gençlerbirliği ile oynayacağı maça gittik. Geçen sefer gittiğimizde her şey plansız, aniden gelişmişti. Çok uzun sürerdir aklımızda olan gitme fikri bir sabah nedensiz yere harekete geçip biletleri almamızla sonuçlanmıştı.

Bu sefer her şey çok daha hızlı oldu diyebilirim. Alper bana günler öncesinden Gençlerbirliği maçına gider miyiz diye sormuştu. Maçın pazar günü olacağını, gidip gelmenin biraz yorucu olacağını söyledim ama gelirim dedim. Aradan geçen günlerde maç mevzusu aklımdan çıkmışken bir sabah Alper biletleri almak için uğraşacağını söyledi. Ne oldu bitti derken aynı günün akşamı cep telefonuma mesaj geldi: Biletim, PASSO hesabıma yüklenmişti bile…

Maçın olduğu Pazar günü saat 12.00’de Alper ve Caner gelip beni aldılar evden. Arabada BlaBlaCar uygulamasından Alper’e ulaşan ve şans eseri o gün aynı maça giden Afyonkarahisar’dan Mücahit isimli arkadaş da vardı. Bu kardeşimiz Ultraslan’ın Afyon temsilcisiymiş.

Yol boyunca muhabbet ettik. Dört saatlik yolculuk çok da yorucu ve sıkıcı olmadan geçti. Saat 16.00’yı biraz geçe İstanbul’a girdik. Yaklaşık yarım saat içinde de Türk Telekom Arena Ali Samiyen Spor Kompleksi’ne ulaştık.

Tıpkı geçen sefer olduğu gibi bu sefer de arabayı hemen yakındaki Vadistanbul AVM’nin otoparkına bırakmaya çalıştık ancak tamamen dolu için yapamadık. Biz de Mücahit’in tavsiyesiyle arabayı stadın hemen yanına, yolun kenarına park ettik. Daha sonra AVM’ye geçtik. Mücahit’le ayrıldıktan sonra aylardır görüşemediğim Özlem ve Ceyhun’la buluştuk.

alpermac04

Tabi bahsetmeden geçmek olmaz. Benim üzerimde geçen sefer aldığım ve giyerken izlediğimiz her maçta 3 attığımız yeni sezon forma vardı. Alper ve Caner de GS Store’daki o güne özel ikinci ürüne %50 kampanyasından aynı formadan aldılar. Yeni formalarını aldıklarında Özlem ve Ceyhun da geldiler.

alpermac08

AVM’de yemek yedikten sonra yavaştan stada geçmek için yola çıktık. Geçen sefer yaptığımız gibi hava raya bindik. AVM’den stada giden bu ücretsiz araçla yaklaşık 5 dakikalık bir yolculuktan sonra aylar önce geldiğim stada yeniden kavuştum.

alpermac07

Adım adım stada girerken Alper’in coşkusu görülmeye değerdi. Geçen sefer batı tribününde sol üst kesimdeydik. Ancak bu sefer güney tribününde tam da kale arkasındaydık. Stada girip de yeşil sahayı gördüğüm o an ki heyecan hiç değişmiyor. Beş arkadaş yan yana dizildik. Tüm koltuklara birer tane Türk Bayrağı bırakılmıştı. Stad alpermac06baştan aşağıya kırmızı beyaza bürünmüştü. Maç saatini beklemeye başladık. Maç saati gelince önce, İdlib’deki şehitlerimizin isimleri tek tek okundu. Tüm taraftarlar tek bir sesle “burada” diye bağırdık.

Maçın ilk üç dakikasında Ultraslan şehitlerin anısına sessiz kalmaya karar vermiş. Bizim haberimiz yoktu. İkinci dakikanın sonlarına doğru Galatasaray ilk golü atınca bu sessizlik olayı da son ererek tüm tribünlerde coşku başladı.

alpermac03Güney tribününde rakip takımın kalesinin hemen arkasında olduğumuz için ilk yarıdaki iki golümüzü yakınen izledik. Devre arasında hiç yerimden kalmadım. İkinci yarı ise bu sefer karşı kalede bir gol daha oldu. Ultraslan nedendir bilinmez, belki yirmi dakika boyunca “Yerine Sevemem” şarkısını söyledi.

Maçın son düdüğü de çalınca hemen çıkışa doğru koştuk. Yaklaşık bir dakika içinde sahadan ayrılmıştık. Mücahit’in tavsiyesiyle arabamızı park ettiğimiz yere çok yakındık. Hemen stadın yanından inen toprak bir yoldan aşağı indik ve üç dakika içinde arabada olduk. Özellikle ikinci yarıda çok üşümüştük. Özlemlerle vedalaştık. Maçı Ultraslan tribününde izleyen Mücahit en son geldi. Çocuk bağırıp çağırmaktan, zıplamaktan kan ter içinde kalmıştı. Böylece aynı ekip tekrar yola çıktık.

alpermac02

“Yaradılanı sev yaradandan ötürü. Biz sizi siz olduğunuz için değil, yaradandan ötürü seviyoruz”

Çıkışta trafik epey yoğundu. Bu yüzden ilk köprüye yöneltti bizi Google. Köprüden çıkmamız 45 dakikayı geçti. İstanbul’dan çıkınca direksiyona Caner geçti. Böylece Alper ve Mücahit arkada uyurken Caner ve ben önde sohbet ede ede yola devam ettik. En ufak bir sorun yaşamadan önce Mücahit’i Bozüyük’te Afyon otobüsüne yetiştirdik. Daha sonra da saat 01.00’i geçe Eskişehir’e geldik.

Yine unutulmaz, yine keyifli ve sorunsuz bir maç tecrübesi oldu. Bilmiyorum, bu sezon başka maça gidebilir miyim… Ama o coşkuyu bir kere hissettiniz mi vazgeçmesi birazcık zor oluyor.

alpermac05

Özge ve Alper’in Nişanı

Şubat ayı olabilecek en güzel haberle başladı. Blogda da bu yeni ayın ilk haberi, aslında çok uzun süredir vermek istediğim ancak tam zamanını beklediğim bir haber oldu: Özge ve Alper nişanlandılar! Bu bloga yıllardır Alper’le ilgili onlarca yazı yazdım. Hiç şüphesiz bu yazı, içlerinde en keyifle yazdıklarımdan biri oldu.

Geçtiğimiz cumartesi günü sabahtan Alper ve Yağız‘la buluşup bir takım kayıt işlerini hallettikten sonra Ankara‘ya gittim. Ertesi gün Alper’in nişanı vardı ve Merve‘yle Ankara’da buluşup nişana gidecektik.

Pazar sabahı erkenden kalkıp –ne yalan söyleyeyim kendimiz nişanlanıyormuş gibi bir heyecanla– hazırlanmaya başladık. Sağ olsun Selçuk Abi bizi daha birkaç gün önce başka bir toplantı için geldiğim bir otelin yakındaki AVM’ye bıraktı. Kısa bir süre bekledikten sonra Alper ve Caner geldiler. Alper’i görmeyi beklediğim arabanın yerine, Mustafa‘nın arabasının içinde görünce şaşırdım. Anlaşılan her şey çok daha iyi olacaktı. İnanılması güç bir şekilde hava, çocukken 23 Nisan sabahı okula giderken hissettiğim şekilde, insana keyif veren bir güzellikteydi. Havanın bunca güzel olması tüm kafilenin dikkatini çeken ilk şey oldu.

Ankara’nın içinde kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra nihayet nişanın olacağı yere, Özge’nin ablasının evine ulaştık. Yolda, Bursa’dan gelen aile büyükleriyle buluşmuştuk ve gideceğimiz yere birlikte ulaşmıştık.

alpernis_00

Araçlardan inip son “dokunuşları” yaptıktan sonra, ferah ve geniş bir site bahçesinin ortasında Orthanc gibi yükselen binaya girdik. Ben hayatımda konutlardan oluşan hiçbir binada üç tane asansör görmedim. Burada üç tane asansör vardı. Sırf beş dakika hangi asansöre binsek diye düşünmekle geçti. Asansör yukarı doğru tırmanırken “son duamı” ettim ve kat ışığı yandı.

Özgeler sağ olsunlar bizi büyük bir sevgiyle ve muhabbetle karşıladılar. Böyle şeyler önemli elbette. İnsan böyle zamanlarda, tanımadığı tüm o yüzlerde samimiyet arıyor. Bir kırıntı bile bazen sizi hoş tutmaya yetiyor. Böyle böyle düşüncelerle “kim nereye oturacak” telaşını da atlatıp bize gösterilen yerlerimize çöktük. Aileler, daha önce görüştükleri için başta resmi bir tanışma olmadı. Sonrasında malum muhabbetlere girildi. Malum dediysem yanlış anlama. Konuşulan konular kentleşme ve şehir planlama, iklim değişikliği, yapı malzemeleri, küresel piyasalardaki rekabet, göçmen sorunu gibi konulardı. Şaka yapmıyorum.

alpernis_01Bu sıcak sohbetler yavaş yavaş isteme faslına evrildi. Alperlerin aile dostu olan beyefendi söze girdi ve Özge’yi Caner’e istedi! Tabi kahkahalar koptu o anda. İki kardeşin birbirlerine bakışları, Caner’in aile dostlarına bakışları, Alper’in yuvalarından fırlayan gözleri falan görülmeye değerdi. Sonra ikinci bir girişimle bu sefer kendinden daha emin bir şekilde yine söze girildi ve Özge’yi Caner’e istedi! Artık gülmek bir yana, baktık olmuyor “kahve faslı başlasın” dedik ve kahveler geldi.

Alper özel ikram kahvesini içip bitirince, yine aile büyüğü beyefendi son bir vuruş yapıp Özge’yi Caner’e istedi! Ancak sağ olsun bu sefer Özge’nin babası, Özge’ye de sorarak Alper’le olan beraberliklerini onayladı, işi dördüncü bir isteme riskine bırakmadı 🙂 Şakası bir yana, güzel anlardı bu anlar. İnsanın hayatında belki birkaç tane böyle güzel düğün nişan anısı olur bilmiyorum. Ama işte benim hayatımdakilerden biri de buydu.

alpernis_03

Kendisi de fotoğrafla ilgilenen ve hatta Canon’a geçmem için beni teşvik eden Özge’nin elinde 50 mm objektifi görüyoruz.

Yüzükler takıldıktan sonra sohbetler devam etti. Bu sırada Özge’nin ablası, eniştesi ve kuzenleriyle tanışma fırsatımız oldu. Hatta ortak tanıdıklarımız olduğunu keşfettik. Aynı yaşlarda olmanın verdiği cesaretle, bu yeni dostlarımızı Eskişehir’e davet ettik. Belki düğünden önce bir Eskişehir ziyaretleri olursa yine bu sayfalarda detayları okursun.

alpernis_02

Her şey mutlu ve mesut bir şekilde devam etti  ve planladığımız saatte kalkmak için izin istedik. Hayatım boyunca Ankara’dan Eskişehir’e, araba ve otobüsle pek çok defa döndüm. Bu dönüşümüz ise en keyifli dönüşlerden birisi oldu. Özge ve Alper’in mutluluklarına ilk andan şahit olmak çok önemli ve değerliydi bizim için.

Şimdi düğünü bekliyoruz. Hazırlıklara başladık ufaktan. Başka hazırlıkların yanına bu hazırlıkları da ilave ettik. Umuyoruz, kötü başlayan bu yıl, bari kalan günlerinde bizlere, dostlarımıza, sevdiklerimize ve tüm ülkemize mutluluk ve huzur getirsin. Yazı burada bitiyor. Canım kardeşlerim Özge ve Alper’e şimdiden kucak dolusu sevgiler ve mutluluklar diliyorum.

alpernis_04

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Yılın Son Projesi: Moria

Ferit olmasa bu proje olmazdı. Aylar önce Caner bana Ferit’in onun için yaptığı çalışmayı gösterince dibim düştü. Üstelik Caner, elinde ne tuttuğunun farkında bile değildi. Hemen Ferit’e telefon edip epey bir sitem ettikten sonra, ilk bir araya geldiğimizde bu proje üzerinde konuşmak için sözleştik.

Geçen haftalarda Konya‘ya gittiğimde de bir an olsun Ferit’le ayrılmayıp bu projeyi nasıl yaptığını konuştuk. Daha doğrusu ben sorularıma kendisini epey darladım. O da sıkılmadan cevap verdi sağ olsun.

moria01

Tabakaların kesilmemiş hali

moria02

Kesme işlemi sonrası her bir tabaka bu şekilde oluyor

Proje şuydu: İKEA‘nın 23 cm’lik kendinden paspartulu Ribba çerçevesinin içerisinde farklı dört tabakadan kesilmiş bir Moria Madenleri sahnesi. Yüzüklerin Efendisi serisinde Yüzük Kardeşliği’ndeki meşhur sahnelerden bir tanesidir. “You Shall Not Pass” diye bağıran Galdalf‘ın Balrog‘la giriştiği mücadelenin güzel bir tasvirini tabakalara işledikten sonra, bunların aralarında boşluk bırakıp ışıklandırarak üç boyut etkisi yaratacaktık. Bu projeyi ben Ferit’ten görmüştüm. O da internette görmüş. Dolayısıyla orijinal çalışmayı hiç görmedim, ben kendi yorumumu katarak yaptım.

 

moria03

Kesilmiş tabakaların aralarına karton şeritler koyuyoruz

 

moria04

Tabakaları yerleştirdikten sonra paspartu kasnağını en arkaya koyuyoruz

Alper‘e sağ olsun İKEA’dan çerçevevi aldırdıktan sonra, Ferit’in çalışmasını şablon olarak kullanıp Photoshop‘ta en önden en arkaya dizilecek şekilde dört tabaka oluşturdum. Daha sonra bunlardaki kesilip çıkartılacak kısımları invert uygulayarak belirledim. Her bir tabakayı ayrı ayrı bastırdıktan sonra işin en zor kısmı başladı: Kesim.

moria06

Kasnağı ana çerçeveye silikonla tutturuyoruz

Kesme işlemi için kesinlikle makas kullanmadan, bisturi ve falçata kullanarak yaklaşık dört saatte tüm tabakaları kestim. En ufak bir hata yaptığım anda tabaka çöp olacağından durup dinlenerek kestim her birini.

Kesme işi bitince her bir tabakayı çerçeve içerisinde oturttum. Paspartu için koydukları iç çerçeveyi ve kasnağını çıkardım. En öndeki tabakadan başlayarak ve aralara şeritler halinde kartonlar koyarak sırasıyla 2 mm, 3 mm, 4 mm ve 4 mm olacak şekilde toplam beş tabakayı bir birine yapıştırdım. En arkada ise kesilmemiş boş ve düz bir tabaka yerleştirdim. Bu son tabaka ışığı dağıtacak olan tabaka.

moria05

Led’leri bu şekilde konumlandırdım

moria07

Kapatmadan önce ledlerin çalıştığını kontrol ediyoruz

İşin bir diğer zor kısmı ise arka plan ışığının, tam olarak hangi noktalardan aydınlatacağını belirlemek. En arkaya gelecek olan duralit parçanın üzerinde göz kararı olarak ışık merkezlerini belirledim. Buralara Moria’daki cehennem havasını vermesi için sarı ve kırmızı ledleri yerleştirdim. Özellikle ledlerin lehim işleri epey zordur. Hatasız çalışmak gerekiyor. Yoksa o parçayı çöpe atıyorsunuz. Çok şükür tek bir parçayı bile ziyan etmeden bu kısmı da hallettim.

moria08

İş bittiğinde tüm kablolar işte bu açıklıktan dışarı çıkacak

Daha sonra ledleri deneyip arka kapağı kapattım. En başta söktüğüm paspartu kasnağı da ledler ile en arka tabaka arasındaki boşluğu oluşturmak için kullandım. Bu kasnak ile çerçeveyi silikon yardımıyla tutturdum. Sonuç, gayet tatmin edici oldu 🙂

moria00

Yılın son projesi işte bu oldu. 2019 yılına ait güzel bir hatıra olarak umarım yıllar boyunca bizimle olacak. Ferit’e çok teşekkür ederim. En başından beri verdiği destekten ötürü. Alper’e ise çerçeve için teşekkür ederim. Umarım 2020 yılı, bu tip işlerle dolu dolu geçer, verimli ve keyifli bir yıl olur.

Proofhead Türk Telekom Arena’da!

ttarena03Galatasaray‘ın bu seneki kötü gidişatı malum. Oysa ki sezon başında büyük bir heyecanla ilk defa Passo Lig kartlarımızı almıştık grup olarak. Ancak aradan geçen zamanda takımın giderek daha ruhsuz bir oyun ortaya koyması ve bir takım başka aksaklıklar sebebiyle günden güne sinirleri bozan, canları sıkan bir Cimbom izler olduk. Ancak bir düşen bin kalkan takımımıza ne olursa olsun sırt çevirmeyecektik. İşte böyle böyle sohbet ederken, birden bire ortaya çıktı Alanyaspor maçını izleme fikri. Türk Telekom Arena‘da oynanacak maçın hem günü hem de saati, Eskişehir’den gidip gelmeye çok uygundu.

Fazlaca düşünmeden Yunus Emre girdi sağ olsun biletleri aldı. Telefona biletiniz alındı diye sms gelince Caner de ben de çılgınlar gibi sevindik. Bir kişi passo sistemi üzerinden en fazla dört adet bilet alabiliyor. Bilet aldığı kişilerin de muhakkak suretle ev sahibi takımın passolig kartına sahip olması gerekiyor. Bu arada, biz henüz ilk seferde tecrübe ettik ki alınan biletin hiçbir şekilde iadesi mümkün değil. Sadece bileti bir başka aynı takım taraftarına transfer edebiliyorsunuz. Bu durumda dahi paranızı geri almanız mümkün değil. Transfer ettiğiniz kişiden elden istemek gerekiyor parayı.

Bizim bir anda gelişen bu planımız son anda Halil Abi‘nin gelememe riskiyle sarsılınca şu yukarıda anlattığım durumu yaşadık. Ancak neyse ki Halil Abi büyük fedakarlıklarla gelmeyi başardı.

Cumartesi günü saat 13.00’te buluştuk. Önce Batıkent’e gidip eski evden iki tane kış lastiği alıp bagaja yükledik. Bu lastikleri Kocaeli‘de babamlara teslim edecektik. Daha sonra da Halil Abi’yi evinden alıp yola çıktık.

Eskişehir’de buz gibi ve gri renkli bir hava vardı. Bozüyük’e yaklaştıkça kar yağmaya başladı. Bozüyük öyledir, Eskişehir’e göre her zaman daha soğuktur. Bilecik’e yaklaşırken yavaş yavaş kar kayboldu, tünel mevkini geçtikten sonra ise abartmıyorum güneş açtı. Biz böylece beklentimizden farklı olarak gayet güzel bir trafikte seyretmeye başladık. Bilecik’in girişinde bir tesiste durup önceki gün Eskişehir’den aldığım bir siparişi vermek için Soner Abi’yle buluştuk. Ayak üstü görüştük, fazlaca oyalanmadan ayrıldım.

ttarena01Kocaeli’ye kadar sorunsuz devam etti yolculuk. Kocaeli’de de Kandıra gişeleri denilen yerde otobandan çıkıp İzmit Otogarı‘na döndük. Orada yol üstünde bu sefer babam ve kardeşim bizi bekliyordu. Eskişehir’den getirdiğimiz kış lastiklerini orada bırakıp yine vakit kaybetmeden yola devam ettik.

Çok iyi bir saatte, saat 17.00’yi biraz geçe İstanbul‘a ulaştık. Telekom Arena’nın belki de ne güzel tarafı (en azından şehir dışından gelenler için) ikinci köprüyü geçtikten sadece birkaç kilometre sonra olması. Biz böylece köprü trafiğinden başka bir trafiğe girmeden doğruca stadyuma gittik.

ttarena07

Stadyumun arkasında bir AVM var: Vadistanbul. Stadyuma çok yakın ve hatta yürüme mesafesinde. Vakit kaybetmeden bu AVM’nin en alt katındaki otoparka aracımızı bırakıp (bu arada Yunus Emre’nin arabasıyla gidiyorduk) karnımızı doyurmak için üst kata bir çıktık ki neredeyse ağlayacaktık o an! Yüzlerce sarı kırmızılı taraftar kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, aileler tıpkı bizim gibi AVM’de vakit geçiriyorlardı. Şimdi bu yazıyı okurken şunu düşün. Biz Eskişehir’de yaşıyoruz ve burası özellikle Eskişehirspor taraftarlarının büyük kısmının inanılmaz tutucu olduğu bir şehir. Burada diğer takımların taraftarlarına toleranslı olamıyor kimse. Üstelik bu hoşgörüsüzlüğü şehrin yerel basını da destekliyor. Her sene süper ligde, örneğin Galatasaray ya da Beşiktaş ya da bir başkası şampiyon olduğunda, hiçbir taraftara şampiyonluk kutlatmıyorlar ve bunu da gururla “Türkiye’de bir tek Eskişehir’de kutlanmadı” diye haber yapıyorlar. Eskişehirspor’a zarar veren çok şey var. Ancak bu bahsettiğim hoşnutsuzluk bana göre en büyüğü.

Neyse, biz her tarafta sarı kırmızılı renklere bürünmüş futbol severleri görünce dibimiz düştü. O huşuyla oturduk yemeğimizi yedik. İstanbul’da, Eskişehir’in aksine müthiş güzel bir hava vardı. Maç olmasa o AVM’nin yemek katındaki o terasta saatlerce oturabilir, ellerini tutup duymak istediklerini anlatabilirdim. Neyse ki maç yakındaydı.

ttarena02

Maçın başlamasına bir saat kala aynı kattaki ücretsiz hava ray sistemine bindik ve AVM’den doğruca stadyuma giden bir hat üzerinden beş dakikada stada ulaştık. Yine beni mazur gör, hayatında ilk defa tuttuğu takımın stadyumuna gelen biri ne hissederse ben de öyle hissettim: Mutluluk, heyecan, daha önce gelmemenin pişmanlığı ve birazcık da utancı.

ttarena04

Bulunduğumuz noktadan stat bu şekilde görülebiliyordu

Maça henüz bir saat vardı ve daha fazla beklemeden tam dört üst aramasından geçip oturacağımız bölüme girdik. Sahayı müthiş gören bir tribündeydik. Hiç birimiz keşke demedik. Stat yavaş yavaş dolmaya başlamışken kale arkası tribün coşmaya başlamıştı bile. Maç başladığında tuvaletle falan uğraşmak istemediğim için yanımdakilere “beni burada bekleyin, buradan ayrılmayın” diyerek lavaboya girdim. Üç dakikadan kısa sürede çıktım bir de gördüm ki beklemelerini söylediğim yerde değiller. Böyle olunca ben de doğrudan oturacağımız yere yöneldim. Oraya değil ama biraz daha önlerde yer alan koltuklara geçtim. Belirttiğim yerden ayrılmamalarını söylediğim ekip on beş dakika sonra yanıma geldiler. Hepsine bravo 🙂

ttarena05

Takımlar sahaya çıktı. Rakip takımı yuhaladık. Niye yaptık onu da bilmiyorum. Tribün kültürüm olmadığı için zaman zaman, özellikle kale arkası tribünün neye kızıp ıslıklamaya yuhalamaya başladığını bir türlü kestiremedim. Olsun.

Şimdi burada dakika dakika maçı anlatmayacağım. Çok kısaca bahsetmek gerekirse maçın henüz en başında, dördüncü dakikada bir gol oldu. Biz yıkıldık adeta. Caner bana döndü “her hafta gelelim lan” dedi. Ama gelinmeyecek gibi değil ki… Sonra birden ıslıklar yükseldi. Hakem VAR‘a gitmiş. Pozisyon ofsaytmış. Tabi yuhlamalar falan… Sonra yirminci dakikada penaltıyla kendimizi kaybediyoruz, vuruş gol olunca bir kez daha stat yıkılıyor.

İlk yarı böylece ite kaka karşılıklı ataklarla geçiyor. İki gol de hemen önümüzde olunca keyiften dört köşeyiz. Devre arasında kıpırdamıyorum yerimden. İkinci yarı başlıyor. Aman Allahım! Kötüyüz. Baskı kuramıyoruz. Bu sefer yine önümüzde Muslera ecel terleri döküyor. Biz yukarıdan bağırıp çağırıyoruz. Muslera devleşiyor. Dakika 70 ancak bu kötü oyuna belki bir çare olacak oyuncu değişikliği hala olmayınca tüm stat Fatih Hoca’ya bağırıp çağırıyor. Oyuna önce Jimmy Durmaz giriyor. Sonra yine birden ıslıklar yükseliyor bir de bakıyoruz ki Falcao oyuna girmek üzere. Bu nasıl bir şans böyle 🙂

ttarena06

Falcao giriyor girmesine de takım son dakikalara kadar herhangi bir atak geliştiremiyor. Tek farkla galip oluyoruz. Biraz buruk bir mutluluk yaşıyoruz.

Maç bittikten sonra bu sefer hava ray aracını beklemeden bir de yürüyerek gidelim dedik. Aşağı yukarı 10 dakikada Vadistanbul AVM’ye ulaştık. Vakit kaybetmeden hemen yola çıktık. Stadın çıkışında yolu biraz karıştırsak da nihayet köprü yoluna çıktık. Olabilecek en iyi şekilde, gece saat 02.00’yi biraz geçe Eskişehir’e ulaştık. Hayatımın en amacına uygun, en keyif veren yolculuklarından birisi oldu. Çabucak, sorunsuz, sıkıntısız. Sonradan öğrendik ki bu sezon oynanan en az seyircili maça (28 bin seyirci) gitmişiz. Bu kadar rahat hareket edebilmemizin bir sebebi de belki de buydu. Yazı sona ererken en başından beni yan yana olduğumuz Yunus Emre, Caner ve Halil Abi’ye teşekkür ederim. Yol arkadaşlıkları da, iş arkadaşlıkları da, kardeşlikleri de çok ama çok kıymetli benim için.

Galatasaray bu sezon ne yapar? Toplar mı? Daha mı beter olur, bilmiyorum. Umarım şans getiririz takıma. Ancak şu da bir gerçek ki şanstan çok daha fazlası lazım. İkinci yarı bir maça daha gideceğiz ancak henüz karar vermedik. O güne kadar ah be Galatasarayım, üzme artık bizi yahu…

Harry Potter Özel Kutulu Set

hpbox02Aykut‘la aynı enstrümana gönül vermemizin yanı sıra, ortak özelliklerimizden bir tanesi de şüphesiz Harry Potter evreni. İlk kitabın Türkçe’ye çevrildiği yıldan beri (ki onu da Ahmet‘in sayesinde okuyabilmiştim) Harry Potter evrenine olan ilgim ve sevgim hiç azalmadı.

Zamanla birer ikişer tüm seriyi ve hatta diğer bonus kitapları da topladım. Bu durumda elbette koleksiyoncu olmanın da bir payı var. Ancak her zaman olan şey yine oldu ve yayıncı firma tutup özel bir kutulu set üretti. İkinci jenerasyon baskıların tamamını bu özel kutuyla birlikte piyasaya sürdü. Bu elbetteki büyük bir haksızlık. Yani kitapları tek tek alanlar yine kaybetmiş oldu.

Ancak tam da bu zamanlarda ortaya çıkan bir kahraman her zaman oluyor. Tolkien Mirası serisinde Caner‘in üstlendiği bu kahramanlığı, bu sefer de Aykut yaptı. Doğum hediyesi olarak gelen kutuyla birlikte benim eve geldi.

hpbox05

hpbox03

Toplamda beş yüzeyi olan basit bir kutu aslında. Her bir yüzeyi tarattıktan sonra bire bir ölçülerle Photoshop’ta hazırladım. Daha sonra da folyoya bastırıp mukavvaya sıvadım. En nihayetinde ta daa! Set hazır.

hpbox01

Şimdi burada dikkat ederseniz benim elimdeki kitaplardan dördüncü ve beşinci kitaplar ilk jenerasyon, şömizli baskılar. Bu baskılar, ikinci jenerasyon sadece kapak baskılı olanlara göre daha ince olduğu için kutunun içerisine hiç sevmediğim zorlama sekizinci kitap da sığdı. Ancak muhtemelen dördüncü  ve beşinci kitapların yeni baskıları da temin edilince kutuyu tamamen doldurmuş olacağım.

hpbox04

İlham verdiği için Menekşe‘ye, kaynak sağladığı için de Aykut’a teşekkürler. Google’da bu kutuyu aratıp, bu yazıya ulaşan okuyucular, blogun iletişim bölümünden bana ulaşırsanız size de baskıya hazır şablonu yollayabilirim.

Canon EOS 550D Günlükleri: EF 50mm, Türkçe Kılavuz, Çanta

Bu seri önümüzdeki dönemde hayli ilgi çekici bir seri olacak benden söylemesi.

Evet, bu yıl yola Canon‘la, EOS 550D ile devam etmemiz nedeniyle tüm dikkatimi markaya ve makinenin yeteneğine vermiş durumdayım. 2009 yılında üretilmesine ve aradan geçen 10 yıla rağmen halen, güncellenmiş versiyonlarına kafa tutabiliyor. SLR makinelerdeki en büyük olayın algılayıcı olması sebebiyle, üst versiyonlarda CMOS‘tan farklı bir tür kullanmadıkları sürece bu makine günümüz standartlarında bir kaliteyle iş üretmeye devam edecektir.

canongun03Cihazı aldıktan hemen sonra kullanma kılavuzunu İngilizce olarak bulup indirmiş ve hatta bastırmıştım. Kullanma kılavuzu özellikle çekim modlarıyla ilgili bir sürü fikir verdi bana. Geçenlerde şans eseri bu cihazın Türkçe çevrilmiş bir kullanma kılavuzu olduğunu da gördüm. Türkçe çevrilmiş diyorum çünkü firmanın resmi olarak yayımladığı Türkçe bir kılavuz yok ne yazık ki sitesinde. Bu Türkçeye çevrilen kılavuzu bir siteden bin bir güçlükle indirdim ve ne gördüm! Şifreli! Neyse, biraz uğraştıktan sonra şifresini kırdım. Tamamen şifresiz, yazdırılabilir bir hale getirdim. Tıpkı daha önce yaptığım gibi, kitap halinde bastırdım ve zaman zaman açıp inceliyorum. Bu yazının belki de en büyük güzelliği bu olacak. İndirmek için aşağıdaki linke tıklayın. Doğrudan indirebilirsiniz. Aradan uzun zaman geçmiş ve bir şekilde bağlantı ölmüşse lütfen bana haber verin.

Canon EOS 550D’nin Türkçe kullanma kılavuzunu indirin

canongun02Fotoğrafla ilgili teknik derslerin en başından beri üzerinde durulan önemli bir nokta var: Sabit odak uzaklıklı objektifler, hareketli olan zoom objektiflere göre çok daha kaliteli ve keskin görüntü üretirler. Dolayısıyla, özellikle profesyonel çekimlerde fotoğrafçılar zoom objektifler veya kit objektifler yerine her bir odak uzaklığı için ayrı ayrı objektifler kullanırlar. Çünkü üretilen görüntünün en kusursuz olması istenir. Kaldı ki bu adamların kullandığı algılayıcılar da Full Frame dediğimiz en yüksek kalitedeki algılayıcılardır.

canongun01Buradaki fikirden hareketle, bir süredir kendime 50 mm odak uzaklıklı bir objektif (lens) almak istiyordum. Kit lenslerden farklı olarak, 50 mm lensler özellikle portre çekimlerinde de kullanıldığı için çok düşük (çok açık) diyafram aralıklarına (1.8 gibi) izin verebiliyorlar. Evde de zaman zaman bu konuyu konuşuyorduk. Çünkü bizim ev hep böyledir: sanat, belgesel, jazz falan… Şaka bir yana, Merve sağ olsun bu isteğimi uzun süre ölçüp biçmiş ve bana sürpriz -doğum günü sürprizi- olarak Canon EF 50mm F/1.8 STM modelli lensi almış. Hiç beklemediğim bir anda gelen kargoyla şaşkına döndüm 🙂

Bu lensi önceki haftalarda gittiğimiz Side gezisinde çok fazla kullanma şansım oldu. Kit lense göre çok daha kaliteli işler başardık birlikte 🙂 Lens, 1.8 diyafram açıklığına kadar izin verebiliyor. Bu arada, kit lenslerin dış çapı 52 mm iken bu lensin 48 mm. Bu bilgiyi internette bulamamıştım. Lensi alınca bizzat kendim gördüm. Dolayısıyla yedek kapak vb. alacaksanız 48 mm.ye göre sipariş etmeniz gerekiyor.

canongun06

50 mm lens kullanarak çektiğim bir kare. Betül‘ün arka kısmındaki kısma dikkat edin. Alan derinliği çok düşmüş. Bu da çok açık diyafram değeri sayesinde oldu.

Lensin kutusunun içerisinde bir yatağı var. Benim tavsiyem kullanmadığınız zaman alt ve üst kapaklarını örterek bu kutu içerisinde saklayıp tozdan, kirden koruyun. Hemen Canon’un resmi sitesine girip diğer ekipmanların olduğu gibi bu objektifin de kaydını yaptırdım. Bu, ileride çalınma vb. durumlarda bir tür delil niteliği taşır. Ayrıca, Canon zaman zaman kullandığınız ürüne göre bazı güncellemeler (elektronik aksamlar için) gönderiyor.

canongun04

Yazının son kısmında ise bir diğer güzel doğum günü hediyesinden, çok kaliteli bir fotoğraf makinesi çantasından bahsedeceğim. Sağ olsunlar biricik kardeşlerim, dostlarım benim için almışlar. Fotoğrafçıların sırt çantası kullanımı giderek yaygınlaştı, artık eski tip el çantalarına rağbet azalıyor. Sırt çantası hacmi sayesinde çok daha fazla ekipmanı, sıkış tepiş olmadan muhafaza edebiliyor. Bir de iç kısmındaki portatif yastıklar sayesinde çantanın içerisini organize edebiliyorsunuz. Petrix markalı çantanın iç kısmında ve ön yüzünde de bir sürü cep ve bölme var. Dahası askı aparatları üzerine fazladan askılar konulmuş. Bu sayede isterseniz tripodu ya da monopodu çantanın yanına asabilir ve bağlayabilirsiniz. Bu çanta için Alper, Utku, Hazal, Özge, Koray, Mustafa ve Caner‘e endless sevgilerimle 🙂 Her kullandığımda, hatta her elimi sürdüğümde aklıma şu güzel fotoğraf karesi gelecek 🙂

canongun05

Levent Yüksel Konseri – 20 Mart IF Eskişehir

blx-get_fileMüthiş bir dolunay gecesinde, harika bir konser izledik sevgili okur. Yıllar önce verdiğim sözü nihayet tutabilmenin verdiği mutluluk, dostlarla birlikte olmanın huzuru ve siyatik ağrısının sızısıyla birlikte unutulmaz bir gece oldu gerçekten 🙂

Eskişehir‘de yeni açılan IF Performance Hall, çok kısa sürede bir biri ardında bombaları patlattı sevgili okur. Aldığımız haberlere göre, her biri tıka basa dolu bir sürü konser gerçekleştirdiler. Özellikle Mart ayına neredeyse boş gün kalmayacak şekilde doldurmuşlar ki bu konserlerin en dikkat çekici olanlarından birisiydi Levent Yüksel. Şubat ayının ilk haftalarında bileti aldım. Odaya bir köşeye koydum ve sessiz sedasız konser gününü beklemeye başladık.

Konser günü iş yerinden heyecanla çıkıp eve geldim. Ufak bir antrenmandan sonra, hemen üzerimi değiştirip fırsat olursa imzalatırım diye Levent Yüksel’in Med Cezir albümünü aldım. İmza için kalem bile aldım. Sonra da Utku ve Hazal‘la buluştum. Doğruca gidip Merve‘yi de aldık. Oradan da sözleştiğimiz mekana geçtik. Konserin kapı açılışı 21.00 idi. Bir şeyler yedikten sonra saat 20.00 civarında IF Performance Hall’e gidecektik. Bir saat önceden evet, çünkü önceki konserlerden tecrübeli olanlar kapıda inanılmaz kuyruk olduğunu, arkalarda kalanların konseri de arkalarda izlemeye çalıştığından bahsetmişti.

Yemek yiyeceğimiz mekana birkaç metre kala Hazal, Utku’ya internetten aldıkları biletin çıktısını alıp almadığını sordu. O anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ve bir çığlık attım: Biletleri evde unutmuştum ! Hemen yemek yiyeceğimiz mekana girdik. Caner bizi bekliyordu içeride. Ekip yemeği sipariş ederken biz Caner’le arabaya atlayıp gerisin geri eve geldik bileti almak için. Sonra alıp hızlıca mekana geri döndük. Biz masaya oturduğumuz anda da yemekler geldi 🙂 O esnada Alper de işten dönmüştü. Koray ve Özlem de uğrayıp kalkmışlardı.

levyuk04

Neyse, yemekten sonra hep birlikte konserin yapılacağı mekana gittik. Üçüncü kattaki mekanın önündeki kuyruk katları aşıp merdivenlerden inip zemine ulaşmıştı bile. Üstelik daha saat 20.00 idi. O sırada IF’nin Instagram hesabında konserin 23.00’te başlayacağı şeklinde bir post gördük. Dedik olamaz. Neyse bekledik. Biraz önümüzde duran Burak‘la konuştuk, lafladık. Taa yukarılardan Mehmet koptu geldi yanımıza. Onunla sohbet ettik biraz da. Saat 21’de kapı açıldı. Kısım kısım içeri alındık. İçerisi küçüktü. İşin kötüsü bir de ortadan bölüp ön kısma loca ayırmışlardı. Böylece 20 kişi için 3 metrelik bir mesafe ayrılmışken, 400 kişi için de aynı 3 metrelik bir mesafe bırakılmış. Haliyle sıkışık bir halde beklemeye başladık. Saat nihayet 22.00 olduğunda, inşallah daha önce yazdıkları gibi saat 22.00’de başlar konser, son dakikada dedikleri çok mantıksız, diyerek beklemeye başladık. Öyle ya, kapıyı açıp fon müziğiyle sıkış tepiş tam iki saat bekletmek müthiş saçma ve fiyasko bir hareket olurdu değil mi? Ama oldu sevgili okur… Okumaya devam et

Öğrenim Kredimi Nihayet Ödedim – Siyatik İğnesi

Öğrenim Kredimi Nihayet Ödedim

290120190951335286380_3Üniversitenin ilk yılında öğrenim kredisine başvurmadım ben sevgili okur. İlk yıl kredi almadım. İkinci yıl ise artık masrafların çeşitli şekillerde artması sebebiyle başvurdum. Geri ödemeli kredi çıktı. Üniversitenin son sınıfında Haziran ayına kadar bu krediyi aldım. 150 lirayla başlayan kredi, ben bıraktığımda galiba 240 lira civarında bir meblağ idi. Hiç unutmuyorum, 10.700 liralık bir senede imza atmıştım.

Okul bittikten sonra ilk yıl yüksek lisans sebebiyle zaten okuldaydım. İkinci yıl ise işe başlayıp kısmi zamanlı olarak Bilecik‘te yaşamaya başlamıştım. Aldığım ilk maaşlardan beş yüzer, biner lira yatırdım öğrenim borcu için. Ancak borcun vadesi gelmediğinden kafama göre yatırmamda da bir sakınca olmuyordu. Böyle böyle yaklaşık 3000 liralık borcu sildim ilk aylarda. Sonradan nasılsa vadesi gelmedi diye ödemeyi de bıraktım. 2013 yılında sıcak bir Haziran günü babam aradı ve müjdeyi verdi 🙂 Nihayet eve ödeme planını göndermişti devlet baba. Artık ilk vadenin tarihi gelmişti. Ancak benim ödediğim 3000 liralık ön ödemeyi de  devlet bu taksitlere yansıtınca, aşağı yukarı bir sene daha zaman kazanmış oldum. Nihayet ödeme günü geldiğinde ise ben evlenmiştim, eşimin de en az benimki kadar bir öğrenim borcu da hesaba eklenmişti.

Ödemedik. O ilk aylarda durumum çok sıkıştı. Bilecik’e gidip gelmek, düğün masrafları, zart zurt işler derken ödeyemedik bu parayı. Aradan zaman geçti ve devlet baba bir müjde daha verdi 01.08.2016’da. Devletin tüm alacakları, Bankalardan vergi dairelerine aktarıldı ve yıl sonuna kadar yapılandırma yaptırmayanlardan bu paraların haczen, peşin olarak alınacağı duyuruldu. Dürüst bir vatandaş olarak vergi dairesine koştuk  ve borcumuzu yapılandırdık. İnan bir kuruş kârımız olmadı. Faiz maiz silinecek dediler, biriken borcumuza yansıyan tam 160 lira (!) faiz silindi.

Neyse, bu yapılandırmadan sonra artık titizlikle ödemeye başladık borcumuzu. Neden? Çünkü bir vade dahi kaçırsak kalan borcu devlet bir defada alacaktı. Haa, bu arada o yapılandırmayı yapmayıp borcu vergi dairesinde bırakan ve hala ödemeyenlere ne oldu? Hiçbir şey. Hatta bizden bir buçuk yıl sonra yapılandırmaya gidip iki üç bin lira faiz borcu silinen oldu.

Velhasıl, kimi aylarda ikimizin birden, kimi aylarda tek tek de olsa ödedik borcumuzu paşa paşa. Ve dün son taksidimizi de ödeyerek 2019 yılı Ocak ayında, tam 11 yıl önce almaya başladığımız kredimizin defterini kapattık. Artık devlet babaya borcumuz yok. Ama devlet baba boş durmadı. Asıl müjdeyi ben son taksidi ödedikten verdi: Öğrenim kredisi borçlarının silinmesi için teklif Meclis’in gündemine gelmiş. Silinir mi? Ben ödeyip bitirdiğim için bence silinir. Ödemeyenlere selam olsun, çok şanslısınız.

Siyatik İğnesi

Geçen yılın son haftası izin alıp evde aralıksız 10 gün ders çalışmıştım. Sabah kalkıp kısa bir kahvaltıdan sonra, dersin başına oturuyordum. Akşam eşim işten gelince yemek yiyorduk. Sonra ben yatana kadar tekrar ders çalışıyordum. Salonda, bir sandalyenin üzerine tüneyip saatler geçiriyordum böyle böyle. Ocak ayının 7. ve 8. günlerinde Doktora Yeterlilik sınavını geçtikten sonra, aynı hafta sonu da Açık Öğretim Fakültesi sınavları olduğundan, haftanın kalan günlerinde de işten geldikten sonra yemek yiyip yine saatlerce dersin başına oturuyordum. Bunları bir not edelim.

Tüm bu yoğun çalışma saatlerinden sonra, Pazar günü son sınavımdan çıkıp eve geldiğimde sol kalçamda bel hizasından başlayıp bacağımın yanından devam eden ve ön bacaktan topuğa ulaşan bir sancı girdi bana. Ayağımın üstüne basamıyordum. Sağa sola dönerken sıkıntı yaşıyordum. Yatakta bile acı içinde uyuyordum. Bir iki gün sonra bu acı geçti. Birkaç gün sonra yine başladı. Sonra yine geçti. Böyle böyle haftada birkaç gün beni yoklamaya başladı bu illet.

siyatik-siniri

En sonunda geçen akşam dayanılmaz oldu. Gece sabahı zor ettim. Sabah işe sürünerek gittim. Öğlenleyin de Yunus Emre ve Caner‘den rica ettim. Sağ olsunlar beni hastaneye getirip bıraktılar. Burada danışmaya gelip belimin ağrıdığını söyleyince direkt olarak “Beyin ve Sinir Cerrahisi” polikliniğine yönlendirdiler. Ancak polikliniğe gittiğimde oradaki sekreterler bana “yalnızca MHRS’den randevu ile çalıştıklarını” söylediler. Ben rahatsızlığımı söyleyince de “Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon” polikliniğine yönlendirdiler. Şans döndü bu sefer. Öğle arasında olmasına rağmen birkaç dakika içinde sekreter geldi. Randevum olmamasına rağmen şansıma yer olduğundan hemen bir randevu da verdi. Daha ben randevuyu alırken de doktor geldi.

Doktorun odasına girince durumu anlattım. Bu tür rahatsızlıklarda önce Fizik Tedavi bölümüne gelmek gerekiyor. Eğer durum ameliyatlık ise onlar sizi zaten beyin ve sinir cerrahisine yönlendiriyorlarmış. Doktor birkaç hareket yaptırıp hemen röntgene yönlendirdi. Öğle arası bitmemişti ve röntgen de bomboştu. Gittim hemen çekildim. Yukarı çıktım. Tekrar doktorun yanına girdim. Eliyle belimde ağrıyan noktayı hemen buldu. “Siyatik” dedi. Bel fıtığı görünmüyormuş. Düzgün oturmamaktan, zorlamaktan dolayı oluşuyormuş. Vücut sinire baskı yapıyormuş. Bana “Cales” ismindeki iğneyi en yakın eczaneden alıp gelmemi söyledi. Kendisi vuracakmış. Reçeteyi alıp gittim.

cales-enjeksiyonluk-suspansiyon-iceren-ampul__cid354__original

Tabi sürüne sürüne gitmek biraz vakti aldı. Eczanede iğneyle birlikte Miyorel ve Bi-Profenid isimli hapları da yazmış olduğunu öğrendim. İğneyi alıp benimle aynı rahatsızlığı yaşayan başka bir hastayla birlikte geri polikliniğe girdik. Sırayla doktorun yanına girecektik. Önce ben girdim. Doktor iğneyi hemen vurdu. Çıktım.

Sonra sağ olsun Alper beni aldı ve tekrar iş yerine döndüm. Böylece otuz yaşımın içerisinde mide rahatsızlığından sonra bir de bel rahatsızlığını eklemiş oldum sevgili okur. Artık oturup kalkarken çok daha fazla dikkat edeceğim. Aman deyim, sen de dikkat et. Sağlıklı günler dilerim.