Tag Archives: dolunay

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Bir Yaz Dolunayı’nın İpuçları

006.jpgÇok çekilmez oluyor biliyorsun. Kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapayıp bambaşka şeyler düşünmeye, hayal etmeye çalışıyorsun ama nafile. Olmuyor işte. Ne sen kaçabiliyorsun o o odadan, ne de peşini bırakıyorlar koskoca binada.

Her geçen gün bir küçük yalan daha çıkıyor,
Gülümseyip susmaktan başka ne gelir elden?
Yanıyor içim susuzluktan ve salaklıktan,
Meğer işin aslı Bülent abi’nin anlattığı gibiymiş…

Yaz geldi. Haziran. Dün gece ay gökyüzünde o kadar berrak ve güzeldi ki anlatamam. Normalde bu işler nasıl olur biliyorsun. Saatler süren fısıldaşmalar, sonra örtüye biraz daha sokulup gözlerini kapatarak nefes alışverişini dinlemeler. Ah, ne acayipmiş. Şimdi gökyüzüne baktıkça bunlar geliyor aklıma tebessüm ediyorum. Biraz da utanarak yalan yok 🙂

Yaz başladı evet. Ama pek sönük. İnsan bir haberin, bir fısıltının peşine düştü mü inan vakit de geçmiyor yahu. O tedircinlikle bekleyip duruyor. Bir de iş yeri var ki hiç sorma…

İpucu dedim. Pekala, Temmuz’da YÖKSİS dil sınavına giriyorum. Bakalım. Geçen hafta sonu kendimizi doğaya bıraktık elimizde bir de havalı tüfekle. Hafta içi içtiğimiz sodaların şişelerini hafta sonu parçalayarak ekonomiye kazandırıyoruz. Çok keyifli. Ancak kesin ve kati bir şartımız var: Canlı bir şeyi asla hedefe koymuyoruz. Asla. Heh işte bak, spor dediğin budur.

Dolunayım belki bilmek istersin. Bu ara epey yeni albüm aldım. O miniş kraterlerini rahatlıkla doldurabilirim CD’lerle. Merdiven altı ise tam gaz devam ediyor. Benim gözü tok distromdan yakında çok keyifli işler yayımlamayı bekliyorum. Bu ay bu kadar iki gözüm. Doğum günümde görüşürüz.

009

Bu da yeni favorimiz: Sena. İlginçtir dolunayı o da seviyor.

Mayısta Başladı Aşk

mayis01Yalnızca bir kere sordum sana aşkın ne olduğunu. Kavuşamamaktır, dedin. Yüreğime saplandı o an hem cevabın hem de sen. Titreyen ellerinle ve yalvarır gibi bakan o gözlerinle bir türlü unutamadım seni.

İnsan bir kere duyunca alışmaya başlıyor. Özlemek bambaşka hallere dönüşüyor, yutkunmak ve giderek gizlenmek ihtiyacını doğuruyor. Kaçıyorsun. Kavuşamıyorsun ya, işte o yara hep kanıyor. Bir gece kalıyor geriye. Dolunay gökte yükseldiğinde, geriye yaslanıp gözlerimi kapatıyorum. Çok iyi biliyorsun ki yalnızca bir gecemiz var.

İşte bu yüzden, bu dolunay çok özel. Onlar seni çok uzaklarda sanıyorken bak işte, kıvrılmış uyuyorsun koynumda. Saçların dizlerimi örtüyor. Işığın gözlerimi kamaştırıyor. Olmak istediğimiz yerdeyiz, nihayet kaçabildik.

Sesler duyuyorum. Dışarıda bir bağırış çağırış. Koşuşturuyor herkes. Sen de bir elimden çekiştiriyorsun beni. “Dünya’nın diğer ucuna doğru kalkan uçak için son çağrı” diye anonslar duyuyorum. Haydi koş, diyorsun ama ben sana öylesine dalmışım ki kendime ancak tüm ışıklar sönünce gelebiliyorum. Tek bir battaniye altında tek vücut olmuşuz adeta. Dünya’nın diğer ucuna kaçıyoruz ve gökyüzünde dolunay var. Saatler sürüyor bu kaçış ve zaman hep gece.

Nihayet karaya ayak bastığımızda, okyanusun tuz kokusu yakıyor genzimi. İklim öylesine şaşırtıyor ki beni -soğuk bir sonbahar- nihayet dakikalar sonra dönüp sana bakmayı akıl ediyorum. Ayak parmaklarının ucunda yükselip öpüyorsun beni ve bir anda kendimi balkonumda buluyorum. Dolunay yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Elimde bir tahta parçası öylece duruyor. Gözlerimi ovuşturup anlamaya çalışıyorum. Zarif bir bumerang bu. Atmaya kıyamıyorum belki geri gelmez diye. Gülümsüyorum, İşte bu da benim gizli mirac’ım, diyorum. Kavuşmak hayal oluyor ve mayısta başlıyor aşk.

mayis03mayis02

NOT: Funda‘ya teşekkürler. O olmasa, bu yazı olmazdı.

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et

Sen, Ben ve Bizler

İlk kez bu dolunayda, pencerem sensiz kaldı. Uzun uzun baktım sana. Olduğunu hissettiğim yere. Belki şu bulut birazcık daha çekilir de yüzün gülümser bana diye. Olmadı. Eskiden gündüzlerim hep böyle olurdu. Birazcık çekilin de, şöyle azıcık uzaklaşın şuradan da ciğerlerim kokusuyla dolsun derdim. Soluduğum hava bile mutlu ederdi o anlarda. Şimdi gündüzlerim hep bulutlu sisli de, ay da bir kere yüzünü görebilecekken gecelerim niye böyle?

Sen, hala anlayamadığım bir kansersin. İçimde büyüyen, anlam veremediğim, korktuğum ve beni yiyip bitiren. Korkum ölmek değil ama anlayamadan ölmek seni.

Ben, ayda bir yüzü gülen, belki gerçekten mutlu olan bir dertli. Bazen dönüp anlatıyorum sana, hiç duyamayacağın bir sesle, anlayamayacağın bir dilde. Kime neyi anlatıyorum? Uzaklara giden bir dostum, bir kardeşim var. Ona “Sen uzaktasın, al şu sırlarımı, al şu düşüncelerimi de oraların dağlarına haykır” diyorum. Gülüyor telefonda duyuyorum ve ekliyor, Oğlum ben zaten kaçıp gelmişim buraya, ölümden kılpayı kurtulmuşum. Bırak artık sende öldürmeyi kendini.

Bizler zavallıyız. Elimizdekileri hor görüyoruz. Kıymetini bilmiyoruz. Yüzsüzleşiyoruz. Daha da yüzsüz olmak için omzu kuşlulara sığınıyoruz. Onların elinden tutup getiriyoruz. Bilmezsiniz siz şerefsiz ağanın hikayesini. Bir köyde bir zalim ağa varmış. Emek hırsızı, arsız ve utanmazmış. Bir gün yine böyle arsızlığa, hırsızlığa devam ederken daha da ileri gitmiş. Bir mazlumun, emeği alnından damlayan birinin canını yakmış. Adam sırtını doğrultmuş. Havadaki güneşe bakmış, bir de alnından akan tere. Şerefsiz ağaya bağırmış: Yiyeme inşallah. Ağa yemiş, yemiş, “senin bedduandan n’olur” diye dalga geçmiş. Kötülük bu ya, lüks bir kazada şerefsiz ağanın tek çocuğu sakat kalmış. Yemiş, yemeye de devam etmiş ama yediği her lokma gözünün önünde eriyen sakat çocuğu gördükçe boğazına dizilmiş. Zihninin o en karanlık köşesinden bir ses sürekli ona fısıldıyormuş, “Yiyemiyorsun değil mi 🙂

Sen adına ilahi adalet de, ben de tesadüf. Dünya böyledir dolunayım. Berrak yüzünü bu ay sakladın benden. Özlüyorum. Dolunay severler adına çok güzel bir gelişme oldu bu arada. Moonlight filmi, en iyi film oscar‘ını kazandı. Konusunun senle ya da benle ilgisi yok ama adında Moonlight görünce aklıma sen geldin. Film 2016 yapımı ancak oscar’a aday gösterilince, işte o zaman dikkatleri üzerine çekti. Biz yıllarca ay ışığının, dolunayın peşinden koştuk oysa ki 🙂

Bu ayın en büyük aksiliği şu aşağıdaki Haluk Levent CD’si oldu sevgili okur. Haluk Levent’in sevdiğim tek albümüdür Kral Çıplak. Ben orta okuldayken çıkmıştı bu albüm. Haluk Levent’in şüphesiz en büyük hit parçası olan “Aşkın Mapushane” de bu albümde yer alıyor. Gözlerimi kapatıp çok davul çalmışlığım var (hayalimde) bu şarkıyla. Benim için böylesine önemli bir albümün orijinal ilk basım cd’sini bulup almak benim için süper bir olaydı. CD’yi elime aldığımda biraz çizik olduğunu gördüm ve işimi sağlama almak için elimde iki yanından tutup silmek istedim. Lan çaaatt diye kırılmasın mı? Tam ortadan! Ağlamaklı olmanın sözlük karşılığı bu sevgili okur. Üyesi olduğum Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘dan Hamdi Abi, sağ olsun elindeki kopyadan bana da bir kopya yayıp gönderdi. Ama hala şu fotoğrafa bakıp hayıflanıyorum.

Bu ayın en büyük aksiliği bu oldu dedim. Yalan söyledim. Başka bir aksilik daha var. Ama onu zamanı gelince anlatırım. Bu dolunaylık bu kadar, haydi şimdi biraz “Aşkın Mapushane” dinleyelim.

Şubat Ayı – Dolunay Project – Moonlight

lightsbynightŞubat ayı ne güzel ay değil mi? Kısacık, çabucak. Şubat ayı dolunayı da bu aya yaraşır şekilde geldi geçti, kısacık ve buz gibi. Yazı gecikti farkındayım. Bunun sebebi Alper ve Yağızhan’la giriştiğimiz akustik projeydi. Çok uzun zamandır Alper’le aklımızda olan Sabhankra şarkılarını akustik yorumlama fikrine Yağızhan’ı da dahil ettik. İlk düzenlemeyi yaptıktan sonra kayıt ve montaj işini bir türlü beceremedik ama.

Ben de bir son dakika fikriyle hem yazılımın bir denemesini yapmak için, hem de işin ileri aşamalarında bizi nelerin beklediğini önceden kestirebilmek adına şu aşağıdaki videoyu yaptım. Sabhankra’nın en unutulmaz parçası, Moonlight’ı akustik olarak yorumladım. Çok kısa oldu, tadımlık. Farkındayım davul tonu ve senkronunda da problemler var. Ama yapabiliyor olmanın verdiği mutlulukla yükledim Youtube’a. Evet harika değil ama idare et işte 🙂

prens02Geçen hafta sonu, yine Küçük Prens sergisi vardı Adımlar’da hem de tam dolunayın çıkacağı günde: Küçük Prens’in Dil Serüveni adıyla. Geçen seneki sergiye göre epey bir geliştirmişler. Baskıların çeşitliliği artmış. Çok ilginç baskılar gördük. Mesela İspanyolca T9 sözlük açıkken yazılmış bir baskı ya da aynadan ters olarak okunabilen baskı… Mikro boyutta resimlendirilip basılmış kitaplar, üç boyutlu kitaplar ve baskısının yılına, özelliğine göre çeşitlenmiş onlarca kitap… Neden bilmiyorum, bir edebiyat müzesi neden böylesine romantik hissettiriyor? Bu sergiyle ilgili başlı başına bir yazı yazacağım. Söz.

prens01
prens03 prens04

Küçük Prens sergisini gezmenin en büyük ödülü de aylar sonra yeniden Volkan’ın ailesiyle buluşmak oldu. Volkan’ın babasını çok severiz. Bir ilkokul öğretmeninden ziyade, bir üniversite hocasına benzer. Duruşu, konuşması ve samimiyetiyle her zaman gönlümüzde taht kurmuştur. (Gerçi çok şükür, dört arkadaş her birimizin ailesinde şahsına münhasır anne ve babalarımız var.) İşte şimdi tüm bu iltifatları alıp ikiyle çarpın. O kişi de Volkan’ın annesi oluyor (üniversite hocası kısmını saymazsak). Rızvan teyzemizin Volkan’la devam eden komik mücadelesi yıllardır anlatageldiğimiz esaslı bir mücadeledir.

Uzun süre görüşemeyince, gelişmelerin de üzerinden yeniden geçmek gerekiyordu. Biz de öyle yaptık. Sonra omzuma biri dokundu: Serkan abi! Günün güzelliğine bakar mısın! Serkan abiyi de uzun süredir görmüyordum. Yarıyıl tatili sebebiyle Trabzon’dan gelmişti ve daimi adresi olan Adımlar Kitabevi’nde takılıyordu. Sağ olsun ayak üstü görüştük biraz.

Daha sonra, hem Serkan Abi’yle hem de Volkanlarla vedalaşıp eve döndük. Uzun süre sonra ilk defa o gece uykum kaçtı. Uyuyamadım ve hatta uyuyamadık. Aklıma gelen senaryoları bir türlü kovamadım. Başladım masallar yazmaya. Ellerini tuttum ve maceradan maceraya koştum. Sana neler oldu bilmiyorum ama ben çok yaralandım. Neyse ki kötüler hak ettikleri cezayı buldular. Zira benim masallarımda kötüler hep kaybederler. İyiler ise asla iyileşemezler.

Bu Masalı Herkes Biliyor

Yılın ilk dolunayı geçeli birkaç gün oluyor. Ancak o birkaç gündür akşamları o kadar yoğunum ki anlatamam sevgili okur. Neyse nihayet bu yoğunluk bitti de yeniden sana kavuşabildim.

Yılın ilk dolunayı nasılda bulutlu bir gece de geldi öyle? Hava buz, ev buz, hastalık derken neredeyse yüzünü göremeyecektim. Arka balkonumda o kadar harika bir şehir manzarası var ki gelip görmen lazım. Evi ilk defa tuttuğum zaman, aklımda belirlen ilk şey de bu olmuştu: Arka balkonda dolunay keyfi.

moonlynight

Gündüz değil, akşam üzeri değil, gece 23.30.

moonlight

Tabi iki yıldır hatta daha uzun süredir benim bu dolunay yazılarıma kayıtsız kalamadı pek çok arkadaşım. Şimdi fark ediyorum da herkes kendi dolunaylarının peşine düşmüş. Popüler kültür bile! Bir dönem baykuşlar pek modaydı. Baykuşlu kazak, baykuşlu kupa, baykuşlu defter. Her yerde her şeyde bir birinden sevimli baykuş figürleri görüyorduk. Dikkat ettim şu günlerde de dolunay figürü pek bir moda. Dövmesini yaptıran, tişörtünü giyen, türlü türlü yerlerde üstelik.

semrewappBu yılın ilk dolunayında ilk sürprizi Şemre yaptı attığı mesajla. Her ay anlattığım masalları ilk ağızdan dinleyenlerden çünkü. Ancak bunca zamandır bu konuda bana tek kelime etmemişti. Şu yanda gördüğün mesajlar upuzun ve yepyeni bir masalın giriş cümleleri oldu o gece. Aynı gece Ankara’da pırıl pırıl iken gökyüzü, ne yazık ki bulutlar bağlamıştı burada yüreğimizi. Son telefon çaldı. Umur‘du arayan. “Şu an ikimizin de ortak tanıdığı birine bakıyorum” dedi. Umur beni böyle sık sık arar. Bilmem kaç milyonluk İstanbul’da kim bilir yine hangi asker arkadaşımıza denk geldi diye düşündüm. Sırayla tüm tertiplerimizin adını saydım. Hayır, dedi. “Ben onunla senin sayende tanıştım” dedi. Kim bu Allah kim? “Dolunay lan!” dedi. O kadar güzel görünüyor ki kayıtsız kalamadım seni aradım, dedi. Öyle ya, askerdeyken benim dolunay masallarımı en çok Umur dinlerdi. Bazen ilgiyle bazen de mecburen dinlerdi.

Buz gibi balkona tripodu kurup makineyi dolunayın ışığına çevirdim. Gece olduğundan pozlama süresini arttırmak gerekiyor. Ayarladım. Şehir geceleri daha güzel çıkıyor. Klişe ama öyle gerçekten. Seni birazcık daha görebilmek için iyice üşüdükten sonra yatağa uzandığımda Instagram’da Eda‘nın şu fotoğrafını görünce “İşte dedim bu ‘ayın’ olayı!” Eh, Eda’yı da birazcık utandırarak aldım fotoğrafını.

proofhead-kisisinden-foto%c2%a6sraf

Sonra pazartesi başladı ter kokusuyla. Baktım, yüzünü buruşturan bir ben değildim. Oh şükür yalnız değilim. Akşam olsun diye dua ettim. Servisten inince yüzümü çevirip batıya baktım. Günler sonra ilk defa, bir zerre kadar da olsa aydınlığı gördüm. Güneşin kaybolmak üzere olan son damlalarını nihayet görebildim.

Yılın Son Dolunay’ı Sürprizi!

teklif04

Yalnızca gecelerde değil, sabahları işe giderken de dolunay!

Yok, yine unutmadım. Ancak bu sefer biraz meşguldüm. Nasıl mıydı? Harika. Bir dolunayda olabilecek güzelliklerin pek çoğu vardı. Üstelik yine unutulmazdı. Fakat bu sefer unutulmaz yapan sen ya da ben değilim. Bu dolunay’da sahnede Alper vardı!

Sahne derken ciddiydim. Eskişehir’de bir mekanda, sokak hayvanları yararına düzenlenen bir etkinlikte Efendi grubuyla sahneye çıktılar. Konserin en ön plana çıkan özelliği ise girişlerin bilet yerine “mama” ile yapılıyor olmasıydı. Yani miktarı ve çeşidi size kalmakla birlikte, girişte kedi veya köpek maması bağışı yapıyorsunuz. İsminizi ve ne kadar bağış yaptığınızı da not ediyorlar.

Neyse, dönelim sürprize. Alper, nihayet Selda‘yla evlenmeye karar verdiğinde ilk sorduğum soru “beyaz eşyayı ne marka alacaksın?” olmuştu. O ise bu sorumu yanıtsız bırakıp evlilik teklifi için yaptığı planı anlatmaya başladı. Plan iyiydi, yeterli ve samimiydi. Ufak tefek birkaç detayı da konuşup hallettik.

Konser günü dolunay gökte, bulutların arasından bir görünüp bir saklanıyordu. Mekana geldiğimizde saat 20.45 civarındaydı. Geldiğimizde gördük ki bizim ekibin tamamına yakını oradaydı. biz de hemen her Efendi konserinde yaptığımız gibi sahnenin en önüne konuşlandık ve beklemeye başladık. Kısa süre sonra yanımıza Koray, Murat ve Gökçe de geldi. Bizim çocuklar sahnede hazırlıklarını yaparken biz süper komik ve keyifli bir muhabbete başlamıştık bile. Ancak çok az kişinin olacaklardan haberi vardı.

teklif02

Selda, arkadaşlarıyla gelip yanımıza oturdu. Bu esnada İstanbul’dan Eskişehir’e gelen Fatih Abi‘ler de mekana gelmişlerdi. Daracık bir alanda epey kalabalık olmuştuk. Şarkılar ardı ardına geçerken Alper’le göz temasını kaybetmiyorduk. Yalnızca ben değil Caner ve Mustafa da bir yandan Alper’i kesiyordu. Ancak Alper’in kestiği tek bir isim vardı o da Selda’ydı.

teklif03

Profket

Grup, İstanbul’da Sonbahar‘ı da çalıp bize söylettikten sonra Alper, Utku‘dan mikrofonu istedi. Selda’nın arkadaşları tam bu anda kayda girdiler! Üç dört farklı açıdan Alper’i videoya almaya başladılar. Ulan meğer bunlar hazırlıklıymış! Alper, ah gardaşım, olanca heyecanıyla tane tane konuşmaya başladı. O an bizim suratlarımızı görmen lazımdı sevgili okur. Hepimiz sırıtarak sahneyi izliyorduk, ağızlarımız kulaklarımızda. Alper sözünü bitirdi. Kar beyaz bir kediciği Selda’ya uzattı. Kediciğin boynunda bir tek taş vardı. O esnada Aykut, sahnenin arkasında bulunan perdeyi indirdi ve “BENİMLE EVLENİR MİSİN?” yazısı açığa çıktı.

teklif01

Alkış kıyamet görmen lazım! Selda, gayet soğukkanlı bir şekilde konuşmasını yaptı ve kabul etti. Sonra bunlar birlikte sahneye döndüler. Efendi  ve Selda, birlikte “Haydi Söyle” çalmaya ve söylemeye başladılar.

teklif05

Caner yanıma geldi “Abi sen biliyor muydun?” diye sordu. Meğer çok az kişi biliyormuş. Efendi sahneden inince önce Fatih abilerle sonra Alperle ve Efendi’yle kucaklaştık. İyi dileklerimiz ilettik. Bir ayaz başlamıştı ki dışarıda sorma. Güle oynaya, biraz da duygulanmış olarak Utku’nun arabaya yürümeye başladık. Dolunay tepeden ışıldıyordu. Cep telefonuma bir mesaj geldi. Titreyerek açtım, baktım ve içime inanılmaz bir mutluluk yayıldı. Ulan dedim, tam zamanında, tam da seni düşünürken.

teklif

Tolga Abi’den.

Herkes Dolunay’ın Farkında

Yalnızca gerçek dostlar farkında her dolunayda neler hissettiğimi, neler yaşadığımı. Bu dolunayda da bana verdikleri desteğe hayran kalmamak elde değil. Utku, Alper, Sercan, Volkan‘a buradan sevgiler. Bu yazıdaki fotoğrafları benim için onlar çektiler.

01mesut

Eskişehir

02volkan

Denizli

03alper

Çanakkale

04sercan

Tekirdağ

05utku

İzmir

Tatilin faydalarından biri de birikenleri ayıklayıp yenilere yer açmak oldu. Upuzun listeleri erittim birkaç gecede. Ama halen daha Getik Dergi’nin yeni sayısının basılamaması üzmüyor değil. “Her şeyimiz var. Bunları yerinde kullanabilirsek mükemmel sonuçlar elde edeceğiz.” 

Japon balıklarımdan bahsedeyim biraz da. Evde olduğum süre onlara yaradı. Akvaryumlarını temizledim geçen gün. Hava motoru akvaryumun boyutuna göre biraz fazla güçlü sanırım. Suyun içerisinde epey bir akım oluşturuyor. O yüzden hava giriş borusunun ucuna küçük bir musluk bağladım. Bu sayede vereceği hava miktarını ayarlayabiliyorum. Bir de yemlerini değiştirdim sevimlilerin. Bunlara ben daha önceden daha basit bir yem veriyordum. Arada bir de bezelye veriyordum. Bugün gidip bulabildiğim en kaliteli yemlerden aldım. Yeşil ve kırmızı renkli, bir mercimek büyüklüğünde ve yassılar bu yemler. Epey besleyicilermiş. Akvaryumun üzerine bırakmamla birlikte İmpuru çılgınca saldırdı. Hemen ardından İsimsiz Kahraman da atladı yemlerin üzerine. İlk defa yediklerinden mi yoksa gerçekten çok iyi bir yem mi ilerleyen zamanda göreceğiz bakalım. Kısacası bu ay ki dolunayın en karlı çıkanları Japon balıklarım oldu. Geriye bize ne kaldı? Hüzünlü şarkılar çok yakında My Resort’te!

Bu Yazın Son Günü

agust01

Yeni evin en güzel yanı Dolunay’ı

Yazın bitmesine daha 10 gün var ancak bu ay, dolunay gecesinde, yaz benim için bitmiş oldu. Bu geceleri hayatımın güzel anlarına denk gelmesi, her ay bir gece de olsa mutlu olma imkanımın olması, artık dolunayları beklenir zamanlar haline getirdi. Bu kadar uzak kalmışken, emin olduğum tek şey artık kabuk bağlamış olduğum.

Yeni eve iyice yerleştim. Bitti mi? Hayır. Okumayı öğrendiğim 7 yaşından beri biriktirdiğim, neredeyse yirmi yıllık, kitap birikimini bir odaya sığdırabilmek çok zor. Ve biraz da masraflı açıkçası. Ancak sonuçta ortaya çıkan görüntü gayet tatmin edici. Sanırım doğru kelime bu: tatmin edici.

agust04

agust05

Bu üçünü yeni alıp yan yana sabitledim

Bu kitapları düzenleyebilmek için dört tane ilave kitaplık almak gerekti. Bunlardan bir tanesi değerli dostum Utku‘nun sayesinde oldu. Diğer üç tanesi ise internette bulabildiğim en ucuz ve kargo bedava olan kitaplıklardı. Buna rağmen gayet iyi çıktılar. Kolayca montajını tamamladım ve üçünü bir birine sabitledim. Son olarak davulu da kurduktan sonra, odanın tek eksiği kaldı: HALI.

agust06

agust03

Akordeon aldım. Ömer Burak‘ın orijinal İtalyan Paolo Soprano marka akordeonunu aldım. Beyaz renk ve sedef kakmalı. Muhteşem görünüyor. Kutusu var ama güzel bir kılıf almak da şart. Her enstrümanıma bir isim veriyorum. Ama akordeona bir isim vermedim henüz. Bir dolunay gecesi almış olmamdan dolayı, hangi ismi versem yakışmayacağını düşünüyorum. Bekliyorum, kendiliğinden çıkacak umarım.

agust07

Akordeonla yapmak istediğim şey bir birinden güzel Çerkez melodileriyle Kafkasya’nın diğer güzel halk dansları melodilerini çalmak. Eh yakın zamanda birer ikişer videoları yüklerim buralara.

agust02

Bu yeni evde irili ufaklı pek çok şey yaptık. Mesela bir tane lambader yaptık. Eski evdeyken bir ayna almıştım. Bu aynayı muhafaza etmek için bir de eğreti kasa vardı. O zamandan beri bu kasayı atmadım. İşte o kasanın parçalarını ve çuha ipi kullanarak bir lambader yaptık.  Bu aslında çok da zor olmayan bir teknik. Çuha ipini şeffaf tutkala buladıktan sonra bir balonun üzerine rastgele sarmaya başlıyoruz. Tutkalın etkisiyle çuha ipi sertleşecek ve kalıp gibi kalacaktır. Balonu patlattıktan sonra üzerine bir de vernik atarsanız taş gibi oluyor.

Lambaderin zaten en sıkıntılı kısmı burası sayılır. Bundan sonra daha kolay. Tercihinize göre birkaç parça çıtadan ayaklık yapabilirsiniz. Ben uzun bir sunta parçasını yeterli uzunluklarda keserek bir idam sehpası şeklini verdim. Bunları da kelebek somunlu vidalarla tutturdum. Elektrik tesisatı zaten basit bir iş.

agust08

agust09

Her yazı bittiğinde bir sonraki yazının ne olacağını düşünüyorum. Geçen ay elime geçen plaklarla ilgili bir yazı olacak, hatta Alper‘in müthiş bir sitemine yer vereceğim orada. Beklemede kalın. Sevgiler.