Tag Archives: Erzurum

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Erzurum Gezi Rehberi

Erzurum‘dan döneli epey bir süre oldu aslında. Ancak halen Erzurum’la ilgili aktarmadığım şeyler var. Bu yazı, ileride bir gün olur da Erzurum’a yolunuz düşerse kentte gezebileceğiniz yerler hakkında bir takım yüzeysel bilgiler, yerine göre ince detaylar içermektedir.

Okumaya devam et

Durum Hikayesi Denemesi: Konak

Erzurum‘da şu yazımda bahsi geçen eğitimler esnasında ders aralarında Gizem‘le birlikte bir yazı yazma yarışına giriştik. Şu aşağıda gördüğünüz ve okuyacağınız hikayeciği de o zaman yazmıştım. Sonra Eskişehir’e gelince bir de daktilo ile yazdım üşenmeyip. Şimdi bir de üşenmeden buraya yazacağım.

Sonbaharın son rüzgârları saçlarımı savuruyor. Yukarıya, tırmanacağım şu upuzun yokuşa bakıyorum. Yol uzuyor, dikleşiyor ve devleşiyor artık. Ah, o uzun yolların beliğimde bıraktığı izler… İşte bakıyorum tüm hayatım önümde uzanıyor. Bu mücadele, bu tırmanış, bu çabalarım…

Yokuşun tepesinde büyük yeşil bir konak, belli belirsiz duruyor. Dimdik tepede sanki bir iğnenin ucuna konmuş gibi, eğreti duruyor. Etrafı bir sıra ağaçla, meşe olmalılar, çevrilmiş. Tıpkı konak gibi, bunlar da belli belirsizler. Yer yer renkleri, konağın yeşiline karışıyor, konak saçaklı bir teke giymiş izlenimini uyandırıyor. Geniş bir balkon konağın beline takılmış bir kemer gibi sanki beyaz renkte boyanmış parmaklıkları var. Bu beyazlık, yeşil rengin üzerinde bu denli uzaktan bile belli oluyor. Başımda esen şu rüzgâr muhtemelen bu balkonu da sarmış. Uzun uzun bakıyorum, neyi görmek istediğimi de bilmiyorum aslında. Rüzgâr esiyor, fark ediyorum. İçim ürperiyor. Kıpırtılar var balkonun içerisinde. Saksılar dizilmiş parmaklıkların arasına sıra sıra. O narin boyunları çoktan kırılmıştır bu rüzgârda, diye geçiriyorum içimden. Gözlerim dalıyor uzaktaki bir balkona. Sonra aniden beynimdeki o bulanıklık dağılıyor, her şey netleşiyor. Öyle ya, düşüne düşüne gelmişim bile. Tanrım… Kıyamet kopuyor sanki balkonun kapısı açıldığında. Güzelliği ayak bileklerinden yakalıyor gözlerim. Nasıl zarif. Tam da bu konakta yaşamaya layık diyorum. Balkona çıkmış ve parmaklıklara yaslanarak bana bakıyor. Sağıma soluma bakıyorum. Hayır, benden başka kimse yok ortalıkta. Saçlarını rüzgârda Daktilo versiyonunu okumak için tıklayın.savurdukça kokusu içime doluyormuş gibi hissediyorum. Böyle bir güzellik ancak düşlerde görülür diyorum kendime. Sonra bir seslenme duyuyorum, kalbim duracak sanki. Hey sana diyorum, defol git buradan. Donuyorum, kıpırdayamıyorum. İşte gerçek kıyamet bu oluyor. Rüzgâr uğulduyor. Sertleşiyor, ağaçlar titreşiyor. Balkonun kapısı müthiş bir gürültüyle çarpıyor adeta suratıma. Eğreti duran konak yalpalanıyor. Aniden balkon kopuveriyor konaktan. Korkarak kaçmaya başlıyorum yokuş aşağıya doğru. Konak yıkılıyor ve peşimden geliyor sanki. Kaçıyorum, rüzgâr yüzüme çarpıyor. Ayağım takılıyor ve kapaklanıyorum. Balkonun parmaklıkları üzerimden geçiyor. Son bir hamle ile kalkmaya uğraşırken korkunç bir acı hissediyorum.

Yataktan büyük bir korku ile sıçrıyorum. Hemen karnımı kontrol ediyorum. Bir tarafımda yara bere yok, ter içerisinde kalmışım. Yanımda dönüyor ve uyanıyor. Korkma, diyor. Alnımdaki terleri siliyor. Ne gördün, diye soruyor. Seni, diyorum. Beni öldürmeye çalışıyordun.

Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi

Merhaba sevgili okur, bu yazıyı sizler için Gizem hazırladı. Ben Erzurum‘la ilgili bir seyahat yazısı hazırlayınca çok heveslenmiş yazmaya. Bari demiş, ben de uçağa ilk kez binen birinin hissettiklerini yazayım, demiş. Dolayısı ile yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı onun kaleminden çıkmıştır. Ben sadece ufak tefek düzeltmeler yaptım.

Merhaba sevgili okur.” Proofhead size hep böyle sesleniyor. Sağolsun ricamı kırmadı ve benim de bir yazımı yayımlamayı kabul etti.

Bu yazıyı okuyacak pek çok kişi gibi ben de uçağa hiç binmemiştim, geçen hafta Erzurum’a gidene kadar. Uçakla gideceğimiz belli olduktan sonra itiraf etmeliyim, uçağa binecek olmanın heyecanı, eğitimin heyecanının biraz önüne geçti. Evet, bu beklediğim ve istediğim bir eğitimdi ancak işte hep dalga geçerler ya, “uçacak olmanın heyecanı” başkaydı. İçim pıtırdadı 🙂

Uçak biletlerini internetten aldım. Alırken epey dikkat ettim. Neyse ki hallettim. Sonra tarihte bir düzeltme yapmam gerekti. Daha önce birkaç defa uçakla yolculuk etmeye çok yaklaştım ancak annem yükseklik korkusundan dolayı kesinlikle uçağa binmeyi reddettiği için hevesim kursağımda kaldı.

Erzurum yolculuğumuza Bilecik’ten hareket ederek başladık. İlkan Bey‘in arabasıyla önce Eskişehir‘e gittik. Oradan Mesut‘u aldık. Esneye esneye bindi arabaya ve yola devam ettik. Durgun ve sessiz bir yolculuk başladı ancak Ankara’ya yaklaştıkça sohbet mükemmelleşti. Yanıma aldığım şirin kitabını açtım. Ankara’da önce İlkan Bey’in evine uğradık, güzel bir yemek yedik. Sonra da metroyla AŞTİ‘ye gittik. Burada Mesut HAVAŞ‘a bineriz diye düşünüyordu ancak HAVAŞ seferlerinin belediye tarafından Ankara’da durdurulmasından dolayı BELKO AIR denilen otobüse bindik. İyiymiş bunlar da. Hem de daha ucuzlar. Benim şansıma, kesinlikle benim şansıma, AŞTİ’ye varır varmaz tam kalmak üzere olan bir otobüse bindik. Birazcık gecikseydik beki de yarım saat daha beklerdik.

Daha önce Esenboğa Havalimanı‘na birkaç kez gelmiştim. Ancak hep karşılama için. İlk defa yolcu ben olacaktım. Yolculuk öncesinde uçak kazalarını araştırdım durdum internette. Biliyorum komik. Ancak ne bileyim işte kendimce gerilimi tırmandırmak istiyordum 🙂 İnternette okudum da okudum. Acaba nasıl olur diye düşünüyordum hep. Neyse ki yalnız başıma değildim.

ucakselfGittik, check in‘e girdik, oturacağımız koltukları seçecektik. Görevliye aynı kurumda çalıştığımızı söyledik. Yanyana koltuk istedik ama görevli üzgün olduğunu ve uçakta hiç yan yana koltuk kalmadığını söyledi. Koltuklarımız artarda ve tam orta sıradaydı. Yani tren vagonları gibi artarda oturacaktık. Uçağın kalkış saatini beklerken birkaç fotoğraf çektim. Çok özel parçam Suddenly‘i dinledim. Yavaş yavaş hava karardı ve check in’den sonra kalkış için beklediğimiz yaklaşık 45 dakikalık süre doldu. Kapı açıldı. Biz yine grup olarak bindik uçağa.

Uçağa yanaşan körüğün içinden geçtik ve kabine girdik. Uçağın içi epey kalabalıktı, koltuklar dimdikti ve arasındaki mesafe çok azdı. Bir kutunun içindeydik adeta. Herkes aceleyle yerleşmeye çalışıyordu.

IMF620140921_114108

İşte bizim ekibimiz 🙂

Baktım, Mesut hepimizin önünde gidiyordu. Sonra İlkan Bey, sonra Sinem ve en son sırada, uçağın da en son koltuğunda ben vardım. Şansımı bir deneyeyim istedim. Yanımda oturab beye acaba arkadaşımla yer değiştirebilir misiniz diye sordum ve Mesut’u gösterdim. Muhtemelen en arkada oturmaktansa daha önlerde oturmayı tercih etti ve kabul etti. Mesut’a seslendim ve yanıma çağırdım. Kapının açılmasını beklerken bana demişti, eğer yanında oturacak kişi kabul ederse ben yanına otururum sorun yok, demişti. Ben orta koltukta epey daralacağım için koridor tarafına geçtim ve oturduk. Heyecanla bekliyordum. Kulaklığımı taktım yine ve müziğin sıcaklığının içime yayılmasını bekledim: Suddenly!

Mesut’u benden iyi bilirsiniz muhtemelen. Her konu hakkında fikri vardır, bunu ona söyleyince de kızar hatta, bir şey bilmiyorum der. (Proofhead’in notu: Aynen öyle, bir şey bildiğimi iddia etmiyorum. Aslında burayı silecektim ama söz verdim bir şey silmeyeceğim diye o yüzden kaldı) Neyse, ben sormadan o anlatmaya başladı. Bak dedi, şimdi hosteslerin hareketlerine bak.  Robotlaşmış bir şekilde hareketler yapıyorlar, acil çıkış kapılarını gösteriyorlar 🙂 Sonra önceki gece araştırdığım şeyleri anlattım Mesut’a. Kahkahalarla dinledi ve epey dalga geçti benimle. Sonra kendi uçak maceralarından bahsetti. Keşke cam kenarında olsaydım yeryüzünü görebilirdim diye düşündüm.

Kalkış anı geldi çattı. Uçak tam da anlattıkları gibi aniden hızlandı ve muhtemelen tekerleğin yerden kesildiği o ilk anı tam da tarif ettikleri gibi hissettim. Yanımda daha tecrübeli olan Mesut bile gayet hoşnut oldu. Ön tarafta İlkan Bey falan döndü baktı gülerek 🙂 Bu hisse aslında yabancı değilmişim. Küçükken bir kere Ranger’a binmiştim. Onda da aynen tepe noktasından başladığı noktaya dönerken bu hissiyatı yaşıyordum. Böylece bu mükemmel Erzurum yolculuğu gerçekten başlamış oldu.

Yolculuğum çok iyi geçti. Mesut’un aşağıda okuduğu bir kitap vardı: Güneş. (Proofhead’in notu: Aslında Güneş Ülkesi olacak.) Biraz o kitabı anlattırdım. Eğer bir kitabı ya da filmi merak ediyor ve fikir sahibi olmak istiyorsanız Mesut’tan anlatmasını isteyen. O ağzından tükürükler saça saça, heyecanla anlatışından sonra muhakkak okumam/izlemem gerek diye düşünürsünüz. Bu esnada ikramlar oldu. Tatlı yok mu, diye sordu bir ses. Tatlıyı da sonra yeriz caanım diye taklit yaptı Mesut.

Yolculuk topu topu bir saat sürdü zaten. Pilot anonsları da benim için bir merak konusuydu. Çünkü bunlarla da çok dalga geçiliyordu. Aynen dalga geçildiği gibi de çıktı. Bu kadar gevrek gevrek konuşan, cool bir anons daha duymamıştım. Kahkahalarla güldük buna da. İniş için alçalmaya başladığımızda yine heyecanlandım. Uçağın ilk tekerleğinin yere değdiği anda takır tukur sesler geldi, aslında daha fazla sarsılmayı bekliyordum. Kemerimi çözdüm, Mesut kızdı. Anonsu bekle dedi. Taktım geri. Hostesler gelip geçerken hep gülümsüyordu. Buna dikkat ettim özellikle. Hatunlar hep gülümsediler. Ben de hep gülümsedim, mutluydum çünkü.

Uçak tamamen durunca indik bir çırpıda. Hatta uçaktan ilk ben indim. Sonra valizleri almak için havaalanının içine geçtik. Valizler bantlar üzerinde kaymaya başladı. Ancak benim ki ortalıkta yoktu. Ufak bir tedircinlik geçiriyordum ki valizim göründü ufukta. Heh, dedim, işte şimdi tam olarak herşey sorunsuz ve mükemmel bir şekilde bitti. Hepimiz tekerlekli valizleri sürüklerken Mesut astı çantasını omzuna önden önden yürümeye başladı 🙂

Bu güzel yolculuktan sonra bir sonraki uçuşu heyecanla beklemeye başladım. Elbette ki Proofhead’e teşekkür ederim hem bana olan desteği için hem de blogunda yazımı yayınlamama izin verdiiğ için.

Evet sevgili okur, Gizem’in yazıp yolladıkları bu kadar. Ben okurken çok eğlendim şahsen. Tıpkı benim hissettiklerimi hissetmiş 🙂 Bu tip ilk tecrübe yazılarını yazmayı ben de çok seviyorum. Bu yazıda yalnızca yazım yanlışlarını düzelttim. Bir de anahtar kelimeleri seçtim.

Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar!

Şimdi bu yazımızda Sevgili okur, Dünya’nın ne kadar küçük bir yer olabileceğine kanıt olarak gösterilebilecek üç örnek olaydan bahsedeceğim. Olayları ölçeği giderek büyüterek anlatacağım. Yaşanma ihtimali en yüksek olan olaydan, en düşük olan olaya doğru anlatacağım.

Onur Abi

En son askere gitmeden önce görmüştüm Onur Abi‘yi. Bursa’ya tayini çıkmış ve aramızdan ayrılmıştı. Askere gidene kadar zaman zaman görüştük. Askerden sonra ise hiç görüşemedik. Geçen gün Bilecik’te öğle yemeğine çıkmıştım. Kurumun anlaşmalı olduğu restorana gitmedim. çarşıdaki başka bir yere gittim. Yemekten sonra para çekmek için Bilecik‘teki tek Garanti Bankası ATM’sinin bulunduğu yere uğradım. Para çekip kuruma geri dönerken yolda güneş gözlüklü birisi dikkatimi çekti: Onur Abi! aylardır görmediğim eski dostum! Aniden adını söyleyip durdurdum. Hemen sarıldık, kucaklaştık. Yüksek lisans dersleri için Bilecik Üniversitesi‘ne devam ediyormuş. İkimizin de yetişmek zorunda olduğu yerler olduğu için muhabbetimizi fazla uzun tutamadık, yeniden görüşmek üzere sözleşip ayrıldık.

Hamdi Selçuk

Üniversitede hazırlık sınıfının son zamanlarıydı. Çocukluk işte, Sivrihisar‘daki tüm arkadaşlarla aram bozuldu. Ahmet ve Burak hariç hemen hiç birisiyle görüşmedim uzun bir süre. Bunlar içinde en çok özlediğim Mustafa olmuştu. Mustafa’yla yıllar sonra süper bir şekilde karşılaşıp barıştık. Hatta bir kişi hariç diğer tüm arkadaşları da ilerleyen zamanlarda gördüm. Sadece bir kişi hariç: Hamdi Selçuk. Adamı neredeyse yedi yıldır hiç görmemiştim taa ki geçen haftaya kadar. Bir akşam çarşıdan eve dönmek için dolmuş durağında bekliyordum. Genelde dolmuş kullanırım ben. Neyse, durakta beklerken ve ileriden bineceğim dolmuş gözükmüşken yolda yanımdan geçen adamı farkettim. Neredeyse yedi yıl önceki haliyle tıpa tıp aynı, hiç değişmemiş Selçuk’tu bu. Hemen adıyla seslendim. Yalan yok, özlemişim epey. Sarıldık, kucaklaştık. Bozüyük’te çalışıyormuş. Bilgilerini aldım. Kendi hayatımdaki gelişmeleri özetledim hızlıca. Yakın zamanda görüşelim diye yine kucaklaşıp ayrıldık.

Semih

Semih’le Erzurum’da karşılaştığımızda Ersil çekti bu fotoğrafımızı.

Sivrihisar’da polis lojmanlarında oturduk yaklaşık iki yıl kadar. Burada iyi bir arkadaşım vardı: Semih. Bu adamı en son 2004 yazında Sivrihisar’dan taşındığımız sene görmüştüm. Sonraki on yıl boyunca en ufak bir haber alamadım. Bundan herhalde bir bir buçuk ay kadar önce Facebook‘ta rastlayıp ekledim kendisini. Biraz muhabbet ettik, görüşelim falan dedik. Sonra aradan yine zaman geçti ve ben şu yazımda anlattığım üzere, Erzurum’a gittim eğitim için. Erzurum’daki son günümde Ersil‘le konuşurken, Kongre Caddesi denilen yerde karşıdan gelen Semih’i gördüm! Eskişehir’de yaşan bir adamın Polatlı‘da yaşayan bir adamı görmeyi umduğu son yerdir lan Erzurum! Ve ben, tam 10 yıldır görmediğim arkadaşımı gittim Erzurum’da gördüm!

Dünya küçük bir yer sevgili okur. Dünya’nın merkezi olan odamda bazen oturup düşünüyorum. Tanıdığım insanlar neler yapıyorlar? Nerelerdeler? Her biri bir can. Ah peki o can?

Proofhead Erzurum’da – 1. Bölüm –

Askerden döndükten sonra hızlı bir çalışma temposu içerisinde buldum kendimi. Hızlı başlamak çok yorucu olsa da iyi de oldu aslında. İlk defa yıllık izin kullanmıştım geçenlerde, hatta şu yazımda da anlatmıştım. Yıllık izinden sonra da dört gözle beklediğim bir diğer olay da çalıştığım Bakanlığın düzenleyeceği Çevre Denetçisi Eğitimi idi. Bu mevzuat gereğince katılmamız gereken bir eğitimdi ve işe başladığımız 2013 Ocak ayından beri beklediğimiz en önemli eğitimlerden birisiydi. Ancak olmadı. Askere gitmeden önce bu eğitim bir kere düzenlendi ve sadece 1 kişilik kadro açıldı miniş ilimiz Bilecik için. Eh böyle olunca ben de bu eğitimi alamadan askere gittim. Askerdeyken ara sıra Bakanlığın sitesini de takip ediyordum ancak Bakanlık ısrarla bu eğitimi düzenlemiyordu. Adeta benim askerden gelmemi bekliyordu. Ve aynen de öyle oldu. Ben askerden geldim ve yaklaşık bir ay sonra Eğitim ve Yayın Dairesi yeni eğitimi duyurdu: Çevre Denetçi Eğitimi, 20-26 Eylül 2014, Erzurum.

Bakanlık, önceleri eğitimleri Antalya’nın sezon dışında bomboş kalan otellerinde yapardı. Ancak ben askere gittikten sonra eğitimler Erzurum, Zonguldak, Afyon gibi çeşitli illerde yapılmaya başlandı. Çevre Denetçisi Eğitimi de Erzurum’da yapılacakmış işte.

Eğitime İl Müdürlüğümüzden gidecek personeller belirlendi. Planlarımızı yaptık, uçak biletlerimizi aldık ve yola çıkma vakti geldi. 20 Eylül Cumartesi sabahı İlkan Bey geldi Bilecik’ten, beni arabasıyla aldı ve tüm ekip Ankara’ya doğru yola çıktık.

Ankara’da önce Maltepe’ye, İlkan Beylerin evine gittik. Ev muhteşem bir yerde, muhteşem bir bahçeye sahip ve muhteşem bir 90’lar havasında bir evdi. Mobilyalar, aksesuarlar, kabinli müzik seti… Her biri muazzam güzellikteydi. Sağolsunlar, İlkan Beyin ailesiyle güzel bir yemek yedik. Sonra eve çok yakın olan metro durağına gittik. Planımız AŞTi’ye gidip, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Esenboğa Havaalanı’na giden BELKO AIR isimli servis aracına binmekti. Çok şanslıydık. Yaklaşık 5 dakika beklediğimiz metro durağından metroya binip aşağı yukarı 15 dakikalık bir yolculuktan sonra AŞTİ’ye ulaştık ve kalkmak üzere olan BELKO AIR servisini yakaladık. Araç biz bindikten sonra hareket etti. Bu servis aracının bileti 8 TL. Galiba HAVAŞ denilen servisin ücreti çok daha fazlaymış.

Havaalanına ulaştıktan sonra vakit kaybetmeden check-in yapmak üzere Anadolu Jet’in bankosuna yanaştık. Burada check-in işlemi sorunsuz bitti ve valizlerimizi teslim ettik. Daha sonra uçağın kalkacağı kapıya doğru yürüdük. Uçak saat 19.30 idi ve yaklaşık 40 dakikalık bir süremiz vardı. Ben de bu boş vaktimi Campanella’nın Güneş Ülkesi ile değerlendireyim istedim. Değerlendirdim de, ancak bu başka bir yazının konusu olacak.

Kalkış vakti geldi ve kapıya gittik. Uçağa geçtik. Anadolu Jet’in Ankara’dan Erzurum’a günde üç dört seferi vardı ve bindiğimiz sefer tamamen doluydu. Bir sürü Erzurumlu’nun arasında biz de uçaktaki yerlerimizi aldık.

Yaklaşık 65 dakikalık bir yolculuktan sonra Erzurum Havaalanı’na indik. Eğitimle ilgili söylemeyi unuttuğum bir diğer husus ise, biz uçak biletlerini aldıktan sonra eğitimin başlangıç tarihi bir gün ötelendi. Böylece biz Erzurum’a bir gün önceden gitmiş olacaktık. Yani bize gece konaklamak için bir yer lazımdı Erzurum’da. Yardımımıza Haktan Fire yetişti ve bize Erzurum Öğretmenevi’nde o gece kalmak üzere dört kişilik yer ayarladı.

Uçaktan inip havaalanının servisine bindik. Çünkü şehir merkezi havaalanından uzak kalıyor biraz. Şansımıza, yaklaşık 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Öğretmenevi’nin çok yakınına indik servisten. Önce gidip eşyalarımızı yerleştirdik. Sonra da Erzurum’da mini bir keşfe çıktık.

Erzurum’a daha önceleri Kars’a giderken hep uğrardık. Ancak ilk defa bu şekilde gezme fırsatım oldu. Neredeyse Eskişehir kadar büyük bir şehir. Çok renkli bir ana caddesi var. Sağlı sollu dükkanlar dizili. Doğu’nun başkenti derler IMF6100_9486hep, çok doğru. Şehir tıpkı Eskişehir gibi bir öğrenci kenti, gezdiğimiz saatlerde hep gençler, muhtemelen öğrenciler, vardı sokaklarda. Yemek için çok fazla alternatif var. Türlü türlü cafeler, hemen her markanın logosu, mağazası var. Kentin tam göbeğinde ise Yakutiye Medresesi mükemmel bir biçimde yer alıyor ve şehrin kopamadığı o tarihi dokuyu da temsil ediyor.

IMF6100_9526IMF6100_9513IMF6100_9520

Gece öğretmenevi’nde uyuyamadım, muhtemelen üşüttüm. Sabahı zor ettim. Sonra İlkan Bey’le kahvaltıya geçtik. Kahvaltıdan sonra ekip olarak toplanıp önce Yakutiye Medresesi’ne gittik. Erzurum tarihi boyunca hüküm sürmüş tüm devletlere ve geleneksel Erzurum kültürüne ait geniş bir koleksiyona sahip bu medrese. Ancak ülkedeki tüm müzelerde olduğu gibi, burada da korkunç pahalı hediyelik eşya standından ne yazık ki uzak durduk. Medresede epey bir foto çektim. Sonra yavaş adımlarla hemen yakında bulunan Taşhan isimli yere geçtik. Burası işte Erzurum’un o meşhur oltu taşının satıldığı en önemli merkezlerden. Eğer sizde eşşek kadar taşlarla yapılmış gümüş yüzüklere ve takılara meraklıysanız buraya bir göz atın. Tespihlerde fiyatlar 70 liradan başlıyor.

IMF6100_9461IMF620140921_114108

Taşhan’dan sonra acıktığımızı farkettik ve askerliğini Erzurum’da yapan Suat Bey’in tavsiyesiyle YE GÖR isimli cağ kebapçısına gittik. Tüm cağ kebapçılarda olduğu gibi burada da masaya oturur oturmaz tabaklarımıza birer şiş koydular. Gerçekten çok iyiydi yediğimiz kebap. Kebaptan sonra yediğimiz kadayıf dolması isimli tatlıyı ise hiç sevmedim. Bir gün karşınıza çıkarsa boşuna para vermeyin bu tatlıya. Cağ kebabın işe şişi 7 lira. Tadın, gerçekten değer ama.

Renaissance Polat Erzurum Hotel

Yemekten sonra bu sefer de adını halen doğru söylediğimden emin olmadığım, Müceldili Konağı isimli kafeye gittik. Burada da biraz oturduktan sonra tekrar Öğretmenevi’ne dönük. Öğretmenevi’nde odaları boşaltma saati saat 10.00 olduğu için eşyalarımız emanetteydi. Eşyaşları alıp bir taksiciyle bizi kalacağımız Polat Renaissance Otel’e götürmesi için 30 TL’ye anlaştık. Erzurum şehir merkezinin dışında kalan otele gelmemiz yaklaşık 5 dakika sürdü. Taksici 5 lirayı geri verdi bu fazla diye.

Otele girdik. Otel Mariott grubuna ait. 2011 Universiade Kış Olimpiyatları esnasında yoğunlukla kullanılmış. Halen de atletizm takımları tarafından kamp için kullanılıyor. Otele kayıt yaptırıp İlkan Bey’le kalacağımız odaya çıktık. Sonra aşağı indim ve lobide Elvan Abeylegesse’yi gördüm. Kampa gelmiş o da herhalde.

O gün lobide bomboş oturmanın doyasıya keyfine vardık. Gece odaya çıktığımda hemen duşa girdim. Duştan çıkıp uyumak için uzandığımda ise üşüdüğümü farkettim. Evet, korktuğum başıma gelmişti ve hasta olmuştum.

Devamı gelecek…

IMF61. gün

Eğitimin ilk günü.