Tag Archives: ferhat abi

Seval’in Düğünü

seval01Geçen hafta cuma akşamı, Alper ve annemle birlikte akşam saat 20.00’de Eskişehir’den Bursa‘ya doğru yola çıktık sevgili okur. Seval‘in o hafta sonu cumartesi günü düğünü vardı. Yakın zamanda ameliyat olan dayımı da ziyaret etmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı.

Cumartesi günü yapılacak olan düğüne katılacaktık katılmasına ama bir sorun vardı. O da, Alper’in çok yakın bir diğer arkadaşı Erman‘ın da aynı gün ve aynı saatte, şehrin tam zıt diğer ucunda düğününün olmasıydı. Elemanlar düğün için o kadar büyük organizasyon yapmış ki Ankara’da askerliğini yapan arkadaşları düğüne gelebilmek için tezkeresine birkaç gün kala izin almış ve askerliğini uzatmayı göze almış. Üstüne bir de Alper’i sahneye çıkarmak gibi bir sürpriz plan yapmışlar.

Neyse, cuma akşamı çok güzel bir yolculuktan sonra dayımlara vardık. Sağ olsun Alper, bizi bıraktı ve kendi evine gitti. Ertesi sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra dayımla birlikte biraz turladık mahallede. Seval’le konuştum ve saat 16.00’da aksiyonun başlayacağını öğrendim.

Saat 15.00’de yola çıktığımda Bursa’da hayatım boyunca görmediğim kalabalıkta bir trafik gördüm. Normal zamanda 15 dakika sürecek yolu bir saati aşkın sürede gelebildim. Kıyafetime uygun kemeri Eskişehir’de unuttuğum için, kendime yeni bir kemer aldım. Sonra da metroya atladım. Bursa’nın metrosu çok güzel lan. Ankara’nın metrosunu bu kadar sevemedim.

Seval’le konuştuğumuz saati biraz geçe evlerine varabildim. Yeme içme faslından sonra Seval’in eski iş yerinden, Alper’in de stajdan arkadaşı Özkan‘la buluştuk. Özkan’ın adını daha önce her ikisinden de çok duymuştum ancak bir türlü tanışamamıştık. Seval’in hayırlı işinin bana hayrı da bu oldu demek ki 🙂

seval07

Biz Özkan’la birlikte, Seval’in Yunanistan’da yaşayan kuzenleriyle muhabbet ederken, Aydın amca geldi ve “Seval sizi çağırıyor” dedi. Gittik. Seval’i gelinliğiyle ilk defa orada gördüm. Sarıldık, bir acayip oldum. Kız kardeşim yok benim. Ama demek ki kız kardeşi olanlar böyle hissediyormuş. Bildiğin duygusallaştım. Bir iki kare fotoğraf çekildik derken aşağıdan korna sesleri duyulmaya başladı. Biz hemen Seval’i yukarıda bırakıp aşağıya koştuk. Off ne orkestra vardı! Akordeon, klarnet ve davulla, muhacirler gelin almaya gelmişti!

Epey eğlenceli şeyler dinledikten sonra bizim kız yanında eşi Birol‘la birlikte indi aşağıya. Fotoğraflar, flaşlar derken yavaş yavaş gelin arabalarına doğru yürüdüler. Erkek tarafının kadınları muhtemelen kendi aralarında sözleşmişti ki her biri masmavi kıyafetler giymişlerdi. Bizimkiler arabaya bindikten sonra bir kadın bunların arkasından ısla pirinç attı durdu.

Biz de Özkan gardaşımla hemen arabaya atlayıp peşlerine düştük. İstikametimiz Kestel Muhacir Konutları’ndaki düğün salonu idi. Salona konvoydan hemen önce vardık. Arkamızdan gelin arabası geldi. Biz Özkan’la baktık ki epey vakit var daha düğünün başlamasına. Özkan günün krallığını yaptı: Gel seni şelaleye götüreyim! Vay arkadaş, şelale lan! Bursa’nın o muhteşem tabiatına doya doya ilerledik sevgili okur. Çevre mühendisiyiz ya, bir yandan da Özkan bana civardaki tesisleri anlatıyor. Böyle böyle gittik ve yol bitti. Nihayet harika bir yere gelmiştik. Dağın içinden su patlamış akıyor, nasıl gürül gürül anlatamam. Sonradan Ferhat abim bana bu suyun, altında Ağustos sıcağında bile durulamayacak kadar soğuk olduğundan bahsedecekti. Güzel yer yapmışlar. Sağda solda fotoğraf çektirmelik papağanlar, Poni cinsi atlar vardı. Şelaleden çıkan su, sağında solunda masaların bulunduğu bir yatağın içerisinden akıyordu. Ulan ne güzel yerdi be. Taze havadan başımız ağrıdı, sarhoş gibi olduk.

seval06

Düğün salonuna döndük ancak karnımız acıktığı için hemen yakındaki bir yerde karnımızı doyurduk. Salona yetiştik ve Seval’le Birol’un salona alkışlarla girişini izledik. Onlar ilk danslarını yaparken Alper geldi yetişti. Herif, Bursa’nın diğer ucundan kalktı geldi. Neyse, okuldan arkadaşımız Parisa‘yı da gördük ve onun yanına oturduk. Pasta kesiminden sonra takı merasimi anons edildi. O an bir ayaklanma oldu ortalık karıştı. Nasıl bir kuyruk oldu anlatamam! Bu upuzun takı kuyruğunun bize ulaşması tahminen 2 saat süreceği için Alper, en öne attı kendini, takısını taktı ve diğer düğüne gitmek üzere yola düştü.

seval03seval04

Özkan ve ben beklemeye başladık. Sağımız solumuz önümüz ve arkamız hep muhacir vatandaşlarla doluydu 🙂 Hayatımda bu kadar sarışın ve renkli gözlü insanı bir tek

seval05

Takı kuyruğu

İsveç’te görmüştüm. Velhasıl, şaka yok, bir saat kadar sonra sıra bize geldi. Alelacele sarıldık, öpüştük, kucaklaştık, fotoğrafımızı çekildik.

Takı töreni bizden sonra da 1 saatten fazla sürdü. Biz o sırada Seval’in kuzenleri ve Parisa’nın da olduğu masada muhabbet ettik. Nihayet takı bittiğinde saat 22.30’u geçmişti. Seval ve Birol bir üst katta bulunan “gelin odasına” geçtiler. Gelin odası efsane bir yer sevgili okur. Adı gelin odası ama içeride gerekli gereksiz bir sürü kişi oluyor. Bununla ilgili çok komik bir hikayem var, daha sonra anlatırım.

seval02

O sabah saat 05.30’da kalkmış olan Özkan’ın gözlerine kan oturmuştu yorgunluktan. Seval ve Birol’la son defa kucaklaşıp vedalaştık. Özkan, gecenin son krallığını yaparak beni getirip dayımlara bıraktı. Ben de geldikten sonra yorgunluktan pek birşey yapamadım. Ferhat abimle boğuştuk biraz. Sonra uyudum.

Böylece biriciğimiz Seval de evlenmiş oldu. Umarım hayatı hep mutlulukla geçer. Umarım mutluluğu daim olur 🙂

Bu Hafta Yıllık İzindeydim

Her güzel şey gibi bu güzel şey de, beş günlük yıllık iznim, bitti sevgili okur. Geçtiğimiz haftalar benim için her açıdan çok zordu. Bunalımlar, sıkıntılar, sıkışmalar derken çıkış yolumu yıllık izinde buldum. Geçen sene askerde olduğum için kullanamadığım  yıllık iznimden küçük bir parça kullandım. Geçen sene askerde demişken, geçen sene tam da bugün, 28 Şubat’ta yemin törenim vardı sevgili okur. Usta asker olmuştum, ödül almıştım. Sonrasındaki cumartesi ve pazar günleri de çarşı iznimiz vardı. Vay be ne zamanlarmış.

Geride bıraktığım haftanın en güzel yanı sabahları erken kalkmak zorunda olmayışım oldu 🙂 Evde yalnız kaldığım dört günün bir kısmında bazı özel işleri hallettim. Eh uzun süredir hafta içi Eskişehir’de olamıyordum. Diğer kısmında ise annemlere gittim.

Dün gece mesela… Annemin seramik kursundan getirmiş olduğu çamurla birbirinden komik şeyler yaptık. Şimdi bunların her biri fırınlanacak ve sırlandıktan sonra komik birer obje olarak sahiplerini bulacak. Dün öğleden sonra da Savaşalp‘le buluştuk. Çok uzun süre yine metal müzik muhabbeti yapabildiğim bir dostla bir araya gelmiş olduk. Playlistimiz Slayer, Disturbed, Pentagram ve bilimum sert abilerden oluşuyordu. Bu arada Savaşalp’e teşekkür etmek istiyorum. Tam da ihtiyacım olduğu anda bana harika bir kulaklık hediye etti.

Yazıda belirli bir kronolojik sıra izlemiyorum, aklıma geldikçe ekliyorum. Bugün evdeki sifonun bozulduğunu fark ettim. Lan daha birkaç hafta önce yenilemiştim. Ama sifonun tahliye sistemini tetikleyen kısmı bozulmuş. Yarın Koçtaş‘a gidip durumu anlatacağım, bakalım yenisini verecekler mi. Ha bir de ufak bir masa yapacağım kendime. Bugün gerekli vidaları falan almıştım ama ölçüde hata yapmışım, bu iş de yarına kaldı.

Önceki hafta ufak bir kaza atlatan yol arkadaşım Hasan Hüseyin arabayı yaptırmış. Bu hafta yine gidip gelmeye devam ediyoruz. Bu güzel bir gelişme oldu. Önümüzdeki ay muhtemelen dopdolu geçecek denetimlerle. En azından sürekli eve gidip gelebilmek iyi olacak.

Yüksek lisans tezimi nihai olarak geçtiğimiz pazartesi günü Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne sundum ve mezuniyet için gerekli işlemleri başlattım. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu hafta içerisinde ilişkim kesilecek ve mezuniyetim gerçekleşecek. Bu süreçte çok koşturduğum ve pek çok defa vakit kaybettiğim için güzel ve detaylı bir yazıyla tüm süreci anlatacağım. Olur da siz de bizim okulda Fen Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaparsanız bu yazı size epey faydalı olacaktır.

Bu yazıyı yazarken yıllardır kaliteli görüntülü bir versiyonunu aradığım Küçük Kovboy filmi yan sekmede iniyor. Cüneyt Arkın‘ın belki de sen sevdiğim filmlerinden olan bu Yeşilçam klasiğinin asıl özelliği ise film müziklerinin Ennio Morricone‘dan araklanmış olmasıdır 🙂 Ayrıca filmde pek çok yabancı artist ve aktrist rol alıyor ve yönetmeni de İtalyan Guido Zurli. Hemen inerse bu gece bu filmi izliyorum. Aslında bu filmle ilgili de bir yazı yazmakta fayda olacakmış gibi görünüyor.

Zaman zaman bizim çocuklarla benim evde toplanıyoruz, bisküvi yiyip çay içiyoruz. Demlik poşetiyle demliyorum çayı. En az beş altı çeşit de bisküvi açıyorum, kremalısı, kakaolusu, fındıklısı falan o biçim yani.

Bu hafta içi geç uyanmak çok iyi oldu ancak hep hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, o açıdan kötüydü. Bir de uzun süre sonra ilk defa CV hazırladım. Bununla ilgili olup bitenler başka bir yazının konusu olacak.

Önceki gece Erol‘la konuştuk gece yarısından sonra. Şaşırttı, üzdü, güldürdü ve özlediğim Erol gibi konuştu. Erol bana epey yeni havadisler verdi. İstanbul’da buluşamadığımızdan dert yandık. Neyse, Eskişehir’e geleceği günü bekliyoruz artık.

IMG_20150228_005124

Mustafa – Murat – Ben

Hani bir başlığım var: Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar diye. Heh işte, pazartesi günü tam da böyle bir şey oldu. Caner‘le, ilkokul arkadaşım ve hatta ilk arkadaşım Caner’le. Birkaç yıl önce yine karşılaşmıştık ancak ilk defa oturup sohbet edebilme imkanımız oldu. Sivrihisar‘dan konuştuk uzun uzun. Bilinçaltımızdaki Sivrihisar arka planını eşeledik. Gideceğim, kendime söz verdim, gidip aynı yerleri aynı sokakları tekrar, teker teker dolaşacağım.

Evet, yıllık izin sürecinde bilgisayarda da epey iş yaptım. Biriken işleri erittim. Ferhat abime yeni bir kartvizit yaptım yeni dükkanı için. Bir de askerden geldiğimden beri izleyemediğim bazı dizilerin sezonlarını toparladım. Bunları izlemeye başlarım yakında. En başta dediğim gibi, her güzel şey gibi bu güzel şey de bitti sevgili okur. Yarın bu saatler çoktan sendrom başlamış olacak. Yine Bilecik’in kabusu saracak her yanımı. Ulan artık yavaş yavaş sonuna geliyorum.

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

vinoİzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

1287x929_vodafone_logo.jpgÖner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olur da birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

supernatural.jpgSupernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

332385_2Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

IMG_20140912_152024.jpgEKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.

2012 Yılımın Değerlendirmesi

özSabhankra – Tribute Band

Tüm yıl boyunca bir sürü yazı yazdım. Sizler de okudunuz, yorum yaptınız. Hepinize teşekkür ederim. Tıpkı bir önce yaptığım gibi bu sene de geride bıraktığımız yıla dair bir değerlendirme yazısı yazacağım. Bu yazımda kısa notlar halinde 2012’yi özetleyeceğim. Bunu aylar bazında yapacağım. Yazının sonunda bir takım istatistiksel bilgiler de vereceğim sizlere. Her ayda olan herşeyi buraya yazmayacağım elbette. Sadece bloga o zaman yazdığım başlıkları tarayıp en kayda değer olanları aktaracağım.

OCAK 2012

Bu ayda tam 27 yazı yazmışım. Bu çok iyi bir performansmış. Bu ayın şüphesiz en büyük olayı mezun olmamdı.

ŞUBAT 2012

Ocağa göre nispeten daha sakin bir ay olmuş. 20 yazı yazmışım. Yüksek lisansa başlamam bu ayın en önemli gelişmesi oldu. Ayrıca KPSS kursuna da gitmeye karar verip kayıt oldum.

MART 2012

21 yazı yazmışım bu ay da. Hayatımın sıradan bir zamanıydı. Tek eğlencem, cuma günleri gittiğim Bilim Etiği dersleri idi.

NİSAN 2012

Elbetteki yeni televizyonum bu ayın en güzel gelişmesi oldu. O kadar ay geçti, halen daha oynatamadığı bir video çıkmadı. Bloga 17 yazı yazmışım. Yazı sayısının az olmasının sebebi bu ay içerisinde özellikle iş yerinde çok fazla yapılacak şeyin olmasıydı.

MAYIS 2012

Bu ay 19 yazı yazmışım. Bu ay yılın en kötü zamanı idi. Çünkü Neşe ablam vefat etti. Bunun etkilerini üzerimizden yeni yeni atabildik. Özellikle ölümü sonrasında yaşananlar bizi en az ölümü kadar üzdü. Bu ay içerisinde yıllar sonra ilk defa Kars’a da gittim. Dedemi gördüm yıllar sonra.

HAZİRAN 2012

17 yazı yazdığım bir diğer ay daha olmuş. Okulun kapanması, tatilin başlaması derken eğlenceli bir ay olmuş. KPSS hazırlıklarına da tam gaz devam ettiğim bir aydı bu ay.

TEMMUZ 2012

Yaz sıcağının en güzel zamanlarıydı ah ulan ah. KPSS falan da geçtikten sonra bir rahatlamıştım ki sormayın gitsin. Hayatımın temmuz ayları hep böyle dolu dolu geçmişti. Bu ay da toplam 20 yazı yazmışım bloga. Gangnam Style, bu ay piyasaya çıktı.

AĞUSTOS 2012

Bu ay 14 yazı yazarak yılın en düşük ikinci ayını geçirmişim. Bu ayın en güzel iki olayı Mustafa ile barışmam ve İhsan Oktay Anar‘ın Yedinci Gün kitabı idi.

EYLÜL 2012

Yılın en düşük ayıymış bu ay, 13 yazı yazabilmişim. Bu çok kötü bir ortalama. Yıllardır bu ortalamaya düşmemiştim. Ancak bunun en büyük sebebi neredeyse ayın 10 gününü arazi çalışmasıyla geçirmemiz oldu.

EKİM 2012

Bu ay 16 yazı yazmışım. Epey de yer gezmişim. Güzel bir ay olmuş. Eğlenmişiz epey.

KASIM 2012

18 yazı ile geçtirdiğim bir ay olmuş. Çok güzel bir aydı. Midi klavye almam, Eskirock Konseri, hayatımızdaki en güzel haftasonu tatili ve tabiki yerleştirilme sonucum bu ayın en müthiş olaylarıydı.

ARALIK 2012

Yılın son ayını 15 yazı ile tamamladım. Bunun sebebi de hem atanma işleri ile uğraşmam hem de dayımların bize gelmeleriydi. Sude ile oynadım bir hafta boyunca 🙂 Ancak yılın en güzel ayı bu ay oldu. Çok fazla mutluluk yaşadım. Geçen sene olduğu gibi bu sene de en çok okunan yazım aralık ayı içerisinde okundu. En çok görüntülenme rekorumu bu ayda kırdım.

Bu yılın en popüler yazısı Hepimiz Hackerız: Windows 7 0xC004F200 Hatasını Çözdüm yazısı oldu. Bana en çok ziyaretçi Facebook üzerinden gelmiş. 96 farklı ülkeden ziyaretçi gelmiş. Türkiye haricinde en çok okur Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Rusya, Bosna Hersek’ten gelmiş. Bu yıl bana en çok yorumu kardeşim Alper yapmış.

Geçen sene kendime bazı hedefler koymuştum Bakalım bunların hangilerinde ne durumdayım?

  • Klavye çalmayı epey ilerletmek (Evet, geçen seneye göre epey ilerledim)
  • İkinci bir yabancı dili temel düzeyde de olsa konuşabilmek (Almanca hariç) (Evet, Rusça öğrendim.)
  • Radyo yayınlarını düzenli hale getirebilmek (Hayır, bu olmadı işte.)
  • Godspel’in albümünü yayınlayabilmek (Hayır, bu da olmadı işte. Ancak yakın zamanda tamam gibi)
  • Alper’le planımızın yarısını tamamen halledebilmek (Evet, bu oldu. Planın yarısını hallettik.)
  • Doğa ve Çevre Kulübü ile Çevşen 3′ü efsane olacak şekilde organize edebilmek (Efsane olmadı belki ama hallettik)
  • Rock Kulübü ile AU Rock Konserleri Vol. II etkinliğini düzenleyebilmek. (Hayır, olmadı.)
  • Eskirock Metal Fest Vol. IV’ü yapabilmek (Evet, hem 4’ü hem de 5’i yaptık.)
  • Kendime bir şekilde bir IPod Touch alabilmek :) (Bu olmadı malesef, ancak bir noktadan sonra ben de vazgeçtim)

Ve şimdi de gelecek sene kontrol edebilmek adına yine bazı hedefler koyuyorum:

  • Yüksek lisans tezimi hazırlamak
  • Klavyede Sabhankra’nın Cursed Sword’u çalabiliyor duruma gelmek
  • Yeni bir işlemci ve anakart almak
  • Öğrenim Kredisi borcumu tamamen ödemek
  • Alper’le birlikte planın diğer yarısına dair somut adımlar atmak
  • Godspel’in albümünü yayınlamak
  • Samsung Galaxy Note II ya da benzeri bir alet alabilmek
  • Uygulamalı Matematik dersini geçmek
  • İşimle ilgili o hedefi gerçekleştirmek

Şimdi de bu yılın en güzel anlarının fotoğraflarını koyuyorum.

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Kolin Hotel

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul Mitsubishi Road Trip ekibi

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale 57. Alay Şehitliği

Image Hosted by ImageShack.us

Dragon Yarışları

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Merve mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Anzak Koyu

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Şehitleri Abidesi üzerindeyiz

Unuttuğum olaylar ve fotoğraflar olabilir, onları da güncelleme ile eklerim. Bu yeni yılın hepimize uğurlar ve başarılar getirmesi dileğiyle sevgili dostlar, okuyucular.

Bursa’da da Buluştuk

Çarşamba günü Bursa‘ya gittim. Detayına fazla giremediğim bir hastalık durumu vardı. Hastane ile olan işlerimizin bittiği ve nispeten daha olumlu bir düzeye oluştuğu zaman Seval‘le ve Alper‘le buluşabilmem için uygun koşullar sağlanmış oldu.

Bir önceki gece yani çarşamba gecesi Ferhat abim ve arkadaşları ile buluştuk. Biraz gezip “Ünlülerin Çiğ Köftecisi Zeynel“den 3 porsiyon çiğ köfte yedik. İşte tam o sırada, yani çiğ köfteyi yiyip ıslak mendille elimi silerken aradı Seval. Konuşup ertesi gün buluşmak üzere sözleştik. Ertesi gün hastanede işlerimiz bittikten sonra Bursalıların “dolmuş” dediği taksidolmuşlardan birine Stadyum‘da ineceğimi söyleyerek bindim. Ancak uzaktan Zafer Plaza‘yı görünce Stadyum’u geçmiş olabileceğimizi düşünüp adama sordum. Adam da “tüh yav unuttum baya da geçtik abi” diyip Zafer Plaza’da indirdi beni. Seval’i aradım. Neyse ki zaten orada buluşacakmışız. Bir süre bekledikten sonra Seval ve Renginar geldiler. Hemen ardından Sarper arkadaşımız da geldi. Ben Sarper’le daha önce tanışmamıştım. Tanıştık. En son da Alper kardeşimiz çıktı geldi.

Tophane derler meşhurdur Bursa’da. Oraya çıktık. Bursa’nın sonsuz beton manzarasını izledik. Şehrin tam ortasında peydahlanan o anlamsız binaları Tophane’ye son çıktığımda görmemiştim. Son çıktığımda uzaktan Buttim‘in kulesi görünüyordu en yüksek bina olarak. Oysa birkaç sene içerisinde bu manzara tamamen değişmişti ve hali hazırda değişmeye de devam ediyordu. Alper’in cümlesi zaten manzarayı özetliyordu: Yeşil Bursa’nın bir tek mezarlıkları yeşil kalmış.

Tophane’den

Tophane’den sonra Yeşil Türbe‘ydi galiba, öyle bir yere doğru yola çıktık. Yolda giderken Renginar’la engin bir edebi akımlar tartışmasına girdik. Zira benim edebi akımlar konusunda backgroundum çok iyidir. Gerçi benim edebiyatın tüm dallarında backgroundum çok iyidir. Neyse, Renginar’ın da iyiymiş 🙂 Bir müddet dolanıp antika eşya satan dükkanların olduğu bir sokaktan yukarı doğru yürümeye başladık. Bu esnada hepimiz acıkmaya başlamıştık. O esnada Sarper yanımızdan ayrıldı vedalaşıp.

Bursa’da bunca yıldır gelip gittiğim halde adını duymadığım ama Bursa’nın meşhur lezzetlerinden olduğunu o gün öğrendiğim pideli köfteyi yemek üzere tamamı benzer dükkanlardan oluşan bir sokağa, Kayahan Çarşı‘sına, gittik. Burada bir dükkanın sokağa taşan masalarından birine oturduk. Renginar hariç hepimiz 1.5 pideli köfte söyledik. Bu esnada masaya koyulan turşu uzun süredir yediğim en lezetli turşu idi. O yüzden bitince bir tane daha istedik. Köfteli pide de lezzet olarak iyi bir seçim olabilirmiş onu öğrendim. Buraya arada sırada uğramakta fayda var yani. Fiyat olarak da uygun, hiç üzmüyor insanı. Yemekten sonra ikişer bardak çay içtik ve kalktık.

Yemekten sonra iyice rehavet çöken bedenlerimize biraz adrenalin pompalarsak sindirime yardımcı olur diye bir fikir ortaya attı Alper. Ben de atmış olabilirim. Neyse, karanlık sokaklardan geçip Darmstadt Caddesi boyunca ilerledik. Altıparmak‘a gelip buradan Kültür Park‘a geçtik. Kültür Park’ı görmeyeli neredeyse 6-7 sene olmuştu. Mekan çok değişmişti. Mesela fuhuş bitmişti bir kere. Ne bileyim, tipler mipler çok değişmişi. Açıkçası çok şaşırdım. Ranger‘a binelim diye çok yalvarmama rağmen binmedi bizimkiler. Biz de Crazy Dance denen o garip oyuncağa bindik. Buna daha önce de binmiştik Sercan, Merve, diğer Merve ve Burcu‘yla fena değildi. Seval’le Renginar bir kokpite sığdılar rahatça. Ancak Alper’le ben birlikte bir diğerine binince sıkışıp kaldık. Yani korumalıklar bir yana zaten sıkıştığımız için herhangi bir şekilde fırlayıp yaralanma ihtimalimiz yoktu. Alet çalışmaya başlayınca olanca ağırlığımızla bizi savurdu önce. Sonra bir çatırdama duyduk. Bu çatırdamalar senkronize olarak devam etti. Savrulduk da savrulduk. Nihayet yere inince zor bela inebildik aletten. Ama eğlenmiştik ve çakralarımız açılmıştı.

Parkın ortasında bir havuz var, bu havuzun üzerinde pedallı teknelerle dolaşılabiliyor. Buraya hemen Seval bir bilet aldı ve Alper’le beraber öne geçtik pedallara. Dümeni ele alan Alper bizi önce arkadan gelen bir tekneye çarptırdıktan sonra düzlüğe çıkarabildi. Yarım saat deliler gibi eğlendik lan! Saat 9’u geçerken dayımlara dönmek üzere araba bulabilir miyim diye bir şüphe düşmeye başladı içime.

Hep beraber bu sefer Kent Meydanı‘na gitmek üzere yola çıktık. Yolda Alper’le vedalaştık. Renginar ve Seval’le birlikte epey yol yürüdükten sonra nihayet Kent Meydanı’ndaki minibüs duraklarına ulaştık. Burada vedalaştıktan sonra beni dayımların mahalleye götürecek olan minibüse bindim.

Alperle ve Sevalle bu sene arkadaşlığımızın 6. yılını tamamlayacağız. Ancak hiçbiri ile daha önce Bursa’da bu şekilde buluşup eğlenmemiştik. Üstelik yepyeni arkadaşımız Renginar’ın da bizimle olması ve Sarper’le de tanışmış olmam bu güzel günü daha da güzel yaptı lan.

Pideli köfteyi mutlaka deneyin, hem ucuz hem lezzetli hem de muhabbeti güzel. Kültür Park’a gidince o havuzun üstündeki pedallı teknelere binin.

İki Saatliğine İstanbul’a Gitmek

Geçen hafta cuma günü okuldan erken çıktım. Serhat‘la birlikte Baksan Sanayi Sitesi‘ne gittik. Odaya yapacağım büyük boy raf için gerekli malzemeleri toplarladık Serhat’ın sayesinde. Daha sonra bu malzemeleri ve beni eve bıraktı Serhat sağolsun.

Eve geldikten bir saat sonra da ailece Bursa‘ya doğru yola çıktık. Bir gün önce İnegöl‘e Özlem’in kına gecesine gittiğimiz için olacak, yol uzadıkça uzamaya başladı gözümde. Neyse, nihayet Bursa’ya ve dayımların evine varabildik. Ferhat abim evde yoktu. Haftanın son günü olduğundan olanca yorgunluğum üzerime hücum etti adeta ve uzandığım çekyatta uyuyakalmışım. Gece saat 2’ye doğru uyandım. Uyandığımda Ferhat abimle Murat‘ın hazırlandığını; birazdan üçümüzün İstanbul‘a gideceğini öğrendim!

Pozlama süresini uzun tutmuşum, böyle olmuş

Elimi yüzümü yıkadıktan sonra iki üç dakika içerisinde giyinip diğer ikisiyle birlikte atladık bizim arabaya ve yola çıktık. Bursa’dan arabalı feribota binip İstanbul’a gidecektik. Oradan da Üsküdar‘a geçecektik. İstanbul’u çok yi bilmediğimden dolayı ne kadar yol gideceğimiz konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Neyse, yola çıktık. Enerji içeceklerini bitirdikten çok kısa süre sonra feribot iskelesine geldik. Şansımıza doğrudan gişeye girdik, kuyruk beklemedik. 50 lira ödedikten sonra feribota binmek üzere sıraya girdik. İki üç dakika bekledikten sonra saat 04.30’a yaklaştığı halde bindik feribota. En son bundan 15 sene önce bindiğim için acayip heyecanlıydım ne yalan söyleyeyim. Milletin hergün binip indiği deniz araçlarına, 20 senedir Eskişehir’de yaşadığım için ben binince ister istemez heyecanlanırım. Neyse, gecenin o ayazı, deniz üzerinden gelen soğuk rüzgarına rağmen güvertede kalıp denize baktım uzun uzun. Sonra içeri girdim.

Kardeşim Murat

Yaklaşık 1 saat sonra karşı kıyıya vardık. Sonra hiç durmadan İstanbul’un içine doğru sürmeye başladık. Üsküdar’a nihayet geldik. Ben daha önce İstanbul’un Anadolu Yakası‘nda bulunmamıştım. Avrupa Yakası‘na göre buranın çok daha sakin ve derli toplu olduğunu, gecenin saat 05.30’unda bile anladım. Tam adı nedir, neresidir bilmiyorum, bir caminin karşısında bir limanda deniz otobüsleri vardı. Oradaki bir büfeden Ayvalık tostu aldık. Tam yerken sabah ezanı okunmaya başladı. Biraz daha oyaladıktan sonra kalkıp Üsküdar Belediyesi‘nin yakınlarında bir yere parkettik ve uyuduk. Sabah saat 9’a kadar sağda solda arabanın içinde bekledik.

Ufukta görünen yer Bursa

Saat 9 civarında Ferhat abi yanımızdan ayrıldı. İstanbul’a yapmak için geldiğimiz işi hallettikten sonra bu sefer dört kişi olarak yine arabaya binip yola çıktık. Ancak hepimiz yorgunluk ve uykusuzluktan ölüyorduk. Dönüş yolu çok daha uzun sürdü. İstanbul’un içinden çıkıp feribot iskelesine gitmemiz epey zaman aldı. Karşıya daha hızlı geçtik ama bu sefer. Kıyıdan Bursa’ya evin önüne gelmemiz de bir saat falan sürdü.

Nihayet saat 12.00’de eve gelip bir şeyler yedikten sonra uyuduk. Yorgun bir yolculuk oldu ancak İstanbul’a gitmek için feribotu kullanma fikri çok akıllıca geldi. Bir diğer tespitim de İstanbul’un Anadolu yakasının daha az karmaşık olduğu ve daha çok yaşanabilir olduğuydu. Feribota gidiş 50; geliş 50 olmak üzere 100 lira verdik. Şimdi aklımda kalan tek bir soru var: Lan acaba biz arabaya 100 liralık gaz atsaydık Bursa’dan İstanbul’a gidip gelebilir miydik? Ne dersin Alper?

Bursa’ya Gittim

Şu yazımda hatırlayacağın üzere yazmıştım Bursa‘ya gideceğimi sevgili okur. Gittim, o Bursa’ya gittim; döndüm ve yazıyorum.

Cumartesi günü ailecek bindik arabaya. Bir tek Murat gelmeyecekti, o da People Bar da işe başlamıştı ve geceleri çalışacaktı. O sebepten Eskişehir’de kaldı. Neyse bir hazırlanıp çıktık yola. Hiç bir sıkıntı olmadan yola devam ettik. Taa ki bir sapak var Bursa’ya dönüyor. Onu kaçırana kadar! Orayı kaçırınca kendimizi sola dönüşün olmadığı bir otobanda Mudanya‘ya doğru giderken bulduk. Gittik bi 10-15 kilometre kadar, sonra bir Özdilek gördük ve oradaki sapaktan Bursa’ya döndük. Bu sefer de şehiriçi trafiğine girdik. Neyse uzatmayayım, 30 kilometre fazla yol gidip yaklaşık 40 dakika zaman kaybettikten sonra nihayet dayımların evine varabildik.

Saat daha öğlen olduğu için hava da epey bunaltıcı olduğu için ben uyudum sevgili okur. Akşam güneş battıktan sonra uyandırdılar. Ferhat abim ve bir arkadaşıyla Kent Meydanı‘na gittik. Oradaki bir telefoncuya şu yazımda bahsettiğim telefonu götürdük. Burada adam başka bir eski telefonun IMEI numarasını bizim telefona yükledi. Böylece telefon çalışmaya başladı. Bu işlem tabiki de yasal değil. Sonra eve döndük, yemek yedik. Bir süre daha evde durup Ferhat abimin iş yerinden arkadaşlarıyla buluşup yola çıkmak üzere bir Transporter‘a bindik. Adapazarı‘na gidiyorduk! Dört kişi arabaya bindik. Epey bir cips, kola falan aldık. Ben bir nasıl olduğunu anlamadığım bir salaklık sonucu Bursa ile Adapazarı arasını en fazla 1.5 saat olarak düşündüm. Yola da öyle rahat çıktım. Yol meğer 3 saatmiş! Saat 22.00’de Bursa’dan yola çıkıp saat 01.00’de gideceğimiz yere gittik. Bu esnada yolda belki de hayatımın işeme rekorlarından birini kırdım. Bunu da buraya yazarak biraz eşeklik ettim. Neyse, Adapazarı’nda abimin arkadaşlarının bir akrabasını ziyaret ettik. Bir saat kadar oturup yola çıktık Bursa’ya. Dönüş yolu gidiş yolundan daha eğlenceli sürdü. Yolda Ferhat abim iki tane büyük boy enerji içeceği içerek kendi çapında bir şov yaptı bize. Ben fazla bir şey yemedim. Ice Tea içtim, epey rahatlattı midemi.

Sabaha karşı 05.00’te eve geldik. Kapı kilitliydi. Ben de anahtar vardı ama her zaman yaptıklarının aksine bu sefer kapının da üstünü kitledikleri için eve giremedim. 10 dakika sonra annem uyanıp kapıyı açtı. O yorgunlukla kütük gibi uyumuşum. Bayramın ilk günü öğlen 12’de kalktım.

Zeynel Usta’nın dükkanında da asılı olan fotoğrafı

O gün de akşama kadar evde oturduk. Hiç bir şey yapmadık. Akşam yine güneş battıktan sonra dışarı çıktık. Önce abimin kızı Sude‘yi parka götürdük. 10 dakikası 1 lira olan bu özel parkta bir trambolin ve bir de tamamı şişme olan kaydıraklar vardı. Sude epey zıpladı, koştu, eğlendi. Daha sonra kızı eve bırakıp yine bir önceki günkü arkadaşlarla bu sefer Kent Meydanı’na gittik. Burada oturan bir arkadaşlarının evinde Kolpaçino Bomba‘nın ilk cd’sini izledik. Kızarmış tavuk yedik ayıptır söylemesi. Ve hayatımda yediğim en mükemmel çiğ köfteyi yedim Ünlülerin Çiğköftecisi Zeynel‘den. Zeynel Usta’nın aynı mükemmellikteki internet sitesini de ziyaret ettikten sonra artık söyleyecek bir söz bulamadım: http://www.zeynelusta.com/

Gece saat 02.00 gibi eve geldik ve hemen uyudum. Ertesi gün de yine saat 12.00’de kalktım. Bir önceki günden farklı olarak bugün evde ufak tamiratlar yaptım. Sonra öğlen çok acıktık. Mangal yapalım dedim. İçerisinde olduğum tüm mangal organizasyonlarında olduğu gibi bu sefer de mangalı yakmak bana düştü. Köfteci Yusuf‘tan kilosu 24 liradan bir buçuk kilo köfte ve üzerine de tavuk aldık. Toplamda 100 lira ödeyip çıktık. Sonra hemen mangalı yaktım. Yaklaşık iki saat içinde tamamen pişirip yemeye başlamıştık. Köfte cidden epey lezzetli olmuştu sevgili okur 😀

Mangalın sonlarına doğru Öner abimler geldiler. Saat akşama yaklaşırken Sude’nin Öner abimin ikiz kızlarından ayrılmak istememesi sonucu Öner abim Ferhat abimle bana akşamı onlarda geçirmeyi teklif etti. Doluştuk arabaya ve Öner abimin eve doğru yola çıktık. Yoldayken ertesi gün çok erken saatte gitmemiz gerekeceğine dair bir telefon alıp canımız sıkıldıysa da durum ilerleyen saatlerde yine başka bir telefonla düzeldi. İşte üç günlük tatilin en güzel kısmı da belki buydu. Akşam Öner abimin süper balkonunda Mehtap abla (yengem olur), Ferhat abim, Öner abim ve ben oturup sabaha kadar muhabbet ettik. Bu muhabbet esnasında Öner abimden süper iki tane çakı (bir tanesi pense de oluyor) ve bir de küçük şişe viski aldım koleksiyona. Acayip muhabbet oldu. 8 sene önce Öner abimlerin düğünde gördüğüm o kızı bile sordum. O derece süper muhabbet oldu. Sonlarına doğru Ferhat abim yorgunluğa dayanamayıp uyuyakaldı. Böyle rezillik görmedim lan 🙂 Uyurken de bir horluyor anlatamam 🙂

Kedi bunun aynısı

Neyse ertesi gün bu sefer sabah saat 09.00’da uyandım gayet dinç bir şekilde. Öner abimin felaket derecede asil bir kedisi var. İran kedisiymiş, kıllı, yumaklı, pörsük yüzlü bir kedi bu. Hayatta yılışmıyor adama. Mükemmel bir hayvan. Sabah girdi bir baktı yüzüme, saygılar abi, dedim. Yürüdü çıktı gitti. O derece cool. Sonra küçük kızlar uyandılar. Etrafımızı sardılar goblinler gibi yaramazlar 🙂 Kahvaltı faslını da hallettikten sonra artık dayımların evine dönme vakti gelmişti. Bir önceki gün yaptığımız gün gibi yine arabaya doluşarak, bu sefer Mehtap abla olmadan, dayımlara döndük. Biz geldikten aşağı yukarı yarım saat sonra da Eskişehir’e dönmek üzere saat 15.00’te yola çıktık.

Yol çok zor geçecek diye düşünürken, hayatımdaki en güzel Bursa’dan dönüşlerinden birini yaşadık. Yolculuk normal bir hızda seyretmemize rağmen çok kısa sürdü. Hiç bir sıkıntı da çıkmadı. Sıcaklık da o kadar etkilemedi. Mükemmeldi herşey.

Eve gelir gelmez kendimi banyoya attım sevgili okur. Üç gün içerisinde hiç duş alamamış olmanın verdiği bir iğrençlikle suyla buluştum. Böylece bayram tatilim bitmiş oldu.

Cep Telefonumuz Klonlanmış!

Sevgili okur, geçen gün Bursa‘daki kuzenim Ferhat abimden Samsung SGH-D900i marka ve modelli bir cep telefonu aldık annemin kullanması için. Telefon birkaç gün çalıştıktan sonra bir daha çalışmamaya başladı.

Telefon açılıyordu, bütün işlevlerini yerine getiriyordu ancak arama yapmıyor ve sms yollamıyordu. Zira telefona hat gelmiyordu. Lan ne oldu acaba, nedir sıkıntısı diye düşünürken ben dedim ki götürüp bunu bir servise vereyim bakayım ne olacak.

Eskişehir’deki Samsun Yetkili Servisi‘ne elimde telefonla gittim. Oradaki gayet hoş görünümlü görevli bayana telefonu verdim ve sorunu anlattım. O da telefonun arkasını açıp seri numarasını vs bilgisayara girdi. Bir süre sonra bana telefonun IMEI numarasının klonlandığını söyledi!

Yani cihazda donanımsal bir sıkıntı yoktu. Ancak, cihaz klon bir cihazdı. Yani kaçaktı. Hemen ben de Ferhat abimi arayıp telefonu nereden aldığını sordum. O da Akıllı TV ya da Smart TV benzeri bir kanaldaki bir reklamdan aldığını söyledi.

Samsung Yetkili Servisi’ndeki hanım bana kullandığım operatörün müşteri hizmetleriyle görüşürsem halledebileceklerini söylemişti. Ancak dün gititğimde müşteri hizmetleri bana yardımcı olamayacaklarını söylediler. Yapılabilecek tek şey faturası ile cihazı iade etmekmiş.

Ama biz iade etmeyeceğiz. Şikayet edeceğiz. Sonuçta yaptıkları iş açıkça dolandırıcılık. Aman diyim sevgili okur, öyle televizyondan falan görüp de telefon melefon almayın. Akıllı olun.

Neşe Ablam Vefat Etti

Bu bloga yazdığım kara yazılardan biri olacak yine bu yazı da. Nefret ediyorum buraya böyle şeyleri yazmayı, gözlerim doluyor detayları hatırladıkça. Dolayısı ile ara vererek yazacağım.

Canımdan çok sevdiğim Neşe Ablamın aniden, tutarsızca ve bizi ateşin ortasında bırakarak vefat etmesini anlatacağım.

Pazar günü akşamı Bursa’dan gelen bir telefon Neşe Ablamın yoğun bakıma alındığını haber veriyordu. Pazartesi sabahı annem erkenden Bursa’ya gitti. Bursa’daki hastanelerde yoğun bakım üniteleri tamamen dolu olduğu için ablamı İnegöl’deki Özel Medice Hastanesi’ne yollamışlar. Pazartesi öğle yemeğinden hemen sonra annem beni aradı ve durumun çok kritik olduğunu, Ferhat abimin desteğe ihtiyacı olduğunu söyleyip beni de İnegöl’e çağırdı.

Ben de sağolsun hocamızdan izin alıp apar topar İnegöl’e gittim. Oraya gittiğimde durumun hiç de iç açıcı olmadığını gördüm. Pazartesi’den çarşamba günü öğleye kadar durumunda hiç bir iyileşme olmadı. Bizler de hastanenin önünde beklemekten başka bir şey yapamadık. Bu o kadar acıydı ki anlatamam sevgili okur. Abimi ve 3 yaşındaki kızını düşündükçe, içeride yoğun bakımda yatan ablamı düşündükçe nefesim daralıyordu.

O üç günün inanın hiç bir şekilde tarifi yoktu. Ağlayan herkesi teselli etmeye çalışmak, umut vermeye çalışmak çok zordu. Salı günü öğlene doğru doktor abimi acil olarak aradı. Yanında ben de gittim doktorun odasına. Doktordan izin isteyip konuşmalarımızı kaydettim. Meğer ablam çok ağır bir beyin kanaması geçimiş. Bu kanamayı ilk 12 saatte tepsit etmek de tomografi ile imkansızmış. Yeni çektikleri bir tomografi ile bunu tespit etmiş doktor. Böylece önceki tecrübelerine dayanarak bize kurtulmasının neredeyse imkansız olduğunu söyledi. İşte ben o an ölümün kaçınılmaz olduğunu anladım. Bu gerçeği sadece ben ve abim biliyorduk. Defalarca ısrar etmeme rağmen izin vermedi, söyletmedi kimseye. İnsanların ve belki kendisinin de umudunu kırmak istemiyordu.

Çarşamba günü durum giderek kötüleşti ve öğlene doğru doktor bizi çağırdı. Dayım, abim (dayımın oğlu), ablamın abisi ve eniştesi içeri girdik. Doktorun yanında başka bir kadın doktor vardı. Kendisi bize hastanın beyin ölümü gerçekleşti, başınız sağolsun, dedi. O an hayatımın en kötü anlarından birisiydi sevgili okur. En kötü. O an orada yaşananlar belleğime o kadar kazındı ki herhanlde bir ömür boyu asla unutamayacağım. Ben bu anlarda da ses kayıdı almıştım. Ancak hiç bir zaman bu kayıtları dinleyebileceğimi sanmıyorum.

Fazla detay vermeden devam edeyim. Ablam resmi olarak saat 14.00’de beyin kanamasına bağlı olarak hayatını kaybetmişti. Ancak ülkemizdeki kanunlar gereğince halen makineye bağlı tutuluyordu. Halen şokta olan abim doktordan rica edip yoğun bakıma yanında ben olduğum halde girdi. İşte burada ablamı gördüm. Artık neredeyse tamamen ölmüş gibi yatıyordu. Kendimi çok zor tuttum. Abimi yukarı çıkardım, biraz uzaklaştım. Bu esnada doktor bizzat ve ismen beni çağırdı. Doktorun yanına gittim. Soğukkanlılığımı koruduğum için böyle bir şey yaptığını, kalbin de tahminen yarım saat içinde duracağını; dolayısı ile cenaze işlemlerine başlamamız gerektiğini söyledi.

Ablamın naaşı yıkanmadan önce son defa abime gösterildi. Burada artık dayanacak gücü kalmadığından yine ben de yanında gittim. Son kez gördüm. İşte bu görüşüm 4 yıl önce hayatımıza giren, bir kere bile küsmediğim, her gittiğimde beni krallar gibi ağırlayan, bir birimize sürekli takıldığımız ablamı son görüşüm oldu.

Cenaze önce abimin Bursa Merkez’deki evine getirildi. Hayatımda ilk defa bir cenaze evine bu şekile girdim. Bir daha böyle bir anı yaşamak nasip olmasın.

Ablamın mezarı kararlaştırıldığı üzere köyüne, Kars’a götürülecekti. Eve getirilen cenazeyi arabadan indirmeden hemen Kars’a doğru yola çıkardılar. Abimin yanında destek olmak için annem ve ben de hemen ardından iki tane de akrabamız bir arabaya binip cenaze aracının ardından Kars’a doğru yola çıktık. Şoförler bir hata yapıp yanlış bir rota belirlediler. Bu yüzden normalde otobüsle 19 saat süren Kars’a hususi araçla tam 22 saatte varabildik.

Perşembe günü saat 17.00 civarında köye geldik. Hiç vakit kaybetmeden hemen mezarlığa geçtik. (Bu esnada köyde bekleyen ablamın annesi babası kardeşleri ve diğer akrabalarımızın durumlarından bahsetmiyorum bile.) Mezar yeri açılmıştı. Bir grup cenaze namazını kılarken ben ve Haris, abimin koluna girip mezarın başına götürdük. Cenaze, mezara getirildi. Koyuldu. Abim eşine karşı son görevini yerine getirip birkaç kürek toprak attı ve bıraktı.

İşte böylece ablamı defnetmiş olduk.

Ertesi gün dedemi ziyaret ettim. Kars’tan Bursa’ya üç günde bir otobüs vardı. Cumartesi günü deannemle birlike otobüse bindik. 19 saatten sonra bu sabah (pazar) 07.15’de Eskişehir’e vardık.

Bir bütün olarak düşündüğümde hayatımın en kötü haftalarından birisiysi. Ben üzerimden bu acıyı, yorgunluğu, hüznü atmaya çalışıyorum. Ama ateş de düştüğü yeri yakıyor sevgili okur.

Ablama Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Geride kalan bizlere de sabır versin.

Bursa’ya Gittim Geldim

İşte yine o çocuklar!

Çarşamba günü son iğnemi olduktan sonra Yağız ve Onur‘la buluştum. O çocukları epey özlediğim için kendilerini gece geç saatlere kadar takıldık, yemek yedik, muhabbet ettik. Hastalıktan sonra çok iyi geldi bu.

Ertesi gün yani perşembe günü sabahtan birkaç günlüğüne Bursa‘ya gitmek üzere hazırlandım. Eskişehir’de epey bunalmış, yorulmuş, üzülmüş ve yer yer hayal kırıklığına uğramış olduğumdan birkaç günlük bu ortam değişiminin bana iyi geleceğini düşündüm.

Ak Turizm

Saat 11.00’de Bursa Yolu‘na çıktım. Otobüs durağında beklemeye başladım. Galiba Kahramanmaraş Ak Turizm‘di, bir otobüs geldi durdu şansıma. Bursa arabasıymış hemen atladım. Bir ay önce Antalya’ya giderken bindiğimiz Pamukkale Turizm‘deki hizmetin aynısı vardı bu arabada. Yine dokunmatik LCD ekranlar, süper rahat koltuklar ve on numara ikramlarla keyif yaşadım Bursa’ya gidene kadar. Bilet fiyatı da 15 lira, diğer firmalarla aynı yani. Yolculuk inanmazsın 1 saat 40 dakika sürdü ve nasıl geçtiğini anlamadım. Yolda Son Savaşçı filminin epey kısılmış, kesilmiş bir versiyonunu izledim. Şaşılacak derecede keyifli geçen bu yolculuktan sonra Bursa Otogarı‘na indim.

Sude

Sude

Ferhat abim geldi hemen aldı minibüsle. Eve gittik, hazırlanıp hemen piknik yapmak üzere çıktık. Botanik Park‘ının yanındaki yeşillik bir alanda piknik yaptık sevgili okur. Köfteci Yusuf var Bursa’da meşhur, ondan pişmemiş köfte almıştık. Onları pişirdim. Pişirdim diyorum yine her zamanki gibi mangal yakma olayı bana kaldı. Neyse yaptım güzel oldu. Akşam hava iyice karardığında eve döndük. İşte bu gezi de benim Bursa’da yaptığım yegane gezi oldu. Cumartesi akşamına kadar aralıksız evde oturduk. Baklava yedik, kola içtik. Kısır yaptım ben yine. Ama süper oldu sevgili okur. Ferhat abimin bilgisayarıyla uğraştım. Bir de taşınma olayı var dayımların. Onunla uğraştık. Nihayet cumartesi akşamı bir saatliğine de olsa çıkıp AS Merkez’e gidip yeğenim Sude‘yi biraz atlatıp zıplattık. Sonra canımız sıkıldı eve döndük. Alper‘le buluşamadım hiç. Bu konuda tel suçlu da benim. Dolayısıyla Alper atıp atacağı her tripte haklıdır.

Pazar sabahı yani bu sabah uyanıp saat 9’da Nilüfer Turizm‘in Ankara arabasına bindim. Gelirken bindiğim firmadan daha iyi değildi. İkram mikram olmadı.

Bu Bursa ziyaretimle alakalı olarak aklımda kalan şeyler Köfteci Yusuf’un köftesindeki o acayip tat, yediğimiz 2 kilo beyaz tuzlu çekirdek ve Sude’nin inanılmaz sevimliliği oldu. Ayrıca can sıkıntısından güreştiğim Ferhat abimin kolumda bıraktığı o morluğu da pas geçmiyorum.

Güzel bir iki gündü. Sevgiler.