Tag Archives: ergin

Cajon Yaptık!

“Bu eser, Alper’le birlikte yaptığımız onlarca güzide işten yalnızca bir tanesidir.”

Nereden geldi aklımıza, neden ortaya çıktı hatırlamıyorum. Ama benim ilk gördüğüm andan itibaren hep yapmak istediğim bir enstrümandı cajon. Perküsyona ve aslında temelde vurmalı çalgılara olan ilgim çocukluğumdan beri beni tanıyan herkesin bildiği bir gerçektir. Belime yastık bağlayıp evde trampet çalmamdan, çıkardığım seslerden rahatsız olan ailem nihayet ilkokulda trampet takımına girmeme izin vermişti.

Cajon, çok enteresan bir vurmalı çalgı sevgili okur. Yüzlerce farklı türü, modeli, sesi mevcut. Onlarca farklı şekilde tasarlanabiliyor. Hatta ileri seviye perküsyoncular kendileri için, özel tonlarda ses veren cajonlar yaptırıyorlar. Günümüzde müzisyenler tarafından akustik performanslarda sıklıkla cajon tercih ediliyor. Bu iş aslında birazcık da trend işi. İlk defa Latin Amerika‘da ortaya çıkmış. Ancak ben çoğunlukla flamenko parçaların icralarında izliyordum. Bunu da aslında Ergin‘e borçluyum. Oturup flamenko izleyeyim demedim hiç bir zaman. Ama Ergin’in bana sıklıkla gönderdiği Vicente Amigo ve Paco’nun eski videolarında perküsyoncuların altında hep bir cajon görürdüm, pek sempatik gelirdi.

Cajonla ilgili bir diğer güzellik ise üzerine oturarak çalıyor olmanız. Neden bilmiyorum, bana çok keyifli geliyor bu oturma işi. Bir enstrümanın üzerine oturursanız ona zarar verirsiniz. Kırar, eğer ya da ezersiniz. Ama cajonda oturabilirsiniz.

cajon01

İşi yapmaya önce cajonun yapımında kullanacağımız ahşap malzemeyi kestirerek başlıyoruz. İnternette araştırıp okuduğum kadarıyla bu hususta en önemli olay ön ve arka kapağın malzemesi. Biz de eldeki imkanlar neticesinde ve Murat‘ın müthiş kıyağıyla hesapladığımız boyutlarda ahşap malzemeyi gittik kestirdik, ayarladık.

Kestirdiğimiz parçaları yukarıdaki fotoğrafta görebileceğin şekilde birleştirmeye başladık sevgili okur. Üstte kalacak parçayı matkapla delip onu tutacak parçaya uzun vidalarla sabitledik. Daha sonra da bir yıl kadar önce Bilecik’te aldığım ve şimdiye kadar gördüğüm en güçlü yapıştırıcı ile yapıştırarak destekledik. Üzerine oturacağımız için üst kapağın yan kapakların üzerinde durmasını sağladık. Üst tabladaki vidaları görüyorsun.

cajon02

Cajon’un içerisinde titreşimi sağlayan bir kord teli mevcuttur. Aslında aynı mantık trampetlerde de vardır. Alt derinin üzerinde gerili halde bulunan bir sıra metal tel vardır. Buna kord teli diyoruz. İşte cajon’un da içerisinde buna benzer bir mekanizma var. Ben de gittim bir kord teli aldım. Sonra oturduk bunu Alper’le birlikte tam ortasından iki parça halinde kestik.

Kord telinin cajon içerisinde ileri geri hareket edip, isteğe göre sabitlenebilmesi gereklidir. Ben bunu, yan kapakların bir tanesinin üzerinde bir vida bırakarak sağlayabildim. Bu noktada almak istediğiniz sese göre kendi tasarımınızı yapabilirsiniz. Ön kapağı takarken de yukarıdaki görselde hangi noktalardan vidaladığımızı görebilirsin. Vurduğumuz kısmın kenarlarında hiç vida yok. Yine bu vidaların sıkılığı da almak istediğiniz sese göre size kalmış. 
cajon03

 

 

Yapmaya başlarken aklımı kurcalayan en büyük soru, kajonun arka panelinde açacağımız deliğin büyüklüğüydü. Zira elimde bu kadar büyük bir deliği açmamı sağlayacak aparat yoktu. Eh, bu proje sayesinde artık daha iyi bir panç setim oldu. En büyük panç ile arka kapağın tam ortasında bir delik açtım. Enstrümanı işte bu açıklıktan mikrofonluyoruz çalarken.

Ve işte nihayet bu son karede cajonun çalınmaya hazır, son halini görebiliyoruz. Bunun üzerini istediğimiz şekilde süslemek elbette bize kalmış. İnsanın kendi el emeğiyle bir şeyler üretip, o veya bu şekilde, ortaya koyabilmesi müthiş bir haz veriyor sevgili okur. Üstelik kendi yaptığı enstrümanla müzik yapması ise apayrı bir zevk!

cajon04

Reklamlar

Birkaç Kitap ve Ev Yapımı Sufle

Dün Ergin‘in yanından ayrıldıktan eve giderken Adalar‘a uğradık ve cumartesi gecesinin Eskişehir’de nasıl yaşandığına şahit olduk. Her köşeden bir müzik sesi yükseliyordu. Porsuk kenarı cıvıl cıvıldı. Kafeler tıka basa insan doluydu. Oturmak isteseniz yer yoktu hiç birinde. Yol üstünde o her zaman uğradığım kitapçıya uğradık.

Batıl İnançlar isimli bir kitap buldum. Çok güzel, renkli resimlerle, sembollerle dolu ve kuşe kağıda basılmış. Rastgele bir sayfa açtım ve karşıma çıkan sayfa: Haçlar ve Kavşaklar oldu. Bu konu, her Supernatural fanının ezbere bildiği bir konudur, Crossroad Demons meselesi yani. Bu ve bunun gibi yüzlerce farklı batıl inançtan bahseden kitabı hemen aldım. Mükemmel bir derleme olmuş gerçekten. Çok ciddi anlamda genel kültür kaynağı bir kitap. Haçlarla ilgili şöyle bir bilgi okudum mesela, Hristiyanlığın ilk altı yüz yılında, haç putperestlerin bir simgesi olarak görülüyor, Hristiyanlıkla bağdaştırılmasına izin verilmiyormuş. O dönemin Hristiyan din adamları haçı kesinlikle İsa Peygamber ile bağdaştırmak istemiyormuş. İlk Hristiyanlar için İsa tasviri kucağında bir kuzu taşıyan adammış, Tanrı’nın çobanı yani. Sonradan haçın üzerindeki İsa figürü sembolleşmiş ve dinin temeline sızmış. Kitapta anlatılanlar bu şekilde. Hatta İsa’nın gerildiği çarmıhın ilk insan Adem tarafından cennetten getirilen bir ağaçtan yapıldığı, bu ağacın Nuh tufanı zamanında bile Nuh tarafından gemiye alınarak korunduğu, sonradan çeşitli yollarla el değiştirip en son çarmıh yapıldığı rivayet edilmiş. Ve hatta hatta Roma Kilisesi, İsa’nın gerildiği yaklaşık 2000 yıllık çarmıhın üzerindeki INRI yazan kısmın ve çivilerin ellerinde olduğunu söylemiş.

Dikkatimi çeken bir diğer kitap ise İletişim Yayınları‘ndan “Meyve Ağacından Hikayeler” isimli ilginç kitap oldu. İlginç diyorum çünkü kitap bir yemek tarifi kitabı. Ama alışılmışın dışında olarak yazar Tijen İnaltong tariflerini anılarıyla bezeyerek vermiş. Tüm tariflerde meyveleri kullanıyor ve meyveleri kullanarak bir birinden otantik lezzetler yaratmanın peşinde. Adını bildiğim meyvelerin dışında, ilk defa duyduğum pek çok meyve de kitapta kendine yer bulmuş. Tam arşivlik, çok renkli bir kitap doğrusu. Kitapta yaklaşık 120 tane tarif, meyvelerin latince tür ve familya adlarını, yerel adlarını ve kullanım alanlarını içeren listeler bulunıyor. Dört beş sayfalık bir kaynakça da kitabı hazırlayan yazarın ne kadar emek verdiğinin bir kanıtı.

Aldığım son kitap ise “Batıdan Doğuya, Hollywood’dan Yeşilçam’a Melodram” isimli kitap oldu. Kitabın adı tıpkı akademik makalelerin başlıklarına benziyor. Bunu normalde almazdım, sinemayla öyle iddialı bir ilgim yok, varsa yoksa fantastik derim ama şans eseri iki üç gün önce bir öğle arasında dairede Türkiye’de çekilmiş en iyi melodramlarla ilgili bir yazı okumuştum. Bu kitap birden karşıma çıkınca alayım dedim.

Kitapçıdan sonra eve döndük. Ben yukarıda bahsettiğim Batıl İnançlar kitabını incelerken Merve nereden esti bilmiyorum, kalktı sufle yapmak için mutfağa gitti. Daha önce üç dört defa Alper, Volkan, Yağız, Ender falan varken BİM’den aldığımız hazır sufleleri yapmıştık ve gerçekten harika olmuştu. Ancak bir süredir kendisi yapmak istiyordu. Geçen gün bir yerde tek kullanımlık sufle kapları bulduk ve aldık. Mutfağa girdi ve yarım saatte tam dört tane sufle yaptı. İki tanesini sonra yapmak içim buzluğa attı, diğer ikisini de fırına yerleştirdi. Heyecanla beklemeye başladı, çünkü eğer yaptığı sufle bir şeye benzemezse çok fena dalga geçecektim.

Sufleyi kestiğimde böyle oldu

Sufleyi kestiğimde böyle oldu

sufleAma önce avucumu, sonra da tabağın dibini yaladım. Nefis olmuştu gerçekten! Bundan sonra Alperler’i BİM’den aldığım sufleleri ev yapımı diye kandırmak zorunda kalmayacağım.

Bu arada yukarıda kesilirken gördüğünüz sufle resmi, bu bloga eklediğim ilk animated gif oldu. Çok hoşuma gitti. Çektiğim videoları gif formatına dönüştürmek bana yakın zamanda pek çok eğlenceli şey yaptıracak haberiniz olsun 🙂 Bu arada yarın dolunay var, heyecanlıyız sevgili okur.

Yılın İlk Pikniği & Ergin’le Buluşma

Bu senenin kışı ve soğuğu canımıza okudu malum. Her sabah kapkara bir güne uyanıp yetmezmiş gibi her haftasonunu, her tatili yağmurla karşılamaktan bıkan bünyelerimiz nihayet güneşli bir haftasonuna kavuşmayı bekliyordu. Ve o gün dündü 🙂

Dün sabah saat 08.30’da Alper ve Caner apartmanın önündeydiler. Bir önceki günden alıp tuzladığımız tavukları ve diğer bilimum malzemeleri alıp hemen Flash Gordon‘a atladık. Annemlerin de Batıkent’ten yola çıtkığını teyit edip en favori piknik mekanlarımızdan olan DSİ Regülatörüne doğru yola çıktık.

pik01Geldiğimizde alanda birkaç aile vardı sadece. Biz de hemen yerleştik ve annemleri beklemeye başladık. On dakika kadar sonra onlar da geldiler. Bir yandan hamağı kurduk. Masaları daha az güneş alacağını düşündüğümüz bir konuma taşıdık. Sonra babamla Alper tavlaya başladılar. Biz de bu esnada kahvaltıyı hazırladık. Murat efsane salçalı yumurtasını yaptı. Güzel bir kahvaltı oldu.pik03 Kahvaltıdan sonra piknik alanının hemen yakınında bulunan botanik bahçesini gezdik. Bizimkiler bu esnada okey onuyorlardı. Bonatik bahçesinde mevsim itibariyle hiçbir şey yok. Çok fazla kurbağa var ve bunlar sürekli çiftleşiyorlar. Böyle bir gürültü olamaz 🙂

pik02Öğlen saat biri geçtikten sonra mangalı yaktım. Önce patlıcan ve biberleri közledim. Sonra sırasıyla tavuk ve köfteleri attım. Kanaltürk’te bir abi var, Gürkan Şef. Sürekli mangal yapıyor. Sürekli et pişiriyor. Heh, işte ben de bir an o havaya girdim. Keşke kovboy şapkamı da alsaydım dedim. Piknik alanı da giderek doldu bu arada.

Yemek çok eğlenceliydi. Ailem ve en yakın arkadaşımla birlikte sezonu açmıştık işte. Yemekten sonra biraz daha oyalandık. Sonra saat dörde doğru toparlanıp kalktık.

Bir aile dostumuz trafik kazası geçirmişti. Onu hastanede ziyaret ettik. Neyse ki çok kötü bir kazadan olabilecek en az zararla kurtarmıştı. Ciddi bir kırığı vardı ama yine de durumu kritik değildi.

pik04

Ergin ve ben yıllar önce böyleydik

Hastane ziyaretinden sonra da, aylar sonra yeniden buluşacağım biriyle buluşmak için çarşıya indik: Ergin‘le! Ankara’da başladığı yeni hayatından sonra ilk defa Eskişehir’e geliyordu ve buluşmamak olmazdı. Buluştuk da!

Ergin’i aylar sonra görmek iyi oldu. Ankara’da Flamenko Derneği‘ne üye olmuş. Çok yetenekli müzisyenlerden oluşuyormuş dernek. Bunun da gazıyla yeniden gitarı eline almış Ergin. Bu gitarı yıllar önce İspanya’ya gittiğinde özel olarak yaptırmıştı. Yaklaşık bir saatimiz kahkahalarla geçtikten sonra Ergin’le de vedalaştık ve ayrıldık.

Matematik ve Makus Talihim Üzerine

Lise 2

Geçen gün Bilecik otogarında Calculus II dersini geçtiğim hocam Mehmet Koç ile karşılaşınca aklıma böyle bir yazı yazmak geldi. Uzun olacak biraz, umarım keyifle okursunuz.

İlkokuldayken en korktuğum ders hep matematikti. O sebeptendir, matematiğim hep 4 olmuştur. Yalnızca Lise 1’de, o da ikinci dönemde 5 düşmüştü yıl sonu notum. Bu korku ve tedirginlik, Lise 2. sınıfta bende hayatımın ızdırabına dönüşmüştü.

Lise 2’de kulakları çınlasın Matematik dersimize giren bir Cevat Hocamız vardı. Çok sert bir görüntüsü ve tarzı vardı ders anlatırken. Aslında çok merhametli biriydi ama işte o görüntü elimi ayağıma dolaştırmaya yeter de artardı benim. O sebeptendir Matematiğim ilk dönem 3 düşmüştü karneme. Sadece matematik değil, Geometri ve Analitik Geometri‘de de aynı korkuyu yaşıyordum. Üstelik o derslere farklı hocalar girmesine rağmen. O yıllarda bana sorsanız en büyük derdin nedir diye, herhalde ÖSS’den önce matematiği söylerdim. Lise 2’de bir gün analitik geometri dersinde hocanın sınıfta yaptığı çok büyük bir rencide etme operasyonu ile lise hayatımın sonuna kadar geometri benim için “öcü” olmuştu. Gerçi sonradan analitik geometriyi inleye inleye de olsa oturup kendi başıma çözmüş ve aslında normal geometriden farkının ne olduğunu çözebilmiştim. Lise 3’te mezun olurken analitik geometrim çok iyidir ama normal geometride çuvallarım diye dolaşıyordum ortalıkta. Lise 2’nin ikinci dönemi kaza bela matematiği 4 düşürmeyi başarmıştım.

Lise 3

Lise 3’te dershaneye başladım. İçimden dua ediyordum, dershanede bana matematiği sevdirecek bir hoca çıksın diye. Ama olmadı. Burada da şansım tutmadı. Hoca iyi biriydi ama yine o yapamayanı ezen bakışları, bunları zaten biliyor olmanız lazım tavırları yüzünden dersten tamamen koptum. Okulda da işler pek yolunda gitmiyordu. Zira pek çoğunuzun da yaptığı gibi, okulun ikinci dönemi arada aldığım raporlarla bir de geçirdiğim bir kaza ile yalan oldu. İlk dönem 4 düşen matematiğim ikinci dönemde 2 düştü ve yıl sonu notum 3 oldu.

Bu son gelişme benim bir duygunun adını çok net koymama vesile oldu: Matematikten nefret ediyordum. ÖSS‘de tercih yaparken oturup bölümlerde okunan derslere ve içeriklerine baktım. Kimya ve biyolojiyi epey sevdiğimden genelde içeriği bu olan programları tercih etmeyi planlıyordum. Yoğun şekilde matematik ve fizik içerenlerden de ne olursa olsun kaçıyordum. O yüzdendir ki hiç bir fizik, matematik, elektronik mühendisliği bölümlerini yazmadım. Hoş aldığım puanla Eskişehir’de bir elektronik mühendisliği bölümüne yerleşmem zaten mümkün de olmayacaktı. Çevre Mühendisliği bu açıdan nispeten daha uygundu bana. Tamam, fizik ve matematik vardı programda ancak bir mühendislik programında olması gereken temel düzeydeydi. Ya da ben öyle sanıyordum.

Hayatımın ilk ızdırabı olan Calculus I ile daha üniversite hazırlık sınıfındayken tanıştım. Bir gün okuldan çıkıp en yakın arkadaşlarımdan Mert‘in evine gitmiştik. Ev arkadaşı vardı onun Uğurcan isminde. Malzeme mühendisliğinde okuyordu ve I. sınıftı. Yani Calculus I alıyordu. Kitabı ilk defa orada elime aldım. Bu elime alma halinin yıllar süreceğini çok sonraları anladım.

Üniversitedeki ilk yılım

Calculus I, matematik dersinin en salakça versiyonuydu. Bütün mühendislik fakültesi (endüstri mühendisleri hariç) ortak aldığımız için yaklaşık 200 kişi, dört beş farklı sınıfta dersi takip ederdik. Aşırı başarılı bir sistem (!) olan Sanal Sınıf sistemi ile alırdık bu dersi. Yani siz karanlık bir sınıfta oturuyorsunuz, hoparlörden hocanın sesi geliyor, projeksiyonla tahtaya hocanın yazdıkları yansıyor ve ders İngilizce. Böyle bir matematik öğretme sistemi olamayacağı kesindi. Bunu herkes biliyordu, ancak kimse başka bir alternatif bulamıyordu bu duruma. Lafı uzatmayayım, 1. sınıfın ilk dönemi ben ve neredeyse tanıdığım herkes (Ergin ve Alper hariç) kaldık Calculus I’den. Dersten her sene bu kadar çok kalan olduğu için her dönem ve her yaz okulunda istisnasız açılıyordu ders.  Ardarda tam dört dönem Calculus I aldım ve hepsinde de kaldım. Son kaldığımda ikinci sınıfın ilk dönemiydi. O dönemde bir karar verdim ve Calculus’u bir daha dönem içerisinde almamaya, sadece yaz okulunda almaya karar verdim. Dediğimi de yaptım, ikinci sınıfı bitirdiğim yaz  okulunda yani tam beş dönem sonunda, tam sınırdan DD ile geçebildim. Tabiki bu geçişte efsane hocam Sedat Telçeken’in bana verdiği manevi desteği asla unutamam. Hatta bloga o zaman yazdığım yazıma yorum bile bırakmıştı. Bu yazıların tümüne yazının sonunda link vereceğim. Bu arada Calculus I’i geçtiğimde Lineer Cebir ve Sayısal Yöntemler dersini, bölüm başkanımız Erdem Hoca’dan, çoktan geçmiştim. Linner Cebir’i ortalama bir başarılı ile, sınırdan DD ile geçmiştim. Ama geçmiştim.

Sırada Calculus II vardı. Bu daha büyük bir baş belasıydı ama dersi geçmiş olanlara sorduğumda Calculus I’den daha kolay cevabını veriyorlardı. Bu dersi de yine dönem içerisinde almayıp 3. sınıfın yaz okulunda aldım. Tahmin edebileceğiniz gibi kaldım bundan da. Dördüncü sınıfta da yine güz ve bahar dönemlerinde hiç Calculus II almadan geçtim. Bu arada diferansiyel denklemler dersini de geçtim, hem de CD gibi bir notla. Diferansiyel denklemler dersi ile ilgili maceramı alt paragraflarda bulacaksınız. O yaz artık yüksek lisans için tüm hazırlıklarımı yapmıştım. Yaz okulunda Calculus II’yi verip mezun olacak ve yüksek lisansa başlayacaktım. Ama olmadı. O zaman hatırlıyorum, Levent‘le beraber neredeyse 15 gün çalışmıştık. Ama sınavda olmadı. Sınav çok iyi geçmesine rağmen doğru çözdüğümü sandığım sorulardan üç tanesi yanlış olunca benim okul da tek dersten uzamış oldu. O zaman üzüntüden hastanelik olmuştum. Sağolsun annem, Alper falan çok kahrımı çekmişlerdi.

İkinci sınıf ilk dönem

Uzattığım dönemde artık tek bir dersim vardı: Calculus II. Kendimden üç hatta dört dönem altlarla birlikte aynı dersi alıyordum. Ama bu sefer epey hırslıydım. İlk vize 13 gelmişti. Bu beni acayip öfkelendirmişti ve artık sinirli biriydim. O sinirle ikinci vizeden 46 aldım. Evet, işler yoluna giriyordu. Çünkü hayatımda Calculus’tan aldığım en yüksek not 40’tı. Onu da Calculus I’i geçtiğim zaman finalden almıştım. Her neyse, dönem içerisinde üç tane kısa sınav olacaktık. Benim bu sınavlarımdan ilki biraz kötüydü. Ancak ikinci ve özellikle üçüncüsü çok iyiyidi. Üçüncü kısa sınavdan 90 alınca içimden “artık bu lanet dersi veriyorum lan galiba” demeye başlamıştım. Ve final günü, adeta savaşa uğurlanır gibi gittim sınava. Sınav orta zorluktaydı. Bir Calculus efsanesi Atalay Barkana tarafından hazırlanmıştı ve beni bekliyordu. O sınavda efsane oldum. Calculus’tan alıp alabildiğim en yüksek notu, 50, aldım ve ders CC düştü. Artık mezun olmuştum.

Calculus I’i geçtiğim dönem, ikinci sınıf yaz okulu

Diplomamı aldığım gün yüksek lisansa başvurdum. Aha! Bir baktım ki ders programında Uygulamalı Matematik diye bir ders var. Ulan bitmedi mi bu matematikten çektiğim? Hayır bitmedi, dedi bir ses. Bu dersi Diferansiyel Denklemler dersini de aldığım hocamız Doç. Dr. Yılmaz Dereli veriyordu. Diferansiyel denklemler dersini aldığım dönem ders cuma günü öğleden sonra tam 4 saatti! Hayatımın o dönemi benim için apayrı bir ızdıraptı. Dersten tek kelime anlamıyordum. Bunun verdiği huzursuzluk ve ızdırapla kavruluyordum adeta. İlk vizeden 20 almıştım. Görünen o ki bu dersten de kalacaktım. Ama hayır lan! Direndim, ne yaptım ettim vizeden 40 aldım. Ortalama bir hesapla finalden 50 almam gerekiyordu. Ama nasıl? Finali, mezuniyet töreninden hemen sonraki pazartesi sabahıydı. O sabah erkenden okula gittim. Burcu sağolsun erkenden gelmişti. Oturdu bana bildiği herşeyi anlattı. Sonra kim söyledi, nereden duydum hatırlamıyorum, bir duyum aldım. Hoca sınavda tam 8 tane Laplace sorusu sormuş diye. Lan dedim, doğrudur belki. Oturdum, herşeyi bırakıp Laplace çalıştm. Sınava çok az kala son sayfayı çalıştığımı sanarak bir çevirdim ki yaprağı yepyeni bir konu çıktı karşıma: Ters Laplace. Haydi bakalım.

Üçüncü sınıf yaz okulu

Okulu uzattığım dönem ve nihayet Calculus II’yi geçiyorum

Sınava girdim. Hakikaten de hoca 8 tane Laplace sormuştu, ama hepsi ters laplace’tı. Ulan dedim, ben bu işi bırakmam. Oturdum tek tek şıkların laplace’larını almaya başladım. Böylece tersten giderek soruyu elde etmeye çalıştım. Böyle böyle sekiz soruyu da çözdüm. İki soruyu da hesap makinesi ile değer verip çözdüm. Tam ben bitirmiştim ki hoca sınıfa gelip hesap makinesi yasak diye uyarı yaptı 😀 10 soru işaretleyip sınavdan çıktım. Sonuç açıklandığında gördüm ki hepsi doğru ve 50 alarak dersi geçtim.

Adam’s Calculus

Uygulamalı Matematik dersi ise hayatımda alıp alacağım son matematik dersiydi ve en az Calculus kadar lanetti. İlk aldığımız dönemde Emre hariç hepimiz kaldık dersten. Umutlarımızı tam bir sene sonraya, bu geçtiğimiz bahar dönemine bıraktık. Bu dönemde ilk vizeye geçen seneden deneyimli olarak çok iyi hazırlandık ve ben vizeden 48 aldım. Finali iple çekerken çok kötü bir gelişme oldu ve aday memurluk eğitimi tam da finalin olduğu hafta yapılmak üzere açıklandı. Oturup kara kara düşündüm lan ne yapacağım diye. Çorum‘da sınavdan bir önceki gün, finale giremeyip dersten kalmayı ve işi bir sene daha uzatmayı tam göze almıştım ki Şemre ve Şahin aklıma süper bir fikir soktular. Bütünleme sınavına girebilmek için finale girip boş kağıt vermek yetiyordu. Çorum’dan kalkıp Eskişehir’e sınava gidersem böyle bir şansım olacaktı. Sınav ertesi gün sabah 10’da idi. Şansımızı denemek istedik. Hemen sorumlu bakanlık müşavirimiz Zekeriya Sevim‘e de konuyu anlattım. Sağolsun kendisi bana bir günlük izin verdi ve aynı gün öğlen Eskişehir’e doğru yola çıktım. Geceyi Alper’de geçirdim. Ertesi gün sınava girdim. Gece Alper’le neredeyse hiç çalışmadığımızdan boş kağıda yakın bir kağıt verdim. Hemen vakit kaybetmeden Çorum’a doğru gerisin geri yola çıktım. Gece saat 9 gibi Çorum’a geri döndüm. Yolda gelirken hocanın sınavları çoktan okuduğunu ve kaldığımı öğrendim. Ama üzülmedim, zira bütünlemeye girebilecektim. Bütünleme sınavına Özlem ve Büşra ile çalıştık. Sınavdan önceki son akşam da kendim oturup evde deliler gibi ezberledim bildiğim herşeyi. Heyecanlı bir bekleyişten sonra sınav zamanı geldi ve girdik. Müthişti! Tek kelime ile müthişti! Hocanın sorduğu dört sorunun iki tanesini çok net çözüp sonuç bulmuş, bir soruyu yarına kadar net çözmüştüm. Geçebilmek için almam gereken 40’ı rahatlıkla alabilirdim. Öyle de oldu. Sınavdan tam 70 alıp, hayatımda (lise de dahil) bir matematik sınavından aldığım en yüksek notu aldım ve alıp alacağım son matematik dersini BB ile geçtim. Bu noktada da yine manevi desteğinden dolayı Yılmaz Hocama çok teşekkür ederim. Ayrıca Özlem, Büşra ve Alper’e de teşekkür ederim. Ayrıca anneme de teşekkür ederim. Yüksek lisansta derslerim bitti artık, geriye bir tek tez ve seminer dersi kaldı.

Artık bir daha herhangi bir matematik dersi almayacağım. Şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, mesleğimi yapabilmem için gerekli olan matematiği biliyorum. Fazlasını da inanın hiç merak etmiyorum. Matematikle 2007 yılında başlayan ilişkimizin nihayet 2013’te bitmiş olması beni yepyeni bir insan yaptı resmen. Artık aklımın bir köşesinde hep “ne olacak lan bu matematik?” sorusu olmadığı için o kadar mutluyum ki 🙂

Bloga daha önce Calculus I, Calculus II ve bilimum matematik içerikli olarak yazdığım yazılar aşağıdaki gibidir.

  1. https://proofhead.wordpress.com/2011/09/19/ders-sectim/
  2. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/21/yaz-okulu-bitti/
  3. https://proofhead.wordpress.com/2012/04/04/uygulamali-matematik-sinavindan-cuvallayan-adam/
  4. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/20/kimler-okurmus-seni-a-spaceim/
  5. https://proofhead.wordpress.com/2009/02/13/ne-bu-lan-boyle/
  6. https://proofhead.wordpress.com/2012/01/21/nihayet-calculus-iiyi-gectim/
  7. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/28/calculus-ii-telafi-sinavi/
  8. https://proofhead.wordpress.com/2010/08/25/calculus-iiden-nasil-kaldim/
  9. https://proofhead.wordpress.com/2009/08/24/sonunda-calculus-1i-gectim/
  10. https://proofhead.wordpress.com/2012/06/16/yuksek-matematikten-nasil-kaldik/
  11. https://proofhead.wordpress.com/2011/12/06/nasil-onur-belgesi-alamadim/
  12. https://proofhead.wordpress.com/2011/11/16/dert-tasa-sikinti-var/

Antalya Günlükleri 1. Gün – Papillon Ayscha Hotel

31718891Önümüzdeki hafta Pazartesi gününe kadar Antalya‘da olacağım sevgili okur. Bu bir haftalık sürecin tamamını da seninle paylaşacağım. Burada bulunma sebebim biri Orman ve Su İşleri Bakanlığı, diğeri de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından düzenlenen iki eğitim. Bu eğitimler atıksu mevzuatı ve su kalitesi izleme ile ilgili durumlar. Burada kaldığım süre içerisinde çok fazla teknik detaya girmeyeceğim. Onun yerine değerlendirmelerde bulunacağım.

İlk eğitimi Belek‘te Papilion Ayscha Hotel‘de Orman ve Su İşleri Bakanlığı 29-31 Ocak 2013 tarihleri arasında düzenliyor. Bu yazımda yolculuğumun ilk gününü ve otelde neler yaptığımı anlatacağım. 28 Ocak gecesi Sercan, Volkan ve Koray‘la birlikte Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü önüne çıktık. Saat gece 01.00 idi. Sağolsunlar üçü de beni uğurlamaya gelmişlerdi. Saat 01.00’de otogardan kalkan Kamil Koç Antalya arabasına almıştım biletimi. Kampüsün önünde beklerken ufak bir tedirginlik yaşadım, acaba beni almadan gitti mi diye. Sonradan otobüs çıktı geldi. O sırada köpeklerin saldırısından kaçınan bizler de rahat bir nefes aldık ve bizimkiler beni uğurlayıp gittiler. (Bu buluşmamız Sercan’ı hayatımda uzun yıllar boyunca son görüşüm olacaktı. Sercan’la bir sonraki karşılaşmamız kabuğunu kırmaya çalışan bir Anadolu şehrinin yeni açılmış bir süpermarketinde, yıllar sonra olacaktı. Önce bir birimizi tanımayacak, sonra benim kucağımdaki tosun oğlanı Sercan bana benzeteceği için beni de zincirleme olarak tanıyacaktı. Bu da onunla son defa görüşmemiz olacaktı.)

Otobüse saat 01.20 civarında bindim. Zaten uyumayı dört gözle beklediğim için herhalde bir yarım saat içinde uyudum. Gözümü açtığımda Afyon’da Kolaylı Tesisleri‘nde yarım saat mola vermiştik. Yine uyurum diyordum ki bir teyze epey yüksek sesle şikayetlerde bulundu. Uyutmadı beni. Neyse ki mola bittiğinde ben de yine uyumaya başladım. Sonrası da yok zaten. Gözümü açtığımda saat sabah 8 olmuştu. Ben sabah 7 civarında inerim diye planlarken saat 8 olmuştu ve halen yarım saatlik yolumuz vardı. Saat tam 08.35’de Antalya Otogarı‘na indim. Buraya en son şu yazımı yazdığım gün gelmiştik konsere. Hiç bir şey yapmadan bir 10 dakika bekledim. Yavaş yavaş kendime geldikten, elimin ayağımın uyuşukluğu geçtikten sonra ilçeler terminaline girdim. Gideceğim otel Belek’te olduğu için, önce Serik ilçesine, oradan da Belek beldesine geçmem gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Serik’e giden otobüse tam hareket edecekken saat 09.00’da bindim. Yolculuğun ne kadar süreceğini bilmiyordum. O yolculuk tam 1 saat sürdü ve saat 10.05’te bir yol kenarında indik iki kişi. Belek’e giden arabalar buradan geçiyormuş zira. Bu adamla tanıştık. Kendisinin de benimle aynı otele aynı sebepten gittiğini öğrendim. Daha sonra aynı otele farklı bir toplantı için giden iki kişiyle daha tanıştım ve dört kişilik bir grup olarak bindik Belek arabasına. 10.45 diye not almışım, işte o saatte indik minibüsten. Burada epey yağmur yağmış olacak ki yerlerde göletler vardı. Nihayet otele saat tam 11.00’de girdik.

Papillion Ayscha Hotel, müthiş bir otel sevgili okur. Görüntü, iç tasarım, tasarımdaki detaylar, hizmetleri ve personeli on numara, beş yıldız! Odamı tek kişilik istemiştim. Şansıma gayet güzel bir oda denk geldi. Odaya yerleşmeden önce tek tek tüm detaylarını fotoğrafladım. Bu işi neden yaptığımı Alper, Volkan ve Sercan biliyorlar. Daha sonra odaya yerleştim.

Saat 12.30’da yemek vakti geldi. Hemen koşarak gittim. Koştum yani. Yemekten sonra bir ağırlık çökmedi. Şaşırdım nasıl çökmedi diye. Bilakis uykum açıldı, kendime geldim. Biraz odada uyurum belki diye çıktım. Fakat tam o anda bir şey oldu. Sabahtan beri kapkara olan gökyüzü bir güneş açtı ki aklım almadı! Önce bir duş alayım dedim, sonra canım sıkıldı. Oturdum klip izlemeye başladım bilgisayardan. Saat biraz ilerledikten sonra Facebook’ta Ergin, Gamze ve Savaş Abi ile sohbete başladık. Savaş Abi bana inanılması güç bir jest yaptı.
Gözlerim doldu. Ağlamaklı oldum ve o ruh haliyle akşam yemeği için aşağıya indim.

Hayatımda yediğim en güzel çoban kavurmayı yedim yemekte. Gerisi önemli değil. Bu arada tüm restorant personeline 10 puan verdim, özellikle de adı Hüseyin olan personele samimiyeti için ayrıca 5 puan daha verdim. Yemekten sonra lobiye geçtim. Sabahtan beri içimi kemiren şeyi nihayet dile getirip rahatladım: Bu koskoca otelde yapayalnızdım. Bu duyguyla yukarı çıktım. İnternete girmeye çalıştım, sıkıntı yaratınca aşağıya geri indim.

Şu anda lobideyim ve bu satırları yazıyorum. Lobi, tahmini 40 metre uzunluğunda ve 15 metre genişliğinde ferah bir yer. Parlak ışıkları söndürdüler. Loş bir aydınlık var. Malarda mumlar yanıyor. Piyano çalan hoş bir hanım var. Gayet neşeli şeyler çalıyor. Ama kaç kişi dinliyor bilmiyorum. Otelde 3 tane futbol takımı var, kamp yapıyorlarmış. Bunlar Hırvat, Kazak ve Azeri futbol takımları. Her bir sporcu da takımlarına ait renklerde eşofmanları ile dolaşıyor ortalıkta. Bizimkinden farklı olarak iki bakanlığın daha eğitim ve toplantısı varmış otelde. Her yer küçük çocukla dolu. Dolayısı ile arada bir tamamen uyumsuzca çocuk çığlıkları yükseliyor. Ardından bir anne ya da baba “aaa çok ayıp” diyerek çocuğuna bakıyor, sonra dönüp muhabbetine devam ediyor. Oturma gruplarının dizilişleri biraz alakasız olsa da muhtemelen önceki etkinliklerden birbirlerini tanıdıkları için olacak, genel anlamda lobide bir kaynaşma var. Şu ana kadar kulağıma 5 farklı dil geldi: Türkçe, Angaralı Türhçesi, Azerice, Hırvatça ve Rusça. Kazaklar belki Kazakça da konuşuyorlardır. Ama Rusça bazı sözcükleri yakaladığım için Rusça yazdım. Azeriler ile Kazaklar anlaşabiliyorlar Rusça sayesinde. Otelde de genel olarak Türkçe dışında üç dil kullanılmış: İngilizce, Almanca ve Rusça.

Futbolcu gençlerin istisnasız hepsi ya “ayfonlarıyla” takılıyor ya da tabletleriyle. Arka masada Hırvatlar bir tür kağıt oyunu oynuyorlar. Duvarlarda garip seramik süslemeler var. Geldiğimden beri National Geographic WILD kanalı açık. Yalnızlığım aslında büyük bir avantaja dönüştü. İnanılmaz gözlem yapmaya başladım. Herkese eşit uzaklıkta sayılabilecek bir yerde, Kazak futbolcuların yanında oturuyorum. Buradan lobinin dörtte üçünü görebiliyorum.

Muhtemelen birazdan çıkıp uyurum. Yarın sabah eğitim başlıyor. sevgili okur. Yarından itibaren fotoğraf da ekleyeceğim. Bu seferlik idare et. Şimdilik bu kadar.

Kaldığık otelin web sayfası: http://www.papillon.com.tr/hotels.asp?hotelID=2&hotel=PAPILLON-AYSCHA—Belek

Eskirock Metal Fest. Vol. 5

eskirockmetalfest5Artık geleneksel hale gelen bir metal müzik festivalinden söz ediyorum sevgili okur. Yaklaşık 2.5 senedir yılda iki defa düzenle(yebil)diğimiz Eskirock Metal Fest serisinin son ayağını da 12 Kasım Pazartesi günü 222 Park‘ta gerçekleştirdik. Bu yazıda kısaca konser öncesi ve konser anında yaşananlardan bahsedeceğim.

Organizasyon aşamasında herhalde en çok sıkıntı yaşadığımı konserimiz bu oldu sevgili okur. Zira ilk tercih ettiğimiz tarih olan 29 Ekim tarihi Cumhuriyet Bayramı ile ilgili bir kutlamayla çakıştığı için etkinliği bir süre ertelemek durumunda kalmıştık. 29 Ekim’in devamındaki hafta ise bizim fakültelerde sınav haftası başlıyordu. Dolayısı ile bir sonraki haftayı, yani 12 Kasım’ı işin hayrı bakımından uygun bulduk. Ancak o hafta da Anadolu Üniversitesi‘nde tek vize yapan birimler için sınav haftasıydı ama Osmangazi Üniversitesi‘nin tamamında ve Anadolu Üniversitesi’nin iki vize yapan fakültelerinde sınav olmadığı için tarihi değiştirmedik.

Hayatın her gün pahalandığı bir ülkede takdir edersiniz ki cebimizdeki para azalırken masraflarımız da hergün artıyor, harcamalar her ay bir önceki aya göre pahalanıyordu. Üstelik bir de İstanbul-Eskişehir arasındaki tren seferlerinin yapılamıyor olması yol maliyetlerini iki katına çıkarmıştı. Bira pahalanmış, kiralar artmış, donasa bile zam yapılmıştı 🙂

Derin bir nefes alıp yaşadığımız tüm aksilikleri geride bıraktık. Önce diğer konserlerden iyi ya da kötü, alışkanlık haline getirdiğimiz şu konser teaser’ımızı hazırlattık Ayberk ve Gil‘e. Videonun başındaki o karga, bizim için yapılan bir animasyondur, yani herhangi bir yerden alınmamıştır, emek verilmiştir. O açıdan bu iki dostumuza bir kere daha teşekkür ederim Eskişehir Rock Topluluğu adına.

Konserden bir gece önce, 11 Kasım Pazar gecesi, diğer festivallerden farklı olarak ilk defa bir Eskirock Gecesi düzenledik. Konser öncesinde bir toplanalım istedik. Prison Bar‘da Kayra ile anlaşıp ön satış bileti alan müzik severlere indirim sağladık. O akşam pek çok eski dostumuz ile görüşme fırsatımız oldu. Güzel bir akşam geçirdik. Sonra hemen eve gelip uyudum iyice dinlenebilmek için.

Pazartesi sabahı okula gittim. Öğleden sonra çıkabilmek için hocamdan izin aldıktan sonra okuldan ayrıldım yemek yiyip. Saat tam  14:00’de yanında Halil ve sponsorumuz IMG Music‘ten on numara insan Hicri abi olduğu halde Nakliyeci Hasan Abimiz kamyonuyla geldi 222’nin önüne. Kamyonetten ekipmanları indirip sahneye taşıdık. Zaten kısa bir süre sonra da gecenin ilerleyen saatlerinde işinde gösterdiği üstün başarılardan ve bize yaptığı “katkılardan” dolayı plaket vereceğimiz tonmaisterimiz, canımız Serdar Abimiz geldi. Sahneye davulu kurduktan ve amfileri yerleştirdikten sonra kablo tesisatını da kurdu Serdar Abi. Bu esnada gruplar da yavaş yavaş gelmeye başladılar. Tanıdıklarımızla hasret giderdik, tanımadıklarımızla tanıştık. Zaten bu konserlerin bizim için en heyecanlı yanı da yeni insanlarla tanışmak oluyor.

Konser için belirlediğimiz sahne sıralaması şu şekildeydi:

  • Heretic Soul
  • UÇK Grind
  • Carnophage
  • Episode 13
  • Lamb Of God Tribute

Soundcheck süreci planladığımızdan biraz geç bitti, bu gecikme de kapı açılış saatine yansıdı dolayısı ile. Planladığımızdan yaklaşık 40 dakika sonra açtık kapıları ve soğuktan üşüyen metal müzikseverler içeri doluştular. Kapı açılışından da kısa süre sonra konser başladı. Biz de nefesimizi tutup bakalım bu konserde neler olacak diye beklemeye başladık.

Heretic Soul ve ben

Güne şanssız başlayan dostlarımız, Heretic Soul ilk sırada sahneye çıktı. Süpersonik davulcuları Erhan‘ın davulları ve Sarp‘ın harika vokalleriyle sevdiğim bu grup tam da tahmin ettiğimiz gibi bir açılış yaptı. Kendi tabirleriyle Nihilistik Death Metal‘in ağa babaları olduklarını gösterdiler. Güne şanssız başladıklarını söylemiştim. Şöyle oldu: Basçıları Eskişehir’e gelirken cüzdanını düşürmüştü ve buna bağlı olarak bir gecikme yaşadılar. Ancak kısa sürede ses kontrollerini tamamlayıp sahneye çıktılar ve seyirciyi coşturdular. Zaten Erhan’ın davullarıyla coşmayacak death metalci yoktur herhalde. Heretic Soul sahnedeyken tüm UÇK Grind ekibi de grubu ilgiyle izledi. Gerçi herhalde ilk defa bu konserimizde, bütün gruplar bütün grupları izleyebildiler. O açıdan da çok hoş bir ortam oldu. Heretic’in en sevdiğim parçası Mental Decay‘de ben de dayanamayıp sahne önüne koştum, kalabalığa karıştım işi gücü bırakıp. Grup gayet iyi dileklerle sahneden indi 🙂 Togay‘la ben içimizden helal olsun lan dedik.

UÇK Grind

Ufak bir aradan sonra UÇK Grind sahneye çıktı. UÇK Grind, yakın zamanda kadrosunda bir takım değişiklikler yaşamasına rağmen, bu değişimleri hep pozitif yönde kendisine katan; Türk metal piyasasının en saygıdeğer gruplarından biridir. Konser gününe kadar açıkçası kişilikleri konusunda bir bilgi sahibi olmadığımız grup üyelerinin çok iyi birer dost olabileceğini de öğrendik. Sevdiğimiz insanların, kendi aralarında birbirlerini de sevdiklerini görünce özellikle Volkan‘la ben de daha bir sevindik 🙂 Neyse, UÇK sahneye çıktı ve şöyle bir baktı seyirciye. Tanju Abi, o her zaman ki yüksek enerjili performansıyla tüm o seyirciyi ezdi geçti. UÇK’yı herkes Tanju Abi ile tanıyıp sevse de biz ekip olarak Levent Abi‘nin hayranıyız onu da söylemeden geçmeyeyim. Grup, Trust or Grind isimli parçalarında bir önceki davulcuları Savaş Abi‘yi sahneye çağırdı ve bu parçayı bu şekilde icra ettiler. Tanju Abi, insan ırkının yok edilmesine dair manifestolarını açıkladıktan sonra efsane parçaları The Human Race Must Be Destroyed‘ı da çaldılar. UÇK Grind, sahneden alkışlar eşliğinde indi. En son 3 sene önce Chaos Murat Abi‘nin getirdiği grubu, yıllar sonra tekrar kendi organizasyonumuzda dinlemenin haklı gururunu yaşadık biz de o alkışları yüreğimizde hissederek 🙂 Çok dokunaklı oldu lan farkındayım.

Tanju Abi ve ben

Tanju abi ile birlikte fotoğraf çektirdikten sonra içeri koştum. Sahneye bir Eskirock efsanesi Onur kardeşimizin grubu Carnophage çıkacaktı. Bugüne kadar yaptığımız 5 konserin dördünde 3 farklı grupla sahneye çıkan Onur, bu rekorunu kendisi gibi dört konserde 3 farklı grupla sahneye çıkan Karahan‘la paylaşıyordu. O açıdan Onur’un ve Karahan’ın bizdeki kredileri epey fazladır 🙂 Her neyse, Carnophage özellikle hızlı ve teknik riffleriyle ön plana çıkan Ankaralı bir Death Metal grubudur eğer halen duymayanlar varsa. Vokalleri Oral Abi, Cidesphere grubunun da eski vokaliymiş üstelik konser günü öğrendiğime göre.

Carnophage

Carnophage’ı daha önce iki defa izlemiştim. O yüzden parçalarını ve sahnelerini gayet iyi biliyordum. Bu gruptan da bassçıları Bengi hocamızı ayrı bir severim 🙂 Kendisiyle ayaküstü biraz sohbet fırsatı buldum ve konuştuk.

Carnophage’ın davulcusu Onur, bana ve Alper‘e göre Türkiye’nin en iyi üç metal davulcusundan birisi olduğu için biz kamerayı ekipmanı kurup sadece Onur’u çektik videoya konser boyunca. Böyle bir davranış geliştirdik herifin yeteneğine karşı 🙂 Carnophage, Episode 13’ün tarzının verdiği avantajı saymazsak, gecenin en öfkeli grubu oldu. Sahne önünde de çok büyük ilgi vardı. Ortalık fena karıştı. Kardeşim Murat falan düştü masaları devirdi, oturan kızlardan biri yere düştü falan. Öyle bir karıştı yani ortalık. Fazlasıyla can yakan bir performans oldu yani.

Episode 13 (Mehmet Şahin Tabak)

Carnophage sahneden indiğinde saat 23.00’e yaklaşıyordu. Sırada Eskişehir’de kurulan ve Black Omen‘la beraber şehrimizin en başarılı grubu olan Episode 13 vardı. Grup uzun vadede çok fazla eleman değişikliği yaşamıştı. Ancak kadrosunda her daim orjinal kadrodan birilerini bulundurabilmişti. Nursuz‘un gruptan ayrıldığını duyunca üzülmüştüm ama konser günü grupla birlikte görünce epey sevindim. Biraz muhabbet ettik. Bu arada grubun yeni gitarist ve davulcusu ile de tanıştık. İkisi de İzmirli olan bu müzisyenlerin çok kaliteli müzik adamları olduklarını Togay’dan ve sahnelerinden öğrendik. Episode 13’de Ozan‘ın vokalleri zaten meşhurdu. Bunun üstüne bir de ekibin geri kalanının müzikalitesi eklenince pek çok izleyiciye göre gecenin en başarılı performansını sergilediler. Grup küçük bir talihsizlik yaşadı ancak. Performansın ilk dakikalarında gitaristleri bir problem yaşadı ve bu problemi bir başka gitar bularak telafi ettik. Episode 13, vites düşürmeden devam etti böylece. Grubun sahne performansı sonradan Shining’in turne menajeri olduğunu öğrendiğimiz birisi tarafından detaylı olarak kameraya alındı. Bu görüntüler nerede nasıl ortaya çıkacak heyecanla bekliyoruz. Episode 13, gayet olağanüstü bir şekilde şovlarını bitirdi ve sahneden indi. Bu arada Togay’ın yanına gidip ben de İzmir’den hakikaten müzisyen çıkıyor lan dedim.

Lamb Of God Tribute (Türker)

Episode 13 sahneden indikten sonra organizasyonun birkaç ufak tefek sıkıntısını çözüp sahneyi Lamb Of God Tribute için hazırlamaya başladık. Bir önceki konserimizde Lamb Of God Tribute efsane bir performans göstermişti ve konserden sonra bile günlerce sohbetlerimizin konusu olmuşt. Türkiye’nin ilk ve tek Lamb Of God Tribute grubu olmaları açısından ben Eskişehir’deki Lamb Of God fanlarını çok şanslı buluyorum. LOG Tribute, vokalleri Türker‘in kendine has sahne ağzıyla birer birer vurmaya başladı izleyenleri. Sıra Redneck‘e geldiğinde ben de dayanamadım ve üstü başı çıkarıp Ergin‘e emanet ettikten sonra daldım sahne önüne. Parçanın ortasında Kerem‘le Yusuf bize bir süpriz

LOG Tribute sahne önü

yapsalar da devamında Walk With Me In Hell‘i bağlamaları gecenin en efsane anı oldu benim için. İlk defa bir Eskirock konserinde stage dive yapıldı. Çok kıskandım elemanı. Lamb Of God Tribute, wall of death yaptırıp artık yapılacak bir şey kalmadı diyip bitirdi performansını ve Eskirock Metal Fest. Vol 5 bitmiş oldu. Saatler 01.30’u gösteriyordu bittiğinde konser. Planlanandan tam 1.5 saat geç bitti yani.

Tonmaister Serdar Abi’ye vereceğimiz plaketi takdim etmeden hemen önce

Konsere gelen tüm müzikseverlere ve Eskişehir Rock Topluluğu üyelerine teşekkür ederiz. Ayrıca organizasyon ekibimiz, kardeşlerim Volkan, Togay ve Halil’e de teşekkür ederim.

Hürriyet

Yerel ve ulusal basında da konserimizle ilgili ufak tefek de olsa haberler çıktı. Bunları ilerleyen zamanlarda buldukça buraya ekleyip güncelleyeceğim zaten. Hatalı ve yanlış bilgilerle dolu olanları ile buraya koymaya gerek yok.

Bu konserimizde de diğer konserlerimizde olduğu gibi bilboarlar bastırdık. 222 Park’ın duvarında görüp önünde fotoğraf çektiren varsa bana ulaştırsın, süpriz bir hediye vereceğiz.

Ayrıca aylık kültür ve sanat dergisi IDEA Magazine‘de bir tam sayfa ayırıp konserimizin afişini yayınlamış destek olmak için. Çok teşekkür ederiz editör dostumuz İlker Şimşekcan‘a.

Bu konserimizde katılımın artık yerel bazdan çıkıp tamamen ulusal boyutlara ulaştığını görüp çok sevindik. Erasmusluları ve Norveç’ten gelen iki misafirimizi saymazsak; başta Ankara, Afyon ve Kütahya olmak üzere İstanbul, İzmir ve Adana’dan ve daha pek çok ilden doğrudan katılımcılar vardı.

Hürriyet – 16 Kasım 2012

18 Kasım – Sakarya Gazetesi

Özellikle Audio Kombat kardeşleri (Sertan Hocamı ve Süheyl‘i) görmek beni çok mutlu etti konserde. Bu benim için büyük bir destekti. Süheyl’le dertleştim biraz, sağolsun epey moral verdi 🙂 Manevi desteğin yanında ekipman desteği ile sponsorumuz olan IMG Music ve İlkay Abi ile; Serdar abiye, Onur Özçelik ve Umut Kaya‘ya özellikle davul konusundaki ekipman destekleri için minnettarız.

UÇK Grind – Sınır Ötesi (2012)

Birkaç gün içinde yine blogda okuyacaksınız gerçi de, UÇK Grind’ın belki de Türkiye’de ilk defa olarak özel bir format ve tasarımla hazırlayıp 2012’de sınırlı sayıda çıkardığı Sınır Ötesi isimli EP’sini hediye etti Tanju Abi. Beni fazlasıyla mutlu etti. Buradan olur da okursa bu yazdıklarımı kendisine çok teşekkür ederim.

Bu geceden hareketle yepyeni bir keşifte bulundum: Dark Eden. Episode 13’ün gitaristi Mehmet Şahin Tabak‘ın vokal ve gitaristliğini yaptığı bu İzmirli melodik black metal grubu son zamanlarda yaptığım en sağlam keşiflerden biri oldu. The Crimson Path isimli parçaları ve klipleri çok başarılı. Bu açıdan muhakkak takip edilmesi gereken bir grup. Çok kısa sürede de albümleri çıkacakmış zaten. Kendilerini takip etmek sadece 1 tık kadar yakın: https://www.facebook.com/darkedentr

Yazıda kullandığım görsellerin bazılarını Hicri Abi’den aldım. Bir tanesini de Buğra çekti sağolsun. Hepsine teşekkür ederim. Birkaç gün içinde sayfayı yeniden kontrol edebilirsiniz. Zira bir takım video ve görseller daha ekleyip güncelleyeceğim.

Etkinliğin halen açık facebook sayfası: https://www.facebook.com/events/504845039530554/?ref=ts&fref=ts

EPISODE 13 (Eskişehir) https://www.facebook.com/episode13official

CARNOPHAGE (Ankara) https://www.facebook.com/pages/CARNOPHAGE/9765924066?fref=ts

UÇK GRIND (Istanbul) https://www.facebook.com/pages/UCK-GRIND/12842079537?fref=ts

HERETIC SOUL (Istanbul) https://www.facebook.com/hereticsoul1

LAMB OF GOD TRIBUTE BAND (Eskisehir) https://www.facebook.com/lamb.of.god.tribute.band

Hatamız olduysa affedin, bir sonraki konserde görüşmek dileğiyle.

Mesut Proofhead Çiftçi

GÜNCELLEME: 16 Kasım. Hürriyet haberi eklendi. 18 Kasım. Sakarya haberi eklendi.

Eskirock Metal Fest Vol. IV ‘ün Ardından

Pazar gününün yorgunluğunu üzerimden anca atabildim ve sanırım artık Pazartesi günü 222 Park‘ta gerçekleştirdiğimiz Eskirock Metal Fest. Vol. IV ile ilgili değerlendirme yazımı yazabilirim.

Pazartesi günü ilk iş olarak Merve‘yi tren garından aldık Volkan‘la. Onu evine bırakıp, bir süre önce sponsorumuz ROCKAMANIA tişörtlerinin yollamış olduğu hediye tişörtleri aldık. Daha sonra Halil‘i evinden almak üzere yola çıktık. Halil’i de alıp Karakedi Stüdyosu‘una gittik ses sistemini almak için.

Rockamania Tişörtleri

Bu esnada Togay‘la da konuştum. Bir önceki gece İstanbul’da sahne alıp sabah 07.00’de Eskişehir’e geldiği için tüm kafile yorgunluktan ölmek üzereydi. Dolayısı ile Togay’a iyice dinlendikten sonra gelmesini söyledik.

Ses sistemini mekana taşıdık. Daha sonra Alper ve Volkan, Togay’ın ve Ufuk‘un evinde geceyi geçiren misafirlerimizi almak üzere gittiler. Bu esnada ben de 222’de davulu kurdum. Tonmaister ile birlikte sistemi hazırladık. En baştan teşekkür edeyim, Mehmet Akçay‘ın zil sehpalarını ve twin pedalını kullandık konserde. Sağolsun yardımını esirgemedi.

Mekanı hazırladıktan sonra, artık beklemeye başlamıştık. Derken Mary Jane Hits grubundan arkadaşlar geldiler önce. Sonra İzmir ekibinin tamamı geldi. Uzun süredir görmediğim Hande ile hasret giderdik 🙂 Sonradan Tayfun falan da geldi.

Bu konserin süprizi In Flames Tribute grubu olacaktı. Kimseye duyurmadık ama bu grup aslında bizdik. Bu konserin bizim için özel bir anlamı olduğundan o gün sahneye çıkacak her grubun vokalistinden bizim için bir şarkı söylemesini rica ettik. Sağolsun onlar da kırmadılar. Ses kontrolleri In Flames Tribute ile yaptık. Herşey bittiğinde saat 18.30 civarındaydı ve biz de beklemeye başladık.

Kapı açıldı. İlk etapta gelen seyirci sayısı saatin erken olması sebebiyle biraz az oldu. Ancak bu sayı konserin sonlarına doğru artacak hatta son grup sahnedeyken dahi bilet alıp giriş yapan katılımcılar olacaktı.

İlk grup olarak sahneye duyurduğumuzdan 20 dakika daha geç çıktık. Bu erteleme konser sonuna yaklaşık 45 dakika olarak etki etti. Sahneye çıktık. Beş şarkı çalacaktık. Her biri de In Flames’in en bilinen parçalarıydı. Dediğim gibi diğer gruplardan farklı olarak sadece bu konser için kurulan bir grup olduğumuz için, hatta grup bile olmadığımız için eğlenceye odaklandık. İlk önce maskelerle çıkalım dedik, sonradan vazgeçtik. Neyse sahneye çıktık ve Lamb Of God Tribute grubunun vokali Türker bize eşlik etti ilk şarkıda: Dead Eternity. Türker’den sonra sahneye The Trusted‘tan Tayfun ve Fire and Forget‘ten Hande çıktı. Gyroscope‘u çaldık bu sefer de 🙂 İşin ilginç tarafı o gün Türker hariç hiçbir vokalle konser öncesinde çalışamamıştık başka şehirde olduklarından. Biz albüm versiyonları çaldığımız için sorun olmadı vokallere de. Gyroscope bittikten sonra sıra Episode 666‘ya geldi ki çaldıklarımız içinde en sevdiğim parça da buydu sevgili okur. Bu parçayı da ağırlıklı olarak Tayfun söyledi Hande ile birlikte. Episode’dan sonra da son parçamız olan Only For The Weak‘e geldi sıra. Yağızhan’ın en sevdiği parça buydu. Bu parçayı da Mary Jane Hits’in vokali ile birlikte söyledik. Yağız’a bakamadım ama Togay’ın çılgınlar gibi kafa salladığını gördüm, acayip gaza geldim oturduğum yerde sevgili okur. Son parça bittikten sonra İzmirliler “Göztepe Göztepe” diye bir sevinç gösterisinde bulundular 🙂

Black Omen

Bizden sonra sıra Black Omen‘a gelmişti. Çıkmak üzere olan bir albüm, bir demo ve iki bandrollü albüm ile diskografisi ve kalitesi gayet üst düzey bir gruptur Black Omen. Melodik Black Metal yapan ülkemizin sayılı gruplarındandır. Black Omen sahnede hem önceki iki albümden hem de yeni albümden parçalar çaldı. Eskilerden olmazsa olmazlar Black Candle, Gate Of Darkness ve When The Sun Rises‘da sahne önündeydim. Ancak Loki‘yi çalmadılar üzüldüm epey. Tüm grup hem sahne kostümleri hem de performansları ile epey alkış topladı. Bu arada vokal Karahan Abi, tüm

Uçan Onur

Eskirock Metal Fest.’lerde sahneye çıkan ilk tek müzisyen olma sıfatını devam ettirdi 🙂 İlk konserde Garmadh‘la, ikinci konserde Truck‘la, üçüncü konserde yine Garmadh’la ve son konserde de Black Omen ile sahne aldı. Desteği için teşekkür ediyorum. Reha, Serkan ve Murat Teğmenim ile birlikte sahne önündeydik hep. Bu üç arkadaşıma da teşekkür ediyorum. Murat Teğmenim demişken, A’khulion‘un vokalisti Murat kardeşimiz askerden dönmüş ve ilk iş olarak da bizim konserimize gelmişti.

Reha, Serkan, Murat, Ben

Tolga ve Ben

Black Omen’dan sonra İzmirli dostlarımız The Trusted sahne aldı. Bu grupta Tayfun gitar çalıyordu aynı zaman da Fire and Forget’te de bass çalıyordu. In Flames’te de iki şarkı da vokal yapınca gecenin en çok sahnede kalan elemanı da Tayfun olmuş oldu 🙂 Grup İzmir’den gelmiş olmasına rağmen sahne önü boş değildi. İzmirlilerin de birbirine desteğini görmeliydin sevgili okur 🙂

Fire and Forget

Trusted’tan sonra canımız ciğerimiz, her bir üyesi kardeşimiz olan Fire and Forget‘imiz sahne aldı. Böylece topluluğumuz bünyesindeki her grubumuz da festivallerimizde ikişer defa sahne almış oldu. Fire and Forget’i koşuşturmacadan dolayı ancak performansının sonlarına doğru izleyebildim. Ama en sevdiğim iki şarkıları en sona kaldığı için de kaçırmamış oldum. Togaykardeşimle bakışarak kesişerek

Togay Çalıkoğlu

karşılıklı sevgi gösterilerinde bulunarak son şarkılarını da bitirdik ve sahneden indiler. Yağızhan‘ın ciddi biçimde gaza getirici olarak sallandığı bir performans oldu. Mehmet çok iyi çaldı. Togay’ın upuzun saçları yerleri falan süpürdü bir ara! Bence Fire and Forget, tarzında öncü gruplardan biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor sevgili okur. Bunu birkaç sene içerisinde göreceğimizden eminim.

Hair Metal!

Bu arada içerideki kalabalık da artmaya başlamıştı. Sahneye yine İzmir’den gelen Mary Jane Hits grubu çıktı. Groove metal yapan bu grubun Eskişehir’deki ilk konseriydi. O esnada dışarı da olduğumdan performanslarını izleyemedim. Ancak tepkiler gayet olumluydu.

Lamb Of God Tribute

Şimdi bu paragrafa da bir itiraf ile başlayayım. Konserin son grubu Lamb Of God Tribute’du. Bu gruptan beklentimiz vardı, vardı ancak şok edecek kadar değildi sevgili okur. Saat 00.10 civarında Lamb Of God Tribute sahneye çıktı ve dışarıdan içeri geldiğimde gözlerime inanamadım! İnsanlar sahne önünü tıka basa dolmuştu ve tüm salon gruba eşlik ediyordu! Olamazdı lan böyle birşey! Herkes poga yapıyordu, headbang yapanlar, bağırıp çağıranlar… Konserin süpriz grubuydu kısacası Lamb Of God Tribute. Kerem‘in gitaristliği, Yusuf‘un davulculuğu, Türker’in vokalleri ve diğer grup elemanları Cem ve Mert, Volkan’ı ve beni şaşırttı. Genelde son gruplara doğru katılımcı sayısı azalırdı

Lamb Of God Tribute - Yusuf

ancak bu konserde hiç de öyle olmadı. Lamb Of God’ı Erasmuslular da dahil yüzden fazla kişi sahne önünde izledi sevgili okur. Ve konser de bu gazla sona erdi.


Konser bittikten sonra Eskirock ekibi için bu sefer bambaşka bir uğraş başladı. Sahneyi toparladık. Hesabı kitabı yaptık, ödenecek ücretleri ödedik. Ödeyemediklerimizi vade yaptık 🙂 Sonra nakliye ile ekipmanları kiraladığımız yere götürüp bıraktık. Ve gece iki buçuk üç gibi kendimizi yorgun argın bir çekyata atıp uyuduk 🙂 Çok dramatik oldu.

Konsere gelip bizi destekleyen onlarca arkadaşımız var ama özellikle adını vermek istediğim şu insanlara teşekkür bir borçtur: Alper, Sercan, Merve, Ender, Bilge, Ufuk, Nil, Merve, Anıl, Özge, Anıl’ın kardeşi, Ergin, Yunus.

Bu konser sadece grupların müzikalitesi ile değil pek çok yönden benim için çok değerli bir konser oldu. Bir kere en yakın müzisyen dostlarımla aynı sahneye çıkabildim 🙂 Daha sonra çok sevdiğim insanlarla muhabbet etme fırsatı buldum. Murat Teğmen, Sertan Hocam, kardeşi Süheyl, Black Omen ekibi, Garmadh Serkan, Hande, Tayfun ve Emre Oduncu şimdi bir seferde hatırlayabildiklerim. Hatırlayamadıklarıma  da sevgiler.

Sponsorumuz Rockamania Tişörtleri

Bu konserimizde ilk defa bilboard çalışması yaptık. 10 metrekarelik bir bilboard astık. Ayrıca ilk defa bu konserimizde Eskirock Üye Kartı‘na büyük ilgi oldu. Tüm ilgi gösteren arkadaşlarımıza teşekkürü bir borç biliriz.

O gece bize büyük destek veren Hz. Özgür Demirtaş‘a da en derin saygılarımızı iletiyorum.

Sahneye çıkan grupların profilleri:

NOT: Bu yazıyı önümüzdeki bir hafta içerisinde sürekli olarak güncellenecektir. Yeni videolar ve fotoğraflar eklenecektir. O yüzden ara ara kontrol etmen senin menfaatine olacaktır.

EKLEME 1: Evet, aradan bir hafta geçti ve yavaş yavaş materyaller gün ışığına çıktı. İlk olarak Hürriyet Eskişehir‘de çıkan haberimizi sunuyorum sevgili okur:

Metalle Sallandı

Fire and Forget – Good Morning Baghdat (Live):

In Flames Tribute Project Live:

KPSS Denemesi

KPSS'ye giren kızlar

Bugün bir KPSS denemesine girdim sevgili okur. Çok kötü geçti. Yani konu olarak çok eksiğim var, bir de süre sıkıntım var. Mesela 11 Vatandaşlık sorusundan sadece 4 tane yapabildim. Çok canım sıkıldı. Sonuçlarıma baktım, muhtemelen bir önceki denemede aldığıma yakın bir puan alacağım.

Kim bu Erol Kuru diyenler için (Erol Kuru, Mesut Kuru, Alper Kuru)

Deneme sınavından çıktım ve önce bir kahvaltı yaptık Mervelerde. Sonra da bizimkilerle buluştum Hera‘da. Diğer günlerden farklı olarak bugün bize süpersonik insan Erol Kuru da katıldı. Kendisini Bankamatik’de hiç parasının kalmadığını gördükten hemen sonra gördüm. Aldım yanıma Hera’ya getirdim. Bu arada Halil‘le Yunus birlikte eve çıkıyorlarmış. İş güç konuşup dağıldık.

Togay‘la birlikte 222 Park‘a uğrayıp küçük bir işi hallettik. Daha sonra da gidip Özbesin Market’ten marulla maydanoz aldım. Yarın evde kısır yapacağım sevgili okur. Marul maydanozdan sonra Volkan ve Mehmet Akçay‘la Kahve Dünyası‘nda buluştum. Bizimkilerden bir kadro yine buradaydı 🙂 Mehmet’le de sağolsun konuşup anlaştıktan sonra atladım dolmuşa eve geldim. Oh, bir rahatladım bir rahatladım ki sorma.

Yarın çok işlerim var. Dolayısı ile bu gece birkaç dizi izleyip yatacağım sevgili okur.

Kızıl saçlı kadınların %95'i güzeldir

Bu arada sırf yolda muhabbeti açıldı, aklıma geldi diye yazıyorum. Yeni doğmuş bir bebeğe insanları renklerle anlatmak istesem hangi renkleri seçerdim diye düşündüm. Kadınları kırmızı ile, çok güzel kadınları kızıl ile, erkekleri gri ile ve çocukları da beyaz ile anlatırdım herhalde. Yani bu renkleri seçerdim. Aklıma ilk gelenler bunlar oluyor. Kadın güzelliği nedense ben de kızıl ile kodlu. Çocuklar da beyaz.

Bugünün tek kârı Alper‘den hacıladığım silgi oldu bu arada. Bir de az önce Ergin‘in yolladığı şu harika şarkı var.

MMF Mezuniyet Balosu 2011

Bu yazıyı yazmayı hiç istemiyordum aslında sevgili okur. Çok güzel bir geceydi ve bunu sadece orada olanlarla paylaşmak, hafızamda bırakmak istiyordum. Ancak sizi de seviyorum. O sebepten dolayı sadece satırbaşlarından bahsedeceğim. Bir sonraki sene bu yazıyı eğer bir Yıl Kom üyesi okursa belki faydalanabilir diye yazacağım.

Bu sene (2011) Anadolu Üniversitesi MMF, geleneksel mezuniyet balosunu Anemon Hotel‘de yaptı. Zira buradan çok iyi fiyat aldık. 55 liraya sınırsız yerli içkili bir organizasyon yaptık. Sınırsız yerli içki olunca sonlara doğru insanlar salonu emekleyerek dolaşmaya başladılar. Allahtan kimse salona kusmadı.

Saat 7’de kapılar açıldı ve insanlar gelmeye başladılar. Hocalarımız, arkadaşlarımız birer ikişer gelmeye başladı. Anemon’da Eskişehir Salonu’nda yaptık bu baloyu. Anemon’la çalışırken çok dikkatli olun, çünkü sizin verdiğiniz kişi sayısı üzerinden servis çıkarıyorlarmış. Yani oradaki görevliy sorduğumda fazladan tek bir dolma bile olmadığını söyledi. İşte o sebepten dolayı müzisyen ekibini sayıya dahil etmediğimizden sıkıntı yaşadık. Biz de dışarıdan birşeyler yaptırıp ekibe bunun parasını ödedik. İçecekleri de mekandan sağladık. Bunda da problem çıkarır gibi olsalar da hallettik.

Yemek yenirken çello çalan bir arkadaşımız da yemek müziği çaldı. Yemek müziği dediysem bildiğin klasik müzik işte. Zaten o anda çelloyla ya da kemanla ne çalsan giderdi. Bu arkadaş da aralarda Nothing Else Matters ve One‘ın başlarındaki Intro’ları çalarak fazlasıyla mutlu etti bizi.

Balo için SET grubunu ayarladık. Başlangıçtaki iki şarkıda sesin çok fazla olduğundan falan şikayet edildi. Birkaç kişi de beğenmediğini, böyle bir balo için uygun olmadığını falan söyledi. Ancak grup 3. şarkıda “Ya Mustafa” diye başlayınca birde herkes piste döküldü, böylece hocaların hemen önünde pisste onlarca kişi olduğu için bir duvar oluştu ve hocalar da sesten fazla rahatsız olmadılar. Grup bu şarkıdan hemen sonra bir mastika patlatınca zaten olay koptu gitti. Buradan SET grubuna ve Özgür Abi‘ye çok teşekkür ediyorum. Bu arada SET’in kendi programlarından farklı olarak son şarkıda Murat Abi gitara geçti, o da solakmış, Özcan Abi’de bir şarkı söyledi.

SET’ten sonra bizim Vecihi‘nin ayarladığı klarnet dabruka ekibi çıktı sahneye. Bu saatlerde millet iyice astronot olduğu için herkes birbiriyle oynuyordu. Bu arada sonlara doğru şefleri gittiğinden herhalde garson elemanlar millete içecek falan vermemeye başladılar. Bahşiş istiyorlardı herhalde. Bunlara şefinizle görüşeyim diyince bertaraf oluyorlar. Aklınızda olsun.

Ben hariç tüm YılKom ekibi

Alper acayip sarhoş oldu. Öyle böyle olmadı. Bir noktadan sonra ben daha fazla olamaz dedim. Daha çok oldu. Emre ve Turgut ama çakı gibi dimdik durdular. Gece bizim masada Dilek, erkek arkadaşı, Turgut, Emre, Merve, Selma, Alper ve tabiki ben vardım. Aslında Selma’nın masası arkadaydı ama o bizimle oturmayı tercih etti. Böyle son bir defa (Seval olmadan) tüm ekip bir arada oturmuş olduk. 4 seneyi birlikte geçirip birlikte noktalamış olduk. Gece kimseye belli etmesem de en eski arkadaşlarımdan hiç biri yoktu. Sadece Ergin ve Aygün vardı. Bu ikisiyle bol bol sarıldık, güldük, eğlendik. Ancak gözlerim hep Volkan‘ı, Savaşalp‘i ve Mert‘i aradı. Aynı masada oturacaktık gelselerdi Savaşalp ve Volkan. Ama olmadı.

Gece partinin devamında 222‘ye ücretisiz servis ayarladık. Ancak Alper iyice uçuşa geçtiğinden biz partiye gidemeden taksiye binip evlere döndük. Ancak Turgut, son bir bira içmek için 222’ye gitti. Helal olsun bu çocuğa 🙂

Yıllıklar için Burak Dijital‘le anlaştığımız için Özgür Dijital, baloya fotoğraf makinesi sokturmadı. Sokanlarınkini de içeride avladı. Ancak yine de sağolsunlar sürekli fotoğraf çekip çektiklerini de 3 liradan sattılar. O sebepten mekanda hiç fotoğraf çekemedik. İki tane fotoğraf aldım.

Aralarda güzel şeyler oldu, aklıma gelenler gelmeyenler var bir sürü. Çok şaaşaalı giyinip bence hiç güzel olmayanlar olduğu gibi, gayet sade giyinip gecenin en güzel kızlarından olanlarda vardı. Bizim Erman papyon takmış, süper de olmuştu.

O gece pek çok yüzü orada son kez gördüm. İşte bu şekilde düşününce biraz hüzünlü oluyor be sevgili okur.

Bu arada gecey katılarak bizi yalnız bırakmayan tüm hocalarıma da teşekkür ediyorum. Özellikle pistte de bizi yanlız bırakmayan Serdar Hoca‘mıza, Özlem, Hicran ve Burcu Hocalarımıza acayip teşekkür ediyorum.

Harddisk’im Yandı!

80 GB’lık Seagate marka ve yaklaşık 7-8 yıllık olan harddiskim dün gece saat 23:35’de yandı sevgili okur. Ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Gece ikiye kadar düzeltmeye çalıştım ama nafile.

Harddiskin içerisinde bugüne kadar topladığım müzik arşivimin en çok kulladığım kısmı duruyordu. Aşağı yukarı 400 tane düzenlenmiş, ip gibi dümdüz ve kusursuz albümden bahsediyorum. Hepsi tek tek klasörlenmiş, albüm kapakları eklenmiş, yılları yazılmış, parça isimleri “no – Parça İsmi” şeklinde düzenlenmiş ve mp3 bilgileri tam ve eksiksiz olarak girilmiş dosyalardı. Ancak hepsi gitti. Bunun yanında internetten yeni indirip henüz dvd’ye yedeklemediğim pek çok albüm, terekeme arşivim, makine ile çekip yedeklemediğim 100’e  fotoğraf, uzun süredir üzerinde uğraştığım beste çalışması da gitti. Aklıma gelmeyen pek çok dökümanım vardı harddiskimde ve hepsi buhar oldu.

Harddisk tıkırdıyor çalışırken. Yani kafası ölmüş anladığım kadarıyla. İşin güzel ama zahmetli yanı bu arşivin yaklaşık %80’ini dvd’lere çekmiş olmam. Ancak tabiki bunlar bilgisayardakiler kadar düzenli değil. O yüzden yine acayip bir yükün altına girdim sevgili okur. Şimdi kendime artık satalı 1 tb’lık bir dahili harddisk alayım diyorum. Yine Seagate alacağım. Çünkü resmen üzerinde zıplamama rağmen emektar harddiskim beni tam 7 sene idare etti. Sağolsun toprağı bol olsun. İnternetten bu harddisk kurtaran firmalara baktım da 100 dolar yazmışlar fiyat olarak. Çok korktum lan 😦

Şimdi benim biraz para bulup kendime bir harddisk almam lazım sevgili okur. Harddiskin yanması çok kötü lan aslında. Yani bildiğin patlıyor harddisk. Artık hiçbir işe de yaramıyor. Ancak işte içindekiler yok mu o içindekiler, asıl onlar mahvediyor sizi.

Sabahtan Alper, Selma, Funda ve Seval geldiler Çevre Yönetimi dersi için hazırladığımız ara rapor için. Baya iyi oldu. Çalıştık, yemek yedik falan. Onlar gittiğinden beri dvdlerden mp3lerimi yüklüyorum bakalım. Epey sıkıntılı oluyor bu iş tabiki. Özellikle bazı dvdler okunmuyor ya deli oluyorum. Ama sabrımı korumam lazım değil mi 😦

NOT: Bu yazıyı yazarken hüznüme tezat bir biçimde Ergin‘in yolladığı şu acayip şarkıyı dinleyip durdum sevgili okur.