Tag Archives: Çorum

Glass Harmonica

İki farklı şeyden bahsedeceğim. Biri animasyon olan glass armonica, diğeri ise bir enstrüman olan glass armonica.

Image Hosted by ImageShack.usMor ve Ötesi‘nin 2004’de çıkardığı ve çıkardığı dönemde epey bir ses getirmiş olan efsane albümü Dünya Yalan Söylüyor, bir biri ardına çıkardığı hitlerle ve bu parçalara çekilen kliplerle çok uzun süre müzük kanallarında yer almıştı. Albüm, halen ülkemizin en çok satan Rock albümüymüş. 10 parçalık albümün yarısına klip çekildi. Cambaz, Bir Derdim Var, Sevda Çiçeği, Aşk İçinde ve Uyan albümün klip parçaları oldular. Yalan yok, kendi tarzında iyi bir albümdü. Klipleri falan da fena değildi. Ancak benim için hepsi bır yana, Uyan parçası ve parçaya çekilen klip bir yanaydı. Ben klip ilk çıktığında, Mor ve Ötesi’nin sırf bu şarkı için hazırlanan bir animasyon klibi olduğunu düşünmüştüm. Ancak yıllar sonra tamamen şans eseri aynı görselleri bambaşka bir yerde görünce şaşkınlıktan ağzım açık kaldı.

Uyan, süre olarak 5 dakikadan biraz daha uzun bir şarkı. Klip de aynı uzunlukta hazırlanmış. Bu arada, Dünya Yalan Söylüyor’da Uyan parçasının uzunluğu (albümün CD versiyonunda) 27 dakika olarak görünüyor. Zira bu parçanın sonunda ismi track listte yer almayan bir hidden track var. Yani gizli parça. Hiç dinlemediyseniz üşenmeyin 🙂 Neyse, klipten bahsediyorduk. Klip, Rus Andrei Khrjanovsky tarafından 1968’de çekilmiş yaklaşık 20 dakikalık “The Glass Harmonica (Steklyannaya Garmonika)” isimli bir animasyon kısa filmden kareler alınarak hazırlanmış. Şuradan İngilizce altyazı ile izleyebiliyoruz:

Sarı Şeytan

Alkışlarla Yaşıyorum‘da yazdığına göre “Filme konu olan Harmonica iyi bir usta tarafından yapılmıştır ve dinleyeni iyi eylemlere yöneltmektedir. Lakin bir gün sarı şeytan(para) ortaya çıkarıp bu güzel eylemleri yapmayı sağlayan davranışları ortadan kaldırmış ve yerine yeni bir düzen getirmiştir.(kapitalizm) Düzeni konu alan bu çalışma zamanında yasaklanmış bir çalışmadır“.

Image Hosted by ImageShack.usŞimdi animasyonda da bahsedilen bir enstrüman var. Biçim olarak animasyondakine benzemesede, gerçekten bir cam armonika var. Benjamin Franklin tarafından icat edilmiş bu alet. Mekanik olarak, pedallara basıldıkça dönen bir cam silindir üzerindeki belirli noktalara ıslak olarak sürülen parmaklarla çalınan garip bir enstrüman. İlk çıktığı dönemde böylemiş. Tabi zamanla pedal olayı kalkmış, silindir bir elektrik motoru ile, hem de istenen devirde dönebilir hale getirilmiş. 1762 yılında ilk defa bu aleti çalan isim Marianne Davies olmuş ve tarihe geçmiş.

Yukarıdaki videoda izlediğimiz sanatçı, Fransız Thomas Bloch. Cam armonikada bugün bilinen en iyi isim. Tabi aletin böyle güzel bir sesinin olması yanında belki de asıl ilgi çekici durum, uzun süre dinlenildiğinde delirttiği iddiası. İddialar, enstrümanın sesinin insanı çok yoğun bir depresyona sürüklediği yönünde. Dolayısı ile 18. yüzyılda Almanya’da yasaklanmış. Ancak, özellikle bu yazıyı yazarken ve öncesinde de uzun süreler dinlememe rağmen en ufak bir depresif etki yaratmadı bende. Şu alttaki video da hem görsel hem de işitsel bir armonika ziyafeti yer alıyor. Afiyet olsun.

Image Hosted by ImageShack.usŞanslıyız ki armonikanın çalışma presibini evimizde de deneyebiliriz. Sinem ve Şemre Çorum‘dayken birkaç şahit oldular benim yaptığıma. Ben de bunu bir Faslı‘dan öğrendim inanır mısınız. Bir kadehe, ama şu yanda gördüğünüz gibi bir kadehe, yarısına kadar su doldurun. İki parmağınızla kadehin altına bastırın iyice. Yani masanın üzerindeki o tablasına sıkıca bastırın. Daha sonra diğer elinizin tercihen orta parmağını ıslatıp yavaşça kadehin üst çeperlerinde, tam ağız kısmında dolaştırın, daireler çizmeye başlayın. Yeterince sabırlı olursanız bir süre sonra beklenmedik bir titreşimle ve yükseklikte, ıslığımsı bir sesin çıktığını göreceksiniz.

İlim irfan yuvası, bilgi kültür hazinesi Proofhead My Resort‘te yine yepyeni şeyler öğrendik, yine ağzımız açıkta kaldı. Herkese iyi günler.

Matematik ve Makus Talihim Üzerine

13-5fem

Lise 2

Geçen gün Bilecik otogarında Calculus II dersini geçtiğim hocam Mehmet Koç ile karşılaşınca aklıma böyle bir yazı yazmak geldi. Uzun olacak biraz, umarım keyifle okursunuz.

İlkokuldayken en korktuğum ders hep matematikti. O sebeptendir, matematiğim hep 4 olmuştur. Yalnızca Lise 1’de, o da ikinci dönemde 5 düşmüştü yıl sonu notum. Bu korku ve tedirginlik, Lise 2. sınıfta bende hayatımın ızdırabına dönüşmüştü.

Lise 2’de kulakları çınlasın Matematik dersimize giren bir Cevat Hocamız vardı. Çok sert bir görüntüsü ve tarzı vardı ders anlatırken. Aslında çok merhametli biriydi ama işte o görüntü elimi ayağıma dolaştırmaya yeter de artardı benim. O sebeptendir Matematiğim ilk dönem 3 düşmüştü karneme. Sadece matematik değil, Geometri ve Analitik Geometri‘de de aynı korkuyu yaşıyordum. Üstelik o derslere farklı hocalar girmesine rağmen. O yıllarda bana sorsanız en büyük derdin nedir diye, herhalde ÖSS’den önce matematiği söylerdim. Lise 2’de bir gün analitik geometri dersinde hocanın sınıfta yaptığı çok büyük bir rencide etme operasyonu ile lise hayatımın sonuna kadar geometri benim için “öcü” olmuştu. Gerçi sonradan analitik geometriyi inleye inleye de olsa oturup kendi başıma çözmüş ve aslında normal geometriden farkının ne olduğunu çözebilmiştim. Lise 3’te mezun olurken analitik geometrim çok iyidir ama normal geometride çuvallarım diye dolaşıyordum ortalıkta. Lise 2’nin ikinci dönemi kaza bela matematiği 4 düşürmeyi başarmıştım.

Lise 3

Lise 3’te dershaneye başladım. İçimden dua ediyordum, dershanede bana matematiği sevdirecek bir hoca çıksın diye. Ama olmadı. Burada da şansım tutmadı. Hoca iyi biriydi ama yine o yapamayanı ezen bakışları, bunları zaten biliyor olmanız lazım tavırları yüzünden dersten tamamen koptum. Okulda da işler pek yolunda gitmiyordu. Zira pek çoğunuzun da yaptığı gibi, okulun ikinci dönemi arada aldığım raporlarla bir de geçirdiğim bir kaza ile yalan oldu. İlk dönem 4 düşen matematiğim ikinci dönemde 2 düştü ve yıl sonu notum 3 oldu.

Bu son gelişme benim bir duygunun adını çok net koymama vesile oldu: Matematikten nefret ediyordum. ÖSS‘de tercih yaparken oturup bölümlerde okunan derslere ve içeriklerine baktım. Kimya ve biyolojiyi epey sevdiğimden genelde içeriği bu olan programları tercih etmeyi planlıyordum. Yoğun şekilde matematik ve fizik içerenlerden de ne olursa olsun kaçıyordum. O yüzdendir ki hiç bir fizik, matematik, elektronik mühendisliği bölümlerini yazmadım. Hoş aldığım puanla Eskişehir’de bir elektronik mühendisliği bölümüne yerleşmem zaten mümkün de olmayacaktı. Çevre Mühendisliği bu açıdan nispeten daha uygundu bana. Tamam, fizik ve matematik vardı programda ancak bir mühendislik programında olması gereken temel düzeydeydi. Ya da ben öyle sanıyordum.

Hayatımın ilk ızdırabı olan Calculus I ile daha üniversite hazırlık sınıfındayken tanıştım. Bir gün okuldan çıkıp en yakın arkadaşlarımdan Mert‘in evine gitmiştik. Ev arkadaşı vardı onun Uğurcan isminde. Malzeme mühendisliğinde okuyordu ve I. sınıftı. Yani Calculus I alıyordu. Kitabı ilk defa orada elime aldım. Bu elime alma halinin yıllar süreceğini çok sonraları anladım.

Üniversitedeki ilk yılım

Calculus I, matematik dersinin en salakça versiyonuydu. Bütün mühendislik fakültesi (endüstri mühendisleri hariç) ortak aldığımız için yaklaşık 200 kişi, dört beş farklı sınıfta dersi takip ederdik. Aşırı başarılı bir sistem (!) olan Sanal Sınıf sistemi ile alırdık bu dersi. Yani siz karanlık bir sınıfta oturuyorsunuz, hoparlörden hocanın sesi geliyor, projeksiyonla tahtaya hocanın yazdıkları yansıyor ve ders İngilizce. Böyle bir matematik öğretme sistemi olamayacağı kesindi. Bunu herkes biliyordu, ancak kimse başka bir alternatif bulamıyordu bu duruma. Lafı uzatmayayım, 1. sınıfın ilk dönemi ben ve neredeyse tanıdığım herkes (Ergin ve Alper hariç) kaldık Calculus I’den. Dersten her sene bu kadar çok kalan olduğu için her dönem ve her yaz okulunda istisnasız açılıyordu ders.  Ardarda tam dört dönem Calculus I aldım ve hepsinde de kaldım. Son kaldığımda ikinci sınıfın ilk dönemiydi. O dönemde bir karar verdim ve Calculus’u bir daha dönem içerisinde almamaya, sadece yaz okulunda almaya karar verdim. Dediğimi de yaptım, ikinci sınıfı bitirdiğim yaz  okulunda yani tam beş dönem sonunda, tam sınırdan DD ile geçebildim. Tabiki bu geçişte efsane hocam Sedat Telçeken’in bana verdiği manevi desteği asla unutamam. Hatta bloga o zaman yazdığım yazıma yorum bile bırakmıştı. Bu yazıların tümüne yazının sonunda link vereceğim. Bu arada Calculus I’i geçtiğimde Lineer Cebir ve Sayısal Yöntemler dersini, bölüm başkanımız Erdem Hoca’dan, çoktan geçmiştim. Linner Cebir’i ortalama bir başarılı ile, sınırdan DD ile geçmiştim. Ama geçmiştim.

Sırada Calculus II vardı. Bu daha büyük bir baş belasıydı ama dersi geçmiş olanlara sorduğumda Calculus I’den daha kolay cevabını veriyorlardı. Bu dersi de yine dönem içerisinde almayıp 3. sınıfın yaz okulunda aldım. Tahmin edebileceğiniz gibi kaldım bundan da. Dördüncü sınıfta da yine güz ve bahar dönemlerinde hiç Calculus II almadan geçtim. Bu arada diferansiyel denklemler dersini de geçtim, hem de CD gibi bir notla. Diferansiyel denklemler dersi ile ilgili maceramı alt paragraflarda bulacaksınız. O yaz artık yüksek lisans için tüm hazırlıklarımı yapmıştım. Yaz okulunda Calculus II’yi verip mezun olacak ve yüksek lisansa başlayacaktım. Ama olmadı. O zaman hatırlıyorum, Levent‘le beraber neredeyse 15 gün çalışmıştık. Ama sınavda olmadı. Sınav çok iyi geçmesine rağmen doğru çözdüğümü sandığım sorulardan üç tanesi yanlış olunca benim okul da tek dersten uzamış oldu. O zaman üzüntüden hastanelik olmuştum. Sağolsun annem, Alper falan çok kahrımı çekmişlerdi.

İkinci sınıf ilk dönem

Uzattığım dönemde artık tek bir dersim vardı: Calculus II. Kendimden üç hatta dört dönem altlarla birlikte aynı dersi alıyordum. Ama bu sefer epey hırslıydım. İlk vize 13 gelmişti. Bu beni acayip öfkelendirmişti ve artık sinirli biriydim. O sinirle ikinci vizeden 46 aldım. Evet, işler yoluna giriyordu. Çünkü hayatımda Calculus’tan aldığım en yüksek not 40’tı. Onu da Calculus I’i geçtiğim zaman finalden almıştım. Her neyse, dönem içerisinde üç tane kısa sınav olacaktık. Benim bu sınavlarımdan ilki biraz kötüydü. Ancak ikinci ve özellikle üçüncüsü çok iyiyidi. Üçüncü kısa sınavdan 90 alınca içimden “artık bu lanet dersi veriyorum lan galiba” demeye başlamıştım. Ve final günü, adeta savaşa uğurlanır gibi gittim sınava. Sınav orta zorluktaydı. Bir Calculus efsanesi Atalay Barkana tarafından hazırlanmıştı ve beni bekliyordu. O sınavda efsane oldum. Calculus’tan alıp alabildiğim en yüksek notu, 50, aldım ve ders CC düştü. Artık mezun olmuştum.

Calculus I’i geçtiğim dönem, ikinci sınıf yaz okulu

Diplomamı aldığım gün yüksek lisansa başvurdum. Aha! Bir baktım ki ders programında Uygulamalı Matematik diye bir ders var. Ulan bitmedi mi bu matematikten çektiğim? Hayır bitmedi, dedi bir ses. Bu dersi Diferansiyel Denklemler dersini de aldığım hocamız Doç. Dr. Yılmaz Dereli veriyordu. Diferansiyel denklemler dersini aldığım dönem ders cuma günü öğleden sonra tam 4 saatti! Hayatımın o dönemi benim için apayrı bir ızdıraptı. Dersten tek kelime anlamıyordum. Bunun verdiği huzursuzluk ve ızdırapla kavruluyordum adeta. İlk vizeden 20 almıştım. Görünen o ki bu dersten de kalacaktım. Ama hayır lan! Direndim, ne yaptım ettim vizeden 40 aldım. Ortalama bir hesapla finalden 50 almam gerekiyordu. Ama nasıl? Finali, mezuniyet töreninden hemen sonraki pazartesi sabahıydı. O sabah erkenden okula gittim. Burcu sağolsun erkenden gelmişti. Oturdu bana bildiği herşeyi anlattı. Sonra kim söyledi, nereden duydum hatırlamıyorum, bir duyum aldım. Hoca sınavda tam 8 tane Laplace sorusu sormuş diye. Lan dedim, doğrudur belki. Oturdum, herşeyi bırakıp Laplace çalıştm. Sınava çok az kala son sayfayı çalıştığımı sanarak bir çevirdim ki yaprağı yepyeni bir konu çıktı karşıma: Ters Laplace. Haydi bakalım.

Üçüncü sınıf yaz okulu

Okulu uzattığım dönem ve nihayet Calculus II’yi geçiyorum

Sınava girdim. Hakikaten de hoca 8 tane Laplace sormuştu, ama hepsi ters laplace’tı. Ulan dedim, ben bu işi bırakmam. Oturdum tek tek şıkların laplace’larını almaya başladım. Böylece tersten giderek soruyu elde etmeye çalıştım. Böyle böyle sekiz soruyu da çözdüm. İki soruyu da hesap makinesi ile değer verip çözdüm. Tam ben bitirmiştim ki hoca sınıfa gelip hesap makinesi yasak diye uyarı yaptı 😀 10 soru işaretleyip sınavdan çıktım. Sonuç açıklandığında gördüm ki hepsi doğru ve 50 alarak dersi geçtim.

Adam’s Calculus

Uygulamalı Matematik dersi ise hayatımda alıp alacağım son matematik dersiydi ve en az Calculus kadar lanetti. İlk aldığımız dönemde Emre hariç hepimiz kaldık dersten. Umutlarımızı tam bir sene sonraya, bu geçtiğimiz bahar dönemine bıraktık. Bu dönemde ilk vizeye geçen seneden deneyimli olarak çok iyi hazırlandık ve ben vizeden 48 aldım. Finali iple çekerken çok kötü bir gelişme oldu ve aday memurluk eğitimi tam da finalin olduğu hafta yapılmak üzere açıklandı. Oturup kara kara düşündüm lan ne yapacağım diye. Çorum‘da sınavdan bir önceki gün, finale giremeyip dersten kalmayı ve işi bir sene daha uzatmayı tam göze almıştım ki Şemre ve Şahin aklıma süper bir fikir soktular. Bütünleme sınavına girebilmek için finale girip boş kağıt vermek yetiyordu. Çorum’dan kalkıp Eskişehir’e sınava gidersem böyle bir şansım olacaktı. Sınav ertesi gün sabah 10’da idi. Şansımızı denemek istedik. Hemen sorumlu bakanlık müşavirimiz Zekeriya Sevim‘e de konuyu anlattım. Sağolsun kendisi bana bir günlük izin verdi ve aynı gün öğlen Eskişehir’e doğru yola çıktım. Geceyi Alper’de geçirdim. Ertesi gün sınava girdim. Gece Alper’le neredeyse hiç çalışmadığımızdan boş kağıda yakın bir kağıt verdim. Hemen vakit kaybetmeden Çorum’a doğru gerisin geri yola çıktım. Gece saat 9 gibi Çorum’a geri döndüm. Yolda gelirken hocanın sınavları çoktan okuduğunu ve kaldığımı öğrendim. Ama üzülmedim, zira bütünlemeye girebilecektim. Bütünleme sınavına Özlem ve Büşra ile çalıştık. Sınavdan önceki son akşam da kendim oturup evde deliler gibi ezberledim bildiğim herşeyi. Heyecanlı bir bekleyişten sonra sınav zamanı geldi ve girdik. Müthişti! Tek kelime ile müthişti! Hocanın sorduğu dört sorunun iki tanesini çok net çözüp sonuç bulmuş, bir soruyu yarına kadar net çözmüştüm. Geçebilmek için almam gereken 40’ı rahatlıkla alabilirdim. Öyle de oldu. Sınavdan tam 70 alıp, hayatımda (lise de dahil) bir matematik sınavından aldığım en yüksek notu aldım ve alıp alacağım son matematik dersini BB ile geçtim. Bu noktada da yine manevi desteğinden dolayı Yılmaz Hocama çok teşekkür ederim. Ayrıca Özlem, Büşra ve Alper’e de teşekkür ederim. Ayrıca anneme de teşekkür ederim. Yüksek lisansta derslerim bitti artık, geriye bir tek tez ve seminer dersi kaldı.

Artık bir daha herhangi bir matematik dersi almayacağım. Şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, mesleğimi yapabilmem için gerekli olan matematiği biliyorum. Fazlasını da inanın hiç merak etmiyorum. Matematikle 2007 yılında başlayan ilişkimizin nihayet 2013’te bitmiş olması beni yepyeni bir insan yaptı resmen. Artık aklımın bir köşesinde hep “ne olacak lan bu matematik?” sorusu olmadığı için o kadar mutluyum ki 🙂

Bloga daha önce Calculus I, Calculus II ve bilimum matematik içerikli olarak yazdığım yazılar aşağıdaki gibidir.

  1. https://proofhead.wordpress.com/2011/09/19/ders-sectim/
  2. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/21/yaz-okulu-bitti/
  3. https://proofhead.wordpress.com/2012/04/04/uygulamali-matematik-sinavindan-cuvallayan-adam/
  4. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/20/kimler-okurmus-seni-a-spaceim/
  5. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/13/ne-bu-lan-boyle/
  6. https://proofhead.wordpress.com/2012/01/21/nihayet-calculus-iiyi-gectim/
  7. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/28/calculus-ii-telafi-sinavi/
  8. https://proofhead.wordpress.com/2010/08/25/calculus-iiden-nasil-kaldim/
  9. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/24/sonunda-calculus-1i-gectim/
  10. https://proofhead.wordpress.com/2012/06/16/yuksek-matematikten-nasil-kaldik/
  11. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/06/nasil-onur-belgesi-alamadim/
  12. https://proofhead.wordpress.com/2011/11/16/dert-tasa-sikinti-var/

Proofhead’le Çorum Yolu

Uzun bir süredir bloga yazı yazmadığımın farkındasın sevgili okur. Hatta özellikle soranlar falan oldu, ilgi gösteren herkese teşekkür ederim. Evet, bu arayı blogun yıllık izni olarak düşünebiliriz.

Malumun önceki ay tam 10 gün süre ile Çorum‘da kaldım. 19 Haziran günü de Eskişehir‘e ve oradan da Bilecik‘e geri döndüm. Bu yazıda Çorum’da yediğim içtiğimi bir kenara bırakıp gezip gördüğüm yerlere dair bir değerlendirmede bulunacağım. Umarım Çorum’a gidecek birilerinin işine yarar.

Çorum diyince aklımıza ilk gelen şey elbette leblebidir. Ancak aklımıza ikinci gelmesi gereken şey de Hititler olmalıdır. Zira Hititler Çorumludur. Hititler diyince yine aklımıza ilk gelen şey olan ve orta okuldan itibaren bir türlü unutamadığımız o ünlü Kadeş Antlaşması bu topraklarda kaleme alınmıştır. Hitit Kralı III. Hattuşili ve Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılan bu antlaşma, tarihin kayda geçen ilk barış antlaşması olmasının yanında bir insan ile kendini tanrı olarak düşünen firavun arasında yapılmasından dolayı “tanrıyı dize getirmenin” de ilk örneğidir (Savaşı Muvatalli kazanıyor ancak ölüyor, o sebepten Hattuşuli imzalıyor). Sırf bu noktadan hareketle Kadeş Savaşı’nı Hititlerin kazandığı yorumu yapılabilmektedir. Antlaşmanın Çorum Hattuşa‘da bulunan çivi yazısı tabletinin büyütülmüş kopyası bugün Birleşmiş Milletler Binası’nda New York’ta sergilenmekteymiş. Bu arada hep yaptığımız bir yanlış, Hattuşaş diye bir yer yok. Oranın adı Hattuşa.

Hititler Anadolu’da Çorum civarına yerleşince (Boğazkale – Hattuşa) bu topraklara Hatti Ülkesi adını vermişler. Tarih M.Ö 2000 civarındaymış. Boğazkale yani Hattuşa, Hitit ülkesinin başkentidir ve 1834 yılında arkeoloji literatürüne geçmiş. Kazı çalışmaları da Dünya’da arkeolojinin altın dönemi olan 1900’lerin başında, 1906 yılında başlamış. Yazıda Hititler’e dair çok detaylı tarihsel bilgi vermeyeceğim. Zira yazıyı sıkıcı hale getirmek istemiyorum, ancak uzun bir yazı olacağını şimdiden kestirebiliyorum. Neyse, Kadeş Savaşı’na dönelim. Savaşı Mısırlılar taktiksel bir hata yüzünden kaybediyorlar. Üşenmezseniz bir araştırın okuyun, savaşın nasıl geliştiğine ve sonuçlandığına dair tabletler bulunup çözülmüş.

Hititler her devlete olduğu gibi zamanı gelince yıkılıp kaybolmuşlar. Onlardan sonra çok daha geniş bir coğrafyada M.Ö. 900’ler civarında yepyeni bir medeniyet kurulmuş: Frigler. Frigler merkez olarak Gordion‘u seçselerde, Çorumlu Frigler bu bölgede Pazarlı, Boğazkale ve Alacahöyük civarını mesken tutmuşlar. Demir çağına Frigler ile başlanmış. Bunları da Kimmerler yıkmış, bir süre Anadolu’da Büyük İskender‘e kadar otorite boşluğu olmuş. Ondan sonra da zaten almış yürümüş. Nihayet Bizans döneminde bölgede yoğun bir yerleşme olmuş. O yüzdendir ki birazdan anlatacağım üzere bölgede kronolojik olarak Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemi kalıntıları sürüsüyle çıkartılmış ve Çorum Müzesi’nde sergileniyor. Bizanslılardan 1075 tarihinde Danışment Gazi alıyor bu toprakları ve bir daha da geri vermiyor. O tarihten sonra zaten Türk-İslam medeniyeti yerleşiyor Çorum’a.

Özellikle müzelerde bolca görebileceğiz üzere Hititler çivi yazısı kullanıyor, kullanmakla kalmıyor epey de bir eser veriyorlarmış. Şanslıyız ki kil tabletlere yazı yazdıktan sonra bunları pişirip binlerce yıl bozulmadan kalmasını sağlıyorlar ve bize kadar ulaşabiliyor. Çivi yazısını çok az kişi okuyup yazabildiğinden her tabletin son cümlesinde yazan kişinin adı ve kime okuyacağı yer alıyor. Krallar bile bilmiyormuş çivi yazısını. Her mektubun sonunda okuyuculara hitaben “sesli oku” diye bir ibare yer alıyor. Sadece kil tabletlere değil, ahşap ve madeni tabletlere de metinler yazılmış. Hatta Kadeş Antlaşması’nın Mısır’a yollanan kopyasının gümüş bir tablete yazıldığı biliniyor. Ancak bu tablet nerede derseniz, bilen yok. Hititler çok tanrılı bir dine sahiplerdir. Baş tanrıları fırtına tanrısı Teşup‘tur ve kral bunun adına yönetir ülkeyi.

Çorum’da üç tane müze var: Boğazkale Müzesi, Alacahöyük Müzesi ve Çorum Müzesi. Bunlardan en başarılısı Çorum Müzesi. Sonra Boğazkale Müzesi geliyor. Alacahöyük müzesi ise en yavan müze.

Şimdi en dandiği olan Alacahöyük Müzesi ile başlayalım. Çorum’a 45 km. uzakta olan Alacahöyük beldesinde yer alan müzenin bahçesinde öyle çok da dehşete düşürecek eserler yer almıyor. Kazı çalışmalarında kullanılan vagonlar var. Ayrıca yan tarafında da yer altı mezarları sergileniyor. Birkaç da kaya oyması figür falan var. Müze iki katlı ve toplamda iki salonu var. Özellikle kazı döneminin başında yapılan yazışmalara ve arkeologların eşyalarına burada rastlayabilirsiniz. Hızlıca bakıp çıkabiliyorsunuz. Burada bulunan Müze Shop çok pahalı. Ivır zıvır bez çantalara bile 5 lira fiyat basmışlar. Müzenin karşısında iki üç dükkan halinde yine hatıra, hediyelik eşya satan yerler var. Bunlarla pazarlık yapma ihtimaliniz olduğu için şansınızı deneyebilirsiniz. Müzenin hemen yanında ücretsiz tuvalet var. Çok sıkışırsanız zorlamayın kendinizi.

Boğazkale Müzesi, Çorum’a 82 km. uzaklıkta, yine iki katlı bir müze olup nispeten çok daha geniş bir koleksiyona sahip. Burada çivi yazısı tabletlerini görebilirsiniz. Meşhur Boğazköy Sfenksi bu müzede karşılıyor sizi. Uyanık Almanlar, 1906 yılında kazılara başladıklarında iki tane sfenks ile çok sayıda tablet buluyorlar. Bizim o zamanki savaşla uğraşan hükümet, 1915-17 yılları arasında bu sefenksleri temizleme, onarım ve yayınlama çalışmaları için Almanlarla beraber Berlin’e yolluyor. Yaklaşık üç bin tane tablet ile bir tane sfenks 1924-1943 yılları arasında geri geliyor ancak bir sfenks yalan oluyor. İşte o yalan olan Boğazköy Sfenksi nihayet yollanmasından 95 yıl sonra ülkemize geri dönüyor. Sfenksin yaşı 3300! Buradaki vitrinlerde paha biçilebilir eserler yer alıyor. Müzenin bahçesinde Roma dönemine ait mil taşları ve mezar taşları yer alıyor. Müze içerisinde yer alan panolarda çok ciddi tarihi bilgiler yer alıyor, Gezecekseniz panoların da fotoğraflarını çekin. Boğazkale Müzesi’nin hemen yakınında bir markette Niğde Gazozu var. İçmeden gelmeyin. Bu en az leblebi yemeden dönmek kadar ayıp.

Ve son olarak Çorum Müzesi. Müze tam 4 katlı ve her katında kronolojik olarak Çorum’a yerleşmiş medeniyetlerin eserleri yer alıyor. İlk katta Hititler ile başlıyoruz. Tüm müzelere olduğu gibi buna da giriş 5 TL. Neyse, ilk katta bir mezar var. İçerisinde gerçek bir iskelet var. En azından gerçek olduğunu düşünüyoruz. Hemen yan tarafta çok büyük bir ekran yer alıyor. Dokunmatik olan bu ekranla bir Hitit Cenaze Törenine dair detaylı inceleme yapabiliyorsunuz. Çok değerli bir kılıç, Hitit Kralı II. Tuthaliya‘ya ait üzerinde çivi yazıları bulunan kılıç, yine bu müzenin koleksiyonunda yer alıyor. Hitit döneminden hemen sonra bir kat çıkıp kendimizi Frig dönemine ait eserler arasında buluyoruz. Müzede sizden başkası yoksa, kata çıktığınızda fotosele bağlanmış lambalar yavaşça açılıyor ve hani o filmlerde olan yavaşça aydınlanma efektine doyamıyorsunuz. Baktığınız vitrinin ışığı yanıyor 🙂 Burada da yine çok sayıda vazo, kap kacak yer alıyor. Kendi adıma toprak eserlerden çok madeni eserlerle ilgilendiğim için ve Frigler de Hititler’e göre demiri daha çok kullandığı için bu katta yavaş yavaş eğlenmeye başladım. Bir üstteki katta müthiş bir Roma dönemi koleksiyonu yer alıyor. Ayrıca çalmamak için kendimi zor tuttuğum bir sikke ve para koleksiyonu yer alıyor. Bu katta ve Bizans dönemi eserlerin sergilendiği en üst katta eserlerin pek çoğu zor pahabiçilir ya da pahabiçilemez! Altın olan diademler falan var, aklınızı oynatırsınız işçiliğe. Bizanslıların sağda solda düşürüğü haçlar var epey. Müzenin içi böyle süper. Bahçesi de harika. Epey bir mezartaşı ve küp var. Küp şeklinde mezarlar var. Ayrıca bir de Müze Shop var. Burada da fiyatlar pahalı olmasına rağmen, Anadolu’daki Antik Medeniyetler’e dair İngilizce bir kitaba 9 lira vermekten kendimi alıkoyamadım.

Eğer turla gezecekseniz sizi zaten ilk olarak Hattuşa Ören Yerine, sonra da Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı‘na götüreceklerdir. İşte bu ikinci mekanda Hititler’e dair bildiğiniz gördüğünüz tüm o sembolleri göreceksiniz kayaların üzerinde (Rahipler, çift başlı kartal vs). Bir de tapınağın nispeten gizli olması işe epey bir gizem katmış. Yalnız kayalar zamanla çözünüp aşınıyor malumunuz. Turistler falan da epey bir elleşiyorlar kayalarla. Bunların üzerleri keşke özel bir yöntemle falan kaplansa birşey olsa. Buradan hemen indikten sonra aşağıda yine hediyelik eşya satanlar var. Aman diyim uzak durun. Fiyatları çok korkunç. O kadar korkunç ki gece otelde uyuyamadım.

Son olarak Şapinuva diye bir yer var. Burası da Çorum’a 55 km. mesafede. Burası da sözüm ona önemli bir yermiş. Ama görecek bir şey yok. Gitmeyin, harcadığınız benzine, mazota yazık. Fotoğrafları var zaten her yerde. Onlara bakın.

 

Çorum’da gideceğiniz son yer de İncesu Kanyonu. Valla burada da yaklaşık 3 km.lik bir yürüyüş parkuru yapılmış. Yer yer akarsuyun üzerinden, yer yer yanından yürüyorsunuz. Sonunda vardığınız yerde de bir şey yok. Ama doğası bakımından iyi bir yer gidebilirsiniz. Arada bir yerde yok olmaya yüz tutmuş bir Tanrıça Kybele oyması var kaya üzerinde. Onu bulun.

Yukarıda yazmayı unuttum. Şimdi Boğazkale’de Aslanlı Kapı diye bir yer var. Burada bir kapının iki yanında iki tane aslan başı var. Bunların biri sonradan bir bire olarak yapılmış alçıdan. Bir tanesi ise orijinal. Daha sonra gideceğiniz yakın olması dolayısı ile mutlaka gitmeniz gereken ve adını bilmediğim bir geçit var. Tepenin öbür tarafına çıkarıyor sizi. Hemen yukarısında da bir sfenks var. Geçitin içerisi karanlık oluyor. Işık mışık yoksa takılır düşersiniz. Her an üzerinize yıkılacağını ve tonlarca toprağın altında can vereceğinizi düşünerek epey bir gerilebilirisiniz içeride. Ama hava sıcaksa dışarı da içerisi acayip serin olduğundan çıkmak da istemeyebilirsiniz.

Biz buraları gezmek için iki ayrı öğleden sonralarımızı feda ettik. Tek bir günde de gezilebilir ama. Tüm bu gezmelerimizde dört kişilik bir ekip olarak (Sinem, Şemre, Şahin ve ben) hareket ettik. Ancak Çorum Müzesi’ni Çorum’daki son günümüzde Şemre ile ben birlikte gezdik. Tüm ekip arkadaşlarıma bu süre boyuncaki birlikteliğimiz için teşekkürü bir borç biliyorum. Yazı boyunca onların alakalı alakasız bir sürü fotoğrafını kullandım. Beni mazur görsünler. Ayrıca Çorum Müzesi’ndeki ve diğer müzelerdeki neredeyse her eserin fotoğrafını çektim. Bunları da aşağıda linkini verdiğim galerilere yükledim. Merak edenler bakabilirler.

Uzun süren bir aradan sonra uzun bir yazı yazarak başladım sevgili okur. Özellikle Alper’in mutlaka okuması lazım bu yazıyı. Birlikte yine gideriz Alper buralara.

ÇOK KAPSAMLI BİR ÇORUM REHBERİ:

http://www.oka.org.tr/ContentDownload/corumGeziRehberi27092011.pdf

ÇORUM MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634449407664/

ALACAHÖYÜK MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634450504044/

BOĞAZKALE MÜZESİ:

http://www.flickr.com/photos/37640519@N06/sets/72157634443980653/

EKLEME 1: 14.07.2013. Çok şanslısınız, NTV Tarih, tam da hititlerle ilgili bir yazı yayınlamış. Aynen koyuyorum. Tıklayınca büyüyor, okunuyor.

Muhteşem Bir Konser Haberi

15 Haziran’da Eskişehir’de olanlar lütfen dikkat! Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası‘nın 15 Haziran cumartesi günü saat 20.30’da muhteşem bir konseri olacak: İtalyan Film Müzikleri. Bu blogu uzun süredir okuyanlar hemen Ennio Morricone ismini hatırlamıştır. Daha önce defalarca bu efsane müzik adamından bahsetmiştim. İşte şimdi o efsanenin eserleri 15 Haziran gecesi senfoni eşliğinde müzikseverlerle buluşacak.

Lanet olsun böyle şansa ki ben o tarihte Çorum‘da olacağım. Ancak sen Eskişehir’deysen sevgili okur sakın kaçırma. Ender SAKPINAR yönetimindeki orkestranın solistiliğini soprano Tülay UYAR yapacak. Gecede

Tülay Uyar

sadece Morricone değil bir diğer unutulmaz film müziği bestecisi Nino Rota‘nın da eserleri çalınacak. Nino Rota’nın en bilinen eserleri herhalde The Godfather serisi için hazırladıklarıdır. Ben kendi adıma bir Morricone hayranı olduğum için Rota hakkında pek bir bilgi sahibi değilim.

Konsere gidecek olan sevgili okurun duymasu kuvvetle muhtemel Morricone parçalardan bir kaçı şu filmlerin soundtrackleri olacaktır: A Fistful of Dollars, For a Few Dollars More, The Good, the Bad and the Ugly, Once Upon a Time in the West, The Mercenary. Çok merak edenler, nasıl bir şey izleyecekleri hakkında fikir sahibi olmak isteyenler, aağıdaki videoyu izleyebilirler.

Konser, 15 Haziran Cumartesi günü Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı’nda yapılacak. Blogda daha önce Ennio Morricone ve İtalyan film müzikleri hakkında yazdığım şu yazılara göz atabilirsiniz:

  1. Yeni Başlayanlar İçin 8 Videoda Spaghetti Western
  2. Western Coşkusu

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.