Tag Archives: Cüneyt Arkın

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Reklamlar

Bu Hafta Yıllık İzindeydim

Her güzel şey gibi bu güzel şey de, beş günlük yıllık iznim, bitti sevgili okur. Geçtiğimiz haftalar benim için her açıdan çok zordu. Bunalımlar, sıkıntılar, sıkışmalar derken çıkış yolumu yıllık izinde buldum. Geçen sene askerde olduğum için kullanamadığım  yıllık iznimden küçük bir parça kullandım. Geçen sene askerde demişken, geçen sene tam da bugün, 28 Şubat’ta yemin törenim vardı sevgili okur. Usta asker olmuştum, ödül almıştım. Sonrasındaki cumartesi ve pazar günleri de çarşı iznimiz vardı. Vay be ne zamanlarmış.

Geride bıraktığım haftanın en güzel yanı sabahları erken kalkmak zorunda olmayışım oldu 🙂 Evde yalnız kaldığım dört günün bir kısmında bazı özel işleri hallettim. Eh uzun süredir hafta içi Eskişehir’de olamıyordum. Diğer kısmında ise annemlere gittim.

Dün gece mesela… Annemin seramik kursundan getirmiş olduğu çamurla birbirinden komik şeyler yaptık. Şimdi bunların her biri fırınlanacak ve sırlandıktan sonra komik birer obje olarak sahiplerini bulacak. Dün öğleden sonra da Savaşalp‘le buluştuk. Çok uzun süre yine metal müzik muhabbeti yapabildiğim bir dostla bir araya gelmiş olduk. Playlistimiz Slayer, Disturbed, Pentagram ve bilimum sert abilerden oluşuyordu. Bu arada Savaşalp’e teşekkür etmek istiyorum. Tam da ihtiyacım olduğu anda bana harika bir kulaklık hediye etti.

Yazıda belirli bir kronolojik sıra izlemiyorum, aklıma geldikçe ekliyorum. Bugün evdeki sifonun bozulduğunu fark ettim. Lan daha birkaç hafta önce yenilemiştim. Ama sifonun tahliye sistemini tetikleyen kısmı bozulmuş. Yarın Koçtaş‘a gidip durumu anlatacağım, bakalım yenisini verecekler mi. Ha bir de ufak bir masa yapacağım kendime. Bugün gerekli vidaları falan almıştım ama ölçüde hata yapmışım, bu iş de yarına kaldı.

Önceki hafta ufak bir kaza atlatan yol arkadaşım Hasan Hüseyin arabayı yaptırmış. Bu hafta yine gidip gelmeye devam ediyoruz. Bu güzel bir gelişme oldu. Önümüzdeki ay muhtemelen dopdolu geçecek denetimlerle. En azından sürekli eve gidip gelebilmek iyi olacak.

Yüksek lisans tezimi nihai olarak geçtiğimiz pazartesi günü Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne sundum ve mezuniyet için gerekli işlemleri başlattım. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu hafta içerisinde ilişkim kesilecek ve mezuniyetim gerçekleşecek. Bu süreçte çok koşturduğum ve pek çok defa vakit kaybettiğim için güzel ve detaylı bir yazıyla tüm süreci anlatacağım. Olur da siz de bizim okulda Fen Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaparsanız bu yazı size epey faydalı olacaktır.

Bu yazıyı yazarken yıllardır kaliteli görüntülü bir versiyonunu aradığım Küçük Kovboy filmi yan sekmede iniyor. Cüneyt Arkın‘ın belki de sen sevdiğim filmlerinden olan bu Yeşilçam klasiğinin asıl özelliği ise film müziklerinin Ennio Morricone‘dan araklanmış olmasıdır 🙂 Ayrıca filmde pek çok yabancı artist ve aktrist rol alıyor ve yönetmeni de İtalyan Guido Zurli. Hemen inerse bu gece bu filmi izliyorum. Aslında bu filmle ilgili de bir yazı yazmakta fayda olacakmış gibi görünüyor.

Zaman zaman bizim çocuklarla benim evde toplanıyoruz, bisküvi yiyip çay içiyoruz. Demlik poşetiyle demliyorum çayı. En az beş altı çeşit de bisküvi açıyorum, kremalısı, kakaolusu, fındıklısı falan o biçim yani.

Bu hafta içi geç uyanmak çok iyi oldu ancak hep hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, o açıdan kötüydü. Bir de uzun süre sonra ilk defa CV hazırladım. Bununla ilgili olup bitenler başka bir yazının konusu olacak.

Önceki gece Erol‘la konuştuk gece yarısından sonra. Şaşırttı, üzdü, güldürdü ve özlediğim Erol gibi konuştu. Erol bana epey yeni havadisler verdi. İstanbul’da buluşamadığımızdan dert yandık. Neyse, Eskişehir’e geleceği günü bekliyoruz artık.

IMG_20150228_005124

Mustafa – Murat – Ben

Hani bir başlığım var: Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar diye. Heh işte, pazartesi günü tam da böyle bir şey oldu. Caner‘le, ilkokul arkadaşım ve hatta ilk arkadaşım Caner’le. Birkaç yıl önce yine karşılaşmıştık ancak ilk defa oturup sohbet edebilme imkanımız oldu. Sivrihisar‘dan konuştuk uzun uzun. Bilinçaltımızdaki Sivrihisar arka planını eşeledik. Gideceğim, kendime söz verdim, gidip aynı yerleri aynı sokakları tekrar, teker teker dolaşacağım.

Evet, yıllık izin sürecinde bilgisayarda da epey iş yaptım. Biriken işleri erittim. Ferhat abime yeni bir kartvizit yaptım yeni dükkanı için. Bir de askerden geldiğimden beri izleyemediğim bazı dizilerin sezonlarını toparladım. Bunları izlemeye başlarım yakında. En başta dediğim gibi, her güzel şey gibi bu güzel şey de bitti sevgili okur. Yarın bu saatler çoktan sendrom başlamış olacak. Yine Bilecik’in kabusu saracak her yanımı. Ulan artık yavaş yavaş sonuna geliyorum.

Çağının Ötesinde İşler

Geçen gün evde otururken aklıma geldi, hemen not aldım sevgili okur. Türkiye’de geçmişte yapılmış, ancak ülkemizin o zamanki sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarını düşünecek olursak, çağının çok ötesinde diyebileceğimiz işler var yahu. Elbette bu işlerin hemen hepsinde bir Avrupa etkisi var ama cesaret etme bakımından her biri ayrı ayrı takdire layık işler bunlar. Bundan 40 sene önce yurtdışına gidip, gördüklerinizi gelip bu ülkede aynen kopyalasanız, hiç kimse kalkıp da itiraz edemezdi. Çünkü ne internet vardı ne de Türkiye’nin dış dünyayla çok canlı bağlantıları. İşte bu yüzden Türk sinema sektörü yıllarca telif ödemedi. Örneğin yeşilçam filmlerinde kullanılan filmlerin müziklerinin pek çoğu aynı dönemlerde yurtdışında vizyona giren filmlerin müzikleri. Pek çoğu izin alınmadan kullanılmış. Cüneyt Arkın‘ın başrolünü oynadığı Küçük Kovboy isimli filmin müzikleri baştan sonra Ennio Morricone‘a aittir. Peki kaç para telif ödenmiş? Tek bir kuruş bile ödenmemiş 🙂 Şimdi o gün evde otururken aklıma gelen ve not aldığım “çağının ötesindeki o işlere” bakalım.

Barış Manço‘nun oynadığı ilk ve tek film olan Baba Bizi Eversene (1975) filminde bir sahnede evin genci ağlayan bebeğin sesini bastırmak için bir parça açıyor. Yıllar önce biraz araştırınca bu parçanın bizzat Barış Manço’ya ait Trip Fairground isimli parça olduğunu keşfetmiştim. Daha sonra bu parçanın da aslında taa 1968’de kaydedilen “Trip” isimli parçanın bir yeniden düzenlemesi olduğunu öğrenmiştim. Dikkat edini, yıl 1968, Barış Manço Türkiye’de böyle bir parça yapıyor 🙂 Bu arada 1968’de bu parçayı Kaygısızlar isimli grupla kaydediyor Manço. Bu grubun kadrosunda kimlerin olduğunu öğrendiğinizde epey şaşıracaksınız 🙂

Yetmişli yıllar beni her zaman şaşırtmıştır sevgili okur. Müziğiyle, filmleriyle ve kitaplarıyla. Yetmişler dünya müziği zaten her tarzında aşmış, coşmuş, çığır açmış, öncü olmuştur. O yıllarda Türkiye’de çığır açtı denilebilecek müzisyen sayısı çok azdı ne yazık ki. İşte Osman İşmen, bu müzik adamlarından biriydi. Devir tek kanallı televizyon, devlet radyolu radyo devri iken Türkiye’de jazz yapmaya çalışan biri vardı, Osman İşmen ve orkestrası. 1978 yılında çıkan Diskomatik Katibim albümü Türkiye’de daha önce yapılmamış bir işti. Her ne kadar bugün bu albüm “oyun havaları” kategorisi altında geçse de kesinlikle bir oyun havası değildi. Biri ekşisözlük’te çok güzel bir yorum yapmış: “Bu albümün neden komedi filmlerin kullandıldığını anlıyorum. O zaman ki ülkeye bakın, tüp yok, gaz yok, bunalım var. İnsanlara böyle eğlenceli bir şey lazımdı.” Bu albüm, Osman İşmen’e o sene yılın aranjörü ödülünü kazandırıyor. Dinleyince anlayacağınız üzere o dönem çekilen pek çok filmde kullanılıyor. Hemen ardından gelen Disko Madımak‘la çıta hiç düşmüyor, çok daha yükseğe çıkıyor. O dönem Türkiye’sinden çok ötede, çağının ötesinde bir iş oluyor özetle.

1974 yılında Erkin Koray, Fesupanallah / Komşu Kızı isimli bir kırkbeşlik yayımladı. Yaylılar ile başlayan bir parça ilk dakikasından itibaren herkesin inanılmaz ilgisini çekti ve şarkı o günden beri nerede çalmaya başlasa teybin sesi biraz daha açıldı. O kırkbeşliğin bir özelliği daha vardı: Kapağındaki Erkin Koray. Türkiye’de ilk defa bir müzisyen, albüm kapağına makyajlı olarak çıkıyordu ve bunun için herhangi bir açıklama yapmak gereği duyuyordu. Aynı dönemde Dünya’da bir Kiss örneği vardı ama Türkiye’de makyaj geleneğinin ilk temsilcisi (tarzında pek çok şeyde olduğu gibi) Erkin Koray olmuştur. Ona boşuna “Türk Rock’ının babası” demiyoruz. Keşke o dönemde insanların bu makyaja ne tepki verebildiğini yaşayıp da öğrenebilseydim.

Bu yazı aslında burada bitiyordu. Ancak bir son saniye kararıyla birkaç cümle daha ekleyeyim istedim. Şu an başucumda Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli baş yapıt duruyor. Günlerdir okuyorum, yavaş yavaş, tane tane, tekrar tekrar okuyorum. Farkettim ki açık ara en iyi Türk yazarı olarak kabul ettiğim İhsan Oktay Anar‘ın üslübuna çok benziyor bu eserin üslübu da. İhsan Hoca, ilk kitabını 1994’te yayımladı. Bu kitap ise 1961’de çıkmış. Ahmet Hamdi Tanpınar, 30 sene önce bu üslubun temelini atmış. İhsan Hoca ise almış, zirveye taşımış.  Tanpınar’ı çağının çok ötesinde bir iş yaptığı için efsaneleştirmekten daha doğal ne olabilir ki?

Yeni Başlayanlar İçin 8 Videoda Spagetti Western

Geçenlerde yine İtalya‘dayım (!), orada yine bir film muhabbeti açılınca dayanamayıp konuyu western filmlerine getirdim ve İtalyanlar’ın Amerikalılar’a kafa tutup o kısıtlı imkan ve bütçelerle efsane filmler çektiklerinden bahsettim.

Sergio Leonne

Elbette tüm bu western daha doğrusu spagetti western hikayesi içinde öne çıkan üç dört isim oldu. Bu isimlerden ilki İtalyanlar’ın baş tacı ettikleri yönetmenleri Sergio Leone. Bu adam efsane bir yönetmen gerçekten. Sağdan soldan derlediğim bilgilere göre Dolar Üçlemesi diye bilinen filmlerden ilkini (Bir Avuç Dolar İçin) sadece 200000 dolar para ile ve çalıştığı stüdyonun bir önceki işinden artan negatif filmlerle çekmiş. Film sadece içeriği ile değil, müzikleri ile de çok büyük ilgi çekmiş. Yönetmenin devam eden iki sene boyunca sırasıyla serinin diğer iki filmini de çekebilmiş olmasından çıkarıyorum ki bu projenin tamamı zaten yönetmenin aklında en azından taslak olarak yatıyormuş.

İyi, Kötü ve Çirkin

Sergio Leone, serinin son iki filmi Birkaç Dolar İçin ve İyi, Kötü ve Çirkin‘i çektiğinde, bir zamanlar İtalyanlar western mi çekermiş hadi canım sende diyerek türün adını Spagetti Western’e çıkarıp kendilerinde alay eden Amerikalıların bile artık saygı duruşuna geçtiği bir gerçektir. Bu yüzdendir ki aynı oyuncular Amerika’da da western filmleri çekmişlerdir. Bunların en bilinenleri Dolar Üçlemesi’nde de görebileceğimiz Clint Eastwood ve Lee Van Cleef‘dir.

Tipik bir spagetti western filminin bazı özellikleri vardır. Bu özellikler elbette her filmde görülmez. Ayrıca bu çekim tekniklerinin Amerikan yapımı bazı western filmlerinde de görebiliriz. Spagetti westernler, Amerikan westernlerine kıyasla olayın hissiyatını sadece aktörün rol yapma yeteneği ile değil, filmin müziği ile de vermeye çalışır. Bu tip filmlerde oynayan aktörler ciddi anlamda anlattığı dönemi, rolü yaşar. Toz ise toz, çamur ise çamur akar yüzünden. Karakterler arasında tam anlamıyla iyi biri yoktur. Filmin iyi karakteri bile kısmen de olsa pisliktir, suça bulaşmıştır. Kadınlar filmde genelde hayat kadınıdır, eziktir. Ve vikipedi’nin ilginç tespitine göre bu filmlerde zenci oyuncu yok denecek kadar azdır, hakikaten de öyle.

Spagetti westernlerin en kült özelliği oyunculara yapılan zoomlardır. Ekranda sadece gözleri gösterip sesin başka bir taraftan gelmesi, oyuncuların bacak aralarından, koltuk altlarından karşıdaki sahneyi göstermesi, detaylara müthiş bir şekilde odaklanması gibi özellikleri vardır. (Bu teknikleri şimdi Quentine Tarantino kullanıyor.) Bir spagetti filminde kötü adam, sadece vurulup yere düşmez. Yere düşer, acı çeker, siz onun kirli çizmelerine bakarsınız, uzamış tırnaklarını görürsünüz. Yere akan kanı görürsünüz, yerde duran kovanı görürsünüz. Ayrıca filmlerde kullanılan çok ilginç silahlar da görebilirsiniz. Özellikle Sabata serisini izlemenizi tavsiye ederim.

Bu filmler İtalyan yapımı olmasına karşın çoğunluğu İspanya‘nın arazi yapısı çöl olan bölgelerinde çekilmiştir. Filmlerin hepsi İtalyanca çekilmiş olup, Dolar üçlemesi gibi bazı filmlerde İngilizce çekilmiştir.

Ennio Morricone

Yukarıda da anlattığım gibi belki de bu filmleri bu kadar baş tacı yapan diğer unsur da müzikleri olmuştur. Benim bu konuda gözüm kapalı söyleyebileceğim tek isim Ennio Morricone‘dir. O bir dahidir. Onun yaptıkları baş yapıtlardır. Benim de spagetti western’e ilgi duyma sebebimdir. Zaten aşağıdaki videolarda dinleyeceğiniz müziklerin tamamını Ennio Morricone yapmıştır. İtalyanlar’ın yine baş tacıdır. Müziklerde ıslık, trompet ve gitar olmazsa olmaz enstrümanlardır.

Hiç vakti olmayanlar için çok daha konsantre bir şekilde sunacak olursam, şu dört ismi anahtar kelime olarak kullanın: Ennio Morricone (besteci), Sergio Leone (yönetmen), Clint Eastwood (oyuncu), Lee Van Cheef (oyuncu)

Şu dört filmi de ölmeden izleyin:

  • Per Qualche Dollaro In Più – A Fistful of Dollars (Bir Avuç Dolar İçin) – Yönetmen: Sergio Leone (1964)
  • Per un pugno di dollari – For a Few Dollars More (Birkaç Dolar İçin) – Yönetmen: Sergio Leone (1965)
  • Il buono, il brutto, il cattivo – The Good, the Bad and the Ugly (İyi, Kötü ve Çirkin) – Yönetmen: Sergio Leone (1966)
  • Il MercenarioThe Mercenary (A Professional Gun) – Yönetmen: Sergio Corbucci (1968)

Şu filmleri de türü severseniz izleyin:

  • Once Upon a Time in the West (Batıda Kan Var) – Yönetmen: Sergio Leone (1968)
  • Django – Yönetmen: Sergio Corbucci (1966)
  • My Name is Nobody – Yönetmenler: Sergio Leone (1973)
  • A Fistful of Dynamite (Duck, You Sucker!) (Yabandan Gelen Adam) – Yönetmen: Sergio Leone (1971)
  • Sabata – Yönetmen: Gianfranco Parolini (1969)

İyi, Kötü ve Çirkin: The Good, The Bad and The Ugly Theme

İyi Kötü ve Çirkin: Ectasy Of Gold

Profesyonel Silahşör:  L Arena (Kill Bill II’den hatırlarsınız. Bu filmin yönetmeni Sergio Corbucci’dir ki kendisi de Leone’den sonra bence en iyi yönetmendir.)

Birkaç Dolar İçin: For A Few Dollars More Theme

Vahşi Belde: Wild Horde (Bu film Amerikan yapımıdır ancak müzikleri Ennio Morricone’a aittir.)

Batıda Kan Var: The Man With the Harmonica

Bir Avuç Dolar İçin: A Fistful Of Dollars Theme

Sabata: Ehi amico… c’è Sabata, hai chiuso (Kemal Sunal‘ın Umudumuz Şaban filminden hatırlarsınız Hey Amigo Çe Sabata‘yı. Bunun bestecisi Marcello Giombini’dir)

Yazımın son kısmında biraz da ülkemize değineyim. Benim izleyip hatırlayabildiğim tek kovboy filmi Cüneyt Arkın‘ın Sezercik‘le oynadığı Küçük Kovboy filmidir. Bunun müziklerinin tamamı Ennio Morricone’den çakmadır. Zaten film de İtalyan ortaklı çekilmiştir. Ha, bence başarılı bir filmdir orası ayrı.

Az önce hani kamera efeklerinden falan bahsetmiştim. Şu aşağıdaki videoda da yine Türkiye’de yapılmış bir spagetti western türü kovboy filminden bir sahne var. Müzik yine Enni Morricone’den çakmadır.

Katana Aldım!

Kill Bill serisi izleyiciye ve izleyenin bakış açısına göre çok farklı yönlere çekilebilecek, Dünya’nın en iyi ya da en kötü filmi ünvanını farklı otoritelerden alabilecek türde filmlerdir. Şüphesiz Tarantino‘nun baş

İzole bant! (Taner’e sevgilerle)

yapıtlarından da biridir. Lakin bu filmin biz Türk gençliğine kazandırdığı bir diğer olay da Katana merakıdır. Katanayı ilk defa Cüneyt Arkın sayesinde tanıyan bizlerin bu film sayesinde alete olan bakış açımız tamamen değişmiştir. Yalan yok benim de taa o zamanlardan beri aklımda bir katanaya sahip olmak, ne bileyim duvarıma falan asmak gibi bir isteiğim vardı içimde.

Geçen gün fırsat ayağıma geldi ve bu isteğime sonunda kavuştum. Hem de beklediğimden çok çok aşağı bir fiyata! Fiyatı söylemeyeceğim, nereden aldığımı da. Ancak şu an için bu mutluluğumu sizlerle paylaşayım dedim. Elbette ki kılıcın ağzı keskin değil, zaten keskin olan bir kılıcı da öyle zırt diye gündüz gözüyle alamazsınız, alsanız nereye sokup eve getireceksiniz? Yalnız bu alet insana acayip bir özgüven veriyor onu da ekliyim. Geceleri elime alıp balkona çıkıyorum, sanki tüm mahalle secdeye yatıyor lan! Öyle hissediyorum yani.

Biraz zaman geçsin, gidip iyice parlattırıcam bir de yanını keskinleştiricem. Bakalım, o zaman daha bir kral olacak.