Tag Archives: emre

Bu Seneki Dragon Maceramız

Kısa sürdü. Evet, yazının iki kelimelik özeti bu aslında. İlk defa takım kurmakta bu kadar zorlandık. İlk defa bu kadar tırmaladık ve uğraşımız çok kısa sürdü ne yazık ki. Yazının devamı sizi çok şaşırtacak.

196418_340Bu sene Dragon Yarışları için iki tarih açıklandı: İlki 19 Mayıs, ikincisi ise 4 Hazirandı. Biz daha önceki iştiraklerimizden dolayı bu yarışları büyük ilgiyle takip eder ve takım sporlarına olan ilgimizi göstermekten çekinmeyiz. Her sene ilk olarak yaptığımız üzere, takıma adam almadan önce takım kaptanını seçtik. Kaptanımız Emre olacaktı. Sonra, önceki yıllarda kullandığımız takım adını değiştirdik ve Caner’in önerisiyle The North Remembers yaptık.

Bu sene daha önceki yıllardaki ekibimizden geriye Alper, Volkan, Emre, Koray, Murat ve ben kalmıştık. Takımda en az 3 tanesi bayan olmak üzere 11 kişi olması gerekiyor. Biz de eksik olan oyuncuları birer ikişer tamamlamaya başladık. Önce Alper’in kardeşi Caner’i ve Murat’ın bir arkadaşını aldık takıma. Daha sonra bizim bölümden arkadaşımız İlayda dahil oldu. Emre’nin kız arkadaşı Göksu ve Göksu’nun bir arkadaşını daha alınca takım tamamlanmış oldu.

19 Mayıs yarışı öncesindeki cumartesi günü prova yapmak için yollara döküldük. Ancak son dakikada Murat’ın arkadaşının, Göksu’nun arkadaşının gelemeyeceğini öğrendik. Hemen yakın arkadaşımız Özlem ile Utku kardeşimizi aradık. Utku yardımımıza koştu. Üstelik sadece kendisi değil, yanın da bir de arkadaşını getirdi sağ olsun. Yapacak bir şey yok diyerek bu halde antrenmana doğru yola çıktık. Özlem işten geç çıktığı için, Volkan’da sınavı olduğu için antrenmana gelemedi. Böylece asıl yarışta olacak dört kürekçimiz antrenmana çıkmadı.

Aslında tamtamcı olarak düşündüğümüz Göksu’yu, arkadaşı ve Özlem gelmediği mecburen küreğe kaydırdık. Murat’ın gelmeyen arkadaşı ile Volkan’ın yerine de Utku ve misafiri olan kardeşimiz geçtiler. Antrenmanı müthiş rüzgarlı ve yağmurlu bir havada yaptık, bitirdik. Ceyhun sağ olsun çok yardımcı oldu bize.

19 Mayıs günü, Eskişehirli bir şehidimiz olduğu için tüm etkinlikler iptal edildi, yarış olmadı. Olsun dedik, bizim için önemli olan 4 Haziran’daki yarış. Ekibe son halini verip yarışı beklemeye başladık. Yarıştan hemen önceki cumartesi günü son antrenman için organizasyon ekibi duyuru yaptı. O hafta sonu takımdaki herkesin işi vardı ve ne yazık ki antrenmana gidemedik. Olsun,  dedim yine. Hayatlarındaki ilk küreği yarış esnasında çekecek olan takımı iyi motive edip bir de senkronize olmalarını sağlarsak yine olur bu iş dedim.

Yarıştan bir hafta önce Murat ilk bombayı patlattı: Açık öğretim sınavları olduğu için yarışa gelemiyormuş. Onun yerine Caner’in bölümden bir kardeşimiz katıldı ekibe, Tarık. Murat’a epey bir sövdükten sonra bu sefer de Göksu’nun arkadaşının takımda olamayacağını öğrendik. Böylece bu arkadaş da elini küreğe sürmeden takımdan ayrıldı. Bunun üzerine İlayda hemen devreye girip bir arkadaşını takıma dahil etti. Tamam dedik, artık giren çıkan olmaz herhalde. Ne de olsa yarış yarın olacaktı.

Oldu. Murat’ın arkadaşı cumartesi günleri çalıştığını söyleyerek takımdan ayrıldı. Eli küreğe değmeden takımdan ayrılan bir kişi daha! Yine ben, üstelik dışarıda oldum halde söve söve küçük kardeşim Mustafa’yı çağırdım. Böylece bu sorunu çözmüş olduk. Oh, dedik ve arkamıza yaslandık. Nihayet rahat bir nefes aldık, dedik.

Telefon çaldı. Tedirgin olup bir birimize baktık. WatsApp grubunda yazan Koray’dı! İşi çıkmış gelemiyormuş! Yuh dedim artık bu nedir lan? Koray’ın da Murat gibi ayrılması sebebiyle takımdaki tecrübeli sayısı bir anda 4 kişiye düşmüş oldu. Teknede yalnızca iki sıra tecrübeli adam kalmıştı artık. Geriye kalanların hepsi ilk defa yarış günü yarışacaklardı (Caner ve İlayda hariç, onlar antrenmana katıldı). Koray takımdan ayrılınca yapacak bir şey kalmadı diye düşünürken sağ olsun yine İlayda koştu yardıma ve Alper Alp kardeşimizi takıma çağırdı. Ulan dedim, artık tamam. Bu saatten sonra takımdan çıkmak yasaktır. Yarın yarışta görüşürüz. O gece Alper’de kaldım. İç huzuruyla uyandım. Aylar sonra ilk defa yüzüme çarpan güneşle uyandım. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Yarış sabahı içimde müthiş bir huzurla uyandım. Lan dedim, çok badireler atlattık ama oldu be, nihayet suya inebileceğiz. Hatta bir önceki gün bastırdığım takım logosunu falan düşünüp mutlu oldum. Gidip Uğurluoğlu kardeşleri uyandırdım. Airguitar’la Opeth çaldık sabah sabah. Derken telefon çaldı. Baktım Emre mesaj atmış. İlayda’nın ayarladığı kız arkadaşının ev arkadaşı hastanelik olduğundan ve kızın başında hastanede ondan başka bekleyecek kimse olmadığın yarışa gelemiyormuş. Eh, yarışa bir saat kaldığı için ve eksik kadroyla yarışamayacağımız için bu yolun sonu demekti. Tüm sürecin başından beri suskunluğunu koruyan Alper, yutkundu ve ağzından tek bir sözcük çıktı: BETÜL!

Aslında en başından beri takıma dahil etmek istediğimiz üç isim vardı: Togay, Utku ve Betül. Ancak bu arkadaşlarımız kendileri de istemelerine rağmen çeşitli sebeplerle katılamamışlardı. İşte şans ya Betül’ün o gün işi iptal olmuş. Çaresizlik anımızda Betül’ü online gören Alper hemen teklifi yaptı ve 20 dakika sonra Betül’ü de almış şekilde, iki arabayla yola çıkmıştık bile.

north

Yarışın ön elemesinin yapılacağı Sarısungur Göleti’ne vardığımızda müthiş bir kalabalık vardı. Bu zamana kadar gördüğüm en yoğun katılımdı bu. Yaklaşık 30 takım olduğu söyleniyordu. Kuralar için takım kaptanı çağrıldığında, umarım ikinci dörtlü içerisinde yer alırız diyordum. Ama olmadı. Takım kaptanımız gitti 1 numarayı çektik. Yani günün ilk yarışında biz olacaktık. Etrafta her sene olduğu gibi pek çok iddialı takım da vardı. Bunlar ayakkabısından eldivenine bir örnek kuşanıp gelmişlerdi.

Tekneye binmeden önce oradaki bir hocamızdan takım fotoğrafı çekmesini rica ettik. İşte bu yazı da sırf bu fotoyu beklediğim için böyle gecikti. Fotodan sonra tekneye bindik. Takımın yarısından çoğu, antrenman dahi yapmadan yarışacaktı. Bu müthiş bir dezavantajdı ama dragon yarışının en güzel yönü de buydu aslında. Şansın hep vardı. Önemli olan koordine olmaktı. Biz ilk sırada yarışacaktık ama şansımıza bizimle birlikte yarışacak takımlardan biri de D-Dragons isimli takımdı. Bunlar, Demir Döküm Grubu’nun özel bir takımıydı. Bizimle birlikte gölete inip başlangıç noktasına geldiklerini gören bizim çocuklar acayip tedirgin oldular ve işte bu moral bozukluğu bizim bu sene ki maceramızın sonu oldu.

north2

Yarış başladı. Beş dakika boyunca inanılmaz bir hırsla kürek çektik Alper’le. Alper’in anlık olarak ayağının kaymasına rağmen hemen toparladı. Önceki yılların aksine bu sefer en önde olduğumuz için takımı izleyemedik. Hiç olmaması gereken oldu ve önde kopup giden iki takımı görünce bizim çocuklar çekmeyi bıraktılar. Bu, daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Ancak sonuçta ilk defa kürek çekmişlerdi. Kürek tutmayı dahi bir saat önce öğrenmişti çoğu. Yarıştan sonra herkese teşekkür ettik ve kurduğumuz gruptan çıkmamalarını tembihledik. Bir kere daha gördük ki antrenman her şey demekmiş.

Bakalım, Eylül ayında bir yarış daha olacak. O yarışa da katılacağız. Kim bilir, belki sefer şansımızı epey zorlarız 🙂

Yazma Özgürlüğü, Kaçmak ve Tove Lo

Şimdi sen, 1. sınıf kalitedeki koltuğunda oturup en pahalı IPhone’undan geniş geniş benim yazdıklarımı okuyor ve bok atıyorsun ya, bana neyi yazıp neyi yazamayacağımı ahkam kesiyorsun ya, yapma bunu. Çünkü sen ne dostsun, ne müziksin, ne mutluluksun, ne de acı… Öyleyse ben seni neden yazayım ki? Pişkinliğin tarif edilemez şu züppeliğini görüp de ben seni neden yazayım? En güzel şiir olsan ne fayda?

Küçükken tatillerde çoğunlukla annem ve Murat‘la birlikte yolculuk yapardık. Bursa’ya, dayımın öğretmenlik yaptığı köye giderdik. Orası müthiş bir köy idi. Hatta yıllar sonra Ferhat Abim‘le gittiğimizde bile hala (çok kısa sürmüştü bu ziyaretimiz) çocukluğumdan bazı izler bulmuştum. Menteşe Köyü, aklımdasın.

snap01Bu yolculuklarımızda annem hep “Yola bakma, miden bulanır“, derdi. Ben de hep uzaklardaki tepelere bakardım. Çok uzaklarda kimisi gün gibi aydınlık, kimisi ise sise pusa bulanmış, hayal meyal görünürdü. Kendimi o tepelerin başında yalnız başıma düşlerdim. Yalnız başıma orada ne yapardım diye ürperirdi içim. Aradan yıllar geçti. Önceki sabah işe giderken kendimi yine aynı hayalleri kuruyor iken buldum. Neden bilmiyorum yalnızlığa olan bu merakım. Annem hep küçükken yalnız başıma ne oyunlar oynadığımı anlatır. Anne baba olmanın en büyük keyfi budur herhalde: Kapı aralığından yavrucuğunun kurduğu hayalleri izlemek, oynadığı komik oyunlara gülmek…

snap02Hafta sonu pek çok misafiri ağırladığım ve değerli dostlarla buluştuğum, yoğun, sırılsıklam bir hafta sonu olarak bitti gitti. Cumartesi gecesi hep birlikteyken elektrikler gitti. Geceyi Selda’nın korku hikayeleriyle tamamladık. Utku’yla ben çok korktuk. Önce İstanbul’dan kuzenim Orbay’ı misafir ettim. Askere gidecek. Vedalaşmaya gelmiş. Daha sonra Gelibolu’dan komutanım Mevlüt Başçavuşla buluştum. Emekli olmuş. Onunla vedalaştıktan sonra da Ordu’dan yakın dostumuz Emre‘yle buluştum. Onlar önden Alper‘le buluşmuşlardı bile. Ben yanlarına dahil oldum. O ekiple bir süre vakit geçirdikten sonra da Ender ve Yağız‘ın yanına gittim. Fatih Abi de oradaydı ve başına gelen garip olaylardan bahsediyordu…

imageŞu kızı da onlarla birlikte otururken gördüm ilk defa. Diğer pek çok mekanın aksine, o esnada tam da ekranda görünen video çalıyordu sistemde. Hem ses hem görüntü vardı yani. Göz ucuyla takip etmeye çalışsam da ne şarkının, ne de söyleyenin adını görebildim. Şarkı gayet gözleri kapatıp dinlemelik ayarında olduğu için Youtube’da nasıl arayacağımı düşünmeye başladım. Bu esnada ekranda bir sonra başlayan şarkının adını not ettim. Eve dönüp o şarkıyı Youtube’dan bulunca tavsiyelerde şırrank diye çıkıverdi aradığım şarkı: Tove Lo – Habits. İsveçli arkadaşımızı şu an için Youtube’da 404 milyon kişi izlemiş. Aferin kendisine.

Efendi’yle Roxy Müzik Günleri Macerası!

roxyŞu yazımda Efendi‘nin bu yıl düzenlenen 19. Roxy Müzik Günleri‘nde finale kaldığını ve 18 Mart günü final performansını sergilemek üzere İstanbul Roxy‘de sahneye çıkacağını yazmıştım.

Birkaç gün öncesinden plan yapıp geçtiğimiz pazar günü Eskişehir Otogarı‘ında buluştuk. Taksi tutmak yerine Alper‘in arabasıyla otogara gittik. İki günlük otopark parası, vereceğimiz taksi parasına eşitti çünkü. Otogar’da saat 14.00’e doğru buluştuk. Epey kalabalık bir gruptuk doğrusu: Alper, Utku, Ersan, Mahmut, Yağmur, Narin, Emre, Serbay, Merve ve ben. Otobüsün arka tarafı bize tahsis edilmişti sanki. İstanbul’a kadar güzel bir yolculuk oldu. Herhangi bir sıkıntı çıkmadı.

Otobüs akşam 20.00 civarında Alibeyköy Cep Otogarı‘na girdi. Biz buradan teyzeme geçtik. Grubun geri kalanı ise Taksim‘e gitmek üzere servis aracını beklemeye başladılar. Teyzemlere en son 4 Şubat 2014’te, askere gitmeden önceki gün gitmiştim. Hatta askere de teyzem ve Cihan tarafından az önce indiğimiz otogardan uğurlanmıştım. Şimdi aynı eve, bir yıldan daha uzun bir süre sonra gidiyorum ve bu sefer asker olan Cihan.

Ertesi sabah saat 11.00’e doğru gidip bir yerlerden İstanbul Kart bulup aldık. Bununla Alibeyköy’den binip Taksim Meydanı‘na ulaştık. İstiklal Caddesi‘ni devam edip Tünel‘e geçtik. Burada kendime bir Irish Flute aldım. Hatıra olsun dedim. Az sonra, Galata Kulesi’nin karşısında bulunan Lavazza isimli mekanda Efendi’nin yanına dahil olmuştuk. Önceki gün bizimle gelmeyen Aykut ve abisi Burak ile Caner de oradaydı. Burada biraz oyalanıp yarışmanın yapılacağı Roxy isimli mekana gitmek üzere yola çıktık. Ama ne yürüdük! Arkadaş ne yürüdük anlatamam! Kana tere batmış bir şekilde mekanın kapısına yığıldık hepimiz. Burada nihayet tüm ekip toplanabildik. Soundcheck için epey zaman varmış. Biraz kapı önünde lafladıktan sonra nihayet Efendi soundcheck için içeri girdi. Biz de bir kenardan sızıp mekana daldık.

roxy05Soundcheck devam ederken en son geçen sene Temmuz ayında gördüğüm asker arkadaşlarım, biricik kardeşlerim Selçuk ve Atilla çıkageldiler. Askerden sonra da görüşmeyi sürdürdüğüm bu adamlarla aylar sonra buluşmak paha biçilmezdi. Karnımız çok aç olduğu için Merve’yle ben kısa süreliğine bu ikiliden ayrılıp karnımızı doyurduk ve sonrasında Selçuk’un bir arkadaşının çalıştığı, arka sokaklardaki bir mekanda tekrar buluştuk. Birkaç saat sürecek mükemmel bir muhabbete böylece başlamış olduk. Selçuk, şu ve şu yazılarımda bahsettiğim kitapların yazarı. Atilla ise turizm sektöründe çalışıyor. Her ikisiyle de askerde çok fazla şey paylaştım. Asker sonrasında da iletişimimiz hiç kopmadı. Muhabbetimiz askerlikten çok, mevcut hayatlarımızı konuştuk. Atilla’nın o muhteşem maceralarını, Selçuk’un ciddi kararlarını dinledim. Onlar da benim seviyeli muhabbetimden keyif almışlardır kanımca 🙂 Muhabbet devam ederken Umur aradı ve yolda olduğunu söyledi. Ama Selçuk’a gelen bir telefonla aylar sonraki ilk buluşmamız sona erdi. Kardeşlerimle kucaklaştık ve ayrıldık.

roxy06Tekrar Tünel’e doğru yöneldim Umur’la buluşmak için. Ancak şansıma HDP mitingi vardı ve yol tıkanmıştı. Bunu tarif edebilecek sözcük kesinlikle buydu: tıkanmıştı. Hiç bilmediğim bu İstanbul’da bir ara sokağa saptım. Aylar önce İlkan Abi’den gördüğüm taktikle yolu bulmaya çalıştım ve bingo! Tam da mitingin bittiği noktada, kalabalığın arkasında tekrardan İstiklal Caddesi’ne çıktım. Umur’u Galata Kulesi’nin altında buldum. Birkaç önce görüşmemize rağmen sanki hiç görüşmemiş gibi kucaklaştık Umur’la. Yakın zamanda nişanlanacağı için sohbetimizin başlarında hep bu mevzulardan bahsettik. Sonra Umur’un beni kahkahalara boğan çıkışları eşliğinde can dostum Keyb ile buluşmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne doğru yürüdük.

roxy08

Keyb, İstanbul’daki daimi plak tedarikçim, elinde Iron Maiden’ın Seventh Son Of The Seventh Son plağı ile bizi bekliyordu. Hızımızı kaybetmeden Roxy’e doğru yola çıktık. Sabah yürüdüğümüz o uzuuuun yolu bu sefer yürümedik. Çünkü öğle üzeri Selçuk ve Atilla’yla buluştuğumuzda bana kısa bir yol öğretmişlerdi. Beş dakikada mekanın önüne geldik. Burada tüm Efendi’yi sahneye çıkmak için bekler halde bulduk. Bizim çocuklar nasıl giyinmişlerdi bir görseniz. Gururla baktım lan hepsine. Mekanın önünde sadece biz değil, Koray Candemir, Harun Tekin, Aylim Aslım ve bir sürü tanınmış sima vardı. Mekanın ses düzeni ise hastası olduğumuz grup Dorian’ın vokalisti İlkin Kitapçı idi.

roxy04

İçeriye girmek üzere beklerken yolunu gözlediğimiz adamlardan ilki, Ahmet Ali Mert çıkageldi! Kardeşi Alper ve nişanlısı Petra da yanındaydı. En son düğünde görüşmüştük Ahmet’le. Sağolsun Efendi’ye destek için o da gelmişti. Tüm mekan dışarıdayken bir anda herkes içeri doluştu. Anlaşılan nihayet gece başlamıştı. Üç grup dinledik ve sıra Efendi’ye geldi. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Mekanın kapısı açıldı. İçeriye bir sakal girdi. Neredeyse 3 senedir görmediğimiz dostumuz Erol’du bu. En öndeydik artık Erol’la birlikte. Diğer uçta ise Ahmet, Galaxy Note 4 ile 4K kalitesinde ve kesintisiz olarak performansı kaydetmeye başlamıştı.

roxy00

Yazının bu kısmında grupların sahne performanslarından bahsetmemi bekliyor olmalısınız. Ama yapmayacağım. İzlediğim gruplara dair elbette değerlendirmeler yaptım. Ancak şimdi bu yazıda ne yazarsam yazayım taraflı olacak. Düşüncelerim yanlış yorumlanacak. O yüzden grupların performanslarına ilişkin bir şey yazmıyorum. Buna bizim çocuklar da dahil. Ama çaldılar, çok güzel çaldılar valla 🙂

roxy03Efendi sahneden indiğinde, geceden beri ilk defa sahne önünde bu kadar çok kalabalık oluşmuştu. Alkışlar eşliğinde toparlanıp indiler. Sonra mekanın dışına çıktık. Kanat Atkaya’yı gördüm, tanıdım. Erol, elli tane daha adam tanıdı. Erol bunu hep yapar. Yalan yok, bir daha da içeri girmedik Erol’la. Mekanın önünde çöktük ve uzun, upuzun bir muhabbet başladı.

Belirtmeyi unuttum. Umur, ulaşım sıkıntısından dolayı Efendi’yi dinleyemeden mekandan ayrıldı. Efendi sahneden indikten sonra dışarıda Keyb yanında bir arkadaşla çıkageldi. Bu arkadaş, bizimkinin asteğmen olduğu yerde kısa dönemmiş. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Gayet kral bir elemana benziyordu. Keyb sağ olsun epey dil döktü gece ona gitmemiz için. Gitmedik, üzdük kardeşimi.

roxy02

Gece tüm performanslar bitti ve tüm bir ekip olarak yola düştük. Erol’la vedalaştık. Ahmet Ali bizimle kaldı. Bir süre Cihangir tarafında yürüdükten sonra güzel bir tepenin yamacına tırmandık. Burada nihayet midye yeme fırsatım oldu. Açlıktan öldüğümüz için hemen oradaki bir köfteciden önce beş sonra yedi sonra on bir tane köfte ekmek sipariş ettik. Güzel bir boğaz manzarası eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra Ahmet’le birlikte grubun diğer kalanından ayrıldık. Ahmet’in evi de Keyb gibi karşı taraftaydı. Buraya gitmek için harika bir yol varmış meğer: Taksim Meydanı’nın ilerisinden dolmuşlar kalkıyor ve 24 saat çalışıyorlar. Taksim Meydanı’nda Ahmet Ali’nin kardeşi Alper ve nişanlısı Petra ve arkadaşı Baran ile buluştuk. Hepimiz gittik ve bekleyen dolmuşlardan birine atladık. Dolmuşçu saatte 130 km hızla (ekmek çarpsın) bizi yaklaşık 20 dakikada karşıya geçirdi, Ahmetlerin mahalleye indik. Gece saat 3’e yaklaşıyordu ve yollar bomboştu. Ahmetlerde hiçbir şey yapmadık ve doğrudan uyuduk. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Burada Ahmet ve Petra’nın müthiş misafirperverliğiyle ağırlandık. Her ikisine de teşekkür ederim. Hatta Petra için: Díky za vaši pohostinnost půvabné.

roxy01

Ertesi sabah da erkenden uyandık. Dün bindiğimiz dolmuşun bu sefer tersi istikametinde gidenine bindik. Ahmet sağ olsun durağa kadar bıraktı kardeşim. Sabah erken vakit olduğundan ve o gün resmi tatil olmasından dolayı yine trafik azdı ve bu sefer de yarım saatte karşıya geçtik. Dün bindiğimiz yerde, Meydanın yukarısında, dolmuştan indik. Kahvaltı yaptık. Önceki gün yarışmanın düzenlendiği yerde bir plakçı görmüştüm. Alperlerle buluşmamıza daha vardı. Biz de bu plakçıya gittik. Ancak kapalıydı. Geri dönerken yolda Efendi’yle karşılaştık ve hep birlikte tekrar İstiklal’e doğru yürüdük. Burada otobüse giden servis aracı kalkana kadar bir mekanda oturduk. Önceki gün hakkında değerlendirmeler yaptık. Saati geldiğinde servisin kalkacağı yazıhaneye gittik. Kısa süre sonra da servis geldi. Şaşılacak şey, 20 dakikada Alibeyköy Cep Otogarı’na geçtik. Otobüse bindik ve uyuduk! Cidden uyuduk. O kadar yorulmuştuk ki iki gündür… Bir ara gözlerimi açtım, otobüs İstanbul’dan çıkmak üzereydi. Sonra Sakarya Otogarı’na kadar yine uyudum. Ondan sonra da bir daha uyuyamadım. Eskişehir’e kadar birkaç film izledim. Saat 20.00’ye doğru Eskişehir Otogarı’na ulaştık ve iki günlük bu Roxy macerası bir süreliğine bitmiş oldu.

Yarışmaya katılan tüm gruplar. Tıklayın ve büyük halde görün.

Yarın (Cuma günü) yarışmanın sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyor olacağız biz de. Merak etme sevgili okur, sen de sonuçları herkes önce buradan öğreneceksin. Bol şanslar EFENDİ!

NOT: Yakın zamanda grubun videolarını ekleyeceğim. Birkaç gün sonra yazıyı yine kontrol edin 🙂

Baht – In My Veins [2012]

En sevdiğim Türk gruplarından birisi olan Baht, geçenlerde Aquarelle isimli bir parça yayımladı. Ben parçayı incelerken korkunç bir şey farkettim. In My Veins’le ilgili bir şey yazmamışım. Aşağı yukarı tam 1 sene önce çıktı bu albüm sevgili okur. Bu kadar zamandır dinleyip neden yazmadım halen şaşırıyorum. Ayıp lan bana. İtiraf etmek gerekirse yazdım sanıyordum. Yazmamışım. O yüzden bu yazıyı büyük  bir utanç içerisinde yazıyorum.

In My Veins, 2009’da çıkan ve benim grubu tanımamı sağlayan EP, Resurgence Hour‘dan 3 sene sonra çıktı. Albüm, tarz olarak o EP’nin devamı, kayıt ve teknik olarak ise çok çok üstünde bir iş olarak karşımıza çıkıyor. Teknik – Melodik – Progressive Death Metal türünde bir albüm. Açılış parçası The Trauma, albüm çıkmadan çok önce yayımlanmış ve süper tepkiler toplamıştı. Hatta Baht, bizim Eskirock Metal Fest Vol. 3‘te sahneye çıktığında bu parça ile başlamıştı performansına. The Trauma, Baht’ın ne yaptığının ve albümde ne dinleyeceğinizin çok güzel bir özeti. Melodiler, yeri geldiğinde Türkçe olarak giren sözleri ve çok başarılı davulları ile “Evet, Baht budur işte” dedirten bir parça. Şarkıdaki Türkçe kısımdan bir alıntı yapalım:

“Son nefesindir bu, bilincin zayıflıyor
Perde hep olduğu yerde, sadece yansıtıyor
Algıların değiştikçe, zihninde içselleşecek
Rüya dediğin, gerçeğin olmak üzere”

Albümün ikinci parçası Neden. Baht’ın ilk EP’si Bilinçten Derine (2008)’den beri yaptığı ilk tamamı Türkçe olan parçası. Harika bir girişi var. Soloları biraz vasat kalmış. Ancak sözleri şarkının çok önüne geçmiş. Bir sonraki parçanın adı Dua. Adı Türkçe olunca, şarkı da Türkçe sandım önce. Ancak sonradan İngilizce olduğunu anladım dinleyince. Neden bilmiyorum, giriş melodisini beğenmedim bu parçanın. Ancak 1.30 civarında bir kısım, bir melodi başlıyor, orası fevkalade. Özetle Dua, albümdeki ortalam bir parça. Bu arada albümde parçalar ortalama beş dakika civarında. Bir önceki EP’de daha uzundu süreler.

Bir sonraki parça Lost & Found‘da albümün başından beri beklediğim o olay var: Trafik değişimi. Hani parça devam eder, eder, birden bir şeyler olur ve melodi değişir, parça bambaşka bir hal alır. İşte o his bu parçada olmuş. Sacred Enigma‘da harika bir örneği vardı. Bunda da yapmışlar sonuna doğru. Creedish isimli parça da güzel bir giriş riff’i var. Creedish’in sonunda Bilgehan ve Emre gitarları bırakmışlar, sahnede sadece basçıları ve davulcuları var 🙂

Ve albümdeki en güzel sürpriz: Sacred Enigma. Aslında çok kızdım. Şarkının orijinal haline göre epey bir düzenlemişler. Vokal altı riffleri falan koymuşlar. Yani benim sevdiğim o hali biraz değişmiş ama. Şarkının ruhunu bozmamışlar. Özellikle o son kısmı aynı bıraktıkları için buradan Baht’a teşekkür ediyorum.

Introspection, çok iyi bir şarkı. Harika da bir başlangıcı var. Şarkı başlayıp ilerlerken aklımda hep ne zaman patlayacak, ne olacak, diye geçirip durdum. Beklediğim o şeyi, 2.30 civarında buldum. Şarkı değişti, yepyeni bir yöne doğru akmaya başladı. İşte müzik budur! Ve şarkının sonuna Bilgehan’ın brutali eşliğinde twinler yağmaya başlıyor. Şarkı az önceki o hüzünden kopup bir anda öfkeli bir hale bürünüyor. Evet işte, tipik bir Baht şarkısı daha. Bravo!

Orientation, inanılmaz melodik ve gaz bir girişle başlıyor. Kapanışı iddialı yapmak istiyor anlaşılan Baht. Albümde en çok dinlediğim parçalardan birisi bu. İkinci dakikanın başına kadar bu gaz devam ediyor. İkinci dakika ile birlikte ağlamaya başlıyoruz. Evet işte, Baht, önceki çalışmalarına göz kırpıyor. Bu hüzün gidiyor, gidiyor ve yine gaza basıyor Bilgehan. Ve beklenen outro, 5. dakikadan itibaren başlıyor. Baht, bir sonraki çalışmasına kadar bize veda ediyor.

Albümün parça listesi şu şekilde:

  1. The Trauma (05:41)
  2. Neden? (04:06)
  3. Dua (04:44)
  4. Lost & Found (05:16)
  5. Creedish (04:55)
  6. Sacred Enigma (05:11)
  7. Introspection (06:33)
  8. Orientation (05:28)
Albümle ilgili söylenecek çok önemli bir husus daha var. Albümün miksaj ve masteringini Dan Swanö yapmış. Hani şu Dan Swanö. Albümün kapağı ise Pierre D. Allain isimli bir sanatçının tasarımı. Baht, bu işi güzel yapıyor.

Baht’ın güncel kadrosu şu şekilde:
  • Bilgehan Engin : Gitar / Vokal
  • Emre Azaklar : Gitar
  • Ersin Özbalaban : Bass
  • Rıdvan Başoğlu : Davul (Live)
  • Joona Räsänen : Davul(Kayıt)
Albümü şu adresten temin edebilirsiniz.

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.

Antalya Günlükleri 4. – 5. Gün – Limak Archadia Otel

Biraz tembellik ettiğimin farkındayım sevgili okur. Ancak bu tembellik inan ki gerçek anlamda bir tembellikten kaynaklanmıyor. Hem yoğunluğun verdiği vakitsizlik hem de açıkçası biraz nebze olsun uzak kalma isteğiydi içimdeki. Her neyse, Antalya Günlükleri serisine devam ediyorum.

Antalya’daki dördüncü sabahıma dinlenmiş olarak uyandım. Diğer günlerin aksine bu sefer fazla aşırıya kaçmayan bir menü seçimim oldu. Kahvaltıdan sonra lobide buluşup çalıştayın son gününde neler olabileceğini kestirmeye çalıştık. Daha sonra Emre ile birlikte son defa toplantı salonuna gittik. Dün başladığımız çalışmayı Sakarya Havzası olarak nihayet sonuçlandırdık ve kapanış konuşmasıyla bitti her şey.

Öğle yemeğinde ilk ve son defa beş kişilik topluluğumuzun tamamı aynı masada yemek yedik. Gayet güzel bir veda yemeği oldu. Daha sonra Emre ve Mehmet Bey benimle otelde kaldılar, diğerleri evlerine döndüler.

Diğer eğitimin otel girişleri ertesi gün yapılacağı için bir gün daha kalacaktım Papillon Hotel’de. Toplantı bitişinden sonra soluğu havuzda aldım son defa. Bu kez yalnızdım üstelik. Neredeyse benden başka kimse yoktu havuzda. Aklıma Alper, Sercan ve Volkan’la Çanakkale’de gittiğimiz otelin havuzu geldi. Bu havuz aşağı yukarı onun üçte biri kadardı, ancak yalnız olduğum için yüzmek için yeterliydi. Maksat zaten “suya değmek” olduğundan çok umursamadım detayları.

Havuzdan sonra odaya çıktım. Bir süre uyumuşum. Sonra akşam yemeğinde Emre’yle buluştuk. Yemekten sonra Emre odasına çıktı. Biz de Mehmet Bey’le tüm akşamı lobide geçirdik. Epey muhabbet ettik. Gece yarısına doğru uyudum ve bu benim otelde geçirdiğim son gece oldu.

Cuma günü erkenden kalkıp kahvaltıyı hallettikten sonra Mehmet Bey bizi diğer otele bırakacağı için otelin önünde buluştuk. Sağolsun Mehmet Bey kısa bir yolculuktan sonra diğer eğitimin yapılacağı Limak Archadia Otel’e bıraktı bizi. Bir öncekinden farklı olarak bu eğitimi kendi bakanlığımız düzenliyordu.

Yine diğer eğitimden farklı olarak bu sefer iki kişilik odada, Eskişehir’den Hikmet abimle, kalacaktım. Archadia Otel, kapladığı alan bakımından Papillion Hotel’den çok daha büyük. Ancak otelin tıklım tıklım dolu olması, otel ne kadar büyük olsa da rahat olmayı engelliyor ve hatta zaman zaman yer sıkıntısı yaratıyordu. İki kişi kalacağımız için otel binasından bağımsız olan ayrı bir binada ayrılan iki kişilik odalara yöneldik. Burası eğer ısıtıcı sistemi çalıştırmazsanız gerçekten soğuk oluyor. Ancak çalıştırınca da yeterli sıcaklıkta oluyor. Yani ısıtıcı sistemin sürekli çalışması lazım gerekiyor.

O gün otele saat 10.00 gibi giriş yaptık Emre’yle. Ben birkaç saat odada oyalandıktan sonra öğle yemeğine gittim. Papillion’da yaşamadığımız bir olayı burada gördüm: Kuyruklar. Yemekhanenin üçte ikisini kamp yapan yabancı futbol takımlarına ayırdıklarını için yemek yemek için oturacak yer bulmak sıkıntı oluyordu.

O keşmekeşte uygun bir yere ilişip öğle yemeğini hallettim. Daha sonra oteli keşfetmek şöyle dursun, adım atacak halim olmadı için hemen odaya gidip akşam saat 18.00’e kadar uyudum. Akşam Emre uyandırdı ve yemeğe gittik. Lobide Eskişehir’den gelen Hikmet abimi karşıladım. Odaya yerleştirip birlikte yemeğe devam ettik. (Yazının bu kısmını çalarken King Crimson’dan Epitaph başladı acayip bir hava oluştu odada.)

Yemekten sonra Hikmet abi ile oteli keşfettik biraz. Hemen de keşfettik zaten bitti otel. Sonra lobide bir yerde oturup Epey uzun, koyu bir sohbete daldık.

Gecenin geç saatlerinde uyumak üzere odaya döndük. Oda süit oda olduğu için içeride bir tane de bağımsız odası vardı. Hikmet abi oraya geçti. Ben de dört gecedir yapmakta olduğum üzere çift kişilik yatakta tek başıma uyumaya devam ettim. Uyumadan önce Ahmet’in aylar önce tavsiye ettiği dizi, Alcatraz’ın ilk bölümünü izledim. Fena değilmiş.

Sonra uyudum. Ertesi gün asıl eğitim başlıyordu zira.

Antalya Günlükleri 3. Gün – Denizi Gördüm

Antalya günlüklerinin üçüncü sayısındayız sevgili okur. Çalıştayda ikinci gün ilk güne göre nispeten daha hareketli geçti. Proje kapsamında çalıştığımız altı havza için altı alt gruba ayrıldık. Herkes kendi kurumu hangi havzaya dâhilse o gruba girdi. Bu gruplarda söz konusu havzalara dair bir takım verileri toparlayıp projenin devam etmesi için gerekli bazı sonuçlar çıkarmaya çalıştık. Biz Sakarya Havzası‘nda yer aldığımız için kendi havzamızın çalışma grubunda bulunduk.

IMG_1030Her neyse, bugün Antalya’ya geldiğimden beri ilk defa denizi gördüm. Sahile indik öğle arasında. Atlayıp zıpladık bir sürü. Öğle yemeklerini çok abarttığımı fark ettim bugün. O yüzden saat akşam 5’ten taa 7’ye kadar spor salonunda takıldım. Bisiklete bindim 13,5 kilometre ve 2 kilometre de yürüdüm. Kulağımda Sabhankra ve üzerimde Sabhankra tişörtüyle gayet kuul bir fan olarak yaptım sporumu. Toplamda 500 kalori yakıp 10 gram falan zayıfladıysam da akşam yemeğinde bunu fazlasıyla telafi ettim. Niye? Çünkü insan gibi yemek yemiyorum.

Ayıptır söylemesi burada bir tavuklu salata yapıyorlar. Yemin ederim başka bir şey yeme.  Al bundan kaseyi komple ye. O derece hafif ve lezzetli. Eve dönünce kesin yaparım ben bundan. Akşam yine ilk defa bir otel etkinliğine katıldım: Canlı Müzik.

Canlı müzik deyince gerçekten canlı müzik dinleyeceğim sandım. Ne olursa olsun, canlı olsun arkadaş dedik ve lobideki piyano dinletisini yarıda bırakarak üst kata çıktık. Günlerdir otelde gözüme çarpan kızıl saçlı tahminen Rus olan sanatçının sahnede olduğunu gördüm ancak ufak çaplı bir şok geçirdim. Canlı müzik şu şekildeydi: Midi bir melodi çalıyor, üstüne bayan vokal yapıyor, bir tane de basçı var. Bu kadar yani. Bir süre sonra Ahmet Bey, Emre ve Mehmet Bey bu faslı kapatıp aşağı indiler. Emrin Bey ile birlikte biz bir süre daha dinledik.

IMG_0993IMG_1012

Odaya döndüğümde gündüz tartıştığımız bir konudan dolayı bir yönetmeliği inceledim biraz. Çıkarken otele bırakacağım yazının bir kısmını yazdım. Sonra da iki bölüm The Mentalist izleyip yattım. Yarın çalıştayın son günü olacak. bakalım neler olacak.

 

 

 

Antalya Günlükleri 2. Gün – Partnership

Sabah saat 07.30’da uyandım. Saat 8’i biraz geçe kahvaltıya indim. Gayet iddialı bir kahvaltı yaptıktan sonra saat 9’a kadar lobide takıldım. Saat 9’da kalkıp toplantının yapılacağı salona geçtim. Zira saat 09.30’da toplantı başlayacaktı.

Öğrenciyken çok defa MATRA isimli bir proje kapsamında Hollandalı iş ortaklarıyla çalıştık. O zaman epey komik anılarımız olmuştu Alper’le. Bu sefer de karşıma yine Hollandalılar çıktı. Toplantısı yapılan proje için Hollanda ile ortak bir çalışma yürütülüyormuş. Saat 09.30’da toplantı başladığında bunu anlattılar önce.

papil

Dün yapayalnızdım. Ama bugün değilim sevgili okur. Eskişehir’den Emrin Bey ile takılmaya başladık. Hemen akabinde Kırklareli, Edirne ve Isparta illerinin Çevre ve Şehircilik Müdürlüklerinden arkadaşlarla tanıştık. Bunlar Ahmet Bey, Mehmet Bey ve Emre. Emre, benimle aynı dönemde atanmış. O açıdan güzel bir sohbetimiz oldu.

Beş ülkenin sınırlarını içine alan bir havzaya sahip Ren Nehri

Sunumlarda Ren Nehri ile ilgili detaylı bilgiler sundu Hollandalılar. Hemen akabinde de devletin su ile ilgisi olan her kurumundan bir temsilci çıkıp ilgilerinin ne olduğunu anlattı. Toplantıda 3 tane de tercüman vardı. Bunlar yan yana oturmak suretiyle Hollandalıların anlattıklarını bize; bizim anlattıklarımızı da onlara çeviriyorlardı. Dört Hollandalıya üç tercüman nöbetleşe çeviri yapıyorlardı.

Her neyse akşam 5 oldu ve toplantı bitti. Hemen akabinde Emrin abiyle beraber anlaşıp havuzda buluştuk. Havuz daha önce Alper, Volkan ve Sercan’la Çanakkale‘de gittiğimiz havuzun yarısı kadardı. Yüzme bilen bilmeyen amcalarla doluydu. Yüzerken birkaç kişiyle çarpıştık. Velhasıl, saat 18’e doğru odaya çıktım.

Farkında olmadan yemek saatini yarım saat atladım. Yemeğe yarım saat geç gittim. Yemeği yiyip kalktıktan şu ana kadar lobide bir koltuğun üzerindeyim. Saat 22.30. Hırvat futbolcu dangalaklar acayip yüksek sesle gülüyorlar, birazdan kavga dövüş çıkabilir. Otelin “yabancı oldukları için” bu adamlara müdahale etmemeleri sinir bozucu bir durum.

Neyse, bugün de böyle bitti işte. Birazdan çıkıp biraz The Mentalist izleyip yatacağım.

Bilecik’te Bir Proofhead

Geçen hafta başladım işe sevgili okur. Şimdilik bir sıkıntı yok. Müdürlük, Bilecik Otogarı‘nın hemen yanında. Şehir merkezinin de tam göbeğinde yani. Kaldığım yer ise Müdürlük Binası’nın bitişiğindeki misafirhane.

Odam tek kişilik ve lojmanlara bakıyor. Gayet rahat, tuvaleti banyosu var. Mini buzdolabım var bir tane. Televizyonum da var. Bugün gittim, elektrikli ocak ve su ısıtıcı da aldım. Bugün gittim diyorum, nereye gittim? Eskişehir’de Özdilek‘e gittik Alper‘le. Evet, haftasonları Eskişehir’e geliyorum.

Bizim evin önünden müdürlüğün önü 75 kilometre. Doğrudan ya da Bozüyük aktarmalı farketmeksizin 1 saat sürüyor gitmesi. Araba bulmak da sıkıntı çekmiyorum çünkü dediğim gibi otogarın yanındayım.

Bilecik, Bursa ile Eskişehir’in arasına sıkışmış, küçücük bir şehir. Şehir merkezinin nüfusu 50 bin. Bozüyük ilçesinin nüfusu ise 70 bine yakın, bu sebepten Bozüyük Bilecik’ten daha gelişmiş bir ilçe. Biz görev yeri olarak Bilecik il sınırları içerisindeyiz, işimizin önemli bir kısmı da Bozüyük’te geçiyor. Zira burada fazla sayıda sanayi tesisi var.

Benimle beraber atanan iki mühendis daha var. Bunlardan ilki çevre mühendisi olan ve aynı şubede çalıştığım Sinem. Diğeri ise  elektrik ve elektronik mühendisi olan Emre. Emre ile aynı misafirhanede kalıyoruz. Onun odası alt kattaymış. Geçen gece bir dışarı çıktık, nerede ne var bir görelim diye. Emre benden üç beş gün önce başladığı için birazcık daha deneyimli. Bildiği yerleri gösterdi.

Bileck’te herşeyden bir tane var. Bir tane tüpçü, bir tane Arçelik bayii. Elbette bu benim gördüğüm kısmı henüz Bilecik’in. Daha keşfedilmeyi bekleyen milyonlarca (!) köşesi var.

İlk defa evden ayrı takıldığım için aslında biraz garip hissediyorum. Ama zamanla buna da alışacağıma şüphe yok sevgili okur. Bilecik’ten hepinize sevgilerimle. Proofhead.

Özdilek

Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 1. Gün

https://i1.wp.com/imageshack.us/a/img195/4463/16341662.jpg19 Kasım Pazartesi gününden beri sevinçten kendimize gelemediğimiz için yazmak bugüne kaldı sevgili okur. Evet, Mitsubishi Road Trip 12‘yi biz kazandık. Biz kimiz? Ben, Alper, Sercan ve Volkan.

Haftalar önce Sercan’ın kurduğu takıma son olarak ben girdim. Yakın çevremdeysen zaten muhakkak karşına çıkmışızdır bizi destekle diye 🙂 Yarışmada tam da tahmin ettiğimiz ve beklediğimiz düzeyde gitti puanlarımız. Ancak açıkçası kazanır mıydık bilmiyorduk. Elimizdeki tüm sosyal kanalları kullanıp insanların desteğini almayı başardık, bundan şüphemiz yoktu ama işte rakiplerimiz ne yapıyordu, kaç puandaydılar onu bir türlü kestiremiyorduk.

Nihayet geçen pazartesi sabahı aldığımız bir maille yarışmadaki durumumuzu öğrenmiş olduk. Hemen iletişime geçip detayları da öğrendikten sonra ufak çaplı bir kutlama hazırlığı yaptık. Aynı gün öğleden sonra resmi siteden kazandığımızın açıklandığını gördüğümüzde ise… Gördüğümüzde ise… Kazandığımızı görünce…

Çıldırdık! Alper kendini kaybetti, gözleri doldu ağladı. Ben, 25 yaşındaki ben, laboratuvarın ortasında parendeler atmaya başladım. Alper sevinçten önüne çıkana sarılıyordu. Volkan’a ve Sercan’a da hemen durumu mesajla bildirdik. Volkan dersteydi o esnada. Fazla duramadığından olacak beş dakika sonra koşa koşa geldi. Sarılıp halay çektik!

Böyle bir mutluluğu en son dördüncü sınıfta Çevre Yönetimi dersinin sunumunu kazandığımızda yaşamıştık Emre, Alper ve ben. Şimdi Emre belki çok uzağımızdaydı ama Alper’le birlikte yine aynı sevinci yaşadık.

Şimdi tam olarak kazandığımız ödül şu:

Yarışmada birinci olan ekip 1-2 Aralık 2012 tarihlerinde 1.500 kilometre uzunluğunda keyifli bir yol macerasına 3 Mitsubishi otomobil ile çıkacak. Takım mensupları Mitsubishi Motors’un binek segmentindeki güçlü temsilcisi Lancer Sport Sedan, crossover segmentindeki iddialı aracı ASX ve Dakar “efsanesi” Pajero‘yu hem kullanma hem de yakından tanıma fırsatı bulacak. Bu keyifli yolculukta kazanan takım; efsanelerin yazıldığı Çanakkale Şehitliği, 400 yıllık geçmişe sahip Gelibolu Mevlevihanesi ve Namık Kemal’in mezarı gibi önemli tarihi mekanları da gezme fırsatı yakalayacak.

Yolda giderken

Yolda giderken

Bu sabah bizim evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yola çıktık sevgili okurlar. Bir önceki gece Alper İstanbul’a otobüs bileti bulmuştu. Ancak sonradan bilet fiyatının kişi başı 45 lira gidiş olduğunu öğrenince yuh dedik. Dört kişi gidiş dönüş toplamda 360 lira tutacaktı. Alper, hareket saatine bir saat kala biletleri iptal ettirdi. Çünkü arabayla gidersek daha ucuza mal olacağını hesaplamıştı. Biz de bunun üzerine perşembe gecesi yerine ertesi gün yola çıkmaya karar verdik ve bu sabah saat 10.30’da yola çıktık. Tahmin ettiğimizden çok daha keyifli bir yolculuktan sonra nihayet saat 15.15’te İstanbul’a ulaştık. Buluşacağımız adam yarışmayı yöneten reklam ajansından Arda Bey idi. Alper’in arabası Flash’ı nereye park edeceğiz diye kara kara düşünüyorduk. Arda Bey imdamıza yetişti ve arabayı girip Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı‘nın altındaki otoparka bıraktık. Burası hem çok güvenli hem de çok ucuz bir park yeri.

Kısa bir bocalamadan sonra Bahariye‘de Barlar Sokağı denen yere gittik. Buradaki Arkaoda isimli mekanda nihayet Arda Bey’le buluştuk. Bu bar, kapısında adı yazmayan garip bir yerdi ama ortamı çok iyiydi. Burada Mitsubishi’de çalışan çok hoş bir hanımla, Nilpar, ile tanıştık. Hemen ardından konvoy liderimiz Buğra Bey geldiler. Burada her türlü imza ve kağıt işlerini halledip koyu bir sohbete başladık.

https://i2.wp.com/img827.imageshack.us/img827/4225/ekranalntsiku.pngO esnada KPSS yerleştirme sonuçlarının açıklandığını öğrendik. Hemen baktık ve mutlu sonucu öğrendik: Bilecik İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü‘ne yerleştirildim. Artık bir devlet memuru oldum. Bununla ilgili detaylı bir yazı da yazacağım.

Sercan - Volkan - Arda - Nilpare - ben - Alper - Buğra

Sercan – Volkan – Arda – Nilpare – ben – Alper – Buğra

Saat 18.00 civarında bardan kalkıp hemen karşısındaki bir dürümcüye girdik. Burada çok lezzetli bir işkembe çorbasıyla ortalama bir dürüm yedikten sonra geriye, stadyumun altındaki otoparka geldik.

Gece kalacağımız yer Göztepe tarafındaydı. Yolda giderken Marmara Üniversitesi yakınlarında kuzenim Cihan‘la görüştüm. Sonra yola devam edip nihayet kalacağımız yere, Alper’in liseden arkadaşı Ali‘nin evine geldik. Şu an Ali’nin salonundan yazıyorum bunları.

Yarın sabah erken saatte başlıyor yolculuk. Bugün konuştuklarımızdan çıkardığımıza göre bizi çok eğlenceli iki gün bekliyor. Proofhead My Resort’u takip ederek sen de bu macerada bizlere eşlik edebilirsin. Desteğin için teşekkür ederim 🙂
https://i1.wp.com/img31.imageshack.us/img31/2823/70616310151281122738938.jpg