Tag Archives: durum hikayesi

Proofhead Erzurum’da – 2. Bölüm –

İlk bölümü okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

Gezi yazılarını yazmayı çok seviyorum. Yazarken sanki yeniden yaşıyormuş gibi hissetmek harika bir duygu çünkü. Yazının önceki bölümünde harika uçak yolculuğu, otele yerleştiğimiz ilk gün ve geceyi hastalanarak kapattığımdan bahsetmiştim.

Yazının ikinci ve son bölümüne hoş geldiniz. Bu biraz uzun bir bölüm olabilir. Üşenmeden okumanızı tavsiye ederim. Eğitimin ilk gününe gece uyuyamamış, gece sürekli sağa sola dönmüş ve üzerimde müthiş bir yorgunluk birikmiş olarak uyandım. Gece, vücudum bu hava değişimini kaldıramamış olacak ki yatağa alışmam çok uzun sürmüştü.

01Bir de önceki yazıda olması gereken bazı detaylar var. Örneğin ilk defa bir eğitime bu kadar kalabalık katıldık: dört kişi. Eğitim bittiğinde anlayacaktım ki şimdiye kadar ki en güzel eğitim buymuş. Gizem‘e ve İlkan Abi‘ye bu noktada teşekkürü bir borç biliyorum. Hastalığım süresince Gizem’in taşıdığı sıcak içecekler için minnettarım. Ayrıca, ilk defa bir eğitime okul arkadaşımla, üstelik üç tanesiyle birden, birlikte katıldık. Kardeşim Ersil Giresun’dan, Şevkiye Eskişehir’den ve Ayşe Harika da Erzincan’dan bu eğitime katıldılar.

09

Ben Atilla Ersil

Eğitimin ilk günü genelde hastalığımla geçti. Pek bir şey yapmadık. Akşam eğitimden sonra hep birlikte lobide oturduk. Yemekler falan çok eğlenceli geçti. Akşamın konusu Gizem’in müthiş iştahı oldu. Eğlendik, diyorum ya. Bir gün önce, otele gelmeden hemen önce, gittiğimiz Müceldili Konağı isimli mekanda Ersil’i görmüştüm. Sonra otele yerleştiğimiz akşam da lobide bir süre sohbet etmiştik. Yine okuldan bir diğer arkadaşımız Atilla’nın Erzurum Atatürk Üniversitesi‘nde araştırma görevlisi olduğunu söyledi bana. Böylece Atilla ile iletişim kurup ertesi gün için sözleştik. İlk gün akşam yemekten önce İlkan Bey spora gitti. Gizem de yanında getirdiği Şirinler Romanı’nı okuyacağını söyleyip (buna bir anlam veremedim) odasına çekildi. Tam o sırada işte Ersil, Atilla’nın geldiğini haber verdi. Atilla ile epey muhabbet ettik. Sonra yemeğe geçtik. Yemekten sonra da bir müddet takıldık ancak benim rahatsızlığım artınca ayrılmak durumunda kaldım. O ana kadar neden düşünemedim bilmiyorum, otelin marketine gidip bir ağrı kesici ve soğuk algınlığı ilacı alıp içtim. Sonra da vedalaşıp ayrıldım. O gece aldığım duşun, içtiğim ilacın ve uyumadn hemen önce içtiğim gizli formülün (annemin çantama önceden koyduğu) etkisiyle süper uyudum. Ertesi güne yine hasta, ancak çok daha az hasta olarak uyandım.

11Eğitimin ikinci günü çok iyiydi yine. Oturumları izlerken Gizem’le aramızda bir durum hikayesi yazma yarışı başladı. Neden bilmiyorum, bana çok iyi hikayeler yazabileceğini iddia etti. Hodri meydan, dedim. Bu yarışın sonucunu ileride öğreneceksiniz. Öğleden sonra kişisel gelişim eğitimi vardı. Bu güne damgasını vuran olay Bolu’yu Afyon’un yanında sanan teyze oldu. Kişisel gelişim eğitimi de klişesel bir eğitim olmaktan öte gidemedi kanımca. Ufak da olsa yeni fikirler vermedi değil ama.

10

Ders aralarını değerlendirme yöntemi

İkinci günün akşamında Şevkiye ve eşi adaşım Mesut‘la buluştum. Ortam çok iyiydi, Gizem ve İlkan Abi’nin de katılmasıyla muhabbet çok daha iyi oldu. Yemekten sonra uzun süre oturup sohbet ettik. İşte Şevkiye ile Mesut’un o mükemmel planlarını da burada öğrendim. Şu Mesut çok kıyak adam yahu 🙂

O gece de mükemmel bitti. Ulan ne olursa olsun, sağlık çok başka bir şey arkadaş. Kendimi biraz iyi hissedince moralim düzeldi. O gece de kalın pijamalar giyinip yatağa uzandım ve kütük gibi uyudum huzurla.

Çarşamba günü hastalıktan tamamen kurtulmuş olarak, ancak gariptir kart bir sesle uyandım. Bu arada üç gündür her öğünde aralıksız çorba içtim yemeklerde. Sadece tek bir çeşit yemek aldım, çok yemedim, yiyemedim de zaten. Eğitimlerde çÇarşamba günü tamamen bir konuya, e-denetim uygulamasına ayrılmıştı. Şöyle bir değerlendirme yaptım ki bu uygulama tam anlamıyla çalışmayı becerebilirse çevre yönetimi ve denetimi işlerimizi müthiş kolaylaştıracak. Günün devamında kendi adıma bir sıkıntı yaşadım ve günüm zehir oldu. Neyse ki etrafımda melekler var ve beni bu durumdan kurtardılar. Gizem’in çok yemek yemesine nispet olarak şöyle bir yarışa girdik: İkimiz de birbirimizin en çok sevdiği ve tesadüfen bir diğerimizin de hiç sevmediği iki tatlıyı alıp yemeye çalıştık. Ağzımda büyüyen fındıklı kakaolu kek parçalarını hatırladıkça halen kendimi kötü hissediyorum. Bu gün de böylece bitti, her şey telafi edilebilir oldu.

03

Şevkiye ve Gizem

Perşembe günü için çok heyecanlıydık çünkü taa eğitimin ilk gününde Genel Müdür Yardımcımız, Aziziye ve Mecidiye Tabyalarına düzenlenecek bir gezinin sözünü vermişti. Öğleden önce sinirli bir hanım sunum yaptı ancak hepimizin aklı gezideydi, yalan yok. Saat 14.00’te otelin önünden dolmuşlara bindik ve önce Aziziye Tabyası’na gittik. Buradan Mecidiye Tabyası’na geçtik ve en son da Erzurum Şehitliği‘ne uğradık ve gezimiz bitti. Burayı hızlıca geçtim, çünkü bu gezilerim ayrı bir yazının konusu olacak.

04

Tadilatta Çifte Minare

14Bizi çarşının göbeğinde bırakıp saat 18.00’de toplamak üzere ayrıldılar. İlkan Abi ve Gizem’le önce Erzurum Kalesi‘ni dolaştık. Baya bildiğiniz etrafını dolaştık. Buradan şehre hakim tepelerdeki tabyalar olağanüstü görünüyordu. Sonra Erzurum’un en meşhur ve iddialı Meşhur Tortum Koç Cağ Kebap‘a gittik. Cağ Kebabın mucidi imiş bu işletme. İçeri girdiğimizde bizi yediği 28 Cağ kebapla rekor kıran İzzet Yıldızhan posteri karşıladı. Çok iyiydi, evet, çok lezzetliydi. Burada gerçekten çok iyi fiyata çok lezzetli bir cağ kebap yedik.

05.jpg

İzzet Yıldızhan 28 Cağ Yedi

07Sonra hep birlikte (Gizem, İlkan Abi, Şevkiye, Mesut ve Mustafa Abi) Erzurum Evleri denen yere geçtik. Mesut’un kiraladığı araba bu gezimizde yardımımıza yetişti, harika oldu. Erzurum Evleri’ne dair de çok detay vermeyeyim, bu da yine ayrı bir yazı olacak.

06Gece saat 21’e doğru otele döndük. Sonra ne oldu nasıl oldu anlamadım, bir anda çalıştığı şubenin, şube müdürümün, odamın falan değiştiğini öğrendim ve hatta öğrendik. Çok canımız sıkıldı. Bir birimizi teselli etmek durumunda kaldık. Ne yazık ki bu moral bozukluğu tüm gece devam etti. Ancak yine de son gece olduğu için geceyi hep birlikte bitirmeye karar verdik. Topluca lobide oturduk. Gizem bateri çalmaya merak sardı. Sadece biz değil, bizimle birlikte farklı illerden pek çok kişi o gece lobide takıldı. Otel yönetimi de son gecemiz olduğunu anlamış olacak ki lobi son kişi kalkana kadar kapatmadı, ışıklar söndürmedi, müzik yayınını kesmedi. Bir önceki gün yemekte yaptığımız Son Samuray muhabbetinden olacak, oturup Son Samuray’ı izledik telefondan Gizem’le. Sonra gıcığın uykusu geldi ve yarıda kesti 🙂

Eğitimin son günü sabahı Gizem ve Şevkiyeler ayrıldılar. Geride İlkan Abi ve ben kaldık. Denizli’den arkadaşım Orhan‘a, Denizli’deki kardeşim Turgut‘a vermesi için bir mektup yazıp bıraktım. Son ders de bittikten sonra Ersil, İlkan Abi ve ben çarşıya indik. Önce yemek yedik. Sonra Eskişehir’den Mustafa Abi de katıldı bize. Yemekten kalktıktan sonra soğuk algınlığı yüzünden rahatsız olduğu için İlkan Abi’yi öğretmenevine bıraktık dinlensin diye. Ersil de ablasıyla buluşmak için ayrıldı. Mustafa Abi’yle ben Erzurum’da bir tura çıktık. Erzurum Kongresi Binası‘na gittik ama nafile. Bir buçuk ay sonra açılacakmış. Biz de önce Taşhan‘a gittik. Bu Taşhan’a daha önce iki defa, Erzurum’a geldiğimiz ilk gün ve gezi için çıktığımız gün gelmiştik. Ben son defa bir uğrayıp bir iki parça hediye aldım. Daha önce aldığım kemikten yapılma kutuya ilave oldu bunlar da. Sonra Müceldili Konağı’na geçtik. 08Buradayken Ersil ve İlkan Abi de katıldılar bize. Sonra günlerdir Erzurum’da gözümüzün önünde duran ama keşfetmemizi bekleyen o hediyelik eşyacıya girdik. Müthiş orijinal bir iki hediye aldım. Buradan Erzurum’un en büyük alışveriş merkezi olan Paladium’a geçtik. Atilla ile buluştuk yeniden. Kendime daha önce Çorum’daki eğitimde de yaptığım gibi yine bir ejderha buldum aldım. Koçum benim 🙂

Sonra öğretmenevine gittik tekrar. Valizlerimizi sağolsun İlkan Abi’nin odasına bırakmıştık. İlkan Abi ertesi gün gideceği için bir gece daha öğretmenevinde kalacaktı. Mustafa Abi ile benim uçağım aynı akşam saat 21.30’da kalkıyordu o akşam. Öğretmenevinde biraz oturmuştuk ki İlkan Abi’nin kardeşi Serkan geldi Tunceli’den. Çok kafa bir adam. Onunla da biraz sohbet ettik ve saat 19.30 civarında bir taksiye atlayıp havaalanına gittik. Havaalanındaki zamanımız beklemekle geçti. Uçağa önceden check-in yaptığımızdan ve ikimizde cam kenarı seçtiğimizden uçakta ayrıldık birbirimizden. Şansıma yanımdaki iki koltuk da boş kalınca yayıla yayıla uçtum. Öeff, ne biçim uçtum. Öyle böyle uçmadım 🙂 Adeta bir astronot oldum. Neyse, uçak Ankara’ya indi. Hemen AŞTİ’ye geçip Eskişehir’e giden Kütahya ASTUR‘a bindik. Binerken Sivrihisar’da mola veriyor musunuz, diye sorduk. Onlar da hayır dediler. Ancak düzenbaz herifler Ankara’dan yola çıkalı henüz 1.5 saat olmuşken gelip Sivrihisar’da yarım saat mola verdiler. Gece de Eskişehir Otogar’da indirmediler. Saat 03.30 civarında şehiriçinde bir yerde indim.

Eve geçtim ve hemen uyudum. Üzerimde hala Erzurum’un kokusu, ağzımda hala cağ kebabının tadı vardı.

NOT: Bu yazıdan sonra, Erzurum’la ilgili olarak aşağıdaki yazıları da okuyacaksınız.

  1. Proofhead’in Gözünden Erzurum Gezi Rehberi
  2. Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi
  3. Durum Hikayesi Denemesi: Konak

İhsan Oktay Anar – National Geographic Özel Yazısı

rsResim (1)

Tıklayın büyüsün

Yaklaşık iki ay kadar önce şu yazıyı yazmıştım İhsan Hoca‘nın çeşitli başka dergilerde çıkan yazılarıyla ilgili olarak. İhsan Oktay Anar fanatiği olanların çok ilgisini çekmişti o yazı.

İhsan Oktay Anar’ın uzun süre önce elime geçen bir yazısı daha vardı, ancak kaynağı kaybetmiştim. Bugün dergilerimi düzenlerken yine buldum ve hemen sizlerle de paylaşıyorum. National Geographic‘in Kasım 2009 sayısı için İhsan Hoca’nın özel olarak yazdığı “Zeytin – Tire’de Hasat Ritüeli” isimli durum hikayesi ustanın çocukluk yıllarından kesitler içeriyor.

Bu değerli eseri hem PDF formatında hem de tıklayınca yüksek çözünürlüğe ulaşan görseller halinde sunuyorum. Tüm İhsan Oktay Anar hayranları için bir Proofhead My Resort hizmetidir!

Okumaya devam et

Durum Hikayesi Denemesi: Işıklar Parlıyor

Gözlerim kamaşıyor! Seçemiyorum da ne olduğu. Birden parlamaya başlayan bir kıvılcım görüyorum. Sonra herşey yavaş yavaş aydınlanıyor. Yalnız başıma olduğum bu daracık oda genişlemeye başlıyor, önce ayağa kalkıyorum yavaşça. Her tarafım uyuşmuş. Bir el uzanıyor kaldırmak için beni. Ve bir başkası daha.  Sonra o gözlerimi kamaştıran ışık hareket ediyor, önüme gelip duruyor. Gülümsemeye başlıyorum. Dost yüzler beliriyor dört bir tarafımda. Onlar biraz kızgın ama kurtulduğum için içten içe sevinen gözlerle bakıyorlar bana. Birisi önce gözlerini çeviyor bana, sonra boynuma sarılıyor. Bir diğeri gördüğü rüyayı anlatıyor bana. Rüyalara inanma diyorum ona da. Işık yeniden hareket etmeye başlıyor. Bir parlıyor, bir sönüyor. Sonra rüzgar çıkıyor. Bu sefer sonsuz çölün ortasında buluyorum kendimi. Işık çok uzaklarda beni gözlüyor. Rüzgar aman vermiyor ama yürüyorum ışığıma. Zor olacak diyorum, ama olacağını da biliyorum içimden. Aradan yıllar geçiyor, ben o ışığın altında otururken aklıma geliveriyor bu günler. Gülümsüyorum sadece. Işığımda parlıyor biraz daha. Çok uzaklarda tarlalarda ekinler baş sallıyor, katılıyorlar sevincime.  Uzakta deniz katılıyor kahkalarıma dalgalarıyla. Işığım ve ben yükseliyoruz. Aşağıda parlıyor diğer ışıklar sevecenlikle 🙂

Durum Hikayesi Denemesi – Acele Etme Geç de Kalma

Ben çıkıyorum, dedi titreyen gözlerle. Oysa onun katılığından geçiş yoktu. Git, dedi sessizce. Caddeden gelen seslerin ona verdiği ızdırabı farketti. Elini çantasına atıp bilinçsizce düğmelere bastı. Kulakları notlarla doluyordu ama o bunları düşünmüyordu bile. Midesindeki o yanma hissi yeniden başlamıştı. Düşündü, konuşmak; saatlerce konuşmak istiyordu. Ondan anlatmasını isteyecekti. Herşeyi! Müziği, okulu, Ankara’yı, Eskişehir’i, Bursa’yı, Antalya’yı ve hatta İzmir’i! Düşündü, birkaç gün oluyordu daha. Ezberlemişti ilk merhabasını. Önünden bir çift geçti. El ele tutuşmuşlardı. Çocuğun kıza bakışlarını gördü, aşk doluydu. Çocuk arada siyah saçlarını geriye atıyor; gülerek biraz da bağırarak kıza bir şeyler anlatıyordu.  Kızın yüzündeki masum ifade, bukle bukle saçları, bir an kulaklarında duyduğu müziği daha iyi anlamasını sağladı. Köşeyi döndü. Biraz ilerdeki bankamatikten para çekti. Arkasını dönüp giderken bir el omuzuna dokunup unuttuğu banka kartını uzattı ona.

Geriye dönmek istedi. “Git” diye tekrarladı aklında. Git, durma. Kulaklarına değen rüzgardan başka bir his yoktu içinde. Gülümsemek istedi ama midesini yakan o acıyla tanıştı yeniden. Artık iki şey hissediyordu. Yaşadığı hayatı düşündü bir yandan. Mutluluklarını, hayal kırıklıklarını düşündü. Bir şeyler yemem gerek dedi. Ama parası yoktu. Olduğu yerde beklemeye başladı. Birden para çektiğini hatırladı. Olmuyordu işte. Neden “evet” dememişti? Veda etmek bu kadar zor muydu ki? Oysa o ne hayaller kurmuştu. Tüm hayalleri o katılığa çarpıp parça parça olmuştu. Baktığı masumiyetin ardındaki o kesinlik, o çizgilerle belirlenmiş ruh onun cehennem azabı olmuştu. Dersini almıştı evet. Cesaretini yitirmişti.

Bir sokağa girdi. Yazıları, evleri çıkaramıyordu. Kafasını kaldırıp göğe baktı. Güneş batıyordu. Karanlığın birazdan bu sokağa da hakim olacağını düşündü. Vakti azdı. Etrafından geçen yüzlerin ona pek te dost olmadığı aşikardı. Karanlıktan ilk defa korktu. Karanlıkta olmaktan. Aydınlık ileride bir yerdeydi evet. Aceleyle yürüdü. Boğazındaki düğüm de yavaş yavaş çözülmeye başlıyordu. Korku. Ne zaman yarar sağlamıştı ki? “Acele ediyorum, neden?” diye sordu. Gideceğim yeri biliyor muyum ki? Bu esnada ne olduğunu bilemedi, gözü karardı. Rüzgarın değdiği kulakları ve yanan midesinden sonra şimdi yeni bir his daha vardı bedeninde; karnını delen bir metal. Ceplerinin yoklandığını hissetti. Hareketsiz kaldı. Zaten birşeyi yoktu. Bir kaç tekmeden sonra sesler kesildi. Ayağa kalktı hızla yürümeye başladı. Ama acısı izin vermiyordu. Etrafında kimseler yoktu ve o sesler yeniden başladı. Acelen mi, var diyordu birisi tükürükler saçarak suratına. Cevap veremeden karardı gözleri. Şunu duydu, “Acele etme çocuk, ama geç te kalma.”

Durum Hikayesi Denemesi – Dost Kanı

Ona karşı olan kinini bir türlü gizleyemiyordu. Onun ardından çevirdikleri onun tek mutluluk kaynağı olmuştu. Sefil hayatında; her zaman bir efendiye, bir desteğe dayalı olarak yaşamak zorunda kaldığı hayatında işte yeni bir kötülükle çıkıyordu insanlığın karşısına. İnsanlığın belki de tarihi boyunca defalarca gördüğü kötülüğün, bir parçası da bu aciz ruha sığınmıştı. Yapacağı şeyin kendisini ne kadar da mutlu edeceğini düşündü. Yüzüne dostum dediği insanın, yarattığı pislikle nasıl boğuştuğunu izlerken, perdenin arkasından nasıl kıs kıs güleceğini tasarladı kafasında. Haa, üzgün, habersiz görünmeyi unutmamalıydı; ilk kural buydu evet. Hem belki, çevresindekiler de ona katılabilirdi. “O benden daha güçlü nasılsa, dayanır.” diye geçiriyordu beyninden. İçinde kalan son insanlık kırıntılarının vicdanına yönelttiği haykırışlardı bunlar. Yüzü ciddileşti birden. Sonuçlarını düşündü; sonra yüzüne yine o sinsi gülümseme geldi. Nasılsa dostu farkına bile varamayacaktı, biliyordu aslında. Dostunun ona verdiği değerin yanında kendisininkinin tartıda sözü bile olmazdı. Dostu nasılsa, öylesine biriydi. Ve aklındaki tüm bu şerle planını uyguladı. Ve beklediği gibi de oldu; kendine pek çok yandaş buldu. Planı mükemmel işliyordu işte. Herkes ihanete uğrayan adamın pisliğin içerisinde çırpınışını perdenin arkasından izliyor; kıs kıs gülüyordu. Yardım çığlıklarına cevap vermiyorlardı. Hiçbiri, dostları pisliğin içerisindeyken oturdukları ipek yumuşaklığındaki koltuklarından kımıldamıyordu. Perdenin arkası rahat ve güvenliydi. Onlar bu hainliğin keyfini çıkarırken uzaklardan bir ses duydular. Eski bir dost, adı unutulmuş belki de, yardım elini uzatmıştı. Çekti çıkardı bu ihanete uğramış adamı pislikten. Adam pislikten çıkmıştı ama çevresi perdelerle sarılıydı; kafası karmakarışıktı. Neden, diye soruyordu kendine. Perdenin ardındakiler dehşete düşmüşler; seslerini çıkaramıyorlardı. Sonra en başından beri kötülüğün plancısı olan kişi eline bir kutu aldı ve içerisine ihanet ettiği adamın ona yaptığı tüm fedakarlıkları koydu. Kutuyu adama doğru fırlattı. Kırılan kutudan çıkıp adama çarpan tüm fedakarlıklar, pislikten yeni kurtulan adamın canını o kadar acıttı ki, adamın parmaklarından, alnından ve her yerinden kanlar sızmaya başladı. Adam o acıyla tüm perdeleri çekerek yırttı. Adam perdelerin ardına gizlenen, rahat koltuklarında oturan dostlarını görünce ne diyeceğini bilemedi. Elini havaya kaldırdı ve onlara bağırdı: “İlk kanı siz akıttınız; sıra bende….”

Lan gece saat 01:35 ve benim aklıma izlemeye başladığım dizi “Merlin 2008” in etkisiyle bu hikaye geldi. Durum hikayesi olmadı ama idare edin 🙂 Bu başlığa üçüncü yazım oldu bu. Şöyle baştan bir daha okudum da hoşuma gitti, siz ne dersiniz? Ciddi bak, dostane ve geliştirmeye yönelik yorumlarınızı bekliyorum 🙂

Durum Hikayesi Denemesi – Gözler Ne Söyler Sana

“Gel otur yanıma” diye başlıyordu kitap. Sıkıcı buldum bu girişi. Üzerini karalayıp bu cümleyi yok saydım. “Gel otur yanıma, bak güneş batıyor. Nasıl da etkiliyor ruhlarımızı derinden…”

****

Çok merak ediyorum, bizim romantik bulduğumuz her şeyin kadınlardaki karşılığını. Ya da sevişmek nasıl algılanır onların gözünde? Mesela bunu karanlıkta yapmakla günışığı altında yapmanın onlar için bir farkı var mıdır?

****

Otobüs yine gecikmişti. Önde oturan kumral saçlı kızın beyniyle düşünmeyeçalıştım. Kızın üzerindeki kazağın gri desenlerine dalmıştım. Sadece onu anlamaya çalışıyordum. Eğer empati diye bir şey varsa, işte şimdi olmalıydı. Yolun yarısını bu şekilde feda ettim. Kıza odaklanmış, içimden sürekli şu soruyu sorarak devam ediyordum yola: “Nasıl düşünürsün sen?” Bir yanda da aklımın bir kıyısını giderek kaplamaya başlayan, gecikmenin verdiği o endişe beliriyordu. Saate bakmam gerekiyor, diye söylesem de kendime, elim çantama gitmedi. “Sağa sola hareket ediyorsun, sen nasıl düşünürsün?” Öndeki iki bayanın bakışlarını hissettim bir anda üzerimde. Sevecen yüzlerle değil, bir annenin koruyuculuğuyla geliyordu bakışlar. Kaşların havaya kalkık olması, o yüzde insanın moralini bozan ilk etkendir. Sadece anlayamıyordum, ne oluyordu? Fark ettim tabii, dakikalarca kendimden geçip kıza öyle bir bakmışım ki… Yanındaki bayan işaret etti beni. Başımı öne eğdim. Kulağımda çalan parçayı duyamaz oldum. “Nasıl düşünürsün sen?” Dur şimdi zamanı değil, dedim. Kafamı yavaşça kaldırdım. Sen nefret ediyorsun benden. Bu gözler bundan başka bir anlamı içeremez. Nihayet inme vaktim geldi. Sarsılarak duran kafamdakiler oldu. Durağın soğuğuna indiğimde fark ettim, sen de benim gibi düşünürsün. Dümdüz, etrafını göremeden, soğuğu hissedemeden. Başka tarafa çevirdim başımı, şimdi daha net geliyordu melodiler. Geç kaldığımı gösteren saatin bile sesini duyuyordum kulaklarımda. Bunlar yetmişti o sabah bana.

Durum Hikayesi Denemesi – Yeşil Yalnızlık

Yeşil bir ışık eşlik ediyor bana bunları yazarken. İnsanın göz bebeklerini büyüten, sıkıntıyı kağıda döktüğüm anlar bunlar. Yorulmuş ve bunalmış bir vaziyette; en az benim kadar yorgun bir parçayı dinliyorum. Notalara üşenerek basıyor sanki sanatçı. Hele o arada; ilk duyduğunda içini tırmalayan, rahatsız eden fakat sonradan iyice alıştığın sesin okuduğu o şiir yok mu… İtiraf edeyim derinden etkliliyor beni. Bir rüzgar esmeye başladı. Çayın o mayışmış yosun kokusunu da içine alarak. Nedendir bilmiyorum, aklıma Ata Kule’den Ankara’nın milyonlarca ışığına baktığım geldi. O soğukluk. Oysa burası çok farklıydı. Burada tek ışık o yeşil ışıktı. Tepemdeki yeşil projektörtü ulan!!!

NOT: Lan başlıkta en az yazı kadar saçma oldu sanki 🙂 Ama yılmak yok, yazacağım daha. Bekleyin…