Tag Archives: dolunay

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 3

fullmonincave

birinci bölümikinci bölüm

Sana şartı söyledik. Ahiretini yakmaya, sonsuza kadar cehennemde kalmaya razı mısın?” diye sordular. “Evet” dedim ve devam ettim. “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bir anda mağaranın içi tıslamalarla doldu. “Haşa, tövbe haşa. Yarabbi sen affet yarabbi. Haşa, haşa, tövbe, tövbe.” Onlar susunca yineledim: “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bu sefer tövbeler, haşalar duyulmadı. Kur’an’dan bir ayet okudular. İki meleğin sesi de az önceki tıslamaların aksine o kadar berrak yankılandı ki kulaklarımda bir anlığına yaşadığım tüm korkuyu unuttum. Ayet bitince bir tanesi konuşmaya başladı. “İstediğin şey Allah’ın en büyük mucizesidir. Çok az insanoğluna çok az defa bahşedildi. Allah’ın sevdiği kullardı bunlar. Allah onlara ilim verdi, onlar da imanlarıyla bu işi başardılar. Ancak sen bunu sadece bir kere yapabilirsin ve sonsuza kadar Allah’ın lanetine uğrayacaksın.” Bu sefer diğeri başladı konuşmaya. “Bu dolunaydan uyanınca doğruca evine git. İki rekat namaz kıl, ancak secdeye vardığında üç defa … diye oku. Bitirdiğinde selam vermeden kalk. Dirilteceğin kişinin ismini avuçlarına yazıp aynı namazı bir sonraki defa kıldığında bu sefer selamı yalnızca sol tarafına ver.

Ne diyeceğimi bilemedim. Sessizce bekledim. Sonra, Melekler Bakara Suresi’nin o ayetini okudular. “Besmele çek ve gözlerini kapat” dediler. Gözlerimi kapattığım anda göğsüme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Kendimden geçtim, ağzımda toprak tadı vardı.

Uyandığımda vakit öğlen vaktiydi. İleriden bir koyun sürüsü geçiyordu. Sürünün köpekleri koşarak bana geliyordu. Yerimden doğruldum, hayvanlar beni görünce aniden duruverdiler. Gerilerden koşarak gelen çoban Arapça kayıp mı olduğumu sordu. Geçiştirdim ve önceki gün geldiğim yoldan geri döndüm.

Aynı gece otele vardım. Ertesi sabah ise yine geldiğim şekilde önce Şam’ın dışına, daha sonra da sınırdan geçerek Hatay’a ulaştım. Hatay’da kapıdan geçerken jandarma beni gözaltına aldı. Üzerimde para, kimliğim ve pasaportum dışında evrak çıkmayınca bir süre beklettiler. Onlara Suriyeli sevgilimin peşinden gittiğimi ama bulamadığımı söyledim. Benimle biraz alay edip bıraktılar.

O akşam uçakla kadının yaşadığı şehre döndüm. Günlerdir telefonum kapalıydı. Suriye’den gelirken de telefonu tamamen parçalayıp atmıştım. Kadının yaşadığı yere,  saat gece yarısını geçtikten sonra gittim. Kapıyı çaldım. Kapı açılınca beni gören kadın ağlamaklı oldu ve boynuma sarıldı. “Çok özür dilerim. Yaptığım delilikti. Seni göndermemeliydim. Lütfen beni affet.” Ben de ona sımsıkı sarıldım. “Tek kelime etme lütfen, n’olur bana sarıl ve böylece uyumama izin ver.

Ertesi gün uyandığımda gerçekten onun da bana sarılmış halde olduğunu gördüm. Tüm gece hiçbir rüya görmemiştim. O da uyanınca hızlıca bir duş alıp işten dönene kadar onu beklememi söyledi. O günü onun evinde, dönmesini bekleyerek geçirdim. Akşam beklediğimden daha erken bir saatte geldi. Biraz tedirgin, biraz heyecanlı ama çok da meraklı bir şekilde gelip karşıma oturdu. “Şimdi anlatabilirsin” dedi.

Başımdan geçen her şeyi anlattım. Özellikle cinleri nasıl atlattığımı anlatınca derin bir nefes aldı ve elini göğsüne sokup katlanmış bir parça deri çıkardı. “Bu tılsımı lütfen üzerinden ayırma artık” dedi. Az önce onun tenine değen bu parçadaki sıcaklık yine benim aklımı başımdan aldı. Anlatmaya devam ettim. Tam meleklerin anlattığı büyüyü anlatacaktım ki aniden “Sus” dedi. Ağlama başladı. “Ben kötü biriyim. Sen bende benden fazlasını görüyorsun” dedi. Şaşırmıştım. “Ben aslında bunu hak etmiyorum, umarım beni affedersin” dedi. Artık bu gizeme bir son vermek gerektiğini hissettim. “Ne oluyor? Lütfen bana anlat. Sana deliler gibi aşığım, lütfen bana anlat. Neden bahsediyorsun?

Kadın bunu duyunca, biraz duraksadı. Masum bir çocuk gibi görünüyordu. “Lütfen bana öğrendiğin büyüyü anlatma. Yalan söylemeyeceğim, ben de senden çok etkileniyorum. Günlerdir aklımdasın. Ancak seni tüm bu tehlikenin içine sokmamın nedeni aslında yine benim. Ben ölüyorum. Hastalığım var. En ufak bir krizde hayatım sona erecek. Ailem bilmiyor, kimse bilmiyor. Kendimi ölümden kurtarmak için bir yol arıyordum. İşte karşıma sen çıktın. Şimdi eğer bu büyüyü bir kere yapabilme şansın varsa sana yalvarırım, o hakkını benim için sakla.

Hayat çok garip. Büyüyle uğraşan herkesin hayatta yalnızlaştığını, annesini, babasını, giderek tüm ailesini kaybettiğini, hiç arkadaşı olmadığını, kimseye güvenmediğini gördüm yıllarca. Kendine haremler kuran, tarikatlar yöneten şarlatanlar bir yana, gerçek ilim sahibi kimseler hep yalnızdı, yalnız ölüyordu. Sanki büyücünün kaderi buydu. Aşk ise bu yalnızlığın belki de en büyük tehlikesiydi. Aşk bir tehlikeydi, çünkü aşk kavuşmak değildi. Aşk yalnızca çıldırmak, düşünememek, gözünü karartmaktı. Bunun sonu ise sonsuz bir yalnızlık oluyordu.

Kadın ben büyülemişti, gerçek anlamda. Kendine âşık etmişti. Fotoğrafını elime aldığım ilk andan, kazağının kokusunu duyana kadar ve o andan tenine ilk dokunduğum ana kadar büyülenmiştim. Ancak benim enerjim de onun enerjisine direnmiş, büyülenerek başlayan aşk gerçekten kalbimde filizlenmişti. Hiçbir büyü doğrudan isteneni vermezdi. Kadın da istediği şeyi, benim istediğim şeyi vermek vaadiyle elde etmişti. Tüm bu olaylarla beni kendimden geçirmiş, âşık etmişti. Ancak enerjimin büyüklüğü sayesinde, bilerek ve isteyerek ona dokunduğum o anda ise her şey tersine dönmüştü. İşte o anda kalbine küçük bir tohum ekilmişti. Cinlerden korunmasını sağlayan tılsımı bana verdiği anda kalbini açmıştı. Gerçekten korunmam gerektiğini düşünmüştü, beni gerçekten korumak istemişti.

Günler geçti. Kadının evinden ayrılmadım. Her şeyimi oraya taşıdım. Hiç büyü yapmadım. Onun da yapmasını istemedim. Birlikte çok mutlu olduk. Biliyorum, bir gün hastalığı onu öldürecek. İşte o gün ona yeniden kavuşacağım. Yepyeni bir hayatımız olacak. Belki de tüm bu olanları hatırlamayacak. Belki de bu yeni hayatında günahları affedilecek. Hayatımız hiç olmadığı kadar güzel gidiyor. Ellerimiz hep birlikte. Onun ölümü bizi kurtaracak. Umudumu hiç kaybetmedim.

BİTTİ: Bu öyküyü yaklaşık üç günde, bir kısmını da daktiloyla, yazdım. O sıralarda gökyüzünde dolunay tam da şu aşağıda göründüğü şekildeydi. 

suriyedolunay

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 1

auqasixioBüyü yapabilmek, doğuştan gelen bir yetenek değildir. Evet, belki uyduruk çocuk masallarında belki öyledir, ancak gerçek dünyada “muggle” doğmak diye bir şey yoktur. Büyü isteyen, yöntemlerini bilen ve sonuçlarına katlanmayı göze alan herkes tarafından yapılabilir.

Herkesten gizlediğim bu ilmim, hayatımın erken dönemlerinden beri benimle birlikte oldu. Öyle ki pek çoğu bilmese de çevremdeki dünyayı hep bu şekilde yönlendirdim, şekillendirdim. Gördüğüm rüyaların, “rüya gördüm” diye anlattıklarımın hep bir sebebi oldu. Bir süre sonra ise “rüya görebilmek” için büyü yapmaya başladım.

İlk kez düğümlere üflediğim zamanlarda, on üç ayda üç büyü hakkım vardı. Herkesin bir yılı on iki aydan ibaretti. Ancak benim o zaman ki ömrüm, her on üç aylık döngüyü bir yıl, hayatıma yeni bir neşe, bir güç olarak katıyordu. Tabi sonraları yaşım büyüdükçe gücüm, gücüm büyüdükçe de erişimim arttı. Kaynaklara erişimden bahsediyorum. Bir belge cenneti olan Mezopotamya, Dünya’nın diğer tüm alemlere açıldığı kapıydı. Tüm sihir buradaydı. Unutulmuş tarih, uydurulmuş tarih, dinler, efsaneler hep bu topraklardaydı. Dünya’nın değil belki ama bu alemin merkezi burasıydı.

“Her şey, yaşam ve para hariç” düsturu olmasa, büyü ve büyücüler Dünya’yı bir gecede kavurur, ateşle içerisinde bırakabilirler. Büyü yaparken her şeyi isteyebilir, bağlayabilir, rastlaştırabilirsiniz. Ancak cebinize para istemek ve yitip giden bir yaşamı geri istemek mümkün değildir. İşte bu saklı sanatın da ezelden beri süre gelen dedikodusu buydu: Bu ikisini yapabilmenin bir yolu var mıydı? Kim öğretebilirdi?

Büyü yapabilmek için semavi dinlerden birine inanmak, iman sahibi olmak, cezayı ve cezanın tedirginliğini taşımak -ama gerçekten taşımak- çok önemlidir. Geceleri yastığa başımı koyduğumda gözlerimi kapatır kapatmaz çekeceğimi düşündüğüm azabın korkusuyla terlemeye başlıyorum. Uykularım ise dayanılmaz birer cezaydı. Dedim ya, başlarda bana yol gösteren rüyalarımı görmek için bile büyü yapar olmuştum.

Çektiğim bu ıstıraba rağmen iki şey hariç her şeyi yapabiliyordum. Büyünün mantığı gariptir. İstediğinizi size doğrudan vermez. Dolaylı olarak elde etmek gerekir. Büyücülüğün belki de en ustalık isteyen kısmı da budur. Bu işin ustalığı doğru büyüyü yapabilmenin yanı sıra çok iyi bir analiz ve gözlemleme yeteneğine sahip olmaya ve sosyal mühendislik alanında uzman olmaya bağlıdır. Örneğin bir kadını kendinize aşık edemezsiniz. Ancak o kadının size aşık olmasını sağlayacak bir fırsat yaratabilirsiniz.

Yıl boyunca insanın enerjisi değişiyor, artıyor ve azalıyor. Ancak dolunay gecelerinde tam bir denge haline kavuşuyoruz. Sadece o gecelerde her neredeysem, ne haldeysem umursamıyor, işi gücü bırakıyorum. Ruhumun en dipte bir yerlerde, kendini yenilediğini hissediyorum.

Yine böyle bir günde aklıma giriverdi o melun düşüncenin kırıntısı. Güçlüydüm, iradem çok engindi. Hemen hiç zaafım yoktu. Nefsim benim emrimdeydi. Öyle ya da böyle gelmiş geçmiş en kudretli büyücülerden biri olabilirdim. Peki, bunun önünde duran şey neydi? Para ve yaşam büyüsü. Para umurumda bile değildi. Oysa yaşam? İsa‘dan beri, kaç kişi yitip giden bir yaşamı geri getirebildi? Belki birkaç kişi. Onlar da tarihin gizli saklı köşelerinde, kuytularında öldüler ya da öldürüldüler.

Oysa şimdi devir değişti. Artık insanlar mucizelere açlar. Yaşamı geri verebilir miydim? Ölümü yenebilir miydim? Bu tutku tüm damarlarıma doldu, aklımı fikrimi ele geçirdi. Gece gündüz aklımdan çıkmaz oldu. Biraz oturup düşününce, bu korkunç isteği umursamamaya karar verdim. Aklımı hep bambaşka şeylerle doldurdum. Ancak bir süre sonra artık bu isteğe tamamen teslim olup kendime açık açık ne istediğimi söylemeye başladım. Başlarda duyulmayan iç sesim artık bir çığlığa dönüştü. Ölümü yenebilir miydim? Çaresizdim.

İşte bu çaresizlik hayatımın en büyük derdi haline dönüşüverdi. Bir gün oturduğum yerden kalktım ve civarda bulunan ilçelere, köylere gitmeye, buralarda kimi zaman büyü bozdurmak isteyen, kimi zaman büyü yaptırmak isteyen sıfatıyla ilim sahibi kişileri araştırmaya başladım. Şarlatanlar, hocalar, karanlık kimseler ve daha niceleriyle karşılaştım. Yaşadığım ilde bulunanlar bitince, bu sefer Kütahya‘ya gittim. Orada çok daha fazla şarlatanla karşılaştım. Bu adam veya kadınlardan bazen çok kolay, bazen de bin bir güçlükle randevular aldım. Gerektiği yerde büyü bile yaptım görüşebilmek için. Ancak gerçeği sahteden ayırmak benim için yıllardır çok kolaydı. Büyünün enerjisi ortamdan silinmeyen bir iz bırakıyordu. Böylece gerçek ilim sahiplerini enerjilerinden anlayabiliyordum.

Böylece iki yıl içerisinde İç Anadolu’da ve Marmara’da gitmediğim yer kalmadı. Artık umudu kesmiştim. Bu yoksunlukla öleceğimi kabul ettim. O fikrin zihnime ekilmesinden dört ekinoks daha geçmişti. Ancak bir arpa boyu yol alamamıştım. Fikrini sorduğum birkaç ilim sahibi kişiler de benim deli, cahil, çılgın, cehennemde dahi en derin çukurda olacağımı söyleyip beni kovdular.

Kafamı biraz olsun dağıtabilmek için sağa sola haber yollamıştım. “Her türlü büyü çözülür” kabilinden işlerle meşgul oluyordum ki biraz oyalanabileyim. Bir gün yaşlı bir kadın bana kızının fotoğrafını getirdi. Kısmetinin bağlı olduğunu, bu kızın üzerinde kötü bir iz varsa kaldırmamı rica etti. Fotoğraftaki kadını gördüğümde nutkum tutuldu. Bu kadına bir büyü yapılmış olamazdı. Çünkü bu kadının kendisi büyük ihtimalle bir büyücü idi. Daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık yayıldı içime. Sonraları adına aşk diyeceğim bu enerji beni olduğum yere çivilemişti. Fotoğraftaki yorgun bakışlar, geniş bir yüz, keskin yüz hatları, dudak kıvrımları ve kısacası her bir detay daha o anda aklıma kazınmıştı. Yaşlı kadına kızının ismini sordum. Bu ismin hayatıma nasıl bir yön vereceğini o anda anlayamadım.

Yıldızname‘den fotoğraftaki kadını araştırdım. İzini bulmam çok uzun sürmedi. Çalıştığı ya da çalışıyor göründüğü yere gittim. Eğer bu kadın büyücü ise varlığım onu huzursuz edecekti, anlam veremediği bir şekilde o da benim enerjime tepki verecekti. Bir öğleden sonra, daha önce gittiğim şehirlerden birinde çalışan bu kadının iş yerine gittim. Neredeyse nefes almadan, koskoca binanın içerisinde katları çıkmaya başladım. Onlarca yüzlerce insan gelip geçiyor, kapılarda isimler, unvanlar yazıyor, ancak benim aklım tek bir isimde. O ismin tek bir harfinde.

Nihayet seneler gibi süren dakikalardan sonra ismini gördüm. Kalabalık bir ofisin en köşesine sinmiş gibi oturuyordu. Henüz ben kapıda belirir belirmez odadaki herkesten önce bakışları kapıya döndü. Göz göze geldik. Onun da heyecanlandığını hissettim. Birkaç saniye sonra odadaki herkes kapıya dönüp bana bakmaya başladı. Durum böyle olunca daha fazla ilgi çekmemek için geriye adım atıp koridora çıktım. Hızlı adımlarla binanın girişine yöneldim. Bir anda tüm vücudumun terlediğini fark ettim. O kısacık bir bakışma bile yüreğimi oynatmaya yetmişti. Ne yapacağımı bilemeden saatlerce oturdum. Bana gelen yaşlı kadının söylediğinin aksine kızına büyü yapılmış falan değildi. Bizzat kızın kendisi büyücüydü. Bu düşüncelere dalmışken mesailer bitmiş, bina yavaş yavaş boşalıyordu. Aklıma durumu bir kere daha kontrol etmek geldi. Kimseye görünmemeye çalışarak binanın içerisinde yürümeye başladım. Herkes asansörleri kullandığı için merdivenler neredeyse bomboştu. Böylece katları çıktım ve öğlen geldiğim ofisin önünde durdum. Niyetim odada kimse yokken, içeriye sinmiş bir iz bulabilmekti. Bunu niye yapıyordum? Yaşlı kadını arayıp büyüyü bozdum diyerek parasını almak daha kolaydı. Ama bu kıza saplanmıştım adeta.

İçeride ve hatta katta kimse yok gibiydi. Hızlıca ofise girdim. Bakışlarımı en köşedeki masaya çevirdiğimde şok oldum. Bana bakan bir çift göz adeta beni hapsetmiş gibiydi. Kız ayrılmamıştı yerinden. Beni bekliyordu. “Geleceğini tahmin ettim” dedi. “Kimsin sen?” Cevap vermemeyi düşündüm, yine hızlıca kaçıp gitmeyi. Ancak konuşmaya çalışmanın daha mantıklı olacağı ortadaydı.

Gittim, önündeki koltuğa oturdum. “Anneniz bana geldi” dedim. Gülümsedi. Gülümsediği an dünya durdu sandım. “Biliyorum, ben gönderdim onu” dedi. İşte şimdi karmakarışık bir hikaye başlıyordu. “Nasıl yani?” dedim. Bana ismimle hitap ederek, “M…, senin yıllardır aradığın şeyi ben de arıyorum. Önceki yıl Kırşehir‘de ziyaret ettiğin bir zat bana senin amacından bahsetti. Aslına bakarsan çok uzun süredir istediğim şeye benden daha uzak, ancak bu konuda benden daha cesur olduğunu anladım.

Olayın rengi tamamen değişmişti. Belki de aşık olduğum için peşine düştüğüm kadın, işte şimdi yine beni yıllardır peşinde koştuğum o tutkuma yönlendiriyordu. Oysa şimdi şu anda kalksam gitsem ya da tam tersi sarılıp öpsem onu, hayatım bambaşka bir yola girecekti. Onu öpme fikri aklımdan geçtiği anda kadın sanki anlamış gibi kulaklarının kızardığını fark ettim. Bendeki şaşkınlığı ve suskunluğu görünce konuşmaya devam etti. “Harut ve Marut‘u hiç duydun mu? Biliyor olmalısın, bugün insanlığın bildiği ve uyguladığı tüm büyüleri onlardan öğrendik. Asırlardır insanoğlu onlardan öğrendiği bu gizli ilimleri uyguladı. Ancak onlarla kimler nasıl konuştu, bunu bilen yok. Onlar, kendilerinden sorulan her büyüyü bir şartla öğrettiler.” “Cehennem…” deyiverdim. Bu esnada kapıda bir güvenlik görevlisi belirdi. “…. hanım çıkıyor musunuz? Tüm odaları kilitliyorum.” Birlikte çıktık. Bu sefer asansöre bindik. Bir adım önümde duruyor, bir heykel gibi kıpırdamıyordu. Ya hiç umursamıyor ya da gerçekten o da beni merak ediyordu.

Aşağı inince önceden sözleşmişiz gibi aynı yöne yürümeye başladık. Arabasına kadar gittik. Binmem için işaret etti. Ön koltukta duran kazağı arka koltuğa bıraktı ve kazağı yerinden kaldırdığı anda hayatımda duyduğum en güzel kokulardan birisi geldi burnuma. Böylece afallamış halde yola çıktık. Yolda konuşmaya devam etti. “Harut ve Marut, ruhunu cehenneme kesin ve sonsuz olarak göndermeyi kabul eden herkese büyü öğrettiler. İşte beni durduran da bu. Evet, ben büyü yaptığım için cehenneme gideceğim. Ancak burada bir umudum var. Ben bu büyülerin hiç birini o iki melekten öğrenmedim. Allah, büyü yapanların cehenneme gideceğini söylüyor ancak sonsuza kadar orada kalacaklarına dair açık bir ifade yok. Bunu cinlere de sordum. Onlar da aynı fikirdeler. Dolayısıyla, sonsuza kadar cehenneme gitme fikri bana korkunç geliyor. İşte bundan dolayı  senin de aradığın o ‘yaşamı geri getirme’ büyüsünü Harut ve Marut’tan öğrenmek istemiyorum. Ancak bunu benim yerime sen yapabilirsin. Çünkü onların nerede olduklarını biliyorum.”

-devamı için tıklayın-

zefisheye

 

Çerçeve Koleksiyonum

Dolunay‘da yayımladığım şu videodan sonra, pek çok güzel yorum aldık. Bir kişi ise beni şaşırttı ve video benim ve Alper‘in gözüktüğü kısımdaki çerçeveleri özellikle sordu. Bu soru gelince, bende fark ettim: Evin her yerinde asılı bir sürü çerçevem ve aslında her birinin de güzel hikayeleri var. Bu yazıda, aslında bir tür koleksiyon da denilebilecek bu çerçevelerden bahsedeceğim.

Yazı içerisinde birbirinden farklı tam 19 tane çerçeve yer alıyor. Her biriyle ilgili açıklamayı ise resim yazısı olarak ekledim. Mobil cihazınızdan girdiğinizde bu açıklamalar hemen görselin altında yer alacak.

ce01

Bin parçalık bir puzzle bu. Merve evlenmeden önce yapmış. Eve astığımız ilk çerçevelerden birisi. Departure of the Winged Ship isimli tablonun çizeri ise Vladimir Kush isimli Rus sürrealist ressam.

ce02

Bu evdeki en siyah çerçeve ve çalışma. Bu çalışmayı 2018 yılı Mart ayında yapmıştım. İsmi “Ay’ın Üzerinde Yaşamak“. Kendi ürettiğim ilk çerçevelerden biri olması bunu benim içim ayrıca çok değerli kılıyor.

Okumaya devam et

Dolunay’da Şarkılar

agus19moon

Yazın son dolunayı da geldi ve geçti! Bu yaz, belki de tüm ömrümün en çabuk yazı oldu, bitti desem yeridir. Çaresizce son sıcaklara tutunmaya çalışıyoruz resmen. Son üç beş günde geldi, günümüze yerleşti şu soğuklar. Sanki yaz mevsiminde değiliz. Moraller bozuk, canlar sıkkın. Sağ olsun, bu ay dolunayı Eda‘nın sayesinde ölümsüzleştirdik.

Parça parça oluyor çoğunlukla yazmak. Çok uzun süredir bu saatlerde yazı yazmıyordum. Bir haber beklerken, hiç dayanamadığım Öyle Kolaysa başladı çalmaya. Hiç kolay değil. İnan hiç kolay olmuyor. Gölgelerde yaşıyordum bir zamanlar. Şimdi belki ışığa çıktım ama bu sefer de senin gölgenden kaçıyorum. Kim bilir kaç satırı sildim nokta koymadan. Ah yalnızlık ve gece! İnsanı aşık eden, üzüntüden öldüren, düşünceden kanser eden iki kötü yoldaş. Uzak durmak “hiç kolay değil”.

Sana baktıkça kanım kaynıyor, kalp atışlarım hızlanıyor, sanki o an gördüğüm her şey ve “her beyaz” sen oluyorsun. O an nasıl bir özgüvenle doluyorum anlatamam. Dün gece de yine öyle hissediyordum. Bir an kendimi, ömür boyu unutamayacağım o rakamları tekrar ederken buldum. Sonra dehşetle irkilip telefonumu kapattım. Yerimde doğruldum aniden. Neredeyim ben? Neler hayal ediyorum böyle? Tüm bu ağrılarımdan sonra nasıl oluyor da, yüreğimdeki acı galip gelebiliyor? İsimler geçiyor aklımdan, dakikalar saatleri kovalıyor ama isimler dönmeye devam ediyor hiç durmadan. Hangi mektubumdaydı unuttum, saniyelerin sesi ve kalem kâğıttan çıkan hışırtılarla geçiyor günler demiştim. Şu anda burada durum daha farklı. Burada duyduğum ses Deniz’in sesi. “Bu sabah bir umut var içimde.

boyalida

Son olarak, uzaktasın artık. Göremiyorsun, inanmıyorsun. Susmuşsun belki de. Bilmiyorum. Biz bu ay şu aşağıdaki videoyu kaydettik. Split-screen cover denilen mevzuya girdik uzun süre sonra yeniden. Mabel Matiz‘in Boyalı da Saçların isimli şarkısında geçen şu melodiyi duyduğum günden beri unutamıyorum. Cansın ve Alper‘le birlikte hissettiğimiz gibi çalıp kaydettik önce. Cansın İstanbul’dan gönderdi videosunu. Alper ve benim çaldığım kısımlar ise Eskişehir’de çekildi malum. Sonra sağ olsun Yağızhan bizim için ses miksajını yaptı. Video kurgusunu ise ben yaptım. Bu yazın son dolunayı için güzel bir hatıra olsun diye 🙂

Side – Antik Kent – Doğum Günü

İşte yine ilk cümlesini seçmekte zorlandığım bir yazıya başlamak zorundayım. Geride bıraktığımız hafta Side’de, gürültüden patırtıdan uzakta, birkaç gün dinlenme fırsatımız oldu. Tatil dönüşü yazı yazmak kadar sıkıcı bir şey yok itiraf edeyim. Ancak birkaç paragraf yazdıktan sonra açılıyorum ve yazmak daha eğlenceli hale geliyor. Haydi bakalım.

15 Temmuz Pazartesi gecesi Eskişehir’den, Hasan Polatkan Migros’un önünden yola çıktık. Anlaştığımız turizm acentesi, sezon boyunca hemen her gün Eskişehir’den Antalya’ya araç kaldırıyormuş. Bu sayede, kalacağınız otelin kapısına kadar bırakıyorlar ve dönüşte de aynı yerden alıp Eskişehir’e getiriyorlar. Aradaki tüm aktarmaları ve otobüs firmalarının türlü rezilliklerini çekmektense, bu yol bize çok daha makul geldi. O gece Mustafa, Betül, Merve ve siyatik ağrısı tavan yapmış ben, gittik bizi bekleyen araca bindik. Biner binmez uyudum. Çünkü tüm gün sabahtan kendimi hazırlamıştım. Hesapta olmayan tek şey siyatik ağrısıydı. Neyse.

side003

Otobüs firmalarından farksız olarak, düzenli aralıklarla yarım saatlik molalar vere vere sabah 8’de Antalya’ya, kalacağımız otele ulaştık. Otelimiz Side’de, Kumköy mevkiinde bulunan “Luna Blanca” isimli oteldi. Kıyıdan biraz içerideydi. Ancak aralıksız çalışan bir servisle müşterileri 4 dakika uzaklıktaki sahile taşıyordu. Bu yolu isterseniz yürüyerek 10 dakikadan daha kısa sürede de alabiliyorsunuz. Çok büyük bir otel olmaması bizim side001için avantaj oldu. Tüm imkanlarından fazlasıyla yararlanma şansımız oldu bu sayede. Bir de inanılmaz sakindi.

Otele girdiğimiz ilk gün, ancak öğlen oda verileceği için saat 08.00’den 14.00’e kadar denizde vakit geçirdik. Bu esnada otelin yine her türlü imkanından yararlandık. Hatta bize alternatif bir oda imkanı bile sundular ancak biz kabul etmedik. Okumaya devam et

Temmuz Dolunay’ı – Küçük Bir Tatil

Yılın en güzel ayı geldi çattı. Belki doğduğum ay olduğu için böyle dediğimi düşünüyor olabilirsin. Ancak Temmuz, o güzel zamanlarımızı en çok hatırladığım ay. O yüzden bu ayın her şeyi gibi dolunayı da çok özel. Bu ay, dolunay vaktinde evde olmayacağım. Bu çok iyi. Çünkü bir balkonla sınırlı kalmayacak buluşmamız. Koskoca bir sahil olur belki önümde. Ya da zifiri bir tepe. Bilmiyorum. Ancak bu işin kötü tarafı, o gece önümde bilgisayar olmayacak. Yazıyı bir gün erkenden yazmak zorunda kalıyorum.

Yola çıkıyorum birazdan. Bir süre Antalya civarında olacağım. İlk defa bir yolculuğa -biraz da heves ederek- tüm ekipmanımla çıkıyorum. Umarım dönüşte, elimde çok güzel kareler olacak. Bir albümüm var. İçerisinde en özel fotoğraflarını ekliyorum. Kimse de dönüp bakmıyor nasılsa. O albüme tek bir kare bile ekleyebilirsem kafi.

yapboz

Dönüşüm muhteşem olacak. Tam on yıldır bir yapıp bir bozduğumuz ancak bir türlü bitmeyen, “extreme” zorluktaki 2000 parçalık yapboz nihayet bitti. Onunla ilgili bir yazı ekleyeceğim. Bir de erken doğum günü hediyesi olarak Canon‘un 50 mm f/1.8 STM  sabit odak uzaklıklı objektifini aldım. Canon Günlükleri serisinde bahsedeceğim. Doğum günüm tatile denk geleceği için çok bir atraksiyon olmayacak. Ama gelenek haline geldiği için, yine de bir doğum günü yazısı okuyacaksın.

deadmanGeçen gün Halil Abi‘yle 1995 yapımı “Dead Man (Ölü Adam)” filmine gittik festival kapsamında. Çok uzun süredir siyah beyaz film izlemiyordum. Halil Abi’nin tavsiyesiyle gittiğimiz filmler, cidden sinematik açıdan kaliteli filmler oluyor. Bu film de hem oyunculukları, gencecik Johnny Depp’in performansı, hem bir western üstelik fantastik de sayılabilecek bir western oluşu, hem de Neil Young‘ın bestelediği film müzikleriyle sinema tarihinde kendine bir yer edinmiş. Western türünü çok sevmeme rağmen, nasıl oldu da bugüne kadar karşıma çıkmadı diye çok şaşırdım. Filmden çıktığımızda Halil Abi’nin arabayı neredeyse şehrin diğer yakasına park etmesi sayesinde filmi ve müziklerini konuşacak epey zamanımız oldu. Haftanın şüphesiz en iyi keşfi bu oldu benim için. Senin sayende keşfettiğim tüm o soundtrack albümünü hala dinliyorum, itiraf ediyorum. Umarım sen de bunu beğenirsin. Görüşmek üzere.

Dolunay ve Açıköğretim Mezuniyeti Sevinci

İki yıldır, zaman zaman hakkında yazdığım, müthiş keyifli ve bir o kadar da öğretici, eğitici Açıköğretim yolculuğumun sonuna geldim sevgili. Geçen hafta Perşembe günü mezuniyet töreni vardı. Yazmak için dolunayı beklemeye karar verdim. Bu bir mezuniyet yazısı olacağı için birazcık uzun olacak.

dolunay0619

Dolunay biraz nankördür. Bir ay yüzünü bile göstermez, bir diğer ay ışığı düşer yastığınıza…

mezuniyetposterGeçtiğimiz hafta Açıköğretim Fakültesinin final sınavları açıklandı. Böylece, toplamda dört dönem süren Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Programı’ndan mezun oldum. Geride bıraktığım dört dönem içerisinde, dönem ortalamamın en yüksek olduğu dönem son yani dördüncü dönemdi. Programı 3,70 genel not ortalamasıyla bitirdim. Eğer ilk dönem, şimdi sahip olduğum öngörüye sahip olsaydım inan bu ortalamanın daha da yüksek olmaması için hiçbir neden yoktu. Üstelik vereceğim tavsiyelere uyan herkes en az bu şekilde bir ortalama yaparak bölümden mezun olabilir. Ha, şu da var tabi ki: Ortalamaya yapmaya ne gerek var? Hiçbir gerek yok 🙂

Ben Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Programına 11 Eylül 2017’de kayıt oldum. Toplamda dört dönem, yani iki yıldan ibaret bir programdı. Yıllardır okuduğum, Fen bilimleri alanından farklı bir alanda okumak, eğitim almak istediği her zaman olmuştur bende. Hatta doktorada da, önce Sosyoloji Anabilim Dalı’na başvurmuştum. Başvurum, alan farkı yüzünden kabul edilmeyince Sosyal Bilimler alanına olan hırsım daha da arttı.

Muhakkak hepimizin içinde, güzel sanatların bir kısmına ya da tümüne karşı bir ilgi vardır. Ben de yıllarca özellikle resim sanatına çok büyük ilgi duydum. Özellikle filmlerde, sosyal çevrede ünlü ressamlar ve tabloları, eserleri hakkında bilgi birikimine sahip insanlar gördükçe, ne yalan söyleyeyim, hep imrendim. Sanatın bu en renkli dalı, sanat akımları, sanat tarihine geçmiş en ilginç ve özel anlar gibi konular hep ilgimi çekti.

İşte okuduğum bölüm, yalnızca fotoğraf sanatı ve sinema hakkında değil, sanatın tüm branşları, iletişim, reklam, sosyoloji gibi alanlarda da inanılmaz bilgiler ve değerler kattı.

dersler

Bu tabloda her dönem aldığım dersler yer alıyor. Bunlardan renkli olarak belirttiklerim en keyifle okuduklarım oldular. Bu konularda inanılmaz bir genel kültür de sağladılar. Açıköğretim Fakültesinin diğer bölümlerinden farklı olarak, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü’nün kitapları cidden piyasada sürekli alıcı bulabiliyor. Çünkü özellikle fotoğrafla ilgili teknik kitaplar, akademik, güncel ve doğru bilgiyi içeriyor. Ülkede bu şekilde güncellenebilen bir başka yayın evi daha yok. Ayrıca bana göre, ülkemizde fotoğrafın yaşayan efsanelerinden Levend Kılıç da, bölümdeki çoğu kitabın editörlüğünü ve derslerin hocalığını yapıyor.

mezu2019temsilci

Sınavlara hazırlanırken yalnızca Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Sistemi için geliştirilen “E-Kampüs” sistemini kullandım. Hem çevrim içi olarak soru çözmek hem de basılı yayın temin etmek için burası vazgeçilmez oldu. Programın ikinci döneminde Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim sisteminde basılı kitap vermekten vazgeçti. Bu karara başlarda büyük tepki gösterdim. İlk katıldığım Kalite Elçileri toplantısında bu durumu da dile getirdim. Ancak sonradan anladım ki bu şekilde olması çok daha mantıklı ve hesaplı oluyor. Çünkü bu sayede, belki de çoğu kişinin yüzüne bile bakmadığı milyonlarca kitap basılıyor, kaynak israfı oluyor. Bunun yerine tüm kitapların dijital hallerini sisteme yükleyip, benim gibi ille de kitap isteyenlere de “Kitap Satış Sistemi” üzerinden istedikleri kitapları satmak çok daha mantıklı. Üstelik bu sayede, yıllık harç ücretlerinde de hatırı sayılır bir indirim yapılmış oldu.

mezun05

Bu fotoğrafı yüksek çözünürlükle yükledim. Yerdekiler kitaplarım. Siyah ve mavi kitaplar ise ayrıca ciltlettiğim özetler, deneme sınavları ve çıkmış sorular. Yukarıdaki mavi ve bordo renk kitaplar ise ciltlettiğim ders notlarım

Her sınav döneminde, e-kampüs üzerinden tüm derslere ait deneme sınavları ile çıkmış soruları PDF formatında indirip düzenledim ve kitapçık şeklinde bastırdım. Yine ünite özetlerini de aynı şekilde bastırdım. Böylece elimde kalıcı bir sürü materyalim oldu.

onurbelg

Ders çalışırken de her üniteyi bir yandan okuyup diğer yandan da ufak notlar çıkardım. Bu notları ilk dönem elimle yazıyordum. Ancak daha sonra tablet ve bilgisayarda yazmaya başladım, çok daha hızlı oldu. Bazı derslerde de doğrudan PDF üzerinden kopyaladım. Bu çok daha hızlı bir yöntemdi. Böylece sınava girmeden önce kitapların tamamını okumuş oluyordum. Bir de not çıkardığım için en önemli noktalar hep aklımda kalıyordu. Eh bunun üzerine sınavdan bir gün önce de çıkmış soruları ve deneme sınavlarını çözünce iyice oturuyordu. Sınava gireceğim okula gideceğim sabah bir saat kadar erken gidip bir de kendi çıkardığım notlara göz gezdiriyordum. İnan bu şekilde, son dakikada görüp de yakaladığım bir sürü soru oldu. Eh, yöntemin başarılı olduğu da ortada ki genel ortalamam 3.70 oldu 🙂 Ayrıca her dönemde not ortalamam 3,5 üzerinde olduğu için Yüksek Onur Belgesi aldım. Lisans eğitimimde değil yüksek onur belgesi almak, ortalamayı 2’nin üzerinde tutmak bile benim için büyük bir olaydı. Açıköğretim sayesinde bu keyfi de yaşamış oldum.

mezun06

Tuttuğum notları bu şekilde ciltlettim

Geride bıraktığımız hafta Perşembe günü, Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsünde bulunan Açıköğretim Fakültesi Binası’na gittim. Önce kalite temsilcileri arasında yapılan bir toplantıya katıldım. Kalite temsilcisi olmak, Açıköğretim Sistemi’nin güzelliğine ve tadına varmak için büyük bir ayrıcalık. Olabiliyorsanız siz de muhakkak olun sevgili okur. Bu toplantıdan sonra hiç üşenmeden gittim kendime cüppe, kep, püskül, kep yüzüğü ve mezuniyet şalı aldım ve o gün yapılacak mezuniyet törenine katıldım.

fbthdr

O öğleden sonra hafif bir yağmur çiseliyordu ve biz de yaklaşık 500 kişilik bir topluluk olarak törenin yapılacağı çim sahaya doğru gidiyorduk. Ülkenin çeşitli şehirlerinden gelen bir sürü insan vardı. Farklı yaşlardan, mesleklerden yüzlerce insan mezuniyet coşkusunu yaşıyordu. Gecikmeler olunca birkaç çıkıntı tip peydah oldu. Seslerini yükseltip kendi kendilerine protesto falan etmeye kalktılar. Güldüm içimden. Yıllar önce lisanstan mezun olurken bizim törenimiz Atatürk Stadyumu’nda yapılmıştı. Saatlerce beklemiş ve dikilmiştik ayakta. Ama hiç birimiz uf dememiştik. Öylesine keyifli bir akşamdı bizler için.

mezun04

Dekan Hocamız Prof. Dr. Yücel GÜNEY ve ben

Hemen yanımda duran, Aşçılık Bölümü’nden 3,97 ortalamayla mezun olduğu halde bölüm birincisi olamadım diye üzülen bir kadınla tanıştım. Bahar Hanım. İstanbul’dan mezuniyet için gelmiş ancak son dakika yetiştiğinden kep ve cüppe almamış kendine. İşaret gelince stada hep birlikte girdik. Epey bir tanıdık hoca gördüm kalabalıkta. Orkun Şen hocama buradan sevgiler 🙂 Katılanları selamladıktan sonra yerlerimize geçtik.

cof_soft

He-man’in abisi Çetin

Rektörün konuşmasının ardından beklenen o an geldi ve 2011’den tam 8 yıl sonra, bir kez daha kepimi fırlattım havaya 🙂 O gün törene beni izlemeye yalnızca Merve ve Enes gelmişlerdi. Yaklaşık yarım saat süren törenden sonra onlarla buluşup fotoğraf çektirdik. Daha sonra, ödünç aldığım cüppeyi teslim ettik. Böylece mezuniyet töreni sona ermiş oldu.

Yıllar önce lisanstayken almış olduğum bir seçmeli Fotoğrafçılık dersiyle başlayan fotoğraf maceram, İkinci üniversite kapsamında okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık ön lisans programını tamamlayarak taçlanmış oldu. Çok isterdim beni görmeni sevgili okur.

 

mezun01

Orada, en arkada, en çok sevinen birisi var.

Ekleme: 04.07.2019. Dört dönem boyunca, dönem ortalamam 3,50 üzerinde olduğu için Yüksek Onur Öğrencisi olarak mezun olmuşum 🙂

15053256434_mezun_yuksekonur

Bahar Geçti Birden

fullmoon

Bir şey söyleyecektim, yarım kaldı.

Sana aşık olduğum yaştayım işte. Ben kışı düşünürken, bahar geçti birden. Anlayamadım. Bir dolunay daha geldiğinde, elimde kamera, gözüm ekranda, seni izliyorum. Konuşmak istiyorum seninle. Ağzımı açıp “Sen” deyince, başlıyorsun bağırmaya. Sonra, yutkunuyorum. Bir şey söyleyecektim, yarım kalıyor cümlelerim… Haydi başlayalım.

19mayis2019Alper geçen mesaj atmıştı. O geliyor aklıma. Annesiyle konuşurken annesi söylemiş: Mesut bence dolunaydan anlıyor. Elleri öpülesi 🙂 İşte o dolunay bu ay müthiş bir tarihe denk geldi: 19 Mayıs! Evet, bizi birleştiren birkaç şey vardı zaten. Aşkımızı bir kenara bırakırsak, ülkemize olan sevdamız ve Galatasarayımız 🙂 19 Mayıs, üstelik bu yıl Milli Mücadele‘nin başlangıcının tam 100. yılı. Dolunayım, bir asır önce, yapayalnız bir adam çıktı. Çok konuştu, çok anlattı. Anlattıklarının çoğunu kimse anlamadı. Ama inandılar ona. Okuduğu binlerce kitaptan süzdüğü satırların, kelimelerin ve harflerin aydınlığıyla, kim bilir kaç yıldır kurduğu hayalin gerçek olması için ilk adımı attı. Ah Paşam! Ah Mustafa Kemal’im! Çağının ötesindesin… Yokluğu gördün, savaşın ortasında kaldın, ölümü gördün, hasreti yaşadın, belki imrendin, belki kahroldun ama bu milletten umudunu hiç kesmedin. 

samspiyongalatasaray.jpgBugün Galatasaray, Başakşehir‘le yaptığı maçı inanılmaz bir şekilde, üç atıp bir sayarak kazandı. Ve ligdeki 22. şampiyonluğumuza ulaştık. Bu bloga futbolla ilgili çok az şey yazdım bugüne kadar. Ancak bu şampiyonluk çok önemli. Bu yalnızca Galatasaray’ın 22. şampiyonluğu değil; bu ülkede “taraftar futbolunun” galibiyeti, futboldan çok anlamayan benim bile, sarı kırmızı bir çift rengin ardından gitmeme neden olan o “aidiyet duygusunun” şampiyonluğudur. Bu şampiyonluğa Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler, Tranzonsporlular, Malatyasporlular, Sivassporlular ve ligdeki tüm diğer Anadolu takımlarımız sevinmelidir. Çünkü “PROJE FUTBOLU” yenilmiştir. Hakem hataları, penaltılar, sahaya giren ikinci toplar, VAR’lar yoklar falan filan… Bunlar aşılır. Bunlar çözülür. Ancak eğer iş duygusallıktan kopup mekanikleşirse, işte buna bir çözüm yok. O yüzden bu şampiyonluğumuz çok önemlidir.

İşte o geceki dolunay, öylesine güzel bir tarihe denk geldi. Yeri gelmişken, aynı gün biriciğimiz Volkan‘ın da doğum günüydü. Tekrardan kutlu olsun. Bu arada, yolumuza artık Canon EOS 550D ile devam ediyoruz. Bu, belki de bu yıl içerisinde attığım en büyük adımlardan bir tanesi oldu. O açıdan epey heyecanlıyım. Bahsettiğim bu makine olayı, apayrı bir yazının konusu olacak elbette. Bu hafta sonu Açık Öğretim Fakültesi sınavları var. Hemen ardından da doktora için bazı çalışmalar yapmak gerekecek. Beni unutma.

Gözlerinle Gördüğün Şey Ben Değilim

nis19dolun01

Ucu ucuna yetiştim o gün. Yani birkaç dakika daha geç kalsam seni göremeyecektim. Hızlı adımlarla yürürken ve hatta yer yer, kimsenin görmediğinden de emin olunca, koşarken aklımda hep seni görmek vardı. Sen çıkmadan, bir anlığına da olsa seni görmek istedim. Az biraz yakınına sokulup, belki küçük bir tebessümüne eşlik etmek istedim.

Tam çıkarken yakaladım o tebessümünü. Biraz ileride duran araca binmek üzereydi. Hızla yanından geçtim. Beklediğim belki birkaç saniye daha fazlasıydı. Hayal kırıklığına uğradım birazcık ama hiç görememek gibi bir ihtimal de vardı.

Arkamı dönüp içeri girecekken ne oldu, nasıl oldu anlayamadım. “Gelmiyor musun?” diye seslendi. Çivilendim olduğum yere. Dönecektim yüzümü, evet. Ama ne cevap verecektim? Bu beklediğim bir şey değildi. Hem de hiç! Şu koskoca binada dört binin üzerinde yıldız vardı. Bir tek ayışığı sendin ve sen de şimdi soruyordun: “Gelmiyor musun?”

Buna cevap veremedim. Evet? Yani, gelmiyor musun? Hayır. Gelmiyorsun yani? Cevap vermedim. Belki biraz da salakça bir “tebessırıtışla” yanına seğirttim. Aceleci davranmamaya çalışsam da elimde değildi. Aracın bana göre en uzakta kalan kapısına yöneldim. Tam o anda ufak bir kahkaha koyuverdi. Bana neden böyle yapıyorsun ki?

nis19dolun02

Bak o anki hislerim şuydu: Bedenim 39,5 derece ateşler içerisindeydi. Düşünceler aklımdan o kadar hızlı geçiyordu ki söylenecek binlerce kelime, izlenecek yüzlerce film, okunacak onlarca kitap geliyordu gözlerimin önüne. O an, koltuğun sağ tarafında tüm gençliğim, toyluğum, heyecanlarım, itiraflarım, sırlarım, yaralarım, aşklarım, hırslarım oturuyordu. Sol tarafta ise geriye kalanlardan ibaret bir ben. Sen tam karşımda oturuyordun. Ah bir konuşabilsem sana söyleyecektim. Aslında gözlerinle gördüğün şey ben değilim. Dolunayım, biriciğim; gözlerinin gördükleri bir küçük parça benden.

Neler yaptık, nerelere gittik… Uzun upuzun bir hikaye olacak gerisi. Bir yolculuk böyle başlayınca, zavallı ben için elimde kalan tek şey yazmak oluyor. Bitene, varana, unutana kadar yazmak… Oysa hiç bitmiyor, varılmıyor ve unutulmuyor. Dolunay hep orada, parlıyor.

Levent Yüksel Konseri – 20 Mart IF Eskişehir

blx-get_fileMüthiş bir dolunay gecesinde, harika bir konser izledik sevgili okur. Yıllar önce verdiğim sözü nihayet tutabilmenin verdiği mutluluk, dostlarla birlikte olmanın huzuru ve siyatik ağrısının sızısıyla birlikte unutulmaz bir gece oldu gerçekten 🙂

Eskişehir‘de yeni açılan IF Performance Hall, çok kısa sürede bir biri ardında bombaları patlattı sevgili okur. Aldığımız haberlere göre, her biri tıka basa dolu bir sürü konser gerçekleştirdiler. Özellikle Mart ayına neredeyse boş gün kalmayacak şekilde doldurmuşlar ki bu konserlerin en dikkat çekici olanlarından birisiydi Levent Yüksel. Şubat ayının ilk haftalarında bileti aldım. Odaya bir köşeye koydum ve sessiz sedasız konser gününü beklemeye başladık.

Konser günü iş yerinden heyecanla çıkıp eve geldim. Ufak bir antrenmandan sonra, hemen üzerimi değiştirip fırsat olursa imzalatırım diye Levent Yüksel’in Med Cezir albümünü aldım. İmza için kalem bile aldım. Sonra da Utku ve Hazal‘la buluştum. Doğruca gidip Merve‘yi de aldık. Oradan da sözleştiğimiz mekana geçtik. Konserin kapı açılışı 21.00 idi. Bir şeyler yedikten sonra saat 20.00 civarında IF Performance Hall’e gidecektik. Bir saat önceden evet, çünkü önceki konserlerden tecrübeli olanlar kapıda inanılmaz kuyruk olduğunu, arkalarda kalanların konseri de arkalarda izlemeye çalıştığından bahsetmişti.

Yemek yiyeceğimiz mekana birkaç metre kala Hazal, Utku’ya internetten aldıkları biletin çıktısını alıp almadığını sordu. O anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ve bir çığlık attım: Biletleri evde unutmuştum ! Hemen yemek yiyeceğimiz mekana girdik. Caner bizi bekliyordu içeride. Ekip yemeği sipariş ederken biz Caner’le arabaya atlayıp gerisin geri eve geldik bileti almak için. Sonra alıp hızlıca mekana geri döndük. Biz masaya oturduğumuz anda da yemekler geldi 🙂 O esnada Alper de işten dönmüştü. Koray ve Özlem de uğrayıp kalkmışlardı.

levyuk04

Neyse, yemekten sonra hep birlikte konserin yapılacağı mekana gittik. Üçüncü kattaki mekanın önündeki kuyruk katları aşıp merdivenlerden inip zemine ulaşmıştı bile. Üstelik daha saat 20.00 idi. O sırada IF’nin Instagram hesabında konserin 23.00’te başlayacağı şeklinde bir post gördük. Dedik olamaz. Neyse bekledik. Biraz önümüzde duran Burak‘la konuştuk, lafladık. Taa yukarılardan Mehmet koptu geldi yanımıza. Onunla sohbet ettik biraz da. Saat 21’de kapı açıldı. Kısım kısım içeri alındık. İçerisi küçüktü. İşin kötüsü bir de ortadan bölüp ön kısma loca ayırmışlardı. Böylece 20 kişi için 3 metrelik bir mesafe ayrılmışken, 400 kişi için de aynı 3 metrelik bir mesafe bırakılmış. Haliyle sıkışık bir halde beklemeye başladık. Saat nihayet 22.00 olduğunda, inşallah daha önce yazdıkları gibi saat 22.00’de başlar konser, son dakikada dedikleri çok mantıksız, diyerek beklemeye başladık. Öyle ya, kapıyı açıp fon müziğiyle sıkış tepiş tam iki saat bekletmek müthiş saçma ve fiyasko bir hareket olurdu değil mi? Ama oldu sevgili okur… Okumaya devam et