Tag Archives: emre

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Emre – Alper – Kaktüs

Geride kalan haftada yazamadığım birkaç güzel gelişme oldu. Emre‘nin yıllar sonra yaptığı ziyaret, Alper‘in doğum günü ve neredeyse benimle birlikte büyüyen kaktüse yıllar sonra yaptığımız bakım. Buyurun başlayalım.

Emre’yi en son 2014 Kasım’da, benim düğünde görmüştüm. O günden beri evet sürekli görüştük ama hiç buluşamadık. Emre, Ordu‘da çalışıyor ve orada yaşıyor. Alper’in Ankara’da olması sayesinde, Emre’nin Ankara’ya yaptığı iş seyahatleri sayesinde ikisi birçok defa buluşabildiler. Ama benimle değil.

Geçen gün akşam telefona bir mesaj geldi. Hemen ardına da bir fotoğraf 🙂 Emre Eskişehir’e gelmiş. Tamamen ani gelişen bir plan sonucunda, bir geceliğine Eskişehir’e gelmiş arkadaşıyla. Konuştuk ve ertesi sabah buluşmak için plan yaptık.

emre01

Ertesi sabah, kahvaltı yapacağımız yere gidince, aradan geçen beş yılın Emre’yi hiç değiştirmediğini gördüm 🙂 Herif nasıl bıraktıysam o şekilde duruyordu karşımda. Epey bir muhabbet ettik, eskilerden, yenilerden, yaptığımız iş dolayısıyla güzide Bakanlığımızdan konuştuk. Kısacık bir zaman diliminde de olsa, Emre’yle görüşmek çok iyi geldi. Sonrasında geri dönecekleri için ayrıldık, yolcu ettim.

alpedog03Emre’nin ziyaretinde tek eksik Alper’in o sıralar şehir dışında olmasıydı. Çok uzun süre sonra üçümüz yine bir araya gelebilecektik. Olsun, belki de başka bir düğünde… Alper demişken devam edelim Alper’in doğum günüyle. Bu yıl, şehir dışında olması sebebiyle Eskişehir’de kalanlar olarak ayarladık işleri. Daha önce birkaç defa gidip güzel yemek yediğimiz mekanı ayarladık.

Vakit geldiğinde buluştuk. Aslında yavaş yavaş bu işler sürpriz olmaktan çıkıp belki de buluşmak için bir bahane yaratmaya dönüşüyor. Bunu önümüzdeki yıl için bu şekilde planlamalıyız aslında. Neyse, vakit geldiğinde buluştuk mekanda. O ana kadar menü istememiştik. Menüdeki fiyatları görünce şaşıp kaldım. Çünkü bu fiyatlar birkaç ay öncesine göre en az %40 daha pahalıydı. Bunun üzerine, yemek yemekten vazgeçip bir süre sadece bir şeyler içtikten sonra uzun süredir gitmeyi istediğimiz başka bir mekana doğru yola çıktık.

Mekana ulaşınca heyecanla herkes siparişini verdi. Eskişehir’in en iddialı pizza restoranlarından birisindeydik. Daha önce birkaç defa gittiğim Pizza Local denen mekanın en büyük rakibi – Pizza Il Forno‘daydık. (Il forno – Fırın)

alpedog01

Özellikle yanında bir misafirin varsa gidebileceğin, güzel bir mekandı burası. Gecenin geç saatlerine kadar oturduk, muhabbet ettik. Böylece Alper, bir yıl daha koydu yaşadıklarının üzerine. Yeni yaşın kutlu olsun 🙂

alpedog02

Doğum günün kutlu olsun !

Bu art arda gelen etkinliklerin ardından bir günü de yıllardır büyüttüğüm, hatta blogda da çok defa yazdığım kaktüsüme ayırdım. Sivrihisar‘da yaşarken evimizde olan (hatta bazı fotoğraflarda bile gözüküyor) kaktüs, aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam, yeni sürgünler veriyor, yılda bir defa sadece bir gün çiçek açıyor. Yıllar önce aldığım saksı artık ona yetmez hale gelince gidip en büyük boy plastik bir saksı aldım. Standart bir varilin yarıya kesilmiş hali gibi düşünebilirsiniz boyutunu. Bitkinin boyutu da yetişkin bir insanın boyunda. Gövdesinin kalınlığı 20 cm.den daha fazla. Dikenlerinin ortalama uzunluğu ise 6-7 cm arasında.

kaktus2019

Bir yılı aşkın süredir annemlerin evinin bodrum katında, ortak kullanım alanındaydı kaktüs. Annem ve babamla birlikte gidip önce eski saksısını parçaladık. Sonra iki kişi güçlükle yerinden kaldırıp yeni saksısına aktardık. Gelişme yönünü sınırlandırmak için gövde üzerindeki yeni yaprakları kestik. Ayrıca destek çubuğu çaktık. Kenar kısımlarındaki boşluklara da ilave toprak ekleyip bu sefer eve çıkardık. Ön balkona, güneşi görecek, rüzgar ve yağıştan etkilenmeyecek şekilde kaldırdık. Artık kolay kolay hastalık falan da bulaşamaz.

Bu emektar bitkinin, benimle birlikte büyüyen bu güzel kaktüsün uzun yıllar bizimle olması dileğiyle.

NOT: Kaktüsler, hafif kumlu toprağı seviyorlar.

Antalya Dönüşü – İşler Güçler

Şu yazımda ilk günlerini anlattığım Antalya seyahatim, nihayet geçtiğimiz cuma günü bitti ve aylar sonra ilk defa İlkan Abi‘yle buluşup Eskişehir’e döndük.

antdonus04

Sınavın dehşet anı

Eğitim nasıldı? Teknik ve hizmet içi bir program olması dolayısıyla fazlaca detay vermek istemiyorum ama sonunda sınav yapılan bir eğitimdi. O sebeple, huyum kurusun, tüm derslere sonuna kadar girip notlarımı aldım. Başta biraz umursamasak da sınavın ne kadar ciddi bir sınav olacağını cuma günü görecektik. Kimse o anda farkında değildi zira. Sınav günü Emre‘nin ve aslında hepimizin yaşadığı korku anı görülmeye değerdi.

Otelde müthiş bir “puan lobisi” faaliyeti dikkatimi çekti. Bu zamana kadar hiç bir eğitimde görmemiştim böyle bir şey. Akşam lobide takılırken ya da restoranda yemek yerken

antdonus01

Hayatın iki yolu: Acı ve Tatlı

ellerinde tabletlerle otel görevlileri gelip halinizi hatırınızı soruyorlar. Bir şeye ihtiyacınız var mı diye üsteliyorlar. Muhabbet ilerledikçe sizden hemen o anda ellerindeki tabletten otelpuan.com veya tripadvisor sitelerine üye olup otele tam puan vermenizi istiyorlar. Bu da gitmeden önce otelin puanlarında neden ardı ardına 10 puanlar olduğunu açıklıyordu. Bu işi çok ciddiye alıyorlar anladığım kadarıyla. Ölü sezonda zaten bir beklenti içinde olmadım. Ancak bu şekilde olunca da düşük puan riskini tamponlayabiliyorlar demek ki. Emrin Bey, tuttu güzel bir eleştiri yazdı ve düşük puan verdi. İnanmazsın, birkaç saat içinde aradılar. Özür dilediler. İnanılmaz bir takip sistemi var.

Sağanak yağmur biz gittiğimiz sabahtan, otelden başımızı çıkartana kadar aralıksız devam etti. Dolayısıyla ilk gün haricinde bir kere bile sahile gidemedim. Perşembe günü, otelin yakınındaki bir atıksu arıtma tesisine saha çalışması için gittik. Ancak iki ekip halinde gittiğimiz çalışmayı sağanak yağmur altında pek de doğru dürüst tamamlayamadık. Olsun.

antdonus02

Saha çalışması

Günlerimiz Murat Abi ve Emrin Bey’le birlikte muhabbet ederek geçti. Arada sağ olsun İhsan Bey de bize eşlik etti. Bir de uzun süre sonra gördüğüm Koray ve Orhan kardeşlerim vardı. Bir türlü Çukurova Üniversitesi mezunu bir çevre mühendisiyle karşılaşmayan Emrin Bey, aynı zamanda hemşehrisi de olan Orhan’la çok iyi anlaştı. Epey muhabbet ettiler. Orhan’la aynı dönemde atandık biz. Denizli’de çalışıyordu. Sonradan Adana’ya geçti.

antdonus03

Adanalılar ve ben

Cuma günü sınav için salona gittiğimizde ufak çaplı bir şok yaşadık. Kapılara isim ve oturma sırası listeleri asılmıştı. Listeden numaramızı bulup yerimize oturduk ve C grubu soru kitapçığım geldi önüme. Tam dört farklı grup kitapçık vardı! Kırk soruyu çözdük yarı şaşkın çıktık sınavdan. Eşyalarımızı gece topladığımız için, İlkan Abi’yle önceki gün anlaştığımız üzere beklemeye başladık. Bu sırada hava nasıl güzel anlatamam. Günlerdir yağan yağmurdan eser yoktu. Güneş pırıl pırıldı. Öylece kös kös baktık. Sonra İlkan Abi gelince valizlerimizi yükledik Emrin Bey’le ve yola koyulduk.

antdonus05

Ayrıldığımız sabah Antalya

Bu noktada ayrı bir parantez açmak hatta apayrı bir yazı yazmak gerekiyor. İlkan Abi, şu dünyadaki en naif, en kaliteli insanlardan birisi, birlikte çalıştığım en güzel iş ortaklarından birisiydi sağ olsun. Onunla yolculuk yapmak da güzeldir ama eğer onun huyunu biliyorsanız… Zira İlkan Abim müthiş dikkatli bir sürücüdür, asla riske girmez ve mola verir. Ama güzel mola verir 🙂 Epey mola verir. Yolda önce Isparta’da mola verdik. Burada Bilecik’ten eski bir dostumuz Abdurrahman Abi‘yle buluştuk. Sonra yola devam ettik, Afyon’da mola verdik. Böyle mola vere vere geldik akşam 20.00 civarında Eskişehir’e. Emrin Bey’i uğurladık önce. Sonra, uzun süredir abi kardeş görüşmemenin eksikliğiyle bir saat kadar da Eskişehir’de takıldık. Birkaç ufak detayı halledip yeniden yola çıktı ve Ankara’ya geçti sağ olsun. Böylece bu yılın son Antalya macerası da sona ermiş oldu.

antdonus06

Isparta (Davraz Dağı)

antdonus07

Afyon

antdonus08

Gerçek bir kraldır

O yorgunlukla eve girip hiç dinlenmeden geri çıktım. Neden? Çünkü Bülent Abi‘nin doğum günü vardı. Kral o gün yeni yaşını kutlayacaktı. Gecikmiş olarak gittik mekana. antdonus09Neyse ki bizi beklemişler. Bülent Abim bekler beni. Sever. Bu arada Bülent Abi’den bahsetmişken, geçtiğimiz haftalarda babası Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR‘in yazdığı tam 584 sayfalık bir otobiyografi, “Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış Bir Ömür” isimli kitap yayımlandı. Bu kitap, babasının hayatını anlatıyor olsa da Bülent Abi’yle ilgili güzel detaylar da barındırması bakımından ilgili çekti. Sağ olsun, Süleyman ÖZDEMİR hocamız bizim için bir tane imzalayıp göndermiş. Teşekkür ederim. Aynı gece Mustafa‘nın yeni aldığı Samsung Galaxy Note 8 epey olay oldu. Tıpkı Alper‘in aldığı günkü kadar sevindim anlatamam. Umarım bir gün ben de alırım.

notlar.JPGBu arada önceki hafta girdiğimiz Açık Öğretim Fakültesi sınavlarının sonuçları açıklanmış. Bir ders hariç sonuçlar gayet iyi sevgili okur. Final sınavını bekliyorum ancak başımda bundan çok daha büyük bir dert var. 2019’un Ocak ayının ilk günlerinde, devam ettiğim doktora programının yeterlilik sınavları olacak iki gün süreyle. Tarih yaklaştıkça karın ağrılarım artıyor. Planlı bir şekilde hazırlanmak gerektiğinden neye ne şekilde ihtiyacım olduğunu belirliyor ve o şekilde çalışıyorum. İşler umarım tersine dönmez.

Bu haftadan itibaren o tarafa yoğunlaşacağım. Yıl sonuna kadar umarım doğru dürüst hazırlanıp yeni yılda da bu işi bitiririm. Her şey gönlünce olsun. Çok öptüm. Unutmadan, şu da İlkan Abi’ye söz verdiğim video:

Bu Seneki Dragon Maceramız

Kısa sürdü. Evet, yazının iki kelimelik özeti bu aslında. İlk defa takım kurmakta bu kadar zorlandık. İlk defa bu kadar tırmaladık ve uğraşımız çok kısa sürdü ne yazık ki. Yazının devamı sizi çok şaşırtacak.

196418_340Bu sene Dragon Yarışları için iki tarih açıklandı: İlki 19 Mayıs, ikincisi ise 4 Hazirandı. Biz daha önceki iştiraklerimizden dolayı bu yarışları büyük ilgiyle takip eder ve takım sporlarına olan ilgimizi göstermekten çekinmeyiz. Her sene ilk olarak yaptığımız üzere, takıma adam almadan önce takım kaptanını seçtik. Kaptanımız Emre olacaktı. Sonra, önceki yıllarda kullandığımız takım adını değiştirdik ve Caner’in önerisiyle The North Remembers yaptık.

Bu sene daha önceki yıllardaki ekibimizden geriye Alper, Volkan, Emre, Koray, Murat ve ben kalmıştık. Takımda en az 3 tanesi bayan olmak üzere 11 kişi olması gerekiyor. Biz de eksik olan oyuncuları birer ikişer tamamlamaya başladık. Önce Alper’in kardeşi Caner’i ve Murat’ın bir arkadaşını aldık takıma. Daha sonra bizim bölümden arkadaşımız İlayda dahil oldu. Emre’nin kız arkadaşı Göksu ve Göksu’nun bir arkadaşını daha alınca takım tamamlanmış oldu.

19 Mayıs yarışı öncesindeki cumartesi günü prova yapmak için yollara döküldük. Ancak son dakikada Murat’ın arkadaşının, Göksu’nun arkadaşının gelemeyeceğini öğrendik. Hemen yakın arkadaşımız Özlem ile Utku kardeşimizi aradık. Utku yardımımıza koştu. Üstelik sadece kendisi değil, yanın da bir de arkadaşını getirdi sağ olsun. Yapacak bir şey yok diyerek bu halde antrenmana doğru yola çıktık. Özlem işten geç çıktığı için, Volkan’da sınavı olduğu için antrenmana gelemedi. Böylece asıl yarışta olacak dört kürekçimiz antrenmana çıkmadı.

Aslında tamtamcı olarak düşündüğümüz Göksu’yu, arkadaşı ve Özlem gelmediği mecburen küreğe kaydırdık. Murat’ın gelmeyen arkadaşı ile Volkan’ın yerine de Utku ve misafiri olan kardeşimiz geçtiler. Antrenmanı müthiş rüzgarlı ve yağmurlu bir havada yaptık, bitirdik. Ceyhun sağ olsun çok yardımcı oldu bize.

19 Mayıs günü, Eskişehirli bir şehidimiz olduğu için tüm etkinlikler iptal edildi, yarış olmadı. Olsun dedik, bizim için önemli olan 4 Haziran’daki yarış. Ekibe son halini verip yarışı beklemeye başladık. Yarıştan hemen önceki cumartesi günü son antrenman için organizasyon ekibi duyuru yaptı. O hafta sonu takımdaki herkesin işi vardı ve ne yazık ki antrenmana gidemedik. Olsun,  dedim yine. Hayatlarındaki ilk küreği yarış esnasında çekecek olan takımı iyi motive edip bir de senkronize olmalarını sağlarsak yine olur bu iş dedim.

Yarıştan bir hafta önce Murat ilk bombayı patlattı: Açık öğretim sınavları olduğu için yarışa gelemiyormuş. Onun yerine Caner’in bölümden bir kardeşimiz katıldı ekibe, Tarık. Murat’a epey bir sövdükten sonra bu sefer de Göksu’nun arkadaşının takımda olamayacağını öğrendik. Böylece bu arkadaş da elini küreğe sürmeden takımdan ayrıldı. Bunun üzerine İlayda hemen devreye girip bir arkadaşını takıma dahil etti. Tamam dedik, artık giren çıkan olmaz herhalde. Ne de olsa yarış yarın olacaktı.

Oldu. Murat’ın arkadaşı cumartesi günleri çalıştığını söyleyerek takımdan ayrıldı. Eli küreğe değmeden takımdan ayrılan bir kişi daha! Yine ben, üstelik dışarıda oldum halde söve söve küçük kardeşim Mustafa’yı çağırdım. Böylece bu sorunu çözmüş olduk. Oh, dedik ve arkamıza yaslandık. Nihayet rahat bir nefes aldık, dedik.

Telefon çaldı. Tedirgin olup bir birimize baktık. WatsApp grubunda yazan Koray’dı! İşi çıkmış gelemiyormuş! Yuh dedim artık bu nedir lan? Koray’ın da Murat gibi ayrılması sebebiyle takımdaki tecrübeli sayısı bir anda 4 kişiye düşmüş oldu. Teknede yalnızca iki sıra tecrübeli adam kalmıştı artık. Geriye kalanların hepsi ilk defa yarış günü yarışacaklardı (Caner ve İlayda hariç, onlar antrenmana katıldı). Koray takımdan ayrılınca yapacak bir şey kalmadı diye düşünürken sağ olsun yine İlayda koştu yardıma ve Alper Alp kardeşimizi takıma çağırdı. Ulan dedim, artık tamam. Bu saatten sonra takımdan çıkmak yasaktır. Yarın yarışta görüşürüz. O gece Alper’de kaldım. İç huzuruyla uyandım. Aylar sonra ilk defa yüzüme çarpan güneşle uyandım. Nasıl mutlu oldum anlatamam!

Yarış sabahı içimde müthiş bir huzurla uyandım. Lan dedim, çok badireler atlattık ama oldu be, nihayet suya inebileceğiz. Hatta bir önceki gün bastırdığım takım logosunu falan düşünüp mutlu oldum. Gidip Uğurluoğlu kardeşleri uyandırdım. Airguitar’la Opeth çaldık sabah sabah. Derken telefon çaldı. Baktım Emre mesaj atmış. İlayda’nın ayarladığı kız arkadaşının ev arkadaşı hastanelik olduğundan ve kızın başında hastanede ondan başka bekleyecek kimse olmadığın yarışa gelemiyormuş. Eh, yarışa bir saat kaldığı için ve eksik kadroyla yarışamayacağımız için bu yolun sonu demekti. Tüm sürecin başından beri suskunluğunu koruyan Alper, yutkundu ve ağzından tek bir sözcük çıktı: BETÜL!

Aslında en başından beri takıma dahil etmek istediğimiz üç isim vardı: Togay, Utku ve Betül. Ancak bu arkadaşlarımız kendileri de istemelerine rağmen çeşitli sebeplerle katılamamışlardı. İşte şans ya Betül’ün o gün işi iptal olmuş. Çaresizlik anımızda Betül’ü online gören Alper hemen teklifi yaptı ve 20 dakika sonra Betül’ü de almış şekilde, iki arabayla yola çıkmıştık bile.

north

Yarışın ön elemesinin yapılacağı Sarısungur Göleti’ne vardığımızda müthiş bir kalabalık vardı. Bu zamana kadar gördüğüm en yoğun katılımdı bu. Yaklaşık 30 takım olduğu söyleniyordu. Kuralar için takım kaptanı çağrıldığında, umarım ikinci dörtlü içerisinde yer alırız diyordum. Ama olmadı. Takım kaptanımız gitti 1 numarayı çektik. Yani günün ilk yarışında biz olacaktık. Etrafta her sene olduğu gibi pek çok iddialı takım da vardı. Bunlar ayakkabısından eldivenine bir örnek kuşanıp gelmişlerdi.

Tekneye binmeden önce oradaki bir hocamızdan takım fotoğrafı çekmesini rica ettik. İşte bu yazı da sırf bu fotoyu beklediğim için böyle gecikti. Fotodan sonra tekneye bindik. Takımın yarısından çoğu, antrenman dahi yapmadan yarışacaktı. Bu müthiş bir dezavantajdı ama dragon yarışının en güzel yönü de buydu aslında. Şansın hep vardı. Önemli olan koordine olmaktı. Biz ilk sırada yarışacaktık ama şansımıza bizimle birlikte yarışacak takımlardan biri de D-Dragons isimli takımdı. Bunlar, Demir Döküm Grubu’nun özel bir takımıydı. Bizimle birlikte gölete inip başlangıç noktasına geldiklerini gören bizim çocuklar acayip tedirgin oldular ve işte bu moral bozukluğu bizim bu sene ki maceramızın sonu oldu.

north2

Yarış başladı. Beş dakika boyunca inanılmaz bir hırsla kürek çektik Alper’le. Alper’in anlık olarak ayağının kaymasına rağmen hemen toparladı. Önceki yılların aksine bu sefer en önde olduğumuz için takımı izleyemedik. Hiç olmaması gereken oldu ve önde kopup giden iki takımı görünce bizim çocuklar çekmeyi bıraktılar. Bu, daha önce hiç başımıza gelmemişti.

Ancak sonuçta ilk defa kürek çekmişlerdi. Kürek tutmayı dahi bir saat önce öğrenmişti çoğu. Yarıştan sonra herkese teşekkür ettik ve kurduğumuz gruptan çıkmamalarını tembihledik. Bir kere daha gördük ki antrenman her şey demekmiş.

Bakalım, Eylül ayında bir yarış daha olacak. O yarışa da katılacağız. Kim bilir, belki sefer şansımızı epey zorlarız 🙂

Yazma Özgürlüğü, Kaçmak ve Tove Lo

Şimdi sen, 1. sınıf kalitedeki koltuğunda oturup en pahalı IPhone’undan geniş geniş benim yazdıklarımı okuyor ve bok atıyorsun ya, bana neyi yazıp neyi yazamayacağımı ahkam kesiyorsun ya, yapma bunu. Çünkü sen ne dostsun, ne müziksin, ne mutluluksun, ne de acı… Öyleyse ben seni neden yazayım ki? Pişkinliğin tarif edilemez şu züppeliğini görüp de ben seni neden yazayım? En güzel şiir olsan ne fayda?

Küçükken tatillerde çoğunlukla annem ve Murat‘la birlikte yolculuk yapardık. Bursa’ya, dayımın öğretmenlik yaptığı köye giderdik. Orası müthiş bir köy idi. Hatta yıllar sonra Ferhat Abim‘le gittiğimizde bile hala (çok kısa sürmüştü bu ziyaretimiz) çocukluğumdan bazı izler bulmuştum. Menteşe Köyü, aklımdasın.

snap01Bu yolculuklarımızda annem hep “Yola bakma, miden bulanır“, derdi. Ben de hep uzaklardaki tepelere bakardım. Çok uzaklarda kimisi gün gibi aydınlık, kimisi ise sise pusa bulanmış, hayal meyal görünürdü. Kendimi o tepelerin başında yalnız başıma düşlerdim. Yalnız başıma orada ne yapardım diye ürperirdi içim. Aradan yıllar geçti. Önceki sabah işe giderken kendimi yine aynı hayalleri kuruyor iken buldum. Neden bilmiyorum yalnızlığa olan bu merakım. Annem hep küçükken yalnız başıma ne oyunlar oynadığımı anlatır. Anne baba olmanın en büyük keyfi budur herhalde: Kapı aralığından yavrucuğunun kurduğu hayalleri izlemek, oynadığı komik oyunlara gülmek…

snap02Hafta sonu pek çok misafiri ağırladığım ve değerli dostlarla buluştuğum, yoğun, sırılsıklam bir hafta sonu olarak bitti gitti. Cumartesi gecesi hep birlikteyken elektrikler gitti. Geceyi Selda’nın korku hikayeleriyle tamamladık. Utku’yla ben çok korktuk. Önce İstanbul’dan kuzenim Orbay’ı misafir ettim. Askere gidecek. Vedalaşmaya gelmiş. Daha sonra Gelibolu’dan komutanım Mevlüt Başçavuşla buluştum. Emekli olmuş. Onunla vedalaştıktan sonra da Ordu’dan yakın dostumuz Emre‘yle buluştum. Onlar önden Alper‘le buluşmuşlardı bile. Ben yanlarına dahil oldum. O ekiple bir süre vakit geçirdikten sonra da Ender ve Yağız‘ın yanına gittim. Fatih Abi de oradaydı ve başına gelen garip olaylardan bahsediyordu…

imageŞu kızı da onlarla birlikte otururken gördüm ilk defa. Diğer pek çok mekanın aksine, o esnada tam da ekranda görünen video çalıyordu sistemde. Hem ses hem görüntü vardı yani. Göz ucuyla takip etmeye çalışsam da ne şarkının, ne de söyleyenin adını görebildim. Şarkı gayet gözleri kapatıp dinlemelik ayarında olduğu için Youtube’da nasıl arayacağımı düşünmeye başladım. Bu esnada ekranda bir sonra başlayan şarkının adını not ettim. Eve dönüp o şarkıyı Youtube’dan bulunca tavsiyelerde şırrank diye çıkıverdi aradığım şarkı: Tove Lo – Habits. İsveçli arkadaşımızı şu an için Youtube’da 404 milyon kişi izlemiş. Aferin kendisine.

Efendi’yle Roxy Müzik Günleri Macerası!

roxyŞu yazımda Efendi‘nin bu yıl düzenlenen 19. Roxy Müzik Günleri‘nde finale kaldığını ve 18 Mart günü final performansını sergilemek üzere İstanbul Roxy‘de sahneye çıkacağını yazmıştım.

Birkaç gün öncesinden plan yapıp geçtiğimiz pazar günü Eskişehir Otogarı‘ında buluştuk. Taksi tutmak yerine Alper‘in arabasıyla otogara gittik. İki günlük otopark parası, vereceğimiz taksi parasına eşitti çünkü. Otogar’da saat 14.00’e doğru buluştuk. Epey kalabalık bir gruptuk doğrusu: Alper, Utku, Ersan, Mahmut, Yağmur, Narin, Emre, Serbay, Merve ve ben. Otobüsün arka tarafı bize tahsis edilmişti sanki. İstanbul’a kadar güzel bir yolculuk oldu. Herhangi bir sıkıntı çıkmadı.

Otobüs akşam 20.00 civarında Alibeyköy Cep Otogarı‘na girdi. Biz buradan teyzeme geçtik. Grubun geri kalanı ise Taksim‘e gitmek üzere servis aracını beklemeye başladılar. Teyzemlere en son 4 Şubat 2014’te, askere gitmeden önceki gün gitmiştim. Hatta askere de teyzem ve Cihan tarafından az önce indiğimiz otogardan uğurlanmıştım. Şimdi aynı eve, bir yıldan daha uzun bir süre sonra gidiyorum ve bu sefer asker olan Cihan.

Ertesi sabah saat 11.00’e doğru gidip bir yerlerden İstanbul Kart bulup aldık. Bununla Alibeyköy’den binip Taksim Meydanı‘na ulaştık. İstiklal Caddesi‘ni devam edip Tünel‘e geçtik. Burada kendime bir Irish Flute aldım. Hatıra olsun dedim. Az sonra, Galata Kulesi’nin karşısında bulunan Lavazza isimli mekanda Efendi’nin yanına dahil olmuştuk. Önceki gün bizimle gelmeyen Aykut ve abisi Burak ile Caner de oradaydı. Burada biraz oyalanıp yarışmanın yapılacağı Roxy isimli mekana gitmek üzere yola çıktık. Ama ne yürüdük! Arkadaş ne yürüdük anlatamam! Kana tere batmış bir şekilde mekanın kapısına yığıldık hepimiz. Burada nihayet tüm ekip toplanabildik. Soundcheck için epey zaman varmış. Biraz kapı önünde lafladıktan sonra nihayet Efendi soundcheck için içeri girdi. Biz de bir kenardan sızıp mekana daldık.

roxy05Soundcheck devam ederken en son geçen sene Temmuz ayında gördüğüm asker arkadaşlarım, biricik kardeşlerim Selçuk ve Atilla çıkageldiler. Askerden sonra da görüşmeyi sürdürdüğüm bu adamlarla aylar sonra buluşmak paha biçilmezdi. Karnımız çok aç olduğu için Merve’yle ben kısa süreliğine bu ikiliden ayrılıp karnımızı doyurduk ve sonrasında Selçuk’un bir arkadaşının çalıştığı, arka sokaklardaki bir mekanda tekrar buluştuk. Birkaç saat sürecek mükemmel bir muhabbete böylece başlamış olduk. Selçuk, şu ve şu yazılarımda bahsettiğim kitapların yazarı. Atilla ise turizm sektöründe çalışıyor. Her ikisiyle de askerde çok fazla şey paylaştım. Asker sonrasında da iletişimimiz hiç kopmadı. Muhabbetimiz askerlikten çok, mevcut hayatlarımızı konuştuk. Atilla’nın o muhteşem maceralarını, Selçuk’un ciddi kararlarını dinledim. Onlar da benim seviyeli muhabbetimden keyif almışlardır kanımca 🙂 Muhabbet devam ederken Umur aradı ve yolda olduğunu söyledi. Ama Selçuk’a gelen bir telefonla aylar sonraki ilk buluşmamız sona erdi. Kardeşlerimle kucaklaştık ve ayrıldık.

roxy06Tekrar Tünel’e doğru yöneldim Umur’la buluşmak için. Ancak şansıma HDP mitingi vardı ve yol tıkanmıştı. Bunu tarif edebilecek sözcük kesinlikle buydu: tıkanmıştı. Hiç bilmediğim bu İstanbul’da bir ara sokağa saptım. Aylar önce İlkan Abi’den gördüğüm taktikle yolu bulmaya çalıştım ve bingo! Tam da mitingin bittiği noktada, kalabalığın arkasında tekrardan İstiklal Caddesi’ne çıktım. Umur’u Galata Kulesi’nin altında buldum. Birkaç önce görüşmemize rağmen sanki hiç görüşmemiş gibi kucaklaştık Umur’la. Yakın zamanda nişanlanacağı için sohbetimizin başlarında hep bu mevzulardan bahsettik. Sonra Umur’un beni kahkahalara boğan çıkışları eşliğinde can dostum Keyb ile buluşmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne doğru yürüdük.

roxy08

Keyb, İstanbul’daki daimi plak tedarikçim, elinde Iron Maiden’ın Seventh Son Of The Seventh Son plağı ile bizi bekliyordu. Hızımızı kaybetmeden Roxy’e doğru yola çıktık. Sabah yürüdüğümüz o uzuuuun yolu bu sefer yürümedik. Çünkü öğle üzeri Selçuk ve Atilla’yla buluştuğumuzda bana kısa bir yol öğretmişlerdi. Beş dakikada mekanın önüne geldik. Burada tüm Efendi’yi sahneye çıkmak için bekler halde bulduk. Bizim çocuklar nasıl giyinmişlerdi bir görseniz. Gururla baktım lan hepsine. Mekanın önünde sadece biz değil, Koray Candemir, Harun Tekin, Aylim Aslım ve bir sürü tanınmış sima vardı. Mekanın ses düzeni ise hastası olduğumuz grup Dorian’ın vokalisti İlkin Kitapçı idi.

roxy04

İçeriye girmek üzere beklerken yolunu gözlediğimiz adamlardan ilki, Ahmet Ali Mert çıkageldi! Kardeşi Alper ve nişanlısı Petra da yanındaydı. En son düğünde görüşmüştük Ahmet’le. Sağolsun Efendi’ye destek için o da gelmişti. Tüm mekan dışarıdayken bir anda herkes içeri doluştu. Anlaşılan nihayet gece başlamıştı. Üç grup dinledik ve sıra Efendi’ye geldi. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Mekanın kapısı açıldı. İçeriye bir sakal girdi. Neredeyse 3 senedir görmediğimiz dostumuz Erol’du bu. En öndeydik artık Erol’la birlikte. Diğer uçta ise Ahmet, Galaxy Note 4 ile 4K kalitesinde ve kesintisiz olarak performansı kaydetmeye başlamıştı.

roxy00

Yazının bu kısmında grupların sahne performanslarından bahsetmemi bekliyor olmalısınız. Ama yapmayacağım. İzlediğim gruplara dair elbette değerlendirmeler yaptım. Ancak şimdi bu yazıda ne yazarsam yazayım taraflı olacak. Düşüncelerim yanlış yorumlanacak. O yüzden grupların performanslarına ilişkin bir şey yazmıyorum. Buna bizim çocuklar da dahil. Ama çaldılar, çok güzel çaldılar valla 🙂

roxy03Efendi sahneden indiğinde, geceden beri ilk defa sahne önünde bu kadar çok kalabalık oluşmuştu. Alkışlar eşliğinde toparlanıp indiler. Sonra mekanın dışına çıktık. Kanat Atkaya’yı gördüm, tanıdım. Erol, elli tane daha adam tanıdı. Erol bunu hep yapar. Yalan yok, bir daha da içeri girmedik Erol’la. Mekanın önünde çöktük ve uzun, upuzun bir muhabbet başladı.

Belirtmeyi unuttum. Umur, ulaşım sıkıntısından dolayı Efendi’yi dinleyemeden mekandan ayrıldı. Efendi sahneden indikten sonra dışarıda Keyb yanında bir arkadaşla çıkageldi. Bu arkadaş, bizimkinin asteğmen olduğu yerde kısa dönemmiş. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Gayet kral bir elemana benziyordu. Keyb sağ olsun epey dil döktü gece ona gitmemiz için. Gitmedik, üzdük kardeşimi.

roxy02

Gece tüm performanslar bitti ve tüm bir ekip olarak yola düştük. Erol’la vedalaştık. Ahmet Ali bizimle kaldı. Bir süre Cihangir tarafında yürüdükten sonra güzel bir tepenin yamacına tırmandık. Burada nihayet midye yeme fırsatım oldu. Açlıktan öldüğümüz için hemen oradaki bir köfteciden önce beş sonra yedi sonra on bir tane köfte ekmek sipariş ettik. Güzel bir boğaz manzarası eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra Ahmet’le birlikte grubun diğer kalanından ayrıldık. Ahmet’in evi de Keyb gibi karşı taraftaydı. Buraya gitmek için harika bir yol varmış meğer: Taksim Meydanı’nın ilerisinden dolmuşlar kalkıyor ve 24 saat çalışıyorlar. Taksim Meydanı’nda Ahmet Ali’nin kardeşi Alper ve nişanlısı Petra ve arkadaşı Baran ile buluştuk. Hepimiz gittik ve bekleyen dolmuşlardan birine atladık. Dolmuşçu saatte 130 km hızla (ekmek çarpsın) bizi yaklaşık 20 dakikada karşıya geçirdi, Ahmetlerin mahalleye indik. Gece saat 3’e yaklaşıyordu ve yollar bomboştu. Ahmetlerde hiçbir şey yapmadık ve doğrudan uyuduk. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Burada Ahmet ve Petra’nın müthiş misafirperverliğiyle ağırlandık. Her ikisine de teşekkür ederim. Hatta Petra için: Díky za vaši pohostinnost půvabné.

roxy01

Ertesi sabah da erkenden uyandık. Dün bindiğimiz dolmuşun bu sefer tersi istikametinde gidenine bindik. Ahmet sağ olsun durağa kadar bıraktı kardeşim. Sabah erken vakit olduğundan ve o gün resmi tatil olmasından dolayı yine trafik azdı ve bu sefer de yarım saatte karşıya geçtik. Dün bindiğimiz yerde, Meydanın yukarısında, dolmuştan indik. Kahvaltı yaptık. Önceki gün yarışmanın düzenlendiği yerde bir plakçı görmüştüm. Alperlerle buluşmamıza daha vardı. Biz de bu plakçıya gittik. Ancak kapalıydı. Geri dönerken yolda Efendi’yle karşılaştık ve hep birlikte tekrar İstiklal’e doğru yürüdük. Burada otobüse giden servis aracı kalkana kadar bir mekanda oturduk. Önceki gün hakkında değerlendirmeler yaptık. Saati geldiğinde servisin kalkacağı yazıhaneye gittik. Kısa süre sonra da servis geldi. Şaşılacak şey, 20 dakikada Alibeyköy Cep Otogarı’na geçtik. Otobüse bindik ve uyuduk! Cidden uyuduk. O kadar yorulmuştuk ki iki gündür… Bir ara gözlerimi açtım, otobüs İstanbul’dan çıkmak üzereydi. Sonra Sakarya Otogarı’na kadar yine uyudum. Ondan sonra da bir daha uyuyamadım. Eskişehir’e kadar birkaç film izledim. Saat 20.00’ye doğru Eskişehir Otogarı’na ulaştık ve iki günlük bu Roxy macerası bir süreliğine bitmiş oldu.

Yarışmaya katılan tüm gruplar. Tıklayın ve büyük halde görün.

Yarın (Cuma günü) yarışmanın sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyor olacağız biz de. Merak etme sevgili okur, sen de sonuçları herkes önce buradan öğreneceksin. Bol şanslar EFENDİ!

NOT: Yakın zamanda grubun videolarını ekleyeceğim. Birkaç gün sonra yazıyı yine kontrol edin 🙂

Baht – In My Veins [2012]

En sevdiğim Türk gruplarından birisi olan Baht, geçenlerde Aquarelle isimli bir parça yayımladı. Ben parçayı incelerken korkunç bir şey farkettim. In My Veins’le ilgili bir şey yazmamışım. Aşağı yukarı tam 1 sene önce çıktı bu albüm sevgili okur. Bu kadar zamandır dinleyip neden yazmadım halen şaşırıyorum. Ayıp lan bana. İtiraf etmek gerekirse yazdım sanıyordum. Yazmamışım. O yüzden bu yazıyı büyük  bir utanç içerisinde yazıyorum.

In My Veins, 2009’da çıkan ve benim grubu tanımamı sağlayan EP, Resurgence Hour‘dan 3 sene sonra çıktı. Albüm, tarz olarak o EP’nin devamı, kayıt ve teknik olarak ise çok çok üstünde bir iş olarak karşımıza çıkıyor. Teknik – Melodik – Progressive Death Metal türünde bir albüm. Açılış parçası The Trauma, albüm çıkmadan çok önce yayımlanmış ve süper tepkiler toplamıştı. Hatta Baht, bizim Eskirock Metal Fest Vol. 3‘te sahneye çıktığında bu parça ile başlamıştı performansına. The Trauma, Baht’ın ne yaptığının ve albümde ne dinleyeceğinizin çok güzel bir özeti. Melodiler, yeri geldiğinde Türkçe olarak giren sözleri ve çok başarılı davulları ile “Evet, Baht budur işte” dedirten bir parça. Şarkıdaki Türkçe kısımdan bir alıntı yapalım:

“Son nefesindir bu, bilincin zayıflıyor
Perde hep olduğu yerde, sadece yansıtıyor
Algıların değiştikçe, zihninde içselleşecek
Rüya dediğin, gerçeğin olmak üzere”

Albümün ikinci parçası Neden. Baht’ın ilk EP’si Bilinçten Derine (2008)’den beri yaptığı ilk tamamı Türkçe olan parçası. Harika bir girişi var. Soloları biraz vasat kalmış. Ancak sözleri şarkının çok önüne geçmiş. Bir sonraki parçanın adı Dua. Adı Türkçe olunca, şarkı da Türkçe sandım önce. Ancak sonradan İngilizce olduğunu anladım dinleyince. Neden bilmiyorum, giriş melodisini beğenmedim bu parçanın. Ancak 1.30 civarında bir kısım, bir melodi başlıyor, orası fevkalade. Özetle Dua, albümdeki ortalam bir parça. Bu arada albümde parçalar ortalama beş dakika civarında. Bir önceki EP’de daha uzundu süreler.

Bir sonraki parça Lost & Found‘da albümün başından beri beklediğim o olay var: Trafik değişimi. Hani parça devam eder, eder, birden bir şeyler olur ve melodi değişir, parça bambaşka bir hal alır. İşte o his bu parçada olmuş. Sacred Enigma‘da harika bir örneği vardı. Bunda da yapmışlar sonuna doğru. Creedish isimli parça da güzel bir giriş riff’i var. Creedish’in sonunda Bilgehan ve Emre gitarları bırakmışlar, sahnede sadece basçıları ve davulcuları var 🙂

Ve albümdeki en güzel sürpriz: Sacred Enigma. Aslında çok kızdım. Şarkının orijinal haline göre epey bir düzenlemişler. Vokal altı riffleri falan koymuşlar. Yani benim sevdiğim o hali biraz değişmiş ama. Şarkının ruhunu bozmamışlar. Özellikle o son kısmı aynı bıraktıkları için buradan Baht’a teşekkür ediyorum.

Introspection, çok iyi bir şarkı. Harika da bir başlangıcı var. Şarkı başlayıp ilerlerken aklımda hep ne zaman patlayacak, ne olacak, diye geçirip durdum. Beklediğim o şeyi, 2.30 civarında buldum. Şarkı değişti, yepyeni bir yöne doğru akmaya başladı. İşte müzik budur! Ve şarkının sonuna Bilgehan’ın brutali eşliğinde twinler yağmaya başlıyor. Şarkı az önceki o hüzünden kopup bir anda öfkeli bir hale bürünüyor. Evet işte, tipik bir Baht şarkısı daha. Bravo!

Orientation, inanılmaz melodik ve gaz bir girişle başlıyor. Kapanışı iddialı yapmak istiyor anlaşılan Baht. Albümde en çok dinlediğim parçalardan birisi bu. İkinci dakikanın başına kadar bu gaz devam ediyor. İkinci dakika ile birlikte ağlamaya başlıyoruz. Evet işte, Baht, önceki çalışmalarına göz kırpıyor. Bu hüzün gidiyor, gidiyor ve yine gaza basıyor Bilgehan. Ve beklenen outro, 5. dakikadan itibaren başlıyor. Baht, bir sonraki çalışmasına kadar bize veda ediyor.

Albümün parça listesi şu şekilde:

  1. The Trauma (05:41)
  2. Neden? (04:06)
  3. Dua (04:44)
  4. Lost & Found (05:16)
  5. Creedish (04:55)
  6. Sacred Enigma (05:11)
  7. Introspection (06:33)
  8. Orientation (05:28)
Albümle ilgili söylenecek çok önemli bir husus daha var. Albümün miksaj ve masteringini Dan Swanö yapmış. Hani şu Dan Swanö. Albümün kapağı ise Pierre D. Allain isimli bir sanatçının tasarımı. Baht, bu işi güzel yapıyor.

Baht’ın güncel kadrosu şu şekilde:
  • Bilgehan Engin : Gitar / Vokal
  • Emre Azaklar : Gitar
  • Ersin Özbalaban : Bass
  • Rıdvan Başoğlu : Davul (Live)
  • Joona Räsänen : Davul(Kayıt)
Albümü şu adresten temin edebilirsiniz.

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

anittaotel
Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.

Antalya Günlükleri 4. – 5. Gün – Limak Archadia Otel

Biraz tembellik ettiğimin farkındayım sevgili okur. Ancak bu tembellik inan ki gerçek anlamda bir tembellikten kaynaklanmıyor. Hem yoğunluğun verdiği vakitsizlik hem de açıkçası biraz nebze olsun uzak kalma isteğiydi içimdeki. Her neyse, Antalya Günlükleri serisine devam ediyorum.

Antalya’daki dördüncü sabahıma dinlenmiş olarak uyandım. Diğer günlerin aksine bu sefer fazla aşırıya kaçmayan bir menü seçimim oldu. Kahvaltıdan sonra lobide buluşup çalıştayın son gününde neler olabileceğini kestirmeye çalıştık. Daha sonra Emre ile birlikte son defa toplantı salonuna gittik. Dün başladığımız çalışmayı Sakarya Havzası olarak nihayet sonuçlandırdık ve kapanış konuşmasıyla bitti her şey.

Öğle yemeğinde ilk ve son defa beş kişilik topluluğumuzun tamamı aynı masada yemek yedik. Gayet güzel bir veda yemeği oldu. Daha sonra Emre ve Mehmet Bey benimle otelde kaldılar, diğerleri evlerine döndüler.

Diğer eğitimin otel girişleri ertesi gün yapılacağı için bir gün daha kalacaktım Papillon Hotel’de. Toplantı bitişinden sonra soluğu havuzda aldım son defa. Bu kez yalnızdım üstelik. Neredeyse benden başka kimse yoktu havuzda. Aklıma Alper, Sercan ve Volkan’la Çanakkale’de gittiğimiz otelin havuzu geldi. Bu havuz aşağı yukarı onun üçte biri kadardı, ancak yalnız olduğum için yüzmek için yeterliydi. Maksat zaten “suya değmek” olduğundan çok umursamadım detayları.

Havuzdan sonra odaya çıktım. Bir süre uyumuşum. Sonra akşam yemeğinde Emre’yle buluştuk. Yemekten sonra Emre odasına çıktı. Biz de Mehmet Bey’le tüm akşamı lobide geçirdik. Epey muhabbet ettik. Gece yarısına doğru uyudum ve bu benim otelde geçirdiğim son gece oldu.

Cuma günü erkenden kalkıp kahvaltıyı hallettikten sonra Mehmet Bey bizi diğer otele bırakacağı için otelin önünde buluştuk. Sağolsun Mehmet Bey kısa bir yolculuktan sonra diğer eğitimin yapılacağı Limak Archadia Otel’e bıraktı bizi. Bir öncekinden farklı olarak bu eğitimi kendi bakanlığımız düzenliyordu.

Yine diğer eğitimden farklı olarak bu sefer iki kişilik odada, Eskişehir’den Hikmet abimle, kalacaktım. Archadia Otel, kapladığı alan bakımından Papillion Hotel’den çok daha büyük. Ancak otelin tıklım tıklım dolu olması, otel ne kadar büyük olsa da rahat olmayı engelliyor ve hatta zaman zaman yer sıkıntısı yaratıyordu. İki kişi kalacağımız için otel binasından bağımsız olan ayrı bir binada ayrılan iki kişilik odalara yöneldik. Burası eğer ısıtıcı sistemi çalıştırmazsanız gerçekten soğuk oluyor. Ancak çalıştırınca da yeterli sıcaklıkta oluyor. Yani ısıtıcı sistemin sürekli çalışması lazım gerekiyor.

O gün otele saat 10.00 gibi giriş yaptık Emre’yle. Ben birkaç saat odada oyalandıktan sonra öğle yemeğine gittim. Papillion’da yaşamadığımız bir olayı burada gördüm: Kuyruklar. Yemekhanenin üçte ikisini kamp yapan yabancı futbol takımlarına ayırdıklarını için yemek yemek için oturacak yer bulmak sıkıntı oluyordu.

O keşmekeşte uygun bir yere ilişip öğle yemeğini hallettim. Daha sonra oteli keşfetmek şöyle dursun, adım atacak halim olmadı için hemen odaya gidip akşam saat 18.00’e kadar uyudum. Akşam Emre uyandırdı ve yemeğe gittik. Lobide Eskişehir’den gelen Hikmet abimi karşıladım. Odaya yerleştirip birlikte yemeğe devam ettik. (Yazının bu kısmını çalarken King Crimson’dan Epitaph başladı acayip bir hava oluştu odada.)

Yemekten sonra Hikmet abi ile oteli keşfettik biraz. Hemen de keşfettik zaten bitti otel. Sonra lobide bir yerde oturup Epey uzun, koyu bir sohbete daldık.

Gecenin geç saatlerinde uyumak üzere odaya döndük. Oda süit oda olduğu için içeride bir tane de bağımsız odası vardı. Hikmet abi oraya geçti. Ben de dört gecedir yapmakta olduğum üzere çift kişilik yatakta tek başıma uyumaya devam ettim. Uyumadan önce Ahmet’in aylar önce tavsiye ettiği dizi, Alcatraz’ın ilk bölümünü izledim. Fena değilmiş.

Sonra uyudum. Ertesi gün asıl eğitim başlıyordu zira.