Tag Archives: Ender

3. Baskı Çıktı: Müjgan!

Taa geçen sene kaydettiğimiz bir videomuz vardı sevgili okur. Yağızhan ve Ender‘le birlikte yaptığımız akustik projeden çıkan ilk şarkı, şarkıcık: Müjgan. Diğer besteleri yayımlamadan önce bu kısa şarkıyı, kayıt ve video prodüksiyonu imkanlarımızı test etmek için yapmıştık. Yağızhan bu şarkıyı, Sadri Alışık‘ın aynı isimli filminde okuduğu Ah Müjgan Ahh isimli şiirden esinlenerek besteledi. Sözler de şiirden.

Videoyu Getik Kafe‘de kaydettikten sonra kayıt işi beklediğimizden daha çetrefilli oldu. Kaydın uzaması, videoda kopukluklar olması, okulların başlaması, bizim iş güç derken video bir kenarda boynu bükük kaldı. Sağ olsun Yağızhan geçtiğimiz günlerde kendine bir boşluk yaratıp videoyu montajlayabilmiş. Ellerine ve emeğine sağlık. Tabi böyle bir şarkı kaydedip de blogda yayımlamamak olmazdı.

Kısa bir iş olmasına rağmen epey kişinin emeği var, her birine teşekkür ediyoruz. Video çekimi ve yönetmeliği için Levent‘e, miks için de Ufuk Abi‘ye sevgilerimi iletiyoruz Üçüncü Baskı olarak. Bilmiyorum, belki ileride başka parçalar da yayımlarız. Belki de yayımlamayız. Bilmiyorum.

 

Getik Fanzin’in Yepyeni Sayısı Çıktı

getikGetik Fanzin olarak, birazcık uzun bir aradan sonra yeniden raflarda ve güzide mekanlardayız sevgili okur!

Getik Fanzin, yayımlanmaya başladığı günden beri dağıtıldığı tüm mekanlarda ilgiyle karşılandı, okuyucular tarafından beğenildi ve pek çok olumlu geri dönüş aldı. İşin arkasındaki çekirdek kadronun ve bu kadroya destek veren onlarca dostumuzun emeği ve ısrarı sayesinde 10. sayımız da yayımlanmış oldu.

Normalde aylık olarak yayımladığımız fanzin, geçen yaz ülkemizde meydana gelen darbe girişiminden nasibini aldı ne yazık ki. İçeriğin kalitesinin düşmesi tahammül edemeyeceğimiz bir durumken bir de baskı işlerinin aksaması sebebiyle dergi planlanan basım tarihinin gerisinde kaldı. Fanzin yönetimi de kolaya kaçmadı ve sıfırdan yeni bir sayının tasarımını yaptılar.

Bu yeni sayımızın teması “korku” olarak belirlendi. Fanzinde bizim de bir öykümüz yer alıyor: Herkez Pastanesi. Hayır, adını yanlış yazmadım. Evet, “Herkes” şeklinde değil, “Herkez” şeklinde. Öyküyü ben yazdım, Ender düzenledi ve Aysun da resimledi. Öyküyü yazarken esinlendiğim yer eski mahallem oldu. Öyküde isminin ne olduğunu öğrenemediğimiz kahramanımız, oturduğu semtte yer alan tuhaf bir pastaneye kafayı takıyor. En az bu pastane kadar tuhaf bir şekilde “Çelen” isminde bir kadınla tanışıyor ve olaylar gelişiyor.

Önceki sayılarda öykülerimiz “devamı gelecek sayıya” şeklinde bitiyordu. Ancak bu sayıdan itibaren öykülerimizin devamı için bir ay beklemeyecek, fanzinin internet sitesinden okuyabileceksiniz. Nedir o sitenin adresi? www.getik.org İnternet sayfamızda dergimizde yer alan görselleri (ve aslında Aysun’un çizdiği resimleri) orijinal renkleriyle görebilirsiniz.

Yeni sayımızı okumak için tıklayın.

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Fatih ve Serpil’in Düğünü

Bayram tatilinin en güzel yanı da birikmiş yazıları aradan çıkarma imkanı vermesi sevgili okur. Geride bıraktığım birkaç haftalık sürede elbette pek çok olay oldu bitti. Şüphesiz bunların en önemlilerinden birisi de Fatih abi ve Serpil‘in düğünleriydi.

Fatih abi, Yağızhan sayesinde tanıştığım süper bir insan. Birkaç görüşmeden sonra epey samimi olduğumuz, özünde de samimi bir insan. İşte bu insan, evlenmeye karar verdi yakın zamanda. Biz tabi tüm o süreçte yanındaydık. Düğüne kadar olan zamanda ne yaptıysa planlı ve plansız olarak, hep haberimiz oldu. Hatta düğünden önce, Serpil’in doğum gününe özel bir albüm bile yaptık.

Düğün günü de onun seçtiği yedi tane parçayı çalmak için söz verdik. Ender, Yağız, Kerem ve benden oluşan grubumuzla hazırlığımızı yapıp düğünü beklemeye başladık.

5 Eylül günü saat 19.00’da düğün başlıyordu. Ancak Yağız Ankara’dan, Kerem Eskişehir OSB’den, ben ise Bilecik’ten çıkıp yetişmek zorundaydım. Düğüne yetişme işi böyle son dakikaya kaldığı için ister istemez bir stres hali peydah olmuştu. Adeta sağımıza solumuza bile bakamadan evden çıkıp Yağız’ı alıp doğruca düğün salonuna, Mavi Ada‘ya gittik. Burada ben davulu kurarken Kerem gitti Enderler’i aldı geldi. Davul kurulduktan sonra, diğer enstrümanları da ayarladık ve yine Kerem’le birlikte çıkarak hastaneye gittik. Neden? Çünkü bir haftadır iğne yaptırıyordum ve o gece de yaptırmam gerekecekti. İğneyi de yaptırdıktan sonra tekrar çarşıya inip Merve’yi ve Dilay’ı aldık. Merve, teyze olmanın heyecanıyla her şeyi evde unuttuğunu ancak arabaya binince fark etse de Yağız acil dönmeniz gerekiyor diye aradığı için kırmızı ışıklarda geçerek, son sürat salona gittik.

Ufak bir yerleşme hazırlanmadan sonra sahneye çıktık. Fatih abinin seçtiği ama bizim de ısrarla çalmak istediğimiz şarkılardan oluşan toplam yedi şarkıyı çaldık. Fatih abi şarkılara eşlik etti. Arada Serpil de eşlik etti ama Fatih abi’nin sesi daha güzel olduğu için onun gibi söylemedi 🙂 İşte bu alttaki kare o andan bir kare:

14138635_10154068472368049_2133804394809366989_o

Mutluluklar diliyorum 🙂 Şimdi Fatih abi, Serpil’in yanına İstanbul’a yerleşecek. Bu kötü bizim için. Ama umarım onun için çok daha iyi olur. Bu arada Serpil’le telefonda konuşmamıza rağmen hala yüz yüze konuşabilmiş değiliz. Düğünde her şey o kadar acele ve koşuşturarak oldu ki oturup konuşmaya fırsat kalmadı. Bu eksiğimizi de yakın zamanda giderebiliriz umarım. Son bir not daha, biz düğündeyken de çaldık ama şu parçayı da dinlemeden geçmeyin.

tyrants

Yüzyüzeyken feci bisiklet

Uzun Hikayeler: Taşınma, Doğum Günü ve Dolunay

tasinma04
Bu yazıyı çok uzun zamandır erteleye erteleye bugüne kadar geldim. Neredeyse yirmi günlük bir yazı bu. 19 Temmuz 2016’da, hayatımın en güzel akşamlarından birini yaşadım. Doğum günüm dolunaya rastladı ve iki yıldır oturduğum evden taşınıp yeni bir eve geçtim.

Doğum günümün Temmuz ayı dolunayına rastlaması zaten beni epey heyecanlandırmıştı. Dolunaylardan başka tutunacak bir şey kalmadığı için, bu muhakeme gününün hoş tesadüfü, beni fazlasıyla mutlu etmeye yetti.

Bir süredir ev arıyorduk. Ancak emlakçıların komisyon pişkinliğinin artık dayanılmaz boyutlara ulaşması sebebiyle, öfkelenip güzel bir ev bulmak konusunda umudumu kesmiştim. Eski evin bir sonraki kirası son gün yaklaştıkça tedirginliğimiz artmıştı. Şansımıza, umudu kestiğimiz günün akşamı, bambaşka bir mahallede, Vişnelik Mahallesi‘nde tam da aradığımız gibi bir ev bulduk. İlanı gördüğümüz akşam hiç vakit kaybetmeden evi gezdik. Aynı gece evin sahibiyle epey uzun bir konuşma yapıp heyecanla ertesi sabahı beklemeye başladık. Çok uzun süre sonra ilk defa heyecandan uyuyamadım. Ertesi gün, evi tutmuştuk bile 🙂 Artık yeni bir ev sahibimiz ve arkadaşımız vardı: Selim.

tasinma07

Taşınma günü olarak 18 Temmuz’u seçmemize rağmen nakliye firmasının özrü ile 19 Temmuz gecesine kaldı iş. Neden gece? Çünkü tramvayın geçtiği caddelerdeki evlere nakliye asansörü kurulmasına ancak gece 01.00’den sonra izin veriliyormuş. 19 Temmuz günü iş yerinde heyecandan duramadım. Akşam adeta koşarak eski eve gittim. Günlerdir Merve, Hazal ve Utku‘nun  insan üstü gayretiyle tüm eşyalar kolilenmişti. Bir gün önceden de Murat Abi‘ye mobilyaları söktürmüştüm. Her şey hazırdı yani. O arada Yağızhan aradı.

Abi çok acil Pilot Bar‘da buluşmamız lazım, dedi. Lan, dedim. Akşam taşınacağım ne Pilot’u? Abi sahne durumu var, hemen konuşalım bağlayalım, dedi. Hesapladım. Nakliye aracı saat 23.00’de gelecekti. O arada bir kaç saat zamanım vardı. Peki, dedim Yağızhan’a. Hemen görüşüp eve dönmek için aceleyle çıktık evden. Yolda aklımda en büyük sıkıntı beliriverdi: Yeni taşınacağımız evin önünde park etmiş araçlar olacaktı. Gece 01.00’de bunların sahiplerini nereden bulup kaldıracaktık? Kaldıramazsak asansör kurulamazdı ki?

Mekana girdik Merve’yle. Bir anda tanıdığım bütün yüzler bana döndü ve İyi ki doğdun şarkısı söylemeye başladı! Hayatımın ilk sürpriz doğum günü kutlamasıydı bu. Abartmıyorum, ciddiyim. Yağız, Ender, Hazal, Utku, Uğur, Burcu, İpektoş, Şevkiye ve Betül oradaydı. Bir süre sonra yanlarına adaşım Mesut, Murat ve Gökçe de katıldılar. Doğum günü hediyesi olarak aldığım iki plak, başka bir yazının konusu olacak. Ama Şevkiye ve Betül’ün aldığı Pentagram plağıyla, Hazal ve Utku’nun aldığı Savatage plağı için teşekkür ederim buradan onlara. Ayrıca Burcu’nun babasının yaptığı Hürkuş uçağının merchandise şapkası için de ayrıca teşekkür ederim.

tasinma08

Doğum günüm

Bu sürpriz doğum günü kutlamasından sonra, Uğur’la birlikte eşyaların olduğu eve döndük. Nakliyeciler geldi. Yükleme başladı. Kazasız belasız bittiğinde saat 01.00 civarındaydı. Hızlıca bomboş daireyi temizledik ve önde biz arkada kamyon olduğu halde yeni eve doğru yola koyulduk.

tasinma05

Yeni evimin dolunay manzarası

tasinma06

O saatte yollar bomboş tabi. Geldik yeni eve. Murat ve Mustafa, süper bir iş başarıp evin önündeki park etmiş araçları çektirmişler. Rahatça yerleşti nakliyeciler. Ancak bu sefer de asansörün uzunluğu yetmedi. Yeni bir asansör çağırdılar. Eşyaları indirmeye daha doğrusu çıkarmaya başladılar. Bu asansör sistemi süper bir iş cidden. Salonun penceresini söküp kurdular ve tüm evin eşyasını buradan çektiler.

tasinma03

tasinma00

Darbe girişimini izlerken Volkan da Amerika’da müze geziyordu. Watsap grubundan anlık olarak haberdar ettik

Aynı günün sabahında, iki yıldır beyaz eşya dükkanında bekleyen ancak yer darlığı sebebiyle kullanamadığımız buzdolabını da getirtmek istemiştik yeni eve. Ancak kat asansörüne sığmadığından ve apartmanın merdivenleri de çok dar olduğundan bunu taşımak için de akşamı beklememiz gerekmişti. Buzdolabı da sorunsuzca çıkıp kurulacağı yere bırakıldıktan sonra saat 04.00 civarında iş bitti. Ertesi sabah işe gidecektim. Çünkü 15 Temmuz darbe girişiminden dolayı izinlerimiz iptal edilmişti. Bu darbe girişimine dair bir şeyler yazmak istiyorum aslında. Bunu da bir başka yazıya bırakayım şimdilik. Darbe girişiminin yapıldığı akşam da Utku ve Hazalla koli yapıyorduk. Olaylar olunca ağzımız açık halde televizyonu izlemeye devam ettik.

Evi taşıdıktan sonraki gün yeni eve geldiğimde yapılacak bir dünya iş olduğunu gördüm. O gün tarih 20 Temmuzdu. Heh işte, bak bugün 7 Ağustos olmuş. Hala o işler bitmedi. Neden? Çünkü okumayı öğrendiğim 7 yaşımdan beri biriktirdiğim kitaplarım, buna ilave dvdler, cdler ve bilumum ıvır zıvırdan oluşan, iki yıldır annemlerin evinde bekleyen devasa bir mal varlığım vardı. Bunlar için yeni evin bir odasını tahsis etmiştim. Bak günler geçti. Halen buraya bir çeki düzen verebilmiş değilim. Yavaş ama güzel bir şekilde ilerliyor. Pek çok noktada kontrolü ele aldım.

tasinma11tasinma10tasinma12

Yeni evde, ilk bağlanan şey internet ve tv oldu. Apartmanda kablo dünya hizmeti vardı. Ben bu kadar çabuk gelip bağlayacaklarını hiç düşünmüyordum. Şu ana kadar en ufak bir sıkıntı yaşamadım. Televizyonda da süper belgesel kanalları var. Evin içinde pek çok yerde irili ufaklı tadilatlar yapmak ve elektrik hatları çekmek gerekti. Güzel oldu sevgili okur.

Yazıya koyacağım görselleri seçmek de epey zor oldu. Bir de doğum günü yazılarının geleneksel özelliği olarak geçmiş yılların doğum günü yazılarını koyuyorum buraya.

tasinma13

Şu an ki manzaram

Geçmiş doğum günümü kutlayan herkese teşekkür ederim. Bu yazı, yeni evin oturma odasında yazdığım ilk yazı oldu. Umarım bu yeni yaşımda her şey çok daha iyi olur. He unutmadan bir üzücü gelişme oldu bu süreçte. İlkan Abi Tokat’a tayin oldu. Şu aşağıdaki fotoğraf da hep birlikte geçirdiğimiz son iş günümüzden. Onun gidişini, benim de geçmiş doğum günümü kutlamıştık. Umarım Tokat’taki hayatın Bilecik çukurundan çok daha iyi geçer sevgili abim 😦
tasinma09

Kondenser Mikrofon Aldık

rode2

Rode SM 6

Al işte, yine gecikmiş bir yazı daha!

rode04Bir aydan fazla zaman geçti üzerinden alalı aslında. Yağızhan ve Ender‘le birlikte kurduğumuz yeni grubumuzun kayıtlarını yapabilmek için iyi bir kondenser mikrofona ihtiyacımız vardı. İçimizde donanım konusunda en tecrübeli olan Yağız’dır. Ufuk Abi‘nin de tavsiyesiyle belirlediğimiz birkaç markaya ait farklı modelleri araştırmaya başladık. Nihayet internette aradığımız modeli, verebileceğimiz fiyata yakın bir miktarda bulduk.


RØDE
‘un SM6 modeli, satın aldıktan birkaç gün sonra elimize ulaştı. Buluşup büyük bir heyecanla kutuyu açtık. Satıcının önceden belirttiği gibi, kılıfı hariç, eksiksiz ve kusursuz olarak karşımızdaydı işte kondenserimiz. Yağızhan heyecandan yerinde duramıyor, Ender ise mutluluk gözyaşlarını belli etmemeye çalışıyordu. Benim ise bahar alerjim tutmuştu ve hapşırıyordum. Çünkü hayatımın en güzel anları hep böyle olur benim.

Kondenseri Yağızhan’a teslim ettik ve birkaç gün içerisinde kayıtlar bir biri ardına gelmeye başladı. Ancak sonrasında Yağızhan’ın bütünleme sınavları, Ender’in işe başlaması, bayram tatili derken pasif bir dönem başlamış oldu. Az önce konuştum her ikisiyle de, nihayet Eskişehir’de buluşabildik.

Mikrofonu kullanarak yaptığımız ilk kayıtlardan birisini yukarıdan dinleyebilirsiniz. Birkaç defa işlem gördüğü için sesteki kayıpları mazur görün lütfen. Ancak tüm parçaları tamamen kaydetmeye başlayınca sonucun çok daha iyi olacağında garanti verebilirim. Çok kaliteli bir mikrofon bu ve performansı bir ev kullanıcısı için kusursuz seviyede. Pop filtresi ve orijinal kablosu paket içeriğinde yer alıyor. Size yalnızca bir mikrofon sehpası almak kalıyor. Bir de kayıt yapacağınız ortamı tasarlamak. Bizim tercihimiz Yağızhan’ın odasını kullanmak olacak.

Getik Kafe & Aydın Afacan Söyleşisi

getikkafelogoBu yazı iki bölümden oluşacak. İlk bölümde, günlerdir bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım, yepyeni mekanımızdan, Getik Kafe‘mizden bahsedeceğim.

2015 yılının ortalarından itibaren Ender ve Aysun‘la birlikte yazar / çizer kadrosu içerisinde yer aldığımız Getik Fanzin kitlemizin yeni bir mekanı var: Getik Kafe. Önceki aylarda, dergi toplantılarımızı çeşitli mekanlarda yapıyorduk. Her toplantıda biraz daha genişleyen topluluğumuzun sığacağı bir mekan bulmak da giderek zorlaşıyordu. Demek ki editörümüz Levent‘in de böyle bir planı varmış ki bir ay gibi kısa bir sürede kafenin yerini buldu, dekore etti ve açılışını yaptı. Helal olsun başkanımıza 🙂

getikkafe2

Getik Kafe nerede? Getik Kafe, Eskişehir’in merkezinde yer alan Haller Gençlik Merkezi‘ne 130 saniye uzaklıkta yer alıyor. Haller Gençlik Merkezi’nin eski tren geçidi tarafında yer alan Odea Bank‘ın aralığında yer alıyor. Her tarzdan müşteriyi yakalamak için ortamı adeta bir popüler kültür pornografisi setine dönüştüren kafelerin aksine, belirli bir çizgide ve sadece bu kafeye özel olarak tasarlanmış görsellerle, sade dekorasyonuyla dikkat çekiyor. Getik Dergi’nin yayımlanmış tüm sayılarına ve diğer pek çok fanzine ulaşabilir, okuyabilirsiniz. Getik’in eski sayılarını merak eden birkaç arkadaşım vardı. Buraya giderek basılı dergilere göz atabilirsiniz.

getikkafe

Bizde giderek bir alışkanlığa dönüştü Getik. Hem çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın yeri olması hem de emek verdiğimiz bir oluşumun karargahı diyebileceğimiz için. Umarım uzun yıllar aynı heyecanla bu işleri yapmaya devam edebiliriz.

aydinafacanYazının ikinci bölümü ise şimdi başlıyor. Geçtiğimiz pazar günü Getik Kafe’nin ilk etkinliği yapıldı: Şair Aydın Afacan‘la Mitos ve Şiir Üzerine. Daha önce birkaç yazarın konuk olduğu söyleşilere katılmıştım. Bunlar okuduğum, bildiğim bazı yazarlardı. Ancak bir şairin katıldığı, “mitos ve şiir üzerine” yapılan böyle bir söyleşinin nasıl olabileceğini açıkçası çok hayal edemedim. Acaba şair bize şiirlerini mi okuyacak, şiirlerinde ne anlatmak istediğinden falan mı bahsedecek diye düşünerek gittim kafeye. Aynı günün sabahında Bursa’daydım oysa ki. Sabah erkenden Bursa’dan yola çıkıp doğruca kafeye geldim.

Geldiğimde etkinlik başlamak üzereydi. Aydın Afacan ve arkadaşımız Emre, bir masanın arkasına geçtiler ve Şair Afacan başladı anlatmaya. Mitoloji, hayatımda en eksik olduğum konulardan biridir. Söyleşi tam da bu konudan başladığı için can kulağıyla dinlemeye başladım. Çok ciddi bir hata yaptım, yanıma kağıt kalem almadım. Şair o kadar değerli bilgiler, o kadar güzel anekdotlar ve mitlerden bahsetti ki. Şu an düşünüyorum çok az kısmı aklımda kalmış.

20160612_133405

Bir şairden hiç beklemediğim şekilde, tam bir romancı gibi konuşuyordu Afacan. Bu kadar mitoloji bilen biri, bu kadar ciddi araştırmalar yapan birinin yazabileceği öyküleri düşünüp durdum hep. Hatta bir ara sorayım istedim hiç öykü yazmayı denemiş mi diye. Şairin anlattığı onlarca mit arasından telefona not ettiğim bir mit vardı mesela, sizinle de paylaşayım.

Milattan önce yaşamış ressam Zeuxis ile aynı dönemde yaşayan Efesli ressam Parrhasius arasında kimin daha iyi resim çizebileceğiyle ilgili bir bahis vardır. Her iki ressam da resimlerini çizdikten sonra Zeuxis ve Parrhaius, tabloların üzerinde birer perde olduğu halde buluşurlar. Önce Zeuxis resmin önündeki perdeyi kaldırır. Çok güzel bir üzüm resmi çizmiştir. Öyle ki kuşlar gerçek sanıp tabloyu gagalamaya başlarlar. Bunun üzerine Parrhaius, Zeuxis’e bir de onun tablosuna bakmasına söyler. Tablodaki perdeyi kaldırmaya çalışan Zeuxis elinin boşlukta sallandığını görünce anlar: Parrhaius meğer perde resmi çizmiş! Bunun üzerine Zeuxis, bahsi kaybettiğini kabul eder ve ekler: Ben kuşları kandırdım ama sen de beni kandırdın. Helal olsun gardaşım sana adamsın, der.

20160612_144713

Söyleşi son olarak Aydın Afacan’ın kendi şiirlerinden birkaç tanesini okumasıyla son buldu. Bunlar Panta Rei, Azer, Kerem ile Aslı ve Setenay isimli şiirleriydi.

Panta rei sevgilim, her şey akar.
Dünya rüzgârlı bir kitap,
Sayfalar, hevesler, çarşılar akar.
Irmağa özenir söz; kavis ve girdap,
Yeryüzü anılardır.
İşte, bir sıradağ eğilip bakar da,
Yollar dillenir.
Gün yanığı düşler, tirşe efsaneler akar.

Son olarak şairin yayımlanmış olan kitaplarından da bahsederek yazıyı bitiyorum. Hepinizi Getik Kafe’ye bekliyoruz sevgili okur. Çok yakında yepyeni etkinliklerimiz de olacak. Takipte kalın.

afacan

Sabhankra – Revenge (2016)

revengeNe desem, nereden başlasam bilemiyorum. İşte, 9 yıldır merakla beklediğim Sabhankra albümü nihayet yayımlandı. Mayıs ayının ilk gecesinden beri aralıksız dönüyor kulaklarımda. Albüm Rusya’da yayımlandığı için Türkiye’ye gelmesini de beklemek durumunda kaldık. Geçtiğimiz gün iki kopya olarak elime ulaştı ve birkaç hafta önce yazıp bitirdiğim yazıda son rötuşları da yaparak yayımlıyorum artık.

Sabhankra‘yı ilk defa 2006’da, yayımladıkları ilk albüm Powercraft‘la tanıdım. City Of Tulips‘i ilk defa dinlediğimde “Tamam işte, yapmak istediğim, duymak istediğim müzik bu” demiştim. Üniversitenin hazırlık yılıydı, kampüsün her köşesinde sırf o albümdeki parçaların soundtrack olduğu anılarım saklıdır hala.

Bir yıl sonra Sabhankra, “To Die For A Lie” isimli bir EP yayımladı ve yakın zamanda çıkacak “Cursed Sword” isimli albümün duyurusunu yaptı. O dönem benim evimde internet yok henüz. Volkan’ın evine gittikçe oradan araştırıyorum grubu. Myspace çok popüler o dönemde. Facebook da açmışım nihayet. Tüm grup üyelerini isim isim araştırıp ekledim arkadaş olarak. O ana kadar hayatımda duyduğum en iyi müziği yapan adamları tanımalıydım zira.

00  To Die For A Lie, üç parçadan oluşan bir EP idi ve Powercraft’a göre çok farklı bir soundu vardı. Çok daha iyi kaydedilmişti, vokaller muhteşemdi. Buried In Dust, You Will Die ve To Die For A Lie, o ana kadar duyduğum en sert Sabhankra parçalarıydı. Bu üç parçayı da içerecek albüm “Cursed Sword” nasıl bir albüm olacak acaba diye düşünürken, aradan bir yıl daha geçti. Bu esnada “Cursed Sword” olarak duyurulan albümün adının “Revenge” olarak değiştiği açıklandı ve bir şekilde parça listesi yayımlandı internette. 2008 ve 2009 da bu şekilde geçti. Sabhankra sonrasında konsere geldi Eskişehir’e. Bu konserden sonra grupla olan samimiyetim daha da arttı. Artık herkes beni “Eskişehir Sabhankra Yetkili Bayii” olarak biliyordu. Ancak açık açık da söylüyordum, Türkiye’deki en iddialı Sabhankra fanı bendim. Hala da öyleyim gerçi. 2012’de bir fanın yapabileceği en iyi şeyi yaptım ve arkadaşlarımla birlikte Sabhankra’yı Eskişehir’de ağırladık Eskirock Metal Fest‘te. İşte, en sevdiğim grup kendi organizasyonumuzda sahne alıyordu. O gece bittiğinde yalnızca ben değil, tüm arkadaşlarım Sabhankra’yı dinlemiş olmanın verdiği heyecanı yaşıyordu. Ancak ben onlara kıyasla daha paha biçilemez bir heyecanla doluydum: Savaş Abi‘yle vedalaştıktan sonra, trene binmek üzereyken yapabileceği en büyük jesti yaptı. O ana kadar merak ve heyecanla beklediğim albüm Revenge‘in promo cd’sini elime tutuşturdu. İşte, hayatımın en mutlu anlarından birisi bu andı. Yine aynı albümle alakalı hayatımın bir başka en mutlu anı daha var ama şu an onun sırası değil.

Revenge’in bu 2007’de kaydedilmiş ilk promo cd’si, tüm dünyadan sakladığım bir materyal olarak aylarca gizli kapaklı dinlediğim bir albümdü. Sonra bir gün Alper‘e ve Sercan‘a albümden bir parçayı, Immortal Son‘ı dinlettim. Başka bir gün de Yağız ve Ender‘e de bir başka parça olan Cursed Sword‘u dinlettim. Dördü de albümü onlarla paylaşmam için yalvardılar. Ama vermedim. Aramız bozuldu. Birkaç ay konuşmadık. Sonra vermeyeceğimi kabul ettiler ve barıştık.

Powercraft’taki City Of Tulips isimli parçayı hayatımda dinlediğim en iyi parça sanıyordum. Ancak Revenge’de yer alan Cursed Sword‘u duyunca hayatın anlamı değişti. Sahip olduklarımı ve olabileceklerimi sorguladım bu dönemde hep. Ben böyle odamda gizli gizli Revenge dinlerken 2014’te Seers Memoir yayımlandı. Eh, dedim Sabhankra nasılsa Revenge’i artık yayımlamaz. Umudumu kaybettim. (Ama umut, kaybettikçe değerlenen bir şeymiş bunu anlamak için iki yıl daha beklemek gerekecekti.)

01

2016’da Savaş Sungur yine bir bomba patlattı ve yeniden kaydettikleri Revenge albümünü 30 Nisan’da yayımlayacaklarını açıkladı. Bu, özellikle haberi okuduğum gün bende müthiş bir doping etkisi yaptı. Oturup albümün yayımlanmasını beklemeye başladım. Bu arada yıllar önce yayımlanan To Die For A Lie parçasına klip geldi. Klibi açıp izlemeye başladığımızda şok geçirdik! Çünkü yıllar önce yayımlanan şarkıyı yıllar sonra bambaşka bir sound’la dinliyorduk. Albümü yeniden kaydetmek, albüme bambaşka bir ruh vermişti. Öyle ya, 2007’deki gibi yaşayan ve düşünen bir grup yoktu artık. Yaşlar büyümüş, düşünceler gelişmiş ve daha müzikal kökler daha da sağlamlaşmıştı.

To Die For A Lie’ı dinleye dinleye Nisan ayını bitirdik. Berbat bir aydı. Nisan’ın son gecesi Utkulara gittik oturmaya. Bir yandan sürekli Facebook’u takip ediyorum, gece yarısı olsun da Sabhankra albümü yayımlasın diye. Gece yarısına birkaç saat kala Savaş Sungur, muhtemelen tacizlere daha fazla dayanamadı ve albümü dinleyebileceğimiz linki paylaşıverdi!

Yazının bu paragrafa kadar olan kısmı bir albüm kritiği için yazdığım en uzun girizgah oldu. Anekdotlarla bezeli anlatımın da hastasıyım. Evet, şimdi bu hastalığımı bir kenara bırakalım ve albümden bahsetmeye başlayalım.

Albümün açılış parçası You Will Die. Bu, parçayı ilk defa 2007’de dinlemiştik. O günden beri de Sabhankra konserlerinin en gaz parçalarından biri olarak dinledik hep. Hatta şuraya tıklayıp bu parçanın Eskişehir’de kaydettiğim performans videosunu izleyebilirsiniz. You Will Die’da ve tüm albümle ilk fark edilen şey klavyelerin nispeten daha geri planda kalması ve gitarların ön plana alınması olmuş. Önceki albümlere göre düzenlemelerde davullar nispeten daha sadeleştirilmiş, vokaller daha çok agresifleşmiş.

One Shall Fall, yeni albümden ilk defa dinlediğimiz bir parça. Harika bir giriş melodisi ve ardından gelen çok daha harika bir giriş solosu var. Sonrasında scream vokal üzerinde kurulmuş kısımlar halinde ilerliyor. Yeri gelmişken söyleyeyim bu albümün, Sabhankra’nın en iyi sololarının olduğu albümü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. One Shall Fall’ın sonundaki melodik soloyu muhakkak bir kenara not edin.

Ve geldik bana göre albümün en iyi parçasına: Cursed Sword. Albüme adını verebilecek kadar efsane bir parça bu. Tüm albümdeki en yoğun klavye kullanımı bu parçada. Muhteşem klavye melodisi biraz gitarlar tarafından ezilmiş ama olsun. Melodinin olağanüstülüğünü yine de örtememiş bu durum. Tüm Sabhankra diskografisinde en sevdiğim beş parçadan biri oldu bu parça. Yavaştan yükselen girişi, sonrasında kesilmeden devam eden twinler ve arka plandaki çok başarılı klavye partisyonuyla albümde kesinlikle ön plana çıkıyor. Savaş Sungur’un hediye ettiği promo diski aldığım günden beri de en çok dinlediğim şarkıdır. Askerdeyken bile Seval’in getirdiği mp3 çalara yükleyip dinliyordum nöbetlerde falan.

Immortal Son, albümdeki çok iyi parçalardan bir başkası. Cursed Sword’la birlikte klavyenin en çok iş yaptığı şarkı. Şarkı özellikle nakarat öncesi kısımdaki yüksek tempolu davul atakları ve peşinden gelen gitar melodisiyle akılda kalıyor. Grubun ilk basçısı Sinan Erez tarafından çalınan solo ise Sabhankra’nın en melodik ve en iyi sololarından birisi olarak parçayı zenginleştirmiş. Bu soloyu da bir kenara not edin. Immortal Son, yapısı itibariyle Sabhankra’nın müziğinin çok iyi bir özeti niteliğinde. 2007’de yazılmış olsa da, bugün dahi grubun giderek sertleşen müziğini çok iyi karşılıyor.

Albüme adını veren parça Revenge, albümdeki beşinci parça. Yaklaşık yedi buçuk dakikalık süresiyle de albümün en uzun parçası. İlk bir buçuk dakika boyunca klavye eşliğinde yürüyen parça, bu andan itibaren klasik Sabhankra tarzı melodilerle koşmaya başlıyor. Uzun bir parça yapınca aralara küçük şakalar ve küçük sürprizler koymayınca olmuyor tabi ki. Bunu da ara ara giren belli belirsiz klavye melodileriyle seziyoruz. Parçanın ortasından itibaren tam da sevdiğim şekilde klavye giriyor ve parçayı kapattığınızda dahi aklınızda kalacak olan melodileri icra ediyor. Ama asıl sürpriz parçanın sonundaki clean vokalle geliyor: Savaş Sungur’un hüznü sesine öyle güzel yansıyor ki “o kısmı bir daha açsana” diyor sağımızda solumuzdaki herkes.

Eternal Rage, albümdeki en sert şarkılardan biri. Çok fazla dur kalk trafiği olan bir şarkı olduğundan ilk etapta çok dikkati çekmiyor. Ama bu şarkıda da bir hazine gizli. Üçüncü dakikanın sonunda başlayan melodi albümdeki gizli hazinelerden biri. Bu kadar kısa ve hüzünlü olması yüzünden, ben bu melodiye “mutlu günlerimin ızdırabı” diyorum.

Hate, albümde en az sevdiğim parça oldu ne yazık ki. Kötü mü? Değil. Harika bir gitar parçası. Hatta sound olarak Powercraft albümüne yakın bir parça.

Şimdi burada derin bir nefes alıyoruz. Yazının buraya kadar olan kısmında parçaları tanıtırken “şöyle güzel”, “böyle efsane” diye yazdım. Şimdi bahsedeceğim parça, öyle bir parça ki ilk duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım. Albümdeki en hüzünlü parça, dinleyince “bunu yazan adam ne hissetti de böyle bir melodi çıktı?” diye kendi kendime defalarca sorduğum parça: I Will Die With Your LoveAşkınla Öleceğim. Albümdeki en iyi parçalardan biri olmanın yanında, albümdeki en özel parça. Kimin için? Benim için. Alper için. Ortada bir gerçek var: Sabhankra yapmış. Ve adı da “Aşkınla Öleceğim“. Melodinin hüzünle boğuştuğu, ancak sert kalmaktan da taviz vermeyen bir parça. Her şey fazlasıyla içimizi parçalarken bir de dördüncü dakikanın ortalarına doğru başlayan “albümdeki en iyi clean performansı” sayesinde bu şarkı da unutulmaz Sabhankra şarkılarından biri olmaya aday.

The Nightmare, albümde en az sevebildiğim bir diğer parça. Albümdeki teknik parçalardan birisi bana göre. Bunun dışında pek dikkatimi çekemedi şimdilik. Hemen ardından başlayan To Die For A Lie ise aşina olduğumuz bir diğer parça. Çünkü 2007 yılında yayımlanan aynı adlı EP’de yer alan üç parçadan birisiydi. Şansa bakın ki Revenge’in de çıkış parçası olarak To Die For A Lie seçildi ve bu parçaya klip çekildi. 2007’de dinlediğimiz versiyonda parçanın başlamasıyla birlikte tüylerimizi diken diken eden iki nota vardı klavyede. Yalnızca bu parçada değil, tüm albümde birkaç istisna dışında, klavyeler arka plana çekildiğinden bu şarkıdaki o efsane çıkışlar da ne yazık ki yeni düzenlemelerde yer almıyor. Ancak altyapıdan tamamen çıkarılmamış. Şarkının ruhu kaybolmamış.

Son parça Abandoned By The Gods, albümdeki en iyi girişlerden birine sahip. Klavyedeki ton muhteşem. Parça sürekli olarak yüksek tempoda ilerliyor. Yer yer black metal dinliyor hissine kapılıyorum bu şarkı çalarken. Ben bu şarkıyı, bu albüme kapanış şarkısı olarak tercih etmezdim. Çünkü sonlara kalıp keşfedilmeme riski çok yüksek.

Evet, albümdeki son parça Abandoned By The Gods dedik. Ancak CD’de üç tane de bonus track var. Bunlar 2007’de yayımlanan To Die For A Lie isimli EP’de yer alan üç parça: You Will Die, To Die For A Lie ve Buried In Dust. You Will Die ve To Die For A Lie’ın her iki versiyonunu da dinleyerek kendinizce yorum yapabilirsiniz. Buried In Dust ise Sabhankra’nın klip çekilen ilk parçası olması bakımından önemli.

02

Albümün kayıtlarında gitar ve vokallerde Savaş Sungur, gitarda Süha Kozbey, bass gitarda Gürkan Yücel ve davulda Mehmet Engin yer alıyor. Albüm yayımlanmadan çok kısa bir süre önce grupta eleman değişikliği yaşandı. Grubun yeni davulcusu Rıdvan Başoğlu olarak duyuruldu. Bu ismi Baht grubundan hatırlıyoruz.

Albümün kapağı, bir önceki albüm olan Seers Memoir’in de çizeri olan Marta Sokolowska tarafından çizildi. Kartonet tasarımı ise Tunay Komut tarafından yapıldı. Albümün miks ve mastering işlemleri de aşina olduğumuz bir isim, Barbaros Ali Kaynak tarafından yapılmış. Albüm, tıpkı bir önceki albümde olduğu gibi Rus Haarbn Productions tarafından basıldı ve ülkemize sınırlı sayıda gönderildi. Satın almak için grubun sosyal profillerine göz atmanız yeterli.

Kısaca özetlemek gerekirse Revenge, Sabhankra’nın 2006’da yayımlandığı Powercraft’tan beri yayımlanan ve en iyi albümü. İçerdiği çok iyi parça sayısı ve albümün bağlantılı temalı şarkılarıyla bu yıl içerisinde şu ana kadar yayımlanan en iyi Türk metal albümlerinden de birisi. Bir fan olarak yazı boyunca yer yer objektifliğimi kaybetmiş olabilirim, anlayışla karşılayacağından eminim. Çünkü bu albüm dile kolay, tam 9 yıldır yayımlanmasını beklediğimiz bir albümdü. Son bir not, albümün teşekkürler kısmında bana da bir selam çakan gruba ben de sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Bundan değerli bir şey olamaz.

03

Kısa süre sonra blogda yeni bir yazıda, elimdeki tüm Sabhankra materyallerini yayımlayacağım. Böylece Türkiye’deki en büyük Sabhankra fanı olduğumu bir kere daha cümle aleme ispatlamış olacağım.

Albümü grubun Bandcamp sayfasından dinleyebilirsiniz.

Facebook sayfası: http://www.facebook.com/SabhankraBand

 

Yazma Özgürlüğü, Kaçmak ve Tove Lo

Şimdi sen, 1. sınıf kalitedeki koltuğunda oturup en pahalı IPhone’undan geniş geniş benim yazdıklarımı okuyor ve bok atıyorsun ya, bana neyi yazıp neyi yazamayacağımı ahkam kesiyorsun ya, yapma bunu. Çünkü sen ne dostsun, ne müziksin, ne mutluluksun, ne de acı… Öyleyse ben seni neden yazayım ki? Pişkinliğin tarif edilemez şu züppeliğini görüp de ben seni neden yazayım? En güzel şiir olsan ne fayda?

Küçükken tatillerde çoğunlukla annem ve Murat‘la birlikte yolculuk yapardık. Bursa’ya, dayımın öğretmenlik yaptığı köye giderdik. Orası müthiş bir köy idi. Hatta yıllar sonra Ferhat Abim‘le gittiğimizde bile hala (çok kısa sürmüştü bu ziyaretimiz) çocukluğumdan bazı izler bulmuştum. Menteşe Köyü, aklımdasın.

snap01Bu yolculuklarımızda annem hep “Yola bakma, miden bulanır“, derdi. Ben de hep uzaklardaki tepelere bakardım. Çok uzaklarda kimisi gün gibi aydınlık, kimisi ise sise pusa bulanmış, hayal meyal görünürdü. Kendimi o tepelerin başında yalnız başıma düşlerdim. Yalnız başıma orada ne yapardım diye ürperirdi içim. Aradan yıllar geçti. Önceki sabah işe giderken kendimi yine aynı hayalleri kuruyor iken buldum. Neden bilmiyorum yalnızlığa olan bu merakım. Annem hep küçükken yalnız başıma ne oyunlar oynadığımı anlatır. Anne baba olmanın en büyük keyfi budur herhalde: Kapı aralığından yavrucuğunun kurduğu hayalleri izlemek, oynadığı komik oyunlara gülmek…

snap02Hafta sonu pek çok misafiri ağırladığım ve değerli dostlarla buluştuğum, yoğun, sırılsıklam bir hafta sonu olarak bitti gitti. Cumartesi gecesi hep birlikteyken elektrikler gitti. Geceyi Selda’nın korku hikayeleriyle tamamladık. Utku’yla ben çok korktuk. Önce İstanbul’dan kuzenim Orbay’ı misafir ettim. Askere gidecek. Vedalaşmaya gelmiş. Daha sonra Gelibolu’dan komutanım Mevlüt Başçavuşla buluştum. Emekli olmuş. Onunla vedalaştıktan sonra da Ordu’dan yakın dostumuz Emre‘yle buluştum. Onlar önden Alper‘le buluşmuşlardı bile. Ben yanlarına dahil oldum. O ekiple bir süre vakit geçirdikten sonra da Ender ve Yağız‘ın yanına gittim. Fatih Abi de oradaydı ve başına gelen garip olaylardan bahsediyordu…

imageŞu kızı da onlarla birlikte otururken gördüm ilk defa. Diğer pek çok mekanın aksine, o esnada tam da ekranda görünen video çalıyordu sistemde. Hem ses hem görüntü vardı yani. Göz ucuyla takip etmeye çalışsam da ne şarkının, ne de söyleyenin adını görebildim. Şarkı gayet gözleri kapatıp dinlemelik ayarında olduğu için Youtube’da nasıl arayacağımı düşünmeye başladım. Bu esnada ekranda bir sonra başlayan şarkının adını not ettim. Eve dönüp o şarkıyı Youtube’dan bulunca tavsiyelerde şırrank diye çıkıverdi aradığım şarkı: Tove Lo – Habits. İsveçli arkadaşımızı şu an için Youtube’da 404 milyon kişi izlemiş. Aferin kendisine.

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et