Tag Archives: espark

Sercan’lı Bir Haftasonu

En son Kasım’ın sonunda, düğündeyken görüşmüştük Sercan‘la. O günden bugüne de işten güçten aşktan, bir türlü görüşme fırsatı bulamamıştık. Geçen hafta, 23 Nisan’ın perşembeye denk gelmesini bilen Sercan’ın şirketi, cumayı da bağlayarak dört günlük bir boşluk yaratmış çalışanlarına. İşte bu boşluğa sığmaya çalışan Sercan’ımız, kendisi birazcık şişmandır, Eskişehir’e gelmeye karar vermiş.

Tekirdağ‘dan önce Ankara’ya geçmiş uçakla. Sonra da 23 Nisan akşamı nihayet Eskişehir’e gelmiş. Ertesi gün işe gideceğim için geldiği akşam aramadı Sercan. Ancak 24 Nisan akşamı işten döndükten kısa bir süre sonra Alper aradı koordinatları verdi ve nihayet Sercan’la aylar sonra buluşmak üzere çarşıya çıktık.

sercono02Adalar’daki uğrak mekanımız olan Sağlık Pide‘de buluştuk, karşımızda kalabalık bir ekip vardı: Sercan’la birlikte Alper, Koray, Özgür ve Özlem de vardı. Merve‘yle bu ekibin yanına dahil olduk. Sercan’a bir önceki gün gelmesinden dolayı epey sövdüm. Sonra tabi sohbettir muhabbettir derken kızgınlıklar unutuldu, hancıya şarap ve kuzu butları söylendi, kurta da kemirmesi için kemik söyledi Sercan.

triviaYemekten sonra kendimizi bilmez bir halde Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na geçtik. Burada saatlerce oturduk, gülüştük. Bir diğer kardeşimiz Volkan‘ı da aradık, çıktı geldi hemen. Volkan gelmeden önce Alper’le Trivia Crack oynadık. Ben yendim. Sonra Volkan gelince Alper ve Volkan birlikte oldular ve beni yendiler. Ama şansları da yardım etti. Bana şans “hiç” yardım etmedi.

Gece saat ona doğru biz kalktık ve eve geçtik; Sercan, Alper, Koray, Volkan ve ekibin geri kalanı (aslında ben ve Merve hariç diğerleri) eğlenceye devam etmişler. Acayip eğlenmişler. Bunu da ertesi gün saat sabah 10’u biraz geçe gittiğimiz toplu kahvaltıda öğrendik. Evet, yine en son Sercan’layken toplu bir kahvaltı yapmıştık. Hatta o zaman Seval de vardı, ah canım benim. Onu da andık.

Kahvaltıdan sonra beklenen oldu ve bizim eve geçtik. Sercan ve Koray, Sercan’ın bir önceki gece feneri söndürdüğü yerden eşyalarını alıp bize geçtiler. Öncesinde biz de Alper’lere gidip Caner‘in klarnetini aldık. Sonra bize geçip klarnet gitar, fife gitar, melodika gitar, melodika fife ve bilimum enstrümanlarla eğlenmeye başladık. Sercan ve Koray geldikten kısa bir süre sonra aklıma bir fikir geldi: Stüdyoya gitmek!

sercono01Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık ve stüdyoya geldik. Biraz bekledikten sonra stüdyoya girdik ve eğlenceli bir stüdyo oldu. “Öyle dertli dertli bakma, gören olmaz, duyan olmaz” dedi Koray. Stüdyodan sonra Koray yanımızdan ayrıldı.

Biz de Alper ve Sercan’la birlikte yeniden bizim eve geçtik. Gece Sercan ve Alper bizde kalacaktı. Geçenlerde Merve’nin bana aldığı mezuniyet hediyesini görünce Alper’in tüm ilgisi alakası buna kaydı. Şimdi bu hediyenin ne olduğunu söylemiyorum. Çünkü yakında bununla da ilgili bir yazı yazacağım. Alper, Sercan ve ben, oturup bu hediyeyle uğraştık. Epey de iyi iş çıkardık.

Uzun süredir vakit bulup da film izleyemiyorduk. Alper’in tavsiyesiyle “Gone Girl“ü izlemeye başladık. Allah belasını versin, o ne biçim bir sondu lan öyle? Film çok iyi ilerliyor, ilerliyor, sizi ekranın başına kitliyor. Ancak öyle bir sonla bitiyor ki anlatamam. Evet, anlatmayacağım. İzleyin görün.

Ertesi sabah saat on bire doğru uyandık. Özlem ve Koray’a haber verdik. Sercan öğlen iki buçukta Ankara’ya geçecekti. Daha önce hiç gitmediğim bir mekana, Madame Teras Cafe Bistro‘ya kahvaltıya gittik. Burada açık büfe kahvaltı servisi vardı. Haftaiçinde madamserpme kahvaltı da aoluyormuş ancak haftasonu sadece açık büfe varmış. Eskişehir’in tüm kalantorları da buradaydı. Kapıda park etmiş halde onlarca biemdabılyular, audiler vardı. Bunların arasına Alper’in efsane Flash Gordon‘ını park ettik.

Kahvaltı epey uzun sürdü. Bir kahvaltı süresi kadar da sofrada muhabbet ettik. Saat ikiye doğru yine topluca, bu sefer Otogar’a doğru yola çıktık. Yolda biz askerlik muhabbeti yaptıkça Alper müziğin sesini arttırdı.

sercono03Nihayet bu hareketli ve eğlenceli hafta sonumuzun sebebi, Sercanımızı yolcu ettik. Sercan’ı yolcu ettikten sonra Alper bir krallık yapıp bizi Batıkent’e bıraktı. Çünkü amcamlar Eskişehir’e gelmişlerdi.

Amcamlarla da bir süre oturup sohbet ettikten sonra, onları da Bursa’ya yolcu ettik ve her güzel şey gibi, haftasonu bitmiş oldu.

despic

Müthiş Bir Pazar Günü

15 Aralık Çarşamba günü sevgili okur, çok uzun süre sonra harika bir haftasonu geçirdim. Harika lan, harika bildiğin! O günü Yağız zaten taa sabahtan ilan etmişti harika olacak diye.

Herşey bir önceki gün Alper‘le ve Volkan‘la buluşup Espark‘a gitmemizle başladı. Burada hızlıca bir liste oluşturup cuma günü vizyona giren ve tam 1 yıldır izlemeyi beklediğimiz Hobbit – Smaug’un Çorak Toprakları filmine 8 tane bilet aldık. En büyük salondan ve (şansımıza) alabileceğimiz en iyi yerden. Film ne yazık ki üç boyutlu olduğundan gözlük de almamız gerekiyordu. Burada Volkan ve ben hemen devreye girdik ve gözlükleri ertesi gün filmden önce alacağımızı söyleyip almadık. Zira ben de iki tane, Volkan’da da üç dört tane Cinemaximum 3D gözlüğü vardı. Bunları muhtelif zamanlarda aşırmıştık. Ben bir tanesini çok yakın zamanda Thor‘dan aşırmıştım mesela. Neyse. Bu sayede tanesi 2 liradan olmak üzere tam 16 lira para vermekten kurtulduğumuzu sanıyorduk. Evet.

Biletleri alıp uzun süre sonra yeniden açılan Pilot Bar‘a gittik. Burada eski dostlarımız Murat Abi ve Özcan Abi ile biraz muhabbet ettik. Bir şeyler yedik. Benim yediğimin içinde biber vardı. Keşke biber olmasın deseymişim. Yemekten sonra kalkıp Özgür Abi‘nin yanına gittik. Ayaküstü lafladık biraz. Sonra oradan da ayrıldık. Şansıma yolda minibüs denk geldi atladım hemen ve eve geldim.

Ertesi gün, yani bu başlıkta geçen pazar günü, müthiş başladı. Evde çok iyi vakit geçirdim. Haftalardır haftasonları bir müzik sesiyle uyanıyordum. Bu pazar duymadım. Biraz da erken kalktım. Heyecanla saatlerin geçmesini bekledim. Sonra iyice giyinip kuşanıp dışarı çıktım. Yağız ve Ender‘le uzun süredir stüdyoya girmiyorduk çalışmak için. Üstelik bu sefer bass gitarda da Alper olacaktı. Müthiş eğlenceli olacaktı ve öyle de oldu sevgili okur. Yağızların gitar çaldığı dönemden pek bir şey çalmadık son ana kadar ama bu tek düze hafif müzik bile yetti lan eğlendirmeye 🙂 Stüdyonun sonunda ise Ender dayanamadı bana, bastı distortion pedalına 🙂 Kardeşim benim.

Stüdyodan sonra ise apayrı bir dünyaya uçtuk Yağız’la. Etrafımızdan duvarlar falan kalktı bir acayip olduk. Kafamı duvara çarptım, krize girdik, gülmekten yerlere yattık. Çok uzun süre önce yine Yağız’la yapmıştık bunu. O zaman açık havadaydık diye daha bir çarpmıştı beni. Bu sefer o kadar uzun olmadı ama aynı şiddette oldu. Alper o anları görüntüleyebildi sağolsun.

Burada sinirliyiz.

Burada çok sinirliyiz. Hiç gülmedik.

Oradan yavaş yavaş Espark’a doğru yola çıktık. Espark’ta Yağız ve Ender bir sigara molası vermek için yanımızdan ayrıldılar. Acıkmış olan bizler de KFC‘den ayıptır söylemesi bir kova aldık. 30 parçalık tahrik edici tavuk parçaları ve kola. Kova almayalı ne kadar olmuştu acaba. En güzel zamanlarımda kendimi hep KFC yiyerek şımartırım sevgili okur. Şimdi sahip olduğum göbek de işte o güzel zamanlardan bir yadigar. Biz orada kovadaki tavuk parçalarını götürürken çok uzaklarda bir Sercan santral başında askerlik yapıyor ve bize küfür ediyordu.

Filmin başlamasına dakikalar kala sekiz kişilik ekibin tamamı hazırdık: Alper, Murat, Volkan, Togay, Yağız, Ender, Caner ve ben. Volkan’ı sabahtan, öğlenleyin ve filmden yarım saat önce arayıp gözlükleri unutma diye hatırlatmama rağmen sağolsun yine de unutmuştu gözlükleri 🙂 Ben de iki gözlük olduğu için altı tane daha gözlük aldık. Daha da filmlerde gözlüğe para vermeyiz. Senede zaten üç beş defa gittiğimiz sinemada film başına 2 liradan, nerden baksan 10 lira kâra geçer, köşeyi döneriz.

Sinemaya girdik. Volkan bir gün önceden izlediği için nispeten en kötü yere o geçti. Sırayla Togay, Alper, ben, Murat, Caner, Yağız ve Ender şeklinde oturduk. Ender’in bana daha yakın olmasını dilerdim. Film yaklaşık 15 dakikalık bir reklam kuşağından sonra başladı. Keanu Reeves’in acayip bir filmi geliyor dur bakalım. Yazının bundan sonraki kısmında spoiler olacak taa ki suratınıza doğru okunu doğrultmuş bir Tauriel görünceye kadar. Ondan sonrası yine normal yazı.

BU KISIM SPOİLER İÇEREBİLİR, içeriyor hatta

Filmle ilgili aslında kapsamlı bir eleştiri yazabilirim. Hem yakın zaman da kitabı okumuş olmam, hem de film yayımlanmadan önce Peter Jackson‘ın tüm videobloglarını izlemiş olmamdan dolayı güzel bir değerlendirme yapabilirim. Ama neredeyse her sinema yazısından önce yazdığım bir cümle var: Bu blog bir sinema blogu değil ve bende sinema konusunda iddialı değilim. İnternette bunu yapan onlarca muhteşem blog var. Ben sadece hızlıca bir değineceğim The Hobbit: Desolation Of Smaug‘a. Yüzüklerin Efendisi serisinin tek bir cildinden bile daha ince olan tek bir kitaptan üçer saatlik üç film çıkarmak elbette ki herkesin harcı değil. Hele hele söz konusu Yüzüklerin Efendisi’nden bile daha eski ve daha hassas bir eser ise. Şimdi yönetmen Peter Jackson’ı eleştirmek ne derece haklı bilmiyorum. İlk filme nispeten bu filmde çok daha fazla kitaptan bağımsız sahne vardı. Ben çok kaba bir hesapla filmin % 70’i kitapta yoktu diyebiliyorum. Olay akışı doğru, yani sırasıyla uğradıkları mekanlar falan. Ama aralarda olanların çoğu yok abicim kitapta. Beorn‘un evine daldıkları sahne kitaptan farklı, Kuytuorman’da Elflerin eğlenceleri yok, ne bileyim fıçılarla kaçış esnasında o savaşma olayı yok. Hele hele Kili ile Tauriel’in arasındaki o elektriklenmenin tek bir kıvılcımı bile yok kitapta. Yani orijinal eserde böyle bir aşk yok. Kili ve Fili’nin geride bırakılması, Dori’nin onlara eşlik etmesi, kalan ekibin Yalnız Dağa üç cüceden noksan olarak gitmesi falan hep kitapta olmayan kısımlar. Ayrıca dağın içinde gördüğümüz o ocakların çalışması, altıntan dökülen cüce kralı heykeli falan yine hikaye. Zaten Azog karakteri başlı başına bir apayrı bir hikaye. Kirletici Azog diye de çevirmişler. Yalnız Smaug’un sahnelerini pek bir beğendim. Her ne kadar son sahnede çıkıp gitmesi biraz alalade olsa da.

SPOİLER SONU

Peki tüm bunlardan şikayetçi miyim? Hayır lan tabiki. Seri tamamlandığında nekromansırı, büyücüsü, elfi, cücesi herşeyiyle dokuz saatlik bir Orta Dünya ziyafeti olacak. Dokuz saat sevişsen bu kadar keyifli olur mu? Hayır.

Film bittiğinde saat gece 23.30’a geliyordu. Muhteşem geçen üç saatin ardından artık eve dönme vakti gelmişti. İyi de nasıl? Son dolmuş saat 23.30’da geçmiş, son otobüste resmen gözümün önünden zınk diye geçip gitmişti. Geriye tek bir çarem kalmıştı. Tam gece yarısına 10 dakika kala gelen tramvaya binip dua ede ede Tepebaşı’na geldim. Burada hemen koşarak yolun karşısına geçip beklemeye başladım. Ve 23.30’da kaçırdığım dolmuşu turunu tamamlamak üzereyken yakaladım ve bindim 🙂 Böylece eve dönebildim.

Hobbit’le alakalı ilerleyen günlerde başka bir açıdan, başka bir yazı daha yazacağım. Öpüyorum.

Mustafa The Russian vs. Ahmet The Seevryhisarian

Bu haftasonu çok güzel geçti sevgili okur. Cuma akşamı Mustafa ile buluştuk. Malum daha önce de yazmıştım, hatırlarsın, Mustafa Rusya’da okuyor ve yaz tatillerinde Türkiye’ye geliyor diye. Yaz tatili dolayısıyla bu sene de geldi.

Image Hosted by ImageShack.us

Cuma günü Bilecik’ten geldiğimde aradığım ilk kişi Mustafa oldu. Hemen buluşmak üzere sözleştik. Batıkent’in güzide pastanelerinden birinde oturduk. Aylarca görüşmeyince epey de konuşacak şey birikiyor hayliyle. Saat gece yarısını çoktan geçmişti kalktığımızda. Rusya’dan, Türkiye’den, eşten, dosttan konuştuk. Ertesi gün pazar günü yapılacak KPSS alan sınavına girmek üzere Ahmet‘in de ertesi gün Eskişehir’e geleceğini öğrenince ertesi gün için plan yapıp ayrıldık Mustafa ile.

Kardeşim Mustafa

Cumartesi sabahı Mustafa ile, ama bu sefer de kardeşim Mustafa ile, öğlene doğru çıkıp önce Espark‘a gittik. D&R‘da yeni gelmiş olan plakçalarları, plakları ve Star Wars Legolarını görünce epey bir heyecanlandım. Daha sonra oradan da Mustafa’nın dershanesine gittik. Bu dershane üniversiteye hazırlanırken benim de gittiğim dershane idi. Burada Mustafa’nın SBS tercihleri için rehberlik hocası ile görüştük. Bu görüşmeleri bilirsiniz. Bu puana neresi olur, neresi olmaz konuşmasıdır hani. Bunu da hallettikten sonra Ahmet’in Sivrihisar’dan geldiğini öğrendim. Kardeşim Mustafa’ya yol üstünden bir yüzücü paleti aldık ve çocuğu eve postaladım.

Bu şekilde bir ekibiz

Daha sonra Ahmet ve bu sefer Rusya’dan gelen Mustafa ile buluştum. Çarşıda biraz takıldıktan sonra huzurun Batıkent’te olduğunu anlayıp ilk dolmuşa atladık ve mahallemize döndük. Akşam yemeğini müteakip bir önceki gece Mustafa ile gittiğimiz yere bu sefer yanımızda Ahmet’le gittik. Yanımızda Ahmet olduğundan, konuştuğumuz konular bu sefer çok daha derindi. Uzun süre felsefe, ilk çağ filozofları, yaradılış, Avrupa Birliği ve Ortadoğu Politikaları falan konuştuk. Ahmet’in o didaktik ve engin üslubu kendi aramızda çok meşhurdur. O gece de bizi büyüledi. Mustafa bir ara hayran hayran bakarken çayını üzerine döktü. Daha sonra Apple I-Phone mu Samsung Galaxy mi tartışması yaptık. Tartışmayı garson kazandı. Yalnız Ahmet’in I-Phone 3GS  ile Note II’yi karşılaştırıp, i-phone’u göstererek, bunda olmayan bir özelliği bunda, note II’yi göstererek, göster demesini tarihe not düştüm.

Burada, mekanın adı KADO, epey bir dondurma falan yedikten sonra kalkıp Hacı Hasan Oğulları Pastanesi‘ne gittik. Burada da oturup, az önce hiç bir şey yememiş gibi Mustafa’nın tavsiyesi ile kuru baklava ve yanına dondurma yedik. Bu çok insanlık dışı, cennetvari bir tatlı. Acayip kalorili. Baklavayı iyice ısıtıp ağzı yakacak sıcaklığa getiriyorlar, yanına da dondurma veriyorlar. Aha böyle bir lezzet işte. Ancak fiyatı korkunç. Fiyatı duyunca dudağım uçukladı. Teramisin sürdüm, bugün yeni iyileşti.

Image Hosted by ImageShack.us

Bunu da yedikten sonra nihayet saat 1’e doğru ayaklandık. Bizim ev yakın olduğundan ben erken ayrıldım, gittim yattım. Ahnet ile Mustafa da Mustafalara gittiler. Ertesi gün sabah 9.30’da da Ahmet, Osmangazi Üniversitesi’nde KPSS Alan Sınavı’na girdi. Aslanım benim. Bu arada tüm KPSS’ye girenler, umarım işiniz olur. Hadi bakalım.

“O” Sıfatı, Çorum, Ahmet, Sercan

O gecelerde yaşayan, o rüzgarı hisseden ve o kapıdan ardına bakmadan çıkan o çocuğum ben. O zamanlarda yaşamış olsaydın sende, görebilirdin beni. O kızı sevmiyorum, diyince gülerdik birlikte. O çocukta beni iten bir şey var, derdim ve kahkahalara boğulurduk. Ama “hadi anlatsana o akşamı” diyince de gözlerim dolardı.

Yollar uzuyor peşim sıra. Uzaklara gidiyorum. O birkaç dakikalık konuşma, uzun süre sonra seni öyle görmek, daha da zorlaştırdı herşeyi. Kendime sordum, hayatı panik içerisinde yaşamak mı doğru olan? Yoksa herşeyi boşverip bir sana “doymaya” çalışmak mı? Bir seni duymaya çalışmak mı?

Çorum‘dayım sevgili okur. Aday Memur Eğitimi sebebiyle bu yıl Bakanlık yeni atanan tüm meslek gruplarından memurları burada, Anitta Hotel‘de topladı. Uzun bir eğitim olacak. Oda arkadaşım şu yazıda yakışıklı bir fotoğrafını gördüğün adam, Emre.

Sabah 07.45 treni ile önce Ankara’ya geçtim. Buradan da Emre ile buluşup önce AŞTİ‘ye geçtik. Kamil Koç‘un Rahat Hat arabası ile yaklaşık 3 saat 45 dakikalık bir yolculukla Çorum Otogar‘ına geldik. Kalacağımız otel hemen otogarın yanında olduğu için, yaklaşık 135 saniyelik bir yürüyüş sonucu otele vardık. Hiç beklemeden kayıt yaptırıp odaya çıktık. İkimiz de 01yorgunluktan bitap düştük ve öylece uyuyakaldık. Uyandığımızda Sinem‘i aradım. O da çıkıp gelmişti. Sinem’le lobide buluştuk. Sonra biraz oyalanıp yemeğe geçtik. Oteldeki ilk gün olmasından kelli, ciddi anlamda abartı bir yemek yedik. Sonra biraz otelde takıldık ve havanın güzel oluşuna daha fazla kayıtsız kalamayıp otelden dışarı çıktık. Hemen yakınlarda bir alışveriş merkezi ve üst katında Vatan Bilgisayar var. Oraya gittik. Bu arada netbookun şarj kablosunun prizle bağlantı kısmını unutmuşum. Yarın gidip buradan bir tane alacağım.

Nasıl bir şanstır bilmiyorum, Sinem’in de benim de cep telefonlarımız bozuldu. Benim yedek bir telefonum vardı. Sinem’in telefon benimkinden daha kötü halde olduğu için yedeği Sinem’e verdim. Yarın belki bir telefon alabiliriz Sinem’e.

Dün, Çorum’a gelmeden önce, Eskişehir’de işlerimi halledeyim dedim. Önce Ahmet‘le buluştuk. Uzun süredir görüşmüyorduk. Hakan‘la beraber geldiler. Buluştuk, gezdik dolaştık biraz. Ahmet, mezun olacağı için biraz buruk bir heyecan yaşıyordu. Neler yapacağına dair muhabbet ettik. Öğlene doğru ikisini de yolcu edip Orhan Abi‘nin yanına gittim. Orada otururken Sercan, Tuğba, Koray ve bir arkadaşlarını gördüm. Dershanede gözetmenlik işinden çıkıyorlardı. Bunlarla birlikte Adalar‘a doğru yürüdük biraz. Koray ve Tuğba yanımızdan ayrıldılar. Biz üçümüz de Espark‘a doğru yürümeye başladık. Sercan sağolsun Espark’ta benimle birlikte epey dolaştı. Orada işlerimizi hallettikten sonra rotamızı çarşıya çevirdik. Tam çarşıdayken annemden bir telefon geldi. Çok uzun süredir beklediğimiz üzere çamaşır makinemiz bozulmuştu.

camasirmak.jpgBabamla iletişim kurup buluştum çarşıda Sercan’a da veda edip. Arçelik‘ten şu model çamaşır makinesini aldık babamla. Bu makine 7 kg kapasiteli. Bir üst modeli var, 8 kg olan. Aralarındaki tek fark, 8 kg olan yorgan da yıkayabiliyor. Onun dışında birebir aynı. Dün birine anlattığım için yazıyorum. Makine çok çevreci 🙂 En üst enerji verimliliği sınıfında, A+++. Minimum su sarfiyatıyla çalışıyor. Ayrıca daha az çamaşır için daha az suyla daha kısa sürede yıkama yapabiliyor.

Birazdan uyurum herhalde. Buradayken, daha sık yazabileceğimi düşünüyorum bloga. Yarının hepimize güzellikler getirmesini ve “o” hasrete dayanabilme gücü vermesini diliyorum.

Mert’le Bir Pazar Günü

Mert‘i bilmeyenler şu yazıma hızlıca göz atarak hatırlayabilirler. İşte o Mert bu hafta sonu Eskişehir’e geldi ve gelmişken de bizle buluşmasa olmazdı!

Pazar sabahı Volkan‘ı aradım yapmayı planladığımız bir fotoğraf çekimi için. O da Mert’le birlikte kahvaltı yaptıklarını söyledi ve beni de çağırdı. Ben de Alper ve Sercan‘a buluşma saatimizi bildirip doğruca Volkan ve Mert’in yanına gittim.

Ben gittiğimde kahvaltılarını bitirmişlerdi ve kalkmaya hazırlanıyorlardı. Mert hesabı ödemek üzere kasaya gittiğinde ben de peşi sıra gittim. Kasadaki kız Mert’in kredi kartını geri uzatıp limitinin yeterli olmadığını söyledi. Mert çok şaşırdı. Nasıl olur, olmaz derken hesabı halledip doğruca bir Garanti Bankamatiği‘ne gittik. Provizyonda bekleyen işlemi görünce gözlerimiz faltaşı gibi açıldı! Az önce kahvaltı için Mert’in hesabından 15 TL yerine yanlışlıkla 150 000 TL çekilmeye çalışılmış, dolayısı ile kartın limitinden tam 150 kat daha fazla olan bu miktar kartı tıkamıştı 🙂

Elbetteki böyle bir parayı pos makinesiyle ne mekan çekebilirdi ne de Mert ödeyebilirdi. Ufak çaplı bir telefon trafiğinden sonra bu sorunu halledip Espark‘a doğru yola çıktık. Uzun süredir üstüme başıma birşeyler almıyordum. Hazır hep beraberken alışveriş yapalım dedik.

Mert’le ben önce Colin’s‘ten birer pantolon aldık. Oradan sağa sola baka baka C&A‘ya geçtik. Oradan da yine ucuz bir şeyler bulup aldık kazak falan. Sonra en alt kata indik MUDO‘ya. Ben alacağımı aldığım için orada sadece baktık sağa sola. En fazla 150 liraya mal edilebilecek bir masayı 1800 liraya sattıklarını görünce içim sızladı. Hele hele pano diye 75 liraya sattıkları şeyleri görünce içim ayrı bir kan ağladı.

Buradan çıkıp Kahve Diyarı‘na gittik. Gnctrkcll kampanyası vardı zira bir alana bir bedava. Bzi oradayken Alper ve Sercan da geldiler yanımıza. Epey oturduk, sonra Duygu da çıktı geldi. Ben bir süre sonra kalıp kardeşimin yanına gittim. Sonra tekrar aradım Volkan’la Alper’i. Volkan’la Mert Espark’ta kalıp ayakkabı alıyorlarmış. Ben de onların yanına gittim.

Alper – Mert – Sercan

Espark’ta buluşup 222’ye gittik. Mert ve Duygu, Efes Pilsen Blues Fest için bilet aldılar. Sonra Duygu’yu uğurlayıp biz de Volkan’lara doğru yola çıktık. Eve geldiğimizde Alper ve ben ve hatta Volkan da, Mert’in aldığı ayakkabılara hayran kaldık. Alper bize tavuklu pilav yaptı, onu yedik.

Sonra saat 20.00’de Prison Bar‘a gittik. Niye gittik? Çünkü Furkan Hoca‘mızın grubu Floyd Trio (Pink Floyd Tribute) sahne alacaktı. Biz de fotoğraf çektirecektik. Üstelik yanımızda da bir Pink Floyd tutkunu, Mert vardı. Mert’in kuzeni Alper‘de geldi ve tam da o sıralarda müzik başladı. Grup az bilinenden çok bilinene doğru bir playlist hazırlamıştı.

Yaklaşık 2 saat kadar kahkahalı bir sohbetimiz oldu. Ben gruptan feyz alıp tüm sevdiklerime mesajlar attım. Şarkılar önerdim. Dertlerini dinledim. Sözler verdim. Neler yaptım neler. Nihayet kalkmaya karar verdik ve o ayazda yamula yumula yürümeye başladık. Espark’ta ayrıldım bizimkilerden ve eve geldim.

Mert’i özlemişim.

2 Günde Nasıl 1+1 Ev Alınır?

Bütün hikayemiz Ahmet‘in beni hafta başında arayıp Azerbaycan‘da oturan amcasının oğlu Yağız‘ın Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü‘nü kazandığını söylemesiyle başladı. Yağız, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının girebildiği özel bir sınava girmiş. Bu sınavın sonuçları Türkiye’deki sınavdan çok sonra açıklandığından çocuğun herhangi bir devlet yurdu için başvuru şansı kalmamış.

Neyse, salı günü öğleden sonra Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na gidip Ahmet, İlksen yengesi ve kuzenleri Yelenda ve Yağız’la buluştum. Kayıt işlemlerinin ardından yol boyunca bulabildikleri kadar yurt, apart vs ilanı toplamışlar. Bunlara baktık birlikte. Bir takım kriterler belirleyip aralarından elemeye başladık. Yağız tek kişilik bir odada kalmak istiyordu.

Kalktık, önce üniversiteye yakın olan yurtlara ve apartlara bakmaya başladık. Ancak Eskişehir’de bayan öğrenciler için çok fazla apart ve yurt imkanı olmasına rağmen, Erkek öğrenciler için bu sayı biraz daha kısıtlıdır. Neyse, epey bir yer gezdikten sonra hali hazırda hiç bir yurtta tek kişilik oda kalmadığını; hakkını yemeyelim, tek kişilik odası olan yurtların da çok fahiş fiyatlar talep ettiğini gördük. İşte o dakikalardaydı aklımıza 1+1 ev alsak acaba nasıl olur diye düşmeye başladı.

Yağız’ın babası Azerbaycan’daydı, dolayısı ile önce kendisi ile görüştük. Ercan amcanın da bu fikre dünden razı olduğunu anladık yaptığımız uzun görüşmeler sonucunda. Bir özel apartla da görüştükten sonra zaten hava kararmıştı artık. Yanımızda Ahmet, Yağız, Yelenda ve yengesi oldu halde yemek yemeye gittik. Acıkmıştım, epey de acıkmıştım üstelik.

Biz yemek yerken Ercan amca internetten Eskişehir’de bulunan 1+1 evleri araştırıyordu. Aynı araştırmanın bir benzerini biz zaten gün içerisinde yapmıştık birkaç emlakçıya gidip. Telefona habire mesajla ev ilanları gelmeye başlamıştı Azerbaycan’dan. Bu ilanlarda yazan numaraları ben aramaya başladım. Ancak aradığımız evlerde hep bir sıkıntı çıkıyor, ya evin yeri ilanda belirtilenden farklı oluyor, ya içerisinde kiracısı oluyor ya da bambaşka sıkıntıları ortaya çıkıyordu. Hem yorgunluk hem de bir hayal kırıklığı açıkçası üzerimize çökmüştü. Yemekten sonra bir değil, ikişer çay içip aradığımız bu ilanlardan ikisinde bahsedilen evleri, hemen yanımızdaki Aytaç Caddesi üzerinde oldukları için görmeye gittik. Gece karanlığında, el yordamıyla bulduk adeta evleri. Ev sahiplerini arayıp ertesi gün için randevu aldık.

Saat iyice geceye doğru yaklaşırken Ahmet’le birlikte kuzenlerini ve yengesini Uluönder‘deki Ali Güven Turizm Otelcilik ve Meslek  Lisesi Uygulama Oteli‘ne yerleştirdik. Biraz daha oturduktan sonra nihayet gece yarısı bizim eve varabildik. Ahmet en son 5 sene önce gelmişti bize. Ahmet’in iPhone‘a şarj aleti bulmak için koleksiyonlarımı epey bir karıştırdık ama bulamadık. Artık nereye koyduysam, çok alakasız bir zamanda ortaya çıkmasını beklemeye başladım bile. O yorgunlukla bir de oturup Real Madrid Barcelona muhabbeti yaptık Ahmet’le. Sonra ben uyuyakalmışım. Uykumda da epey sayıklamışım diyor Ahmet.

Ertesi sabah 9’da uyanıp yarım saat sonra evden çıktık. Önce otele gidip Yağızları aldık. Sonra tramvaya binip dün sözleştiğimiz eve doğru yürümeye başladık. Bir süre sonra evi gezdirecek olan adam, ev sahibi değil emlakçı, geldi. Evi gezdik. Beğendik, beğenmediğimiz tarafları da oldu. Ama genel olarak olumlu bir kanı oluştu. Ancak ev ile ilgili ciddi bir sıkıntı vardı, o da evin iskanı henüz alınmamıştı. Emlakçı en fazla üç hafta içerisinde çıkacağını söylüyordu. Aile, Yağız’ı burada bırakıp Azerbaycan’a döneceği için iskan meselesi ciddi bir sorundu. İleride oluşabilecek bir sıkıntıyı Yağız’ın hem yaşı hem de tecrübesizliği sebebiyle halledebilme şansı yoktu.

Saat öğlene doğru yaklaştığında son fiyatı ve işin olurunu konuşması için topu Azerbaycan’daki Ercan amcaya attık. Biz de Kahve Ateşi‘ne oturup beklemeye başladık. Bu esnada Ahmet’in kuzeni Gonzales Onur‘dan falan bahsettik, epey güldük. Azerileri ve Azerbaycan’ı konuştuk falan. Saat 1’e doğru ben okula gitmek üzere yanlarından ayrıldım.

Saat 4’te okuldaki işim bitince yine buluşmak üzere bu sefer söz konusu 1+1 eve gittim. Bu ev, Aytaç Caddesi’ndeki fırın ve caminin arasındaki sokaktaki standart bir 1+1 evdi. Genişce sayılırdı. İki yanı da açıktı ve güneş alıyordu. Ön kısmında bir camı caddeye bakıyordu. Tek duvar tipi bir mutfak diğer emsallerinde olduğu üzere evin giriş kısmındaydı. Banyo da cadde tarafında konuşlandırıldığından güneşin eve girebilmesi için banyo kapısına iki buzlu cam takılmıştı. Odalardan birinde ilk bakışta kullanışsız havası veren bir gömme vardı ancak çok iyi bir tasarımla buranın da avantaja dönüştürülebileceği kesindi.

Neyse, eve vardığımda herhalde kendi aralarında sözleşmiş olacaklar, bana evi satın almaktan vazgeçtiklerini söyleyip şaka yaptılar. Ben de hiç bozuntuya vermeyip “Tamam o halde, haydi yurt bulalım” dedim. Sonra Ahmet, işin aslını anlatıp bu iskan meselesi yüzünden biraz tedirgin olduklarından bahsetti. Ev sahibinin teklifi ve razı olduğu fiyat şuydu: 66 bin liralık evi 60 bin liraya satacak, paranın 55 bin liralık kısmı satışta ödenecek, geri kalan kısmı da iskan çıktıktan sonra ödencekti. Yani bir nevi teminattı bu. Ayrıca satışta, tapuda herhangi bir masrafımız da olmayacaktı. Emlakçıya komisyon vs. de ödemeyecektik. Bu makul bir anlaşmaydı. Önce bir notere gidip bu sözleşme için onayı olabilir mi diye sorduk. Ancak noterde fikir aldığımız bir vatandaş bize bunun çok da mantıklı olmayan ve riskli bir anlaşma olduğunu söyledi. Bunun üzerinde sabırlar iyice tükendi ve Ercan amca da bize bu iş uzayacağını ve gidip yurtla görüşüp anlaşmamızı söyledi. Yolda giderken de Eskişehir’deki bir yatırımın cazipliğine dayanamamış olacak ki evin ada ve parsel numarasını istedi. Bu numaraları emlakçıdan alıp ilettim. Eskişehir’den bulduğumuz bir bağlantı sayesinde evin durumunu sordurduk. Ancak aldığımız yanıt şaşırttı bizi: İskana henüz başvurulmamıştı bile!

Emlakçının önünde olduğumuz halde kaldırıma çöküp kaldık yorgunluktan. İşler iyice sarpa sardı anlayacağınız. İki gündür bir cümle aile efradının bizleri “iki günde ev alınmaz” diye uyardığını hatırladım o dakikalarda. Alınmaz mıydı lan yoksa?

Ümitlerin tükenip sinirlerin bozulduğu o son anda ev sahibine son bir teklif yapmak üzere bu sefer emlakçıya arattık ev sahibini. Ve oldu! Lan bir anda yüzümüzde çiçekler açtı 🙂 Ev sahibine satışa 50 bin lira, iskan çıktıktan sonra 10 bin lira vermek üzere anlaştık. Herhangi bir masrafımız da olmayacaktı yine. Hemen bu gazla emlakçıyla ön satış sözleşmesi benzeri bir anlaşma yaptık. Kaporo olarak 500 lira bırakacaktık. Emlakçı sözleşmeyi hazırlamaya başladı. Satış için anlaştığımız fiyatı sordu bize. 60 bin lira diyince adamın gözleri büyüdü “Nasıl ya? Olamaz” dedi. İşte o an sevgili okur, işte o an içimden “Aha işte bu iş şimdi oldu, hem de kârlı bir iş oldu” dedim. Emlakçı bize inanamayıp ev sahibini bir daha aradı ve bu fiyatı teyit etti. Anlaşmayı imzaladık. Ben de şahit olarak imzaladım 🙂

Sonra kafamız rahat, gönlümüz hoş, yine yemek yemek üzere dün gittiğimiz Sağlık Pide‘ye gittik. Yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Gece yarısına İstanbul’a bilet almış olan Yağız, ablası ve annesini Eskişehir’de gezdirmeye başladık. Espark, Adalar, İki Eylül, Hamamyolu derken tramvaya binip bir de Kent Park‘a götürdük. Birkaç gün önce hep beraber oturduğumuz Rosa Luna isimli mekana gittik yine. Rosa Luna’nın anlamı üzerine tartıştık. Ahmet “Gül Bahçesi” anlamına geldiğini söyledi. Ben de İtalyanca “Kırmızı Ay” demek olduğunu iddia ettim. Şimdi kontrol ettim ve ben haklı çıktım.

Burada yine epey bir sohbetten sonra saat 10.30 civarında Yağız, Yelenda ve İlksen teyzeyi otogara bırakıp biz de eve gelmek üzere tramvaya bindik. Eve geldik, yemek yedik ve yattık.

İki günümüz, yürüdüğümüz kilometrelerce yol, terleyip attığımız litrelerce sıvı, içtiklerimiz, yediklerimiz o gece hepimizin rüyalarına girdi. Ama en kârlı da ben çıktım. Yepyeni, on numara insanlarla tanıştım. Ahmet’le çok uzun bir süre sonra uzun uzun muhabbet edebildik.

Eğer bir gün siz de ev alacak olursanız bana da haber verin sevgili okur 🙂

Engelliler Yararına Dolandırıcılık!

Geçtiğimiz çarşamba günü gördüm bu dolandırıcılığı sevgili okur.

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Binası‘nın önünden kampüse doğru giden bir yol vardır. Her gün buradan binlerce insan gelip geçer, okula gider. Bu denli insan trafiği olduğu için de genelde burada flyer dağıtan insanlara rastlamak çok normaldir. O gün şehirde olan etkinliklere dair el ilanlarını geçerken tutuştururlar elinize.

Geçen çarşamba dersten çıkıp eve gitmek üzere durakta beklerken iki tane farklı “tip”in ellerindeki bir takım ıvır zıvır kitap ayracı, saçma sapan takvim, fotoğraf, dergi vs.leri özellikle güzel kızlar geçerken ellerine tutuşturduklarını, kızlar tam alıp giderken arkalarından yetişip “pardon biz engelli, mengelli” ıvır zıvır birşeyler saçmaladıklarını ve para istediklerini gördüm. Üstelik bu “tip”lerden bir tanesi yakasına bir tane ne olduğu belli olmayan zincirli kimlik kartı bile iliştirmişti.

İnsanların bazıları para istenince aldıklarını geri bıraktılar, kimileri rezil olmamak için para verdiler. Bu “tip”ler dediğim gibi özellikle güzel kızların eline tutuşturup bu şekilde para koparmaya çalışıyorlardı. Aynı tipleri akşama doğru Espark civarında da görünce o karanlıkta aynı işi yapmaya çalışırken dank etti bana. Sonuçta bu adamlar bu işi gönüllülükle ve cidden bir kuruluşa bağlı olarak yapıyorsalar bu saatte burada işleri ne diye.

Şimdi burada çok açık ki bunlar herhangi bir gönüllülük kuruluşuna bağlı olarak çalışmıyorlardı. Ve çok yüksek ihtimalle koparabildikleri paraları da herhangi bir yere vermiyor, cebe atıyorlardı. Zira tiplerinde hiç öyle bir yardımsever kuruluş gönüllüsü görüntüsü yoktu. Bilakis rahatsız edici bir aksanla konuşuyorlardı. Üstelik ben sanmıyorum ki hiçbir gönüllü yardım kuruluşu, derneği bu tip adamların eline ıvır zıvır verip sokakta bu şekilde sattırmaya çalışsın. Bu yaptıkları düpedüz dolandırıcılıktı yani.

Yarın ben de boynuma bir kimlik uydurup “Down Sendromlu Çocuklar” yararına internetten indiriğim birkaç görseli kitap ayracı olarak bastırıp satsam, eminim ki alanlar olacaktır.

Dolayısı ile uyanık olalım, bu “tip”lerin oyununa gelmeyelim. Eğer bir derneğe yardım etmek istiyorsak bunu derneğin okul ya da benzeri resmi kurumlara açtığı standlarda yapalım. Bu şekilde boynuna her kimlik asana para vermeyelim.

Gerçek engelli vakıf ve dernekleri şunlardır:

Güneş Gözlüğüm

 

Yirmi beş yıllık insanlık tarihimde nihayet ben de bir güneş gözlüğü aldım sevgili okur. Geçen yaz yaşadığım o göz sulanmalarını ve kaşıntılarını bu yaz yaşamamak için biraz da Merve‘nin ve Sercan‘ın gazıyla ve hatta yer yer Alper‘i de kıskanarak kendime bir güneş gözlüğü aldım. Daha önce ihtiyaç duymadım ama anlaşılan gözlerim hassaslaşıyor.

Espark‘ta Atasun Optik diye bir yer var. Burası galiba fiyat ve kalite olarak da iyi bir yer ki epey adını da duymaya başladım bu son zamanlarda. Neyse girdik buraya. Dükkanda en baştan en sona sırasıyla ucuzdan kazığa doğru gözlükler sıralanmış.

Şimdi benim kafa yapım büyük ve yuvarlak olduğu için taktığım gözlükler de karpuza gözlük takılmış gibi durur genelde. Camları büyük olunca ya da küçük olunca sırıtır yüzümde. Bir de bu gözlüğün orta kısmı nedendir bilmiyorum benin alnıma denk geliyor. Yani burnumun çatısında durması gereken yer alnıma değince de komik oluyor haliyle. Ben önce satıcı hanıma bu durumu anlattım, o da satıcılığın veridiği rutinlikle “tüm müşterilerimiz aynı şeyi söylüyor” dedi. Ancak ne kadar haklı çıkacağımı dakikalar sonra anlayacaktı.

En baştan denemeye başladık gözlükleri. Yok ulan bir tane yakışmıyor! En baştaki sıradan bir gözlük fena değil gibi geldi gözüme onu elimize aldık ve sona doğru ilerleyemeye başladık. Geldik, geldik, geldik. Satıcı kız da artık ben taktıkça gülüyor, bazen zor tutuyordu kendini. Aralardan bir iki tane daha gözlük çıktı ama hepsi ya çerçeveleri çok komikti ya da alnıma değiyordu. En son bir RayBan’den bir model uydu suratıma. Ancak bunun da camları kahverengi idi. ben siyah renk istediğim için bunu da almadım.

En baştan beri elimde gezdirdiğim gözlük böylece benim güneş gözlüğüm oldu. 69 liraya beklediğimin ve ayırdığım paranın çok altında bir gözlük alınca mutlu oldum. Üstelik iki yıl da garanti veriyor. Hele ki eve gelince bizimkiler de beğenince epey bir mutlu oldum. Hele hele bir de laboratuvardakiler de beğenince dört köşe oldum.

Şimdi siz hepiniz, benim bu yazıyı güneş gözlüğümle çektirdiğim bir fotoğrafla süslememi bekliyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Ama en azından gözlüğün bir fotosunu koyayım da Volkan görsün.

Fakir.

 

İlk Çok Boyutlu Sinema Deneyimim

Yağızhan, Ufuk ve Nil‘in bana hazırladığı bir süpriz oldu bu. Yani bir mezuniyet süprizi diyelim 🙂

Espark‘ın üst katında bir yer var hemen Media Markt‘ın yanında. Çok boyutlu kısa animasyon filmler gösteriyorlar falan. Bilirsiniz böyle yerleri. Tabelasında 8D, 9D ya da 10D yazar. Bu yer de o tarz bir yerdi.

Neyse, biletlerimizi alıp sıramızı bekledik. Dört kişi girecektik. Zaman geldi ve içeri aldılar. Bir tür korku filmine girdik. Üçerli iki sıra vardı. Gözlükleri falan taktık. Windows XP ile çalışan bir sistemden ayarlamaları yaptılar ve animasyon film başladı!

Eskişehir'deki 10D Sinema

Yani o ana kadar tırt olacağını düşündüğüm bu atmosfer cidden eğlenceliymiş. yani sallanıp sarsılıp, suratımıza çarpan rüzgarlar falan olunca epey eğlendik. Seçtiğimiz filmde de habire cin, şeytan, hayalet, iskelet oradan buradan fırlıyor, çığlık mığlık atıyorduk. Baya sövdük heyecandan. Malum biz bir şeyi beğenince ya da heyecanlanınca söveriz, baya çığlık çığlığa sövdük. Aşağı yukarı 10 dakika sürdü eğlence ve bitti.

Eğlencenin en saçma kısmı da dışarıdakilere içeride olup biteni izletme olayı. Yani dışarıda bir televizyondan herkes sizin maymunluklarınızı izleyip gülüyor, ama içinden de ulan birazdan ben de gireceğimi bu kadar maymun olmayayım bari diyor. Yani bu sektörün de kendine has oluşturduğu racon bu olmuş.

Yağız’a, Ufuk’a ve Nil’e bu güzel süprizleri için teşekkür ediyorum 🙂

Yeni Oyuncaklarım

Her birinin ayrı bir hikayesi var. Senle de paylaşmak istedim sevgili okur. Bu aralar LEGO‘ya sarmış vaziyetteyim. Espark‘taki Toyyz Shop‘ta LEGO olmasa da mantığı aynı olan bir marka var. Ondan alıyorum. Yapması da bakması da biriktirmesi de çok eğlenceli tavsiye ederim. Altta ise bir takım metal objeler var. Bunların tamamını Murat getirdi İstanbul’dan. Her biri metalden kesilerek tek parça halinde imal edilmiş. Kimin için ne ifade eder ama benim için güzel objeler her biri.

rs1006150rs1006151

rs1006152

Mater

Şimdi Alper’e soruyorum, ben bunları biriktirdiğim için mi çöpçü oluyorum? Volkan’a soruyorum, bana bunları biriktirdiğim için mi deli muamelesi yapıyorsun?