Tag Archives: dolunay

Ve Eylül Başlar…

Salak gibi oturmuş sana ulaşmayı bekliyorum. Telefon çalıyor ama elbette açmayacaksın. Neden açasın ve acıyasın ki? Sırf dolunay var diye, yıllar önce verdiğim sözü hala tutuyorum diye, bana bağlı olmanı neden bekleyeyim ki? Her neyse unutalım şimdi bunları. Bu ay ki görsel Tahir Abi‘den geliyor. Yıllardır onun duvarını süslüyor. Belki imkan olsa, orijinal görseli tarayabilsem, aynısı ben de tablo yaptırabilirdim. Belki çizere ulaşmanın bir yolu olsa…

Şu iki cümleyi çok seviyorum: “Zaman geçiyor.” ve “Bu işler olur.” Olur, elbet olur ama nasıl? Geride nasıl bir yara bırakır? Ahmed Arif’in dizelerini okudum perişanlıkla. Bu nedir ya? Her canım sıkıldığında böyle mi hissedeceğim ben? Bilmem kaç yıl benden önce yazılmış şu kelimeler, öyle mi güzel denk gelir?

Eylül ayı başladı. Alper veda edeli haftalar oldu. Sindiremedim bir türlü. Huzur yok, keyif yok, yoruluyorum, düşüncelere boğulmuş haldeyim. Mert var gerçi. Mert’le zaman geçiriyoruz. Mert’in her geçen gün biraz daha büyümesini izliyoruz. Dört aylık olacak birkaç gün sonra. Artık sağa sola kendini döndürebiliyor.

Alper yıllardır ilk defa, blogla ilgili bir fikirle geldi. Gerçi kendisi de henüz tam şekillendirememiş ama bahsettiği kısmı bile heyecanlanmama yetki. Bakalım önümüzdeki aylarda Eskişehir – Ankara hattında neler olacak. Az önce güzel bir haber aldım. Yağızhan mezun olmuş.

Sagopa Kajmer, “Yunus” isminde bir EP çıkarmış. Yıllar sonra merak ettim dinleyeyim dedim. İlk parça “Pankart” epey ilgimi çekti. Parçanın başındaki strachler beni 2000’lerin ilk yarısındaki Sagopa / Silahsız Kuvvet dönemine götürdü bir anda heyecanlandım. Ancak devamında gelen melodik vokallerle yüzümü buruşturdum. Sonradan strachlerin bizzat Sagopa’ya ya da yıllardır duymadığımız ismiyle Dj Mic Check’e ait olduğunu öğrendim. Uzun süredir Ahmet’le bir araya gelemiyoruz. Fırsat bulursak bu yeni çalışma hakkında konuşabiliriz.

İlkan Abi aradı önceki gün. Aklıma bir tohum ekti. Inception olur mu bilmiyorum 🙂 Ama üzerinde enine boyuna düşünmem gerekecek. Aynı akşam Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nin çevrimiçi sertifika törenine katıldım. Haftalar önce yaptığım şu çevrim içi sunum için benimle birlikte diğer konuşmacılara da birer teşekkür belgesi takdim ettiler. Hocalarımın büyük bir kısmını Zoom üzerinden de olsa görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Önümüzdeki dönemde de bu işlerin daha da güzel bir zemine oturtularak devam etmesini diliyorum.

Ve Eylül başlıyor. Takvimimde yaz bitti. Sıcaklar son bulmadı ama yüzümü sonbahara çevirdim artık. Bir yolunu buluncaya kadar, gözlerim üzerinde olacak, gökyüzünde.

Yaz Yalnızlığı: Dolunay’da Sessizlik

dolunay0308Aklım çıkacak neredeyse! Tüm evde bir sessizlik var. En kötü haberler hep beş kala gelir ya, işte öyle bir şey oldu. Neyse ki bu can sıkıcı sessizlik tek bir işime yaradı ve o son dakika sıkıntısını çözdüm.

Şimdi ise hesaplaşma vakti geldi kendimle. Kendime çok yalanlar söyledim. Her yalnız kaldığımda da birini itiraf diyorum. Ellerim hiç olacağı yokken, gizlice ismini yokluyor sayfalarda. Senle dolmuş ve sarhoş olmuş haldeyim.

Bu işin oluru yok.” Öyle yazmıştım Halil Abi‘nin mektubuna. Küçük kağıtlara köhne anları sığdırmaya devam ediyorum. Bazen Bodrum’u yazıyorum, bazen burnumun ucunu. Uzak yakın aramadan, her harfi özenle seçerek yazıyorum. Halil Abi ve Yunus Emre buldular birkaç. Ancak Caner henüz bulmadı galiba. İzini kaybettiğim satırlarım hala duruyor mu sende? Belki de onlara kavuşsam o en büyük hayalim gerçek olacak. Mektuplar, fotoğraflar, çizimler ve tüm o öyküler. Bambaşka bir hayatta yazılmış, bambaşka hayatlara yazılmış ve yaşanmamış Dünya’nın öyküleri. Orta Dünya gibi.

fahrenaytŞu anda yalnızım. Çok uzun süre sonra yalnız geçirdiğim ilk dolunaydayım. Gözlerim gökyüzünde. Kulaklarımda eski şarkılar.“Bilinen en son halim bir zavallı, yaşıyorum, bunu da bil, gidiyorum adımı sil, açıyorum yaramı deş! Varlığın yoğunla eş ve keşmekeş…” 

Bir de kitap var. Fahrenheit 451. Son zamanlarda okuduğum “en zor” kitap. Dili öylesine pürüzlü ki akmıyor bir türlü. İçerisine çekemedi beni. İnat edip okunmayan bir o başyapıttan çok farklı. Ve bir itiraf daha: Komodinin üzerinde gördüğüm o kitabın her baskısını satın aldım. Muhteşem, muhteşem, muhteşem.

Önümüzdeki hafta bazı tadilat tamirat işleri sebebiyle evde olacağım. Planım ve umudum biraz yazı yazabilmek üzerine. Bir de belki çok uzun süre sonra, bloga ilk defa bir konuk yazar alabilirim. Ya da belki biz o yazara konuk olabiliriz. Takipte kal sevgili okur. Kendine dikkat et.

Yaza Merhaba: Dolunay, Kendi Fontum

Dün Mert Ekin bir aylık oldu. Doğum gününe denk gelmedi ama o güne denk geldi Dolunay. Parçalı tutulmayı iyi bir teleskoba sahip olanlar gözlemleyebildi ancak. Ben de birkaç fotoğrafını çektim. Stoklama ve biraz da Lightroom dokunuşlarıyla güzel görseller çıktı bu ay.

FINAL copy

IMG_6862_-2_1000px

Eskişehir – Bademlik Üzeri Dolunay
(135mm / f/4.5 / 1/15sn / ISO1600 / 10stacked / Lightroom & Photoshop / EOS550 / EF75-300)

Geride kalan dönemde müzik yapmaya hiç ara vermedik. Hayatımızdaki en değerli gruplardan olan Pentagram‘ın en sevdiğimiz iki şarkısını coverladık Alper‘le birlikte. Yetişmediği için Türker ve Cem‘le yapacağımız iki cover’ı daha ilerleyen günlerde yayımlarız.

This Too Will Pass ve Lions In A Cage, Pentagram’ın  şarkıları olmalarının yanında, kendi adıma benim hayattaki en sevdiğim şarkılar arasındadır kesinlikle. O yüzden bu cover işini yaparken büyük keyif aldım. Lions In A Cage’te de biz eşlik eden Serkan Yıldırım‘a kattığı şeyler için ne kadar teşekkür etsek azdır.

mcaelyazisi

www.calligraphr.com adresinden de siz de kendi fontlarınızı oluşturabilirsiniz. Kendi el yazımdan oluşan fontu, yakın zamanda yaptığım bir afişte de kullandım. Aldığım tepkiler çok iyi oldu. Kaligrafi üzerine biraz daha çalışıp bundan sonraki tasarımların çoğunda kendi ürettiğim fontları kullanabilirim.

afisfont

Bu ay hiç beklenmedik şekilde normale döndük ve çok hızlı başladık. İş yerinde bir yoğunluk var. Evde yoğunluk var. Diğer işlerimde biraz hareketlilik var. Bir sonraki Dolunay’a dek kendine dikkat et sevgili okur. Görüşmek dileğiyle.

Çağlan Abi’nin Vedası

caglantekil

Bu ayın dolunayında, yaşadığımız onca kötü şeye rağmen daha da kötüsü olabilirmiş onu öğrendim. Başlığa “vefatı” yazmaya elim varmadı nedense. Türkiye’de metal müzik denilince akla gelen ilk isimlerden, metal müziğin Baron‘u  Çağlan Tekil hayatını kaybetti. Bir süre önce geçirdiği beyin kanaması sonucu girdiği yoğun bakımdan bir daha uyanamadı Çağlan Abi.

Arkadaş listemde yer alan hemen hemen tüm metal müzikseverler onun için birkaç satır yazdı, birkaç fotoğraf paylaştı. Ben de, hayatımın en önemli olaylarını yazdığım bloga bu üzücü vedayı yazmak istedim.

Çağlan Tekil kimdi? Pek çoğunun dediğine göre ülkeye death metali getiren adamdı. Bir müzik grubu yoktu belki ama metal müzik nerede yapılıyorsa Çağlan Tekil hep oradaydı. Çıkardığı başta Laneth olmak üzere tüm diğer  yeraltı fanzinleri, 2000’li yıllarımda Dünya müziğiyle tanışmamı sağlayan Blue Jean dergisi ve ardından gelen Head Bang yolculuğu. Bunların her birinde baş rolde hep o vardı editör olarak.

Bookazine formatında yayımlanan Head Bang’in Ekim 2019 yılında çıkan 5. sayısında Önsöz‘de belki de kendisi bile bilmeden, son defa editör olarak bir yazı yazdı. 80’lerin ortasında metal dinlemeye başladığı ilk yıllarda aldığı Iron Maiden kasetlerinin ilk kasetleri olduğunu yazarak başladığı yazısını “Yine biraz geciktik… Yeni sayıda görüşmek üzere…” diye bitiriyordu. Aslında Baron, bu vedanın son vedası olduğunu bilmiyordu. Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.

İstanbul’da yaşamadığım için nispeten şanssızım. Oradaki metal tayfa Çağlan Tekil ve onun gibi değerli büyüklerle düzenli olarak görüşebiliyor ya da en azından konserlerde bir araya gelebiliyorlar. Benim Çağlan Tekil’le olan ilk tanışmam çok özel bir albüm, In Flames’in Come Clarity albümü sayesinde oldu. Bu albümün CD’sini Çağlan Tekil’den almıştım ben. Tabi o zamanın cahilliğiyle CD elime geçtikten sonra barona mesaj atmış “Abi bunun arkasında bandrol yok” demiştim. Adım gibi eminim ki bu soruya dalga geçmeden, rencide etmeden, kırmadan, üzmeden, çok bilmişlik yapmadan cevap verebilecek bir avuç adam vardır piyasada. İşte birisi de Çağlan Abi’ydi. Yurt dışında satılan albümlerde Türkiye’deki gibi bandrol olayı olmadığını çok hoş bir sohbetle anlatmıştı bana. Samimiyetinden cesaret alıp o zamanlar okuduğum Blue Jean dergisiyle ilgili birkaç bir şey daha sormuştum.

Gel zaman git zaman, Blue Jean bir format değişikliği yapmıştı. Çok kısa süren bu maceradan sonra da zaten Head Bang apayrı bir dergi olarak çıkmaya başlamıştı. O dönemde de Çağlan Abi’ye yeni formatla ilgili eleştirilerimi yazmıştım. Yine büyük olgunlukla dinleyip cevap vermişti.

Bir süre sonra ise yine bir başka çok özel albüm sayesinde yolumuz kesişmişti. Dark Tranquillity’nin The Gallery albümünün özel basım double golden vinyl gatefold kapaklı versiyonunu almıştım. Hem de piyasanın çok çok altına bir fiyata. Plağı ilk kez satılığa çıkardığında “Başkasına söz verdim” dedi önce. Ben birkaç gün sonra yine sorduğumda “Söz verdim ayıp olur” dedi. Birkaç gün sonra ise “Mesut merhaba, plağı alacağım diyen kişiden ses çıkmadı sen istiyor musun hala?” diye o bana mesaj attı. Bu sayede o plağı aldım.

Sosyal medyada, metal dinlediğini bildiğim herkesin, ünlü grupların ve hatta metal ya da rock müzik bile yapmayan müzisyenlerin bile taziyelerini bildirdiği bir vefat oldu Baron’un ki. Yıllar önce Chester‘ın ölümü nasıl doğum günüme denk geldiyse, Baron’un vefatı ise çok çok güzel bir dolunay gecesine denk geldi. Ah sevgili Çağlan Abi, mekanın cennet olsun. Seni seven herkese sabırlar dilerim. Laneth olsun!

Bu dolunay da üzdü… Yine.

laneth02

Bahar Geliyor Haberin Var Mı?

Baharın gelişiyle kendimi epey rahatlamış hissediyorum artık. Yakın zamanda yine Antalya taraflarına bir yolculuk yapacağım. Yalnız olmayacağım. İş yerinden yakın arkadaşım Yunus Emre ve çekirdek ailesiyle birlikte gideceğiz. Bu yolculuğun ya da orada geçireceğim zamanın dolunaya denk gelmesini çok istiyordum. Ancak şans işte, olmadı. Çünkü çok uzun süredir sahilde çekim yapmak istiyorum. Eğer daha önce seni aradığım sahillere benzer, ıssız bir yer bulabilirsem ışık kirliliğinden uzakta çekimler deneyeceğim.

ilkdordun

martdolunay

Yeşile çalan renkleriyle sıra dışı bir dolunay

Gökte seni görmek –üstelik bu ay daha büyük olarak– paha biçilmez. Ancak dün büyük bir talihsizlik yaşadım ve evde olduğum saatlerde gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden tek bir kare bile çekim yapamadım. O yüzden Nazım Mustul tarafından yine Mart ayı içerisinde Eskişehir’de çekilen, ayın ilk dördün evresindeki bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Bu fotoğraf, içerdiği çok yüksek detaylar sebebiyle kesinlikle burada ve astrofotoğrafçılıkla ilgilenen herkesin arşivinde bir “referans” olarak yer almayı hak ediyor. Tıklayarak tam boyutta görüntüleyebilirsiniz. Ustanın ellerine sağlık. Yine Nazım Mustul tarafından çekilen bu ayın dolunay fotoğrafını alışık olduğumuzdan çok farklı renklerle düzenlediği için aşağıya ekliyorum. Kendisini Instagram’dan takip edin muhakkak: www.instagram.com/nazimmustul

Geride bıraktığımız ay güzel şeyler oldu. Dostlarımız Hazal-Utku ile Betül-Mustafa, yeni evlerine taşındılar. Yeni bir eve taşınmak, bir şeylere yeniden başlamak ve o yenilenme hissi gerçekten paha biçilmez. Bilecik’ten Eskişehir’e geldiğim o ilk üç ay bu hisle, bu mutlulukla nasıl geldi geçti bazen düşününce cevap bulamıyorum. Şimdi bizimkiler de öyle hissediyordur. Yeni bir çatının altında uyanma hissi insana gizli saklı bir heyecan veriyor.

mart01Belki geç oldu yazmak için ama Kader‘le Mehmet Eskişehir’den ayrıldılar. Özellikle Kader’in hüznünü, günler boyunca yazıp çizdiği, paylaştığı şeyleri görünce kendi içimde şüpheye düştüm. Bir gün bu şehirden ayrılsam, onun kadar çok şey biriktirebilmiş olacak mıyım? Yukarıda yazdığım heyecanıma, tıpkı Kader’in ki gibi bir hüzün de eklenecek mi? Bir zamanlar yaptığın gibi kaçarak mı gideceğim, yoksa kavuşmak için koşarak mı?

mart02

Geride kalan ay içerisinde Mustafa ve Özge‘nin doğum günleri vardı. Doğum günü kutlamalarını artık yeni bir formata taşıdık. Böylece en azından böyle günlerde, herhangi bir gerilim yaşanmadan, doğru düzgün oturup sohbet edebiliyoruz. Bütün bir ayın dökümünü yapıyorum ya, bundan da bahsedeyim.

mart03

Evet, bu ay da o en kutsal, sana en yakın hissettiğim zamanlar yavaş yavaş sona eriyor. Ama sanma ki içimde sen eksiliyorsun. Ben senin her sabah otobüste, metroda, tramvayda, dolmuşta gördüğün isimsiz yol arkadaşınım. Sigaranı değiştirdiğini görürüm, saçını boyadığını bilirim, her güne biraz daha aydınlık başladıkça senin de yüzünün güzelleştiğini fark ederim. Bir gün gelmesen hasta oldun diye üzülür, bir dakika önce evden çıksan bana kırıldın sanarım, günüm cehennem olur. Ve benim tüm şiirlerimde senden bir harf bulunur.

Canon EOS 550D Günlükleri: EF 75-300 Lens

300mm03Bir süredir kullandığım ancak şimdi yazabildiğim yeni bir lensim var artık. Canon’un ürettiği en ekonomik zoom lenslerden biri olan Canon EF 75-300 lensi daha çok gökyüzü ve ay fotoğrafları çekebilmek için aldım.

Uzun odak uzaklıklı –tele– bir lensle çalışmanın en büyük dezavantajı, sizi bir tripoda mahkum etmesidir. Otomatik netleme mesafesinin 1.5 metreden başladığını göz önüne alırsak, yüzlerce ve kilometrelerce uzaktaki bir görüntüyü yakalamak için özellikle netlikten taviz vermemek adına tripoda ve uygun çekim ayarlarına sahip olmak gerekiyor. Bu lensin avantajı ise çok uyumlu bir donanım olması. APS-C makinelerin dışında, full frame makinelerle de uyumlu bir şekilde çalışması. Böylece ileride makineyi değiştirmeye karar verirsem en azından bu lensi kullanmaya devam edebileceğim.

subatmoon22

f/5.6 – 1/400sn – ISO1000 – 300mm

Tabii şu da bir gerçek ki astrofotoğrafçılık için başlangıç denebilecek seviyede, çok zayıf bir donanım. Ancak Lightroom‘da yapılan birkaç küçük dokunuşla işler çok daha iyi bir hale getirilebiliyor. Örneğin blogun sol tarafında full hd çözünürlükle görüntülenen arka planda gördüğün dolunay fotoğrafını, bu lensle çektim.

fullmoonfeb20

f/5.6 – 1/250sn – ISO250 – 300mm

Yine Canon’un ürettiği 55-250 mm zoom lens’in, özellikle keskinlik açısından bu lensten daha iyi olduğu söyleniyor. Bu belki ilerisi için bir alternatif olabilir. Ancak çok daha geniş odak uzaklıkları sağlayabilen ve astrofotoğrafçılığa izin veren lensleri elde etmek kısa vadede benim için imkansız. Bu yüzden EF 75-300 ile yapabileceklerimi deniyor ve donanımın sınırlarını anlamaya çalışıyorum. Yakın zamanda bir doğa fotoğrafı gezisi olacak. Umarım bir aksilik çıkmazsa özellikle alan derinliğiyle ilgili daha başarılı kareler çıkacağından eminim. Bu arada yazıda kullandığım makine görselleri stok fotoğraf değildir. Kendi yaptığım lightbox ile çektim. Nasıl olmuşlar?

telezoomfeb20

f/5.6 – 1/100 – ISO640 – 250mm (crop)

Şubat Dolunayı – Batının Güneşi

subatmoon20

08.02.2020 Eskişehir’de dolunay

Günlerdir kapalı, günlerdir tipiyle boğulmuş gündüzlerin; bulutların esiri olmuş akşamların ardından nihayet gösterdin yüzünü. Aslında güzel bir kış manzarası çekmek için çıkmıştım pencereme. Ancak hiç umudum yokken birden dağılıverdi bulutlar ve sen peyda oldun dünyama.

Artık bir gelenek haline geldi. Her ay yeni bir parça çalıyoruz. Belki ufak prodüksiyonlar ama başlangıcından bitişine epey bir emek istiyor. Parça seçimleri için belli bir kuralımız yok. Bazen çok popüler olan ve gerçekten kaliteli bulduğumuz şarkıları seçiyoruz. Bazen de yıllardır aklımızın bir kıyısında olan parçaları. Bu ay işte böyle bir parça seçtik. Ennio Morricone‘nin çoğu zaman filminin ötesine geçen harika bir eseri olan Wild Horde‘yi çaldık. Bu parça, My Name Is Nobody filminin soundtrack’leri arasında benim en çok sevdiğim parça. Her şeyiyle dört dörtlük bir western klasiği. Vahşi Batı’nın insanı yakan o güneşini hissettiriyor her dinlediğinizde.

Bu videoda, ritm gitarlar Yağızhan, elektrogitar solosu ise Alper tarafından çaldı. Flüt ve perküsyonu ise ben çaldım. Koro sesleri ise üçümüze ait. Video boyunca duyduğunuz tüm sesleri de yine Yağızhan kaydetti ve miksledi sağ olsun. Videonun kurgusunu ise ben yaptım. Kurgudaki birkaç hata bu yüzden zaten 🙂 Bu videoyla ilgili tek eksiklik belki de orijinalinde olan “ıslık” bölümünün olmayışıydı.

Bana seni hatırlatan o kadar çok ses var ki… Ne zaman Göksel çalsa mesela sen gelirsin aklıma. Ne zaman Mabel Matiz‘in ilk dönemini duysam aklıma astrolojik seyahatlerimiz gelir. Bazen de Melankoli çalar bir nostalji radyosunda ve hayatımın en garip döneminde yaptığım bir konuşmayı hatırlarım, canım geçer. Seni hatırlatan günler, aylar ve yıllar var. Tüm bunlar belki de bir ömür dolusu geliyor, tüm bir hayata değer. Notalar, kelimeler, renkler ve sayfalar dolusu sen varsın. Anlatabilmek için usulca doğmanı bekliyorum.

subatmoon21

Bu ay dolunayı erken bir saatte karşılayınca, etrafa şöyle bir göz gezdirmek için de zaman kaldı. Makinede takılı 75-300 mm objektifle epey bir çekim yaptım. Elbette böyle bir donanımla çalışmanın en büyük dezavantajı muhakkak bir tripoda ihtiyaç duyuyor olması. Bir de odak uzaklığı arttıkça –ki Ay çekimi için olabildiğinin en açığı– netlemeyle ilgili olarak gözünüze güvenmeniz gerekiyor zira otomatik netleme pek işe yaramıyor.

Bir sonraki buluşmamız artık baharda olacak. Kış bitiyor, bu ay nasıl geçer bilmiyorum. Belki de gerçek kışı bu ay bitene kadar yaşarız. Karanlığı, soğuğu, çaresizliği. Ancak elbette ilk cemre gönüllere düşecek ve baharın müjdecisi olacak.

Yılın İlk Dolunay’ı ve Altın Bir Gün

altinguncover

Çok zaman geçmeden kavuştuk yine. Yılın ilk dolunayında -giderek bir rutin haline gelen- güzel bir cover çalışması yaptık yine. Dinlediğim ilk günden beri düzenlemelerine hayran olduğum, benim için 2019’un en iyi keşiflerinden biri olan Altın Gün grubunun Kolbastı düzenlemesini çaldık. Parçanın orijinal melodisi Arif Sağ‘ın Şu Samsun’un Evleri parçasından, sözleri ise Barış Manço‘nun Dereboyu Kavaklar şarkısından alınmış. Biz sadece girişteki müthiş melodiyi çaldık.

Müzisyen arkadaşlarımızla olan birlikteliklerden keyif alıyoruz. Bu sefer ki konuğumuz da Cem oldu. Cem uzun yıllardır bağlama çalıyor. Hatta okuldayken birlikte sahneye bile çıkmışlığımız var. Pentagram‘ın Gündüz Gece’sini çalmıştık. Bu yeni çalışmayı da inanmayacaksın belki ama yarım saat içerisinde çalıp kaydettik. Yılın ilk haftasında, yılın ilk performansını kaydetmiş olduk. Alper‘le birlikte Cem’e çok teşekkür ederiz.

Facebook ve Instagram’dan paylaşınca sağ olsun eş dost, epey ilgi gösterdiler. Oturup düzenli olarak “Dolunay Coverları” isminde bir şeyler yapabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Ancak bu işi böyle bir programa bindirmek de belki uzun vadede işin keyfini kaçırabilir. Neyse.

firstmoon

Dolunay gecesi şansıma gökte tek bir bulut bile yoktu. Doya doya fotoğraf çektim. Hem deneyerek, hem de benzer ekipmanla çekilmiş fotoğrafların öznitelik ayarlarını kullanarak denemeler yaptım. Parçalı ay tutulmasını ise ne yazık ki çok net gözlemleyemedim. Teleskopla ayın üzerinde oluşan değişimi görebiliyorsunuz ancak bu öyle çok net değil. Yani Gök Olayları Yıllığı‘nda parçalı ay tutulması olacağını yazmasa, gözlemlediğiniz şeyin bir ay tutulması olacağından çok da emin olamazsınız. Bu ay astronomik olarak epey hareketli olacak. 13 Ocak günü Ay, Dünya’ya en yakın konumda olacak. Dolayısıyla eğer bulutsuz bir gece olursa yine fotoğraf ve gözlem için müthiş bir fırsat yakalayacağız.

Blogun elini yüzünü toparlıyorum. Üst kısımdaki görseli çok uzun süredir değiştirmiyordum. Bu vesileyle çok sevdiğim bir fotoğrafı ekledim yukarıya. Yine 2020’de arka planı değiştirmek, bazı eski yazıları yeniden düzenlemek, silinen fotoğrafları eklemek gerekecek. Uzun ama keyifli bir süreç olacak. Şimdilik bu kadar sevgili dolunay. Şiir yok.

 

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Yılın Son Dolunayı – Şaşırtan Mavi

bluemoon01

@betul_turksoy

Nasıl bir lanet bu, nasıl bir hastalık, tarif bile edemiyorum Ben, gözlerimi sana bakmaktan alıkoyamıyorum. Bazen gizlice, bazen bir kaçamakla, bazen de önünü arkasını görmeden, öylece uzun uzun… Şimdi yine birileri senden bahsediyor ve yüreğim sızlıyor. Çok uzakta parlıyorsun. Gözlerimi kapatsam da ışığından kaçamıyorum. Kaçmaya karar vermemin üzerinden çok geçmemişti o günlerde de. Hayatın bana, gördüğüm “en parlak maviyi” gösterdiği zamanlardı.

Boğucu, insanı doğduğuna pişman eden bir yaz günüydü. Anadolu’nun kim bilir hangi terk edilmiş yolunda, bir başıma yolculuk ediyordum. Arabanın harareti havanın sıcağıyla buluşunca o küçücük kabinde muazzam bir cehennem yaşıyordum. İçinde ismin geçen türküler çalıyor, seni unutmak için çıktığım bu yolculukta seninle baş başa kalıyordum. Sanki benden intikamını böyle alıyordun.

Yolun bitmediği, bir metre daha gitmenin imkansız olduğu, başımın dönmeye başladığı o anda kendimi yolun kenarına zor attım. Kontağı kapatıp tüm kapıları açık bırakarak arabadan çıktım. Dağlar arasında kaybolmuş bir yolda, belki de bir avuç insanın yaşadığı bir köyün tabelası okunuyordu. Hemen yanında ise bir serap, bir vaha, o anda cennetin ırmakları gibi görünen bir çeşme duruyordu. Öğlen sıcağı altında kavrulan gündüze inat gibiydi.

bluemoon04

Köy çeşmelerini bilirsiniz, musluğu yoktur, akar durur öylece. Elimi suya ilk değdirdiğimde sanki yıllardır karanlıkta yaşamışım da aydınlığı görüyor gibi oldum. Tüm vücudum ürperdi, suyun buz gibi soğukluğu aklımı başımdan aldı. Kana kana içtim, ellerimi, yüzümü yıkadım. Sonra bir an durup başımı suyun altına soktum. Allah biliyor ya, utanmasam o anda çeşmenin içine de girerdim. Vücudumun güneş gören her noktasını bu buz gibi suyla yıkadım. Dakikalar geçmesine rağmen suya olan açlığım kesilmedi. Yıllar yıllar önce köydeki kuzenimin, susuzluktan kavrulan atların suya kavuşunca sudan içe içe nasıl çatladığını anlattığı o masal geldi. Susayan ata öyle hemen su verilmezmiş. Hayvan önce dinlendirilir, sonra azar azar verilirmiş. Bu sayede hayvancağızın kontrollü olarak susuzluğunu gidermesi sağlanırmış.

Aklıma o anda bu zarif hayvanın gelmesi, elbette susuzluğun etkisinden çok, çeşmenin aşağılarında uzaklarda bir yerde, birden bire ortaya çıkan bembeyaz bir atı ve yanındaki siyahlara bürünmüş sürücüsünü görmemle oldu. Onlar yanıma gelinceye kadar arabaya gidip bulabildiğim her şişeyi suyla doldurdum. Havanın bu sıcağına rağmen yüzünü simsiyah bir örtüyle, başını ise büyükçe siperli bir şapkayla tamamen örtmüş ince yapılı biriydi sürücü. Hayvana acımış olmalı bu sıcakta. Üzerine binmek yerine yanına katılmış geliyorlardı.

Dakikalar geçmişti. Artık yola koyulma vaktiydi. Kendi kendime, dur dedim şu çocuğun gelmesini bekleyeyim. Bakalım hayvana nasıl su verecek. Şu sıcak havada nasıl da böyle giyebiliyordu? Ben neredeyse yarı çıplak dikilirken yavaş yavaş geldi. Biraz da çekindi herhalde. Bu köye çok sık birileri gelmiyordur diye tahmin ettim. Üzerinde ve çizmesinde yer yer yapışmış pislikler vardı. Kir pas içerisindeydi.

Delikanlı merhaba, sen böyle nasıl dayanıyorsun sıcağa? Elini şapkasına attı ancak cevap vermedi. Atı getirip çeşmeye yakın bir yere bağladı. Hayvan suya seğirtse de sertçe çekerek durdurdu. Sonra adeta ben yokmuşum gibi gidip çeşmenin önündeki yalağı bir parça bezle tıkadı.

Çocuğun bana cevap vermemesine çok bozulmuştum. İt oğlu itteki kibre bak, diye kendi kendime söylendim. Sonra yine seslendim. “At senin mi?” Biraz bana bakar gibi olduysa da yine hiç cevap vermedi. Asabım iyice bozulduğundan ve aslında halen sıcaktan kavrulan arabaya dönmeye de pek gönüllü olmadığımdan kızgınlıkla seslendim: Delikanlı hayırdır niye cevap vermiyorsun? Ayıp değil mi?

bluemoon02Hayatımda çok defa şaşırdım, çok defa şok oldum. Ancak beni yakaladığın o günden sonra ilk defa, ilk defa buz kestim şaşkınlıktan. Karşımdaki genç, elini uzun siperli şapkasına attı. Şapkanın altından toplanmış sarı saçları beline kadar döküldü. Yüzüne sardığı örtüyü de indirince, işte o zaman gözlerim yuvalarından fırladı. Karşımda bir kadın, bembeyaz bir tenle, küçük ve kemerli bir burun ve hayatımda o ana kadar gördüğüm en mavi gözlerle bana bakıyordu.

“Kusura bakma ağabey, yabancı görünce çekindim seni.” Böylesi bir yerde, bu unutulmuş köyde, bu vakitte ne yapıyordu? Acaba gerçekten o atın sürücüsü müydü? Neden böyle giyinmişti? Zihnimde beliren tüm soruları bir kenara bırakıp kadının gözlerine daldım. Birkaç saniye süren o bakışım saatler gibi geldi. Kızcağız bana aldırmadan işini yapmaya devam etti. Atı suya yaklaştırdı. At lıkır lıkır içtiği suyla serinlerken, o bana arkasını döndü ve fazlaca bir şey söylemeden gitmemi bekledi.

O gözleri, “görmeyi umduğum son yerde” gördüğüm o gözleri unutamadım. Kaçışımın bu bilmem kaçıncı günüde, aklımı o mavilik meşgul edip durdu. Olabilir miydi? Böylesi derin bir maviye dalıp gitsem ve hiç uyanmasam, işte o zaman nihayet seni geride bırakabilir miydim?

Sorular bitmiyor böylece. Bırak seni, bir harfini bile görünce yeniden sesler dolmaya başlıyor aklıma. Yılın son dolunayı böyle patırtı gürültüyle gelip geçiyor. Yeni bir yıl bekliyor bizi… Mutlu yılların olsun şimdiden.

bluemoon03

NOT: Sevgili S, sen anlattın ben yazdım ve kim bilir kimler yaşadı…