Tag Archives: dolunay

Bahar Geliyor Haberin Var Mı?

Baharın gelişiyle kendimi epey rahatlamış hissediyorum artık. Yakın zamanda yine Antalya taraflarına bir yolculuk yapacağım. Yalnız olmayacağım. İş yerinden yakın arkadaşım Yunus Emre ve çekirdek ailesiyle birlikte gideceğiz. Bu yolculuğun ya da orada geçireceğim zamanın dolunaya denk gelmesini çok istiyordum. Ancak şans işte, olmadı. Çünkü çok uzun süredir sahilde çekim yapmak istiyorum. Eğer daha önce seni aradığım sahillere benzer, ıssız bir yer bulabilirsem ışık kirliliğinden uzakta çekimler deneyeceğim.

ilkdordun

martdolunay

Yeşile çalan renkleriyle sıra dışı bir dolunay

Gökte seni görmek –üstelik bu ay daha büyük olarak– paha biçilmez. Ancak dün büyük bir talihsizlik yaşadım ve evde olduğum saatlerde gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden tek bir kare bile çekim yapamadım. O yüzden Nazım Mustul tarafından yine Mart ayı içerisinde Eskişehir’de çekilen, ayın ilk dördün evresindeki bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Bu fotoğraf, içerdiği çok yüksek detaylar sebebiyle kesinlikle burada ve astrofotoğrafçılıkla ilgilenen herkesin arşivinde bir “referans” olarak yer almayı hak ediyor. Tıklayarak tam boyutta görüntüleyebilirsiniz. Ustanın ellerine sağlık. Yine Nazım Mustul tarafından çekilen bu ayın dolunay fotoğrafını alışık olduğumuzdan çok farklı renklerle düzenlediği için aşağıya ekliyorum. Kendisini Instagram’dan takip edin muhakkak: www.instagram.com/nazimmustul

Geride bıraktığımız ay güzel şeyler oldu. Dostlarımız Hazal-Utku ile Betül-Mustafa, yeni evlerine taşındılar. Yeni bir eve taşınmak, bir şeylere yeniden başlamak ve o yenilenme hissi gerçekten paha biçilmez. Bilecik’ten Eskişehir’e geldiğim o ilk üç ay bu hisle, bu mutlulukla nasıl geldi geçti bazen düşününce cevap bulamıyorum. Şimdi bizimkiler de öyle hissediyordur. Yeni bir çatının altında uyanma hissi insana gizli saklı bir heyecan veriyor.

mart01Belki geç oldu yazmak için ama Kader‘le Mehmet Eskişehir’den ayrıldılar. Özellikle Kader’in hüznünü, günler boyunca yazıp çizdiği, paylaştığı şeyleri görünce kendi içimde şüpheye düştüm. Bir gün bu şehirden ayrılsam, onun kadar çok şey biriktirebilmiş olacak mıyım? Yukarıda yazdığım heyecanıma, tıpkı Kader’in ki gibi bir hüzün de eklenecek mi? Bir zamanlar yaptığın gibi kaçarak mı gideceğim, yoksa kavuşmak için koşarak mı?

mart02

Geride kalan ay içerisinde Mustafa ve Özge‘nin doğum günleri vardı. Doğum günü kutlamalarını artık yeni bir formata taşıdık. Böylece en azından böyle günlerde, herhangi bir gerilim yaşanmadan, doğru düzgün oturup sohbet edebiliyoruz. Bütün bir ayın dökümünü yapıyorum ya, bundan da bahsedeyim.

mart03

Evet, bu ay da o en kutsal, sana en yakın hissettiğim zamanlar yavaş yavaş sona eriyor. Ama sanma ki içimde sen eksiliyorsun. Ben senin her sabah otobüste, metroda, tramvayda, dolmuşta gördüğün isimsiz yol arkadaşınım. Sigaranı değiştirdiğini görürüm, saçını boyadığını bilirim, her güne biraz daha aydınlık başladıkça senin de yüzünün güzelleştiğini fark ederim. Bir gün gelmesen hasta oldun diye üzülür, bir dakika önce evden çıksan bana kırıldın sanarım, günüm cehennem olur. Ve benim tüm şiirlerimde senden bir harf bulunur.

Canon EOS 550D Günlükleri: EF 75-300 Lens

300mm03Bir süredir kullandığım ancak şimdi yazabildiğim yeni bir lensim var artık. Canon’un ürettiği en ekonomik zoom lenslerden biri olan Canon EF 75-300 lensi daha çok gökyüzü ve ay fotoğrafları çekebilmek için aldım.

Uzun odak uzaklıklı –tele– bir lensle çalışmanın en büyük dezavantajı, sizi bir tripoda mahkum etmesidir. Otomatik netleme mesafesinin 1.5 metreden başladığını göz önüne alırsak, yüzlerce ve kilometrelerce uzaktaki bir görüntüyü yakalamak için özellikle netlikten taviz vermemek adına tripoda ve uygun çekim ayarlarına sahip olmak gerekiyor. Bu lensin avantajı ise çok uyumlu bir donanım olması. APS-C makinelerin dışında, full frame makinelerle de uyumlu bir şekilde çalışması. Böylece ileride makineyi değiştirmeye karar verirsem en azından bu lensi kullanmaya devam edebileceğim.

subatmoon22

f/5.6 – 1/400sn – ISO1000 – 300mm

Tabii şu da bir gerçek ki astrofotoğrafçılık için başlangıç denebilecek seviyede, çok zayıf bir donanım. Ancak Lightroom‘da yapılan birkaç küçük dokunuşla işler çok daha iyi bir hale getirilebiliyor. Örneğin blogun sol tarafında full hd çözünürlükle görüntülenen arka planda gördüğün dolunay fotoğrafını, bu lensle çektim.

fullmoonfeb20

f/5.6 – 1/250sn – ISO250 – 300mm

Yine Canon’un ürettiği 55-250 mm zoom lens’in, özellikle keskinlik açısından bu lensten daha iyi olduğu söyleniyor. Bu belki ilerisi için bir alternatif olabilir. Ancak çok daha geniş odak uzaklıkları sağlayabilen ve astrofotoğrafçılığa izin veren lensleri elde etmek kısa vadede benim için imkansız. Bu yüzden EF 75-300 ile yapabileceklerimi deniyor ve donanımın sınırlarını anlamaya çalışıyorum. Yakın zamanda bir doğa fotoğrafı gezisi olacak. Umarım bir aksilik çıkmazsa özellikle alan derinliğiyle ilgili daha başarılı kareler çıkacağından eminim. Bu arada yazıda kullandığım makine görselleri stok fotoğraf değildir. Kendi yaptığım lightbox ile çektim. Nasıl olmuşlar?

telezoomfeb20

f/5.6 – 1/100 – ISO640 – 250mm (crop)

Şubat Dolunayı – Batının Güneşi

subatmoon20

08.02.2020 Eskişehir’de dolunay

Günlerdir kapalı, günlerdir tipiyle boğulmuş gündüzlerin; bulutların esiri olmuş akşamların ardından nihayet gösterdin yüzünü. Aslında güzel bir kış manzarası çekmek için çıkmıştım pencereme. Ancak hiç umudum yokken birden dağılıverdi bulutlar ve sen peyda oldun dünyama.

Artık bir gelenek haline geldi. Her ay yeni bir parça çalıyoruz. Belki ufak prodüksiyonlar ama başlangıcından bitişine epey bir emek istiyor. Parça seçimleri için belli bir kuralımız yok. Bazen çok popüler olan ve gerçekten kaliteli bulduğumuz şarkıları seçiyoruz. Bazen de yıllardır aklımızın bir kıyısında olan parçaları. Bu ay işte böyle bir parça seçtik. Ennio Morricone‘nin çoğu zaman filminin ötesine geçen harika bir eseri olan Wild Horde‘yi çaldık. Bu parça, My Name Is Nobody filminin soundtrack’leri arasında benim en çok sevdiğim parça. Her şeyiyle dört dörtlük bir western klasiği. Vahşi Batı’nın insanı yakan o güneşini hissettiriyor her dinlediğinizde.

Bu videoda, ritm gitarlar Yağızhan, elektrogitar solosu ise Alper tarafından çaldı. Flüt ve perküsyonu ise ben çaldım. Koro sesleri ise üçümüze ait. Video boyunca duyduğunuz tüm sesleri de yine Yağızhan kaydetti ve miksledi sağ olsun. Videonun kurgusunu ise ben yaptım. Kurgudaki birkaç hata bu yüzden zaten 🙂 Bu videoyla ilgili tek eksiklik belki de orijinalinde olan “ıslık” bölümünün olmayışıydı.

Bana seni hatırlatan o kadar çok ses var ki… Ne zaman Göksel çalsa mesela sen gelirsin aklıma. Ne zaman Mabel Matiz‘in ilk dönemini duysam aklıma astrolojik seyahatlerimiz gelir. Bazen de Melankoli çalar bir nostalji radyosunda ve hayatımın en garip döneminde yaptığım bir konuşmayı hatırlarım, canım geçer. Seni hatırlatan günler, aylar ve yıllar var. Tüm bunlar belki de bir ömür dolusu geliyor, tüm bir hayata değer. Notalar, kelimeler, renkler ve sayfalar dolusu sen varsın. Anlatabilmek için usulca doğmanı bekliyorum.

subatmoon21

Bu ay dolunayı erken bir saatte karşılayınca, etrafa şöyle bir göz gezdirmek için de zaman kaldı. Makinede takılı 75-300 mm objektifle epey bir çekim yaptım. Elbette böyle bir donanımla çalışmanın en büyük dezavantajı muhakkak bir tripoda ihtiyaç duyuyor olması. Bir de odak uzaklığı arttıkça –ki Ay çekimi için olabildiğinin en açığı– netlemeyle ilgili olarak gözünüze güvenmeniz gerekiyor zira otomatik netleme pek işe yaramıyor.

Bir sonraki buluşmamız artık baharda olacak. Kış bitiyor, bu ay nasıl geçer bilmiyorum. Belki de gerçek kışı bu ay bitene kadar yaşarız. Karanlığı, soğuğu, çaresizliği. Ancak elbette ilk cemre gönüllere düşecek ve baharın müjdecisi olacak.

Yılın İlk Dolunay’ı ve Altın Bir Gün

altinguncover

Çok zaman geçmeden kavuştuk yine. Yılın ilk dolunayında -giderek bir rutin haline gelen- güzel bir cover çalışması yaptık yine. Dinlediğim ilk günden beri düzenlemelerine hayran olduğum, benim için 2019’un en iyi keşiflerinden biri olan Altın Gün grubunun Kolbastı düzenlemesini çaldık. Parçanın orijinal melodisi Arif Sağ‘ın Şu Samsun’un Evleri parçasından, sözleri ise Barış Manço‘nun Dereboyu Kavaklar şarkısından alınmış. Biz sadece girişteki müthiş melodiyi çaldık.

Müzisyen arkadaşlarımızla olan birlikteliklerden keyif alıyoruz. Bu sefer ki konuğumuz da Cem oldu. Cem uzun yıllardır bağlama çalıyor. Hatta okuldayken birlikte sahneye bile çıkmışlığımız var. Pentagram‘ın Gündüz Gece’sini çalmıştık. Bu yeni çalışmayı da inanmayacaksın belki ama yarım saat içerisinde çalıp kaydettik. Yılın ilk haftasında, yılın ilk performansını kaydetmiş olduk. Alper‘le birlikte Cem’e çok teşekkür ederiz.

Facebook ve Instagram’dan paylaşınca sağ olsun eş dost, epey ilgi gösterdiler. Oturup düzenli olarak “Dolunay Coverları” isminde bir şeyler yapabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Ancak bu işi böyle bir programa bindirmek de belki uzun vadede işin keyfini kaçırabilir. Neyse.

firstmoon

Dolunay gecesi şansıma gökte tek bir bulut bile yoktu. Doya doya fotoğraf çektim. Hem deneyerek, hem de benzer ekipmanla çekilmiş fotoğrafların öznitelik ayarlarını kullanarak denemeler yaptım. Parçalı ay tutulmasını ise ne yazık ki çok net gözlemleyemedim. Teleskopla ayın üzerinde oluşan değişimi görebiliyorsunuz ancak bu öyle çok net değil. Yani Gök Olayları Yıllığı‘nda parçalı ay tutulması olacağını yazmasa, gözlemlediğiniz şeyin bir ay tutulması olacağından çok da emin olamazsınız. Bu ay astronomik olarak epey hareketli olacak. 13 Ocak günü Ay, Dünya’ya en yakın konumda olacak. Dolayısıyla eğer bulutsuz bir gece olursa yine fotoğraf ve gözlem için müthiş bir fırsat yakalayacağız.

Blogun elini yüzünü toparlıyorum. Üst kısımdaki görseli çok uzun süredir değiştirmiyordum. Bu vesileyle çok sevdiğim bir fotoğrafı ekledim yukarıya. Yine 2020’de arka planı değiştirmek, bazı eski yazıları yeniden düzenlemek, silinen fotoğrafları eklemek gerekecek. Uzun ama keyifli bir süreç olacak. Şimdilik bu kadar sevgili dolunay. Şiir yok.

 

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Yılın Son Dolunayı – Şaşırtan Mavi

bluemoon01

@betul_turksoy

Nasıl bir lanet bu, nasıl bir hastalık, tarif bile edemiyorum Ben, gözlerimi sana bakmaktan alıkoyamıyorum. Bazen gizlice, bazen bir kaçamakla, bazen de önünü arkasını görmeden, öylece uzun uzun… Şimdi yine birileri senden bahsediyor ve yüreğim sızlıyor. Çok uzakta parlıyorsun. Gözlerimi kapatsam da ışığından kaçamıyorum. Kaçmaya karar vermemin üzerinden çok geçmemişti o günlerde de. Hayatın bana, gördüğüm “en parlak maviyi” gösterdiği zamanlardı.

Boğucu, insanı doğduğuna pişman eden bir yaz günüydü. Anadolu’nun kim bilir hangi terk edilmiş yolunda, bir başıma yolculuk ediyordum. Arabanın harareti havanın sıcağıyla buluşunca o küçücük kabinde muazzam bir cehennem yaşıyordum. İçinde ismin geçen türküler çalıyor, seni unutmak için çıktığım bu yolculukta seninle baş başa kalıyordum. Sanki benden intikamını böyle alıyordun.

Yolun bitmediği, bir metre daha gitmenin imkansız olduğu, başımın dönmeye başladığı o anda kendimi yolun kenarına zor attım. Kontağı kapatıp tüm kapıları açık bırakarak arabadan çıktım. Dağlar arasında kaybolmuş bir yolda, belki de bir avuç insanın yaşadığı bir köyün tabelası okunuyordu. Hemen yanında ise bir serap, bir vaha, o anda cennetin ırmakları gibi görünen bir çeşme duruyordu. Öğlen sıcağı altında kavrulan gündüze inat gibiydi.

bluemoon04

Köy çeşmelerini bilirsiniz, musluğu yoktur, akar durur öylece. Elimi suya ilk değdirdiğimde sanki yıllardır karanlıkta yaşamışım da aydınlığı görüyor gibi oldum. Tüm vücudum ürperdi, suyun buz gibi soğukluğu aklımı başımdan aldı. Kana kana içtim, ellerimi, yüzümü yıkadım. Sonra bir an durup başımı suyun altına soktum. Allah biliyor ya, utanmasam o anda çeşmenin içine de girerdim. Vücudumun güneş gören her noktasını bu buz gibi suyla yıkadım. Dakikalar geçmesine rağmen suya olan açlığım kesilmedi. Yıllar yıllar önce köydeki kuzenimin, susuzluktan kavrulan atların suya kavuşunca sudan içe içe nasıl çatladığını anlattığı o masal geldi. Susayan ata öyle hemen su verilmezmiş. Hayvan önce dinlendirilir, sonra azar azar verilirmiş. Bu sayede hayvancağızın kontrollü olarak susuzluğunu gidermesi sağlanırmış.

Aklıma o anda bu zarif hayvanın gelmesi, elbette susuzluğun etkisinden çok, çeşmenin aşağılarında uzaklarda bir yerde, birden bire ortaya çıkan bembeyaz bir atı ve yanındaki siyahlara bürünmüş sürücüsünü görmemle oldu. Onlar yanıma gelinceye kadar arabaya gidip bulabildiğim her şişeyi suyla doldurdum. Havanın bu sıcağına rağmen yüzünü simsiyah bir örtüyle, başını ise büyükçe siperli bir şapkayla tamamen örtmüş ince yapılı biriydi sürücü. Hayvana acımış olmalı bu sıcakta. Üzerine binmek yerine yanına katılmış geliyorlardı.

Dakikalar geçmişti. Artık yola koyulma vaktiydi. Kendi kendime, dur dedim şu çocuğun gelmesini bekleyeyim. Bakalım hayvana nasıl su verecek. Şu sıcak havada nasıl da böyle giyebiliyordu? Ben neredeyse yarı çıplak dikilirken yavaş yavaş geldi. Biraz da çekindi herhalde. Bu köye çok sık birileri gelmiyordur diye tahmin ettim. Üzerinde ve çizmesinde yer yer yapışmış pislikler vardı. Kir pas içerisindeydi.

Delikanlı merhaba, sen böyle nasıl dayanıyorsun sıcağa? Elini şapkasına attı ancak cevap vermedi. Atı getirip çeşmeye yakın bir yere bağladı. Hayvan suya seğirtse de sertçe çekerek durdurdu. Sonra adeta ben yokmuşum gibi gidip çeşmenin önündeki yalağı bir parça bezle tıkadı.

Çocuğun bana cevap vermemesine çok bozulmuştum. İt oğlu itteki kibre bak, diye kendi kendime söylendim. Sonra yine seslendim. “At senin mi?” Biraz bana bakar gibi olduysa da yine hiç cevap vermedi. Asabım iyice bozulduğundan ve aslında halen sıcaktan kavrulan arabaya dönmeye de pek gönüllü olmadığımdan kızgınlıkla seslendim: Delikanlı hayırdır niye cevap vermiyorsun? Ayıp değil mi?

bluemoon02Hayatımda çok defa şaşırdım, çok defa şok oldum. Ancak beni yakaladığın o günden sonra ilk defa, ilk defa buz kestim şaşkınlıktan. Karşımdaki genç, elini uzun siperli şapkasına attı. Şapkanın altından toplanmış sarı saçları beline kadar döküldü. Yüzüne sardığı örtüyü de indirince, işte o zaman gözlerim yuvalarından fırladı. Karşımda bir kadın, bembeyaz bir tenle, küçük ve kemerli bir burun ve hayatımda o ana kadar gördüğüm en mavi gözlerle bana bakıyordu.

“Kusura bakma ağabey, yabancı görünce çekindim seni.” Böylesi bir yerde, bu unutulmuş köyde, bu vakitte ne yapıyordu? Acaba gerçekten o atın sürücüsü müydü? Neden böyle giyinmişti? Zihnimde beliren tüm soruları bir kenara bırakıp kadının gözlerine daldım. Birkaç saniye süren o bakışım saatler gibi geldi. Kızcağız bana aldırmadan işini yapmaya devam etti. Atı suya yaklaştırdı. At lıkır lıkır içtiği suyla serinlerken, o bana arkasını döndü ve fazlaca bir şey söylemeden gitmemi bekledi.

O gözleri, “görmeyi umduğum son yerde” gördüğüm o gözleri unutamadım. Kaçışımın bu bilmem kaçıncı günüde, aklımı o mavilik meşgul edip durdu. Olabilir miydi? Böylesi derin bir maviye dalıp gitsem ve hiç uyanmasam, işte o zaman nihayet seni geride bırakabilir miydim?

Sorular bitmiyor böylece. Bırak seni, bir harfini bile görünce yeniden sesler dolmaya başlıyor aklıma. Yılın son dolunayı böyle patırtı gürültüyle gelip geçiyor. Yeni bir yıl bekliyor bizi… Mutlu yılların olsun şimdiden.

bluemoon03

NOT: Sevgili S, sen anlattın ben yazdım ve kim bilir kimler yaşadı…

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 3

fullmonincave

birinci bölümikinci bölüm

Sana şartı söyledik. Ahiretini yakmaya, sonsuza kadar cehennemde kalmaya razı mısın?” diye sordular. “Evet” dedim ve devam ettim. “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bir anda mağaranın içi tıslamalarla doldu. “Haşa, tövbe haşa. Yarabbi sen affet yarabbi. Haşa, haşa, tövbe, tövbe.” Onlar susunca yineledim: “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bu sefer tövbeler, haşalar duyulmadı. Kur’an’dan bir ayet okudular. İki meleğin sesi de az önceki tıslamaların aksine o kadar berrak yankılandı ki kulaklarımda bir anlığına yaşadığım tüm korkuyu unuttum. Ayet bitince bir tanesi konuşmaya başladı. “İstediğin şey Allah’ın en büyük mucizesidir. Çok az insanoğluna çok az defa bahşedildi. Allah’ın sevdiği kullardı bunlar. Allah onlara ilim verdi, onlar da imanlarıyla bu işi başardılar. Ancak sen bunu sadece bir kere yapabilirsin ve sonsuza kadar Allah’ın lanetine uğrayacaksın.” Bu sefer diğeri başladı konuşmaya. “Bu dolunaydan uyanınca doğruca evine git. İki rekat namaz kıl, ancak secdeye vardığında üç defa … diye oku. Bitirdiğinde selam vermeden kalk. Dirilteceğin kişinin ismini avuçlarına yazıp aynı namazı bir sonraki defa kıldığında bu sefer selamı yalnızca sol tarafına ver.

Ne diyeceğimi bilemedim. Sessizce bekledim. Sonra, Melekler Bakara Suresi’nin o ayetini okudular. “Besmele çek ve gözlerini kapat” dediler. Gözlerimi kapattığım anda göğsüme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Kendimden geçtim, ağzımda toprak tadı vardı.

Uyandığımda vakit öğlen vaktiydi. İleriden bir koyun sürüsü geçiyordu. Sürünün köpekleri koşarak bana geliyordu. Yerimden doğruldum, hayvanlar beni görünce aniden duruverdiler. Gerilerden koşarak gelen çoban Arapça kayıp mı olduğumu sordu. Geçiştirdim ve önceki gün geldiğim yoldan geri döndüm.

Aynı gece otele vardım. Ertesi sabah ise yine geldiğim şekilde önce Şam’ın dışına, daha sonra da sınırdan geçerek Hatay’a ulaştım. Hatay’da kapıdan geçerken jandarma beni gözaltına aldı. Üzerimde para, kimliğim ve pasaportum dışında evrak çıkmayınca bir süre beklettiler. Onlara Suriyeli sevgilimin peşinden gittiğimi ama bulamadığımı söyledim. Benimle biraz alay edip bıraktılar.

O akşam uçakla kadının yaşadığı şehre döndüm. Günlerdir telefonum kapalıydı. Suriye’den gelirken de telefonu tamamen parçalayıp atmıştım. Kadının yaşadığı yere,  saat gece yarısını geçtikten sonra gittim. Kapıyı çaldım. Kapı açılınca beni gören kadın ağlamaklı oldu ve boynuma sarıldı. “Çok özür dilerim. Yaptığım delilikti. Seni göndermemeliydim. Lütfen beni affet.” Ben de ona sımsıkı sarıldım. “Tek kelime etme lütfen, n’olur bana sarıl ve böylece uyumama izin ver.

Ertesi gün uyandığımda gerçekten onun da bana sarılmış halde olduğunu gördüm. Tüm gece hiçbir rüya görmemiştim. O da uyanınca hızlıca bir duş alıp işten dönene kadar onu beklememi söyledi. O günü onun evinde, dönmesini bekleyerek geçirdim. Akşam beklediğimden daha erken bir saatte geldi. Biraz tedirgin, biraz heyecanlı ama çok da meraklı bir şekilde gelip karşıma oturdu. “Şimdi anlatabilirsin” dedi.

Başımdan geçen her şeyi anlattım. Özellikle cinleri nasıl atlattığımı anlatınca derin bir nefes aldı ve elini göğsüne sokup katlanmış bir parça deri çıkardı. “Bu tılsımı lütfen üzerinden ayırma artık” dedi. Az önce onun tenine değen bu parçadaki sıcaklık yine benim aklımı başımdan aldı. Anlatmaya devam ettim. Tam meleklerin anlattığı büyüyü anlatacaktım ki aniden “Sus” dedi. Ağlama başladı. “Ben kötü biriyim. Sen bende benden fazlasını görüyorsun” dedi. Şaşırmıştım. “Ben aslında bunu hak etmiyorum, umarım beni affedersin” dedi. Artık bu gizeme bir son vermek gerektiğini hissettim. “Ne oluyor? Lütfen bana anlat. Sana deliler gibi aşığım, lütfen bana anlat. Neden bahsediyorsun?

Kadın bunu duyunca, biraz duraksadı. Masum bir çocuk gibi görünüyordu. “Lütfen bana öğrendiğin büyüyü anlatma. Yalan söylemeyeceğim, ben de senden çok etkileniyorum. Günlerdir aklımdasın. Ancak seni tüm bu tehlikenin içine sokmamın nedeni aslında yine benim. Ben ölüyorum. Hastalığım var. En ufak bir krizde hayatım sona erecek. Ailem bilmiyor, kimse bilmiyor. Kendimi ölümden kurtarmak için bir yol arıyordum. İşte karşıma sen çıktın. Şimdi eğer bu büyüyü bir kere yapabilme şansın varsa sana yalvarırım, o hakkını benim için sakla.

Hayat çok garip. Büyüyle uğraşan herkesin hayatta yalnızlaştığını, annesini, babasını, giderek tüm ailesini kaybettiğini, hiç arkadaşı olmadığını, kimseye güvenmediğini gördüm yıllarca. Kendine haremler kuran, tarikatlar yöneten şarlatanlar bir yana, gerçek ilim sahibi kimseler hep yalnızdı, yalnız ölüyordu. Sanki büyücünün kaderi buydu. Aşk ise bu yalnızlığın belki de en büyük tehlikesiydi. Aşk bir tehlikeydi, çünkü aşk kavuşmak değildi. Aşk yalnızca çıldırmak, düşünememek, gözünü karartmaktı. Bunun sonu ise sonsuz bir yalnızlık oluyordu.

Kadın ben büyülemişti, gerçek anlamda. Kendine âşık etmişti. Fotoğrafını elime aldığım ilk andan, kazağının kokusunu duyana kadar ve o andan tenine ilk dokunduğum ana kadar büyülenmiştim. Ancak benim enerjim de onun enerjisine direnmiş, büyülenerek başlayan aşk gerçekten kalbimde filizlenmişti. Hiçbir büyü doğrudan isteneni vermezdi. Kadın da istediği şeyi, benim istediğim şeyi vermek vaadiyle elde etmişti. Tüm bu olaylarla beni kendimden geçirmiş, âşık etmişti. Ancak enerjimin büyüklüğü sayesinde, bilerek ve isteyerek ona dokunduğum o anda ise her şey tersine dönmüştü. İşte o anda kalbine küçük bir tohum ekilmişti. Cinlerden korunmasını sağlayan tılsımı bana verdiği anda kalbini açmıştı. Gerçekten korunmam gerektiğini düşünmüştü, beni gerçekten korumak istemişti.

Günler geçti. Kadının evinden ayrılmadım. Her şeyimi oraya taşıdım. Hiç büyü yapmadım. Onun da yapmasını istemedim. Birlikte çok mutlu olduk. Biliyorum, bir gün hastalığı onu öldürecek. İşte o gün ona yeniden kavuşacağım. Yepyeni bir hayatımız olacak. Belki de tüm bu olanları hatırlamayacak. Belki de bu yeni hayatında günahları affedilecek. Hayatımız hiç olmadığı kadar güzel gidiyor. Ellerimiz hep birlikte. Onun ölümü bizi kurtaracak. Umudumu hiç kaybetmedim.

BİTTİ: Bu öyküyü yaklaşık üç günde, bir kısmını da daktiloyla, yazdım. O sıralarda gökyüzünde dolunay tam da şu aşağıda göründüğü şekildeydi. 

suriyedolunay

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 1

auqasixioBüyü yapabilmek, doğuştan gelen bir yetenek değildir. Evet, belki uyduruk çocuk masallarında belki öyledir, ancak gerçek dünyada “muggle” doğmak diye bir şey yoktur. Büyü isteyen, yöntemlerini bilen ve sonuçlarına katlanmayı göze alan herkes tarafından yapılabilir.

Herkesten gizlediğim bu ilmim, hayatımın erken dönemlerinden beri benimle birlikte oldu. Öyle ki pek çoğu bilmese de çevremdeki dünyayı hep bu şekilde yönlendirdim, şekillendirdim. Gördüğüm rüyaların, “rüya gördüm” diye anlattıklarımın hep bir sebebi oldu. Bir süre sonra ise “rüya görebilmek” için büyü yapmaya başladım.

İlk kez düğümlere üflediğim zamanlarda, on üç ayda üç büyü hakkım vardı. Herkesin bir yılı on iki aydan ibaretti. Ancak benim o zaman ki ömrüm, her on üç aylık döngüyü bir yıl, hayatıma yeni bir neşe, bir güç olarak katıyordu. Tabi sonraları yaşım büyüdükçe gücüm, gücüm büyüdükçe de erişimim arttı. Kaynaklara erişimden bahsediyorum. Bir belge cenneti olan Mezopotamya, Dünya’nın diğer tüm alemlere açıldığı kapıydı. Tüm sihir buradaydı. Unutulmuş tarih, uydurulmuş tarih, dinler, efsaneler hep bu topraklardaydı. Dünya’nın değil belki ama bu alemin merkezi burasıydı.

“Her şey, yaşam ve para hariç” düsturu olmasa, büyü ve büyücüler Dünya’yı bir gecede kavurur, ateşle içerisinde bırakabilirler. Büyü yaparken her şeyi isteyebilir, bağlayabilir, rastlaştırabilirsiniz. Ancak cebinize para istemek ve yitip giden bir yaşamı geri istemek mümkün değildir. İşte bu saklı sanatın da ezelden beri süre gelen dedikodusu buydu: Bu ikisini yapabilmenin bir yolu var mıydı? Kim öğretebilirdi?

Büyü yapabilmek için semavi dinlerden birine inanmak, iman sahibi olmak, cezayı ve cezanın tedirginliğini taşımak -ama gerçekten taşımak- çok önemlidir. Geceleri yastığa başımı koyduğumda gözlerimi kapatır kapatmaz çekeceğimi düşündüğüm azabın korkusuyla terlemeye başlıyorum. Uykularım ise dayanılmaz birer cezaydı. Dedim ya, başlarda bana yol gösteren rüyalarımı görmek için bile büyü yapar olmuştum.

Çektiğim bu ıstıraba rağmen iki şey hariç her şeyi yapabiliyordum. Büyünün mantığı gariptir. İstediğinizi size doğrudan vermez. Dolaylı olarak elde etmek gerekir. Büyücülüğün belki de en ustalık isteyen kısmı da budur. Bu işin ustalığı doğru büyüyü yapabilmenin yanı sıra çok iyi bir analiz ve gözlemleme yeteneğine sahip olmaya ve sosyal mühendislik alanında uzman olmaya bağlıdır. Örneğin bir kadını kendinize aşık edemezsiniz. Ancak o kadının size aşık olmasını sağlayacak bir fırsat yaratabilirsiniz.

Yıl boyunca insanın enerjisi değişiyor, artıyor ve azalıyor. Ancak dolunay gecelerinde tam bir denge haline kavuşuyoruz. Sadece o gecelerde her neredeysem, ne haldeysem umursamıyor, işi gücü bırakıyorum. Ruhumun en dipte bir yerlerde, kendini yenilediğini hissediyorum.

Yine böyle bir günde aklıma giriverdi o melun düşüncenin kırıntısı. Güçlüydüm, iradem çok engindi. Hemen hiç zaafım yoktu. Nefsim benim emrimdeydi. Öyle ya da böyle gelmiş geçmiş en kudretli büyücülerden biri olabilirdim. Peki, bunun önünde duran şey neydi? Para ve yaşam büyüsü. Para umurumda bile değildi. Oysa yaşam? İsa‘dan beri, kaç kişi yitip giden bir yaşamı geri getirebildi? Belki birkaç kişi. Onlar da tarihin gizli saklı köşelerinde, kuytularında öldüler ya da öldürüldüler.

Oysa şimdi devir değişti. Artık insanlar mucizelere açlar. Yaşamı geri verebilir miydim? Ölümü yenebilir miydim? Bu tutku tüm damarlarıma doldu, aklımı fikrimi ele geçirdi. Gece gündüz aklımdan çıkmaz oldu. Biraz oturup düşününce, bu korkunç isteği umursamamaya karar verdim. Aklımı hep bambaşka şeylerle doldurdum. Ancak bir süre sonra artık bu isteğe tamamen teslim olup kendime açık açık ne istediğimi söylemeye başladım. Başlarda duyulmayan iç sesim artık bir çığlığa dönüştü. Ölümü yenebilir miydim? Çaresizdim.

İşte bu çaresizlik hayatımın en büyük derdi haline dönüşüverdi. Bir gün oturduğum yerden kalktım ve civarda bulunan ilçelere, köylere gitmeye, buralarda kimi zaman büyü bozdurmak isteyen, kimi zaman büyü yaptırmak isteyen sıfatıyla ilim sahibi kişileri araştırmaya başladım. Şarlatanlar, hocalar, karanlık kimseler ve daha niceleriyle karşılaştım. Yaşadığım ilde bulunanlar bitince, bu sefer Kütahya‘ya gittim. Orada çok daha fazla şarlatanla karşılaştım. Bu adam veya kadınlardan bazen çok kolay, bazen de bin bir güçlükle randevular aldım. Gerektiği yerde büyü bile yaptım görüşebilmek için. Ancak gerçeği sahteden ayırmak benim için yıllardır çok kolaydı. Büyünün enerjisi ortamdan silinmeyen bir iz bırakıyordu. Böylece gerçek ilim sahiplerini enerjilerinden anlayabiliyordum.

Böylece iki yıl içerisinde İç Anadolu’da ve Marmara’da gitmediğim yer kalmadı. Artık umudu kesmiştim. Bu yoksunlukla öleceğimi kabul ettim. O fikrin zihnime ekilmesinden dört ekinoks daha geçmişti. Ancak bir arpa boyu yol alamamıştım. Fikrini sorduğum birkaç ilim sahibi kişiler de benim deli, cahil, çılgın, cehennemde dahi en derin çukurda olacağımı söyleyip beni kovdular.

Kafamı biraz olsun dağıtabilmek için sağa sola haber yollamıştım. “Her türlü büyü çözülür” kabilinden işlerle meşgul oluyordum ki biraz oyalanabileyim. Bir gün yaşlı bir kadın bana kızının fotoğrafını getirdi. Kısmetinin bağlı olduğunu, bu kızın üzerinde kötü bir iz varsa kaldırmamı rica etti. Fotoğraftaki kadını gördüğümde nutkum tutuldu. Bu kadına bir büyü yapılmış olamazdı. Çünkü bu kadının kendisi büyük ihtimalle bir büyücü idi. Daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık yayıldı içime. Sonraları adına aşk diyeceğim bu enerji beni olduğum yere çivilemişti. Fotoğraftaki yorgun bakışlar, geniş bir yüz, keskin yüz hatları, dudak kıvrımları ve kısacası her bir detay daha o anda aklıma kazınmıştı. Yaşlı kadına kızının ismini sordum. Bu ismin hayatıma nasıl bir yön vereceğini o anda anlayamadım.

Yıldızname‘den fotoğraftaki kadını araştırdım. İzini bulmam çok uzun sürmedi. Çalıştığı ya da çalışıyor göründüğü yere gittim. Eğer bu kadın büyücü ise varlığım onu huzursuz edecekti, anlam veremediği bir şekilde o da benim enerjime tepki verecekti. Bir öğleden sonra, daha önce gittiğim şehirlerden birinde çalışan bu kadının iş yerine gittim. Neredeyse nefes almadan, koskoca binanın içerisinde katları çıkmaya başladım. Onlarca yüzlerce insan gelip geçiyor, kapılarda isimler, unvanlar yazıyor, ancak benim aklım tek bir isimde. O ismin tek bir harfinde.

Nihayet seneler gibi süren dakikalardan sonra ismini gördüm. Kalabalık bir ofisin en köşesine sinmiş gibi oturuyordu. Henüz ben kapıda belirir belirmez odadaki herkesten önce bakışları kapıya döndü. Göz göze geldik. Onun da heyecanlandığını hissettim. Birkaç saniye sonra odadaki herkes kapıya dönüp bana bakmaya başladı. Durum böyle olunca daha fazla ilgi çekmemek için geriye adım atıp koridora çıktım. Hızlı adımlarla binanın girişine yöneldim. Bir anda tüm vücudumun terlediğini fark ettim. O kısacık bir bakışma bile yüreğimi oynatmaya yetmişti. Ne yapacağımı bilemeden saatlerce oturdum. Bana gelen yaşlı kadının söylediğinin aksine kızına büyü yapılmış falan değildi. Bizzat kızın kendisi büyücüydü. Bu düşüncelere dalmışken mesailer bitmiş, bina yavaş yavaş boşalıyordu. Aklıma durumu bir kere daha kontrol etmek geldi. Kimseye görünmemeye çalışarak binanın içerisinde yürümeye başladım. Herkes asansörleri kullandığı için merdivenler neredeyse bomboştu. Böylece katları çıktım ve öğlen geldiğim ofisin önünde durdum. Niyetim odada kimse yokken, içeriye sinmiş bir iz bulabilmekti. Bunu niye yapıyordum? Yaşlı kadını arayıp büyüyü bozdum diyerek parasını almak daha kolaydı. Ama bu kıza saplanmıştım adeta.

İçeride ve hatta katta kimse yok gibiydi. Hızlıca ofise girdim. Bakışlarımı en köşedeki masaya çevirdiğimde şok oldum. Bana bakan bir çift göz adeta beni hapsetmiş gibiydi. Kız ayrılmamıştı yerinden. Beni bekliyordu. “Geleceğini tahmin ettim” dedi. “Kimsin sen?” Cevap vermemeyi düşündüm, yine hızlıca kaçıp gitmeyi. Ancak konuşmaya çalışmanın daha mantıklı olacağı ortadaydı.

Gittim, önündeki koltuğa oturdum. “Anneniz bana geldi” dedim. Gülümsedi. Gülümsediği an dünya durdu sandım. “Biliyorum, ben gönderdim onu” dedi. İşte şimdi karmakarışık bir hikaye başlıyordu. “Nasıl yani?” dedim. Bana ismimle hitap ederek, “M…, senin yıllardır aradığın şeyi ben de arıyorum. Önceki yıl Kırşehir‘de ziyaret ettiğin bir zat bana senin amacından bahsetti. Aslına bakarsan çok uzun süredir istediğim şeye benden daha uzak, ancak bu konuda benden daha cesur olduğunu anladım.

Olayın rengi tamamen değişmişti. Belki de aşık olduğum için peşine düştüğüm kadın, işte şimdi yine beni yıllardır peşinde koştuğum o tutkuma yönlendiriyordu. Oysa şimdi şu anda kalksam gitsem ya da tam tersi sarılıp öpsem onu, hayatım bambaşka bir yola girecekti. Onu öpme fikri aklımdan geçtiği anda kadın sanki anlamış gibi kulaklarının kızardığını fark ettim. Bendeki şaşkınlığı ve suskunluğu görünce konuşmaya devam etti. “Harut ve Marut‘u hiç duydun mu? Biliyor olmalısın, bugün insanlığın bildiği ve uyguladığı tüm büyüleri onlardan öğrendik. Asırlardır insanoğlu onlardan öğrendiği bu gizli ilimleri uyguladı. Ancak onlarla kimler nasıl konuştu, bunu bilen yok. Onlar, kendilerinden sorulan her büyüyü bir şartla öğrettiler.” “Cehennem…” deyiverdim. Bu esnada kapıda bir güvenlik görevlisi belirdi. “…. hanım çıkıyor musunuz? Tüm odaları kilitliyorum.” Birlikte çıktık. Bu sefer asansöre bindik. Bir adım önümde duruyor, bir heykel gibi kıpırdamıyordu. Ya hiç umursamıyor ya da gerçekten o da beni merak ediyordu.

Aşağı inince önceden sözleşmişiz gibi aynı yöne yürümeye başladık. Arabasına kadar gittik. Binmem için işaret etti. Ön koltukta duran kazağı arka koltuğa bıraktı ve kazağı yerinden kaldırdığı anda hayatımda duyduğum en güzel kokulardan birisi geldi burnuma. Böylece afallamış halde yola çıktık. Yolda konuşmaya devam etti. “Harut ve Marut, ruhunu cehenneme kesin ve sonsuz olarak göndermeyi kabul eden herkese büyü öğrettiler. İşte beni durduran da bu. Evet, ben büyü yaptığım için cehenneme gideceğim. Ancak burada bir umudum var. Ben bu büyülerin hiç birini o iki melekten öğrenmedim. Allah, büyü yapanların cehenneme gideceğini söylüyor ancak sonsuza kadar orada kalacaklarına dair açık bir ifade yok. Bunu cinlere de sordum. Onlar da aynı fikirdeler. Dolayısıyla, sonsuza kadar cehenneme gitme fikri bana korkunç geliyor. İşte bundan dolayı  senin de aradığın o ‘yaşamı geri getirme’ büyüsünü Harut ve Marut’tan öğrenmek istemiyorum. Ancak bunu benim yerime sen yapabilirsin. Çünkü onların nerede olduklarını biliyorum.”

-devamı için tıklayın-

zefisheye

 

Çerçeve Koleksiyonum

Dolunay‘da yayımladığım şu videodan sonra, pek çok güzel yorum aldık. Bir kişi ise beni şaşırttı ve video benim ve Alper‘in gözüktüğü kısımdaki çerçeveleri özellikle sordu. Bu soru gelince, bende fark ettim: Evin her yerinde asılı bir sürü çerçevem ve aslında her birinin de güzel hikayeleri var. Bu yazıda, aslında bir tür koleksiyon da denilebilecek bu çerçevelerden bahsedeceğim.

Yazı içerisinde birbirinden farklı tam 19 tane çerçeve yer alıyor. Her biriyle ilgili açıklamayı ise resim yazısı olarak ekledim. Mobil cihazınızdan girdiğinizde bu açıklamalar hemen görselin altında yer alacak.

ce01

Bin parçalık bir puzzle bu. Merve evlenmeden önce yapmış. Eve astığımız ilk çerçevelerden birisi. Departure of the Winged Ship isimli tablonun çizeri ise Vladimir Kush isimli Rus sürrealist ressam.

ce02

Bu evdeki en siyah çerçeve ve çalışma. Bu çalışmayı 2018 yılı Mart ayında yapmıştım. İsmi “Ay’ın Üzerinde Yaşamak“. Kendi ürettiğim ilk çerçevelerden biri olması bunu benim içim ayrıca çok değerli kılıyor.

Okumaya devam et

Dolunay’da Şarkılar

agus19moon

Yazın son dolunayı da geldi ve geçti! Bu yaz, belki de tüm ömrümün en çabuk yazı oldu, bitti desem yeridir. Çaresizce son sıcaklara tutunmaya çalışıyoruz resmen. Son üç beş günde geldi, günümüze yerleşti şu soğuklar. Sanki yaz mevsiminde değiliz. Moraller bozuk, canlar sıkkın. Sağ olsun, bu ay dolunayı Eda‘nın sayesinde ölümsüzleştirdik.

Parça parça oluyor çoğunlukla yazmak. Çok uzun süredir bu saatlerde yazı yazmıyordum. Bir haber beklerken, hiç dayanamadığım Öyle Kolaysa başladı çalmaya. Hiç kolay değil. İnan hiç kolay olmuyor. Gölgelerde yaşıyordum bir zamanlar. Şimdi belki ışığa çıktım ama bu sefer de senin gölgenden kaçıyorum. Kim bilir kaç satırı sildim nokta koymadan. Ah yalnızlık ve gece! İnsanı aşık eden, üzüntüden öldüren, düşünceden kanser eden iki kötü yoldaş. Uzak durmak “hiç kolay değil”.

Sana baktıkça kanım kaynıyor, kalp atışlarım hızlanıyor, sanki o an gördüğüm her şey ve “her beyaz” sen oluyorsun. O an nasıl bir özgüvenle doluyorum anlatamam. Dün gece de yine öyle hissediyordum. Bir an kendimi, ömür boyu unutamayacağım o rakamları tekrar ederken buldum. Sonra dehşetle irkilip telefonumu kapattım. Yerimde doğruldum aniden. Neredeyim ben? Neler hayal ediyorum böyle? Tüm bu ağrılarımdan sonra nasıl oluyor da, yüreğimdeki acı galip gelebiliyor? İsimler geçiyor aklımdan, dakikalar saatleri kovalıyor ama isimler dönmeye devam ediyor hiç durmadan. Hangi mektubumdaydı unuttum, saniyelerin sesi ve kalem kâğıttan çıkan hışırtılarla geçiyor günler demiştim. Şu anda burada durum daha farklı. Burada duyduğum ses Deniz’in sesi. “Bu sabah bir umut var içimde.

boyalida

Son olarak, uzaktasın artık. Göremiyorsun, inanmıyorsun. Susmuşsun belki de. Bilmiyorum. Biz bu ay şu aşağıdaki videoyu kaydettik. Split-screen cover denilen mevzuya girdik uzun süre sonra yeniden. Mabel Matiz‘in Boyalı da Saçların isimli şarkısında geçen şu melodiyi duyduğum günden beri unutamıyorum. Cansın ve Alper‘le birlikte hissettiğimiz gibi çalıp kaydettik önce. Cansın İstanbul’dan gönderdi videosunu. Alper ve benim çaldığım kısımlar ise Eskişehir’de çekildi malum. Sonra sağ olsun Yağızhan bizim için ses miksajını yaptı. Video kurgusunu ise ben yaptım. Bu yazın son dolunayı için güzel bir hatıra olsun diye 🙂